23.8 C
Kocaeli
Salı, Ağustos 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1085

Aman Ormancı, Canım Ormancı

0

Bütün kitapları yırttın; kalemleri kırdın; ocağımıza, yüreğimize ve emeğimize ateş gibi düştün ey söz!

“Allah beni muallim olarak göndermiştir.” Buyuran Hz. Peygamber’in “Allahu Teala, melekleri, semavat ehli ve deliğindeki karıncadan denizlerdeki balıklara kadar arz ehli halka hayrı öğretene mağfiret duasında bulunur.” Müjdesiydim ben. Çıplak bedenlere giysi, bembeyaz sayfalara yazı ve tertemiz yüreklere damlayan bilginin membaıydım.

“Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Vahyinde filizlenen cehalete isyan ordusunun süvarisi, vatanına, milletine, töresine ve kendisine ihanet etme korkusunun “Eti senin kemiği benim” teslimiyetinde yurduydum.

Bir harf öğretmenin hatırı ve kırk yıl köle olmanın sadakatini, Hz. Ali dilinden döküldüğünden bu yana şeref madalyası gibi taşıdım ben. “Babam beni gökten indirdi; hocam yerden göğe yükseltti.” Sırrı ve saltanatında dünyayı fethe yürüyen Büyük İskender’in ve tüm insanlığın ilk keşfettiği kıtaydım. Elinden tuttuğum İstanbul’da fatih, Viyana’da gazi ve Çanakkale’de şehit olurdu benim.

Bütün surları yıktın; şehri yağmaladın; sesimize, sazımıza ve türkümüze dert gibi düştün ey söz!

Bilgisiz, fikirsiz, ahlaksız ve sevgisiz, bir sonraki adımından hesapsız ve her fırtınada çaresiz nedir ki insan! Kendisini yetiştirenlerin; bakan, başbakan ya da vali yapanların öğretmen olduğunu hatırlamama noktasında şairin dediği gibi “Ormanın bir ağacı milyonla kibrit yapar/Alev almaya görsün bir kibrit yakar.” Vefasızlığı ve acımasızlığı nedir? Ücretine değer biçilemeyecek tek meslek gurubu olan öğretmenlere rakamlar üzerinden sarf edilen bu sözler, birilerinin “Bizi uzaylılar eğitti” veya “Biz uzayda eğitim gördük” iddiası değilse; kendilerini yetiştirenlere nankörlükten başka nedir?

Saatler üzerinden vefayı pazarlayacaksak eğer; yetmiş yıl yaşadığımız yeryüzü, sadece dokuz ay kaldığımız anne karnından daha mı değerlidir?  Kiloyla tartacaksak fedakârlığı ve emeği, litrelerce sütünü içtiğimiz inek, gram gram ağzımıza sütünü akıtan anamızdan daha mı kutsaldır?

Aman ormancı, canım ormancı! Köyümüze bıraktın yoktan bir acı. Sitemim, kral olmak ile adam olmak arasında, günde üç saat çalışan(!) öğretmenlerin prematüre öğrencileri adına şerh düştüğü bir hayal kırıklığından başka bir şey değildir. Bilesin ki senin milyonlar önünde tekmelediğin, etrafa saçtığın bu gönül; “nice hamların yandığı, piştiği, kemale erdiği ve milyonlarca aç zihnin doyduğu bir Halil İbrahim sofrasıdır. Hz. Âdem’den bugüne el emeği göz nuru bir sevdanın, kıyamete dek sürecek cehalete galip gelme destanıdır.

Bütün duaları kirlettin; bileklerimizi kelepçeledin; dilimize, dinimize ve sevgimize ihanet gibi düştün ey söz!

Hindistan’dan Gebze’ye Çıkarma

Hindistan deyince duygulanıyorum. Her ne kadar kamu oyunda fakirlik ve yoksullukla bile anılsa Hindistan önemli ülke. 5 yıl önce Hindistan’ın önemli merkezlerini gezdim. Hindistan’ın başkenti Delhi’den yola çıkıp Babil imparatorluğunun başkenti Hamca Mahil’i. Hinduların kutsal bölgesi Kanij vadisini Sihlerin önem verdiği Himalayalar dağlarını dolaştım. Çektiğimiz belgeseller bugün hala televizyon kanallarında yayınlanıyor. Hindistan her bakımdan kültür tarihimiz için önemli. Hindistan’ı anlamak ve anlatabilmek için oraya gitmek gerekiyor. Bazen de Hindistanlılar ayağımıza geliyor.

Hindistan’dan Ticari Çıkarma

Hindistan ticaret heyeti GESİAD’ın davetlisi olarak  Gebze’ye geldi. Polisan firmasının sahibi Necmettin Bitlis ağırladı biz de davetli olarak katıldık. Hindistan heyeti kalabalık kadroyla toplantıdaydılar. Yemek esnasında Hindistanlılarla sohbet ettik. Çok sayıda gazeteciler de vardı. Yeni Delhi Ticaret Müşaviri Ziya Demirdüzen, beyle uzun süre sohbet ettik. Kendisine kültür köprüsü kurulması teklifi ilettim. Hindistan’da pek çok tarih mirası var. 800 yıl önce Hindistan’da Türk sultanlıkları yer alıyordu. Hindistan 200 milyona yakın Müslüman nüfusuyla Endonezya’dan sonra ikinci ülke. Genel nüfusu 1 Milyar civarında. Şu anda fakirliğe rağmen atılım yapacak teknolojiye sahipler. Gebzeyle Hindistan arasında sıcak ilişkiler çok önemli. Hindistan Türkiye için önemli. Son dönemde uluslar arası alanda yıldızı parlayan Türkiye ile ilişki içinde olması Hindistan’ın yararına.

Türkiye ile Hindistan arasındaki görüşme ekonomik alanda başarıya ulaşabilmesi için Türk sanayicisine görev düşüyor. Gebze ve Kocaeli bölgesindeki sanayiciler Hindistanlı sanayicilerle önemli ölçüde iş birliği yapabilirler. Hindistan bilgi ve girişim teknolojilerinde de önemli bir ülke. Bilişim Vadisini Gebze’de kurulması Hindistanlı bilim adamlarını Gebze bölgesine çekebilir. Hindistanlı iş adamlarının Gebze ziyaretini önemsiyorum.  

GÜL: Dertlere devâ, hastalara şifâ

Prof. Dr. Ayten Altıntaş ile Gül üzerine konuştuk.
İslam tasavvufunda gül çok önemli bir semboldür. Hazreti Muhammed’in (s.a.v) sembolü…
Gül, hem ilahî güzelliği hem de Hz. Muhammed’i (s.a.v.) ifâde eder. Kendisinin terinin de gül gibi koktuğu bilinir. Yunus Emre de ‘Çiçek eydür ey derviş gül Muhammed teridir’ diyerek, bu inancı şiirinde özetlemiştir.
Halk arasında ‘gül koklamak sevaptır’ sözü bu sebeptendir ve Müslümanlar arasında köklü bir geleneğe sâhiptir. Mevlit törenlerinde gülsuyu serpmek, gül koklandığında, gül yağı veya gülsuyu ikram edildiğinde ‘Salavât-ı Şerife’ getirilmesi, bu inanışın Müslümanlar arasında çok yaygın olduğunu gösterir.
Mevlitlerde gülsuyu ikramı başlı başına bir törendir. Gülsuyunun bu tarzda kullanımı her biri eşsiz bir sanat eseri niteliği taşıyan ‘gülâbdânlar / gülsuyu şişeleri’ yapılmasına da yol açmıştır.
Oğuz Çetinoğlu: Gül üzerine 4 adet kitabınız, çok sayıda makaleniz yayınlandı. Yurdumuzun değişik şehirlerinde gül üzerine düzenlenmiş bilgi şölenlerinde tebliğler sundunuz, konferanslara konuşmacı olarak katıldınız. Güle ilginiz nasıl başladı ve gelişti?
Prof. Dr. Ayten Altıntaş: Tıp tarihi çalışmalarım sırasında gülün tedavideki yerini fark ettim. Bu konuya girdiğim zaman, önemini daha iyi kavradım. Gül hem iyi bir ilaçtı hem geleneğimizdeki yeri ile çok önemliydi. Bu sebepten de gözümüzün gördüğü ve düşündüğümüz her güzellikte gül vardı.
Gülün Osmanlı tıbbındaki yerini gösteren bir çalışmaya başladım. Çalışmalar gelişti, kitap oldu. Kitaplar ilgi gördü, toplantılara dâvet edildim.
Beş yıl devam eden gül araştırmalarımla beraber gülle hazırlanan ilaçları ve doğal güzellik ürünlerini denemeye başladım. Bunları önce dost çevremle sonra da okuyucularla paylaştım.   
Çetinoğlu: Kendinize nasıl bir hedef belirlemiştiniz?
Altıntaş: Gül çalışmalarımda üç önemli amacım var. İlki gülün bir ilaç olduğunu göstermek ki şimdilerde yapılan araştırmalar da bunu ispatlıyor. İkinci amacım, Türk, Osmanlı geleneğindeki önemli yerini anlatmak. Kitaplarıma aldığım birkaç örmek bile bu boyutu kavramaya yeterli. Üçüncü amacım ise, yılda 10 bin ton gül üreten ve bu konuda dünyada birinci sırada olan Isparta Gülü için bir şeyler yapabilmek. Bu çok önemli çiçekten pek çok şey üretebiliriz. Hem de en kalitelilerinden…
Gül her zaman ‘sevgi ve güzellik’ sembolü olmuştur. Gül İslam dünyası için de çok önemli. Hz. Muhammed’in sembolü, kokusu onun kokusudur.
Güller artık kokmuyor… O şık çiçekçilerin vitrinlerini süsleyen güllerin kokusu yok. Gül kokusundan hoşlanmayan, hatta o kokuyu tanımayan bir nesil var şimdi. İnsanlık belleğindeki gülü yitirmiş.
Ulaşmak istediğim son hedef; kayıp hazinemizi meydana çıkarıp kullanıma sunulmasına katkıda bulunmak.
Çetinoğlu: Bu giriş bölümünden sonra gülün kimliği ile konuyu derinleştirebilir miyiz?
Altıntaş: Gül, dünyada hiçbir çiçeğe nasip olmayan derin bir geçmişe, dünden bugüne hiç değişmeyen ilgi ve sevgiye sahiptir…
Uzun bir zaman dilimi içinde, birçok coğrafyada yapılan çoğaltma ve melezleştirme sonucunda günümüzde dünyadaki gül çeşidi sayısı 18.000’e ulaşmıştır.
18.000 çeşit gül aslında 150 çeşit ‘Rosa’ türünden doğmuştur. Botanik bilimciler, 150 çeşit ‘Rosa’ türünü tanımlamış ve bütün gülleri bu gruplara yerleştirmişler. Dolayısıyla tanıdığımız her gül bu soyların çeşitli fertleridir.
‘Rosa’ türleri de, ‘Rosaceae’ denilen daha büyük bir bitki ailesinden geliyor. Özetle gül, “Rosaceae” familyasından ‘Rosa’ türlerinin binlerce değişik ferdinin genel adıdır.
Bazı tür güller belli topraklarda görülür ve oraya aittir. Ülkemizde de bu şekilde kendine has 25 çeşit tür tespit edilmiştir. Türkiye bitki topluluğunda yer alan 25 tür gül, kendine has ve yabanî olarak bulunmaktadır.
Güller çok yıllık, dikenli, çalı ya da tırmanıcı bitkilerdir. Beyaz, pembe, kırmızı ve sarı, en çok görülen gül renkleridir. Genellikle ilkbaharda çiçek açar. Binlerce çeşit gülden kendine has belirgin kokusu olan ancak birkaç tür gül bulunuyor.
Bu kokulu güller şöyle sıralanabilir: Kokulu kırmızı gül, Katmerli gül, Hokka gülü, Sadberk gülü, beyaz gül, Çin gülü, Misk gülü, pembe renkli güller ve  yağ elde edilen Isparta gülü.
İlmî olarak ilk tanımlanan gül ‘kırmızı gül, Frenk gülü olarak da anılan kırmızı yapraklı, kokulu ve katmersizdir. 12. yüzyıldan beri izlenen en eski gül türüdür. Yabanî olarak Orta ve Güney Avrupa’ya ve Batı Asya’ya yayılmış olup hâlâ bu bölgelerde yaşamaya devam etmektedir. Dünyada gül esansı elde edilen en önemli tür ise Isparta gülüdür. ‘Şam gülü’, ‘pembe yağ gülü’ olarak da bilinir.
Yazılı kaynaklardan elde edilen bilgilere göre, büyük ihtimalle birkaç milyon yıl önce ilk melez Anadolu’da çiçek açmıştır. Yunan ve Roma’da kültürleri yapılmıştır. Güzel kokusundan dolayı gül yağı elde etmede en fazla Rosa damascena türünün kullanıldığı bilinmektedir. Osmanlı’da kullanılan kokulu gül de bu güldür. Günümüzde ise en çok Türkiye’de; Isparta, Burdur ve Afyonkarahisar ile Bulgaristan’da Kazanlık, Plovdiv, Karlova şehirlerinde yetiştirilmekte; elde edilen gül ürünleri bu ülkelerden bütün dünyaya pazarlanmaktadır.
Çetinoğlu: Gülün tarihi çok eski olmalı…
Altıntaş: Gülün tarihine bakınca, insanlık için ne kadar önemli olduğunu bir kere daha anlıyoruz. İnsanın yeryüzünde binlerce yıllık tarihinden bahsederken, gül için milyonlarca yılı incelemek ve anlatmak gerekiyor. Gül taşlara 30-40 milyon yıllık imzalar bırakmış. Moleküler biyologlar işi daha da eskilere götürüyor; onlara göre gülün yaşı 200 milyon yıl. Bu sebepten olacak bütün eski medeniyetlerin mitolojilerinde gül yer almaktadır.
Dilden dile iletilen efsanelerden gülün tarihini saptamak zor, fakat günümüzde gelişen teknoloji ile kayalardaki fosillerden gülün izlerini ölçmek mümkün. Colorado’daki Florissant fosillerinde, Montana ve Oregon’daki fosil yataklarında, Almanya ve Yugoslavya’da bulunan kayalarda gül fosilleri tespit edilmiş ve bu fosillerin yaşları 35-40 milyon yıl olarak kaydedilmiştir. Bazı kayıtlara göre Orta Asya’daki fosillerdeki gülün yaşı ise 60-70 milyon yıldır.
Türk dünyasının önemli eseri, Kaşgarlı Mahmud tarafından yazılmış olan ‘Kitab-ü Divân-ı Lûgat-it Türk’ isimli eserde ‘kumgan’ adı verilen, bakırdan yapılmış gülsuyu şişesi kaydedilmiştir. Bu kayıt da, Türklerin 11. yüzyılda gülsuyu çıkardıklarını ve gülsuyu şişesine özel bir ad verdiklerini göstermektedir.
‘Kumgan’ kelimesinin, bugün Anadolu’da hâlâ yaşayan bir sözcük olduğunu, Anadolu’nun birçok yöresinde kullanıldığını derleme sözlüğünden öğreniyoruz. Bu da, gül kültürü sürekliliğini gösteren güzel bir örnektir.
Vatanı Orta Asya olan gülün batıya tanıtıldığı topraklar Anadolu olunca Türk kültürü ve tarihini gülsüz düşünemeyiz. Farsçadaki genel anlamı çiçek olan gül, Türk edebiyatında da aynı manada kullanılmıştır. Gül çeşitli vasıflarıyla daha çok sevgilinin sembolü olarak kabul edilir.
Doğu edebiyatında, gonca sırrını sakladığı halde gül yapraklarını açarak sırrını herkese açıklar. Sır saklayan gonca sabâ rüzgârının zoruyla açılır. Bahar için, vakti gül, mevsim-i gül, devr-i gül ifadeleri kullanılır. Baharın adının ‘gül mevsimi’ olması, güle verilen önemden kaynaklanmaktadır.
Türkler, Orta Asya’da gülsuyu ve gül yağı geleneğinin içinde yaşamışlardı. Anadolu’ya geldiklerinde de bu gelenek sürmüştür. Anadolu Selçukluları döneminde gülsuyu üretiminin devam ettiğini ve gülsuyu imalatçılarına ‘gülâb-ger’ dendiğini, edebiyat eserlerinde gülsuyu imalatçılarının zikredildiğini yazılı kaynaklardan öğreniyoruz.
Selçuklular ve Osmanlılar güle çok önem veriyor ve birçok alanda kullanıyorlardı. Doğu edebiyatında özellikle güzelliği bakımından sözü edilen gül, Osmanlı edebiyatında şairlerin ilham kaynağı olmuş; edebiyatta çokça kullanılan motiflerden ve ortak sembollerden biri haline gelmiştir.
Osmanlı geleneğinde gül çiçeğinin çok önemli bir yeri vardır. Edebiyatta gül ve bülbül tükenmez bir çeşitlilikle işlenmiş, şairlerin hislerinin sembolü olmuştur.
Çetinoğlu: Gülün tarihî ve millî kültürümüzle bağlantılı olduğunu vurguluyorsunuz. Dinî kültürümüzle bağlantısından da söz eder misiniz?
Altıntaş: İslam tasavvufunda gül çok önemli bir semboldür. Hazreti Muhammed’in (s.a.v) sembolü… Gül, hem ilahî güzelliği hem de Hz. Muhammed’i (s.a.v.) ifade eder. Kendisinin terinin de gül gibi koktuğu bilinir. Yunus Emre de ‘Çiçek eydür ey derviş gül Muhammed teridir’ diyerek, bu inancı şiirinde özetlemiştir.
Halk arasında ‘gül koklamak sevaptır’ sözü bu sebeptendir ve Müslümanlar arasında köklü bir geleneğe sahiptir. Mevlit törenlerinde gülsuyu serpmek, gül koklandığında, gül yağı veya gülsuyu ikram edildiğinde ‘Salavât-ı Şerife’ getirilmesi, bu inanışın Müslümanlar arasında çok yaygın olduğunu gösterir.
Mevlitlerde gülsuyu ikramı başlı başına bir törendir. Gülsuyunun bu tarzda kullanımı her biri eşsiz bir sanat eseri niteliği taşıyan gülâbdânlar (gülsuyu şişeleri) yapılmasına da yol açmıştır.
Gül, tasavvufta da önemli bir yere sahiptir. 9. yüzyılda yaşamış İslam âlimlerinden Ebu Hanife ed-Dineveri, gülün önemini bitkiler konusunda yazdığı ‘Kitabu’n-Nebat’da; ‘Gül bütün ağaçların nuru, bütün çiçeklerin şahıdır’ diyerek anlatmaktadır.
Nakkaşlar gülü inanılmaz güzelliklerde resmetmişler, insanların gözlerine ve ruhlarına nakşetmişlerdi.
Çetinoğlu: Gülün, tıp ilminde de önemli bir yeri olmalı…
Altıntaş: Gül güzelliğiyle ve kokusuyla önemli olduğu kadar aynı zamanda Osmanlı hekimlerinin vazgeçemedikleri bir ilaçtı. Osmanlılar zamanında 14. yüzyıldan itibaren yazılan bütün tıp kitaplarında gülü bulabiliyoruz.
Çetinoğlu: Gül, tıpta ne şekilde kullanılıyordu?
Altıntaş: Osmanlı tıbbında hekimlerin hastalık teşhis ve tedavisi için bilmeleri gereken, hastanın ve hastalığın tabiatı ve mizacı idi. Hekim koyduğu teşhise göre, hastanın bedenini sağlıklı kılabilmek için, dengeyi bozan özellikleri zıtlarıyla dengeye getirir ve tedavi ederdi.
Osmanlı tıbbında gül ‘soğutucu’ etkisi esas alınarak tedavide kullanılmıştır. Gül, ‘birinci derecede soğuk’ ve ‘üçüncü derecede kuru’ niteliklere sahiptir. Soğutucu ve kurutucu etkisi ilaçlarda kullanılmasında esas teşkil etmiştir.
Osmanlı tıp kitaplarında taze gülün kendisinin ilaç olarak kullanılışı çok azdır. Senede sadece bir-iki ay açan güller hekimin istediği yerde ve zamanda ulaşabileceği bir materyal değildir. Bu yüzden hekimler, kurutulmuş gülleri kullanıyorlar veya taze güllerden gülsuyu, gül macunu, gül yağı gibi farklı ürünler hazırlıyorlardı. Kuru güller tek başına ilaç olabiliyordu. İstendiğinde ise kuru güllerden değişik ilaç maddeleri yapılabiliyordu. Böylece taze güllerin belli şartlarda kurutulması ile hekimin her an ulaşabileceği bir ürün elde edilebiliyordu.
Çetinoğlu: Gül ile hangi hastalıklar tedâvi edilebiliyordu?
Altıntaş: Göz hastalıkları, gözaltları, göz kapağı ve çevresindeki şişlikler için kuru gül ile hazırlanan ilaçlar kullanılır. Dînaverî, İbn-i Sinâ, İbni Baytar gibi İslam âlimlerinin kitaplarında ve önemli Osmanlı hekimlerinden Şirvanlı Mahmud, Celâlüddin Hızır (Hacı Paşa) ve Tabîb İbn-i Şerifin kitaplarında benzer reçeteler tavsiye edilir.
Çetinoğlu: Kullanılacak ilacın yapımı konusunda bilgi lütfeder misiniz?
Altıntaş: Gözler ve göz çevreleri için reçete: Bir tutam kuru gül kahve cezvesi içinde yeterince su ile haşlanır, soğutulur. Ilık halde iken bir bezle veya gül yaprakları ile beraber göz kapaklarına pansuman yapılır. Pansuman tekrarlanır. Özellikle pansumanda gül yapraklarının da olması tercih edilir. Kompres bir müddet gözün üstünde bırakılır, sonra alınır ve göz çevresi kurulanır. Bu pansuman, gözlerin etrafındaki şişlerin inmesine ve gözlerdeki ağrıya faydalıdır.
Önemli tıp kitaplarında tekrar edilen bilgiler gülün gözler üzerindeki etkisini gösteriyor. Göz ağrılarını iyileştirmede ve göz çevresindeki şişliklerin indirilmesinde en iyi ilaç olduğunu yazılı kaynaklardan öğreniyoruz.
Osmanlı tıbbında gülkurusu, toz haline getirildikten sonra derideki birçok problemde kullanılıyordu. Hem İslam âlimlerinin hem de Osmanlı hekimlerinin tekrar ettikleri bilgiler şöyledir:
Gül tozu, yüzdeki ‘sivilcelerde’ pudra gibi kullanılır, vücuttaki sivilcelere de sürülmesi tavsiye edilir.
Kasık ve baldırdaki ‘deri kızarıklıklarında ve deri döküntülerinde’, ‘ağız içindeki yaralarda’ gül tozu sürülür, ağızdaki yaralardan dolayı ortaya çıkan ağız ağrılarında da tavsiye edilir.
Deride görülen çıbanlarda da, hatta derine uzanmış çıbanlarda, uyuzda bile faydalı olduğu söylenir.
Çok özel bir kullanış yeri de çiçek ve kızamık çıkaranların derişidir. Oluşan döküntülere faydalı olduğu söylenir. El ve ayaklarda çıkan siğillerde de; ‘Kuru gül ince bir şekilde dövülüp siğillere koysalar siğilleri düşürür’ diye yazılı kaynaklarda bildirilir.
Gülün tıptaki yerini çok iyi tarif eden bir başka otorite de ‘tıbbın prensi’ diye adlandırılan İbn-i Sina’dır. 11. yüzyılda yaşamış ve yazdığı kitaplarla doğu ve batıdaki tıbbı yüzlerce yıl etkilemiştir. Gül ve gülsuyu onun kitaplarında hastalıkları tedavide yer almaktadır.
İbn-i Sina’nın kitabı ‘El-Kanun fi’t-Tıbb’da; ‘Gülkurusu tozunun siğilleri iyileştirdiği, kasık ve baldırdaki deri döküntülerinde faydalı olduğu, derin apselerde etin büyümesini sağladığı, şişmiş göz kapakları için uygun olduğu’ bilgileri yer almaktadır. Ayrıca deriye batmış diken ve kıymıkları çıkarmak için kuru gülü suda kaynatıp üzerine koymak gerektiği ve böylelikle dikenlerin çıkacağı bildirilmektedir.
Dînaverî de ‘Kitâbü’n-Nebât’ adlı kitabında gülün cilt hastalıklarındaki etkisi için; ‘Gülü kurutup uylukta ve kasıkta olan çıbana koysalar fayda eder, eğer yenmiş derin çıbanlara vur salar et bitirir’ bilgisini vermektedir.
Geredeli İshak bin Murat, ‘Edviye-yi Müfrede’ adlı kitabında; ‘Kurutulmuş gül uyuz olmuş vücutlara faydalıdır. İnsanın vücudunda olan sivilcelere sürseler giderir’ diye anlatmaktadır.
Salih bin Nasrullah, ‘Gayetül Beyan’ adlı kitabında; ‘Gülü kurutup dövüp ağız ağrısına sürseler iyi gelir, çiçek ve kızamık çıkan yerlere dövüp ekseler çok yararlıdır’ der.
‘Kitâbu’l-Müntehab’da ise; ‘Kulak ağrısı kandan ve şişten olsa bâdâm yağını gülsuyuyla ve sirke ile bişürüb kulağa tamzurmak gerek’ yazar. Vücuttaki ateş, şişlik ve kabarmada da, ‘Nar şarabın gülsuyuyla virmek gerek ve sandalı gülsuyuyla ezmek gerek ve kar üstüne savudup bağıra yakmak gerek ve gülsuyun kar üstüne savudup başa dökmek gerek’ diyerek gülsuyunun vazgeçilmez etkisi anlatılır. Ayrıca, zatürree hastalığında da ateşi hafifletmek için esas tedavinin yanında ‘Doğulmuş gülü ve kâfuru, gülsuyu ile ezeler ve göğüse sürteler’ bilgisi yer almaktadır.
Kurutulmuş gülün bir başka kullanılış şekli de, şarap veya sirke içinde pişirilmesiyle elde edilen ilaçlardı. Hekimler ihtiyaçları kadar gülkurusunu alıp, üstünü kapatacak kadar şarap veya sirke ile pişiriyor, elde ettikleri ilacı birçok yerde kullanıyorlardı. Bu ilacın baş ağrısında, göz ve kulak ağrılarında kompres, eski deyimle ‘yakı’ şeklinde kullanılması tavsiye ediliyordu. Aynı ilaç vücuttaki ateşli şişlere de çok iyi geliyordu. Ağrıyan ve yanan şişlerde kompresi tekrarlamak faydalı oluyordu. Hekimler bu ilacın makattaki hastalıklarda da faydasını yazıyorlar. Makattaki ağrı, şişlik ve yaralarda kullanılmasının yararlarını anlatıp, gül kurusuna ‘yara otları’nın katılması ile etkisinin daha da artacağını belirtiyorlardı.
Gülkurusunun derideki birçok hastalıkta kullanılma¬sı mikroplara karşı etkili olduğunu düşünmemize sebep oluyor. Aslında son senelerde yapılan bilimsel araştırmalar da aynı bilgileri bugünkü metotlarla teyit ediyor. Gül üzerine önemli araştırmalar yapan Süleyman Demirel Üniversitesi’nden bir grup araştırmacı, 2004 yılında ‘Food Science and Technology’ dergisinde yayınlanan araştırmalarında, kokulu İsparta Gülü’nün ve hatta su buharı damıtılmasından sonra kalan ‘artık güllerin’ bile zarar görmüş hücreleri onarıcı ve mikroplara karşı etkili ‘antioksidan ve anti bakteriyel’ olduğunu kanıtladılar.
Çetinoğlu: Gül suyu da gül gibi tedâvi edici özellikleri sâhip mi?
Altıntaş: İnsanoğlu gülü çok kısa süren gül mevsiminde koklamakla yetinmemiş, vazgeçemediği bu kokuya daha uzun zaman sahip olmak istemiştir. Gülün güzel kokusunun kalıcı hale getirilmesi serüveni uzun soluklu ve renklidir. Tarihte güllerin kokusu önce uygun yağlara nakledilmiş, daha sonra ‘ruhunu yakalamak’ usulü ortaya çıkmış, yani damıtma ile gülsuyu elde edilmiştir. Son aşamada ise, gülsuyunun içindeki güzel kokulu yağ taneciklerini toplamak için gül yağı dediğimiz ‘gül esansı uçucu yağı’ elde edilmiştir.
Gülsuyu, başta tabiplerin sonra güzelliğine düşkün kadınların vazgeçemedikleri bir madde olarak bugüne kadar geldi. Gülsuyu denilince, güllerin su buharı distilasyonu ile damıtılması ve buharlaşan maddelerin soğutulmasıyla elde edilen güzel kokulu sıvı madde akla gelir. Günümüzde, gül suları gelişmiş fabrikalarda el değmeden hazırlanıyor. Gül yağı (gül esansı) çıkarılırken yan ürün olarak elde ediliyor.
Eski tıpta ve Osmanlı tıbbında, tedavide çok önemli bir yeri olan gülsuyu tarihin çok eski dönemlerinden beri tanınıyor ve kullanılıyordu. Gülün damıtılması ile onun adeta ruhunun suya aktarılmasını başaran insanoğlu vazgeçemediği bir serüvene adım atmıştı.
Gülle hazırlanan ilaçların içinde en çok kullanılanı gülsuyudur. Gül açtığı mevsimde toplanıp imbik dediğimiz aletle gülsuyu çıkarılırdı. Uzun süre dayanan bu gülsuyu ilaç ve güzel koku olarak, ayrıca gül macunlarını hazırlamada da kullanılırdı. Bu sebeple gülsuyu teknolojisi çok eski dönemlerden beri vardı ve iyi kazanç getiren bir uğraştı.
Sıcak havalarda serinletici etkisi sebebiyle gülsuyu vazgeçilemeyen bir ikram olmuştur. Ortaçağ’da, Arabistan’da çok sıcak havalarda gülsuyuna batırılmış ince kıyafetler giyilerek serinlendiği kaydedilmiştir.
Kızgınlık, öfke ve heyecanlanmalarda; gülsuyunun yüze, başa dökülmesi ve koklanması gerektiği, ‘heyecandan dolayı aşırı kalp atışında faydalı olduğu, güzel kokusu ile bedeni güçlendirdiği’ hekimler tarafından bildirilmiştir. Gülsuyu kalp çarpıntısını gideriyor ve heyecandan oluşan kalp atışlarını düzenliyordu.
Gülsuyu, serinletici ve ferahlatıcı etkisinden dolayı ateşlenmeler ve ateşli hastalıklarda da tavsiye edilmiştir. Ateşi düşürüp ferahlatmak için; yüz, el ve ayaklar gülsuyu ile ovulmalıydı. Bu kullanım halk tarafından özellikle çocuklara çok faydası görülen bir uygulama idi.
Salih bin Nasrullah, ‘Gayetül Beyan’ kitabında; zatürree hastalığında ateşi hafifletmek için esas tedavinin yanında ‘Oğülmüş gülü ve kâfuru, gülsuyu ile ezeler ve göğse süreler’ diyerek
Çetinoğlu: İnsanlarımızda; avuca konan gülsuyunu, derin-derin koklama alışkanlığı gözlemleniyor. Bu alışkanlık nereden geliyor?
Altıntaş: Eski tıpta gülsuyunun en çok kullanılma sebebi ‘ferahlatıcı, serinletici’ etkisidir. Gülün nitelikleri eski tıbba göre ‘soğuk ve kuru’ olduğundan serinleticidir. Kokusundan dolayı da ferahlatıcıdır. Önemli İslam âlimleri ve Osmanlı hekimlerinin hepsi, gülsuyunun bayılmalarda, hafakan denilen yürek sıkıntılarında ferahlatıcı ve rahatlatıcı etkiye sahip olduğunda hemfikirdirler. Ayrıca, hamamda fazla kalanların çıkınca ferahlatıcı olarak gülsuyu kullanmalarını tavsiye ederler.
İbn-i Sinâ gülsuyunun serinletici etkisinden dolayı sıcak ve ateşli vücutları tedavi ettiğini, baştaki hastalıklarda ve beyinde, çeşitli nedenlerden doğan ateşli hastalıkların ‘başlangıcı ve sonrasında çok etkili’ olduğunu yazar.
İbni Baytar da 2500 ilaç maddesini yazdığı önemli eseri ‘el-Müfredât’ta gülsuyunu koklamanın ‘ferahlatıcı’ etkisi üzerinde duruyor. ‘Mide bulantısına faydalıdır. Kokusu iğrenmeyi, öğürmeyi ve kusmayı dindirir, mideyi güçlendirir, koklayınca baş ağrısını geçirir’ diyor.

 

Sözde Terörle Mücadele

 

TDAV’in düzenlediği 18.Türk Dünyası Çocuk Şöleni güzel anılarla geride kaldı. Türk Dünyasını kaynaştırmak İsmail Gaspıralı’nın söylediği gibi “Dilde, fikirde ve işte birlik” parolasına uygun faaliyetler yapıldı. Aynı tarihlerde bir de olimpiyat kavramı kullanılarak “Türkçe Olimpiyatları ” düzenlenmişti. Türk Okulu ismini taşıyan ancak ses bayrağımız olan Türkçenin seçimlik ders olduğu okulların, öğrencilerini Türkiye’ye getirerek olimpiyata çıkarması yadırganmayacak bir şey değil.

Samsun’dan epey mektup alıyorum. Bazı okullarda anlaşılmaz şeyler oluyor. Mesela, feza isimli bir okulda öğrencilere sorulan test sorularından birisi şöyledir: Aşağıdakilerden hangisi İstiklalimizin simgelerinden biri değildir? Bu sorunun üç tane cevap şıkkı  var: a) İstiklal Marşı b) Türk Bayrağı c) Mustafa Kemal Atatürk. Bunlardan birisi öğrencilerce seçilecek!

Son günlerde nedense hem terörle mücadele, hem de müzakere birlikte yürütülüyor. Sonuçta da gerektiği gibi mücadele edilemiyor. Hiçbir ciddi devlette silah bırakmamış bir terör örgütü ile müzakere edilmez ve muhatap alınmaz. Herhalde Türkiye bunun istisnalarından biridir. Yine Türkiye’de terör baskısı altında bir yeni anayasa hazırlıkları var. Aslında bu hazır da sadece şekil olarak tartıştırılıyor. Türkiye’nin milli birlik ve bütünlüğünün tartışmaya açılmaması insan hakları konusunda bir eksiklik zannediliyor!

 

Bölücü ve ırkçı terörü hak elde etmede doğal bir yöntem olarak kabul eden, terörle beslenen örgütün taleplerini karşılayacak ve şiddeti yatıştırmak için anayasa yapılmak isteniyor. Ne gariptir ki; siyasi iradenin ve kamuoyunun bir kısmının, terör ve teröristin haklarını teslim etmek üzerinden sözde bir çözüme zorladığını görüyoruz.

Demokrasi teröre yenik düşürülmeye çalışılmaktadır. Milli Bağımsızlığı ve egemenliği konusunda hassas olması gereken ülkemize, uluslararası kuruluşların ve iç uzantılarının belirlediği ilkeler anayasa diye dayatılmaktadır. Milli bağımsızlık ve egemenlik olmadan demokrasi olmaz. Milli kimlik, etniklik seviyesine indirilmekte, ülke toplumsal intihara sürüklenmektedir. Egemenlik hakları birilerine paylaştırılmaya çalışılarak başkanlık sistemine, eyaletlere ve federal yapıya doğru bir gidiş görülmektedir. Çok ortaklı etnik temelli bir devlet ortaya çıkarılmaktadır

Böyle bir ortamda iktidar ve ana muhalefet partileri terör sorununu çözmek için toplanıyorlar. Terör örgütünün yan kolu olan parti de bu ikiliye dâhil olmaya hazırdır. MHP’nin bu sürece katılmaması neden yadırganıyor? Habur’daki örgüt mensuplarının karşılanışı ve yargılanışı,  ardından Oslo müzakereleri halen devam ettiriliyor. “Terörle mücadelede ABD gerçeği dışlanamaz” görüşünden hareket eden bazı askeri yetkililer aslında terörle mücadele ettiklerinin farkında değiller.

Terör örgütü, araştırmalar gösteriyor ki; halkı ve Kürtleri temsil etmiyor. Dıştan kumandalı bir takım marjinal gruplar ve çoğu da Kürtçe ve Zazaca bilmeyen kimseler terörün ön safında yer alıyor.

Bunu hesaba katmayıp sorunu bir terör ve emperyal güçlerin desteğinde Ortadoğu’yu şekillendirmek olarak görmek yerine; Kürt sorunu diye etiketlemek hiç de gerçekçi değildir. Devletiyle sorunlu olan Kürtler değil; Kürtçülerdir.

Yapılan araştırmaların çoğu ile bazı siyasilerin görüşleri arasında çelişki var. “terörist başının görüşlerinden de istifade edebiliriz” diyen Sayın B. Arınç ile örgütle halkı adeta kaynaştırıcı, terörün finansmanını bir türlü kesemeyen, yanlış açılımlara sığınan, terörle mücadele edenlerle mücadele eden, milli kimliğine karşı terör yaratan bir anlayış terörle nasıl mücadele edebilir? MHP bu tezgâha ortak olmamakla doğru olanı yapmaktadır.

 

 

Beklemeyi Bilmek

0

 

Çinlilere ait öykülemeli bir atasözü dinlemiştim: “Köylülerden biri bütün birikimiyle bir at alır. At, bir hafta geçmez kaybolur. Dostları: “Yazık oldu sana; hem bütün servetini hem atını kaybettin. Ne yapacaksın şimdi?” derler. Bilge köyü: “Yorum yapmakta acele ediyorsunuz” der. Bir süre sonra kaybolan at birkaç vahşi kısrak ile eve döner.  Köylüler bu defa: “Sen haklıymışsın; şimdi bir değil, birçok atın oldu, erken yorum yapmakla biz yanılmışız.” deyince at sahibi köylü: “Haklılığımı teslim ederken, yine yanılıyorsunuz; bakalım neler olacak?” diye cevap verir. Bilge köylünün oğlu vardır. Gelen atları eğitmek ister; ancak eğitirken attan düşer ve bacağı kırılır. Bu olayı duyan diğer köylüler: “Evet yine sen haklı çıktın, belki de çocuğunuz kötürüm olacak.” der. Bilge köylü, “Hemen yorum yapmayın; biraz bekleyin.” diye cevap verir. Bir süre sonra Çin ülkesinde savaşlar başlar, bütün gençler savaşa alınır, savaşa giden geri dönmez. Köylüler bu defa: “Sen gerçekten haklıymışsın, biz neyin zarar, neyin yarar olduğu konusunda karar vermekte acele etmişiz. Yoksa çocuğunuzu tamamen kaybedecektiniz.” derler. Bilge köylünün cevabı yine aynıdır: “Siz aynı hatayı yapmaya devam ediyorsunuz. Görelim bakalım bunun sonunda ne çıkacak?

Öykülemeli atasözü böyle devam eder gider.

Bu öykücükten çıkacak mesaj ve Çinli köylünün bilgeliği tartışılabilir. O bir kadercidir, edilgen bir ruh haline sahiptir, olaylara müdahalesi yoktur, tam bir Doğu mistiğidir, denebilir. Ancak hikâyeciğin özüne indiğimizde farklı şeyler görebiliriz.

O, at alıyor, gelen vahşi kısrakları eğitmek istiyor; böylece bizzat hayata katılıyor. Hayatın nesnesi olarak kalmıyor bizzat öznesi oluyor. Ancak hiçbir sonucu kesin sonuç olarak değerlendirmiyor. Kurduğu işlerden çıkan sonuç, iyi olursa iyimser, kötü olursa kötümser olmuyor. Hayatı itidal (orta yol) anlayışıyla algılıyor ve yaşıyor. Hıristiyanlıkta var olan “Biri bir yüzüne vurursa diğer yüzünü de sen çevir.” anlayışından farklı bir anlayıştır onunki. O, yarısı dolu bardağın, ne tam dolu ne de tam boş olduğunu düşünüyor. Doluluk ve boşluk aynı bardağın içinde bulunmaktadır. İnsan yaşamı güzel sonuçlarıyla ne tam güzel, kötü sonuçlarıyla ne tam kötüdür.

Ayrıca insan yaşamında son diye bir şey yoktur. Her sonuç, başka bir başlangıçtır. İyi bir sonuç kötü bir başlangıç olabileceği gibi kötü bir sonuç da bir güzelliğin başlangıcı olabilir. Burada önemli olan, iyiyi ve kötüyü ayırabilme ve bekleyebilme iradesine sahip olmaktadır. Bu bekleyiş, bilinçli bir eylemdir. Bu bekleyiş, acizlikten kaynaklanan bir teslimiyet değildir; derinliği olan sabırdır.

Çocuklarımıza,  insanlarımıza koşmayı, konuşmayı, iş üretmeyi öğretiyoruz bir de bilinçli ve iradeye dayalı beklemeyi öğretebilsek!

 

 

Estetik ve Zevk Yoksunuyuz

 

Türklerin çok önemli meseleleri var.  Bunların pek çoğu da yaşamsal.  Ancak buna rağmen Türkler, halen ferdi ve toplu yaşamlarına dair doğru şeyleri üretebilmiş değil..

Türk eğitim sisteminde en göz ardı edilen konular; felsefe, mantık, psikoloji ve ahlaktır. Bu ilim dalları, insan ve içinde yaşadığı toplum hayatı için çok önemlidir. Ancak gördüğümüz kadarıyla, bu kadar önem arz eden konular, Türk milleti için önemli görülmemiş ve bir türlü önemli hale getirilmemiştir. Bir çok şey de olduğu gibi burada da büyük bir kasıt vardır.

Türk insanı; ferden, yaradılışındaki nedeni, niçin yaşadığını, hayatta ne yapması gerektiğini ve geleceğe hangi mirası bırakacağını bilmez bir haldedir.

Bu bilmezlik yüzünden, dünyaya karın doyurmak için geldiğini zanneder. Amaçlar; iş-aş  temin etmek, ev sahibi olmak, bunların yanına araba ve yazlık yerleştirmek ve çocuklarına da bunları telkin ederek yaşamı kısır bir döngüden ibaret hale getirmektir.

Yaptıkları bu işlerde, bir yaşam felsefesi üzerine hareket etmedikleri için ne yedikleri ne içtikleri ne giydikleri önem arzetmediğinden, zevkleri de gelişmemiştir.

Ev, yazlık, araba ve dünya malları o kadar önemli hale gelmiştir ki; altlarından kayıp gidenin bir vatan olduğunu ve dolayısıyla kendi şahsi mallarınında kaybolduğunu fark etmezler bile…

İnsan; doğar, yaşar ve ölür. Hep söylerim; insan hayatı her on yıllık dilimde bir değişime uğrar. Onun için insan hayatının bu onar yıllık dilimlerinde bireysel psikoloji farklılaşır. Çocuklar, gençler, orta yaşlılar ve ihtiyarlar kendi yaş dilimlerine benzer bir psikoloji içinde, buna uygun davranışlar gösterirler. Toplum psikolojisi de farklı yaş dilimlerindeki insanların bu davranışları ile etkilenir. Bana göre Türklerin bir çoğu, insan yaşamında devamlı olarak tekrarlanan ve dönem psikolojisine dayanan bu davranışlardan habersizdir.

Türk insanı ve toplumu; felsefe ve psikolojiden bihaber olduğu için, kendini ve yaşadığı toplumu doğru bir şekilde yorumlamaktanda acizdir. Bu sebeple, ne kendine ve de üyesi bulunduğu topluma yeterince verim sağlamaktan uzaktır. Bu da Türk toplumunun ve insanının, sorunlarının kronikleşmesine ve zaman geçtikçede ağırlaşmasına yol açmaktadır.

Keza mantık ile bireysel ve toplumsal ahlakı da içeren genel ahlak anlayışı; insan ve toplum için öğrenilmesi, anlaşılması ve yaşanılması gereken ilmi konulardır.

Türk insanı; felsefi, psikolojik, mantık ve ahlaki bilgi ve değerlendirmelerin farkında değildir. Bu nedenle affedersiniz ama teşbihte hata olmaz, insan gibi doğmakta odun gibi yaşamakta ve ölmekteyiz.

Felsefe, psikoloji, mantık ve genel ahlak konusundaki farkındasızlık ve bilgisizlik, bizi estetik yoksunu ve zevkleri gelişmemiş insanlardan oluşan bir topluluk haline getirmiştir.

Gelişmiş batı ülkelerinin; şehirlerine, konutlarına, yeşil alanlarına, tiyatro ve opera binalarına, müzelerine, sanat ve sanatçılarına, tasarımlarına ve bunlara benzer diğer hususlara mukayeseli olarak bir bakın… Bazı şeyleri ne kadar çok atladığımızı net olarak göreceksiniz.

Şimdi sakın bana kimse Osmanlıdan, Selçukludan ve ecdattan kalanlardan bahsetmeye kalkmasın. Ben ecdatında, büyük Türk Uygarlığınında ve Türk Milletininde büyüklüğünün farkındayım. Ancak haçlı medeniyetinin yaptıklarını ve halen dünyaya olan hakimiyetlerini de gözardı etmeyelim ve onlara; bunları, hangi felsefe, psikoloji, mantık ve ahlaki kurallar yaptırmış, onları görelim ve düşünelim diye yazıyorum.

Eğer bir insanın ve yaşadığı toplumun; hayata felsefi bir bakış açısı yoksa, yaşam boyunca değişkenlik gösteren psikolojisinin farkında değilse, bunlara akılcı bir mantıkla bakamıyor ve sağlam ahlaki kriterlerle bütünü değerlendiremiyorsa, yaşamından verim aldığını söylemek mümkün değildir. İsterseniz Türk toplumunun içinde bulunduğu durumu da bu açıdan bir karşılaştırın…

Bir sonuç olarak, estetikten ve gelişmiş zevklerden yoksun Türk insanı; temel meselelerden gördüğümüz bu hususlar hakkında bir gelişme kaydedemezse, karşı karşıya kaldığımız ve çok önemsediğimiz meseleleri çözmekte bir mesafe alamaz. Hem de onca zenginliğe rağmen.

 

 

Sağlık Büyük Bir Nimettir

Yüce Rabbimizin insanlara verdiği en büyük nimetlerden birisi de sağlıktır. İnsanın, hem yüce Yaratıcısına karşı kulluk vazifesini, hem de ailesine, yakınlarına ve tüm topluma karşı sorumluluklarını gereği gibi yerine getirebilmesi her şeyden önce sağlıklı olmasına bağlıdır.

Hz. Peygamber (s.a.s.), insan için sağlığın önemini hadis-i şeriflerinde şöyle ifade buyurmuşlardır: “Hiç kimseye, iman hariç, sağlıktan daha hayırlı bir şey verilmemiştir.” (Tirmizî, Daavât, 105)Peygamber (s.a.s.) Efendimiz, “Kuvvetli mü’min, Allah’a zayıf mü’minden daha sevimlidir”(Müslim, Kader, 34) buyurarak, mü’minleri manevî yönden olduğu kadar bedenen de sağlıklı ve güçlü olmaya teşvik etmiştir.

İnsanlar çoğu kez sahip olduğu nimetlerin değerini gereğince bilememektedir. Sağlık nimeti de bunlardan biridir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.) bu konuya dikkat çekerek şöyle buyurmuşlardır: “İki nimet hakkında insanların çoğu aldanmıştır: Sağlık ve boş vakit.”(Buharî, Rikâk, 1)

Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bir hadis-i şeriflerinde, “Beş şey gelmeden önce beş şeyin kıymetini biliniz: Ölüm gelmeden önce hayatın; hastalık gelmeden sağlığın; meşguliyet gelmeden boş vaktin; ihtiyarlık gelmeden gençliğin; fakirlik gelmeden zenginliğin” (Buhârî, Rikak, 3; Tirmizî, Zühd, 25) buyurarak, değeri bilinmesi gereken nimetlerden birisinin de sağlık olduğunu haber vermiştir.

İslam, anne rahminden başlayarak ölümüne kadar insanın yaşama hakkına ve sağlığına büyük önem vermiş, insanın sağlıklı bir hayat sürmesi için bir takım kurallar koymuştur. Sağlıklı ve huzurlu bir toplum oluşturmayı hedefleyen İslam, getirdiği bir takım yasaklarla insan sağlığını korumayı amaçlamıştır. Fert ve toplum sağlığı açısından zararlı olan uyuşturucu, alkollü içki ve zina gibi şeyleri haram kılmış ve bunlardan uzak durmamızı emretmiştir. (Mâide, 5/90; İsrâ, 17/32)

Hastalıktan korunma yollarının başında temizlik gelmektedir. Bundan dolayı dinimiz temizliğe çok büyük önem vermiştir. Diğer bir husus da dengeli beslenmedir.Yeme-içme konusunda aşırılığa kaçılmasının çeşitli hastalıklara sebep olduğu bilinmektedir. Hz. Peygamber (s.a..s) de ölçülü ve dengeli beslenmenin önemine dikkat çekerek az yemenin insan sağlığı açısından önemini belirtmiştir: “Hiçbir insan, mideden daha kötü bir kap doldurmamıştır. Kişiye vücudunu diri tutacak kadar yiyecek yeter. Eğer mutlaka daha fazla yiyecekse, midesinin üçte birini yemeğe, üçte birini suya ayırsın. Üçte birini de boş bıraksın” (Tirmizî, Zühd, 47; İbnMâce, Et’ime, 50) Ayrıca, “Oruç tutun ki sıhhat bulasınız” (Câmius-Sağir, II, 46) buyurarak oruç tutan insanın daha sağlıklı olacağını bildirmiştir.

Peygamber Efendimiz (s.a.s.) ağız ve diş sağlığına da gereken önemi vermiş, düzenli olarak misvak kullanmış ve Müslümanlara misvak kullanmalarını tavsiye etmiştir:“Misvak kullanmak ağzın temiz kalmasına ve Rabbin razı olmasına sebeptir.”(Riyâzü’s-Salihin, H.No:1205)

Allah Resûlü (s.a.s.),  hastalıklardan korunmak için salgın hastalık bulunan yerlere girilmemesini, şayet bulunduğu yerde salgın ve bulaşıcı hastalık meydana gelmişse oradan ayrılmamak gerektiğini bildirmişlerdir: “Bir yerde veba olduğunu işittiğiniz zaman o yere girmeyiniz. Bulunduğunuz yerde veba çıkarsa, korunmak maksadıyla oradan çıkmayınız.”(Buhari, Tıb, 30)

Sağlık,bizlere bahşedilen büyük bir nimet olmasının yanında,Yüce Rabbimizin korumamızı istediği değerli bir emanetidir. Bundan dolayı sağlığımızı korumaya büyük özen göstermemiz gerekmektedir. Fakat her türlü tedbiri almamıza rağmen sağlığımız bozulur ve hastalığa yakalanırsak tedavi yolları aramalı ve iyileşeceğimize dair umudumuzu asla yitirmemeliyiz. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.),“Allah hiçbir dert vermemiştir ki, şifasını da vermiş olmasın.” (Buharî, Tıb, 1) buyurmaktadır.

Bilimsel tıbbî tedavi yöntemlerine başvurarak hastalıktan kurtulmanın çareleri aranırken bir taraftan da Allah’a dua ederek, Kur’an okuyarak O’ndan şifa dilenmelidir.Çünkü Allahu Teâlâ, Kur’an-ı Kerim’in mü’minler için şifa ve rahmet olduğunu bildirmiştir.(İsrâ, 17/82)  Peygamber Efendimiz (s.a.s.) de,  “Allahım! Vücuduma, kulağıma, gözüme afiyet ver…”(Ebu Davûd, Edeb, 101) diye dua ederek Allah’tan sağlık ve afiyet istemiştir. Allah Resûlü (s.a.s.)  ayrıca, “Allah’tan, affedilmek, sağlık ve selamet dileyin” (Tirmizî, Daavât, 105, 128) buyurarak, mü’minlere sağlıklı bir hayat için Allah’a dua etmelerini tavsiye etmiştir.

Öyleyse; Yüce Rabbimizin en büyük nimetlerinden olan sağlığımızın kıymetini bilmeli ve elimizden geldiği kadar sağlığımızı korumaya özen göstermeliyiz.

Caminin İçindekiler

Siz hiç “cami”nin manasını düşündünüz mü? Nasıl kullanılır, hangi anlama gelir camii?! “İşte hergün ibadet ettiğimiz yer” diye aklınızdan geçiştirmeye kalkarsanız biliniz ki eksiğiniz var,  zarardasınız.  Tamam cami namaz kılınan, ibadet edilen yer, ama sadece mescid değil manası. Ferit Develioğlu’nun  Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat’ine hemen açıp bakmanızı öneririm. Cami 15. Asırda yetişmiş önemli bir düşünce adamı, bir şair, önemli bir mutasavvıftır. İran’da yaşamış, Fatih Sultan Mehmet ile iletişim kurmuş (muhabere etmiş, haberleşmiş), asıl adı Abdurrahman olan sanatçının  Türkiye’de “camii’ ismiyle şöhret bulan eseri  bir zamanlar medreselerde ders kitabı olarak okutulurdu. Üniversite tahsili yapanlar Arap nahvine ait kafiyenin şerhini içeren bu eserden imtihan edilirlerdi. Cep telefonları çıktığından beri söz konusu kelimelere dilimiz bile yeteri kadar dönmüyor. İhlas suresindeki “kul HUVEllahu” bölümündeki “huve’yi bir algılayabilsek, öğrenmeye çalışsak cep telefonlarının nasıl iletişim sağladığını da iyi belleyeceğiz. Her ne ise!..

Evin Üç Bir Yanı

Cami, Arapça sıfat bir kelime. Derleyen, toplayan, içine alan, muhtevasında bulunduran manasını da kapsar. Müslümanların cami ile tanışması hayatlarının bir parçasıdır. Taşrada daha sıcak, metropollerde mesafelidir.  Anadolu’da  yaşayan bir müslümanın en uzağındaki cami yürüyüş mesafesindedir,  her ezan, her sela, hatta zaman zaman kamet adeta evinin içinde okunmuşçasına duyulur.
Memleketim Kilis’te Selçuklu eseri Ulu Camii evimizin bitişiğinde, Şıhlar Camii 20 metre kadar önümüzdeki sokakta, bir Mimar Sinan eseri olan Tekye( Canbolat) Camii de iki dakikalık zamanımızı alacak yerdeydi. Evimiz camilerle çevrili bir konumdaydı. Minareye çıkmak ve dini bayramların arefe günündeki amin alayına dahil olmak için can atardık. Beni camiyle ilk tanıştıran kimdi diye düşünürken hiç de hatırlayamadım. Çünkü oyunlarımızı bile caminin avlusunda oynar, terleyince yüzümüzü şadırvanında yıkar, hatta eve buradan içme suyu taşır, serinlemek için taş yapının içinde soluklanırdık. Çarşı esnafımız için daha da önemliydi cami, hem de pek çok nedenle, buna tuvalet dahil.

Mekteplerde Din Dersleri
İstanbul’da beni cami ile ilk tanıştıranı ise dün gibi yaşıyorum; babam. İstanbul deyince hep Eyüp Sultan’ı hatırlar, camilerimizle örtüştürürdük. Taşrada Eyüp’ün şöhreti Fatih, Süleymaniye ve Sultanahmet’ten daha öndeydi. Eyüp Sultan Hazretleri’nin kabrini de ziyaret edip, dualar okuyup, kurban kesmeliydi illaki babam. Öyle de yaptık. Eğer ailede dini terbiye verildiyse cami ile iletişim sağlıklıydı. Babaannem bu konuda hep önümüze düşerdi bütün torunlarının. Öyleki dini hikayeleri anlatırken tütününden vazgeçebilirdi ancak, yahut aş pişirirken.
Tekye Camii’nin yanındaki Ayyüş Hoca Hanım ve Ulu Camii karşısındaki Hasan Hoca Efendi’nin yasaklı Kur’an Kursları’na gittim.  Zaman zaman jandarma basardı. Kapatılırdı kurs(1949).  Tam o yıllarda Demokrat Parti iktidara geldi (1950 ve sonrası), ilk mekteplere din dersi koyunca rahatladık. Dersleri ise din hocaları değil, sınıf öğretmenlerimiz verirdi.

İrfan ve Rahmet Pazarları

Orta mektep son sınıfta Risale-i Nurlarla tanıştım (1959). Küçük Sözler, İhlas Risalesi ve Gençlik Rehberi beni çarpmıştı. Gaziantep’te İrfan Pazarı’nın sahibi rahmetli Abdülbaki Özsimitçi ve Rahmet Kitapevi’nin sahibi kanaat önderi, şair Ahmet İhsan Genç kitaplarla, okumakla besledi beni ve arkadaşlarımı. Kilis’te ise Şıh Camii Müezzini Nihat Ferah’ın aktüel ve tarih sohbeti, şiir ve müzik bilgisi, edebiyata hakim olması, sanat ve kültürden kapı aralaması, eskimezi hatırlatarak yeni bir medeniyeti hedef göstermesi gençleri mescid’teki hücresine(oda) kilitlemişti adeta. Nihat Ferah dini bilgiler sunan klasik bir hoca değil, bir uzman üniversite hocası gibiydi. Cami böylece hayatımızın vazgeçilmez bir parçası olmuştu.
Gaziantep’te bir gün İrfan Pazarı’nda çay molası vermiş, kültür, sanat ve edebiyat sohbeti yapıyorduk. Şehit olan Abdülbaki Özsimitçi sohbette benim görüşlerimi de anlatmamı, kanaatimi öğrenmek istiyordu. Ben de anlatıyordum. Hep birlikte kalktık sonra. Kale altındaki bir Selçuklu yapısı olan Tabakhane Camii’nde ikindi namazı kıldık. Abdülbaki Ağabey imamın duasından sonra cemaatle beni tanıştırdı orta mektep üç talebesi diyerek. Cemaat dağılmamıştı. Bir süpriz beni bekliyordu burada. Konuşmam istenmiyor, adeta ısrar ediliyordu. Utandım önce, sonra yanımdaki risaleyi çıkararak okumaya başladım. Esasında hepsi ezberimdeydi. Gurur gelmesin diye okuyordum! Biraz da edebi bilgilerimle takviye ediyordum sohbetimi. Osmanlıca kelimelerin de hakkını veriyordum üzerlerine basa basa. Tam cümlemi bitirmiştim ki, Abdülbaki Özsimitçi bir arkadaşımıza dua etmesi için işaret etti. O da “Ya Rabbi ve Ya Rabb-üs Sevamatin Vel Aradin..Ya Halikı ve Ya Halikı Külli Şey” diye başladı ve hep birlikte fatihayı okuyarak, ayrıldık.

52 Yıl Sonra Ey Didarı Hürriyet!

Tabakhane Camii’ndeki bu sohbetim(1960), okumam hemen yankı bulmuştu. Beni arayan arayana “Ya sen delirdin mi? İhtilal daha yeni oldu. Askerler seni alır götürür, bir daha da zor çıkarsın. Aklını başına topla. Mahkemelerde sürünürsün. Çocukluğuna, öğrenciliğine bakılmaz, perişan olursan bu yaşında. Sakın bir daha yapma. Belki bundan ailenin de haberi yok!” Sonra ne dediğimi düşündüm onca kadar ikaz üzerine. “Günümüz iman kurtarma zamanı, kendimizi faydalı birer insan olarak yetiştirmeli, ülkemize ve insanımıza faydalı olmalıyız. Bunun için de mutlaka ve mutlaka eğitim almalı, dini görevlerimizi yerine getirmeliyiz. Paylaşmayı ve üretmeyi bilmeli, çok çalışmalıyız.” Bütün bunları hatırlıyorum konuştuklarımda. Bunun neresi suç olabilir ki?! O günkü şartlar sizin konum ve etkinize bakıyordu suçlu ilan edebilmek için!. Suç işlemeniz de şart değildi. Tutuklanır ve aylarca hürriyetten men edilir, sonra da beraat edebilirdiniz! Çoğu zaman da o dönem aynen böyle olmuştur. Şimdi demokratik hukuk anlayışımız daha bir oturdu, dananın altında pek buzağı aranmıyor gibi. İyiye gidiş var.
Benim bir camide cemaate ilk konuşma yaptığım günlerden 52 yıl sonra yeniden sohbete davet edildim. Konuk oldum İstanbul Topkapı Teknik Oto Sanayi Sitesi Canili Camii’ne. İmamı Ahmet Yüter’i kıramadım. Birkaç defa yurtdışı ve yurtiçi seyahatlerimden dolayı davet program değişti, Yüter Kardeşime artık mazeret bildiremezdim. Cuma namazından önce camiye gittim. Beni aldırabileceğini söyledi evden, ancak kabul edemedim bu birkaç saatlik yolu, kendi imkanlarımla geldim. Cevizlibağ metrobüs durağından aldı beni. Doğru Cinili Camiye gittik. Üç katlı bir cami. Her taraf çini ile döşenmiş, yeşil, ancak kırmızı şeritli tertemiz halılarla örnek bir ibadethane. Abdest almak çok rahat. Özellikle yaşlılar için bir metre ayağını lavaboya kaldırmak yok. Üzerinize su da sıçramıyor. Oturaklar bakımlı. Ayakkabılar için kutu kutu raflar var. Tümünün içinde poşetler mevcut.

Örnek Bir Aktivist Din Adamı

Çinili Camii Ahmet Yüter ile yaşıt(1963). Bir köy camisi gibi badana-boyası yapılmıyor artık, çinileri için özellikle ziyarete gelenler var. Başka diyeceksiniz? Caminin son katı halı futbol sahası gibi. Top da oynuyor gençler. Sporun her türlüsünü yapıyorlar, sonra aşağı kata derse geçiliyor isteyenler için. Hem fen ve müspet pozitif ilimler, hem dini bilgiler dersi. Kur’an öğrenmek, Osmanlıca okumak, kıraat dersi almak da ayrıcalığı. Her sütun ve duvarda kütüphane mevcut. Roman, hikaye, şiir, deneme, ansiklopedik bilgiler, masallar, hatta bulmaca kitapları bile raflarda okuyucu bulabiliyor.
Sanayi Camilerinin bir özelliği vardır. Yazın sadece öğle ve ikindi namazı kılınabiliyor. Kışın ise saatlerin geri alınması ve günlerin kısalması dolayısıyla neredeyse bütün vakitleri eda etmek mümkün. Özetle bir senenin yarısı böyle, yarısı değil. Pazar günleri cemaat yok, Cuma ve bayramlarda da yer bulmak mümkün değil. 60 kişiyle devralmış Ahmet Yüter Camiyi, şimdi bin kişi ile rekora gidiyor. Ahmet Yüter şair, çıtası yüksek bir entelektüel, sosyal aktiviteleri bir doktora konusu olacak kadar fazla, edebi ve kültürel yanı dikkat çekecek özellikte. Güçlü bir hafızası, senkronlu ses tonu, mükemmel bir kıraat tekniği, örnekleme ustalığı var. Yazar, sanatçı topluluğu ESKADER üyesi.

Yüter’e Fair Play Ödülü Yetmez

“Ben nereden konuşacağım hocam?” diye sordum. “Mihrab”tan demez mi? “Ben artık orta yaşı bile çoktan aştım, diz kırıp 45 dakikalık sohbet müddetince epeyi müddet oturmam nasıl olacak?!” diye düşünürken kendimi mihrapta buldum. Bir de ne göreyim öyle dizayn edilmiş ki arabada seyahat eder gibisiniz. Mihrabtan konuşmaya başladım “müminlerin kardeş oldukları” kutsi hatırlatmasından yola çıkarak Saraybosna’yı anlattım. Evladı fatihanları aktardım cemaate. Yaşanan faciaları, ihanetleri, çözülmeleri, soykırımı, göçleri, trajedileri, 450 yıl kaldığımız Balkanlardan 158 günde nasıl çekildiğimizi, iç çekişmelere nasıl bedel ödediğimize dikkat çektim. Bu kürsüde ben 834. konuşmacıyım. Görüşü ne olursa olsun, siyaset olmamak kaydıyla Çinili Camii’nin mihrabı bütün aydınlara “merhaba” diyor. Her hafta da değişik bir konuşmacı, bir başka tema işliyor. Benden evvelki hatip hep ayrı kutuplarda olduğumuz dönemdaşım Prof. Dr. Toktamış Ateş mihraba çıkmış, fikirlerini cemaate sunmuş!..
İşte bunun için Zeytinburnu Müftüsü  Mehmet Aşık (Halen Çorum İl Müftüsü) Diyanet İşleri Başkanlığı adına plaket vermiş, Fransız Televizyonu Beşinci Kanalı gelip çekim yapmış, camiye kamera sokmuş. Verilen Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi Fair Play Ödülü’nü Başkan Togay Bayatlı ve Genel Sekreter Erdoğan Arıpınar gururla imzalayarak bir ilke mühür vurmuşlar. Saymaya kalkmayayım yoksa devamı gelecek.

Yaya Kalan Geri Kalır

Değişim ve dönüşüm her sektörde ve her insanda artık kendini belli ediyor. Son 60 yılı bilenler bu ivmenin ne kadar yüksekte olduğunu fark edecekler. Eski Türk filmlerinde Rejisör Muharrem Gürses başta, köy imamı ve öğretmeninin kalkınma için ortak gayretiyle bölge çalışması konu edilirdi. Hiç bir zaman olmadı. Her sektör kendi başına kaldı. Ayırımcılık had safhaya çıktı. Din adamını karikatürize etmek ve yayınlamak aydın olmak ile örtüştürülürdü! Haydi canım sende?! Bak nereden nereye geldik. Gerçek dindarlar ülke kalkınmasında ve insana yatırımda yarış yapıyor. İşte İmam Ahmet Yüter.. keşke emsalleri artsa.. Müezzin Nihat Ferah ise aruz ve hece ile yazdığı şiirlerini bir divanda topladı, arkadaşları da yayınladı. Yaya kalan geri kalır. Herkese kolay gelsin.

Vahideddin’in Fevzi (Çakmak) Paşa’ya Verdiği Tarihi Görev

0

Merhum Bülent Ecevit’in  “Vahideddin hâin değildi!”  diyerek başlattığı ve basında yankı yapan sözleri, etkisini hâlâ sürdürmekte, bundan ötürü basında lehde – aleyhde yazılar sürüp gitmekte.

Vahideddin’in hâin olmadığına en büyük delil olarak da, Mustafa Kemal Paşa’yı Anadolu’ya bizzat Vahideddin’in gönderdiği gösterilmekte.

X

Şimdi bu iddianın ispatını Fevzi (Çakmak) Paşa’dan dinleyelim. Fevzi Paşa, yakın tarihimizin en büyük sırrı diye neşredilen bu ifşayı, refikası (eşi) Fitnat hanıma, şöyle açıklamıştır:

“Fitnat, demiş Mareşal. Öyle bir şey biliyorum ki, ortaya çıkıp söylememe bugüne kadarki tutumumuz ve davranışlarımız müsait değil. Mecburum, bu sırrı kendimle beraber mezara götürmeye.”

Ve işte Mareşalin senelerce sakladığı büyük sırrı ki, Sultan Vahideddin’in vatansever bir insan olduğunu ve kurtuluşu Anadolu’da gördüğünü izaha hâcet bırakmayacak derecede apaçık göstermektedir.

Dinleyelim Fevzi Paşa’yı:

“Mütareke senesinde, bir Cuma Selâmlığı’ndan sonra Sultan Vahideddin beni huzuruna kabul etti:

‘Paşa, dedi. Durumu görüyorsunuz. Bu işler ancak Anadolu’da teşkilâtlanarak kurtarılabilir. Bana Anadolu’da teşkilât kuracak, memleketi şu karanlık durumdan kurtarabilecek Paşaların bir listesini yapıp getirin.’

“Ertesi Cuma, yine Selâmlıktan sonra huzuruna girip hazırladığım listeyi verdim. Dikkatle okuduktan sonra, bir müddet sustu. Sonra yarı kapalı gözleriyle ağır ağır, tane tane konuşmaya başladı:

” ‘Paşa, Mustafa Kemal Paşa hırsız mıdır?’

” ‘Hâşâ Padişahım!’

” ‘Bir namussuzluğu, ahlâksızlığı var mıdır?’

” ‘Hâşâ Padişahım!’

” ‘Beceriksiz ve kabiliyetsiz midir?’

” ‘Hayır Efendimiz. O hepimizden bilgili, kabiliyetli ve dinamiktir.’

” ‘O hâlde bu listeye niçin onun adını yazmadınız?’

“Hiç düşünmeden cevap verdim:

” ‘Padişahım, Mustafa Kemal Paşa yenilik, bilhassa öteden beri Cumhuriyet taraftarıdır.’

”  Padişah elindeki kâğıdı atar gibi masanın üzerine bıraktı. Ayağa kalkıp pencereye döndü. Limanda demirli İtilâf Devletleri (aralarında Osmanlı Devleti aleyhinde anlaşmış bulunan İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan) gemilerini göstererek:

” ‘Paşa, Paşa! Bu gemileri görmek kanıma dokunuyor. Bu memleket kurtulsun da isterse Cumhuriyet olsun. Kendine selâmla birlikte tebliğ ediniz. Haftaya Cuma günü Mustafa Kemal Paşa’yı göreceğim.’ ” (Tercüman Gazetesi, 10 Nisan 1976’dan naklen: Vehbi Vakkasoğlu, Bozgun, İstanbul – 1977, s. 166-167)

X

2231

Mustafa Kemal Paşa ile Vahideddin arasında doğmuş dostluğun geçmiş safhalarına bakınca böyle bir gelişmenin çok mümkün olacağı görülmektedir. Ya sonrası. Bu samîmi dostluğun ve işbirliğinin âkıbeti niçin bir uçurumla bitmiştir? Bu sorunun cevabını da şöyle veriyor bu hatırayı nakleden Sn. Yavuz Senemoğlu:

Sonrası. Evet, sonrası tarihimizin bir çok örneklerinde olduğu gibidir. İnsan yaradılışımızın hep ileriye, hep yükseğe bakan, ilerlemek ve yükselmek hırsı. Ötede, hem Saltanatının tehlikeye düşmesi, hem kişisel mevkiinin elden gitmesi gibi endişeler araya kapatılamaz mesafeler açtı.

Ancak kadere teslimiyeti olan Padişah, vatanı terk ettikten sonra San Remo’da şu cümleyi söyleyecek kadar feragat içindedir:

‘Saray ve saltanat yıkılmış ne çıkar, vatan kurtuldu ya.’

X

Yukarıdaki hatıraya açıklık getiren ve bizzat Mustafa Kemal Paşa tarafından Falih Rıfkı Atay’a da anlatılmış bulunan son görüşmeyi, E. Behnan Şapolyo, onun ağzından nakletmiştir. (A.g.e. s: 167 – 168)

 

 

 

 

 

 

Aydınlar Ocakları Yeni Gelişmeler Karşısında Ne Yapmalıdır ?

Aydınlar  Ocakları, bir  sivil  toplum  kuruluşu  hüviyeti  içinde, tüzüğüne  uygun , Dernekler  Kanunu  ve  Dernekler  Yönetmeliğine  aykırı  olmayan, yeni  gelişmeler  karşısında  birtakım  girişimler  ve  birçok  etkili  faaliyetler  yapmalıdırlar. Bu  faaliyetler  ve  girişimler  aşağıdaki  şekilde  sıralanabilir :                                     

 Aydınlar  Ocakları, her şeyden  önce, bulundukları  ilin  ve  ilçenin  protokolüne  mutlaka  girmeli  ve  bunun  için  de  ocak  yöneticilerinin  gerekli  gayret  ve  hassasiyeti  göstermeleri  gerekmektedir.     

Senede  iki  defa  yapılan  ve  son  gelişmelerin  de  değerlendirildiği  Aydınlar  Ocakları  Şuraları, bütün    ocakların  ortak  faaliyeti  olduğundan;   önemi  kavranarak, her  ocağın  kalabalık  delege gruplarıyla  katılması  çok  önemlidir. Bu  durum  aynı  zamanda ; ocaklar  arasında  bir  dayanışma  ve  işbirliği  ortamını  da  canlı  tutacaktır.

Bu  vatanın  birliği,  dirliği  ve  bölünmez  bütünlüğü  için  canlarını  çekinmeden  vererek  şehit  düşen  kahramanlar; asla  unutulmamalı, şehit  kuruluşları ve  şehit  aileleriyle  iyi  ilişkiler  içinde  bulunulmalı , onların  her  türlü  sorununa  ortak  olunmalı , şehitlikler  mutlaka  ziyaret  edilmeli ; şehit  çocuklarının  eğitim  ve  öğretim  yapabilmeleri  için  gerekli  yardım  ve  desteğin  en  iyi  şekilde  yerine  getirilmesi,  Ocakların  en  büyük  görevi  olmalıdır. Ocak  yöneticilerinin, bulundukları  yerlerdeki  belediye  yetkilileriyle  iyi  ilişkiler  kurmaları, şehit  isimlerinin  yaşatılması  için  cadde  ve  sokaklara , semtlere  şehit  isimlerinin  verilmesi  ve  Şehitler  Abidesi  yapılması  için  gerekli  projeler hazırlayarak  ilgililere  teslim  edilmesi  ve  daha  sonra  da  bu  işlerin  takibi, en önemli  faaliyetleri  olmalıdır.                                                                                  

Son yıllarda; Avrupa  Birliği  ve  Soros  Vakfı  fonlarından  destekli  birtakım  yeni  vakıf  ve  dernekler  kurularak  veya  kurdurtularak, Türkiye’nin sosyal, siyasal  ve  ahlaki  yapısına  şekil  verdirilmeye  çalışılmaktadır. Bu dışarıdan  kumandalı  kuruluşlara  çok dikkat  edilmeli  ve  yaptıkları  faaliyetler  yakından  takip  edilerek, milletimizin  menfaatlerine  ters  düşen  çalışmalar  karşısında,  ocakların  basın toplantıları  yaparak  veya  basın  bildirileri  hazırlayarak  kamuoyuna  açıklama  yapmaları, biraz  olsun  vicdanları  rahatlatacaktır. Ocakların yöneticileri  ve  üyelerin bu  hususları  göz önüne  alarak, kendi  kuruluşlarına  en iyi  şekilde  sahip  çıkmaları  boyunlarının borcu  olmalıdır. Bu  böyle  olmakla  beraber; çok  faydalı, etkili  ve  olumlu  faaliyetlerde  bulunan  ocakların  da  haklarını  teslim  etmek  gerekir. Temennimiz, bu  şekilde  faaliyet  gösteren  ocakların  sayılarının artmasıdır. Ayrıca, ocakların  mali  yönden  de  kuvvetlenmesi  en  büyük  dileğimizdir. Bu açıdan da  gerekli  adımların  atılması  yerinde  olur.                   

Yine son günlerde, Aydınlar  Ocağı  üzerinde  yapılan birtakım  yanlış  spekülasyon  ve  yorumlarla  kamuoyu  yanıltılmaya  çalışılmakta. İşte  bu  hususlarda  da  ocakların  yöneticileri çok  titiz  davranarak  acil  önlemler  almak  durumundadırlar.

Ocakların, her türlü  tertip, oyun, tezgah  ve  tehlikeye  karşı   iç bünyelerini  kuvvetlendirmeleri  ve  mevcut  üye  sayılarını  temsil  gücü  yüksek, inisiyatif  sahibi  ve  üyeliğe  mani  bir  hali  olmayan  akademisyen, sanayici  ve  işadamı, serbest  meslek  sahibi  ve  onurlu  kişilerle  takviye  etmeleri  durumu  önem  kazanmıştır. Alınacak  bu  yeni  üyeler, ocakların  gücüne  güç  katacaktır. Ocakların, Türk  Vatanı  üzerinde  oynanan  oyunları  fark ederek, faaliyetlerinin  bir  bölümünü  de  bu  yönde  yoğunlaştırmaları  gerekmektedir. İllerde  Türk  Milli  Kültürü’ne  üstün  hizmetlerde  bulunmuş  kişiler  tespit  edilerek, bu  kişilere  gerekli  ödüllerin  verilmesi, Türkiye  üzerinde  hevesi  olanları  telaşlandıracaktır. Ve  dolayısıyla, Türk  Milleti için  gözünü  budaktan  esirgemeyen  kişi, kurum  ve  kuruluşların  var olduğunu  bileceklerdir. Bütün  bu  olasılıklar  göz önüne alındığında; Aydınlar Ocakları, yapmış  olduğu  ve  yapacağı  yeni  çalışmalarla milletimizin  bağımsızlığı  ve  geleceğinin  teminatı  olmalıdır. Aydınlar  Ocakları  aynı  zamanda  bir  okuldur. Gerçekten  yapmış  olduğu  girişim  ve  faaliyetleriyle  bir  okul  görevi  görmektedir. Ocakların  bu  özelliklerinin  devam  edebilmesi  için  büyük  bir  çaba  ve  gayret  içinde  çalışma  yapmaları    ve  bu  çalışmaları  yaparken  de  araştırma  ve  geliştirme  ( AR – GE ) sistemine  önem  vermeleri  gerekir. Ocakların yapacakları  açık  oturum, konferans   ve buna  benzer faaliyetlerinde aktüel  ve  canlı  konuların  ve  konuşmacı  olarak  da  o konunun  uzmanları  seçilmelidir. Ocakların  nasıl  bir  kuruluş  olduğu, gayesi, yaptıkları, yapacakları  kamuoyuna  en iyi  şekilde  anlatılabilirse, büyük bir yol  kat  edilmiş  olacaktır.             

Ocakların  iç  bünyelerinde  doğabilecek  hizipleşmelere  kesinlikle  müsaade  edilmemeli  ve  o  ortamı  oluşturan  üyeler  için  tüzük  ve  ilgili  kanun  ve  yönetmelik  hükümleri  çerçevesinde  gerekli  işlemlerin  yapılması ; ocakların  geleceği  açısından  ve  uzun  yıllar  yaşaması  için  çok önemlidir. Hizipleşme  hadisesi  öyle  bir  olgudur  ki; yapılacak olan  iyi  niyetli  her şeyin  önünde  bir  engel  oluşturur, kırgınlıklar  ve  küskünlükler  meydana  getirir. Kısaca, iç  bünyede  bölünmelere  sebep olur.