23.8 C
Kocaeli
Salı, Ağustos 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1084

Doğru Bilinen Yanlışlar

0

Üzümü ye bağını sorma: Bu söz bizim milletimize ve bizim atalarımıza ait olamaz.

Bizim ecdadımız boğazından aşağıya inen her şeyin kaynağına dikkat ederlerdi.

Bir sefer sırasında Osmanlı ordusu üzüm bağının yanından geçerken yediği üzüm salkımlarının ücretini bir kese içerisinde asmanın dibine koymuşlardır.

Harama el uzatmamışlardır.

Sahibi ecnebi dahi olsa kul hakkına bu kadar önem vermişlerdir.

Hocanın gözünden yaş evinden aş çıkmaz: Hocalarda herkes gibi etten kemikten yaratılmış duyguları olan sevinen üzülen insanlardır.

Duygularına hâkim olmasını bilirler.

Her ölene ağlasalar işlerini yapamazlar.

Onlar bizler gibi yaşlarını dışarı değil içlerine akıtırlar.

Evinden aş çıkmaz sözüne gelince 30-40 sene önce hocaların maaşları devlet tarafından değil cemaat tarafından ödenirdi.

Bir kısmı da bu ücreti ödemezdi.

Kendisini geçindirmekten aciz insanlardan aş beklemek sizce doğru mudur?

Bu insanları cimri ilan etmek insaf ile bağdaşır mı?

Günümüzdeki hocaların istisnalar hariç kimsenin bir bardak çayına bir tabak yemeğine eyvallah edeceklerini bu camiayı tanıyan birisi olarak ihtimal vermem.

İstisnalar her camiada olabilir.

Bilirim ki hiçbir zaman istisnalar kaideyi bozmaz.

Hocanın dediğini yap yaptığını yapma: Bu sözle hocaların güvenilmez tutarsız insanlar olduğu vurgulanmak istenir.
Oysa bunun doğrusu şudur.

Hocalar insanlara işin fetva yönünü söyler kendileri takvayı tercih ederler etmelidirler.

Bunun için söyledikleri ile yaptıkları farklı gibi görünse de doğru olan budur.

Lütfen istisnaların kaideyi bozmadığını unutmayalım.

Çünkü takva cemaate ağır gelebilir.

Takva nedir derseniz.

İslam da helal olanlarla haram olanlar bellidir.

Bir de helal mi haram mı olduğu belli olmayan şüpheliler vardır ki bunlardan uzak durmaya takva denir.

Din görevlilerine yakışan takva sahibi olmalarıdır.

Eski dost düşman olmaz: Elbette olmaması lazım.

Doğru olanda budur dostluklar karşılıksız Allah rızası için olursa eskisi de yenisi de düşman olmaz.

Çıkar ilişkisine dayanan dostluklar kısa zamanda düşmanlığa dönüşebilir değil dönüşür.

Hele siyasette ki ve ticaretteki dostluklara hiç güven olmaz.

Genç Osman “Sırrını söyleme dostuna dostunun dostu vardır oda söyler dostuna sonra kül sererler postuna” sözünü boşuna mı söylemiştir.

Unutmamak gerekir ki bir de cehalet ile merhamet birleşince zombiye tuzlu fıstık yedirir.

Size bir soru?

Zombi tuzlu fıstık yiyince ne yapar?

Bunun için dost seçerken çok dikkatli olmak gerekir.

Düşenin dostu olmaz: Aslolan düşmemektir.

Fakat düşüp kalkmaz sadece Allah’tır.

Oysa dost zor zamanınızda sizi terk etmeyen yanınızda olandır.

Dostlarınızın gerçek dost olup olmadıklarını anlamak için ara sıra onları test etmekte fayda vardır.

Düşene bir tekmede sen vur: Bu söz bizim İnancımız ve kültürümüzle bağdaşmaz.

Müslüman olmadan önceki Türklerin yaşantısına ve hayat felsefesine de uymaz.

Çünkü bizim inancımız zekâtı sadakayı fitreyi emretmiş, yardımlaşmayı teşvik ederek düşenin elinden tutmayı sağlamıştır.

Paylaşmak güzeldir hayat paylaşınca daha da güzeldir

BU SÖZ KAPİTALİST ZİHNİYETİN BİR YANSIMASIDIR

Merhametten maraz doğar: Bu söz “Rühemaü beynehüm”

Onlar aralarında çok merhametlidir. Ayetine

Peygamberimiz ve sahabenin yaşantısına ters düşer.

Müslümanlar sadece Müslümanlara değil düşmanlarına karşı bile merhametli olmuşlardır.

Savaşlarda esir alınanlara, savaşmayanlara, çocuklara kadınlara din adamlarına dokunulmamıştır.

Ama kime iyilik yapacağınızı da doğru tespit etmeniz gerekir.

Adamına göre muameleyi unutmamak esastır.

Bu sözü doğru çıkaracak davranışlar Müslümanlara yakışmaz.

Bu davranış türleri Müslümanların merhamet duygularını köreltir

Bu sözün doğrusu “İyilik yap denize at” olanıdır.

Bu iyilik dünyada olmazsa da mutlaka ahrette karşınıza çıkacaktır

İyilik yapayım derken yarasaların gözüne de ışık tutma

Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar: Bizim atalarımız inancımıza ters düşecek söz söylemez.

Bu söz insanları yalancılığa ve ikiyüzlülüğe sevk eder.

Oysa yalan inancımızda büyük günahlardan sayılır. Yalan söylemenin caiz olduğu dört yer vardır onu da merak edenler araştırıp öğrensinler.

Unutmamak gerekir ki yalancının mumu yatsıya kadar yanar çoğu zaman akşam olmadan da söner.

Allah cc yalan ve yalancılardan tüm insanlığı muhafaza etsin.

Burada tüm yanlışları yazma imkânımız yok.

Şunu bilmek gerekir ki inancımıza kültürümüze örf ve adetlerimize uymayan sözler bize ve bizim atalarımıza ait değildir.

Bunlar misyonerler aracılığıyla içimize sokulan değerlerimizi yozlaştırmaya yönelik kıymeti harbiyesi olmayan sözlerdir.

Kırım Gezisi

Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş Hocamızın daveti üzerine 20 kişilik bir heyetle Kırım gezisine katıldık.
31 Mayıs sabah 07.30’da THY’nın uçağı ile Kırım’a hareket ettik. 50 dakikalık bir uçuştan sonra Akmescit’e indik (Simperefol).

Bizi karşılamaya gelen KIRIM Türklerinden Ali Emin Bey hava meydanına getirdiği bir otobüsle bizi Akmescit’te şehir turu attırdıktan sonra AKYAR (Sivastopol) şehrine götürdüler. Akşam otele yerleştik. Ertesi sabah Akyar’da dolaştıktan sonra, İslam bankacılığı konusunda bankacı arkadaşımız Demir İnal’ın konuşmacı olarak katıldığı bir sohbet toplantısı yapıldı.

Daha sonra Tarihi bir cami olan ve Nevzat hocamızın katkılarıyla restore edilen AKYAR Camiinde Cuma namazı kıldık. Camiin hocası hutbeyi okuduktan sonra Cuma namazını kıldırmak üzere Nevzat hocamıza cübbeyi giydirdi ve sarığı da başına koyduktan sonra namazı kıldırmaya mecbur bıraktı. Hocamızda Allah razı olsun tam tecvit üzere bir namaz kıldırdı. Namazdan sonra camiin alt kısmında öğle yemeği yedik.  

Aynı gün AKYAR’dan ayrıldık ve Bahçesaray’a geldik. Bahçesaray’ın kapısında bazı hanımlar meyve ve bir şeyler satıyorlardı. İçlerinden birisi başörtülü yaşlıca bir hanım bizi görünce çok sevindi gayet güzel Türkçe biliyordu. Ben sizin ŞÜKRİYE teyzenizim canlarım kan kardeşlerim hoş geldiniz diye beni kucakladı.         

Bahçesaray Camii Osmanlı döneminde yapılmış daha sonra Moskoflar tarafından depo olarak kullanılmış ve son olarak camiin tamirini de Türkiye Cumhuriyeti Devleti yapmıştır. Bu camiin tamiratında da Nevzat hocamızın katkıları unutulmaz. Camii avlusundan içeriye girdik abdest almak için su aradık su yok, ŞÜKRİYE teyzeye geldik, durumu bildirdik. ŞÜKRİYE teyze hemen geldi, camiin imamını buldu. Ve bize ibrikle su temin ettiler, abdest aldık. İkindi namazını da orada kıldık. Otobüsümüz hareket etmeden önce Şükriye teyze geldi, otobüsümüze çıktı ve bize Türkçe bir dua etti. Türk Milletini Yüce Allah Dünyaya hakim kılsın, bizde kurtulalım dedi. Hep birlikte Âmin dedik ve oradan Han Sarayına geçtik. Han Sarayının tarihi hakkında bize geniş bilgiler verdiler. Yavuz Sultan Selim Han’ın orada ağırlandığı bilgisi verildi. Gaspıralı İsmail bey’in mezarını ziyaret ettik. Onun “Dilde, fikirde, işte” birlik sözünü hep birlikte yüksek sesle tekrarladık.  

Ertesi gün Akmescid de Fahri Konsolos Seyran Osmanov ve TİKA’dan Ahmet Çınar, Aziz Mahmut Hudai Vakfından Fatih Bey, Türk Dünyası Mühendisler Birliğinden İlyas Demirci ve Türk Dünyası Belediyeler Birliğinden Murat Aydın Bey’in katılımıyla çok güzel bir öğle yemeği yedikten sonra, tekrar Akyar şehrine döndük, Daha sonrada Yalta’ya gidildi. Yalta’da tarihi yerler gezildi ve İkinci Dünya Savaşını sonlandıran Yalta Konferansının yapıldığı binada imzaların atıldığı masa görüldü. Bu konferans Amerika Başkanı Roosevelt, İngiltere Başkanı Curchill ve Stalin tarafından karara bağlandı ve Dünyanın taksimi bir şekilde,  imza altına alınmış oldu. Bu arada gezi boyunca bizimle beraber olan neşeli tavırlarıyla gezimize renk katan M. Kemalpaşa Belediye Başkanı Sadi Kurtulan Bey’e ve arkadaşlarına da teşekkür ediyoruz.  

Bu tarihi yerleri görmemize sebep olan Sayın Nevzat Yalçıntaş Hocamıza ve onun değerli asistanı Nevzat Gökalp’e çok teşekkür ediyoruz.   

 

Yaşayan Yunus

0

Alev Alatlı‘nın dediği doğru. Biz “ölüsevici” bir toplumuz. Yaşarken kadrini kıymetini tam bilemediklerimizi öldükten sonra adeta abideleştiriyoruz. Belki bir nebze vicdan soğutması olarak..

Fakat Abdürrahim Karakoç‘un kadri kıymeti pek takdir edilmiyor da değil. Şiirleri en çok okunan, bestelenen, söylenen, uyarlanan, aşırılan sözlerin şairidir o. Onu ismen bilmeyenler bile mutlaka unutulmaz mısralarından birkaçını biliyordur.

Yâr deyince kalem elden düşüyor
Gözlerim görmüyor, aklım şaşıyor
Lambada titreyen alev üşüyor
Aşk kâğıda yazılmıyor Mihriban

Yine de eksik bir şeyler var. Mesela 2046‘da; İkinci Yunus Emre olarak payelendirilecekse başlıkta olduğu gibi onu “Yaşayan Yunus” diye nitelemekte beis yok. Tam tersine cesaret var.

Beynim fırın, bağrım tandır
Yanarım hayli zamandır
Sevgim bir yavru ceylandır
Seker gider dosta doğru

Yalnızca Yunus da değil. Biraz da Yavuz.. Daha doğrusu Dadaloğlu‘nun kente inmiş hali. İnmiş ama değişmemiş.. Tevazuyu vakarla, gösterişsizliği heybetle, doğallığı ihtişamla, yalınlığı derinlikle koruyan Anadolu‘nun ta kendisidir o.

Görmeyen ne bilir oy bu sevdayı
Derdimin dermanı say bu sevdayı
Öldüğümde çalgı çelenk beklemem
Al götür kabrime koy bu sevdayı

O bir dava ve adanış şairidir. Onun davası aşkıdır, aşkı davasıdır. Onu görünce aklıma şiirlerinden önce vatanımın yaylaları, ırmakları, sıradağları, kaval yakınmaları, sürülerin yayılmaları, bulutların oyunları, kazmayla yarılan toprağın rayihalanmaları geliyor.

Yurdum bir kâğıttır ışık beyazı
Üstünde insanlar mukaddes yazı
Genci, ihtiyarı, gelini, kızı
Susarsam hakkını helal etmesin

Şiirlerde hep kendini anlattı aslında. Anadolu‘ydu ‘İsyanlı Sükût‘, ‘Hasan‘dık hepimiz, ‘Kan Yazısı‘ydı ülkümüz, ‘Beşinci Mevsim‘di takvimimiz, ‘Vur Emri‘ydi mecburiyetimiz, ‘Gönlümdeki Gurbet‘ti yalnızlığımız, ‘Gökçekimi‘ydi farklılığımız…

Göz dostu gönül misafiriydi‘ o. Sevdiğine cennet kesilen, sevmediğine cehennem kesilenlerdendi. ‘Bu yazıyı yazdıktan sonra sahte dostlarımın sayısı azaldıysa memnun olurum‘ diyebilenlerdendi.

Gölgede olanın gölgesi olmaz‘ diye ortaya çıktı. Fillerle ve Ebrehe‘lerle mücadele etti. Doğruluğu bir kavak gibiydi, hiç eğilmedi. Yetinmedi; hep meydan okudu. Her şey şekilsizleşti, belirsizleşti ve değişti; o hariç. Derin Anadolu‘nun genlerinde ihanet tortusu bulunmaz. Sevdası da zorludur, kavgası da. Tıpkı yaşam gibi..

Bak gardaş, her dalda başka bir türkü
Her dağ yamacında bir destan uyur
Firez firez olmuş kaderin yükü
Her yığın dibinde bir aslan uyur

Ya o sevgi tarafı.. Aşk ve güzellik tarifi.. Ariften de öte.. Zannımca bir kişinin değil anonim bütün Anadolu sinelerinin ortak tespitleridir o imgeler. İmece cümleler gibi.. Zira o mısralar için onbinlerce kitap ve binlerce yıllık bir kültür – medeniyet birikimi gerekiyor. Bir o kadar da coğrafya ve devlet tecrübesi. Ve milletçe hayat mücadelesi..
Uyuyan göllere gün ışığında
Sevginin resmini çizsem kim anlar?
Tomurcuk yarılıp gül açtığında
Yağmurun saçını çözsem kim anlar?

Ah, ah;  kimlere üstadlıklar verdik de gitti. Özde ayrı, sözde ayrı kimlerle ünsiyet peyda ettik. Sen hep köşede bizimdin, bizdin. Sana verilecek pâye de yok. Bazıları toprağa gömülür, bazıları yüreğe. Dönüşürler yüzlerce yıl sonra geleneğe. Yunus gibi..

“Aşktan yana söz duyunca, ben hala seni düşünüyorum” usta. Hak Teâlâ seni yarlığasın.

NOT: Bu yazı ilk olarak Türkmence Dergisi‘nin 2006 – Ağustos sayısında yayınlanmıştır.

Keriman Sofracıoğlu’ndan bazı unutulmayanlar

Japonya’da Kushımoto Belediyesi önündeki karşılama töreninde bir Japon Bayrağı’nın yere, Belediye Başkanın Ayaklarının dibine düştüğünü gördüm, hemen atılıp bu bayrağı yerden aldım ve o anda söylenmekte olan Japon Milli Marşını dinlemeye devam ettim. Bu benim için sıradan bir olaydı. Birkaç saat sonra yanıma gelen ve beni saygın bir şekilde selamlayan bir Japon Yetkili bana bir zarf uzattı. Zarfı açtım ve hayretle gördüm ki; birkaç saat önceki Karşılama Töreni sırasında YERE DÜŞEN JAPON BAYRAĞINI YERDEN ALMAM bir enstantane olarak ÜÇ ADET fotoğrafla tespit edilmişti. Fotoğrafları aldım ve büyük bir mutluluk ve huşu içinde Japon’a teşekkür ettim. O ise karşımda çoktan yerlere kadar eğilmiş, sonra bir daha ve bir daha eğilmiş ve geleneksel, saygılı selam pozisyonuna çoktan girmişti. Bu olayı ve bu anı unutamam.  

Uluslararası bir toplantı için SELÂNİK’te bulunuyorduk, bir meydandaki Açık Hava Sergisini gezerken yanıma esmer geç bir bayan yaklaştı ve bana KIRIK BİR TÜRKÇE ile hitap ederek beni burada gördüğünden duyduğu memnuniyeti anlattı.  Sonra 10-12 yaşlarında bir erkek çocuğu da alarak RESİM ÇEKTİRMEK istedi. Kabul ettim ve fotoğraf çekiminden sonra kim olduğunu sordum.  Burada Yunanistan’da yaşayan bir Türk Çingenesi olduğunu söyledi. Adı AYŞE, oğlunun ad FERDİ TAYFUR’du.  Hiç gitmediği Türkiye’ye AŞIK olduğunu ve büyük bir özlem çektiğini söyledi. Çok mutlu olmuştu ben de çok mutlu olmuştum. Grubu bırakıp bir süre onunla sohbet ettim. Arabamıza kadar geldi. Kucaklaşıp arabaya bindiğimde Ayşe’nin Kapkara Gözlerinden coşkulu bir YAŞ SELİ dökülüyordu. Öyle durup el salladılar biz uzaklaşıncaya kadar.   

Rodos Kalesi girişinde bir Hediyelik Eşya Dükkanın önünde bir şeyler bakıyordum.  Dükkan sahibi diğer müşterileri bırakıp yanıma geldi.  “BE HATÇE!..” dedi ve sarıldı.  Doğma büyüme bir Rodos Türkü idi. Bir süre sohbet ettik. Kızı MEVLÜDE’yi çağırdı. Bizimle tanıştırdı. Ona hararetle hiç görmediği Türkiye’yi Türkleri anlattı. Mevlüde Türkçe bilmiyordu.  En büyük üzüntüsünün çocuklarına Türkçe öğretememek olduğunu söyledi. Onun okula gittiği yıllarda Türkçe Öğrenmek, hatta Türk okuluna gitmek mümkünmüş. 20 yıldır bu okulları kapatmışlar. Ve çocukların hiç biri şimdi Türkçe bilmiyormuş. Bunlar hem anlattı hem de gururla, hasretle Türk Grubumuzu izledi.  Hatice’yi de unutamam.

Japonya Ziyaretlerinden birinde, onurumuza verilen bir yemek sırasında NICHIMEN GURUBU Kimya Bölümü Genel Müdürünün beni o zaman Başbakan olan Tansu ÇİLLER’e benzeterek,

“SAYIN BAŞBAKANINIZA ÇOK SELAM SÖYLEYİN, JAPONYA ONU ÇOK SEVİYOR. Dostluk Derneği Başkanı Eşi olarak sizi de çok sevdik.” dedikten sonra, MASAMIZA BİR KAVUN GELDİ. Japonya’da bu çok  çok özel bir ikramdır. Zira küçücük bir kavun 100-150 Amerikan Doları bir değerde idi. Ve söylendiğine göre bizdeki KURBAN KESMEK filan gibi bir ÖZEL İKRAMDI. Bu jestin her zaman herkese yapılmadığını öğrendiğimde de çok şaşırmıştım. Unutamadığım anlardan biridir.

Erzincan’da Çocuk Esirgeme Kurumunda çalışırken, ayda iki ayda bir, grup olarak, TERCAN KİMSESİZ ÇOCUKLAR YURDUNU ziyaret eder, o gün akşama kadar o çocuklarla birlikte, yer içer, konuşur ve eğlenirdik. Çocukların, biz gittiğimizde; ANNE, ANNE diyerek eteklerimize sarılmalarını ve akşamüzeri ayrılırken yine ANNE GİTMEYİN – ANNE GİTMEYİN diyerek hıçkırmalarını ve sonunda; “PEKİ GİDİN AMA HEMEN YİNE GELİN OLUR MU?” diyerek bizi, kapılarda yolcu etmelerini unutmuyorum.

KARACABEY Akçasusurluk İlköğretim Okulunda öğretmenlik yaptığım yıllarda kış aylarında OKUMA YAZMA BİLMEYEN KÖY KADINLARI İÇİN KURS Açmıştım. Bu kurslara devam eden 19 kadın okuma yazma öğrendiler. Ve bu kadınlar yıllarca bana mektup yazdılar.  Beni çok sevmişlerdi, tabii bende onları.  Bu gün tam kırk yıl geçti bu Kadınlardan bazıları hala Bayramlarda ve Kandillerde telefon eder, hatır sorarlar. Ben de bu unutamadığım insanların köyüne AKÇASUSURLUĞA 5-6 yılda bir de olsa giderim.  Orası sanki bizim doğduğumuz köydür. Onlar bizi, biz de onları çok severiz.  Geçen Yıl bir Bayram gününde tekrar gittik. Kaldığımız eve bütün köylüler ve bizi hayatında hiç görmemiş olan köy imamı da bizi ziyarete geldi.  Ve şunları söyledi; “SİZ BU İNSANLARA NE YAPTINIZ? SİZDEN SONRA EN AZ YİRMİ ÖĞRETMEN DAHA GELMİŞ-GİTMİŞ VE SİZ GİDELİ TAM KIRK YIL OLMUŞ, Siz bunlara ne yaptınız? Hep sizi anlatıyorlar. Doğan HOCA ve Keriman ÖĞRETMEN. Doğrusu ben de sizi merak ettim ve özel olarak sizi görmek için geldim. Allah Sizden razı Olsun. Dedi. İçinden geldiği gibi davranan ve konuşan bu insanlar unutulur mu?

1990’lı yıllarda pek çok kez ziyaret ettiğimiz AZERBAYCAN ve öteki Türk Cumhuriyetlerinde ve Rusya’da da pek çok unutulmaz anımız vardır.  Bizi Moskova Havaalanından Şehir Merkezine götüren Taksi Şoförünün bizden aldığı US$:20.- ücreti ayaklarımızın altına geri atmasına bir anlam verememiştim. Sonra öğrendim ki; Alması gereken Ücret 20 dolar değil sadece BİR dolarmış ve Otel Önündeki Polisler fark ederlerse başına geleceklerden korktuğu için sanki bizden düşmüş bir para gibi bizim ayaklarımızın dibine atmış. Tabii biz indikten sonra ve oradan uzaklaşınca hemen alacak ve 19 dolarını Devlet’ten gizleyecekmiş.  Yine Moskova’da bizi evine davet eden ve KÜÇÜCÜK APARTMAN Dairelerinde İki ailenin yaşadığı Azeri Doktoru unutamıyorum. O gün sadece bir tek ekmek alabilmişti.  Onu da bize ikram ediyordu. Ekmeği hemen böldüm ve aynı anda eşimin sert bakışı ile irkildim. “Görmüyor musun başka ekmek yok, dokunma ve onlara  bırak diyordu” Hemen çekildim,  BAŞKA ŞEYLERDEN BİRAZ ATIŞTIRIP DOYDUĞUMU söyledim.  1991 Moskova’sında AÇLIK vardı ve 17 yıllık birinci sınıf cerrah olan AZERİ DOKTOR çocuklarını AÇ KALMASINLAR diye Azerbaycan’ın GENCE Şehrine göndermişti.

1991 yılında ilk kez Moskova üzerinden Bakü’ye gidiyorduk. Uçaklarımız denk düşmediği için bir gece Moskova’da kalmak zorundaydık. Asın da 10-12 Dolar Olan Otel Fiyatı biz turistler için 430 dolardı ve bu parayı mesela iki kişilik odada kalan karı kocadan her birinin aynen 430 dolar olarak ödemesi gerekiyordu. Ve bir gün önceden rezervasyon yaptırmazsanız, tabldot şeklindeki yemeği kesinlikle bulamaz ve tek bir gazozun bile önceden sipariş verilmeden satın alınamayacağı beş yıldızlı otelde resmen aç kalırdınız.  Sizi her yerde KGB ajanları izler, ama 10 CENT’lik bir rüşvetle en olmadık işi yapabilirdiniz.  Yoldaki Askerlere bahşişler vererek bizi KARABAĞ’ın ta içlerine kadar götürmüşler MARAL GÖLÜ ve GÖĞ GÖLÜ gezdirmişlerdi.

Bakmayın siz Türkiye’yi şimdi beğenmediklerine, mesela New-York’ta bir yabancı olarak, hatta sıradan bir Amerikalı olarak bile CENTRAL PARKA asla giremez ve rahat dolaşamazsınız. İngiltere’de Londra’da oranın BEYOĞLU’su demek olan OXFORD STREET’te akşam saat 20’den sonra adım atamazsınız. Size mutlaka ya bir Hırsız ya bir hayat kadını ya da bir Kapkapçı veya başka biri sataşacaktır. İngiltere’de bir gün tenha bir METRO İstasyonunda bizi muhtemelen soymak için Tren Yolundan atlayarak bizden tarafa geçen birkaç serseriden son anda gelen Tren Sayesinde kurtulmuştuk. Unutulmayan anlardan birini de İSVİÇRE’de yaşadım. Bir Alışveriş Merkezinden Çıkışta emen oracıkta bir Döner Büfesi Vardı.  Ve üzerinde TÜRK DÖNERİ diye de İngilizce, Fransızca ve TÜRKÇE YAZIYORDU. Eşim hemen yaklaştı ve BÜFEDEKİ DELİKANLIYA; Türkçe olarak; “KES BAKALIM BİR DÖNER” dedi. Delikanlı suratımıza bakıyordu. Belli ki söyleneni anlamamıştı.  Sonunda zor-şer anlaştık. Meğer bu çalışan kişi İSVİÇRELİ fakat bu Döner Büfesi’nin sahibi, patronu bir Türk’müş.   Buradan başka iki büfesi daha ve bir de Lüx LOKANTASI  varmış.

Sadece bir gün kalıp, ertesi günü Frankfurt’a geçecektik. Yorulmuştuk ve o akşam Paris’te artık OTELİMİZE dönüyorduk.  Hemen yakınımızda bir ışık kümesi vardı burası bir şarküteri filan gibi bir şeydi. Burada bir iki meyve suyu alalım diyerek içeri girdik.  İçeri adım atmamızla beraber şaşkınlık da başlamıştı.  Tezgâhta; turşu,  dolma, baklava, bulgur, kuru fasulye ve başkaca Türk işi yemek ve gıdalar vardı. Bir ara başımızı yukarıya kaldırdığımızda Kocaman Bir Türk Bayrağının İHTİŞAMLA bizi selamladığını fark ettik. Çok şaşırmıştık. Öylece kaldık ve birbirimize bakıyorduk. O anda Dükkan Sahibinin sesini duyduk:  “HOŞ GELDİNİZ, Merhaba HOŞ GELDİNİZ” diyordu, ÇUMRA’lı  Bayram.  Bayram’la böyle tanıştık. Aldıklarımız için para almadı. Bizimle beraber OTELE kadar geldi. Bir kahve içimi otelde kaldıktan sonra; Bayram’ın Önerisiyle PARİS’i yeniden gezmeye çıktık ve gecenin bir yarısına kadar her yeri, karış karış gezdirdi Bayram bize.   Çumralı Bayram unutulabilir mi?

Bursa’da ZÜBEYDE Hanım Doğumevi’nin Koruma Derneği Başkanı idim.  Bir gün bizler Dernek Yöneticileri Hastaneden ayrılırken, Merdivenleri zorlukla çıkan, bir elinde çantası diğer eliyle karnını tutan bir hanım gördük. Belli ki Doğum Sancısı Çekiyordu. Arkadaşımız, Nezihe Timur (Kendisi o zamanlar Bursa Garnizon Komutanı olan Tuğ General Necdet Timur’un eşi idi.) hemen koşup Hanımın Çantasını aldı ve koluna girerek Üç – Beş Merdiveni rahat çıkmasına yardımcı oldu.  Bu olayı gören ve Dernekte Görevli bir Baş Hemşire; Ne dedi biliyor musunuz? “Aman Hanımefendi BUNLARA BÖYLE YÜZ VERMEYİN, SONRA ASTAR İSTİYORLAR Başa Çıkamıyoruz.”  Kadıncağız acı bir gülümsemeyle baktı ve hiçbir şey söylemedi. Ben hemen atıldım: DUR BAKALIM NE SÖYLEDİN SEN? BİZLER ONLAR İÇİN VARIZ BURADA VE GÖREVİMİZ BU YARDIMA MUHTAÇ ANLARINDA ONLARA YARDIMCI OLMAK İŞLERİNİ KOLAYLAŞTIRMAKTIR. ONLARA MADDİ VE MANEVİ YARDIM ETMEKTİR. Lütfen unutmayınız, Koruma Derneği olarak Bizler burada bunun için görev yapıyoruz, size çok şaşırdım.” Dedim O da söylediğine pişman olmalı ki, ÖZÜR DİLEDİ ve bir daha böyle bir tablo görmedim, böyle bir anlayış da hissetmedim.

UNUTAMADIĞIM ANILAR NOTLARIMIZ devam edecektir. Herkese selam sevgi ve saygılar sunuyorum.

 

                                               Keriman SOFRACIOĞLU

Kıbrıs’ı Gezmeden Önce

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) diğer adıyla “yavru vatan” olan bir Türk devleti. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları olarak pasaportsuz, sadece nüfus cüzdanlarını göstererek girebildiğimiz bir ülke. İçinde yaşarken kendinizi Antalya’da yaşıyormuş kadar rahat hissettiğiniz bir atmosferi var. Fakat trafiğin, elektrik prizlerinin İngiliz standartlarında olduğu, Türkçe isimlerin yanında Rumca tabelalar, bolca Hıristiyan kültürünü yansıtan tarihi mimarlık eserleri ile de fark edilen bir yapıya sahip.

Seyahatimizde edindiğim intibaları aksettirmeden önce kısaca Kıbrıs tarihi hakkındaki bilgilerimizi hatırlatmak faydalı olabilir.

  • Kıbrıs, sadece milattan sonraki 2000 yıllık dönemde, 1570 yılına kadar Roma, Bizans, Lüzinyan, Venedik egemenliklerini yaşamış. Özellikle Lüzinyan dönemi Adanın tam bir ticaret merkezi olması sebebiyle en zengin olduğu dönem olmuş. Tabi bu dönemde Adaya akan servet çok önemli dini mimari eserlerin (katedraller, manastırlar, kiliseler) yapılmasını sağlamış. 1570 yılında Venediklilerin hâkimiyetinde iken, Osmanlı Devleti Lala Mustafa Paşa komutasında 60.000 kişilik donanmayla, 11 aylık bir kuşatmadan sonra Kıbrıs adasını fethetmiş. Gazimağusa‘daki 1299 yapımı muhteşem St. Nicholas Katedrali camiye çevrilerek, Lala Mustafa Paşa Camisi adını almış. Osmanlı hâkimiyeti döneminde zaten var olan büyük katedral ve kiliseler camiye çevrildiğinden, bu dönemde Kıbrıs’ta Osmanlı mimarisini aksettiren büyük cami pek yapılmamış. 1570-1878 arasında 308 yıllık Osmanlı Türk hâkimiyetinden sonra Ada İngiltere‘ye kiralanmış. Başlangıçta Adanın kirasını ödeyen İngiltere, karşılıklı savaşan ülke durumuna gelince para ödemeden Adaya hâkim olmaya devam etmiş. Ta ki 16.08.1960 a kadar.
  • Zürih ve Londra Antlaşmasıyla İngilizler 256 kilometrekarelik alanda yer alan üsleri haricinde adadan çekilmiş ve Türkiye ile Yunanistan garantör olmuş. Sonrası Başpiskopos Makarios‘un devlet başkanı olması. Rumların EOKA teşkilatı vasıtasıyla Türklere yaptığı baskı ve yıldırma harekâtı. Buna karşı Türklerin kurduğu TMT (Türk Mukavemet Teşkilatı). 1963-1964 olayları ile Rumların Türklere uyguladığı katliam. 15 Temmuz 1974’te Yunan cuntasının yaptığı darbenin lideri EOKA’cı Nikos Sampson’un “Kıbrıs Helen Cumhuriyeti’ni” ilan etmesi üzerine, Türkiye’nin 20 Temmuz 1974 te Garantörlük hakkının kullanmak suretiyle başlattığı askeri harekât. (Ne hazin bir tecellidir ki, Türkiye’ye garantörlük hakkını veren başarılı Zürih Antlaşmasının mimarı, DP’nin Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, 27 Mayıs 1960 darbesi sonrası Yassıada yargılamaları sonrası idam edilmişti.)
  • Makarios Türkleri Adadan çıkarmak için topraklarını yüksek fiyatla alıp, Türk ailelerinin yurtdışına gitmelerini teşvik ediyordu. Kalmak isteyenlere de EOKA vasıtasıyla baskı uyguluyordu. Böylece limanlardan her hafta 50 kadar Türk aile başka memleketlere yerleşmeye gitmekteydi.
  • Kıbrıs’ın Yunanistan ile birleşmesi düşüncesi olan enosis için, Yunanistan acele edip Sampson vasıtasıyla darbe yaptırmasa ve Türkiye müdahale etmeseydi, belki de bugün Ada tamamen Rumlaşmış olacaktı. Ada dışında yaşayan Kıbrıslı Türklerin nüfusunun 400 bin olduğunu düşünürsek, Kuzey Kıbrıs’taki Türk varlığının Yunanistan’ın bu hatasına bağlı olduğu anlaşılır.
  • 1974’te Yunan darbesinin ardından Türk Silahlı Kuvvetleri’nin gerçekleştirdiği harekât sonucu, tek yanlı Kıbrıs Türk Federe Devleti kurulmuş, bu devlet sonra Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti adını almıştı.
  • Kıbrıs adasının yüzde 35‘inde kurulmuş olan KKTC’nin nüfusu 295 bin. Buna karşılık Rumlar Adanın yüzde 59,5 unda yerleşmiş. Rum nüfus Adanın yüzde 71’ini ve Türk nüfus yüzde 29’unu oluşturmakta. Türk nüfusun önemli bir kısmı da (yaklaşık yüzde 40) Türkiye’den göç edenler.
  • 2004’te Annan Planı‘na Türk tarafı yüzde 65’le “evet” derken, Rumların yüzde 75’i “hayır” demişti. Bu defa da Allah Türk’ü korudu. 10-15 sene içerisinde Türk varlığını bitirebilecek bu plan, yine aceleci Rumlar sayesinde uygulanamadı.
  • Geçmiş medeniyetlerden kalan muhteşem eserlerin bazıları dimdik ayakta. Mesela Ortaçağ döneminden kalan St. Hilarion Kalesi; Bizans, Lüzinyan ve Venedik dönemi izlerini taşıyan Girne Kalesi, Akdeniz’in en güzel limanı kabul edilen Girne Limanı; Lefkoşa’da Venedik döneminden kalan kale ve kapıları, St. Sophia Katedrali (Selimiye Camisi); Gazimağusa’da 1299 yapılmış St Nicholas Katedrali (Lala Mustafa Paşa Camisi), Aynı tarihte dikilmiş 713 senelik ve senede 7 defa meyve vermeye devam eden Cümbez ağacı, muhteşem Mağusa Kalesi, Hıristiyanlarca kutsal bir mabet (yazdığı İncil’de Hz. Muhammed’in geleceğini müjdeleyen, Hz. İsa’nın ilk havarisi adına yapılmış) St. Barnabas Manastırı ve müzesi. Kiliseler Katolik, Ortodoks ve İslam dönemlerinde ilginç tadilatlara uğramış. Bunlardan başka (aynı zamanda Makarios’un avukatı olan) İtalyan asıllı Rum, biseksüel mafya lideri Paulo Pavlidis‘in 1957 yılında yaptırdığı Mavi Köşk ve EOKA’ya kaçak yoldan silah sağlayan Pavlidis‘in hayat hikâyesi ilginç. Elbette bunlardan başka da çok önemli eserler var. Bunlar benim gezebildiklerim.

İzlenimlerim devam edecek.

Hükümet Şekli Olarak Başkanlık Sistemi ve Değerlendirilmesi

0

Genellikle günlük politika sahasında tartışma konusu hususlarda yazmaktan uzak durmaya çalıştım. Ancak Aydınlar Ocağı gibi köklü bir kuruluşun üyesi olarak ülkemizin geleceğini önemli derecede ilgilendiren ve son günlerde sıkça tartışılan Başkanlık Sistemini irdelemeyi kaçınılmaz bir hal olarak gördüm.   

Son yarım yüzyılda Türk siyasi hayatında tek başına iktidara gelen her partinin genel başkanının “başkanlık sistemi hayalini” süsler olmuştur. Bunlar parlamenter sistemdeki sınırlı yeklilerle donatılmış başbakanlığı/ Cumhurbaşkanlığını kendileri için yeterli görmemektedirler.

Başkanlık sistemini ulu orta ortaya atıp tartıştıranlar kuvvetler ayrılığını kesin olarak nasıl sağlayacaklarını ve özellikle tam yargı bağımsızlığını nasıl gerçekleştireceklerini yeterince izah etmemektedirler.

Her şeyden önce demokrasi eğitimli insanlar rejimidir. Bu rejimde yaşayanlar bu kültürü hazmetmiş olmalılar. Bu olgu birilerinin sindire, sindire elde ettirmesi mümkün değildir. Bu durum sosyolojik gerçeklere aykırıdır.   

Türkiye’de 12 Eylül ihtilalin ve devamı sürecinde Turgut Özal ile birlikte tartışılan başkanlık sistemi kapsamlı ve derinliği olan bir sistemdir. Öncelikle toplumun bilinçlenmesi gerekir. Dayatılmış bir sistemin devlet hayatında olumsuz neticeler doğuracaktır.                                               

Yasama yürütme ve yargının birbirinden kesin olarak bağımsız olması gereken bir yapıda Adalet Bakanlığı gibi bir bakanlığın olması dengeleri daima bozmaktadır.

Ülkemizdeki mevcut parlâmenter sistem istikrarlı ve etkin hükümetler yaratamadığı bir gerçektir. Bu aksaklık sistemin kendisinden olmayıp, insan unsurundan kaynaklanmaktadır. Sisteme kusur bulmak akla uygun değildir.                                                                                               

Parlamenter sistem yerine ithal edilmek istenen Başkanlık sistemi, bütünüyle bir rejim değişikliği olup, diğer bir ifadeyle bir ihtilaldır. Her şeyden evvel böyle köklü rejim değişim için ortada toplumsal bir zaruret olmalıdır ki, bu durum hâlihazırda ortada yoktur. Veya şartları toplum mühendislerince oluşturulmamıştır.                                                                                     

Muhabbeti yapılan, örneksenen Başkanlık Sistemi Amerika İç Savaşı sonunda seçkinlerin hazırlamış olduğu doktrinden aksiyona geçmiş tarihi bir gelişimi olmayan sistem olup, 1787 tarihli ABD Anayasasının kabul ettiği bir hükümet şeklidir.                                                                   

Başkanlık sistemi; kuvvetler ayrılığı prensibinin en kesin bir şekilde uygulandığı ve kuvvetleri birbirine kontrol ettirirken yürütme organının üstünlüğünü sağlayan temsili bir hükümet biçimidir .     

Başkanlık sistemini savunanlar “Türkiye’nin hızla gelişen, dinamik bir ülke olduğu, bulunduğu bölgede kabuğunu kırması ve bir dizi sosyal, siyasal ve ekonomik sorunun üstesinden gelmesi gerektiği, böyle bir dönüşüm projesi ancak hızlı bir biçimde karar alıp uygulayacak bir siyasi iktidar tarafından gerçekleşebileceği, İstikrarsız ve yavaş işleyen mevcut parlamenter sistemle Türkiye’nin bunu başaramayacağından ABD’de ki gibi başkanlık veya Fransa’da ki yarı başkanlık gibi bir sisteminin kabulünün şart olduğunu” söylemektedirler.                                                                     

“Başkanlık sistemi” nin demokrasiyle uyumlu bir biçimde işleyen tek ülke ABD’dir.  

Başkanlık sistemine rağmen ABD’nin demokratik olmasının nedeni diğer başkanlık rejimleri gibi diktaya dönüşmesini önleyen öğelerin başında çok etkili bir yargı sisteminin mevcudiyetidir. ABD yargı sistemi o denli etkilidir ki, “ABD’de demokrasiyi yargıçlar kurmuştur” denilmesi boşuna değildir.    

Demokrasi için birinci derecede önemli olan, yürütme ve yasamaya, karşı temel hakların korunmasıdır. Bu güvenceyi ABD yargısı verebilmekte ve halkın haklarını kısıtlamak için değil, genişçe kullanılmasını sağlamak ve güvence altına almak işlevini iyi şekilde yerine getirebilmesidir.

ABD Başkanlık sisteminin temel özelliklerini şöyle sıralayabiliriz.

  • – Devlet başkanı doğrudan halk tarafından seçilir.
  • – Yürütme organı tek kişi başkandan oluşur. Yürütme Organı oldukça etkindir. Hükümeti (ve Devleti) tek başına Başkan temsil eder. Başkan parlamenter sistemdeki gibi bir Cumhurbaşkanı değildir. Monarşilerdeki hükümdarı hatırlatacak kadar yüksek otorite ve manevi nüfuza sahiptir. Başkan bu gücünü seçim sistemi ve Amerikan Anayasasından ile devlet geleneğinden alır.
  • – Yürütme yasamadan ayrı olup, ona karışmaz. Yasama ve Yürütme Organları arasında kesin bir kuvvetler ayrılığıdır. Bu başkanlık sisteminin temel ayırdedici özelliğidir.
  • – Başkanın kanun teklif etme yetkisi olmadığı gibi, devlet bütçesini hazırlamak yetkisi de yoktur.
  • – Başkanlık sistemde anayasa çok etkindir. Asıl kuvvet kanun demek olan anayasanı olup, buna haklarını koruyup, kollayan halk da dahil sıkı sıkıya bağlıdırlar.
  • – Amerika’da kongre iki meclisten oluşmaktadır. Temsilciler Meclisinin süresi 2 yıldır.
  • – Başkanın süresi 4 yıldır.
  • – Kuvvetlerin Birbirini Kontrol Etmesi: Güvenoyu olmadığından Meclisin hükümeti düşürme yetkisi olmadığı gibi, hükümetin de meclisi fesih yetkisi yoktur.

                       
Netice itibariyle;

Türkiye’de mevcut parlamenter rejim her tıkatıldığında ve hükümet bunalımları karşısında Başkanlık ve Yarı-Başkanlık sistemi gibi efsunkâr çözüm yolları önerilmektedir. Bu cümleden olarak parlamenter rejimden Başkanlık rejimine geçişin gerektiği ileri sürülerek yürütmenin güçlendirilmesinin bir yolu olarak görülmüştür.                                                                                                                    

Oysa 1961 anayasasının parlamenter rejimimize getirdiği bazı tıkanıklar nedeniyle bu durum 1982 Anayasamız ile aşılmak istenmiş ve klasik parlamenter sistemden önemli derecede uzaklaşılarak kendimize özgü bir parlamenter sistem modeli oluşturulmuştur.                                               

Türkiye’de hükümet sistemi tartışmalarının altında yatan temel neden parlamenter sistemin ne anlama geldiğinin iyi anlaşılamaması ve uygulamadan doğan yanlışlardır.

Başkanlık Sisteminin Türkiye’ye Uygulanabilirliliğine gelince;        

Ülkemizde hükümet sistemi tartışmaları, başkanlık sistemi lehinde gelişmiştir. Kendi sahip olduğu gücü daha da arttırmak ve meşruiyetini halka dayatmak isteyen cumhurbaşkanları başkanlık sisteminden söz etmeye başlamış ve bu sistemin Türkiye’nin siyasal istikrarsızlığına tek çözüm olacağını ileri sürmüşlerdir.                                                                                                                 

Başkanlık sistemi her ülkede başarılı olmamıştır. Başarısının o ülkenin iç dinamiklerine bağlıdır. Latin Amerika ülkelerinde bu sistem diktatörlüğe dönüşmüştür.                                            

Türkiye için başkanlık sistemi değerlendirilirken gelişmişlik düzeyi, sosyo-kültürel yapı, sivil toplum geleneği, demokrasi kültürü göz önünde bulundurulmalıdır.         

Süslü laflarla aldatılmaya müsait olan halkımızın başkanlık görevini tehlikeli ellere vermeyeceği göz ardı etmemek gerekir.                                                                                                            

Tam yargı kontrolünden uzak bir başkanlığın diktatörlüğe sapması kuvvetle muhtemeldir. Çok partili sistemimizde bunun uygulanabilirliği zor görünmektedir.

 

KAYNAKÇA:

          1- Yrd. Doç. Dr. Levent GÖNENÇ TBB Dergisi

          2- Av. Cihangir ÇARANCI Makale

          3- Anayasa Mahkemesi Kararları 

          4- Aldıkaçtı, Orhan: Modern Demokrasilerde ve Türkiye’de Devlet Başkanlığı, Ist. 1960.

          5- Armağan, Servet: 1961 Anayasası ve Bakanlar Kurulu, İst. 1978.

          6- Arsel, İlhan: Türk Anayasa Hukuku, Ankara, 1959.

          7- Başgil, Ali Fuad: “Türkiye Siyasi Rejimi ve Anayasa Prensipleri, Mukayeseli Türk Esas Teşkilat

          8- Hukuku Dersleri”, C.I, 1. Fasikül, Baha Matbaası, Ist. 1957, 4. Başlık,”Kuvvet Birliği Prensibi ve Kuvvetler Ayrılığı Meselesi”.

          9- Batum, Süheyl: “Siyasal Rejimler ve Türkiye’deki Arayışlar”, TBB Uluslar arası Anayasa Hukuku

        10- Kurultayı’nda Başkanlık Sistemi, 9-13 Ocak 2001, Başkanlık Sistemi, TBBY, Ankara 2005.

        11- Balta, T. B. : Türkiye’de Yürütme Kudreti, Ank. 1960, AÜSBFY; N. Bilge, Bakanların Görev ve Sorumlulukları, Ank. 1956.

Kraliçe’nin Elmas Jübilesi

 

İngiltere, Kraliçe II. Elizabeth’in tahta çıkışının 60. yılını kutluyor. Bu kutlamaların adına da “Elmas Jübile” denmiş durumda.

İngiltere bu törenlere pek önem vermiş. Hem CNN hem de BBC’den törenleri, kraliçenin tahta çıkışını ve 60 yıllık süreçte geçenleri izledim. Ve etkilendim; zaten İngilizler beni oldum olası etkilemiştir.

Etkilendiğim husus şu: İngiltere’yi, İngilizler ve İngiliz derin devleti yönetir. Bunu bir kez daha görünce imrendim.

Her törende ve ritüelde bunu hissedersiniz. Onlar adına ne güzel bir durum… Aynı şeyi bir Türk olarak düşündüğümde epey üzülürüm.

İngilizler, politikayı çok iyi bilirler. Niyetlerini ve stratejilerini açığa vurmazlar. Kolay kolay dikkat çekmezler. Sinsidirler. Saman altından su yürütürler, ruhunuz duymaz. Böl, parçala, yönet başta gelen taktiklerindendir. Ancak kendi milli ruhlarını da taviz vermeden ayakta tutarlar. Bunu bir kez daha Kraliçe II. Elizabeth’in “Elmas Jübilesinde gördüm. Zaten böyle olmasa güneş batmayan imparatorluğu nasıl kurarlar ve idare ederlerdi?

Biz milli bayramları ve milli olan ne varsa kaldırıyoruz. Bunu da “gelişmiş demokrasilerde örneği kalmadı” diye yapıyoruz. Peki İngilizlerin, Kraliçenin tahta çıkışının 60. yılını coşkuyla ve milli ölçüler içerisinde kutlamalarını ne ile izah edeceğiz?

İngilizler, yönetimleri altına aldıkları milletlerin içinden, hangi inançta olursa olsun işbirliğine yatkın olanları alıp devşirmiş ve İngiliz derin devletine bağlı hale getirmiştir. Aynı taktiği fiili ve hukuki hükümranlık alanında olmasa dahi, siyasi, kültürel ve ekonomik nüfuz sahibi olmak istediği ülkelerde işletmiştir.

İngiltere, 90’lı yaşlarına doğru giden kraliçesini“Dünyanın Kraliçesi” olarak görür. Bu anlayışla dünyaya hükmetme mücadelesi verdiğini ve hatta dünyanın gizli yöneticisi olduğunu da bu deyimle açık eder.

İngilizlerin böyle “Elmas Jübile” adına verdiği ve 1000 küsur yıllık ritüellerin uygulandığı büyük törenler yapmaya ihtiyacı var mıdır?  Evet vardır. İngilizlerin milli ruhunu canlı tutmak ve dünyaya “ben varım” demek için, böyle gösteriler yapmaya ihtiyaç vardır.

Bu İngilizlerin aklı varda, bizim aklımız yok mu? Biz milli bayramları kaldırıyor, kutlama şekillerini değiştiriyor ve milli kimliğimizi ağzımıza almaktan sakınıyoruz. Sizce bir gariplik yok mu?

Türkiye ile İngiltere arasındaki en bariz fark, İngiltere’nin İngilizler tarafından yönetilmesi ile Türkiye’nin Türkler tarafından yönetilmemesidir. Yine aynı mukayeseyi derin devletler açısından da yapabiliriz.

Bir önemli farkta İngilizlerin devşirdiği, değişik milli ve dini kimliğe sahip kişilerin yüzde yüze yakın oranda İngilizlerin emrinde olması, Türklerin ise menfaat paylaşımına gittiği ve bir türlü devşiremediği değişik milli ve dini kimliğe sahip kişilerin, Türklerden başka herkesin hizmetinde bulunmasıdır. Bu durum Türkiye’yi bin türlü mesele ile boğuştururken, İngiltere’yi de her zaman olduğu gibi emperyal sömürü başarısı ile güçlü kılmaktadır.

Bir ülke düşünün ki; öyle veya böyle aydın kisvesi taşıyan okumuş insanlarını yıllardır hapiste tutuyor, emekli Genelkurmay Başkanı, eski MİT Başkanı başta olmak üzere Kuvvet Komutanları, generaller, subaylar uzun süredir tutuklu olarak yargılanıyor, milli kimliğinden ve bayramlar gibi milli değerlerinden vazgeçiyor, halkı korkutuluyor, medyası susturuluyor, kürtaj gibi lüzumsuz tartışmalarla zihinler bölünüyor. Her halde İngilizler bizden akılsız değil?

Buna karşılık İngilizler de, Kraliçelerinin tahta çıkışının 60. yılını garip kıyafetlerle, peruk takmış erkeklerle, eskitilmiş teknelerin nehir üzerinde geçişleriyle, binlerce yıllık ritüellerle ve milyonlarca İngiliz’in katılımıyla kutluyor. Bunları yazarken aklıma Şapka İnkılabının her yıl tekrarlanan törenlerine bir türlü ayağı gitmediği için katılmayan Kastamonulular geldi.  Her halde aklımız başımıza gelsin diye bize bir kez daha İngiliz sopası lazım. İsterseniz Türk’e karşı kullanılan İngiliz sopası ne menem bir şeymiş diye araştırın bakalım. Vahşet nasıl olurmuş bir görün, o zaman “Elmas Jübile”yi anlarsınız!

Vahideddin’in Okuttuğu Mevlit

0

Sultan Vahideddin’in, işgal İstanbul’undaki hâlet-i rûhiyesini gösteren tarihî bir alıntı sunuyorum. Öyle bir rûh hâli ki, İzmir’e giren Türk Ordusu’nun, bir an evvel İstanbul’a da girmesini istiyor. Sabırsızlıkla bu mes’ût ânı bekliyor. Üstelik o gelecek olan ordu, kendisini tahtından indireceği hâlde. Kendisini yerinden yurdundan edeceği. Belki de canından olacağı hâlde.

Bütün bunlara rağmen Vahideddin Han, Türk Ordusu’nun bir an önce İstanbul’a girerek, İstanbul’u işgalden kurtarmasını sabırsızlıkla, dört gözle bekliyordu.

X

Millî Mücadele’de Türk Ordusu’nun İzmir’i istirdadı (kurtarması) üzerine, Sultan Vahideddin Ayasofya’da bir mevlit okutmuştu. Bu dinî merasim, o tarihte İtalyan Sefareti İkinci Kâtibi olarak İstanbul’da bulunan ve sonra başka bir memlekette büyük elçiliğe kadar yükselen Sinyor Piyetro Quaroni tarafından yazılmış ve bilâhare (daha sonra), “Croquis d’ Ambassade” adıyla neşrettiği hâtıratı meyanında  neşretmiştir. Aşağıdaki satırlarda, Ayasofya’daki bu tarihî merasimi, o günün heyecanını duyarak okuyacaksınız. (Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu, ORDU VE POLİTİKA, İstanbul – 1967, s. 367)

X

AYASOFYA’DA  BİR  MEVLİT

Türk Ordu’su, bir semti alevler içinde yanan İzmir’e girmişti. Yunanistan’la yapılan harp artık sona ermişti…Birden koca şehri umumî bir hayret sardı.

Sultan’ın Ayasofya’da Türk Kuvvetleri’nin zaferini tes’îd (kutlamak) için, teberrüken mevlûd okutacağı duyulmuştu.

Bu, cidden düşündürücü bir haberdi. Zira Ankara Hükümeti Sultan hakkındaki fikrini, ona karşı neler tasmîm ettiğini (hakkında neler düşündüğünü) artık gizlememekte idi. Ve Sultan, kendisini de devirecek olan kuvveti, zafere ulaştırdığından ötürü Cenabı Hakk’a hamd edilmesini istiyordu.

Tabii bu dinî merasim, bu ibadet yalnız Müslümanlara mahsustu. Fakat Ayasofya’yı dolduracak mü’minlerin saflarına karışmak için öyle büyük bir arzu ve meraka tutulmuştum ki, büyük camie gitmekten kendimi alamadım.

O devirde İslâmın ibadet şekillerini oldukça iyi kavramıştım, bilirdim. Dış görünüş bakımından bu ibadet hiç de güç yapılır bir şey değildi. Önce başa giyilecek şeyi iyi seçmeliydim. Fes giymek tehlikeli olabilirdi. Biri Türkçe bir şey sorsa şivem bana ihanet edebilirdi. Ama Rusya Müslümanları’nın giydikleri ve renkli işlemelerle süslü takkelerden birini başıma geçirirsem tehlike azalabilirdi. Kafkaslarda vazîfe görmüş olduğum için ora Türklerinin şivelerini iyi biliyordum.

O yıllarda, Rusya’da Çarlığın devrilişinden sonra kurulmuş müstakil Türk Devletleri’ni kızıllar birer ikişer yok etmiş oldukları için, bütün o talihsiz memleketlerden İstanbul’a bir çok insan göç etmiş bulunuyordu. Nitekim o gece Ayasofya’yı dolduranlar arasında bunlardan bir çoğunu gördüm.

Büyük camie vardığım zaman hava kararmış, gece olmuştu. Ayasofya mü’minlerle dolup taşmakta idi. Büyük iç kapıdan girince hemen loş bir yer seçip bir halı üstüne bağdaş kurdum.

Bence Ayasofya’nın, içi insan elinin yapabildiği şeylerin en güzellerinden biridir. Yılların cilâ vurduğu o kibar renkli sütunların birbirini kovalayışı ve mermerlerin her birinin bir başka türlü göz alışı hiç unutulabilir mi?

2234

O âna kadar Ayasofya gecelerini bilmiyordum. Büyük câmiyi geceleyin hiç ziyaret etmemiştim.

Binlerce kandilden rûha sükûn veren tatlı bir ışık dökülüyordu. Kur’an âyetlerinin beyaz harfleri boşluklarda yayılarak daha da büyüyerek alacakaranlık içinde gözü alıyordu. Şurada burada mozayiklerin altın pırıltıları esrarengiz kıvılcımlar saçıyordu. O dev kubbe, şimdi daha da yüksek ve azametli, âdeta sonsuz bir hâl alıyordu.

Taaa dipten, çok uzaktan, âhenkli ve iyi duyulan sesler geliyordu. Mollalar, Hâfızlar sıra ile Kur’an okuyorlardı.

Mihrabın yanında, bu mü’minler kalabalığının önünde O, tek başına duruyordu. Başında gri bir kalpak vardı. İçine kırmızı çuha kaplanmış mavimtırak paltosunun yakaları cömertçe açılmıştı.

O…Majeste Altıncı Mehmet…Osmanlıların İmparatoru, mü’minler emîri, Zillullah-ı fi’l- Arz (Yeryüzünde Allah’ın kanunlarını, O’nun adına tatbik edip uygulayan), Krallar Kralı, Sultanlar Sultanı, âlemdeki Hüsrevlere (Hükümdarlara) taçlar dağıtan ve daha nice unvanların sahibi, Sultan…

Cemaat hâlinde eda edilen bir İslâmî ibâdet yâni namaz kadar ihtişamlı bir manzara olamaz. Bütün mü’minler hep beraber secdeye varıp alınlarını yere değdirdikleri anda kumsala gelip parçalanan dalgaların gürültüsü gibi bir ses yükselir…

Bu gece loşluk ve dinî olduğu kadar da vatanperverâne olan heyecan, mevlûd’un ruhânî ululuğunu bir kat daha artırıyordu.

Ulemadan bir zat mihrapta birkaç basamak yükseldi. Ben uzaktan onun ancak ak sakalını ve kocaman beyaz sarığını görebiliyordum. Arapçanın bazan peltek, bazan sert seda verişini, Türk Dili’nin kıvrak âhengi takip ediyordu.

Kulaklarım arasıra bir kelimeyi farkedebiliyordu…Ama etrafımı saran halkın ne derece kendinden geçmiş ve alevlenmiş olduğunu hissediyordum. Ve hutbe biter bitmez bu halktan korkunç bir haykırış yükseldi:

“Kahrolsun gâvurlar!”

Ve şu anda kendimi bilhassa yalnız ve daha da fazla gâvur bulan ben itiraf ederim, hiç utanmadan itiraf ederim ki ben de, tıpkı onlar gibi gırtlağım yırtıla yırtıla haykırdım:

“Kahrolsun gâvurlar!”

Namaz, Mevlûd, Âyin ve Duâ bitince sert bir kumanda duyuldu. Birdenbire beliren iki dizi jandarma halkı güçlükle ayırdı. Dar bir yol açtı. Majeste Sultan Ayasofya’dan ayrılıyordu.

Yanımdan geçerken dikkat ettim:

Başını biraz sağına eğmiş, gözlerini hafifçe yummuş, dua okur gibi bir hâli vardı. Dirsekleri hâlâ bükülmüş, avuçları hâlâ Kıbleye doğru açıktı.

Yüzü çok sararmıştı (çünkü):

İstanbul hâlâ işgal altındaydı…(A.g.e. s: 367 -370)

X

Şu asâlete bakın ki, Vahdeddin; İstanbul’a gelecek olan Türk Ordusu’nun; kendisini tahtından indireceğini, tâcından edeceğini bildiği hâlde, bir ân evvel Türk Ordusu’nun İstanbul’a gelmesini büyük bir heyecan ve sabırsızlıkla bekliyordu.

 

2235- 2237

 

 

Denizli Lisesi Son Kurban Olmamalı

0

Tarihi binalar bir toplumun tapu senetleri ve kültür miraslarıdır.  Bulundukları yerle ve orada yaşayan insanlarla özdeşleşmişlerdir. Köklü tarihe sahip milletler,  binalarının ve kurumlarının eskiliği ile övünürler. Özellikle bu binalar içinde eğitim kurumlarına ait olanların özel bir yeri vardır. Bu binalara sadece o binayla ilgisi olanların değil, bütün toplumun sahip çıkması gerekir.

Özal döneminden itibaren özellikle İstanbul’da Boğaz’daki, merkezi semtlerdeki ve ana arterlerdeki tarihi okullar birer rant kapısı görülerek turistik tesis ve iş merkezi yapılmak istendi.  Fakat, toplum hayatımıza damgasını vuran bu tarihi okulların binlerce mezunu, meşru zeminlerde tepkilerini etkili bir biçimde ortaya koyarak bu özelleştirme dalgasını önlediler.  Yoksa, Galatasaray, İstanbul Erkek, Kabataş Erkek, Pertevniyal, Vefa, Beşiktaş  Kız Lisesi gibi okulların binaları elden gidecekti, sadece binalar değil, o okulların ruhu da tarihin sisleri ardında kaybolacaktı.

Tarihi okulların mezunları kurdukları Vakıflar ve Mezunlar Dernekleriyle okullarının etrafında bütünleştiler ve sahip çıktılar. Bu haklı tepki o kadar etkili oldu ki, Milli Eğitim Bakanlığı bu okulları daha sonra Anadolu Lisesi statüsüne geçirdi ve tarihi isimlerini muhafaza etti, bunlara “Anadolu” kelimesini eklemedi. Fakat bundan birkaç yıl önce bu tarihi okulların binalarını özelleştirme hastalığı yine depreşti, yöneticiler “Bu okulları satacağız ama kazanacağımız para ile her okul yerine on okul yaptıracağız” masalı ile mezunları ikna etmeye çalıştılar ama, başarılı olamadılar. Fakat bu tehlike halen geçmiş değil, her an yine gündeme gelebilir.

Haydarpaşa Lisesi’nin başına gelenler, bütün tarihi okullar için bir ibret belgesidir. 12 Eylül 1980 İhtilalinden sonra Marmara Üniversitesi,  Evren Paşa’ya gidip “Haydarpaşalılar, bu tarihi binaya bakamıyorlar, zaten burası Haydarpaşa Lisesi olmadan Askeri Tıbbiyeninmiş, burayı bize verin”  diyorlar. Paşa da kimseyi dinlemiyor ve binayı Marmara Üniversitesine tahsis ediyor. İhtilal ortamında mezunlar da fazla seslerini çıkaramıyorlar.

Haydarpaşa Lisesi’nin yeni binalarını da Altunizade’deki  Validebağ Öğretmenler Hastahanesinde geniş bir arazi üzerine kampus ortamında inşa ettiler. Okul binası dışında Konferans ve Spor Salonları, Kız ve erkek Pansiyonları ve Öğretmen Lojmanları yapıldı. Fakat bu modern binalar, tarihi Haydarpaşa Lisesi’ni bir daha geri getirmedi. Haydarpaşa Lisesi ismen yaşıyordu, fakat okulun ruhu bütün hatıralarla birlikte kaybolup gitmişti. Çünkü, tarihi binası Haydarpaşalılık ruhu ile bütünleşmişti, okulun rozetinde bile bu binanın silueti yer alıyordu. Okulun binası değişince mezunların da ilgisi ve desteği azaldı.

Şimdi Ankara’daki ilköğretim okulu binaları dışındaki lise binalarının şehir dışına çıkarılacağı, o binaların da ilkokul, ortaokul ve imam-hatip ortaokulu yapılacağı duyuruldu.  Bir de eski okullar hayırseverlere restore ettirilerek isimleri değiştiriliyor ve bu okullara bu kişilerin isimleri veriliyor. Bu da tarihe ve o okulların mezunlarına saygısızlıktır. Çünkü, isim, zaman ve mekan orada yaşananlarla bütünleşir ve orada yaşayanların mazisi olur. Kurum kültürününün içinde okul binasının ve isminin de büyük bir yeri vardır.  Bunun yerine idarecilerin,  hayırseverleri yeni okul yapımına ve isimlerini bu yeni binalarda yaşatmaya yönlendirmeleri gerekir.

Tarihi okulların son kurbanı olarak Denizli Lisesi seçilmiş. Gerekçe Haydarpaşa Lisesi ile aynı. “Milli Eğitim Bakanlığı, Denizli Lisesi’nin tarihi binasının bakımını yapamıyormuş”.  Bu konuda Valilik, Belediye ve İl Milli Eğitim Müdürlüğü anlaşmışlar, bu binayı Denizli Belediye binası yapacaklarmış. Belediye buranın bakımını ve onarımını yapacakmış. Bu konuda bu okulun mezunlarına, öğretmenlerine, velilerine ve öğrencilerine görüş sormuşlar mı? Bu mekanda yaşayan ve yaşamakta olanlar onlar. Belediye bina yapmak için başka yer bulamaz mı? Bu bina Denizli eğitim tarihinin anıt binası, Denizli’nin gururu değil mi? Denizli Belediyesi’nin imkanları varsa, bu binaya hizmet binası yapmadan da bakmalıdır. Sadece Belediye değil, İl Özel İdaresi de Denizli’nin bu anıt okul binasının bakım ve onarımına destek olmalıdır.

1932 yılından bu yana 65 binin üzerinde mezun veren, mezunlarıyla sadece Denizli’nin değil, tüm ülkenin bilim, sanat, kültür, siyaset, bürokrasi, ticaret, sanayi, tıp, hukuk, maliye ve iş alanlarına damgasını vuran Denizli Lisesi’nin, halkımızca KOCA MEKTEP diye adlandırılan tarihi binası başka bir amaçla kullanılamaz. Denizli Lisesi bu mekandan başka bir mekana taşınamaz. Taşındığı takdirde, okul tarihi köklerinden, mezunlar da anılarını barındıran mekandan koparlar. Olayın büyüsü bozulur, bir daha da o ruhu yerine getiremezsiniz. Denizli Lisesi’nin tarihi 1932’den değil, yeni mekanına yerleştiği tarihten başlar.  Bunun için,  Belediye Başkanı ve Belediye Meclisi üyelerinin bu yönde karar alarak tarihi bir vebalin ortağı olmayacakları düşüncesindeyim. Son yıllarda AB’ye girme sürecinde birçok Belediye yöneticisi yurt dışına çıkıyor. Oralarda Üniversite ve Liselerin tarihi binalarda eğitimlerini sürdürdüklerini, oraların yerel yöneticilerinin bundan gurur duyduklarını mutlaka görmüşlerdir.

Denizli Lisesi’nin simgesel ve anıtsal bir değeri olan  tarihi binasını, “bakamıyorlar” gibi basit bir gerekçe ile amacı dışında kullanmayalım, kullandırtmayalım. Bir esere önce o eserle manevi bağları olduğunu iddia edenler sahip çıkmalıdır. Bu nedenle Denizli Lisesi Mezunlar Dayanışma ve Yaşatma Derneği, 26 Mayıs 2012’de yapılan son geleneksel Keşkek Günü’nde bu girişimi önlemek için kesin tavrını ortaya koydu. Okul Müdürü de bu konudaki isteğini ve dileğini dile getirdi. Şimdi Denizli Lisesi mezunlarına düşen görev,  Dernekleri etrafında bütünleşerek okullarına sahip çıkmaktır. Yoksa son pişmanlık fayda etmez. Bu konuda Denizli halkını da bilgilendirmeli ve bu haklı isteğimizde yanımıza almalıyız. Basını ve medyamızı da bu haklı davamızda yanımızda görmek istiyoruz.

KOCA MEKTEP, bu binada okumuş, mezun olmuş ve okutmuş DENİZLİ LİSELİLERİNDİR

 

 

Yakarış

Mecnun kişiler gibi dağlara çıkıyorum
Sana yaklaşmak için halime bakıyorum
O kadar kirliyim ki ben nasıl yaklaşırım
Belki yalnız kalırsam kirden uzaklaşırım

Sığınmışım affına seni gafur bilerek
Tövbeyi- nasuh ettim huzuruna gelerek
Sıyrıldım makamımdan sıradan bir insanım
Benden mutlusu olmaz kurtulursa imanım

Meczup sansın insanlar inanmasın sözüme
Deli deyip gülsünler tükürsünler yüzüme
Herkes kızsın fark etmez gönlüm senle dolunca
Vız gelir cümle alem sen rehberim olunca

Hayat gerçekten kısa zaman çabuk geçiyor
Azrail denen melek bir bir bulup seçiyor
Kişi padişah olsa üstünde bir kefen var
Mekanı saray olsa,kazılan mezar çok dar

Bu Dünya da örnek çok Anlamak isteyene
Yaşarken yorulmak var rahatı bekleyene
Bütün kazandıkların bu Dünyada kalıyor
İnsan bazen kendini mutlak hakim sanıyor

Ellerimi açarak affımı diliyorum
Bu günahkar kuluna şefaat bekliyorum
Dostluğunu kazanmak çok zordur biliyorum
Son nefesimde dahi dost kalmak istiyorum