19.4 C
Kocaeli
Salı, Ağustos 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1083

Bahtsız Bir Kıt’a

0

 

Asya  “Azametli, bahtsız bir kıt’adır.” Özellikle batısında yer alan Batı Asya / Küçük Asya ve Ortadoğu, şu anda, fakat geçici olarak bahtsız bir kıt’anın, en önemli parçalarıdır.

Sonu gelmediği için  “şanlı, talihsiz bir devlet”  olan Osmanlı Devleti’nin devamı olan genç Türkiye Cumhuriyeti’nin de başı ağrımakta, daha doğrusu ağrıtılmaktadır.

Dünkü vilayetimiz olan Irak perişandır. Arabiyle, Türkmeniyle kan ağlamaktadır. İç savaşın eşiğindedir. Halk ne zaman, nerden nasıl geleceği meçhul bir saldırının tahayyül edilen / beklenen dehşetiyle yaşamaktadır. Tabii bu yaşamaksa eğer.

Dünkü uzantımız olan Suriye, Yavuz Sultan Selim Han’ın hatırasını bağrında barındıran Şam-ı Şerif hüzünlüdür. Huzursuzdur. ABD’nin tehditleri altında tedirgin ve âdeta ne yapacağını bilmez hâlde.

Ürdün, varlığı ile yokluğu bir olan gölge, uydu bir devlet durumunda olup, elinden  -istese  de- bir şey gelmemekte.

Filistin ise, hâlâ kan ağlamakta, İsrail’in elinde oyuncak olmakta.

Suudî  Arabistan, aslında ABD’nin örtülü hegemonyası altında elinden bir şey gelemez durumda.

Asya’yla komşu Mısır’a gelince, İslâm’ın bu zekî evlâdı, kara kara düşünmekte, çâre aramakta, fakat o da iç mes’ele ve problemleriyle boğuşup durmakta, kabaran nüfûsunun derdiyle uğraşmakta.

X

Geriye, kala kala İslâm’ın kahraman, yiğit ve bahâdır evlâdı olan Türklerin ve Türkleşmiş unsurların yâni müslümanların yaşadığı Türkiye Cumhuriyeti Devleti kalmakta. Nâçâr / ister istemez gözler ona çevrilmekte, ondan ümitli olunmakta. Çare onda aranmakta, liderlik ondan beklenmekte, kurtuluş onun etrafında kenetlenmekte ve görülmekte.

Kısaca  “Azametli, bahtsız bir kıt’anın; şanlı, tali’siz / talihsiz bir devletin”  külleri üstünde yükselen, Allah’ın izniyle yine yükseltilmiş bulunan, fakat bilhassa bu günlerde ne yazık ki, “Sahipsiz (fakat değerli) bir kavmin” eliyle olacağı; hiss-i kable’l-vuku’ olarak / olmadan önce kalbe bir his ve seziş şeklinde, tüm müslümanların kalbine doğmaktadır.

X

İşte bu yüzden asıl hedef O olmakta, fakat alenen buna cesaret edemeyenler, asıl darbeyi en sona bırakarak; şimdilik yıpratma gayretlerini olanca hızıyla sürdürmekte. Bunun için içerde karışıklık çıkararak, bir kısım gâfilleri kandırarak, yahut onlar bilerek lades diyerek, onlara el atıştan akıllarınca menfaatleneceklerini sanarak, asırların ötesinden gelen din kardeşleri olan Türklere hayâtı zehir etmeye çalışmakta, düşmanın, emperyalizmin ekmeğine yağ sürmektedirler.

Bilmiyorlar ki, yardım ettikleri, başardıkları takdîrde; onların ilk kıracakları, ilk ellerinden çıkarmak isteyecekleri kimseler; koltuk deyneği olarak kullandıkları kendileri olacaktır.

Çünkü ava giden avlanır. Olan ise peşlerinden sürüklemeye çalıştıkları ve onlara direnen, o yolu yol olarak görmeyen, vatanına sadık, devletine bağlı, Türk kardeşlerinden ayrılmayı, akıllarının ucundan bile geçirmeyen, bunu asla düşünmeyen mâsûm ve mazlûm Kürt kardeşlerimize olacak.

Bu istenmeyen sonuçtan hiç istenmediği halde, o geniş kitle dilhûn olacaktır. Ama şüphesiz biliyoruz ki, milyonlarca Kürt kardeşlerimiz bu oyunun içinde değil.

2249

Bu ihaneti tasvip etmiyor, doğru bulmuyor. Fakat neylersiniz ki güç durumdalar. Onlar adına, onlara rağmen bir felakete doğru onları sürüklemek istiyorlar. İnşallah muvaffak olamıyacaklar. Yapmak istedikleri ayaklarına dolaşacak. Kendi bataklıklarında kendileri boğulacak. Türkiye; Batısıyla, Doğusuyla, Güneyiyle, Kuzeyiyle eskisinden daha çok ve daha sıkı bir şekilde birbirine kenetlenecek. Sağına Türk Dünyası’nı, soluna İslâm Âlemi’ni alarak; merkezde Türkiye Cumhuriyeti Devleti olarak, insanlığın beklediği sulh ve sükûn devrini açacaktır. Yeryüzünden Batı’nın ve emperyalist devletlerin zulmünü kaldıracaktır.

X

Emîn olun, bu sözler kuru bir temennî değil. Hayâl kurmak hiç değil. Olmayacak şeyler asla değil. Çünkü Îlahî müjdeler var. Çünkü iki cihân serveri Hz. Peygamber’in bu husûsta muştuları var.

Bu gelecek / bu istikbâl; gelmedikçe asla Kıyamet kopmayacaktır. Dünya son bir def’a yine İslâm’ın ferahlık veren, rahatlatan, emîn kılan havasını teneffüs edecek, soluklayacaktır.

Çünkü Asya’da tohumları ekilmiş olan Tuba ağacı yeşerecek; dal budak salacak, barış meyvasını insanlığa sunacaktır.

Çünkü Batı’da ve ABD’de tohumları  -kendilerince-  ekilmiş olan Zakkum ağacı da yeşerecek; o da dal budak salacak, o da zehirleyici Zakkum meyvasını onlara sunacaktır.

Şu anda ABD ve Batılı Devlet ağaçlarının içine kurt girmiş, kurt musallat olmuştur. İçerden çürümeye başlamıştır.Nitekim, ekonomik krizlerle boğuştukları hepimizce malûm.

Tıpkı kurtların Hz. Süleyman’ın asâsını,içten kemirmeleri gibi.

Evet ABD ve Batılı resmiyetler gümbür gümbür yıkılacak, büyük bir kaosun içine sürüklenecek ve kendi başlarının derdine düşecekler. Asya’dan el ayak çekmek zorunda kalacaklar.

Bu hâl ise Âlem-i İslâm’ın nefes almasını sağlayacak. Kendilerine getirecek. Kalbde, rûhta, işte birliğe giderek dünyanın imrendiği, insanlığın takdîr ve tahsîn ettiği, gölgesine sığınmaya can atacakları birer ülke olacaklar.

Bunda da başı  -İnşallah-  Türkler ve Araplar çekecek. İslâm’ın, birbirine halef-selef olmuş bu iki büyük milleti el ele vererek, İslâm’ın eski haşmetini, eskimeyen adâlet ve insanlığından insanlığı nasîbedâr edecekler.

X

Evet ümitvarız. Umut doluyuz. Çünkü şu istikbâl inkılâbatı / gelecekteki değişiklikler içinde, en yüksek gür sadâ, İslâm’ın sadâsı / sesi olacak. Bunda baş aktörlük ve bayraktarlık -İnşâllah- yine Büyük Türk Milleti’ne nasîb ve müyesser olacak.

Bu sözler boş değil. Bu muştu lâf olsun diye değil. Bunun İlâhî emâre ve işaretleri var. Emîn olun İslâm Âlemi’nde, başta Türkiye, Allah’ın muhafaza edici kanatları altında korunuyor.

Çünkü Türkiye’yi al aşağı etmek için  -eskiden olduğu gibi-  yedi düvel yemin billâh etmişlerdir. İçerdeki işbirlikçi, iki yüzlü münafıklar ile şu devlete, yüklendikçe yükleniyorlar.

Maddî-manevî yâni hem silâh zoruyla yâni anarşi ve terörle, hem de şeytancasına yazıp çizdikleriyle beyinleri felç eden vesveseleriyle ortalığı keşmekeşe çeviriyorlar.

Buna rağmen bu devlet, bu millet, bu vatan dipdiri ayakta. Tüm millet topyekün tetikte. Doğusuyla Batısıyla nöbette. Bu duruşuyla AB ve ABD’yi şaşkına çevirmekte. AB ve ABD bu dirilişe bir türlü akıl-sır erdirememekte. Şaşkın tavuk misali aptallaşmaktadırlar.

Çünkü bilmiyorlar! Bilemiyorlar! Akıl erdiremiyorlar ki, bu milletin arkasında adı güzel kendi güzel Muhammed Mustafa var.

Çünkü bu milletin arkasında yüceler yücesi Allah var.

Çünkü bu milletin arkasında, onlar için, Allah’a açılan mübarek dudaklar var.

2250

Çünkü bu millet azîz.

Çünkü bu millet asîl.

Çünkü bu millet mübârek.

Çünkü bu millet, bu Türk Milleti; Maide Sûresi’nin 54. Âyet-i Kerîmesi’ne mâsadak olmuş. O âyetin sitayişle bahsettiği, övdüğü millet makaamına yükselmiş.

Çünkü bu millet, Allah’ın rahmetinden ümitsiz değil.

Çünkü  Yüce Allah bu milleti; bir gün değil, on gün değil, on ay değil, on sene, yüz sene değil, tam bin seneyi aşkın bir zaman İslâm’a hizmet ettirmiş; ve bu milleti yâni Türk Milletini Allah; İslâm’a Bayraktar tâyin etmiştir.

Çünkü Yüce Allah; bu milletin muhteşem ordusunu ve muazzam cemaatini geçici ve arızî duraklamalar yüzünden ihmal etmeyecek. Onun elinden yine tutacak yine onu aslî görevine iade edip döndürecek.

X

Allah’ın yükselttiğini, hangi çılgın indirebilir?

Allah’ın azîz kıldığını, hangi bedbaht zelîl edebilir?

Allah’ın seçtiğini, hangi gâfil engelleyebilir?

Allah’ın İslâm’a Bayraktar tâyin ettiğini hangi dünyevî güç yerinden edebilir?

X

İşte biz, bunun için ümitliyiz.

İşte biz, bunun için kuvvetliyiz.

İşte biz, bunun için üstünüz.

Hem kendi geleceğimizden, hem de Âlem-i İslâm’ın geleceğinden emîniz be dostlar!

Sizler de emîn olunuz ve kendinizi güvende hissediniz be dostlar!

Unutmayınız ki, yâri Allah olanın sırtını, kimse yere getiremez.

Bu millet, hazîne saklı harâbe gibidir.

Görünüşe bakıp kimse aldanmasın, aldatmasın!

X

Akan ve akacak olan kan, yine aynı kandır.

Çünkü bu millet, Allah uğrunda öne çıkandır.

X

“Tam bir asrı bir seneye sıkıştıran” günlerin arifesindeyiz. Belki de içinde. Öyle bir zamandayız ki, bir senede bir asırda yapılabilecek işler yapılıyor. Bir senede ancak bir asra sığabilecek olaylar cereyân ediyor.

Demek ki, bir mânevî tazyîk var.

Demek ki, bir Îlahî itiş var.

Demek ki, saâdetli bir doğuşun sancıları var.

Demek ki, aydın günlerin sabâhına çıkacağımız en karanlık gecelerin birindeyiz.

X

Öyleyse ne gam, ey Âlem-i İslâm ve Etrâk? Doğuş var doğuş.

Mes’ût günlerin, doğacağı yer olarak hazırlanmış âguş.

 

Görmüyor musunuz, Ortadoğu’da akıyor, kan üstüne kan?

Ya Türkiye, sanki içten içe patlamaya hazır bir volkan!

 

İçten dıştan sınanıyor, yoklanıyor, tartılıyor Türkiye!

Acele edip, uyandırmadan, yapacağı bir yapsak diye.

2251

X

“Akılları gözlerinde olan avâma / halka ders veren fiildir.”

Nitekim Türkiye’de ve Ortadoğu’da ve Kıbrıs’ta fiil, hareket ve oluştan geçilmiyor.

Hâdiseler birer dil olarak, olaylar birer birer dile gelerek, bizim nâmımıza, bizim adımıza; hem içtekilere hem dıştakilere, tüm safvet ve içtenliğiyle hakîkatleri çıplak olarak haykırıyor.

Tabii ki gören gözlere, göremeyenlere ne?

İşiten kulaklara, sağırlara ne?

X

Sokaktaki halk bile bakıp görüyorken olayları kötü!

Resmiyete ne oldu ki bakıyor da, göremiyor bir türlü?

 

Olanlar ortadayken, meçhûl bir husûs yok.

Anlaşılan kimsede akıl denen us yok.

 

Anlayanlara olmuş, sivrisinek saz.

Anlamayana olmuş, davul zurna az.

Öğretmenlik Yan Gelip Yatma Mesleği Değildir

0

Öğretmenlik, dünyanın gelişmiş bütün ülkelerinde en kariyerli mesleklerden biridir. Bu yüzden de mali ve sosyal statüsü oldukça yüksektir.  Fakat son günlerde başta Sayın Başbakan ve Milli Eğitim Bakanı olmak üzere bazı üst düzey devlet görevlileri, öğretmenliği yan gelip yatanların mesleği gördüklerini ortaya koyan şanssız beyanlarda bulundular. Bu, öğretmene değil, eğitime ne kadar değer ve önem verildiğinin somut bir göstergesidir.

Öğretmen, sadece yükseköğretimde öğrendiklerini öğrencilerine aktaran bir papağan değildir. Öğretmen, ailelerinin en kıymetli varlığı olan çocuklarını, sevgiyle kucaklayan, bilgiyle kuşatan, yeteneklerini geliştiren ve hayata hazırlayan ulvi bir mesleğin sahibidir.  Bütün bilgi, görgü, beceri ve tecrübesini öğrencisiyle paylaşır.  Yirmi dört saatini öğrencisinin gelişmesine ve başarısına adayan insandır. Çünkü okuttuğu, öğrettiği ve eğittiği çocuğun, gencin ülkenin geleceğinin sahibi olacağını bilir. Bu görev sorumluluğu ve bilinci ile çalışır. Öğretmen, basit bir masa memuru değildir, ülkenin geleceği ellerine teslim edilen insandır.

Öğretmen,  sadece 15 saat ders anlatarak görevini tamamlayıp maaşını alan, iki ay yan gelip yatan bir devlet görevlisi değildir. Dünyanın her yerinde öğretmenler, toplamda en az iki ay tatil yaparlar. Bu mesleklerinin kolaylığından değil, yorucu ve yıpratıcı olduğundandır.  Ayrıca öğretmenler branşlarında 15 saatten fazla ders kalmışsa, bu derslere, özel ders saatlerinin 50-150 lira olduğuna bakmaksızın,  saati 7.8 liradan girerler. Birçok meslekte yıpranma payı, fazla mesai gibi ekstra sosyal haklar varken, öğretmenler böyle bir talepte bulunmazlar.

Öğretmen, ders saatleri dışında da eğitim etkinlikleri yapar;  sosyal, sportif, kültürel ve sanatsal yönden öğrencilerine destek olur, rehberlik yapar;  çeşitli yarışmalara hazırlar; onları araştırma yapmaya ve proje hazırlamaya yönlendirir, bu konuda danışmanlık yapar. Öğretmen, gece evinde de bir sonraki dersine hazırlanır, plan yapar, deney hazırlar,  ödev ve proje konusu belirler, yazılı soruları hazırlar, ödev-proje ve yazılıları değerlendirir, bunlarla ilgili notları e-okul sistemine girer. Tatil günlerinde, Milli Eğitim Bakanlığı ve Milli Eğitim Müdürlükleri ile çeşitli Bakanlıkların, kuruluşların, ÖSYM ve Açık Öğretim Fakültesinin merkezi sınavlarında başkanlık ve gözcülük görevi yaparlar.

Öğretmen, öğrencisinin ailesinin kayıtsız bir üyesidir.  Yerine göre öğrencisinin ikinci anne veya babasıdır.  Öğrencisinin ailevi sorunları, maddi ve manevi sıkıntıları, sağlığı,  çalışma ortamı ve şartları, çevresi, alışkanlıkları ile ilgilenir. Onları iyileştirici ve çözücü çalışmalar yapar. Bu konularda maddi ve manevi fedakârlıklardan kaçınmaz. Rehberi olduğu sınıfın bütün öğrencilerinin akademik performansları, ruhsal durumları, sosyal etkinliklerle ilgileri ve başarıları ile ilgilenir, devam durumlarını takip eder,  yönetim, öğretmen ve diğer öğrencilerle problemlerinin çözümüne yardımcı olur, öğrenci gözlem formlarını doldurur.

Öğretmen,  der s saatleri dışında, okuldaki sosyal etkinlik kulüplerinde danışmanlık, çeşitli komitelerde ve kurullarda üyelik yapar. Öğretmenler Kurulu, Şube Öğretmenler Kurulu ve Zümre Öğretmenler Kurulu ile Eğitim Bölgesi Öğretmenler Kurullarına katılır. Tatil günleri ve dönemlerinde Bakanlığın ve Milli Eğitim Müdürlüklerinin hazırladığı hizmet içi eğitim seminerleri, kursları ve sempozyumlarına, çeşitli kurum ve kuruluşların eğitim faaliyetlerine katılır.

Öğretmenin, burada ifade etmeyi unuttuğumuz daha birçok görevi vardır. Öğretmenin yaptığı çalışmalar, alt yapı yatırımları gibidir, herkes tarafından fark edilmez ve hemen sonuç vermez.  Ama yüzde üç okuryazarı olan Cumhuriyet Türkiye’si, bütün olumsuzluklara rağmen bugün bir yerlere gelmişse, ülkemiz Balkanlar, Ortadoğu, Kafkasya ve Ortaasya’daki dost ve komşu ülkelerden daha ileri bir durumdaysa, bunu mezrada, köyde, kazada, şehirde bayrağımızı dalgalandıran, eğitim meşalesini taşıyan Türk Öğretmenlerine borçludur.

Millî devletimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’nin  “hürriyet ve istiklâlini muhafaza ve müdafaa” görevini Türk Gençliğine, bu gençliğin yetiştirilmesi görevini de “Maarif ordusu” dediği ve dünyanın en muhterem varlıkları olarak kabul ettiği öğretmenlerimize teslim etmiştir. Onun için de, savaştan çıkmış ve yeniden yapılanma süreci içinde olan ülkemizde en iyi maaşın öğretmene verilmesine özen göstermiş, öğretmenin kimsenin gerisinde kalmasını ve  kimseye muhtaç olmasını istememiştir.  Bugün dünyanın gelişmiş ülkelerinde de, başta Japonya olmak üzere, öğretmen en iyi maaşı alan devlet görevlilerinden biridir.

Öğretmenin maaşı, ücreti veya zammı konuşulduğu zaman,  başta Maliye Bakanı olmak üzere bütün yetkililerin en kolay başvurduğu savunma söylemi şudur: “Ne yapalım, sizin mevcudunuz 700 binin üzerinde,  10 lira zam yapsak şu kadar tutar, onun için fazla zam yapamayız”. Bundan daha saçma, mesnetsiz ve acımasız bir savunma olamaz. Sayılarının çok olması öğretmenin suçu mu, yoksa öğrenci nüfusunun fazlalığından mı?  Bakan geçenlerde açıkladı: “127 bin öğretmen açığı var”.  Bu açık kapanınca öğretmenlerin maaşı daha da mı azaltılacak? Liseler zorunlu eğitim kapsamına alınınca 40-50 bin öğretmen açığı daha meydana gelecek. O zaman ne olacak?

Sayın Başbakan evelemeden gevelemeden, daha önce “Dindar nesil yetiştirmek istiyoruz” dediği gibi herkesten açık konuştu: “15 saat çalışan öğretmene zam versek diğer memurlara haksızlık olmaz mı?”.  Milli Eğitim Bakanı göreve gelir gelmez, eğitim kökenli üst yöneticilerin çoğunu görevden uzaklaştırdı, müfettişleri okul yöneticilerinin üzerine gönderdi, öğretmenleri de iki ay tatil yapan imtiyazlı memurlar gibi gösterdi, o yüzden de tatilde 5 haftalık eğitime alacağını söyledi.  Maliye Bakanı da “Sayınız çok, ne yapayım kardeşim” dedi. Kısacası hepsi de öğretmeni yaz kış yan gelip yatan miskinler ordusuna benzetip sorunlarını ciddiye almadıklarını ortaya koydular. Eğer gerçekten, yan gelip yatan, verimsiz ve aldığı maaşı bile hak etmeyen öğretmenler varsa, bunlara gerekli yaptırımları uygula, amma görevini hakkıyla yapanın da hakkını ver.

Bugün bir yıllık öğretmen 1600 lira,  otuz yıllık öğretmen 2000 lira maaş alıyor. Aralarında dört yüz liralık fark var. Ders ücreti 7.8 lira. Okulun ilkokul mezunu hizmetlisi ile üniversite mezunu öğretmeni arasında 50 liralık fark var, aynı tahsili yapan bazı memurlarla öğretmen arasında iki-üç kat fark oluşmuş durumda.  Otuz yıllık bir öğretmen emekli olduğunda 1500 lira emekli maaşı alıyor. sözün bittiği yerdeyiz. Öğretmen öğrencisi gibi giyinemiyor, harcayamıyorsa, kitap, gazete, dergi alamıyorsa, çocuğunu istediği gibi giydirip, gezdirip okutamıyorsa, bu öğretmenden verimli olmasını, sorunlarından sıyrılıp kendini işine vermesini nasıl bekleyebilirsiniz? Hele bir de kiracı ise, bu kişinin geçim derdinden başka düşüncesi olur mu?

Değerli öğretmenlerimiz, bunların hepsi doğru ama, herkes toplumdaki yerini kendi tayin eder, Bu zorluklarınızın faturasını öğrencinize çıkarmaya kalkmak, “ben bu paraya bu kadar çalışırım” demek,  öğretmenlik sıfatını taşıyan kişilere yakışmaz.  Toplum hayatında bütün haklar büyük fedakarlıklar ve mücadelelerle kazanılmıştır.  Lütfen kuzu postuna bürünmüş Öğretmen Sendikalarının patronlarını biraz sarsın, haklarınıza sahip çıkmaya zorlayın. Ağlamayan çocuğa ne meme, ne mama verirler. Verirlerse,  çocuklarımıza 4+4+4 eğitim sistemi, öğretmenlerimize yüzde 11 enflasyonun gerçekleştiği ortamda 4+4 memesi verirler. Kimseyi suçlamayın, her toplum, her topluluk lâyık olduğu idare ile yönetilir.

Rabbim Bu Mübarek Gecede Affet Bizi

Dünya’ya teşrifiyle tüm yaratılmışlara rahmet olan Peygamberim
Savaşla, nasihatle, tebliğle altmış üç yıl ömür süren Peygamberim
Kendisine en büyük mucize, KURAN’I KERİM verilen peygamberim
Soylu, Şerefli, Müslüman bir nesebin sahibi bulunan Peygamberim

Meşakkatli geçen hayatı mucizelerle dolu olan Peygamberim
Kendisinden  daima emin insan olarak bahsedilen Peygamberim
Şerefine tüm alemlerin altı günde  yaratıldığı Peygamberim
Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya gece  götürülen Peygamberim

Mescidi Aksa’dan yedi kat semaya doğru yükseltilen Peygamberim
Yedi kat semada Ulül-Azim peygamberlerle buluşan Peygamberim
Nice büyük meleklerle Sema’nın katlarında görüşen Peygamberim
ALLAH’Ü ZÜLCELAL’in ismi yanında ismi yazılı tek Peygamberim

Cennet ve Cehennemi Dünya gözüyle Müşahede eden Peygamberim
Ref ref isimli bineğiyle Sidre-i Münteha’ya geçen Peygamberim
Orada ALLAH’Ü ZÜLCELAL in sırlarına vakıf olan Peygamberim
O gece ümmetine 5 Vakit namazın farz kılındığı Peygamberim

Döndüğünde mübarek yatakları hala sıcacık olan Peygamberim
Ey sevgililer sevgilisi, Peygamberlerin yücesi son  Peygamberim
Bu miraç gecesinde Yüce Mevla’dan rahmet,senden şefaat isterim
Ellerimi açtım semaya bu mukaddes gecede affımı beklerim

Ya Rab! Sevgili peygamberin hürmetine, affeyle günahlarımızı
Bu Miraç gecesinde gelirken kapına, biliyoruz suçlarımızı
Yaptıklarımızla yüzümüz yok aslında, mübarek kapına gelmeye
Kırk kere tövbemizi bozarak yeniden, bağışlanmayı  istemeye

Ya Rabbi!Dünyada zulüm içinde inleyen Müslümanlara zafer ver
Mazlumlara nice zulümler yaparak onları ezenler olsun beter
Sana karşı gelenleri birbirine kırdır ki muvaffak olmasınlar
Düşmanların başlarına öyle belalar ver ki bir daha azmasınlar

Yetmesin güçleri asla müminleri birbirlerine düşürmek için
Menfaat vaat eden Hıristiyanlara inanmayarak gülüp geçin
İslam düşmanlarını o kadar kahret ki hepsi layıkını bulsunlar
Müslümanları o kadar güçlendir ki, onlar Dünya’ya hakim olsunlar

ALLAH’IM! Daima senin rahmetini,merhametini sonsuz biliriz
Rabbimiz! Sabredici vasfından güç alıp, daima kapına geliriz
Uzaklaştır o korkunç Cehenneminden,affedip Cennetine koy bizi
Başımızı eğerek yine kapına geldik,ne olur bağışla bizi

Miraç kandiliniz mübarek olsun.

Moskova Büyükelçisi Neden Katılmadı?

 

Moskova Büyükelçisi Neden Katılmadı?

Bugün de yine  Rusya’nın özerk  cumhuriyeti Tataristan´daki  muhteşem törenlerden söz edeceğim.  Bulgar Türklerinin topluca İslamiyet´i kabulünün 1123.  Yılı  ile  Devlet  olarak kabulünün  1090. yılı   kutlamalarına  Türkiye  Devlet olarak da büyük  önem  vermekte. Son düzenleme ile  Devlet protokolünde  10. sırada   yer alan   Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez’ in katılması  Türkiye’nin   Rusya’da yaşayan Türk- İslam toplumuna  verdiği önemi  de göstermekte.  Bu muhteşem törenlere Türkiye’nin Moskova Büyükelçisi Aydın Sezgin’in katılmaması  gölge düşürdü.

Türk-İslam tarihinde  İdil Volga Tatarlarının ataları olarak kabul edilen Bulgar Türklerinin topluca İslamiyet’i kabulünün 1123. yılı Tataristan’ın  Kadim Bulgar şehrinde törenler kültür tarihimiz açısından çok önemli. Yeni düzenleme ile Devlet protokolünde 10 sırada yer alan Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez’in de şeref konuğu olarak katıldığı törenlere Tataristan Cumhurbaşkanı Rüstem Minnihanov, eski Cumhurbaşkanı Mintimir Şeymiyev, Rusya Müslümanları Dini İdaresi Başkanı ve Rusya Baş Müftüsü Talat Tacettin, İslam İşbirliği Teşkilatı Genel Sekreteri Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu, IRCICA Başkanı Dr. Halit Eren, Moskova Büyükelçiliği Din Hizmetleri Müşaviri Fahri Sağlık ve Türkiye Kazan Başkonsolosu Ahmet Akıntı katılırken Türkiye’nin Moskova Büyükelçisi Aydın Sezgin’in katılmaması dikkat çekti. Türki Cumhuriyetlerde bulunan Diyanet İşleri Başkanları ve binlerce Tatar vatandaş katıldı. Yazımın bu bölümünde bazı yazılı kaynaklardan yararlanarak hazırladığım İdil Bulgar Türk Devleti’nin başkenti ile ilgili kısaca bilgiler vermek istiyorum.

TÜRKİYE’NİN MOSKOVA BÜYÜK ELÇİSİ SEZGİN  NEDEN  TÖRENLERE KATILMADI?

Tatarların İslamiyet´i  ” Bulgar Türk Devleti ” olarak Kabulünün 1090. yıl törenleri Coşkusuna dünyanın birçok ülkesinden İslami temsilcilerin yanı sıra İslam Konferansı Teşkilatı Genel Sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu ve Tataristan Cumhurbaşkanı’nın da katılması törenleri uluslararası boyuta taşıdı. Türkiye’nin devlet protokolünde 10. sırada yer alan Diyanet İşleri Başkanı ile temsil edildiği törenlere Türkiye’nin Moskova Büyükelçisi Aydın Sezgin’in katılmaması hayal kırıklığı ve büyük üzüntü yarattı.   

Tatar Türkleri’nin dedeleri olarak bilinen Volga Bulgarlarının devlet olarak 922’de İslamiyet´i kabulü .”Kutsal Bulgar Kutlaması” olarak adlandırılıyor. Törenlere Türkiye’den   üst düzey  yöneticiler katılım sağlarken  Türkiye’nin  Moskova Büyükelçisi Aydın Sezgin’in  törenlere katılmaması büyük  tepkilere  neden oldu. Törenlere katılan bazı Türk vatandaşları ve yetkilileri konuyu Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık ve Dışişleri Bakanlığı’na taşıyarak Büyükelçi Sezgin’in törenlere neden katılmadığını şikâyet edeceklerini bildirdiler. Araştırmacı gazeteci ve belgesel yönetmeni olarak konuyla ilgili araştırmalarımı sürdürüyor, Moskova Büyükelçiliği’nden bu konuda cevap bekliyorum.

 TÖRENLERE  60 BİN KİŞİ  KATILDI

60 bin den fazla Müslümanın katıldığı törenlere Rusya´nın farklı bölgelerinden yüzlerce din adamı ile yurt dışındaki temsilcileri katılarak muhteşem manzara oluşturdu.  törenlerin en önemli  bölümü   Medine Mescid-i Nebevi´nin mimarisine uygun olarak beyaz mermerlerden  inşa edilen Ak Camii´nin açılışı oldu.  Cami Açılışı ve törenlere katılan Tataristan Cumhurbaşkanı Rustem Minnihanov ve eski Cumhurbaşkanı Mintimer Şaymiyev birer konuşma yaptı.

 

Her geçen yıl törenlere katılanların sayısının arttığını ifade eden Minnihanov, “Yurt dışından ve Rusya´nın dört bir yanından gelen binlerce misafiri selamlıyorum. Burada gelenek ve kültürümüzü yeniden canlandırıyoruz. Tüm çalışmalarımız kardeşlik, dostluk ve uyumun artırılması için” değerlendirmesinde bulundu. Tatar lider, camiinin inşasına katkıda bulunan Rusya´nın en zengini Alişar Usmanov, İslam İşbirliği Teşkilatı ve petrol şirketi Tatneft´e teşekkür etti.

Türkiye´den gelen misafirler, Rusya Müftüler Konseyi Başkanı Ravil Gaynuddin, Rusya Merkezi Din İşleri Başkanı Talgat Tacettin, Kafkas Müslümanları Dini İdaresi Başkanı Allahşükür Paşazade, Balkanlar ve eski Sovyet ülkelerinden gelen müftüler camide ilk namazı birlikte kıldı ve dua etti.

*DİYANET İŞLERİ BAŞKANI GÖRMEZ’DEN TARİHİ  KONUŞMA.

Tataristan´daki Bulgar Türklerinin topluca İslamiyet´i kabulünün 1123. Yılı, Devlet olarak kabulünün ise 1090. Yıl dönümü kutlamalarına Türkiye’yi temsilen katılan Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez önemli bir konuşma yaptı.  Tarihi Bulgar şehrinde düzenlenen törenler kapsamında yüzyıllar önce Moğollar tarafından yıkılan ilk mescidin yerine inşa edilen Ak Mescit’in açılış töreni de gerçekleştirildi. Ak Mescit’in açılış töreninde bir konuşma yapan Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, Türkiye’den kucak dolusu selam ve sevgi getirdiğini belirterek, Hazreti Peygamber’in vefatından hemen sonra İslamiyet’in bu topraklara gelmiş olmasının çok büyük bir mucize olduğunu söyledi. Görmez  törende yaptığı  konuşmada özetle şunları söyledi …

“Tataristan´daki Bulgar Türklerinin topluca İslamiyet´i kabulünün 1123. yılı kutlamalarına katılan Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, “İslam bu topraklara topla tüfekle değil, davetle, barışla geldi. Müslümanlar buraya geldiğinde ellerinde kılıç yoktu. Bu topraklar muhteşem bir tarihe ve medeniyete sahip. Bilhassa Katherina’dan sonra Kazan’da İslam kültür ve medeniyeti yeniden inkişaf etmiş ve burada oluşturulan birlikte yaşama modeli hala örnek alınması gereken bir model olmaya adaydır” dedi.

İlmi çalışmalarına Tataristan’a İslam’ın gelişini inceleyerek başladığını bu nedenle Bulgar şehrinde Ak Mescit’in açılışında bulunmaktan büyük bir heyecan duyduğunu ifade eden Görmez, “İslam bu topraklara topla tüfekle değil, davetle, barışla geldi. Müslümanlar buraya geldiğinde ellerinde kılıç yoktu. Bu topraklar muhteşem bir tarihe ve medeniyete sahip. Bilhassa Katherina’dan sonra Kazan’da İslam kültür ve medeniyeti yeniden inkişaf etmiş ve burada oluşturulan birlikte yaşama modeli hala örnek alınması gereken bir model olmaya adaydır” diye konuştu.

17. yüzyılda Kazan’da bir İslam yenilik hareketinin başlatıldığını söyleyen Diyanet İşleri Başkanı Görmez konuşmasında şunları kaydetti:

“Sizin muhteşem bir tarihiniz ve İslam medeniyetine yönelik çok önemli katkılarınız var. Katherina’dan sonra tüm dünyaya farklı dinlerin nasıl bir arada huzur ve barış içerisinde yaşayabileceğini dünya sizlerden öğrendi. Şihabuttin Mercani, Kursavi, Rızaeddin Fahreddin ve Musa Carullah gibi yüzlerce ilim adamı yetiştirdiniz. Onların bıraktığı bu yolda Tatar Müslümanların kimliklerini daha da güçlendirerek bugün de barış ve huzur içerisinde yaşayacağına inanıyorum.”

TOPLU TÖVVBE VE DUA

Türkiye kamuoyu Tataristan ve ilk Müslüman Türk devleti Bulgar Türk devletinden yeteri kadar haberi yok. İdil nehri  boylarında kurulan  Bulgar   ve Altınordu  Türk  devletleri  çok iyi araştırılıp kamuoyuna mal edilmeli. Biz bu bölgede belgesel çekip araştırma yapmaya devem ederek yüzlerce yıllık Altınordu, Bulgar Türk devletleri ile Kazan Tatar hanlıklarını yeniden yaşar gibi oluyoruz.

Tarihi Bulgar kentinde inşa edilen yeni müze dünyanın en büyük Kur´an-ı Kerim´ine ev sahipliği yapıyor. Resim sergileri, yarışmalar ve diğer etkinliklerin düzenlendiği müzede, tarihi belgeler, el yazması Kur´an-ı Kerim ve diğer dini eserleri görmek mümkün. 

Şükran günü törenlerinde beni en çok Rusya İslam birliği başkanı Talat Tacettin’in katılımıyla on binlerce Müslüman´ın iştirak ettiği tövbe ve dua töreni etkiledi. Sahabe-i kiram kabirlerinin de bulunduğu tarihi Bulgar şehri cami minaresinin altında toplanan kalabalık tekbirler, dualar ve okunan aşırlarla bölgeyi şenlendirdiler. Hep birlikte yapılan dualara amin ediyor toplu tövbeye iştirak ettiler. bu muhteşem manzara sanki mahşerin provası hüviyetindeydi. Genci yaşlısı, kadını erkeği hep birlikte âmin deyip gözyaşı dökerek tövbeye katılmaları gerçekten görülmeye değerdi. Bu muhteşem manzara beni hem heyecanlanırdı hem de derinden etkiledi.

TARİHİ MÜZE VE HAN MEZARLARI

Tarihi Bolgar şehri yeniden ortaya çıkarılıyor. Kazılar yapılıyor, yıkılan camiler yeniden yapılıyor,. Toprak altında ki tarihi mezar taşı kitabeleri tek tek bulunuyor. Tarihi eserlerin sergilendiği müzeye giderek belgesel çekimleri yapıyorum. Buraya İslam medeniyetinin nasıl geldiği belgelerle gösteriliyor. Bolgar şehrinin ihtişamlı geçmişi ve Bolgar Türk devletinin Moğollar tarafından nasıl yıkıldığı belgeler ve haritalarla anlatılıyor. Tarihi mezar taşı ve kitabeler adeta manevi bir tapu senedi gibi. Törene katılanlar teker teker bu tarihi taşlara dokunarak geçmişlerine dönmeye çalışıyor ve tarihleriyle buluşuyorlardı. Tarihi Bolgar şehrinden ayrılmadan İdil nehri sahilinde ki 600 kg ağırlığında 2 metrekare çapında ki dünyanın en büyük Kuranı Keriminin bulunduğu müzeyi de ziyaret edip İdil Nehri sahilinden tarihi Bolgar Türk devletin başkenti Bulgar şehrine veda edip Tataristan’ın başkenti Kazan’a doğru yola çıkarken sizleri henüz kaynağını tespit edemediğimiz bölge ile ilgili bir başka araştırma yazısı ile baş başa bırakıyoruz.

İSLAM MEDENİYETİ  RUSYA’YA HİRİSTİYANLI’KDAN 66 YIL ÖNCE  GİRDİ.

988 yılında Ruslar Bizans’tan Ortodoksluğu ithal ettikten sonra, kendilerinden 66 yıl önce İslâm dinini kabul etmiş olan Volga Bulgar Türk Devleti’ni ortadan kaldırmayı kafalarına yerleştirmişlerdi. Günümüzde de canlılığını koruyan Slav-Ortodoks ittifakının temelleri atılmıştır. 10, 11 ve 12’nci yüz yıllarda Volga Bulgar Türk Devleti kendi sınırlarını korumak ve zamanın şartlarına göre diplomatik girişimlerle Rus-Bizans saldırılarını etkisiz hale getirme kudretini gösterebilmişti. 13’üncü yüz yılda Tatar-Moğol akıncıları, Müslüman Türk Volga Bulgar devletini de, Rus prenslikleriyle birlikte istilâ ettiler.

Moğollar, o dönemin çağdaş ve uygar Bulgar kentini harabeye çevirdiler. 13’üncü yüz yıla kadar, Volga Bulgarları, Rus ve Bizans saldırılarını püskürtme gücü ve yeteneğine sahip oldukları hâlde, bu sefer Moğol istilâsından kurtulamadılar. Bugünkü İdil-Ural da ovalık olmasından dolayı, batıdan ve doğudan gelen akınlara açık durumdadır. İdil-Ural ve onun bir parçası olan Tataristan’ın coğrafî konumu, bu ülkeler için büyük bir dezavantaj teşkil etmektedir.

Moğol-Tatar istilâsı, Bulgar Devleti’ni Rus-Bizans saldırılarını önleme bakımından büyük tarihî önem taşımaktadır. Ne var ki, Moğollarla birlikte gelen Türk kökenli Tatarlar, Bulgar Türkleriyle bütünleştiler ve iki kuşak geççikten sonra Bulgar-Türk denizinde eridiler, ama, adlarını bıraktılar. 15’inci yüz yılda Bulgar adi kalmadı. Onun yerine Tatar Türkleri adi altında gerçek etnik bir gurup ortaya çıktı.

BULGAR TÜRK İSLAM MEDENİYETİNE ADINI VEREN  İDİL (VOLGA) NEHRİ.

İdil ırmağına Rusların Bulgar anlamına gelen Volga diye isimlendirdiği Bulgar Türk İslam tarihi’nin izlerini taşıyan İdil ırmağı ile ilgili kısaca bilgiler vermek istiyorum. İdil ırmağı tıpkı Sakarya, Tuna, nil ve Fırat gibi Türk İslam tarihi için çok önemli.

Volga (İdil) Nehri, Kaynak      sol Kama Nehri, sağ Oka Nehri

Ağız     Hazar Denizi,   Volga Havzası, Rusya Federasyonu, İdil Nehri  Uzunluğu         3500 km.,Debi 8,060 m³, Havza alanı     1,380,000 km²

İdil, İtil ya da Volga (Rusça: Волга, Tatarca: İdel, Çuvaşça: Atăl) Avrupa´nın en uzun nehridir. Eski isimi Etil/Edil´di. Uzunluğu takriben 3500 km olan Volga, Moskova ile St. Petersburg (Eski adıyla Leningrad) arasındaki Valday tepelerinden doğar. Deniz seviyesinden 28 m aşağıda olan Hazar Denizi´ne dökülür. Valday tepelerinde bulunan birçok göl ve bataklıklardan gelen kaynak kollarının birleşmesiyle meydana gelen Volga, Rjev´den itibaren ulaşıma elverişli bir halde akar. Moskova Kanalı´yla birleştiği yerden sonra genişliği 230 m´yi bulur. Bundan sonra nehirde düzenli bir ulaşım sağlanır. Volga´nın yatağı üzerinde beş adet baraj bulunur. Bu barajlardan Volgograd Baraj Gölü´ndeki santral, dünyanın belli başlı hidroelektrik tesislerinden biridir.

Bundan sonra Don Nehri´ne 72 kilometre yaklaşır ve iki nehir arasında açılan bir kanal vasıtasıyla Azak ve Hazar denizleri arasında ulaşım sağlanır. Hazar Denizi´ne 50 km kala 200´den fazla kola ayrılarak Volga Deltası meydana gelir. Bu deltanın genişliği 100 km´den fazladır.

* Volga (İdil) Nehri   havzası

Volga Havzası, 1.360.000 km²´lik bir alanı kaplar. Aynı zamanda Rusya´nın nüfusunun büyük bölümü bu havzada yaşar. Bölge ulaşıma elverişlidir.

Volga kışın üç ayında donar. Bu zaman zarfında da nehirden karayolu olarak faydalanılır. Volga´nın kıyılarında Rusya´nın önemli limanları ve ticaret merkezleri yer almaktadır. Bunlardan en önemlileri Gorki, Kalinin, Kazan, Kuybişev ve Volgograd (Eski adıyla Stalingrad)´dır. Ortaçağ´dan beri bir ticaret yolu olan Volga, bugün hala önemli bir ulaşım yoludur.

Avrupa Hun İmparatoru Attila´nın ismi İdil´den gelmektedir (Attila = İdilli).

……………

Tatarların İslamiyeti kabul edişinin yıl dönümü coşkusuna bizde katıldık

Tatarlar İslamiyeti 1123 yıl önce kabul etmişti

Tarih yeniden yazılıyor. Deyim yerindeyse ezber bozulmuyor. Bize kitaplarda ilk Müslüman Türk devletinin Karahanlılar olduğu anlatılmakta. Aslında Karahanlılardan önce de İslam medeniyeti Kafkas dağlarını aşmış, Tataristan’a kadar gitmiş, idil nehri sahillerinde Bolgar Türkleri tarafından kurulan Türk devleti İslam şerefiyle müşerref olmuşlardı.

Her yıl idil nehri sahilinde tarihi Bolgar şehrinin kurulduğu alanda 10 Haziran’da İslam medeniyetinin bu coğrafyaya geliş yıl dönümü kutlanıyor. Biz de bu coşkulu törene davetli olarak katılıyoruz. Tataristan’ın başkenti kazan’dan yola çıktık, 3 saatlik yolculuktan sonra sağanak bahar yağmuru altında tarihi Bolgar şehrine geldik.

BOLGAR ŞEHRİNDE TARİH YENİDEN YAZILIYOR

Şehrin kurulduğu alan bugün emvaye çeşit çiçekler, ağaç ve bitki örtüsüyle kaplı. Birkaç minare, yıkık bir camii ve yeni yapılan camiler göz ve gönül ziyafeti sunuyor. Rusya federasyonu İslam birliği, Baş müftüsü Talat Tacettin beyin davetiyle şükran gününe katılıyoruz. Tören alında kurulan çadırda yerimizi alıp sabah olmasını bekliyoruz. Gece sabaha kadar törenler için hazırlıklar yapılıyor. Büyük kazanlarda yemekler pişiriliyor, Etler kavruluyor, dünyanın dört bir tarafından ve özellikle Rusya Federasyonu’ndan gelen Müslümanlar bu anlamlı güne katılmak için akın akın tarihi Bolgar şehrine gelmeye devam ediyorlar.

BOLGAR ŞEHRİNDE MUHTEŞEM MANZARA

Sabah erken elimde kamera ve fotoğraf makinemle tören alanını geziyorum. Yeni yapılan ak mescit, başta Tataristan Cumhurbaşkanı olmak üzere üst düzey devlet yöneticilerinin katılacağı törene hazırlanıyor. Moğollar tarafından yıkılan ak mescit, yeni inşa edilerek ibadete açılacak. Ak mescit sanki yeşil bir vaha içerisinde nurdan bir sancak gibi tarihi Bolgar şehrini süslüyor. İki minaresi geniş avlusu ve önünde ki büyük havuzuyla idil ırmağı boyları da tarihi Bolgar şehrine hakim bir noktada adeta ihtişamlı geçmişi yansıtıyor. Törenleri baştan sona takip edip kamera çekimleri ve fotoğraf çekimleri yaparak bu muhteşem anı belgeselleştiriyorum. Rusya federasyonu ve dünyanın bir çok ülkesinden törenlere temsilciler katılmış. Türkiye’den diyanet İşleri başkanı Prof.Dr. Mehmet Görmez, İrcia Genel direktörü Dr. Halit Eren, İslam Konferansı Genel Sekreteri Ekmelettin İhsanoğlu, kalabalık topluluk törenlerde anlamlı konuşmalar yaparak adeta tarihi yeniden yazıyor ve muhteşem törenleri taçlandırıyorlardı.

TOPLU TEVBE VE DUA

Beni en çok Rusya İslam birliği başkanı Talat Tacettin’in katılımıyla on binlerce müslümanın iştirak ettiği tevbe ve dua töreni etkiledi. Sahabe-i kiram kabirlerinin de bulunduğu tarihi Bolgar şehri cami minaresinin altında toplanan kalabalık tekbirler, dualar ve okunan aşırlarla bölgeyi şenlendirdiler. Hep birlikte yapılan dualara amin ediyor toplu tövbeye iştirak ettiler. bu muhteşem manzara sanki mahşerin provası hüviyetindeydi. Genci yaşlısı, kadını erkeği hep birlikte amin deyip göz yaşı dökerek tevbeye katılmaları gerçekten görülmeye değerdi. Bu muhteşem manzara beni hem heyecanlanırdı hem de derinden etkiledi.

TARİHİ MÜZE VE HAN MEZARLARI

Tarihi Bolgar şehri yeniden ortaya çıkarılıyor. Kazılar yapılıyor, yıkılan camiler yeniden yapılıyor,. Toprak altında ki tarihi mezar taşı kitabeleri tek tek bulunuyor. Tarihi eserlerin sergilendiği müzeye giderek belgesel çekimleri yapıyorum. Buraya İslam medeniyetinin nasıl geldiği belgelerle gösteriliyor. Bolgar şehrinin ihtişamlı geçmişi ve Bolgar Türk devletinin Moğollar tarafından nasıl yıkıldığı belgeler ve haritalarla anlatılıyor. Tarihi mezar taşı ve kitabeler adeta manevi bir tapu senedi gibi. Törene katılanlar teker teker bu tarihi taşlara dokunarak geçmişlerine dönmeye çalışıyor ve tarihleriyle buluşuyorlardı. Tarihi Bolgar şehrinden ayrılmadan İdil nehri sahilinde ki 600 kg ağırlığında 2 metrekare çapında ki dünyanın en büyük Kuranı Keriminin bulunduğu müzeyi de ziyaret edip İdil Nehri sahilinden tarihi Bolgar Türk devletin başkenti Bolgar şehrine veda ederek Tataristan’ın başkenti Kazan’a doğru yola çıkıyorum.

 …………

 Rusya’da 5 günlük Devri Alem

8-13 Haziran 2012 tarihleri arasında 5 günlük Rusya gezimde tam bir Devri Alem yaparak kazan’dan Moskova’ya, Bolgar’dan St. Petersburg’a belgesel çekimleri yaptım. Bir çok bölge ve yerde belgesel çekimleri gerçekleştirdim.  Sizlere 5 günde Rusya’da belgesel çekimi yaptığım yerleri özetlemek istiyorum.

TATARİSTAN’IN BAŞKENTİ KAZAN

Türk hava Yolları uçağı ile 3 saat 15 dakikalık uçuştan sonra Tataristan’ın başkenti Kazan’a indim. Tarihi Kazan şehrinin kurulduğu bölgede Kazan tarih müzesi, Tataristan Cumhurbaşkanlığı binası, Kul şerif cami, Sümbike hanım Kulesi, İdil ırmağı, tarihi tatar mahallesinde ki camiler, medreseler, caddeler ve yolların çekimlerini yaptık. Kültür tarihimizde önemli yeri olan İdil ırmağında saatlerce seyahat ettik. Rusların Volga dediği İdil ırmağında binlerce yıllık Türk tarihini yaşadık.

BOLGAR TÜRK DEVLETİ’NİN BAŞKENTİ

Kazan’dan üç saatlik kara yoluyla Tataristan’a İslamiyetin gelişinin 1090.yılının kutlandığı tarihi Bolgar şehrinin bulunduğu bölgeye gece geç vakitlerde yola çıktık. Sağanak yağan yağmura rağmen çadırda konaklayıp, sabah erkenden on binlerce kişinin katıldığı Şükran günü törenlerine iştirak edip, Türk-İslam tarihinde Bolgar Türkleri olarak geçen Bolgar şehrinin tarihi müzesi, yeni yapılan camiler ve rengarenk giysileriyle adeta bayram havasını oluşturan Tatar Türkleri ve Rusya’da ki Müslüman temsilcilerin yetkili ve yöneticileriyle görüştük. Dünyanın en büyük Kuran-ı Kerimi’nin belgesel çekimlerini yapıp, törenlere katılanların yaptığı konuşmaların görüntülerini çektik. Törenlere Türkiye’den Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, İslam konferansı Genel sekreteri Ekmelettin İhsanoğlu, İrsika Başkanı Halit Eren’de katıldı. Tören tam anlamıyla muhteşem bir havada geçti. On binlerce kişinin katıldığı Tevbe ve Dua törenleri ise görülmeye değerdi. Tarihi Bolgar şehrinde muhteşem bir gün yaşadım. Burada ki törenlerin tümünün belgesel görüntülerini çekerek kayıt altına aldım.

KAZAN’DAN MOSKOVA’YA

Tarihi Bolgar şehrinden Karayoluyla ayrılarak Tataristan’ın başkenti Kazan’dan Rusya’nın başkenti Moskova’ya bir buçuk saatlik uçak yolculuğu ile geçtik. İki gün kaldığım Moskova’da Kızıl Meydan, Rusya Tarih Müzesi, 2.Dünya harbi müzesi, Barış Parkı, Moskova Merkez Camii’nin belgesel görüntülerini çekip Türkiye’nin Moskova büyükelçiliğine giderek burada ticaret müşaviri ile görüşmeler yaptım. Anadolu Ajansı ve CHA’nın Moskova temsilcileriyle telefonla görüşüp, bölgeyle ilgili bilgiler aldım.

MOSKOVA’DAN SAİNT PETERSBURG’A

Moskova’da ki çalışmalarımızı da tamamlayıp 1,5 saatlik uçak yolcuğu ile kuzey Kutuplarına doğru yola çıktık. Rusya’nın ikinci büyük şehri olan, Çarlık Rusya’ya başkentlik yapan Saint Petersburg şehrine giderek burada beyaz gecelerin belgesel görüntülerini çekip, Saint Petersburg şehrini adım adım gezdik. Neva ırmağının ihtişamlı manzarasını doya doya seyredip, 17 Ekim Bolşevik devriminin gerçekleştiği St.Petersburg’da ki Devrimin simgesi gemi, Çar sarayı, Kazan’daki Tatar Camii’nin taşlarından yapılan Kazan Katedrali ile adeta göz ve gönül ziyafeti sunan St.Petersburg Tatar Cami’nin muhteşeme manzarasını doya doya seyrettim. Cami’nin rengarenk çinilerle donatılmış kubbesi ve kapı girişiyle iki muhteşem abideyi andıran minaresi karşısında dakikalarca durup bu coğrafyada ki ihtişamlı Türk-İslam tarihini düşündüm. Türkiye’nin S.t Petersburg konsolosu Tanju bey ve Petersburg’da ki Türk vatandaşlarıyla görüşmeler yaptım.

5 gün içerisinde saatler süren belgesel çekimleri, binlerce km yol, yüzlerce insanla görüşüp konuştuk. Deyim yerindeyse 5 günde tam anlamıyla Devri Alem yaptık. Geziyle ilgili ayrıntılı bilgileri önümüzde ki günlerde geniş bir şekilde sizlerle paylaşmak istiyorum. Rusya’da İslam medeniyeti, Türk-İslam tarihinde Rusya, Tataristan’ın başkenti Kazan, Bolgar Türkleri ne oldu? Rusya’da kaç Müslüman yaşıyor? Rus kadınlarla evli kaç Türk var? Rusya’nın ekonomik gücü nedir? Türkiye’nin Moskova büyükelçisi başarılı mı? Türk-Rus dostluğu nasıl sağlanır? Rusya’da Kaç Türk işadamı var? Bu sorular ve bunun dışında başka önemli bir çok konuları önümüzde ki günlerde bu sütunlarda sizlerle paylaşacağız.

 

 

‘Değerlerimiz ve Türkiye’

 

Coğrafya dilimlerini, toprak parçalarını vatan yapmak zordur. Çağımızda vatanı korumak, onu kalkındırmak, üzerinde yaşayan ‘millet‘ denilen insanlar topluluğunun bağımsızlığını yaşamasını sağlamak, daha da zorlaşmıştır.

Devlet kurmak, devleti yaşatmak ve güçlü kılmak da öyle.

Devletler; içeride güven ve huzuru sağlamak, dışta caydırıcı ve itibarlı olmak mecburiyetindedirler. Aksi takdirde içeride birliği, dış güçler karşısında bağımsızlıklarını koruyamazlar.

Devletler ya güçlü olacaklar veya zayıf olup diğer devletlerin yönetimi altında girmek mecburiyetinde kalacaklardır. Günümüzde; Emekli Büyükelçi ve Yazar İsmail Berduk Olgaçay’ın ‘Tasmalı Çekirge‘ isimli kitabındaki anlatımı ile BÜDBÜKAT formülü geçerlidir.

BÜDBÜKAT, ‘Bir Ülkenin Diğer Bir Ülkenin Kontrolü Altında Tutulması’ ibâresindeki kelimelerin baş harflerinden oluşmuş bir formüldür.

Teknik konularda akademisyen unvanına sâhip bir emekli general olan Prof. Dr. Mustafa Oktay Alnıak, (1) sosyal konular üzerinde çalışmalar yapan, topluma faydalı olmayı, bilgi ve inançlarımızın korunmasını kendisine gaye olarak belirleyen vatansever bir entelektüeldir. Vatanı sevmenin yeterli olmadığının şuuru ile bilgi ve tecrübelerini yeni nesillere aktarmayı görev bilmektedir. Sâde, samîmi, inandırıcı ifâdelerini çarpıcı örneklerle güçlendirerek kaleme aldığı görüşlerini, ‘Değerlerimiz ve Türkiye(2) isimli kitapta topladı. Kitap, Yeniyüzyıl Yayınları (3) tarafından okuyucunun istifâdesine sunuldu.

Yazarın ana hedefi; bu yazının giriş bölümünde belirlenen olumsuzluklara işâret etmek, güçlü bir devlet olunabilmesi için yapılması gerekenler konusunda insanlarımızı bilgilendirmektir.

Değerlerimiz ve Türkiye’ isimli eser, 26 ana bölümden oluşuyor. 14 bölümün alt bölümleri var. 27. bölüm, 13 adet kitaptan oluşan ‘Kaynakça‘dır. Bu çalışmada, ‘İnsan Hakları‘ ve ‘2013 yılının Teknolojik Üssü Türkiye‘ başlıklı makalelerde kaynakça kullanılmıştır. Diğer makalelerde yazarın düşünceleri samîmi bir söyleşi üslubuyla sunulmuştur.

Ana bölümlerden bâzılarının başlıkları şöyle: *Atatürk ve Bilim, *İnsan Hakları, *Başarının Değerleri, *Türkiye İçin Bir Gelişim Projesi, *Enerji ve İleri Teknolojiler, *Ekonomi ve Özelleştirme Problemleri, *Bir Paşanın Kaleminden İnsan Hakları ve Medya, *Savunma Endüstrisi ve Teknolojik Gelişim Stratejileri, *Türkiye Hakkında Tekno-Politik Görüşler, *2013 Yılının Teknoloji Üssü Türkiye.

Oktay Hoca, Alnıak Paşa; askerî disiplin ile diplomasi nezâketinin ideal karışımını gerçekleştirerek kâmil insan-bilge kişi hüviyetine bürünüyor ve bu hüviyetin sağladığı üstünlüğü ustaca kullanıyor. Kimseyi kırmadan, gücendirmeden Türkiye’nin ve dünyanın gerçeklerini ve gelecekte karşılaşılması muhtemel tehlikeleri dile getiriyor.

Akıl vermek; akıl vereni de akıl verileni de küçük düşürücüdür.

Akıl vereni küçük düşürür: Çünkü verdiği akıl beğenilmez ve uygulanmaz ise, âmiyâne tâbiri ile ‘hariçten gazel okumuş, dinleyici bulamamış veya ciddiye alınmamış‘ kişi konumuna mahkûm olur. Akıl verileni küçük düşürür: Çünkü ‘Sen düşünememiştin, ben sana söyleyeyim de uygula‘ şeklinde yorumlanabilir.

Kitapta küçük düşürücü unsurların zerresi yok. Okuyanlar sessizce; ‘Hoca doğru söylüyor‘ veya ‘Paşa iyi düşünmüş‘ Cümlelerini sıkça tekrarlamak durumunda kalıyorlar.

Yazar; belli ki yıllarını boşa harcamamış. İlmin katı prensipleriyle gerçekleştirdiği gözlemlerini, sanatkâr titizliği ve imbikten geçmiş bir nezâketle yazıya aktarmış.

Alnıak Hoca-Paşa, ‘Türk milletinin bu coğrafyadaki hayatını sona erdirmek maksadıyla kurgulanmış olaylardan ders almak gerekir.’ Diyor.  Son 100 yıl içendeki Sarıkamış, Çanakkale, Kurtuluş Savaşı olaylarını ve bu olayların aktörleri olan ABD, İngiltere, Fransa, İtalya ve Yunanistan’ın yaptıklarını örnek olarak gösteriyor.

Tarihin tekerrür etmemesi için bu olayların gençlerimize anlatılması gerektiğine ve tarih bilincinden mahrum gençlerle bu vatanın korunamayacağına dikkat çekiyor. Irak’ın durumunu delil olarak gösteriyor.

Değerlerimiz ve Türkiye; geçmişten geleceğe uzanan bir köprüdür. Bu özelliği ile Yahya Kemal Beyatlı’nın, özdeyiş hâline gelen ‘Kökü mâzide olan âtiyim‘ sözünü hatırlatıyor.

Yazar; Türkiye’nin bölgesinde 2013 yılının teknoloji üssü olması idealini açıklıyor ve bu idealin gerçekleşmesi hâlinde Avrasya koordinatındaki bölge ülkelerine istikrar ve kalıcı barış sağlayacağını müjdeliyor. Böylece Türkiye BÜDBÜKAT’çıların mengenesinden kurtulacak, kendisi BÜDBÜKAT’çılığa tenezzül etmeyecek, bölgesinde güç olarak örnek alınan, gıpta edilen bir ülke konumuna erişecek.

Şüphesiz 2013 yakın bir zamandır. 3-5 yıl önce yazıldığı tahmin edilen bu cümleyi, dua olarak kabul etmek mümkün olduğu gibi, gerçekleşmesi için elimizi çabuk tutmanın gereğine işâret etmek için revize etmediği de düşünülebilir.

Yazmak zahmetli iştir. Okumak ise zahmetsizdir. Türkiye’nin geleceğinin planlanmasında söz sâhibi olmayı aklından-gönlünden geçirenler; ister seçilmiş, ister tâyin edilmiş kadrolarda bulunsunlar, kendilerine yol haritası olacak, ufuk açacak olan bu eseri mutlaka okumalıdırlar.

(1) Prof. Dr. OKTAY ALINAK:

1962 yılında Kara Harp Okulu’ndan subay olarak mezun oldu.1971 yılın­da Ege Üniversitesi’nde Makine Mühendisliği Lisans, 1978 yılında İstanbul Üniversitesi, İşletme Fakültesi, İşletme İktisadı Enstitüsünde İşletmecilik İhtisası, 1981 yılında Boğaziçi Üniversitesi Mühendislik Fakültesi’nde Yüksek Lisans (Master) öğrenimlerini tamamladı.

1986-1987 yıllarında Kanada’da National Research Council’de NATO bursuyla araştırma yaptı.

1982-1990 yıllarında, Gazi Üniversitesi Mühendislik Fakültesi’nde ‘Mühendislik Malzemelerinin Yüksek Sıcaklıkta Deformasyonu ve Süper Alaşım­lar‘ konusunda yaptığı çalışma ile doktora derecesi aldı. 1994 yılında doçent, 2002 yılında profesör oldu.

Kara Harp Okulu’nda Teknik Bölüm Başkanlığı, Süleyman Demirel Üniversitesi’nde Öğretim Üyeliği, Uluslararası Kıbrıs Üniversitesi’nde Mühendislik Fakültesi Dekanlığı Koordinatörlüğü ve Fen Bilimleri Enstitüsü Müdürlüğü görevlerinde bulunmuştur.

2004 yılından itibaren Bahçeşehir Üniversitesinde öğretim üyeliği görevine devam etmektedir. Üniversite-Sanayi işbirliği faaliyetleri koordinatörüdür.

1962-2001 yılları arasında; Türk Silahlı Kuvvetleri nde görev yaptı. Kara Harp Okulu’nda akademik çalışmaları yanında, Millî Savunma Bakanlığında, Savunma Sanayi Dış İlişkiler, Teknik Hizmetler ve Dış Tedarik Dairesi Başkanlıkları gö­revlerinde bulundu. Güvenlik, lojistik ve tedarike ilişkin ileri teknoloji projelerinde görev yaptı. Savunma Sanayi, Dış İlişkiler, Avrupa Bağımsız program Grubu (IEPG), NATO (CNAD) konularında çalıştı.

Bilim Dünyası’nda; 1993 yılında TÜBİTAK Hüsamettin Tuğaç Vakfı Araştırma Birincilik Ödülü’ne, 1995 yılında İMED Bilim ve Teknolojiye Katkı­da Üstün Başarı Ödülüne, 1999 yılında İstanbul Üniversitesi ve Dünya Gru­bunca Yılın İşletmecileri ödülüne layık görüldü.

Süper alaşımların yüksek sıcaklıkta davranışları, savunma sanayi, teknolo­ji ve proje yönetimi konularında ELSEVIER, AGARD, CANMET, TÜBİTAK ve muhtelif dergilerde yayımlanmış makaleleri; Savunma Sanayi, Proje Yönetimi, Avrupa Birliği ve İnsan Hakları konularında kitapları mevcuttur.

Endüstriyel ve ilmî çalışmalar kapsamında; Millî ve Milletlerarası Hid­rojen Enerjisi Kongreleri Başkanlığı ve Elimsan İlmî Araştırma Grubu (EBAR) Başkanlığı görevlerini yürütmektedir. Üniversite-Endüstri İşbirliği faaliyetleri kapsamında ileri teknoloji projelerinin Direktörlüğünü yapmaktadır.

(2) DEĞERLERİMİZ VE TÜRKİYE: ISBN: 978-605-5857-14-1 Birinci Basım, Temmuz 2009. Kitap: 13,5 X 21 santim ölçülerinde renkli baskılı karton kapak içerisinde üçüncü hamur kâğıda basılı 240 sayfadır.

(3) YENİYÜZYIL YAYINLARI: İlgi Kültür ve Sanat Yayıncılığının markasıdır.

Çatalçeşme Sokağı Nu: 27/10 Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-526 39 75 / Belgegeçer: 0.212-526 39 76 www.yeniyuzyilyayinleri.com / www.ilgiyayinevi.com

 

 

Oktay Alnıak

Oktay Alnıak

Oktay Alnıak

Oktay Alnıak

Oktay Alnıak

Oktay Alnıak

Oktay Alnıak

Oktay Alnıak

Aydınlanma Türkiye’de Sona Erdi

 

Ülkemizde meydan gelen olaylara, tartışmalara, söylemlere, kavgalara ve ortalama insan yaşamına bakınca  “aydınlanma” meselesini bir kez daha hatırlamaya ve üzerinde düşünmeye gerek olduğunu gördüm.

Felsefe tarihinde iki aydınlanmadan söz edilir. Bunlar “Antik  Aydınlanma” ve “XVIII. Yüzyıl Aydınlanma”sıdır.

Aydınlanmanın simgesi ışık’tır. Işık yüzyılı tanımlayan tüm kavramlara yansımıştır. Aydınlanma çağı, akıl ışığının yaydığı aydınlanma ile ifade edilmiştir.

Alman filozofu Kant “aydınlanma, insanın kendi suçu ile içine düşmüş olduğu ergin olmayış durumundan yani kendini özgürce yönetememe olanaklarını, özgürce geliştirememe durumundan kurtarmasıdır.” diyerek güzel bir açıklama geliştirmiştir.

Aydınlanma,  Batı Dünyasının kültür yapısı üzerinde etkili olmuş, Fransız Devrimi bir bakıma bu düşüncenin politik – sosyal alana uygulanmasından doğmuş ve bu çağ monarşiyi aydınlatmış, biri Amerika’da olmak üzere iki büyük cumhuriyet kurulmuştur.

Ayrıca ülkemiz açısından Islahat Hareketleri  ve Tanzimat Fermanı ile başlayan batılılaşma çabalarına ve reformlara ışık tutmuştur.

Aydınlanma döneminin en önemli özelliklerinden biri, bu cağın kendisine laik yada seküler bir dünya görüşünü temel yapmasıdır.

Eski düşünce alışkanlıklarının yıkılmasında ve günümüz dünyasını yaratmada, düşünce kalıplarını biçimlendirmede, hiç bir çağ, Aydınlanma kadar etkili olmamıştır.

Aydınlanmanın adı konulmamış amaçlarından en önemlisi; insanlarda başlangıçtan bu yana var olan korkuyu kaldırmak ve onları kendilerinin efendisi durumuna getirmektir.

İnsanın gerçek üstünlüğünün bilgiden kaynaklandığına dair tespitin doğruluğunda hiçbir kuşku yoktur. Bilginin karşılığı olan hiçbir değer bulunmamaktadır.

İşte bu bilgiyle aydınlanmacılar, insanı insan olmaktan engelleyen düşsel doğa üstü güçler karşısında, insanı bağımsız kılmayı hedeflemişlerdi.

Hıristiyan dinci baskı odaklarının, Rönesansın bitimiyle yeniden eski güçlerini kazanmaya başlaması, insanın özgürlükçü atılımlarını tehlikeye düşürmüştür. Böyle ortamlar aydınlanmacı fikirlerin oluşmasının, koşullarını oluşturmuştur.

Aydınlanma, toplumsal siyasal düzeyde, mutlak yönetime tepkidir. Düşünce düzeyinde ise Descartes akılcılığına karşı bir duruştur.

Tabii bunlar bizim bakış açımız. Farklı sorular sorarak aydınlanmayı anlamaya ve farklı pencereler açarak konuya bakmaya çalışabiliriz.

Aydınlanma bir ideoloji olarak mı? Yoksa bir süreç veya bir takım düşünsel veya pratik süreçler bütünü olarak mı? görülmelidir soruları cevaplanmalıdır.

Ya da aydınlanma entellektüel projeler listesi olarak yorumlanabilir mi? Veyahut Aydınlanmayı modernitenin alt yapısını meydan getiren bir fikir öbeği, modernliğin kaynağını oluşturan bir problemler ve tartışmalar dizisi olarak mı? algılamalıyız. Yoksa Aydınlanmaya olumlu bakarak bir kazanım yada musibetler kaynağı olarak mı? değerlendirmeliyiz. Bu sizlere kalmış bir durumdur.

Musevi düşünür Moses Mendelssohn’un bakış açısına göre, Aydınlanma onsekizinci yüzyılda başlamış olmakla birlikte, henüz tamamlanmamış olan bir süreçtir. Alman filozof Kant’ta aydınlanmayı  bir süreç olarak görmektedir.

Aydınlanma; bir entellektüel hareket olarak 1688 İngiliz Devrimi’yle başlar ve 1789 Fransız Devrimi’yle doruk noktasına erişir. Buna göre Aydınlanma; Batının hayatında, ticaret ve sanayileşme yoluyla ve burjuvazinin veya bir orta sınıfın zuhuruyla birlikte gerçekleşen, büyük ve çok temelli bir dönüşümle belirlenen, tarihsel bir dönem yada sürecin kültürel ifadesidir.

İngiltere’de başlayan, Fransa’da güç bulan, en son Almanya’ya erişen ve nihayet  20. yüzyılda birçok ülkenin modernleşmesinde ifadesini bulan aydınlanma hareketinin yegane rehberi, akıldır.

Aydınlanma düşünürleri; aklın bozuluşundan kiliseyi, devleti, batıl itikatları, bilgisizliği, sefalet ve ön yargıyı sorumlu tutarlar.

Bazıları tarafından entellektüel bir hareket olarak nitelendirilen Aydınlanmanın; programında en önemli yeri, klasik dine veya teist inanca yöneltilecek saldırı ve hurafelere karşı açılacak savaş tutar. Aydınlanmanın saldırısı dinle sınırlanmış olmayıp, metafiziğide bir şekilde kapsar. Aydınlanma düşünürleri, metafiziği dinin bir kalıntısı veya dindeki hastalıklı tavrın daha çok rafine olan bir devamı olarak görürler.

Çarpıtılmış ve yozlaştırımış din ve metafizik, Aydınlanmanın baş düşmanlarıysa, bilimde en büyük kahramanıdır. Yada yıkılan putların yerine geçirilecek yeni put. Bilim ve Teknolojiye adeta aşık olan Aydınlanma açısından, bilim her şeyden önce, gerçek aydınlanma ölçüsü, gerekli zihniyet değişiminin anahtarıdır.

Bilime bu gözle bakan Aydınlanma düşünürlerinin, önemli bir kısmı, bilimle fiilen ilgilenen ya belli bir bilim icra eden yada genel olarak bilim üzerine yazan kimselerdi.

Sadece bilime dayanan bir toplumun üyelerinin mutlu yaşayan, gerçekten özgür ve rasyonel bir toplum olabileceğine inanan Aydınlanma düşünürleri; bilimi aynı zamanda güç ve iktidar içinde isterler.

Aydınlanma düşünürleri aşk, arzu, gurur ve tutku gibi duyguların zorunlulukla kötü veya kaçınılmaz olarak yıkıcı olmadıklarını, gereği gibi kanalize edildikleri takdirde ilerlemenin en önemli yardımcıları olma işlevini görebileceklerini savunurlar.

Bireyin mutluluğunu en temel değer olarak ortaya koyan aydınlanma; her bireyin mutluluğunu, kendi iyi yaşam telakkisine uygun olarak ve bunun peşinde koşma hakkını, bir kutsal olarak, politik dünyanın merkezine yerleştirir.

Aydınlanma; bireyi, sadece politik bakımdan değil, entellektüel ve ahlaki bakımdan da özgürleştirmeyi amaçlar. Ayrıca bireyin yaşama, hürriyet ve mülkiyet hakları, ne pahasına olursa olsun korunmalıdır.

Aydınlanma açısından, inanç ve ahlaki kanaatle ilgili konular, bireyin istediğine inanmak bakımından özgür olduğu özel alana ait olmalıdır.

Aydınlanma düşüncesi, iktisadi anlamda kiliselerin ve soyluların müdahalesinden bağımsız bir serbest pazar alanı, bireylerin kendi kişisel çıkarlarını hayata geçirmek için kendi yetenek, hüner, beceri ve erdemleriyle bir başlarına olduklarına bir pazar düşüncesi ikame eder. Ticaret, toplumda hayat ile ilgili bir yarıştır. Bu yarışa dışarıdan müdahaleler olmamalıdır.

Aydınlanma akımı; gelişime inanır, insanlık tarihinin sürekli bir gelişme olduğunu, tarih boyunca insanın sürekli ilerlediğini savunur. Ancak yine aynı dönemin felsefecisi Rousseau bu görüşe karşı, uygar durumu değil, insanın doğallığını savunur.

Aydınlanma yüzyılında, bilimsel tarih anlayışına duyulan kuşku devam etsede, kuşkunun azalmaya başladığı ve hatta tarihe özel bir önem ve ilgilnin başladığı görülür. Thomasius “Aydınlanmanın hizmetinde bir tarih bilgisine” ihtiyaçtan bahseder.

Aydınlanma; 16. ve 17. yüzyıllarda doğa bilimlerinin büyük gelişmeler göstermesi ve bu bilimlerin teknik buluşlar yolu ile toplumsal yaşama  sağladığı bir ilerleme inancı ile gerçekleşmiştir.

Aydınlanma, toplumları aynı zamanda bir milletleşme sürecine sokmuştur. Ortaçağın, dinsel bir dünya devleti ülküsü, altında eritmeye çalıştığı milli farklılıklar, bireyci hümanizma ve aydınlanma akımları içinde yeniden yeşertilmiş ve Avrupa toplumları; kendilerini ülkeleri, dilleri, kültürleri ve tarihleri bakımından farklı milletler olarak görmeye başlamışlardı. Tüm yüzyıla yayılan ilerleme inancı, bir yandan Avrupa milletlerince paylaşılan bir inanç olurken, öbür yandan milletler bu inanç altında kendi tarihlerini bir milli bilinçle ele almaya başlamışlardır.

Aydınlanma çağının ünlü düşünürlerinden D’Alembert  “tüm idelerimizde önemli bir dönüşüm meydana gelmiştir. Öyle bir dönüşüm ki, hızı gelecek için pek büyük değişiklikler vaad etmektedir” demektedir. Bu teşhisin doğruluğu günümüzden geçmişe bakılınca tartışılmazdır.

Başka hiç bir yüzyıl tinsel/kültürel “ilerleme” idesinden, Aydınlanma yüzyılı kadar derinden ve coşkulu bir şekilde etkilenmemiştir. Bu yüzyıl kendini bir “akıl yüzyılı” bir “felsefe yüzyılı” olarak adlandırmaktan pek memnundur.

On sekizinci yüzyılda atılan bir adımda matematiksel ve felsefi düşünme arasında bir sınırın belirlenmesi ve belirlenen bu sınıra göre sorgu ve araştırmanın yapılmasıdır. Böylece matematik ve felsefe arasındaki bağ koparılmamıştır. Zira matematik “insan aklının onuru”, aynı aklın silahı ve güvencesidir.

Kanaatime göre Aydınlanma çağının en önemli noktalarından biri tolerans anlayışıdır.

Tolerans sözcüğü latin kökenli eski bir sözcüktür. Gündelik dilde sabırlı olma, dayanma, katlanma, boş verme sözcükleri anlamına gelmek üzere kullanılır. Eski dilde tahammül yada tesamüh kökünden üretilen müsamaha olarak geçer. Ancak bahsettiğimiz Türkçe yada Osmanlıca sözcüklerin hiçbiri tolerans sözcüğünü tam anlamıyla karşılamaz. Yeni dilde kullanılan hoşgörü sözcüğüde aynı anlamı vermez.

Tolerans kavramını ünlendiren İngiliz devlet adamı ve düşünürü Thomas More olmuştur. More yazdığı ünlü yapıt olan “Ütopiya” da bu kavram üzerinde fazlaca durur. Ütopiya adlı düşsel adada tüm dinsel inançlar serbesttir. Tolerans yasasına göre bireylerin birbirlerinin dinlerine saygı göstermeleri gereklidir.

Şimdi Aydınlanma’nın özelliği olan bunları Türkiye’de yapmaya ve denemeye kalktık. Geldiğimiz sonuç ortada. Biz, güçlü bir insan yapısından oluşmuş mutlu bir toplum istiyoruz. Eğer insan, kendini insan yapan vasıflardan arınıyorsa, geleceğe dair öngörülerimizde, karamsarlık fazla yer tutmuş oluyor. Bir kısım zümrelerin baskısı altına girmiş toplumlarda gelişme hep yüzeysel kalır. Aydınlığa ulaşamadan karanlık viraja doğru döndük. Ama biliniz ki; aydınlık bir gerçektir ve bizim toplum olarak ulaşmamız gereken yer aydınlıktır.

 

 

Mirac Kandili ve Evrensel Prensipleri

Mirac; âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’in, Yüce Allah’ın yüksek huzuruna kabul edildiği, ilâhî sırların kendisine gösterildiği mübarek bir gecedir. Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in en büyük mucizelerinden biri olan Mirac, Cenâb-ı Hakk’ın, hiçbir beşere vermediği, sadece kutlu elçisi Hz. Muhammed (s.a.s.)’e lütfettiği büyük bir ihsanıdır.

Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.),  hicretten bir yıl kadar önce bir gece vakti, Cebrâil (a.s.) tarafından,  Mekke-i Mükerreme’deki Mescid-i Haram’dan alınıp, Kudüs’teki Mescid-i Aksâ’ya götürülmüş, oradan da Yüce Allah’ın katına yükseltilmiştir.Bu kutlu yolculuğun“İsrâ” adı verilen bölümü Kur’an-ı Kerim’de şöyle anlatılmaktadır: “Bir gece, kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu Mescid-i Haram’dan,  çevresini mübârek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah’ın şânı yücedir. O, gerçekten işitendir, görendir.” (İsrâ,17/1)Hz. Peygamber (s.a.s.) de hadis-i şeriflerinde, Mirac yolculuğunun Mescid-i Aksa’dan sonraki kısmında Cebrâil(a.s.)’in refakatinde göklere yükseldiğini, orada bazı peygamberlerle karşılaştığını, nihayet Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna çıktığını haber vermiştir. (Müslim, İmân, 264)

Hz. Peygamber (s.a.s.) Mirac’tan Yüce Allah’ın lütuf ve ikramları olan bir takım hediyelerle dönmüştür. Bunlar; beş vakit namaz, iman esaslarını ifade eden ve mü’minlerin sorumlulukları hafifleten Bakara suresinin “Amenerrasûlü” diye anılan son iki ayeti, Allah’a şirk koşmayan mü’minlerin günahlarının bağışlanacağı müjdesi. (Nisâ, 4/ 48)

Allahu Teâlâ, Mirac’ta ayrıca Hz. Peygamber (s.a.s)’e, insanın yaşama hakkını, şeref ve haysiyetini korumayı, toplumun huzur ve güvenini sağlamayı amaçlayan on iki emir vahyetmiştir. Bütün insanlığın dünya ve ahiret mutluluğu için gönderilen bu evrensel prensipler, Kur’an-ı Kerim’de şöyle belirtilmiştir:

1. “Rabbin, başkasına kulluk etmemenizi, sadece kendisine kulluk etmenizi emretti.”(İsrâ, 17/ 23)

2. “Ana-babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine ‘of!’ bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle. Onları esirgeyerek alçakgönüllülükle üzerlerine kanat ger ve: ‘Rabbim! Küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirmişlerse, şimdi de sen onlara (öyle) rahmet et!’ diyerek dua et.”(İsrâ, 17/23-24)

3. “Bir de akrabaya, yoksula, yolcuya hakkını ver. Gereksiz yere de saçıp savurma.  Zira böylesine saçıp savuranlar şeytanların dostlarıdırlar. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür.” (İsrâ, 17/26-27)

4. “Eli sıkı olma; büsbütün eli açık da olma. Sonra kınanır, (kaybettiklerinin) hasretini çeker durursun.” (İsrâ, /17/29)

5. “Geçim endişesi ile çocuklarınızın canına kıymayın. Biz, onların da sizin de rızkınızı veririz. Onları öldürmek gerçekten büyük bir suçtur.” (İsrâ, 17/31)

6. “Zinaya yaklaşmayın. Zira o, bir hayâsızlıktır ve çok kötü bir yoldur.”(İsrâ, 17/32)

7. “Allah’ın muhterem kıldığı cana kıymayın.”(İsrâ, 17/33)

8. “Yetimin malına yaklaşmayın, rüşdüne erinceye kadar, ancak en güzel bir niyetle yaklaşın.”(İsrâ, 17/34)

9. “Verdiğiniz sözü de yerine getirin. Çünkü verilen söz, sorumluluğu gerektirir.”(İsrâ,17/34)

10. “Ölçtüğünüz zaman tastamam ölçün ve doğru terazi ile tartın. Bu, hem daha iyidir hem de neticesi bakımından daha güzeldir.”(İsrâ, 17/35)

11. “Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan sorumludur.”(İsrâ, 17/36)

12. “Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma. Çünkü sen (ağırlık ve azametinle) ne yeri yarabilir ne de dağlarla ululuk yarışına girebilirsin.”(İsrâ, 17/37)

“Bütün bu sayılanların kötü olanları, Rabbinin nezdinde sevimsizdir. İşte bunlar, Rabbinin sana vahyettiği hikmetlerdir.”(İsrâ, 17/38-39)

Bu mübarek gecede çokça Kur’an okumalı, dua edilmeli, Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’e salâtü selâm getirmeli, tevbe ve istiğfar ederek günahlardan arınmaya çalışılmalıdır. Namazın Mirac gecesinde farz kılındığının idraki içinde olarak,  kaza ve nafile namazlarla gece ihya edilmelidir.  Özellikle Peygamber Efendimize Mirac gecesi verilen Bakara Suresinin son iki ayeti ile İsrâ Suresinin 23-39. ayetlerinin manası üzerinde tefekkür etmeli, ahlâkî değerlerin tekâmülü için gerekli olan bu evrensel prensipler çerçevesinde hayatımızı gözden geçirmeliyiz.

Bu vesileyle, 16 Haziran Cumartesi’yi Pazar’a bağlayan gece idrak edeceğimiz mübarek Mirac kandilinizi tebrik eder; bu kutlu gecenin ilimize, ülkemize ve tüm İslam âlemine huzur, barış ve mutluluk getirmesini Yüce Rabbimizden niyaz ederim.

Yüzleşme

0

Okumayı sevmeyen bir milletiz; okumayı sevmeyince de, dağarcığımızdaki kelime hazinesi ne kadarsa o kadar düşünebiliyoruz ancak. Düşünce önemli bir kavram, eğer özgürce düşünüp bir şeyler üretemezsen, ancak şimdi olduğu gibi birilerinin direktifiyle ve nasıl isteniyorsa o istikamette düşünmeye çalışırsın. Ne diyor devlet, Türk modeli araba üretelim, tamam amenna, Türk modeli bir araba üretelim derken;  sen arabanın motorunu üretmiyorsun ki! Hazır düşünülüp, tasarlanmış piyasada dolaşan bir motoru süsleyip-püsleyip, cicili-bicili hale getirip yollara salacaksın. Sizi bilmem ama bana çok komik geliyor. Gönül isterdi ki devlet böyle bir projeyi gündeme getirdiğinde, Türk mühendislerinden bir veya bir kaçı, ellerinde motor projeleriyle devletin kapısına dayansınlar ve buyurun efendim bizim zaten böyle bir projemiz vardı, sizin harekete geçmenizi bekledik desinler.

Kelime dedim de, lise çağlarındaki bir Japon genci yetmiş iki bin kelime kullanıyor, İngiliz genci yetmiş bin, Alman elli iki bin, Yunan otuz bin. Ya bizim lise çağındaki gencimiz; beş bin kelimeyle iktifa ediyor ancak. Bu kadarcık bir kelime dağarcığıyla ne okuduğundan zevk alırsın, nede düşünüp, yazabilirsin.

İşte bu yüzden kulaktan dolma sözlere, doğmalara, ve dedikoduya fazlaca itibar ederiz. Hayatımızda hiç görmediğimiz, tanımadığımız, sırf başkalarının yönlendirmesi ve telkinleriyle insanlar hakkında karar veririz…

Geçmiş yıllarda Hüseyin Üzmez, Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın konferansına gelmişti. Konuşmasında bir anekdot nakletti, ismini vermediği bir zattan bahsederek; Vatan Gazetesi sahibi Ahmet Emin Yalman hakkında: “Bu adam vatan haini, mason, ne kadar kötülük varsa hepsini üzerinde taşıyor, mutlaka icabına bakılmalı der. Hüseyin Üzmez, bu adamın dolduruşuyla Malatya’da 1952 yılında Vatan gazetesi sahibi Ahmet Emin Yalman’ı vurur. İyileştikten sonra Ahmet Emin Yalman, Kocaeli Ceza evine Hüseyin Üzmez’i ziyarete gelir ve sorar: “Kardeşim sen beni nerden tanıyorsun da gelip beni vurdun, suçum neydi benim?” der, tabii bizimki verecek cevap bulamaz.

Gene Türkiye’nin yetiştirdiği ünlü avukatlardan Burhan Apaydın ve Orhan Apaydın kardeşler. Aman  Allahım rahmetli Ergun Göze, adamlar hakkında Tercüman gazetesinde kendi  köşesinde demediğini bırakmıyor, veryansın ediyor, günlerce yazılar yazıp , adamcağıza söylemediğini bırakmıyor. Tabii bizlerde karşımızda iki sahtekâr, komünist kardeş avukatlara diş bilemeye başlıyoruz, tanımıyoruz adamları, bir yazılarını okumadık, kimseye yaptıkları kötülüğü de duymadık amma velakin, sırf Ergun Göze öyle söylüyor diye adamlara düşman olduk. Yeniçağ gazetesi yazarlarından Cazim Gürbüz’ün anlattığına göre meğerse bu iki kardeş avukat, tam Nihal Atsız ve Alpaslan Türkeş‘in hayranları imiş. Hatta Yaşar Okuyan’ın Cumhurbaşkanına hakaretten davasına Okuyanı rahmetli Türkeş Burhan Apaydın‘a gönderiyor  ve “git o seni kurtarır” diyor.

1980 Eylül’ünden sonra Orhan Apaydın, Barış Derneği davasından içeri düştüğünde, aynı cezaevinde yatan bizimkiler, onun hakkında da pekte hayırlı şeyler düşünmüyorlar.

Bu konuda ölümünün 25. Yılında Cemil Meriç’i de anmadan geçmeyelim. JURNAL isimli eserinde şöyle yazar  rahmetli Meriç: “Her aydınlığı yangın sanıp söndürmeye koşan zavallı insanlarım: Karanlığa o kadar alışmışsınız ki yıldızlar bile rahatsız ediyor sizi! Düşüncenin kuduz köpek gibi kovalandığı bu ülkede, düşünce adamı nasıl çıkar?” Kim bilir memleketimizin tarihinde kaç düşünce adamını feda ettik? Onun içinde ne cihan şumûl bir edebiyatçı çıkarabildik, nede düşünce adamı?      Bu konuda gene rahmetli Seyit Ahmet Arvasi, bir esrinde şöyle der.” Karşıma Tanrı diye çıkardıkları birisini ameliyathanemdeki masama yatırır, her tarafını incelerim, işe yarar bir yanını bulursam, tutar, kaldırır, bağrıma basarım, yok eğer aradığımı bulamadığım takdirde hiç itibar dahi etmem elimin tersiyle iterim” der.

Bu konuda sayısız örnekler vardır. ABD’li düşünür  Eric Hofer‘de, “KESİN İNANÇLILAR” kitabında gene bu konularda sayısız örnekler verir.

Son sözümüzü söyleyecek olursak; Kesin hüküm vermeden, okuyup, araştırıp, ve hatta çok, çok düşünüp, sağlıklı muhakeme yapıp öyle karar vermeliyiz. Aksi takdirde kendimizi bırakın, çevremize ve memleketimize çok yazık ederiz…

 

Âsım’ın Nesli

Âsım’ın Nesli, öyle ki, tek başına bir ümmet
Adam gibi adam, yâni tek başına bir millet

Âsım’ın Nesli, istemeden kazanıyor, ün üstüne ün
Biliyor ki o her zaman, gün olacak dâima hep Türk’ün

Tüm dünyaya gereğinde tutuyor cesurca kafa
Çünkü, olmuş rehberi her zaman, Muhammed Mustafa

Bitmeyen nöbetlerinde, şanlı Ay-Yıldız’ın
Sanki o sorumlusu, cümle erkek ve kızın

Ankara Kalesi burçlarındaymış gibi, gözü ufukta
Arıyor tarıyor var mı diye her yanı, bakıp durdukta

Dalgalanıyor tüm sözleri, yurt sathında, bayrak bayrak
İnsan gururlanıyor, Kartal bakışlılara bakarak

Nerde kurulsa, Türkiye’ye sinsice bir tuzak!
Seziyor bunu, olsa da, kendisinden çok uzak

Türkiye’nin neresinde olursa, millî bir mes’elesi
Âsım Nesli’nin gayreti, geride bırakıyor herkesi

İster iç-dış ticaret, ister dış politika gailesi
Âsım’ın Nesli’ne güvenle, huzur bulur, Türk Ailesi

Türkiye’nin olmazsa olmazı olmuş, Âsım’ın Nesli
Türk Basını’nın inan onsuz geçmiyor hiçbir nefesi

Alır gereken cevabı yeri gelince; Rum’u, Ermenisi
Kalmıyor cevapsız, Türk’e düşman olanın, eskisi yenisi

Diyerek: “Türkiye’de tek bayrak şüphesiz Türk bayrağı’dır.”
Demek ister ki, gölgesi, her Türk’ün en emîn durağıdır.

Millî ve Dinî Bayramları ederek, millî duygulara vesîle
Türkiye’nin aydınlık ufuklarını gösteriyor, yeni nesile

AB’nin art niyetlerini, çıkarıyor ortaya bir bir
Soruyor cesaretle, diyerek bu yaptıklarınız nedir?

Her şey ondan sorulurmuş gibi, herşeyi göğüslüyor
Fikir ve aklını övünçle, millî hislerle süslüyor.             

2245

Âsım’ın Nesli simgedir, aslında akla gelince
Yoksa, sayısız Âsımlar çıkarır bu millet nice

Hâlâ var, Avrupa resmiyetlerine besleyen hüsn-ü zan
Âsım’ın Nesli gibilere, körü körüne, ne çok kızan

Türkiye’nin geleceği parlak, varken böyle Âsımları
Tarihe bak da gör, yendiği nice tarihî hasımları

Sizlerle ne kadar çok övünse azdır, Türk Milleti
Âsım Nesli yurtta bir numara, teşhiste illeti

Çırpınıp duruyor olanca gücüyle, Âsım’ın yiğit Nesli
Göğüslüyor tehlikeleri, çıkmasın diye bir kara sesli

Millet Bedeni’ne Âsım’ın Nesli olmuş, korkusuz baş
Sizlere, onun elinden tutmak yakışır be arkadaş

Ne gece diyor ne gündüz, aklı fikri Türkiye’de yalnız
Hainler çıkardıkça başlarını, alır hız üstüne hız    

 

Bağışlasın Allah onu; mübarek, asîl ve azîz millete
Düşürmesin bu milleti, bir daha geçmişteki o zillete

Başta Türkiye Başkenti Ankara, ne de çok bahtiyar
Çünkü Âsım’ın Nesli gibi cengâver yiğitleri var

Bazan Türkiyem hakkında, kaplar içimi hüzün
Sanki olurum karşısında, sonu gelmez güzün

Tam bu sırada, belirir bir silüet karşımda
Bambaşka bir tat olur artık, suyumda aşımda

Yağız çehreli, kararlı bir bakış, alır benden beni
Der: Vatana kem gözle bakana, giydiririz kefeni

İşte böyle kahraman vatanseverlerin varlığı
Türkiye’ye canlar bahşediyor içten duyarlığı

Varlığı haber veriyor, onun gibi yiğit nicelerinden
Yerini aydınlığa bırakacak Türkiye gecelerinden

Varken sözde Ermeni soykırımından söz eden hâlâ
Ne güne duruyordu Âsım’ın Nesilleri burada

2246

Ulusal / Millî talan, sürerken bütün hızıyla
Seyirci kalırken halkımız, ana ve kızıyla

Batan geminin malları gibi, satılırken millî servet!
Sözde aydın tipi, çılgınca derken evet üstüne evet!

Çıkıp Nesl-i Âsım meydana, seslendi cesaretle halka
Halk hemen etrafını almalı değil miydi; halka halka?

Anadolu iskân / yerleşim tarihi zamânımızdan
Yirmi bin yıl gerilere kadar iniyor ânımızdan

Böyleyken yüzeysel bakan târihe kimi aydın
Daha dün gelmişiz sanıyorsa yurda, günaydın

Öylesine sahipleniyor ki vatanı Âsım’ın Nesli
Kaç milletin içlerinden çıkar acaba, böyle hevesli?
Avrupa uğruna, hiç kalmadı sarsılmadık millî değer!
Umudu keserdik olmasaydı Âsım’ın Nesli gibiler

Umulmadık zamanda, tozu dumana kattı âniden
İlimle, allâme Kâzım Mirşan
Kiminmiş Anadolu, gösterdi, dosta düşmana karşı
Sayısız nişan üstüne nişan

Biri ilmiyle, öteki dirayetiyle,
Bırakmadı vatanı sahipsiz
Değiliz elbette, İstiklâl Şâirimiz
Koca Âkif’ten asla nasipsiz:
“Sahipsiz olan memleketin batması haktır
“Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır.

“Âsım’ın nesli…diyordum ya…nesilmiş gerçek:
“İşte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmeyecek.”

 

 

 

 

Spor ve Anarşi

0

Bu nasıl spor ve futbol anlayışı? İpi göğüsleyen kim olursa olsun, hangi takım olursa olsun tebrik edilir, bükemediğin bilek öpülür. Ben takım tutmam, önemli takımların maçlarını izlerim. Yabancılarla oynadığımız maçlar ilgi alanımdır, kalbim yerinden çıkacakmış gibi izlerim. Hangi Türk takımı olursa olsun,yenildi mi üzülürüm, moralim bozulur. Zaten onun için de takım tutmam, stres sağlımı bozuyor.Yıllardır öğrencilerim hangi takımı tuttuğumu sorar dururlar, milli takımı tutuyorum derim, geçiştiririm, kimseyi de kırmamış olurum. Eşim Fenerbahçeli, oğlum ise Galatasaraylıdır. Ama hiç tartıştıklarını görmedim. Bense Ünal Trabzon’da oynarken açıkçası Ünal’ı izlerdim, şimdi tüm takımlara eşit mesafedeyim. Anlayacağınız fanatiklik bizde yok.
Futbol holiganları bu güzel anları mahvetti. Bu nasıl takım tutma, nasıl bir hırs, bayan, çocuk demeden büyük küçük demeden, polis, jandarma demeden ortalığı birbirine kattılar. Bunlar yenilen takım taraftarları olamaz. Zaten görüntüde yenilen takımın taraftarlarının bir kısmı bu holiganları durdurmaya çalıştılar, ancak ellerine iyi bir neden geçiren, ne yaptığını bilmeyen insanlar her tarafı yakıp yıktılar. Acaba o polis arabalarını devirenler, molotof atanlar, çevrede her yerin camlarını indirenler, yangınlar çıkaranlar hınçlarına bakılırsa tam bir çılgınlar gibi idiler. Vatanını seven hiç kimse futbolu bahane edip teröristler gibi eylem yapmamalıdır. O polis otoları bizim paralarımızla alındı. O metrobüsler, belediye otobüsleri, yol ve meydanlardaki aydınlatma vs araç – gereçleri bizim paramızla alındı. Hainler gibi tüm bu milli servetlerimizi yakıp yıkmak nasıl bir spor anlayışıdır!! Allah bu insanlara akıl fikir versin.
Sanki savaş varmış gibi herkes kaçışıyor, bir baba, bir anne çocuklarına sarılmış onları kurtarmaya çalışıyorlar. Onca kadın, çocuk ne yaptıkları belli olmadan bağrışmalar ve kaçışmalar, mantıksızlık diz boyu. Hangi çağdayız bilincimiz bu kadar zayıf mı? O çocukların psikolojisi ne durumda acaba? Hele bir küçük kız çocuğu nasılda ağlıyordu, nerdeyse sınırı aşmış gibiydi, o terör ortamı içinde herkesin psikolojisi açıkça bozuktu. İnsanlar kendilerini o kadar kaybetti ki o kadar polisin üzerine bile yürüdüler,camiye kaçan polisler kendilerini zor kurtardılar. Camiye bile molotof attılar. Mantıksızlık, hislerle hareket etmek aklın önüne geçmiş vaziyette. Tüm bu çılgınlıklar manevi boşluğun tezahürüdür. Onun için çocuklarımızı yedirip içirmek, ihtiyaçlarını karşılamakla iş bitmiyor. Bu nesli zayi etmemeliyiz, bir maç sonrası bu kadar ne yaptığını bilmeyen bir topluluk, yarın daha bunalımlı zamanlarda daha çılgın davranışlar sergileyebilir. Aman dikkat!!
Asıl terör ise; işsiz, aç kalmış, adaletsizlikler içinde boğuşan insanların iç dünyasındaki bastırılamayan terördür. Öyle ya önemsenmeyen, ötelenen, haksızlıkları gördükçe dolan, içine atan insanlar da az değil. Türkiye nereye gidiyor? Psikolojisi bozulan bu insanların çoğu o takımın taraftarı olduğunu zannetmiyorum; bu çılgınlık bir şeyleri bahane edip meydana inen insanların bozulmuş ruh halinin dışa vurulan davranış biçimleridir. Araya sızan onca bölücü örgüt üyeleri de alınan istihbaratlara göre, provalarını bahanesiyle yapmış oldular. Bu vatanı seven, futbolu seven herkes daha temkinli olup bu art niyetli, adam gibi davranmayan tiplere,bu ülkeye kötülük yapmada fırsat verdirtmemelidir. Unutmayalım bu futbol takımlarının hepsi bizim göz bebeğimizdir. Onları lekelemeye, onları gözden düşürmeye kimsenin hakkı yoktur. Ve de unutmayalım başka da Türkiye yok! Ülkemin hiç bir milli varlığının akılsızca heba edilmesine hiç kimsenin gönlü razı değildir.Hainlerse her satıhta fırsat buldukça hainliklerini yapacaklardır. Uyanık olmalıyız fırsat vermemeliyiz. Allah Türk Milletini Korusun. Amin…