23.8 C
Kocaeli
Salı, Ağustos 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1086

Başlıksız – 2

0

Ama insan denilen varlık

Emanetleri sahiplenir.

Emanetler çok değerli olduğu için

Hiç geri vermek istemez

Bunun için insanoğlu çok yaşamak ister

Evet

Hayat en kıymetli emanet

Onu neyle değiştirebilirsin ki;

Bu dünyada ondan daha değerli bir şey var mı?

Bu ancak daha değerlisiyle değiştirilebilir

Senin hayatın kadar başkalarının hayatları da çok kıymetlidir.

Bunun için meşru müdafaanın dışında cana kıymak yasaktır

Savaşta dahi olsa düşman tarafından diye

Savaşmayan insanların

Hatta esirlerin öldürülmesi yasaktır.

Yediğinden yedirmek zorundasın

Kuru ekmek canına minnet diyemezsin.

Bunun Müslüman yâda gayri Müslim olması fark etmez

Unutma

Başkalarındaki emanetler sendeki emanetler kadar kıymetlidir

Emanetin sahibi öyle diyor.

Bu emanetlerin en kıymetlisi en tatlısı da

Can dediğimiz hayat emanetidir.

Bunun için her insan uzun yaşamak mümküne hiç ölmek istemez.

İnsanın fıtratında bu duygu vardır.

Bunun için

Ölüme çare arayıp, ölümü öldürmek

Böylece ölümsüz olmak isterler.

Ölüm korkunç sevimsiz ve soğuk bir kavram

Aslında korkunç olan ölümün kendisi değil

İnsanların ölüme hazırlıksız yakalanmalarıdır.

Hattı zatında ölüm

Hazırlıklı olanlar için bir tatil

Hazırlıksız olanlar için bir sürgündür.

Sürgün insanları korkutur

Ama tatilden korkulur mu hiç?

İnsanlar hiç ölmemek

Uzun hatta mümkünse sonsuz bir hayat yaşamak istiyorlar ya

İşte Allah(cc) insanlardaki bu arzuyu gerçekleştiriyor

Neyle mi?

Elbette ki ölümle

Unutmamak gerekir ki

Ölüm ölümsüzlüğe uzanan bir köprüdür.

Ölümsüz olmak isteyen bu köprüden geçmek zorundadır.

Köprünün ötesi sürgün mü olur tatil mi?

Oraya şimdiden karar ver.

Aksi takdirde ölümü çok ama çok arzularsında

Bir türlü ölemezsin

Allah(cc) hayatımızın ölümlüsünü de

Ölümsüzünü de hayırlı etsin ÂMİN

Atatürk ile İlgili Fıkra Tadında Anılar

Atatürk Ne Demiş;
Atatürk bir gün yanında birkaç kişi ile beraber içki masasındadır.

Atatürk hem içiyor hem de memleket meselelerini konuşuyordu. Bir aralık durdu. Etrafındakilere “söyleyin bakalım” dedi, “bu millet ben öldükten sonra benim için ne diyecek” hazirun sıra ile konuşmaya başladı. Kimi dahi, kimi büyük önder, kimi münci, diyecek demişler. Hatta peygambere kadar yol alanlar olmuş.

Atatürk gülmüş. Hayır hayır demiş bu adamın etrafını böyle PU-PE takımı sarmasaydı daha memlekete büyük hizmetler yapacaktı. Bu söz üzerine etraftan öyle bir alkış kopmuş ki Atatürk de şaşırmış kalmış.

DOĞRUSU NE BAĞLILIK

Atatürk Dolmabahçe Sarayında hasta yatıyor onun ölümünü dört gözle bekleyen reisi cumhur olmak sevdasına kapılan bir zat yanına birkaç ekâbirde alarak Atayı ziyaret eder. Atatürk bunların geldiğini görünce eşekler sizde mi geldiniz der. Ziyaretçiler birbirlerini dürtükleyerek “bizi tanıdı bizi tanıdı” derler ve sevinirler.

ATATÜRK ve KÖYLÜ

Atatürk Trakya da maiyeti ile beraber dolaşıyormuş yolda çift süren yaşlıca bir köylüye rastlamışlar. Atatürk sormuş sen Kemal Paşayı nasıl tanırsın? (köylü) gözümle görmüş gibi biliyorum. Aksakallı, nurani yüzlü, karıncayı incitmez bir zat demiş. Atanın yanındakiler gülmüşler bildirelim mi demişler. Atatürk “Varsın öyle bilsin daha iyidir. Köylünün hayalini bozmayalım” demiş yollarına devam etmişler.

ATATÜRK ve R.GALİP

Bir mecliste Atatürk ile R. Galip münakaşaya tutuşmuşlar. Bir ara Ata kızar ve R. Galibe “kalk buradan der” R. Galip (PAŞA) bu masa milletin masasıdır. Sen beni kaldıramazsın deyince Atatürk öfkelenip kendisi kalkar gider.                   

Aradan bir hayli zaman geçtikten sonra barışırlar. Yine yan yana oturup münakaşaya başlarlar. Masanın etrafında da daha birçok kimseler de varmış, Atatürk emretmiş bana dışarıdan iki kuvvetli nefer çağırın. Çağırmışlar herkes hayret içinde, Ata neferlere R. Galib’i göstererek “kaldırın bu adamı” der. Kaldırırlar “indirin” der indirirler. Atatürk gülümseyerek R. Galibe “gördün mü? biz adamı nasıl kaldırırız” demiş.  

“Muhalefette 5, Hükümette 15”

Gel vatandaş gel; meslek pazarına gel! Bu doktorlar var ya bu doktorlar; özel – tüzel, paraya para demiyorlar. Bu eczacılar var ya bu eczacılar; kutu kutu malı götürüyorlar. Bu memurlar var ya bu memurlar; boşta gezenin baş açık tayfası. Hele bu öğretmenler var ya bu öğretmenler; lap lap çene, şap şap ense / salla başı, al maaşı.

Sahne 2: Öğretmenim canım benim.. Bana bir harf öğretenin.. Oku, öğren ve bunda devamlılık göster.. Onlar geleceğimizi yoğuranlar.. Onlar eli öpülesi kahramanlar.. Onlar Akşemseddin, Şeyh Edebali, Molla Güranî; bunlar Necmettin Hoca‘nın dersten tüyen talebeleri..

Sahne 3: Elimi sallasam 50 bin lira, kıçımı sallasam program olur tüm kanallara.. Mankenimsi kırıtıklara mı itirazınız stand üptirikçi sırıtıklara mı itirazınız? Yoh mi, onların gelir vergisi gelmir mi, işçinin – memurun peşin vergisi daha çoh mi? Sol ayağım dolar süründürür, sağ ayağım avro sündürür. Haftalık futbol gevişi ne öküz öldürür, ne ortaklık böldürür; ha babam milyon milyon güldürür.

Sahne 4: Bir kişiye tam 9, Dokuz kişiye 1 pul şiiri; olmayan 9 pulu götüren kişi, 1 pulu kalan sazan balığı gibi bişi. Gemiciliklerde talim var, sandıklar dolusu bir acayip yârim var. Bu koltuğu tutmuş, bu ihaleleri parsellemiş, bu ve bu komisyon yemiş, öteki de ‘bende istikrardan yanayım‘ demiş.

Sahne 5: Afrika atasözü; Beyaz adam geldiğinde bizim elimizde toprak vardı, onların elinde İncil. Şimdi bizim elimizde kitap var, onların elinde toprak. Atasözünün Türkçe özü: Şevki Hoca bana sahabeyi anlat; içinde dernek, gazete, televizyon, parti ve vakıf İşletmeleri olsun. Bana kitabı anlat Hayrettin Hocam; ortasında çifte eşler, 4 çeker jipler, 5 yıldızlı tatil için İslamî oteller, açık büfeler ve günah dökümü için senelik umreler olsun.

Gel vatandaş gel; Hutame‘ye gel! Anlat sinenin yangınlarında yaşasın Hâviye. Gayya gayya yürüsün insan eti kokan bulvarlarda nâr’un-hâmiye. Zebaniye gel vatandaş, zebaniye..

NOT: Bu yazı Ankaralı Turgut‘a sosyal içerikli senaryo olarak hazırlanmıştır. Yayınlanan yazılar bazılarını bağlar, bazılarını bağlamaz. Kendi düşen ağlamaz.

Böyle Saça Böyle Berber

Tamam, Başbakan Erdoğan hitabet ve belagati konusunda tam bir özgüven içinde. Hitabette “öfke sanatını” uygulama becerisine inancı da tam. Fakat bunlar O’nun her vesileyle kulaklarımıza ve gözümüze hitap eden propaganda metodunu tercih etmesinde tek sebep değil.

Başbakan Erdoğan’ı yakından tanıyanlar, O’nun kamuoyu araştırmalarıyla halkın eğilimini sürekli takip ettiğini ve halkla birebir temaslarının yoğunluğu sebebiyle kitlelerin nabzını tutma konusunda oldukça tecrübeli olduğunu söylemekteler.

Bu yaptığı doğrudur, çünkü politikacı bir pazarlamacıdır. Hedef kitlesinin özelliklerini dikkate almak zorundadır.

Ipsos‘un, “Türkiye’yi Anlama Kılavuzu” adı altında yayımladığı araştırmasının sonuçlarından bir kaçı şöyle:

  • Türkiye’de hergün gazete okuyanların oranı sadece yüzde 18. İnsanların % 45’i hiçbir zaman kitap okumuyor.
  • Türkiye’nin % 84’ü her gün TV izliyor.
  • İnternet kullanıcılarının oranı yüzde 46.

Okunanların ne olduğuna girersek, ülke meseleleriyle okuyarak ilgilenenlerin oranının ne kadar düşük olduğu anlaşılır.

 

Başbakan Erdoğan’ın yerinde siz olsanız, bu rakamlara bakarak, kendinize bağlı halk kitlelerinin desteğini muhafaza etmek, yeni kitleleri de kazanmak için hangi propaganda metodunu uygularsınız? Herhalde doğru cevap, bol bol konuşmak ve TV’leri kullanmak olurdu.

Bir yandan ülkenin iç ve dış meselelerini yakından takip edecek ve yönlendireceksiniz. Diğer taraftan iç ve dış seyahatler, resmi ziyaretler, kabuller, toplantılar… Yetmedi partinin her kademesini tam bir kontrol altında tutmak mecburiyeti ile Salı günleri Meclis grubunda yapılan uzun nutuklar, il- ilçe kongreleri ve diğer faaliyetlere iştirak ve konuşmalar… TV’lerde röportajlar, “icraatın içinden” programları… Yine yetmedi özel sektörün açılış vb faaliyetleri, aile çevresinin özel günleri. Sivil Toplum Kuruluşlarının düzenlediği toplantılar ve diğerleri. Hatta cami çıkışında, hasta ziyaretinde, cenazelerde Başbakan konuşuyor, konuşuyor, konuşuyor…

Elbette bu kadar çok konuşmak için kendi hitabetinize hayran olmak, belagatinizin şehvetine kapılmış olmak gereklidir. Üstelik bu karakter yapısıyla toplumun genel eğitim ve kültür yapısı tam bir uyum içinde olduğu için Başbakan toplumu yönlendirme ve gündemi belirlemede son derece etkili.

Hepsinde de okumayan, araştırmayan sadece dinleyen ve dinlediklerini tartışan bir topluma uygun bir propaganda tekniği uygulanmakta olduğu açıktır.

Ayrıca Başbakan’ın gündeme getirdiği konularda kendi yetişme tarzı sebebiyle insiyaki olarak kullandığı kavramlar, toplumun belli değerler konusunda muhafazakâr kökenine ve daha fazla tüketmeye hevesli yeni yapısına uygundur. Şöyle ki,

  • Türkiye, Yeni Muhafazakârlar (%36), Geleneksel Orta Sınıf (%22), Geleneksel Milliyetçiler (%16), Tepkili Modernler (%14), Tutunamayan Yoksullar (%13) olarak tutum ve davranışlar eksenli 5 ana gruba ayrılıyor.
  • Türkiye’nin %66’sı dinin hayatlarına yön verdiğini belirtiyor. Nüfusun %70’i üniversitelerde isteyen kız öğrencilerin türban takmasına; nüfusun %57’si ise Kamu kurum ve kuruluşlarında kadın çalışanların başlarını örtmelerine izin verilmesi gerektiğini düşünüyor.
  • Türkiye, (Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’ın ifadesiyle) kazanmadan harcayan” bir ülke. “Geleceğe doğru borçlanıp, peşinen harcıyoruz. Bu Türkiye için ciddi bir sorun.” 2009 yılı sonunda borçların harcanabilir gelire oranı yüzde 36 iken, 2011 yılının eylül ayında yüzde 44.7′ ye yükselmiş durumda. Bu sebeple Mart ayında, geçen yılın aynı ayına kıyasla kredi kartı borcunu ödeyemeyen ve yasal takibe düşen kişi sayısı yüzde 169 artış gösterdi.
  • Türkiye küresel krizden sıcak parayla beslenerek kendi imkânlarının ötesinde bir büyümeyi sağlayarak çıktı. Bunun bedelini dış dengeyi hızla bozarak ödedi. Türkiye 2011’de verdiği 77 milyar $’lık döviz açığıyla, bizzat o dövizi basan ABD’den sonra, bu alanda dünya ikinciliğine yerleşti. Türkiye’nin kısa vadeli dış borçlarının, bu yılın ilk üç ayında 90 milyar $’a çıktığı anlaşılıyor. Bu, mevcut seride tüm zamanların rekoru oldu.

Özetle Başbakan ve Ak Parti hükümetleri,

  • 1- Muhafazakâr kitlenin dini duygularını okşayan ve geleneksel değerlerini korumak konusunda halka sıcak gelen bir tavır ve üslup geliştirdi.
  • 2- Borç parayla sağlanan ekonomik rahatlık içinde, tüketime aç Türk vatandaşlarının nabzına uygun politikalar uyguladı. İlaveten yatırımlar, sağlık gibi alanlarda yapılan hizmetler ve sosyal yardımlar ile bunlara dair etkili propagandalar yaptı. Ancak yatırımlar, dünya ile rekabet edebilir büyük ölçekli üretim yapan tesisler yerine, AVM’ler gibi tüketim alanlarına yapıldı.
  • 3- Dünyanın patronu ABD ile ilişkilerinde siyasi alanda tam bir uyum ve mutabakat içinde olarak, rakip güçleri tasfiye etti, medyaya hâkim oldu ve hem de sıcak para akışının kesilmemesini sağladı. Okumayan bir toplum “bunun karşılığında ne verildi?” diye sorgulamaz. Neticede AKP başarılı seçim sonuçları aldı.

Başbakan’ın muhafazakâr söylemiyle, “kürtaj ve sezaryen” konusunda olduğu gibi, “toplumu şekillendirme” tavrının vardığı boyut tedirginlik yaratıyor. Çünkü muhafazakâr kesimlerde de bu yöntemleri uygulayan çok.

İsmet İnönü’nün söylediği “büyük devletlerle politika yapmak ayı ile yatağa girmek gibidir” sözünün doğru olduğuna inanıyorum. Şu anda “ayı” ile muhabbetimiz iyi ama neticede ekonominin iyi gidişi, ayının insafına ve sıcak para sahiplerinin himmetine bağlı.

Bütün mesele bu saadet zincirinin ne kadar sürdürülebilir olduğu.

Bakalım nereye kadar devam edecek?

İçimden Gelenler

Var mıdır ki bu fani alemde ölmeyip de kazık çakan

Muhakkak verecektir hesabı zulüm yapıp canlar yakan

Ne mutlu ki düzgün yaşayıp ta iz bırakarak ölene

Lanetler olsun ki bu milleti parçalayıp ta bölene

 

Ecdadım vermeseydi canını kalmazdı bana bu vatan

O kadar mukaddestir ki inan bu toprakta şehit yatan

Kutsal görevini ihmal etme ömrü tüketme boşuna

Yaptığın her yanlış hareketin gider düşmanın hoşuna

 

Ne mutlu Türküm diyene sözü ne kadar doğru söylenmiştir

Bunu söyleyen Mustafa Kemal düşmanını öğrenmiştir

Bu ülkede ırki bölücülük bir kaç kere denenmiştir

Nazi zulmünü kınayan Mişon Hitler e hep özenmiştir.

 

Çok badireleri atlatmışız zarar vermeden geçmiştir

Verdikleri tüm uğraşa rağmen emeller geri tepmiştir

Daima senaryo üreterek çökmemizi beklediler

Kardeşi kardeşine vurdurup bitmemizi istediler

 

Kürtlere özgürlük isterlermiş bunların hepsini geçin

Halbuki Türklerdir asıl mağdur yapılan yaygara niçin

Zalimin seçenekleri belli siz ne seçerseniz seçin

Şaşırtmak istiyorlar milleti geriye götürmek için

 

Özüne dönmelidir bu millet başka alternatif yoktur

Herkesin gözü üzerimizde bizim düşmanımız çoktur

Toplamazsak  bir an önce eğer aklımızı başımıza

Bugün bizim acıdıklarımız çıkacaklar karşımıza

 

İleri gitmek benim felsefem dönüp de bakmam peşime

Her zaman öğretiyorum bunu çocuklarıma, eşime

Yoluma engel koyanı asla karıştırmadım işime

Anında parçalarım onu ben yeter ki değsin dişime

 

Yapılması gereken ne ise daima yapmalı insan

Önce kendi uymalı kurala sonra beklemeli ihsan

Bitmiştir “Yurtta sulh cihanda sulh”  artık yayılma zamanı

Düşman göbekten bağlıyor bizi kuruyor hep kurt kapanı

 

Aldanma Avrupa Birliğine gavurlar bizi sevmezler

Türklerin içeri girmesine hiç müsaade etmezler

Cumhuriyeti yaşatmak azmi sönmemeli içimizde

Türkün şanlı tarihi durmalı kitap gibi gönlümüzde

 

Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur bunu böyle bilirim ben

Bu millet Dünya’ya hakim olur görevini yaparsan sen

Fırtınalar esiyor içimde bitmez söyleyeceklerim

İlerde coşarsa tekrar gönlüm bu satırlara eklerim.

Büyük Tatil Başlıyor

Zaman hızla akıp geçiyor. 2011-2012 eğitim ve öğretim  dönemi sona eriyor. Milyonlarca öğrencimiz heyecanla bekledikleri karnelerini alacaklar. Ve büyük okul tatil başlayacak.

Bu süreçte çocuklarımız dinlenecekler, gönüllerince eğlenecekler. Yeni ders yılı için enerji toplayacaklar.

Eğitim ve öğretim dönemleri – bugüne kadar gerçekleştirdiğimiz çok önemli aşamalara rağmen – ülkemiz çocuklarını çağdaş uygarlık düzeyine uyum sağlayacak şekilde yetiştirme ve eğitme günleridir. Bu dönem devletimizin, ailelerimizin ve öğretmenlerimizin fedakârlık yapma zamanlarıdır.

Tüm çabalar ve verilen emekler, yapılan harcamalar genç kuşaklarımızın en iyi en güzel koşullarla bilinçli, araştırıcı, becerili, bilgili, yaratıcı ve evrensel düzeyde başarıya ulaşabilecek  gençler olarak yetiştirilebilmeleri içindir.

Günümüzde nerede ve hangi ülkede üretilirse üretilsin bilgi ve teknoloji çok kısa bir süre içerisinde tüm dünyaya yayılmaktadır. Bu hızlı gelişmeye mutlaka ayak uydurmamız gerekmektedir.

Bu durum eğitim kurumlarımızı da yakından ilgilendirmektedir. Dün lüks kabul edilen günümüzde ise zorunlu hale gelen, çağdaş ve modern teçhizatlı laboratuvarları, öğrencilere sunacak okulların hizmete sokulmaları   gerekmektedir. 

Ayrıca yeni bilgi ve teknolojiler, derslerin içeriklerini de değiştirmektedir. Bu değişim ve yeniliklerin öğrencilere en kısa sürede aktarılması evrensel bir zorunluluk haline gelmiştir.

Yeni ders programları, günümüz dünyasına uygun ve geçerli olmalıdır, öğrencilerin ilgisini çekmeli, donanımlarını artırmalıdır.

Yüksek öğretime girebilme sınavlarına son seferinde katılan 1 milyon 850 bin öğrencimizin aldığı sonuçlar oldukça düşündürücüdür. Bu gerçeği iyi değerlendirmemiz gerekmektedir.

Üniversite giriş sınavlarının açıklanan sonuçlarına göre 50.800 aday “0” (sıfır) puan almıştır. 870 bin kişinin matematikten başarısız, 1 milyon 250 bin öğrencinin ise fen derslerinden beklenilen düzeyde olmadığı (doğru yanıtlar dört sualin altında kalmıştır) anlaşılmıştır.

İzlediğimiz kadarıyla Milli Eğitim Bakanlığımız doğru bir hamleyle gerekli önlemlerin alınmasına gayret etmektedir. Öğretim ve eğitim süresinde dersleri öğrencilere öğretmek, kavratmak ve bilgilerini kullanabilme yeteneklerini artırmak için gerekli özenin gösterileceği ifade edilmektedir.

Bu aşamada en önemli pay, öğretmenlerimize düşmektedir. Öğretmenlerimiz, kendi dallarındaki değişim ve gelişmeleri ve öğretim metotlarındaki yenilikleri sürekli ve yakından izlemek durumundadırlar. Günümüz öğretmenleri kendilerini devamlı yenileyecek ve konularında öğrencilerini de yeni bilgilerle donatacaklardır.

İlgili bakanlıklarımızın da, bu konuda öğretmenlerimize gerekli alt yapıyı ve maddi, manevi desteği temin etmesi için gayret göstermesi   gerekmektedir.

Bilinen özdeyişle en iyi yatırım, insana yapılan yatırımdır. Çocuklarımız, gençlerimiz ise yarınlarımız ve  geleceğimizdir.

“Menekşe”ler Solmasın

0

Menekşe Karagün. Güzeller güzeli bir Roman kızı.

Daha 3. sınıfa gidiyor. Okulunda oldukça başarılı bir öğrenci.

Hani güzellik başa bela derler ya işte o misal, Menekşe’nin de güzelliği başına bela olmuş. Neden mi sevgili okur? Çünkü, Menekşe çevresindeki hayranları tarafından kaçırılmakla tehdit ediliyor.

Roman adetlerine göre kızlar küçük yaşta ya kaçar, kaçırılır ya da aileleri tarafından evlendirilir. Eğer kız kaçırılmışsa, mesele şöyle çözüme kavuşturulur.

Kızın babasına temsili 20 milyar kadar bir başlık parası ödenir ve iş tatlıya bağlanır. Ancak Menekşe’nin ailesi farklı, onlar kızları okusun istiyor. 

Ama ne çare, Menekşe’nin hayranları onu kaçırmakla tehdit ediyor. Menekşecik  korkuyor. Evlenmek istemiyor. Okumak istiyor.

Menekşe çareyi evinden çıkmamakta bulmuş. Ailesi de dünyalar güzeli kızları için endişe ettiğinden çocuklarını okula dahi gönderemez olmuşlar.   

Ben biliyorum ki benim kentimde uygulanan bir Roman Projesi var. Bu projenin mimarı Kocaeli Büyükşehir Belediyesi, ancak  Kocaeli Valiliği, Kocaeli Emniyet Müdürlüğü, Kocaeli Milli Eğitim Müdürlüğü ve Kocaeli Üniversitesi de projeye destek veriyor.

Niçin yapılmış bu proje? Çünkü geleceği gören yöneticilerimiz, Kocaeli Romanları’nın bölgemizin sosyal, kültürel ve ekonomik yönden ciddi olumsuzluklar içinde yaşamakta olduğunun ve en çok ötekileştirilen ve ayrımcılığa uğrayan etnik grup olduğunun farkındalar.

Ve bizim yöneticilerimiz geçmişte ülkemizde yapılan hataların bugün ne tür sorunlar olarak karşımıza çıktığını iyi biliyorlar.

Bir başka değişle bizim kentimizi yönetenler biliyorlar ki, hayatta bıraktığınız boşlukların yerini doğru şeylerle doldurmazsanız, birileri sizin yerinizi alır ve negatifliklerle doldurur.

İşte bu nedenle kentimizdeki yöneticiler kollarını sıvadılar, “Roman Projesi”ni hayata geçirdiler. Bu projeyi çok önemsiyorum. Belki birgün size projenin detaylarını anlatırım ama bugünkü konumuz dünyalar güzeli Roman kızı Menekşe. 

Uzun lafın kısası kent yöneticilerimizin bu konudaki hassasiyetini biliyorum ve kendilerine seslenmek istiyorum.

“Menekşe”lerin devlet babası olun lütfen Sayın Valim Ercan Topaca. Biliyorum siz çözümcülsünüz. Bugüne kadar hiç bir şeyi havada bırakmadınız. Çözüme kavuşturdunuz. Açık ve samimi oldunuz. 

“Menekşe”lere yardım edin lütfen Sayın Belediye Başkanım İbrahim Karaosmanoğlu. Sizin kız çocuklarımız konusundaki hassasiyetinizden şüphem yok. 

“Menekşe”lere yardım eli uzatın lütfen Sayın Emniyet Müdürüm Yusuf Çalkavur. Sizin toplum destekli polis memurlarımız aracılığıyla kentimiz çocukları için nasıl gönülden çalıştığınızı biliyorum.

“Menekşe”lere yardım eli uzatın lütfen Sayın Milli Eğitim Müdürüm Nevzat İspirli. Sizin geleceğimiz çocuklarımızı en az benim kadar düşündüğünüzü biliyorum.

Lütfen Menekşe Karagün için işten geçmeden harekete geçin kentimin birbirinden değerli yöneticileri lütfen. 

Denizyıldızı misali elbirliğiyle Menekşe’nin hayatını kurtaralım. Sayın Valimiz Ercan Topaca’nın erken yaşta evlendirilen kız çocukları için vereceği caydırıcı karar bütün kentimize, hatta ülkemize örnek olsun. Ve bir daha hiç kimse benim memleketimde kızlarını erkenden evlendirmeye cesaret edemesin.  

Dünyalar güzeli Menekşe okusun. Menekşe’nin zekası güzelliğinin önüne geçsin. Menekşecik topluma kazandırılsın. “Menekşe”lerin gülen yüzü solmasın. 

 

Antalya’da yaşayan 400 yıllık Gebzeliler

Araştırmacı gazetecilik ve belgeselcilik bu olsa gerek. Gezdiğimiz ve gördüğümüz her yerde mutlaka bir kültür izi bulmaya çalışıyoruz. Antalya’da belgesel çekimleri ve konferanstan sonra Kaş İlçesi’ne gittik. Kaş İlçesinde bizlere rehberlik yapan Harun Kocasofta bey atalarının Macaristan’dan Gebze’ye gelen Yörükler olduğunu söyleyince, doğrusu çok şaşırdım. Evet 450 yıl önce 400 çadırla Macaristan’dan Gebze’ye Yörük Göçünün geldiğini, buradan da daha sonra Antalya’nın Serik İlçesine geldiklerini, Serik İlçesinde ki Gebiz’in adının Gebze’den geldiğini açıkladı. Bu müthiş bir bilgiydi. Serik, Kaş İlçesi’nin tam ters istikametinde yaklaşık 300 kilometreye yakın mesafedeydi. Kaş’tan yola çıktık, Serik İlçesi Gebiz beldesine giderek araştırma yapmaya karar verdik. Bu bilgi Gebze’yi yakından ilgilendiriyor, çünkü 450 yıldan beri Serik Gebiz beldesinde yaşayan Gebzeli Yörüklerin, ayrıntılı araştırmasını yaparak kamuoyuna mal etmeye çalışıyorum.
SERİK AY YILDIZ MATBAASININ REHBERLİĞİNDE, GEBİZ’DE GEBZELİ YÖRÜKLER ARAŞTIRMASI
Serik Ay Yıldız Matbaasının sahibi değerli gönül dostu, kültür adamı eğitimci yazar Süleyman Beyin rehberliğinde Gebiz’e gidiyoruz. Gebiz ile ilgili yaptığımız araştırma da değişik iddia ve bilgiler var. Bu bilgiler eksik veya fazla. Ama bazı gerçekler var ki, burada yaşayan Yörüklerin bir kısmının Gebze ile ilgileri var. Gebiz Belde Belediye Başkanı Cengiz Büyükgebiz’i telefonla arıyoruz. Ancak kendisi toplantıda olduğu için birebir görüşme şansı bulamıyoruz. Gebiz beldesi Toros dağlarının eteğinde adeta bir tabloyu andırıyor. Büyük bayraklarla süslü cadde ve muhteşem camii, belediye binasının önünde büyük harflerle GEBİZ yazılmış. Tarih öğretmeni Osman Ak bizi karşılıyor. Ağabeyi Yrd.Doç.Dr Mehmet Ak bey ile bizi telefonla görüştürüyor.
Mehmet Ak bey, Gebiz’in bir Türk boyu adı olduğunu, Gebze ve Macaristan bağlantısının bulunmadığını söylerken, bu konuda görüşme yaptığımız İrfan Büyükgebiz ve yakın akrabası Kocaeli Üniversitesi’nde öğretim üyesi Prof. Dr. Oğuzhan Büyükgebiz, çok net ve açık şu belgeleri verdiler:
“Atalarımız 400 çadırla Macaristan Yörüklerinden. Önce Gebze’ye gelip yerleşmişler, buradan Antalya Akseki’de devlete karşı yapılan bir ayaklanmayı bastırmak için atalarının devlet tarafından Akseki’ye gönderildiğini ve daha sonra da adını Gebze’den alan Macar Gebiz’i adıyla Gebiz beldesini kurarak buraya yerleştiklerini söylediler. “
 Evet iki ayrı iddia. Ama sayın Mehmet Ak beyin dışında görüştüğüm onlarca Gebizli, atalarının Macaristan’dan gelen Yörükler olduğunu, önceye Gebze’ye yerleştiklerini ardından da Antalya Gebiz bölgesine gelip yerleştiklerini net bir şekilde ortayla koyuyorlar.
Bu konuda internette değişik iddialar var. Ancak internette yer alan bazı bilgileri ve yorumları özetleyerek gazetemizin internet sitesinde sizlerin yüksek bilgilerine sunmak istiyoruz. Antalya Gebiz’de yaşayan Gebzeli Yörüklerle ilgili yorum ve yazıları www.gebzegazetesi.com sitemizde ki İsmail Kahraman makaleler kısmından okuyabilirsiniz.
GEBİZLİ YÖRÜKLER GEBZE’DEN Mİ GİTTİ?
Sonuç olarak Gebizli çok sayıda Yörük var. Burada yaşayan Yörükler gerçekten Gebze’den mi gitti. Bu konuda yaptığımız araştırmayı ve bizim kanaatimizi Pazartesi günü bu köşeden sizlerle paylaşacağız. Pazartesi gününe kadar sizleri bu konuda araştırma yapmaya, bulduğunuz bilgileri bizimle paylaşmaya davet ediyorum.

 

İnsansız Hava Aracı ve Uçak Sanâyii

Makina ve Uçak Mühendisi, İTÜ Uçak ve Uzay Fakültesi Emekli Dekanı Prof. Dr. AHMET NURİ YÜKSEL ile, İnsansız Hava Aracı ve Uçak Sanâyii Üzerine Konuştuk.
Oğuz Çetinoğlu: 1990’lı yıllardan beri, terör belası ile mücadele edebilmek için İnsansız Hava Aracı (İHA) kullanılması konuşuluyordu; bunların yerli üretimi de yapılacaktı. Gelişmeler hakkında bilgi lütfeder misiniz?
Prof. Dr. Ahmet Nuri Yüksel: Biz, yüksek kapasiteli ve hele jet motorlu sivil ve askerî insanlı-pilotlu uçak şöyle dursun, çok basit ve küçük pervaneli uçak yapımını bile, sanki bir daha teşebbüs etmemek üzere, 55 sene evvel terk etmiştik. Böylece uçak dizayn ve imâli konusunda dünyâ devletlerine nazaran en azından 45-50 yıl geride kaldık. Bu durumda, terör belâsı için askeriyenin ihtiyaç duyduğu insansız uçakları dizayn ve imal etmemiz; yetişmiş insan, imkân, bilgi ve arşiv birikimi ile zaman açısından mümkün değildi. Bu sebeple bu âcil ihtiyâcın giderilmesi için iki yoldan birine başvurmak gerekiyordu: Ya doğrudan ithal (satın alma) yahut şu veya bu şekil ve mertebede, bu nevi uçakları yapan yabancı ülkelerle ortak üretim yolu ile tedârik edip kullanma…
Prensip olarak, âciliyeti olmayan normal şartlarda ikinci yol tercihe şâyandır. Ancak, bu yoldan yararlanmak için uzun zamana ihtiyaç vardır. Ülkemize yakın-uzak bâzı dış güçlerin de silah-mühimmat, dolaylı-dolaysız bilgi, uzman vb lojistik desteği ile iyice kuvvetlenip azgınlaşmış olan PKK belası için uzun süre beklemeye ülkenin-milletin tahammülü yoktur; olamaz da. Kaldı ki, millet beklese bile terör beklemez ki. Bu sebeple, bu belânın bir an evvel yok edilmesini sağlamak için bu şekilde insansız uçak tedârik edip kullanma tercihinin faydası olmaz; yani bu belâyı bu yolla def’edemeyiz; nitekim edemedik. Hemen uygun bir insansız uçak satın alarak kullanmak ise çok çabuk netice verir; en azından terörün önce beli kırılır ve sora da yok edilir.    
Bu konu, ilgili mercilerde birkaç sene konuşulduktan sonra, belirttiğim sebeple birinci yol (yani bir başka ülkeden, kullanıma hazır insansız uçak satın alma yolu) seçilmiş olmalı ki, 24 Ekim 2001 tarihinde Devletin ilgili kademelerinde bu hususta temel-stratejik kararlar alınmış idi.
Çetinoğlu: Kararların içeriği belli mi?
Yüksel: Evet, belli. Özetleyeyim: 1) Çok yüksek irtifâlarda uzun süreli uçuş kabiliyetli (uzun menzilli) 4 büyük uçaklı bir AWACS (havadan erken uyarı) filosu kurulması, 2) 50 adet King-Cobra taarruz helikopteri filosu teşkili, 3) ABD’nin Afganistan’da kullandığına (Predatora) benzer 40-50 adetlik insansız casus uçağı filosu meydana getirilmesi.. Bu meyanda bu kararların 2 yıl içinde kuvveden fiile çıkarılması da ön görüldü. Görülüyor ki bunların üçü de ihtiyâcın hemen satın alınarak tedâriki şeklindedir. Bu sebeple karar, stratejik açıdan doğrudur.
Çetinoğlu: 2012 yılındayız; 11 sene geçmiş. Kararların gereği yapılabildi mi?
Yüksel: Maalesef; prensip olarak doğru olan bu karar, yanlış uygulama ve tasarruflarla, 2 sene şöyle dursun, tam 10 seneden fazla zaman geçmesine rağmen hâlâ kuvveden fiile çıkarılamamıştır. Üç filo bir yana, bu gruba ait araçlardan bir tâne uçak ve helikopter dahi yok ortada desek yalan olmaz.
Çetinoğlu: Terör gibi hayatî bir konuda bu kadar gecikmenin sebebi nedir?
Yüksel: Bana göre bunun başlıca iki sebebi var: 1) İnsansız uçakları hemen satın alarak  kullanmaya gereğince önem vermeyip; bir yabancı firma ile ortak yapım şeklinde tedârik yoluna gidilmesi.. 2) Bu ortak yapım şeklinde akıl almaz hatâlara saplanıp kalarak fiilen kullanılacak insansız uçağa bir türlü kavuşulamamış olmasıdır.
Satın almada ilk tercih, 2. Dünyâ Harbi’nden beri hemen hemen tek kaynağımız, bu üç uçan filo ihtiyâcının ABD menşeli firmalardan temini şeklinde olmuş. Ama ABD Kongre’sinden müsbet karar çıkmama ihtimâli de varmış. Nedense, bu konuda yeteri kadar ısrar edilmemiş; hemen satın alıp sürekli olarak kullanma yoluna gidilmemiş. Bir alternatif olarak, bu konuda, ABD’den sonra ikinci sırada olan İsrail’den kısa süreli insansız uçak kiralayıp kullanma ile yetinilmiş. Kullanım hatâsından mı, bir müddet kullanıp terk etmeden mi.. sebebini bilmiyorum ama, bunun terörü önlemeye, tesirsiz hale getirmeye kayda değer bir faydası olmadı.
Bu arada, ortak yapım şeklinde tedârike karar verilmiş olmalı ki ihâle açılmış. Bu konuda temasta bulunulan ABD ve Çin oralı olmamış; sâdece İsrail ihâleye katılmış. Bunun üzerine Türkiye adına TUSAŞ-TAI ve İsrail adına da uçağın kendisi için IAI (Israel Aircraft Industry) ve elektronik güdüm sistemi için Elbit Systems firmaları ile görüntü tesbit benzeri hizmet aktivite aksamı için Türkiye Aselsan arasında insansız uçak ortak yapım anlaşması imzalanmış; ilk üç uçaklık paketin 24~30 ay içinde teslimi kararlaştırılmış.
Satın alınarak hemen kullanılacak uçağa nazaran iki-üç sene gecikmeye râzı olunmasına rağmen.. eğer, kamera ve benzeri bir-iki elektronik aksam için illâ da yerlisi kullanılacak şartı koşulmasa.. ve zamanında teslim şartlarına riayet edilse idi, hiç olmazsa bu süre sonunda üç uçak gelecek, kullanılacak ve terörün beli önemli ölçüde kırılacaktı.
Ama olmadı; biz bu konuda iki mühim hatâ yaptık: 1) Aselsan kamerası zamanında İsrail Elbit şirketine teslim edilmedi; bu (uçak+elektronik aksam entegrasyonu) sisteminin ortaya çıkarılmasını  geciktirdi. 2) Aselsan kamerası, İsrail’in kullandığı kameraya nazaran iki misli ağır olduğundan ortak yapım insansız uçağımız ön görülen irtifâ ve sair performansları sağlayamadı. İlmen-teknik olarak yanlış olan bu ısrar ve daha sonra da ilmî ve teknik mantığı olmayan iyileştirme gayretleri boşa gittiğinden; uçakların Türkiye-İsrail arasında getirilip götürülmesi sebebiyle çok zaman kaybedildi. Kısaca, hâlâ nasıl sonuçlandığını tam olarak bilmediğimiz bu ortak yapım curcunasından bir fayda sağlanamadı.
Sonunda, birkaç kere ABD ve İsrail’den kiralanan insansız uçaklar kullanıldı. Sebebini tam bilmiyoruz amma, bu da doğru-dürüst bir sonuç vermedi. Son defa, birkaç ay evvel ABD’den Predator insansız uçakları kiralanarak terörist takibine geçildi. Eh, görüyoruz ki sonuç alınmaya başlandı.
Ata sözüdür: Kritik zamanlarda klasik tedbirlerin faydası olmaz.
Çetinoğlu: Bu kararlar, hem ihtiyaç ve hem de tedârik şekli açısından doğru değil miydi?
Yüksel: Bu soru son derece anlamlıdır. Evet, yaptığım kısa açıklamaya göre, başımızın âcil belâsı olan PKK terörü için, ne pahasına olursa olsun, satın alma yolu ile hemen kullanılması gereken insansız uçak yerine.. uzun zaman alacak, üstelik sonu da tam bilenemeyen ortak yapım yolu ile tedârike gitmek son derece yanlış bir karar olduğu gibi, bu uçakta, ne olursa olsun kamera gibi tâlî bir-iki sistemin mutlaka yerli yapım olması şartını koşmak, bunda sonuna kadar ısrarlı olmak.. o da, ancak, emsallerine nazaran iki misli ağır yapılabildiği için uçak istenen performansa bir türlü ulaşamadı. Bu yanlış karar, büyük hatâ ve inat bize çok pahalıya mal oldu. Evvelkilere ek olarak binler mertebesinde gencimiz öldü, milyarlarca maddî kayba mâruz kaldık. Dediğim gibi, sonunda yine ABD Predator insansız uçaklarını kiralamaya mahkum olduk. Bunun hesâbı kimden sorulacak bilmem?
Çetinoğlu: Neden bu hatâlara düşüldü acaba?
Yüksel: En önemli sebep; neyin, niçin, ne çapta lüzumlu olduğunu.. nereden, nasıl başlanıp nasıl devam edilerek amaca ulaşılabileceğini bilmeden; ‘Yerlisi olsun, hem de yüzde yüz mertebesinde yerlisi; bizde de olsun, en iyisi olsun, en büyüğü olsun, en hızlısı olsun…’ tarzındaki mantıksız, eşyânın tabiatına aykırı düşüncelerle, insan-arşiv-bilgi birikimi ve yılların tecrübesi olmadan, hababam usulü karar verilip icrâya geçildiği için.. bu çılgın, ilmen ve teknik olarak mantıksız icra, bütün yalanlarına rağmen fütursuzca desteklendiği için böyle oldu. Bu işi ortaya atanların, körükleyenlerin ve destek verenlerin hiç biri uçak mühendisi olmadığı veya uçak mühendislerinden istifâde edilmediği için bu kadar kötü oldu sonuç diye düşünüyorum.
Çetinoğlu: Karar mekanizması yanlış işletildi diyorsunuz. Peki, alınan kararlar doğru muydu?
Yüksel: Değildi. Siz ‘neden’ diye sormadan ben her üç kararı tahlil edeyim:
1-AWACS (havadan erken uyarı sistemi) Projesi: Türkiye için 4 büyük uçaktan müteşekkil AWACS filosuna neden lüzum görüldüğünü anlamak mümkün değildir. Şöyle ki: Bu nevi keşif-kontrol uçaklarının 2.Dünya Harbi’nden sonraki en iyi örneği, ABD’nin meşhur (büyük) U2 jet keşif uçaklarıdır. Bunlar, çok yüksek irtifâdan yeryüzündeki en küçük cisimleri ve hareketleri tesbit edebiliyordu. Bu sebeple Rusya’nın (o zamanki adı ile Sovyetler Birliği’nin) korkulu belâsı idi. Ruslar bu uçakların varlığını biliyordu. Ama, aynı irtifâya çıkarak onları vurabilecek kapasitede füzeleri yoktu henüz. Rusya, önce afra-tafra etmeden o irtifâya çıkabilecek füze-mermi yapmayı başardı. Sonra da Ural dağları civarında, bu U2’lerden birini vurdu. Bu olay U2’lerin yıldızını söndürdü; 1970’den sonra onların yerini, bir mânâda AWACS aldı.
U2 ve AWACS tipi keşif uçakları, çok yüksek irtifâda, çok uzun süre havada kalabilirse  verimli olur. Bu da, ancak kendi vatanı ve hâkimiyet sahâsı çok çok geniş ülkeler için söz konusu olabilir. Türkiye için, verimlilik bir yana, tamâmen gereksizdir. Çünkü, doğu-batı gidiş-dönüşü 2-3 saat, ülkemizin etrâfında bir dikdörtgen çizerek uçması 4-5 saat mertebesinde olabileceğinden.. ayrıca, ülkemiz için böyle bir uçuşun da mantığı olmadığından bu uçakları kullanmanın hiçbir anlamı da yoktur. Özetle AWACS’lar bizde hiçbir işe yaramaz; verilen karar, dökülen milyarlar bizde de olsun fantezisinin ürünüdür. Buna rağmen alındı, ama bir türlü kullanılamadı. Tam tersine paramız yutuldu, ümidimiz kırıldı. Canlı cenâzeleri Ankara’da yatıyor diye duydum.
Çetinoğlu: Cobra taarruz helikopteri meselesi?
Yüksel: Bilhassa PKK terörüne karşı kullanılmak üzere şu veya bu şekilde, insansız keşif (gözetleme-görüntü tesbit ve bilgi iletme) uçakları ile bunlardan elde edilen istihbarata göre yapılacak karşı taarruz ve imha faaliyetlerine uygun savaş helikopterleri edinme kararı (kelimenin tam anlamıyle) yüzde yüz yerinde bir karardır. Terör belâsı bir faciâdır. Âcilen önlenmesi gerekir. Bu sebeple de bu iki (silâhı) mutlaka edinmemiz icap ederdi.
Bunun için askeriye, envanterinde mevcut bütün gücü ve silahlarını bihakkın kullanarak; yetmezse, kimden alındığı veya alınacağı ve kaça mal olacağı dahi düşünülmeden hemen ve âcilen en uygun ve üstün yeni silahları temin edip gereğini yaparak PKK’yı yok etme mecburiyetinde idi. Ama bunun için öncelikle insansız uçak meselesini (satın alarak) hemen kullanıma sokmak.. ve onun verdiği bilgilere göre en kısa zamanda savaş helikopterlerini ve onların ardından da jetleri harekete geçirmek icap ederdi. PKK terörünün azgınlığı ancak böyle giderilebilirdi. Hâlen de öyledir. Bu sebeple, zâten var olan jet filolarımıza ek olarak, hemen satın alınarak yeteri kadar savaş helikopteri ile gerekli takviyeyi yapmak icap ederdi.  Hal böyle iken; “yerli katkı, ortak yapım, bugüne kadar hiçbir insansız uçağın çıkamadığı irtifâlara tırmansın ve orada kesintisiz 52 saat uçsun” gibi gereksiz ve uçuk taleplerle, elde avuçta hiçbir şeyimizin bulunmadığı bugüne gelindi.
Hemen sorulabilir: Artık savaş helikopteri ve insansız uçak vb ihtiyaçlarımız için biz bir şey yapmayalım, hep satın almaya devam mı edelim? Ne münâsebet? Yapacağız tabii; yapmalıyız tabii. Ama, bir yandan mümkün olduğu kadar yoğun ve âcil askerî taktik müdâhale ile PKK belâsı yok edilirken; diğer yandan da, ama mutlaka askerin dışında, 110 senedir bütün dünyâda uçan cisimler nasıl dizayn ve imal edilmiş ise öyle yaparak, işin ve eşyanın tabiatına uygun şekilde hareket ederek bu sanâyiye girilebilir; girilmelidir. Bu işte görev alacakların çok büyük (hattâ dominant) kısmı, konunun olmazsa olmaz bir icâbı olarak uçak mühendisi olmalıdır. Onların dışında, ama sâdece gerektiği kadar makina, malzeme, elektrik, elektronik ve sair mühendis de istihdam edilebilir; edilir zâten. Bilgisayar ve programlama, tasarım vs mühendisiyim diyenlerin, en azından dizayn ve imalât safhasında obje-uçağın zâtı, vücudu açısından yeri yoktur. İşletme açısından gerekli elektronik sistemler için bu nevi kişilere ihtiyaç duyulabilir; ancak o da, ancak, bunların montajı, kullanımı, bakım ve onarımı için.. Benim bildiğim, bütün dünya sanâyi âleminde, uçak dizayn ve imal edilen müessesede, elektronik ve sair âlet, sistem, hattâ motor falan yapılmaz. Bu konuda, bizim gibi ülkeler bir yana, büyük uçak sanâyi firmaları olan ülkelerde bile, “illâ yerli yapım” diye delilenmeden, dünyada mevcut, binlercesi uzman kuruluşlarca yapılıp satılmış ve denenmiş olanlar tercih edilerek alınır, monte edilir ve kullanılır.
Çetinoğlu: Türkiye-İsrail ortak yapımı Heron’lar konusunu biraz açabilir miyiz?
Yüksel: Yukarıda arzettim; kısaca tekrar edeyim: Açılan ortak yapım ihâlesine ABD ve Çin itibar etmedi; sâdece İsrail katıldı. Bu sebeple sâdece İsrail ile müzâkereye girildi. Yaklaşık 2,5 ay sonra ihaleyi İsrail’in kazandığı ilân edildi.
Çetinoğlu: Bu ortak üretim nasıl olacak idi?
Yüksel: İnsansız uçağın ana yapısı olan (gövde + kanat + kuyruk + iniş takımı + motor beşiği), yani uçağın bizâtihî  kendisi ile uçağın kalkış-iniş-seyrüsefer hareketleri için gerekli yer-destek-kontrol ve bunun uçak içine monte edilecek karşıtı-ikizi elektronik güdüm sistemi gibi önemli bölümler İsrail firmaları tarafından yapılacak.. uçağın hizmeti ile alâkalı (hedef  belirleme, takip, tesbit, görüntüleme, bunu gereken yerlere iletme..) vazifelerini ifâ edecek elektronik görüntüleme sistemi (kamera) vs ise, Türkiye-Aselsan şirketi tarafından imal edilerek belirlenen zaman aralığında İsrail Elbit firmasına teslim edilecek; İsrail IAI firmasının yaptığı uçak ile bu sistemler entegre edilerek kullanacağımız insansız uçaklar yapılmış olacak; bunlar gerekli bütün testlerden geçirildikten sonra da çalışabilir-kullanılabilir halde bize (Türk Silahlı Kuvvetleri’ne) teslim edilecekti.
Çetinoğlu: Uçak sayısı ve mâliyet belli mi?
Yüksel: Hepi-topu 10 uçaklık bu sipârişin toplam mâliyeti yaklaşık 180 milyon dolardır. Bunun % 70 kadarı İsrail şirketlerinin, % 30 kadarı da Türk şirketlerinin payıdır.
Çetinoğlu: Bu insansız uçaklar inşa edilip zamanında TSK’ya teslim edildi mi?
Yüksel: Hayır.
Çetinoğlu: Neden?
Yüksel: Türkiye’de imal edilen, bilhassa kamera aksamının ağırlığı.. emsali, meselâ İsrail’in aynı insansız uçaklarda kullandığı kameranın iki misli kadar idi. Bu sebeple, meselâ irtifâ gibi önceden kabul edilen performanslar tutturulamadı. Teslimat, bir de bu sebeple geciktikçe gecikti. Dolayısıyle bu ortak yapım Heron’ları PKK terörü için bir türlü kullanılamadı.   
Çetinoğlu: Böyle bir hatâ nasıl yapılır?
Yüksel: İmal sırasında uçak mühendislerinin bilgilerinden yararlanılmazsa, “asker böyle istedi” diye yanlış, hem de imkânsıza yakın çok yanlış şartlar öne sürülürse.. karşı taraf da, belki bu yağlı müşteriyi kaçırmamak için, belki bir başka sebeple itiraz etmezse benzer sonuçlar kaçınılmaz olur; nitekim olmuştur. Ayrıca, uçak mühendislerinden yararlanılsa bile, daha önce bu işlerde hiç olmazsa 10-15 yıl çalışarak tecrübe kazanmış insanlara ihtiyaç vardır böyle bir teşebbüs için. Bu da yetmez; bunların dizayn ve imal edilerek bir çok tecrübeden geçirildikten sonra, geniş çapta fiilen kullanılmış olması.. yani, yerli-yabancı bir ülkeye satılmış ve başarılı sonuç alınmış olması gerekir. Bizde bu hususların hiç birine riayet edilmemiştir. Meselâ, kendi beyanları ile sâbit; yüzde yüz yerli (ne demekse?) Aselsan kamera sisteminin; bu Heron ortak yapımında kullanılmaya kalkılmasından evvel (fiilen çok sayıda üretilerek) başka ülkelere satılıp kullanıldığına dair hiçbir bilgi (iddia) yoktur; olsaydı fiyakalarından geçilmez; yeri-göğü inletirlerdi.     
İnsansız uçak yapmaya kalkan her ülkenin geçmişinde başarılarla dolu bir genel havacılık-uçak sanâyii çalışmaları vardır. Genel havacılıkta kâfi mesâfe alınmadan insansız uçak yapma teşebbüsünde bulunulmaz; biz hâriç bulunulmamıştır da. ABD, ilk havacılık sanâyii kuruluşundan 13 yıl sonra, o da çok yakın ve âcil bir sebebe bağlı olarak, Birinci Dünya Harbi’ne katılacağı için ve bu harpte, o güne kadar hiç görülmemiş, kullanılmamış bir silâh kullanmak düşüncesiyle insansız uçak yapmaya başlamıştır.
Burada bir önemli husus daha var: Bir sene evvel İtalyan Markoni, ilk telsiz telefonu icat etmiş ve telsizle konuşmalar yeni hizmete girmiş idi. ABD (den bir kişi veya firma) bu icadı, ilk defa uçan bir nesneyi uzaktan kumanda ile sevk ve idârede kullanmayı keşfetmiş ve bunu uygulamıştır.
Meselâ İsrail, havacılık sanâyiine, daha kuruluş senesi 1948’de başlayıp çok başarılı olduğu halde.. insansız uçak yapımına, 25 sene sonra, 1973’de başlamış.. ilk ürününü de bundan ancak 5 sene sonra 1978’de uçurabilmiştir. Ama arkasından, 30 küsur sene içinde, ABD’yi tâkiben ikinci sırada, 26 cins insansız uçak dizayn ve imal edebilmiş, bunlardan 1000 kadarını 42 ülkeye satabilmiştir.
Birleşmiş milletlere üye olan-olmayan ülke sayısı 200’ün çok üzerindedir. Bunlar arasında herhalde 50-60 kadarının hatırı sayılır orduları vardır. Bunların bir kısmında, şu veya bu mertebede sivil uçak sanâyii, çok daha azında ek olarak askerî uçak yapımı söz konusu olsa da, kayda değer ölçüde ve vasıfta insansız uçak yapan azdır. Sebebi şu: Demek ki bu ülkelerde insansız uçağa ihtiyaç yoktur. Az-çok olan da hazır olanı satın alarak ihtiyâcını gidermektedir. Aksi hâlde yapılan yatırım verimli olmaz. Varın bizim durumumuzu kıyas edin.
Şunu unutmamak gerekir: Canlı cansız her varlık, getirisi götürüsünden fazla, en azından ona eşit değilse yaşama hakkına sahip değildir. Önce yavaş yavaş ve sonra hızlı bir şekilde sahneden çekilir gider. Yaradılışın kanunu böyledir. Günümüz dünyâsı ve bundan sonrası ‘ihtiyâcım olan her şeyi ben yaparım-yapmalıyım’ dünyâsı değildir. Bu özellik, ancak dünyâ devleti iddiası ve gücünde olan, ayrıca çok büyük topraklara sahip veya önü-ardı alınmaz belâlara mâruz birkaç ülkede vardır ancak: ABD, Rusya, Çin, Hindistan, Kanada ve (sonuncuya misal olarak) İsrail gibi.
Uçak ve havacılık mektebinden mezun olmadan, sahasında çalışmalar yaparak tecrübe kazanmadan, erbâbından dinlemeden ve de yazılanı okumadan bu işi öğrenmek ve yapmak mümkün değildir. Atalarımızın dediği gibi okumadan âlim, yazmadan kâtip olunamaz.
Çetinoğlu: Asıl konumuz olan Heron projesine dönüp, neticede nereye varıldığını sorabilir miyim?
Yüksel: Türkiye-İsrail Heron ortak yapım projesi 2005’de başladı; (3 uçak+1 yer istasyonu) olarak ilk teslimat 24~30 ayda yapılıp teslim edilecek idi; ama olmadı. Kasım 2007, Mart-Eylül-Ekim-Kasım-Aralık 2008.. Ocak-Nisan-Ağustos-Ekim-Kasım 2009.. tarihlerinde “geldi-gelecek, oldu-olacak” gibi yuvarlak haberler ile hep vâde verildi. Ama, doğru-dürüst bir türlü gelmedi Heronlar. TAI ve ona bu sipârişi veren Savunma Sanâyii Müsteşarlığı, hattâ bizzat Savunma Bakanı çeşit çeşit, biri diğerini nakzeden beyanlar ile, bana göre milleti oyaladı, hattâ kandırdı hep. Ama bir sonuç çıkmadı. İsrail’de yapılan testlerin %100 başarılı olduğu söylendi; bir hafta sonra Batman tecrübelerinde fiyasko ortaya çıktı. Hava Kuvvetlerinin bu konuda şüphe içinde olduğu yazıldı TAI erkânı tarafından. Kimse doğru-dürüst sebep açıklamadı. Ben de, 2010’dan itibâren medya taramasını bıraktım. Galiba, arka arkaya birkaç karakol baskını yedikten, on’larla askerimizi şehit verdikten sonra, 2011 yılı ortasında bunların geldiğini okudum bir haberde. Her söylenen yalan çıktığı için bu haberin doğruluğundan şüphe ettim ve sordum kendi kendime: O halde ABD’den neden üç Predator’luk bir filo kiraladık? O günden beri teröristi takip eden bunlar çünkü?..
Bütün bunlar “Türkiye’de İnsansız Uçak Aldatmacası” kitabımda teferruatı ile anlatıldı.  
Çetinoğlu: Terörle mücâdele ve sonlandırılması için bütün ümidimizi Heron’lara bağlamıştık. Gelmeyince şehitler vermeye devam ettik.
Yüksel: Maalesef, aynen öyle…
Çetinoğlu: Türkiye’de insansız uçak yapılabilir mi? Sık sık adı geçen ANKA projesi nedir meselâ?
Yüksel: 2004 yılında Millî Savunma Bakanlığı Savunma Sanâyii Müsteşarlığı’nın (SSM) talebi üzerine TAI (Turkish Aerospace Industries) İngilizce adı ile anılan Türkiye Havacılık Sanâyii, Türk İnsansız Hava Aracı (TİHA) adı verilen aracın üretimine başlanacağını duyurmuş. Yüzde yüz yerli ve özgün (!) bir insansız uçak diye lanse edilen bu TİHA’nın bir maketi 2006 İngiltere-Farnborough havacılık fuarında sergilenmiş. La Franchi isimli bir uzmanın verdiği raporla bu insansız uçağımızın (!), 1995’de ABD Ordusu ve CIA için ilk kademede 340 adet imal edilen.. daha sonra Bosna, Irak, Afganistan’da nokta taarruzlarında (doğrudan silah olarak) yoğun şekilde kullanılan.. bugün bizim de PKK teröristi takibi için kiralık olarak kullandığımız, aşağı doğru V kuyruklu  Predator’ların aynı (yani şeklen kopyası) olduğu.. bazı özellikleri açısından da Heron’a benzediği belirtilmiş. 4 sene sonra, bu kere yukarı doğru V kuyruğu ile adı ANKA olarak değiştirilmiş (Temmuz 2010); bilmem kaçıncı kere hangardan çıkarılmış; Bakanlarla fotoğraflar çektirilmiş; 2010’un son günlerinde, Bakan Vecdi Gönül şahitliğinde 14 dakika uçurulmuş; 2011 baharında iki küsur saat daha uçtuğu söylenmiş; aynen Heron gibi, bu gün uçtu-yarın uçacak, yer testleri bitti-uçuşlar yapılacak, 2010 sonunda.. 2011 ortasında.. olmadı 2012’de tamâmı teslim edilecek haberleriyle hep gündemde tutulmuş bu [sözde yüzde yüz yerli özgün tasarım (!)] insansız uçağın, ne gariptir; daha ortada olmayan bu ANKA’nın, gövdesi üzerinde “Türk Silahlı Kuvvetleri”, “Türk Hava Kuvvetleri” yazıları ve herhalde envantere kayıt numarası olan 001 kodu ile resimlerinin yayınlanmasında bir beis görülmemiştir. Sanki, ordumuz, bu insansız uçağı daha yapılmadan, herhalde sanal kopyasını, sanal olarak satın alıp envanterine geçirmiş (!). Ne denir? Talep eden ordu; yaptık-uçurduk.. “kaptı gidiyor, tutabilene aşk olsun” nâraları atan yüzde yüz ordu kontrolünde olan TAI; imâli şöyle dursun, daha uçuş tecrübeleri dahi bitmemiş olan sanal bir uçağı (sanal olarak) satın alıp envanterine geçiren yine ordu… Ve bütün bu yalanlara kulağını tıkayan, hatta bol keseden destekleyen yetkililer.. Daha sayalım mı?  
Uzun lafın kısası, gerçek dizayn (hesap ve inşa) açısından ortada şu veya bu isimde bir insansız uçak yoktur henüz ülkemizde. Bu şartlarda devam edilirse olması da ilmen, teknik ve teknolojik açıdan mümkün değildir. Bu anlattıklarım işin, yüz milyonlara mal olan, ama ürünü bir türlü ortaya çıkmayan resmî kuruluş TAI’nin teşebbüsüne aittir. Bunun, yine TAI tarafından yapıldığı söylenen Gözcü gibi küçükleri-minileri, hatta sivrisinek adı verilen insansız helikopteri.. Baykar-Kalekalıp ortaklığı ile Vestel Savunma gibi özel teşebbüslerin mini insansız uçakları ve helikopterleri de var. Bütün bunlara ait geniş bilgi ve görüşlerim, yorumlarım adını verdiğim kitabımda detaylı bir şekilde anlatılmıştır. Resmî-özel hepsine şâmil olmak üzere şunu söyleyeyim:
Kısaca, şu anda ülkemizde, insanlı-insansız gerçek anlamda uçak falan yapılmamaktadır. Bu konuda resmî ve özel bütün beyanlar sabun köpüğünden başka bir şey değildir. Kısa zamanda söner gider; ortada sâdece lekesi kalır. Makul bir zaman içinde gerçek uçak yapabilmek için kökü senelere dayanan teknik ve teknoloji olgunluğu, arşiv-bilgi birikimi ve yetişmiş insan açısından belli bir seviyede olmak gerekir. Ülke çapında ulaştığımız genel teknik-teknoloji seviyesi hâriç, diğerleri açısından sıfır olduğumuza göre; hele, KOBİ ölçekli tasarım mantığı ile uçan cisim yapılması da mümkün değildir.
Önce, bilhassa talep edenler (sipâriş verenler) ile karar vericilerin, bunun için yetkili ve sorumlu olanların, sonra da bu işi fiilen yüklenecek kişilerin uçan cismin ve uçmanın ne olduğunu..  100 senedir bu hareketli vasıtanın nasıl yapıldığını.. eşya nev’inden hareketsiz bir cisim olmayan; hareketli, hem de en seri hareketli bir vasıta olan uçağı yapmanın tasarım mantığı ile mümkün olamayacağını bilmeleri ve kabul etmeleri gerekir. Bu işi, gelişigüzel şu veya bu yüksek tahsilden geçmiş, ama uçağı bilmeyen, bir kısmı uçak ve hattâ makina mühendisi dahi olmayan, kerâmetleri kendilerinden menkul “bizim çocuklar” familyasından akıldânelere değil, uçağı ve onun nasıl yapılabileceğini bilen uçak mühendislerine havale etmek lazım. Bu iş, 100 senedir bütün dünyada yapıldığı gibi, mutlaka dizayn ile başlayıp, erbâbı nasıl yapmış ise öyle devam ederek başarılabilir. Ancak, bu gün için, önce bir çok âcil ihtiyacın bir an evvel karşılanması ve sonra da millete moral vermek açısından sağlam bir şekilde başlamış olmak için, mutlaka uzun seneler uçak dizayn ve imal etmiş, ürünleri tutunmuş bir yabancı firma ile bire-bir ortak yapım şeklinde başlanması ve devam ettirilmesi ile başarılı olunabilir.
Çetinoğlu: Şu andaki durum için sonuç?
Yüksel: Ondan-bundan (dış görünüş açısından) şeklen kopyalama yaparak, makul ve mantıklı hiç bir hesap yapmadan, kendi tâbirleri ile tasarlayıp tasarlayıp (sözde) uçuruyorlar. Bir tanesinin dahi kullanıldığını, ondan alınan sonuca göre gereken askerî harekâtın yapıldığını duymadık-görmedik. Eğer, obje ne olursa olsun, önemli olan onu uçurma ise, Eminönü alt geçitlerinde vatandaşın gözü önünde, tasarlamaya dahi lüzum görülmeden, bunların minileri her gün saatlerce uçuruluyor. Başka söze lüzum var mı?
Çetinoğlu: Yedi yıldır böyle mi devam ediyor…?
Yüksel: Evet; kevgire dönen hudutlarımızdan sızan teröristler hâlâ Mehmetçik, korucu ve polisleri şehit ediyor, çoluk-çocuk, kadın-erkek, yaşlı-genç demeden sivilleri öldürüyor. Biz hâlâ (sözde) model geliştirme gevezeliği ile meşgulüz (!). Bu mantıkla, yukarıdakilerin kafasına dank edinceye kadar da bu gidiş devam edecektir. Gün gelecek (ki o gün uzakta değil), terör bitecek; fakat bizim TAI’nin TİHA’sı-ANKA’sı, Gözcü’sü, Sivrisineği.. Vestel’in Karayel’i.. Başkar-Kalekalıp ikilisinin Gözcü’sü, Bayraktar’ı, Çaldıran’ı, vs’si bir türlü hizmet verirken görülmeden unutulup gidecek. Yaşayan bunları görecek.  
Çetinoğlu: Merak ettim; şu ANKA projesi nedir, nasıl yürüyor? Biraz daha açar mısınız?
Yüksel: Mâdem istiyorsunuz biraz daha açayım: ANKA, TAI tarafından tasarlanan (!) ve ilk adı TİHA (Türk insansız hava aracı) ve ABD yapımı Predator’un şeklen kopyası olan; bu hâliyle maketi ile tanıtılan (2006); uzun zaman adından söz edilmeyen; 2010’da, aşağı doğru V kuyruğu yukarı çevrilmiş olarak, (bir mânâda ikinci versiyon) bu kere ANKA ismi ile millete duyurulmuş olan; SSM ve TAI erkânınca yüzde yüz yerli özgün bir tasarım olarak lanse edilen; sık sık tek elden çıkmış şişirme haberlerle, durmadan “kaptı gidiyor, tutabilene aşk olsun” havası ile  beyinlerin yıkandığı.. ama bir türlü testlerinin tamamlanarak seri üretime geçilip kullanıcısına teslim edilemeyen; bana göre sanal bir insansız uçaktır. İrtifâ, havada kalış süresi, fiilen keşif-görüntü tesbiti yapıp iletimi başarabildiğine dair bir tek delil yoktur.
Kitabımda, bu sanal uçağın özelliklerini, henüz hiçbir performansının çek edilmediğini (edilse idi davul-zurna ile yeri-göğü inleterek ilan ederlerdi), hemen her haberde henüz çek edilmemiş, kesinleşmemiş, kâğıt üzerindeki geometrik boyutları ve ağırlık kalemleri ile sür’ati farklı farklı verilen, bunların hangisinin gerçek olduğu bilinmeyen, İsrail yapımı ve diğer bâzı benzeri insansız uçaklarınki ile kıyaslanınca son derece verimsiz (olacağı kesin), çok.. hem de çok pahalıya mal olacak bir uçak olduğunu teker teker anlattım. Merak edenler okusun. Kısaca şunu söyleyebilirim: Şu anda ANKA denen insansız uçak, aslında fonksiyonel olarak dirisi yapılamamış, ama arada bir hayat makinasına bağlanıp kısa kısa nefes aldırılarak canlı diye millete yutturulmak istenen bir kadavradan ibarettir benim nazarımda. Bütün bu gerçeklere rağmen, yük kapasitesi ve havada kalma süresi açısından, Heron’lardan üstün olduğu iddia edilmez mi?.. Milletim adına utancımdan yüzümü kapıyorum ben. Bununla da kalmıyorlar, iddia edildiğine göre; cüsse, uçuş irtifâsı ve süresi açısından böyle bir insansız uçağı yapabilen ülke olarak Amerika ve İsrail’den sonra dünyânın üçüncü ülkesi olacakmışız (!). Bu iddiayı, efelenmeyi okuyan.. başta İsrail olmak üzere bir çok ülke mensubunun kasıklarını tutarak güldüğünü görür gibiyim.. ve gerçekten utanıyorum milletim adına.

Prof. Yüksel acı gerçekleri haykırıyor

Makina ve Uçak Mühendisi, İTÜ Uçak ve Uzay Fakültesi Emekli Dekanı Prof. Dr. AHMET NURİ YÜKSEL Röportajın İkinci ve Son Bölümünde İnsansız Hava Aracı ve Uçak Sanâyii Konusunda Acı Gerçekleri Haykırıyor.
Oğuz Çetinoğlu: ‘İnsansız Hava Aracı yapımında dünyanın üçüncü ülkesi olacağız’ Deniliyor. Gerçekten üçüncü olabilir miyiz?
Prof. Dr. Ahmet Nuri Yüksel: Bu güne kadar, hiçbir bilgi birikimi, arşivi, tecrübesi, yetişmiş insan gücü olmadan suya dalar gibi uçak yapmaya kalkan.. ve hele, böyle normal bir uçak yapma tecrübesi olmadan insansız uçak yapmaya teşebbüs eden ve ayrıca kopya çekerek başarılı olan bir millet-devlet-ülke olmadı. Bütün bunlardan mahrum, üstelik cühelânın her şeye hâkim olduğu Türkiye, böyle bir yarışa girebilir mi ki, girse de kabul ederler mi ki.. üçüncü olması bir yana, sıralamada yeri olsun? Dilin kemiği yok; ambargo da konamaz.. Siz şükredin, cezâî ehliyeti olmayan bu cühelâ takımı birinci olduklarını ilan etmemişler. Kitabımda bunu da yeteri kadar açıkladım.
Çetinoğlu: Şüpheniz mi var?
Yüksel: Şüphem yok; ilmel-yakîn kesin kanaatım var. TAI yetkilileri, daha genel havacılık, uçak ve uçan cisim olarak.. konunun kendisini, terminolojilerini.. yük kapasitesi, menzil, ağırlık vs sayısız kavram, parametre ve performansın ne olduğunu.. bunların, meselâ hangisinin ön şart olarak verilen hangisinin hesapla bulunan cinsinden olduğunu.. bunlara bağlı olarak verimlilik, üstünlük kavramlarını bilmemektedirler. Bu konudaki değerlendirmeleri de yanlıştır, hatalıdır. Kusura bakmasınlar; iddiaları, onların uçak denen vâsıtanın câhili olduklarının delilidir. Bunlar mı uçak yapacak? Daha ne söyleyeyim?
Çetinoğlu: TAI’nın ANKA dışında insansız uçak tasarımlarının olduğundan söz ediliyor…
Yüksel: TAI, ANKA’dan başka %100 yerli (!), Türk mühendislerinin özgün tasarımı (!) târifi ile, mini cinsinden insansız hava araçları da yaptığını ilan etti. ‘Gözcü’ adı verilen araç, 2007 yılının 30 Ağustos Zafer Bayramı töreninde ilk defa görücüye çıkmış (!). Bir de, sivrisinek adını verdikleri, “insansız ama silahlı” diye havasını basa basa insansız helikopter yaptıklarını da duyurdular. 2012 yılındayız. Gözcü için aradan geçen 5 yıla yakın.. sivrisinek için ona yakın süre geçti.. Bir daha bunların adını duyan bile olmadı. Ama, bu haberleri pompalayanlar teşvik üstüne teşvik ile taltif ediliyorlar. Yazık değil mi bu milletin şeref ve haysiyetine?  
Çetinoğlu: Türkiye’de özel sektör firmaları da insansız hava aracı yapıyormuş; ne dersiniz?
Yüksel: Evet! Baykar Makina-Kalekalıp ve Zorlu grubunun Vestel Savunma ünitesinin de genel olarak mini, bir-iki tâne de midi cinsinden insansız hava aracı yaptıkları gazete haberlerinde yer aldı bir çok kere. Baykar grubunun Gözcü isimli bir mini insansız uçağının Gözcü A ve Gözcü B olarak iki ayrı modelinin bazı karakteristikleri de ilan edildi; ama bunların testleri ve imal edilip edilmedikleri hakkında bir haber ve bilgiye ulaşılamadı. Ayrıca, Bayraktar ve daha büyük cüsseli Çaldıran ve bir de helikopter yaptıkları deklare edildi. Bunlardan bir kısmının Sinop Erfelek’de, kaymakam ve resmî-sivil bir çok kişinin huzurunda test uçuşlarının yapıldığı; ancak tam başarılı olunamadığı; ama, buna rağmen  bunlardan çok sayıda (12+76 adet) imal edilip orduya teslim edildiği, hem kendilerince ve hem de Bakan Vecdi Gönül tarafından defalarca söylendi.    
Garipdir; tıpkı Ankara’daki SSM-TAI grubu mensupları gibi, Baykar grubu mensupları da, doğru olsa neyse.. ama baştan sona yanlış kıyaslamalarla, ya

“18. Türk Dünyası Çocuk Şöleni”

 

TDAV tarafından düzenlenen Türk Dünyası Çocuk Şöleni’nin 18.si geçen hafta yapıldı. Kadıköy’deki tarihi yürüyüşü Eminönü Halk Eğitim Merkezi’ndeki Şarkı Yarışması izledi. 31 Mayıs Perşembe günü İnönü Stadı’nda tam bir şölen vardı. Türk Dünyasının değişik ülke ve özerk bölgelerinden gelen Türk çocuklarının geçit töreni ve oyunları gözleri yaşarttı. Türk Dünyasının Çocuklarını bir araya getirmek aslında geleceği birleştirmektir. Türk Dünyasındaki dayanışmayı işbirliğini ve tanışmayı arttırmaktır.

Bu büyük hizmeti gerçekleştiren Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı’na ve Vakıf Başkanı Prof. Dr. Turan YAZGAN ağabeyimize ne kadar teşekkür etsek azdır. Kendilerini tebrik ederiz. Rahatsızlığına rağmen, Türk Dünyasının geleceğine hizmet için çırpınan Hocayı gördükçe; faaliyetlere ilgisiz ve duyarsız hale gelen, içe kapanan, ünvanlı ve ünvansız bazı dostları gözüm aradı. Bunların üstlerine öyle bir ölü toprak serpilmiş ki; onu kaldırmak mümkün değil…

Ülkenin çok değişik sorunlarla ve ihanetlerle kuşatılmış olması bazılarındaki milli tepkiyi neredeyse ortadan kaldırmışa benziyor. Ülke doğrudan veya dolaylı işgal edilse, Türk’süz ve Türk Milletinin dışlandığı bir anayasa yapılsa nerdeyse kılları bile kıpırdamayacak… Sorumsuzluk anlamına gelen ve son dönemde sık sık duymaya başladığımız “Efendim, biz zamanında görevimizi yaptık” sözünü kimse söylememeli… Çünkü hayat devam ediyor.

***

İktidar bir ara AB baskısıyla zinayı yasaklayan yasayı değiştirmişti. Şimdi bakıyoruz ülke gündemi değiştiriliyor ve bir yığın sorunun tartışılması bir tarafa bırakılıyor ve sadece kürtaj tartıştırılıyor. İktidar bugünlerde kürtajı yasaklayıcı ve çok sınırlayıcı bir politika izliyor. Ancak hem dış baskılarla zinayı yasak olmaktan çıkar; hem de kürtaja karşı çık… Bu gibi çelişkiler bizim ülkemizde oldukça bol görünüyor.

***

Futbolda şike olur da siyasette ve ideolojide olmaz mı? Geçmişte çok hızlı Marksistler vardı. Bunlar her gün Dünyayı yeniden kurar ve ülkeyi kendilerine göre değiştirmeye çalışırlardı. Devrim yapacağız derlerdi; ancak devrimlerin izinle yapıldığının farkında değillerdi. Öyle hızlıları vardı ki Türkiye’de Komünist bir ihtilal yapılmış olsa; bunların muhakkak politbüroda yer alacaklarını düşünürdük. Bunların bir kısmı Atlantik ötesinden kurgulu olduklarını ve samimi olarak ideolojiye bile bağlı olmadıklarını gördük ve yaşadık. Bunlar o dönemlerde pratiği çok eksik olan sosyalist teorinin emrindeydiler.

Bugün de bunun değişik örnekleri görülüyor. Kapitalist Müslümanların israf ve lüksünü, Türkiye’de oluşan yeni muhafazakar sermaye ve şehirli gerçeğini hedef tahtası yaparak bazılarının öne çıkmaya çalıştığı görülüyor. Bunlar kendilerine antikapitalist Müslümanlar olarak takdim ediyorlar. Anlaşılan aşırı solda yeni bir fraksiyon yaratma çabası var. Sosyalist dünyanın kök sorunu olduğu ve bu coğrafyada nereye yaslanılması gerektiği tartışılıyor. Anlaşılan “herkes dini kullanıyor niye biz kullanmayalım” görüşü hâkim.

Aydınlanmacı felsefe din dışılığı esas aldığı, gerici-ilerici ayırımına giderek sınıfçı bakışı gözden uzak tuttuğu için tenkit ediliyor. Tabii milli kimlik ve Türk düşmanlığı ülkeyi yönetenler gibi bir etnik grup zannediliyor. Devlet kendisine Türk demekten vazgeçtiği takdirde; eşitliğin sağlanabileceği ileri sürülüyor. Demek ki eşitlik olabilmesi için meselâ, Rusya Federasyonunun Rus’luğu, Almanya’nın Almanlığı, Fransa’nın Fransızlığı, İtalya’nın İtalyanlığı reddetmesi gerekecek. Ayrıca, milliyet ve Milli kimliği dışlayarak iyi ümmet olacağını düşünenler herhalde sadece Türkiye’de var.