27.7 C
Kocaeli
Salı, Ağustos 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1087

Temel Kararlar

 

Türk Milleti; karşı karşıya olduğu yaşamsal meseleleri çözmek konusunda temel kararlar alarak bunu uygulamaya sokmalıdır.

Balkan Savaşları’nın 100.yılı nedeniyle, ülkemizin birçok yerine gidiyor, binlerce insanla tanışıyor, onlarla konuşup dertleşiyorum.

Bu görüşmelerde  tespit edebildiğim en önemli nokta; Türk Milletinin üzerinde çok ağır bir psikolojik propaganda olduğudur. Bu propaganda beraberinde büyük bir korku getirmiştir.

Fakirlikle ve borçla kendini bir bilinmeze kaptırmış olan vatandaşımız, üzerinde yürütülen psikolojik savaş nedeni ile ürkmüş, korkmuş ve ne yaptığını bilmez bir hale gelmiştir.

Bir üniversitemizde, bir kız öğrencinin verdiğim konferanstan sonra yanıma yaklaşarak, ürkek bir şekilde “size bir soru sorabilir miyim?” demesine “elbette” diye cevap verdim. Kızımızın sorusu “Atatürk Türk’müydü?”. Ben de hemen bu soruya bir soruyla karşılık verdim “Nereden çıktı bu?”. Öğrenci kızımız cevap verdi  “Bize böyle anlatıyorlar. Atatürk Türk değilmiş diye”.

Görüyorsunuz değil mi?  Dizginleri koyuverirseniz işte olacağı budur…

Türkiye’nin ve Türk Milletinin son iki yüzyılda yaşadığı savaşlar ve bu savaşlar esnasında olanları, işgal günlerini, karşı karşıya kaldığımız onursuzlukları; bunları unutan Türk Milletine bir kez daha anlatmalıyız.

Yok olma aşamasına gelmiş olan Türk Milletine; Atatürk ve Kuvayı Milliye, direniş ruhu aşılamış, milli bir onur ve gurur kazandırarak, yeniden yurt, devlet ve bayrak sahibi yapmıştır.

Bunu anlattığım konferanslarımda, beni dinleyen öğrenci ve hocaların, tereddütlü alkışlarının arkasındaki korku dağlarını görmemek ve hissetmemek imkansız. Heyhat ne durumlara düşmüşüz…

Üzerimizde yürütülen, ekonomik ve psikolojik savaşın sahibi, sadece son dönem ülkeyi yönetenler değildir. Bu dış güçlerce Türk Milletine ve Türk Devletine karşı yürütülen uzun soluklu bir mücadeledir ve her zaman kendisiyle işbirliğine gidecek hainleri bulmuştur.

Ancak son dönem, Türk Milletine karşı yürütülen ekonomik ve psikolojik savaşın zirve yaptığı bir dönemdir.

Unutulmamalıdır ki; Osmanlı – Türk İmparatorluğu’nun yıkımını hazırlayan en önemli etkenlerden biri, devlete yapılan sızmadır. Bu sızma nedeni ile Osmanlı – Türk Devleti  içte ve dışta gelişen olayları değerlendirememiş ve alınan yanlış ve kasdi kararlarla yıkılarak tarihe karışmıştır.

Osmanlı – Türk Devleti’nin kendisine karşı yapılan bu sızma harekatını doğru yorumlayamamış olmasının bedeli Türk Milletince çok ağır bir şekilde ödenmiştir.

Falih Rıfkı Atay “Batış Yılları” adını verdiği kitabında, (bu kitabı alıp okumanızı isterim) Türk’ün “Türklüğünden utanan, Türklüğünü saklayan” bir konuma düştüğünü anlatır. Ve “… kendimize Türk demedik. Okullarda Araba Arap, Arnavuta Arnavut, Ruma Rum fakat kendimize Osmanlı derdik (Şimdi “bu” dediğimiz gibi). Padişahın nöbetçileri, bekçileri, koruyucuları Arnavut, ağaları Zenci, Haremi Çerkez’dir. Bir defa bir Mısır paşasının duvarı kenarında yaya kaldırımda yürüyordum. Bir fellah çıkageldi, “Yasak” diye haykırarak beni karşı kaldırıma sürdü. Kürdün de itibarı Türkün üstündeydi” diye anlatmaktadır.

Falih Rıfkı Atay sanki bu günü anlatmaktadır. Adına Türk denilen millet, tarihin bir çok döneminde olduğu gibi bugün kendisine karşı yürütülen psikolojik ve ekonomik savaşa, bir kez daha yenilmek üzeredir.

Eğer üzerimize yönelmiş bir psikolojik ve ekonomik savaşı varlığını ve bu savaşın siyaset kullanılarak yürütüldüğünü kabul ediyorsak, derhal temel meseleler üzerinde “temel kararlar” alarak mücadeleye başlamalıyız.

Mücadeleye yeniden başlamak için Türk Milletinin tarih sahnesinde “ben varım” deyişinin mührü olan “19 Mayıs” günü bir fırsat olabilir.

Ancak bu iş kuru kuruya yapılamaz. Heyecanların kontrol altına alındığı, tabiri caizse vatansever ve milliyetseverlerin gazının alındığı törenlerle içinde bulunduğumuz var olma mücadelesini kazanmak mümkün değildir. Bu törenler bile bize karşı ekonomik ve psikolojik savaş yürütenlerin güdümünde, gönül alma misali gerçekleşmektedir.

Bunun için gidişatı gören ve meseleyi bilen her Türk vatandaşı kendi iç dünyasında “temel kararlar” alarak bunu yaşamında uygulamaya geçirmek zorundadır.

Aslında ferden böyle bir mücadele kararlılığı, sadece milleti ve devleti düzlüğe çıkarmak anlamının yanında, ferdi hak ve hukuk ile aynı zamanda ferden sahip olduğumuz her türlü menkul varlığı korumak anlamına da gelir. Bunu da yapmamak içinde her halde “aptal” olmak gerekir.

İçinde yaşadığımız günler, her birimiz için “temel kararlar” alarak uygulamaya sokma günleridir. Gecikilen her zaman dilimi bize ağır bir borç ve korku yüklemektedir. Yüzyıl önce denediler. 19 Mayıs’ta Samsuna’a çıkarak cevap verdik. Gelin bu günde aklımızda ve ruhumuzda “temel kararlar” alarak cevap verelim.

 

 

“Selam Anadolu Hareketi”

0

 

Yirminci asrın son çeyrek asrını Diyarbakır – Erzurum – Van üçgeninde yâni Doğu Anadolu’da geçirmiş biri olarak; müşahede ve görgüme dayanarak söylüyorum ki, Doğu ve Güneydoğu Anadolu halkı; terörün ne içinde, ne yanında ne de arkasındadır. Yâni hiçbirinde değildir.

Terör ona rağmen yapılmakta. Terörist ona karşın eylem üstüne eylemde. Halkı canından bezdirmekte. Halk, iki arada bir derede kalarak şaşırmış vaziyette. Devletten bir an önce bu terör belâsından kendilerini kurtarmasını beklemekte.

Halkın artık canına tak demiş; bir şeyler yapmanın gereğine inanır olmuştur. Bıçak kemiğe dayanmış; durum to be or not to be / olmak veya olmamak noktasına gelmiştir. “Başkasına itimat etmeyen (güvenmeyen) nefsiyle teşebbüs eder (bizzat kendisi girişimde bulunur).” Hükmünce artık harekete bizzat halkın kendisi geçme zamanı gelmiş ve hattâ geçmekte.

Evet, iş başa düşmüştür. Ne olacaksa olacak, ne yapılacaksa yapılacaktır. Artık dananın kuyruğu kopmalı, bu gidişata bir son vermeli. Zira:

Teröre kalmadı artık tahammül, kalk ey ehl-i vatan!
Teröre karşı çık da, kabrinde rahat uyusun atan.

Yoksa mezardan çıkıp sarılarak yakana şanlı cet
Yetti artık canıma der, kalmadı artık sana hâcet

Bir göz hatırı için ilâhî çok gözler sevilir belli
Boşa sevilir mi sanırsın kendine kalkan bunca eli ?

Varken PKK’nın yaptığı bunca zulüm, işkence ve baskı
Galeyana getiremez mi sanırsın acaba Yüce Hakk’ı ?

Evet, beklenen vakit, gün ve saat gelip çattı bile
Terör belasını yapan millet değil, ancak kabîle

Özellikle Kürt kardeşlerimizin canına tak dedi
Bir kaşık suda boğmak ister kanlı terörist veledi

Nihayet “Selâm Anadolu Hareketi” denen gür bir ses
Kürt kardeşlerimize sonunda aldırdı rahat bir nefes

Yapıldı PKK’ya sağduyulu Kürtlerden “Dur!” çağrısı
Kürt kardeşlerin hafifler gibi oldu dinmeyen ağrısı

Başlattı Kürtlerle: “Bizim için savaşma!” kampanyasını
Kırdı “Selâm Anadolu Hareketi” Doğu’nun yasını

3580

Dedi: Türk Bayrağı bayrağımız başımızda hepimizin
Gölgesinde yürüyüş için, ondan alınır ancak izin.

“Türk ve Kürtlerin kardeş olduğu.” Asırlardır bilinen gerçek
“Muvakkat ârızalar” yaşıyoruz, inanın bunlar geçecek.

“Anadolu Barışı Cesur çoğunluk Yürüyüşleri”
Sararak Anadolu’yu bu olmalı bütün işleri.

Diyor PKK’ya: “Kürtler adına savaşma, bırak silahı!”
Yoksa boğacak seni Kürtlerin göğe yükselen içten âhı.

“Selâm Anadolu Hareketi” Kürtlerin PKK’ya tepkisi
Gecikmiş de olsa alınan kararlar Kürt halkının gerçek sesi
“Benim adıma savaşma!” Yürüyüşleri yurdu sarmalı
Kürd’e rağmen Kürtler için çıkanların yüzü kızarmalı

“Cesur Çoğunluk Barış Yürüyüşleri” yoldur yegâne
Kürt kardeş kalmamalı bu müspet harekete bigâne

“Van minut!” / “Bir dakika!” diyerek PKK’ya bu halk hareketi
Getirecek Türkiye’ye beklenen asâyiş, sulh ve sükûneti

“Bana ne, sana ne demenin değil zamanı” olmalı sivil er
Diyor, Yürüyüş Hazırlık komitesi Başkanı Galip İlhaner

“Elimizden bir şey gelmez demenin de değil zamânı
Artık gün Barış isteme günü” değil gevşeklik ânı

Aynı kaderi paylaş Türkiye için Türklerle verip el ele

Kendi kendiniz yâni kardeşinizle dövüşü sürün yâd ele

Ülkü; ülkemiz Türkiye’yi yükseltmek olmalı omuzlarda
Türkiye için sıraya girmeli barışla Türk-Kürt ardı ardına

Barış için Cesur Çoğunluğa ne kadar ihtiyaç var
Yoksa Kürt karındaşlar barışı iştiyakla çok arar

Türkiye Cumhuriyeti Devleti baş tâcımız
Ancak Türk Bayrağı altındayken diner acımız

3581

Türkiye Kardeşliği oluşturacak Barış Zinciri
“Cesur Çoğunluk Yürüyüşleri”nin sürecek te’sîri

Meğer olmuş Galip İlhaner muhabbet fedaisi
Olması için Kürtlerin parlak mı parlak âtisi

Hep bekliyordum olsun diye bunun gibi bir çıkış
Seyr-i tarih almalı artık hep bu çeşit bir akış

 

 

İslam’da Çevrenin Önemi

Çevre; canlı ve cansız bütün varlıkların içinde bulunduğu tabii ortamdır. İnsanlar, hayvanlar, bitkiler, hava, su, toprak, dağlar, ovalar, göller, nehirler, denizler, evimiz, işyerimiz, cadde ve sokaklar hepsi çevrenin birer parçasıdır.

İnsan, Allah’a kulluk için yaratılmıştır. Gökler, yer ve bunlar arasında bulunan her şey de bir denge ve düzen içinde yaratılarak insanın hizmetine verilmiştir. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmuştur: “(Allah) Göklerdeki ve yerdeki her şeyi kendi katından (bir nimet olarak) sizin hizmetinize verendir. Elbette bunda düşünen bir toplum için deliller vardır.” (Câsiye, 45/13) “O, âdetleri üzere hareket eden güneşi ve ayı sizin hizmetinize sunan, geceyi ve gündüzü sizin emrinize verendir.” (İbrâhim, 14/33) “Allah o su ile size; ekin, zeytin, hurma ağaçları, üzümler ve her türlü meyvelerden bitirir. Elbette bunda düşünen bir kavim için bir ibret vardır.” (Nahl, 16/11)

Ayet-i kerimelerde belirtildiği gibi gökler, yeryüzü, güneş, ay, denizler, nehirler yeryüzünde biten her çeşit meyve, sebze ve bitkiler insanların istifadesine sunulmuştur. İnsan, kendisi için hayatî öneme sahip bu nimetlere Allah’ın emaneti olarak bakmalı ve bütün bunlardan dolayı O’na layıkıyla şükretmelidir.

İnsanların bu nimetlerden gereği gibi yararlanabilmeleri için çevreyi kirletmekten ve Yüce Yaratıcının koyduğu tabii düzen ve dengeleri bozmaktan sakınmaları gerekmektedir. Kur’an-ı Kerim’de bu konuda insanlar şöyle ikaz edilmiştir: “Allah göğü yükseltti ve ölçüyü ortaya koydu. Ölçüde aşırı gidip dengeyi bozmayın…” (Rahmân, 55/7-8)

Cenâb-ı Hakk’ın uyarılarına rağmen çevreyi çok hor kullanan insanlar,  Allah’ın koymuş olduğu düzen ve ahengi bozdular. Kur’an-ı Kerim’de bu durum şöyle haber verilmektedir: “İnsanların kendi işledikleri (kötülükler) sebebiyle karada ve denizde bozulma ortaya çıkmıştır. Dönmeleri için Allah, yaptıklarının bazı (kötü) sonuçlarını (dünyada) onlara tattıracaktır.” (Rûm, 30/41)

Peygamber Efendimiz (s.a.s.) çevrenin korunmasına,temizlik ve düzenine büyük önem vermiştir. Allah Resûlü (s.a.s.), “Lânete maruz kalacağınız üç şeyi yapmaktan sakının; pınar başlarına, yol ortasına ve insanların gölgelendiği yerlere abdest bozmayın.” (İbn Mâce, Taharet, 21) buyurarak halkın geçeceği yol üzerine veya gölgelenip istifade edeceği su kenarları, ağaç gölgeleri gibi yerleri kirletmekten bizleri sakındırmıştır. Bir başka hadis-i şeriflerinde ise evlerimizi, iş yerlerimizi ve çevremizi temiz tutmamızı tavsiye etmişlerdir. (Tac, c.3, sh. 162)

Hz. Peygamber’in çevreyle ilgili o kadar güzel tavsiyeleri ve tatbikatı vardır ki, hepsi bugün dünyadaki çevrecilerin çevre meselesinin çözümü için getirdikleri önerilere benzerlik arzetmektedir. Hz. Peygamber, doğal çevrenin korunmasını ve insanın içinde yaşamak zorunda olduğu yakın çevresinin nasıl olması gerektiği konusunda bazı faaliyetlerde bulunmuştur. Hz. Peygamber, bizzat kendisi ağaçlandırma faaliyetlerinde bulunmuştur. Ormanlar tesis etmiş, mevcut ormanları korumaya önem vermiştir. Eski bir orman yeri olan Zuayb mevkiini yeniden ormanlaştırmıştır. Bu bölge bu olaydan sonra, orman anlamına gelen “el-Ğabe” adıyla anılır olmuştur. Hz. Peygamber sit alanları da oluşturmuştur. Medine ve Taif sit alanı korunmuş bölgelerden en önemlileridir.

Görüldüğü gibi Hz. Peygamber, ancak günümüzde farkına varılan ve ihtiyacına inanılan milli park, sit alanı ve yeşil alan gibi çevrecilik faaliyetlerini kendi döneminde başlatmıştır. O’nun bu faaliyetleri sonucu tabiatın ve yerleşim yerlerinin ekolojik yapıları korunmuştur. (İbrahim Sarıçam, Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı, sh.331-332)

Maddi ve manevi temizliğe büyük önem veren yüce dinimiz İslam; Müslümanın vücudunun, elbisesinin, evinin, işyerinin, çevresinin yaşadığı köy, kasaba ve şehirlerin sokak ve caddelerinin temiz, düzenli ve bakımlı olmasını istemektedir. Ayrıca yeryüzünü süsleyen ağaç ve ormanların, Yüce Rabbimizin bahşetmiş olduğu tabii güzelliklerin ve doğal ortamların korunmasını, canlılar için hayatî önemi bulunan havanın,  su kaynaklarının ve denizlerin zararlı atıklarla kirletilmemesini emretmektedir.

Öyleyse; sahip olduğumuz bu nimetlerin bize Yüce Rabbimizin bir emaneti olduğunu ve gelecek nesillere teslim etmemiz gerektiğini düşünerek hareket etmeliyiz. Gücümüz yettiği kadar çevremizi, yemyeşil ormanları, nehirleri, masmavi gölleri ve denizleriyle âdeta bir cennet misali olan vatanımızı ve üzerinde yaşadığımız dünyamızı her türlü kirlilikten, tahribattan ve düzensizlikten korumalıyız.

Bir Asır Olmuş Balkan Savaşları’na

Cihan Devleti vatandaşı, yani Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye’den olan herkes Balkan Savaşlarını yaşamıştır. Osmanlı’nın dağılışını, çözülüşünü, ihanetleri, göç ve katliamları görmüş, bu moralle de İstiklal Savaşı’na katılmıştır. Bütün bunlara rağmen ümitsizliğe kapılmamış, her şeyini ortaya koyarak azimle, vakarla ve cehd ile yola devam etmiştir.

Türk Ocakları da Balkan faciasına denk gelen günlerde milli bir uyanış, silkinme,

kendine gelme örgütlü hareketi olarak kurulmuş, Osmanlı topraklarının en az zararla kaybına mani olmak üzere devreye girmiş, hizmet etmiştir. Aydınların bir kısmı cephede, bir kısmı millete vereceği moral toplantılarında, bir kısmı savaştakilere katkı için levazım hizmetinde, bir kısmı da yazıyor-çiziyor, adeta nara atıyor insanların motivasyonunu yükseltmek için. İşte bunlardan biri de;

UĞURLAR OLA!..

“Yurdunu Allah’a bırak, çık yola;
Cenge! deyip çek ki vatan kurtula!.”

diyen Cihan Devleti vatandaşı Mehmet Akif Ersoy’dur. Cenk Şarkısı’nda “Yükselerek kuş gibi Balkanlara/ Öyle satır at ki kuduz Bulgar’a/ Bir daha Osmanlı’ya güç sırtara/ Git de gel evladım.. uğurlar ola!” diyor. Devamı da şöyle dizelerin bir bölümünde;

“Balkan’ı bildin mi nedir hemşeri?/ Sevgili ecdadının en son yeri/ Bir sıla isterdin a çoktan beri/ Şimdi tamam vakti.. Uğurlar ola!/ Balkan’ın üstünde sızan her pınar/ Bir yaradır, durmaz içinden kanar/ Hangi taşın kalbini deşsen; mezar/ Gör ne mübarek yer.. uğurlar ola!”

Yine Akif, Berlin Hatıraları’nda bakın neler hatırlatıyor bir cihan devleti vatandaşı olarak günlüklerinde “Çatırdamakta bütün hanümanının temeli/ Alev, saçaklara sarmış.. yerinde yok Rumeli/ Şaki çarıkların altında hurdehaş iman/ Hüda’yı titretiyor eyledikçe istiman/ Domuz çobanları “Balkan”da hanedan-ı vakur!/ O hanedanlar, o beyler bütün bütün makhur”

SAKIN HA SAKIN, AMAN HA DİKKAT!

Avrupa Birliği diplomatik dilde artık “Balkan” demiyor!. “Güney Doğu Avrupa” diyor hınzırca. Bizimkilerin çoğu da bu tuzağa düşüyor. Çünkü Balkan deyince Osmanlı hatırlanıyor, Müslümanlık hatırlanıyor, Türklük hatırlanıyor!. Balkan halkı genelde Türk, Arnavut ve Boşnak’tır. Özetle Osmanlı Cihan Devleti vatandaşı. Evlad-ı Fatihan’dır. Sırp katliamları sırasında bu halkın ortak söylemi ise “Biz müslüman olduğumuz, Türk olduğumuz için öldürülüyoruz”du!

Mehmet Akif, bugün için Avrupa Birliği siyasetiyle örtüşen o günkü batının politikalarını daha katliamların başladığı dönemde iyi algılamış ve demişti ki “Bu, yanmadık yeri kalmışsa, kagşamış yurda/ Meğerse Avrupa kundak sokar dururmuş da/ ” Uyan şu uykudan, etrafı yangın aldı, yetiş!” / Demek lüzumunu hiç bir beyin düşünmezmiş!/ Unutmuşum, bunu olmuştu hisseden gerçek/ Çıkıp da “Ortada fol yok, yumurta yok” diyerek!”

BAĞCILAR’DA HASAT ZAMANI

İstiklalimizin ve istikbalimizin şairi Mehmet Akif “Takat getiremeyeceğimiz yükü bize yükleme Allahım” meal-i celilesinden yola çıkarak beşinci kitap Hatıralar’da da bakın milli mücadelemize nasıl dikkat çekiyor “Balkan’daki yangın daha kül bağlamamışken/ Bir başka cehennem çıkıversin.. bu ne erken!”

Safahat’ın mekteplerde ders kitabı olarak okutulmasını isteyenler görüyorsunuz ne kadar haklı ve müdellel. Arka planı sağlıklı ve temiz. Akif bugünleri yakalamış adeta, asrımızı görmüş, öyle bir algılamış ki sanırsınız aramızda yaşıyor.

İstanbul Bağcılar Belediyesi bunu iyi farkeden bir yerel yönetimimiz. Bölgesinde bir Akif külliyesi inşa etti, İstiklal Marşı ve Bülbül gibi şiirlerin yazıldığı Taceddin Dergahı’nı Bağcılar’a taşıdı. Mehmet Akif ve Safahat okumaları başlattı.

Bağcılar Belediyesi geçtiğimiz hafta içinde de “Balkan Savaşları’nın 100. Yılında Uluslararası Balkan Sempozyumu” düzenledi. Daha önce gerçekleştirdiği Aliya İzzet Begoviç ve Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Sempozyumları”ndaki gibi başarılı oldu, ivme yükseldi. Grand Cevahir Hotel’in o bin kişilik kongre merkezi ağzına kadar doluydu. Her kesimden, her kültürden, her sektörden insanlarımız vardı. Sonuna kadar dinledi. Hatta oturumlara geçildiğinde bile salonlar hiçbir zaman doluluk oranını düşürmedi. Başarılı bir organizasyondu.

SAVAŞTAN KARLI ÇIKAN YOK

Ancak eski Zağra Müftüsü ve Cemaati İslamiyye Reisi Hüseyin Raci Efendi’nin Zağra Müftüsünün Hatıraları(Tarihçe-i Vak’a-i Zağra) isimli eseri okuyanlar bu sempozyumdan daha donanımlı çıktılar, bilgilerinin arttığını hissettiler. Yahya Kemal’in dediği gibi ” Bu kitap, Türklerin vatan edebiyatında en samimi yüksek bir şaheseridir.”

Konuşmaların ve tebliğlerin genelde içi hep doluydu. Kitap, belge, resim sergisi de şıktı. Önemli bir entelektüelimiz Mehmet Rüyan Soydan gibi konuya duyarlı koleksiyonerlerimizin de çoğalması için dua etmek gerekecek.

100 yıl geriye dönüldüğünde Bulgar, Yunan, Sırp ve Karadağ isyanlarının patladığına ve Osmanlı Cihan Devleti’ne karşı acımasız bir savaşın başladığına, şahit olunur.(1912) Gökçeada ve Bozcaada dışında bütün Ege’yi kaybetmiştik. İngiliz oyunları bu savaşta da görülür. Londra Anlaşmasıyla (1913) Edirne ve Kırklareli de dışarıda bırakılarak Osmanlı sınırı Midye-Enez hattına çekilir. Ancak Balkan Ülkeleri içindeki anlaşmazlıklar yüzünden çıkan İkinci Balkan Savaşı sonrası Trakya’yı tümüyle yeniden geri almıştık.

TUNA BOYUNDAKİ CİVAN ALİŞ

Balkan Savaşında Osmanlı 653 bin şehit verdi. Ardından Türkiye’ye hızlı bir göç başladı. 812 bin müslüman göç etti. Mültecilerin sayısı her geçen gün artıyordu. Yaşlı ve hastalanarak yolda vefat edenlerin sayısı da kabarıktı. Türkiye tümüne kuçak açtı, hiç kimseyi aç, sefil, yoksul, evsiz bırakmadı. Göçmen Kızı’nda olduğu gibi türküler yakıldı o günleri anlatan ” Ne annem var, ne babam, kalmışım öksüz” yahut “Ah civan Alişimi gördün mü Tuna boyunda?” Göçler hala sürüyor dense yeridir. Bulgaristan’da isimlerinin zorla değiştirilmek istenmesi üzerine Türkiye’ye sığınan 500 bin kadar Bulgar vatandaşı müslümanlarla, Kuzey Irak’ta

Saddam’ın zulmünden kaçan sığınmacıları yeni nesiller de hatırlayabilir.

Osmanlı Balkanları öz vatanı gibi gördü ve öyle yatırım yaptı. En son da bu bölgeyi kaybetti. Zaten Osmanlı’nın bir Balkan ülkesi olduğu konusunda çoğu tarihçiler de hem fikirdir. Balkan halkı dini, dili, rengi ne olursa olsun Osmanlı’nın asli unsuruydu, can ve mal güvencesi vardı. Bölge halkını İskender’den sonra barış içinde yaşatan tek devlet Osmanlı olmuştu. Dağılana kadar da devam etti, sonrasında kendi aralarında bile etnik-dini kızılca kıyamet koptu, binlerce müslüman Boşnak ve Arnavut şehit edildi. Birleşmiş Milletlere

bağlı Hollandalı Askerler de bu katliamları seyretti, kılı kıpırdamadı.

BÖLGEDE ORTAK BİR DİL İHTİYACI

Balkan savaşının kazananı hala belli değildir. Taraflar için yıkım olmuş, barış yara almıştır. Her eve acı düşmüştür. Ulusalcılık hareketleri nüfusları yeterli olmasa bile kimlikleri keskinleştirmiş ve acımasız hale dönüştürmüştür. Birada yaşamayı terk ettirmiştir.

Trakya Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Enver Duran sempozyumun açılışında konuşurken bölgede yine Türkiye’nin barışı yerleştireceği kanaati bende hasıl oldu. Edirne Üniversitesi, lise mezunu Balkan Ülkelerinden gelen gençlerin yüksek tahsil yapmasına imkan tanıyor ve üstelik Balkan bölgesinin bir kenti Edirne. 935 Balkan ülkelerinden gelen öğrenci Edirne Üniversitesi’nde. 198 öğrenci de Yunanistan’dan gelmiş. Türkçe bilmeyenler ayrıca Türk Dili’ni de öğreniyorlar. Dilerim Türkçe bölgenin ortak dili olsun. Olmaması için de hiç bir

sebep yok zaten. Türkçe BM raporlarına göre dünyada 200 milyonu aşkın kişinin kullandığı beşinci sıradaki uluslararası dil.

Ahmet Hacıosmanoğlu 15 yıldır Yunan Parlamentosu’nda Batı Trakyalı Türk bir milletvekili. Yunanistan’ın ekonomik sıkıntısına rağmen vatandaşı olan Türk toplumuna, iktidarlar acı vermekten geri kalmıyor. Ahmet Hacıosmanoğlu dedi ki “Acı ile de olsa kimliğimizle yaşamayı sürdürüyoruz. Neden acı? Hala müftümüzü kendimiz seçemiyoruz. Atina atamayla kendine göre bu sorunu çözüyor ama toplumumuz kabullenemiyor. Kendi müftümüzü kendimiz seçmek istiyoruz. Vakıflar yönetimi de vakıf mallarımıza aynı şekilde yaklaşıyor.

Okullarımızda Türkçe öğretilsin istiyoruz!”             

ŞEYTANLA DOST OLMAK BARIŞI ÖRSELER

Batının genlerine işlemiş böylesine bir tavır. Makedonya Parlamentosu’nda bir bakan Türk Hadi Nezir Bey de sempozyumdaydı. Hadi Bey de aynı ızdırabı yansıttı bizlere ” Her ülkedeki Türklerin acısı aynıdır. Birbirine benziyor. Makedonya’da da sıkıntılarımız var. Nedeni de Osmanlının emaneti olmamızdandır. Yani evlad-ı fatihanlarız bizler. Bununla da gurur duyuyoruz. Mehmet Akif de, Yahya Kemal de, Mustafa Kemal de hemşehrimizdir. Bölgemiz insanlarıdır. Yıllarca Türkiye’nin Sesi Radyosu’nu gizli gizli dinleyerek anavatanımızdan haber aldık. Bugünler için rabbimize şükürler olsun. Güneş doğudan yükseliyor, güçlü Türkiye’nin sıcaklığı bizi ısıtıyor.” Derken yüreğindekileri dışına yansıtıyordu.

Avrupa Birliği’nden sorumlu Bakan Egemen Bağış meğer Balkanların damadı imiş. Eşi Batı Trakyalı. Önce bunu hatırlattı Egemen Bağış, sonra Balkan ülkelerinin Avrupa Birliği ve NATO’ya girmelerini önemsediğini açıkladı. Bir ayet-i kerime ile de dikkat çekti “Şeytana uymayın, barışa girin, öyle yaşayın” dedi. “İçinden deniz geçen tek şehir İstanbul” benzetmesi de hoştu. Türkiye’nin Balkanlarda güvence olduğuna işaret etti, vizesiz seyahatleri de buna örnek gösterdi.

BARIŞIN DİĞER AYAĞI SANAT

Sinema sanatçısı Erdal Özyağcılar, yönetmen Tarkan Karlıdağ, Vedia Elgün, Fazıl Bülent Kocamemi ve Ali Doğukan da sempozyumdaki değişik oturumlarda yaşadıklarını ve aile büyüklerinden duyduklarını anlattılar. Sinema önemli bir sanat dalı. Erdal Özyağcılar’ın Osmanlılar döneminde Rumeli’yi konu alan televizyon dizisi Balkanlarda çekildi, büyük bir alaka gördü, reyting rekorlarına girdi. Sempozyumlara sadece akademisyenleri değil sanatçı, yazar, hikayeci, şair, müzisyen, ressam, sivil toplum temsilcisi ve prodüktörleri de çağırmak

ve istifade etmek gerekir. Erdal Özyağcılar şimdi de “İki Yaka Bir İsmail” adlı televizyon dizisiyle yeni bir başlangıç daha yaptı. Dizide Balıkçı İsmail’in (Erdal Özyağcılar), biri Ege sahilinde Türk karısı Meltem Gülenç, ötekisi Yunan Adası’nda Rum eşi Ellini Fillini’yle iki yakada iki ayrı hayatı yaşaması hikaye ediliyor.

Dizi yöneticileri, Ege’nin barış denizi ve iki yaka arasındaki halkların dostluklarının pekiştirilmesine olumlu katkı sağlayacağını öne sürüyorlar. Tabii ki barış sadece hükümetten hükümete bir girişim değil, bunu bittabi sanatçılar da, sivil toplum kuruluşları da rahatlıkla sağlayabilir. Hatta bu daha da kalıcı ve uzun ömürlü olabilir bu girişimler.

SİZİ BEDHAHLAR SİZİ!..

Kırklareli Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mustafa Aykaç konuşmasında savaşı değil de Balkanların geleceğini, bölgedeki refahın nasıl artacağını, tek kelime ile barışın nasıl kalıcı olabileceğini hatırlatacaklarını söyledi. Bu görüş sempozyumu daha da önemli hale getiriyor bana göre. Çünkü batı bu konuda iyi bir imtihan vermemiştir. İngiliz Curchil Avam kamarasında bakın ne diyor ? “Geri kalmış ülkelere zehirli gaz ve bomba kullanabiliriz!.” Yine aynı yerde bir başka İngiliz Bakan David George “Anadolu’ya medeniyet götürüyoruz “derken, İngiliz himayesindeki Yunanlıların Anadolu işgali bir yıkım, geri çekilirlerken bile

sivil halkı katletmeleri, evleri, mescitleri yakmaları, hatta hayvanları bile telef etmeleri gösteriyor ki emperyal devletlerin günümüzde medeniyet götürmesi böyle bir şey!

Aynısını ABD Irak’ta yaptı. “Demokrasi götüreceğiz” diyerekten bir milyon müslümanı öldürdü, Zalim Saddam’ı aratır hale geldi. Kültürümüzde “bedhah” diye bir kelime vardır. Bunun anlamı kötülüğü isteyenlerdir, her işin fena olmasını arzu edenlerdir. Bu örnekler de galiba kelimeyi doğruluyor, ispat ediyor “bedhah”lar diyerek.

 

2050 YILININ TÜRKİYE VE BALKANLARINI DÜŞÜNEBİLMEK

Baharın Düşündürdükleri

0

Bahar, işte çaldı kapımızı yine. Hoş geldi, sefa geldi. Bedenler dirildi, ruhlar canlandı, toprak uyandı; yaşamın anlamı değişti. Isınan hava, kışın beyaz karanlığını kovdu.

Her şey başka olacak şimdi. Tabiat ana bereketli yüzünü göstererek dingin bedeninden yeşillik saçacak, papatyalar, güller, laleler, sümbüller, leylaklar açacak. Toprağın altındaki canlılar nefes almak, bu şenliğe katılmak için yuvalarından çıkacak. Köylü; kazmasıyla, çapasıyla, pulluğuyla, toprağı okşayacak, onunla oynaşacak, ona hareket kazandıracak. Yeşeren doğa, bereket yağdıracak.

Suların akışı da değişiyor baharla. Başka bir ritimle akıyor deredeki su. En ünlü enstrümanlar dahi deredeki suyun armonisinden öykünüyor. Suyun şırıltısına bir de kuşların cıvıltısı, kurtların mırıltısı, sessizliğin derin ahengi eklenirse ilahi bir tablo oluşuyor. Yalancı cennet, bu olsa gerek.

Bereket yüklü yağmurlara hasret köylüler yağmur duasına çıkıyor, yağmur bu davete icabet ediyor, büyük bir aşk ve şevkle kara toprakla buluşuyor. Öyle bir yağış ki bu, bazen hızını alamıyor; dereler taşıyor, bentler yıkılıyor, bereketin adı, felaket oluyor.

Aylardır kara bulutların arkasına gizlenen güneş anne, çocuklarına “sobe” diyor. Günün büyük kısmını bizimle değerlendiriyor, bedenleri ısıtıyor, bezgin ruhlara şifa, bitkilere gıda oluyor. Şairler, ressamlar ilhamını onun doğuşunda ve batışındaki armoniden alıyor.

Bu hengâmeden uzak kalmıyor insanlar, eşlik ediyorlar ona. Yaşı ve gönlü genç olanlar, yeşil ovanın, mavi denizin, şırıl şırıl akan derenin, serin gölgelerin bulunduğu yerlerde toplaşıyor, eğleniyor, bahara “zevk ü safa hengâmıdır” diyen Lale Devri şairini doğruluyorlar.

Kaçımız yaşıyor bu güzellikleri; kaçımız bu hengâmeye, dirilişe, uyanışa eşlik edebiliyor? Kaçımız baharla gelen tazeliği, gül, papatya, sümbül ve akasya kokularını soluyabiliyor? Bunları solumak için bütün uzuvlarımızla kendimizde olmak gerekiyor. Kendimizde değilsek, çevremizdeki güzellikler, bir tablodan öte anlam ifade etmiyor. Ne kadar kendimizdeyiz? Uzuvlarımız, zevk alma konusunda birbirini ne kadar tamamlıyor? Bu biraz da yaşımız, yaptığımız iş, dışa duyarlılığımız, dünya görüşümüz, kendimize ve çevremize verdiğimiz anlamla ilgili.

Yoğun iş temponuz var, yüklendiğiniz sorumluluklarınız var, öncelikleriniz, başarmak zorunda olduklarınız var. Kendinizi, doğaya ne kadar açacaksınız? Hele eskisi gibi tutmuyorsa eliniz, koşmuyorsa bacaklarınız, kıvrılmıyorsa beliniz, görmüyorsa gözünüz, duymuyorsa kulağınız, tat almıyorsa diliniz, dirilmiyorsa ruhunuz, doğayla bağlantıyı nasıl kuracaksınız? Duyarlı bir yüreğiniz varsa; batıl düzen iktidarını koruyabilmek için kendi halkına zulmedenlere karşı kalkan olamamanın hüznünü yaşıyorsunuz Dünyayı bir arena, insanları bir zevk ve sömürü aracı olarak görenlerin iğrenç emellerine karşı öfkeleniyorsunuz. Değerlerin bu kadar altüst olmadığını haykırıyorsunuz; fakat sesinizi kimseye duyuramıyorsunuz. Bu halde baharla ne kadar yekvücut olacaksınız?

Yüce iradenin düzeni içinde her şey güzel; onu çirkinleştiren o güzelliği bizden uzaklaştıran, küçük irademizle kurmaya çalıştığımız sistem.

Bu yaman çelişki, evrensel boyutlu, hiç bitmeyecek.

 

Bağışla Lütfen Beni

Ben ancak seni sevdim

Seni yaratan bildim

Huzurunda eğildim

Yarab! kapına geldim

Bağışla lütfen beni

 

Ne günahlar işledim

Kabahatler eyledim

Af edilmek tek derdim

Yarab! kapına geldim

Bağışla lütfen beni

 

Beni yoktan var ettin

Bu canımı lütfettin

Ceza için sabrettin

Yarab! kapına geldim

Bağışla lütfen beni

 

Sana çok isyan ettim

Sonra da tövbe ettim

Haddimi ancak bildim

Yarab! kapına geldim

Bağışla lütfen beni

Başlıksız -1

0

Sen sensin ama

Sende sana ait bir şey yok

Aslında sen sen bile değilsin.

Ya ben neyim diyecek olursan

Sen bir emanetler yumağısın.

Emanet nedir?

Sende olup da sana ait olmayan

Sahibi tarafından geçici bir zaman için

Sana bırakılan değerli şeylerdir.

Sana düşen nedir?

Emanetlere zarar vermemek

Sahibi isteyene kadar onları korumaktır

Dikkat et

Bunlar sana ait değil

İstediğin gibi üzerlerinde tasarruf edemezsin

Zaten tasarruf hakkına sahip olmadığın hiçbir şey sana ait değildir.

Sendeki emanetler

Senin için çok ama çok değerlidir.

Onlara zarar vermediğin gibi

Başkalarının zarar vermesini de istemezsin.

Öyleyse sende başkalarındaki emanetlere zarar vermemelisin.

Gelelim bu emanetlere;

Canın sana emanettir

İstediğin zaman ona son verme hakkına sahip değilsin

Bunun için intihar etmek yasak yani haramdır

Emanete ihanettir.

Sağlığın sana emanettir

Onun için sağlığını korumak zorundasın

Hasbel kader hastalanırsan şifa aramak zorundasın

Aksi emanete ihanet olur.

Bedenin sana emanettir ona zarar veremezsin

Aklında sana emanettir.

Ona da zarar veremezsin bunun için

İçki uyuşturucu ve türevlerini kullanmak yasak yani haramdır.

Unutma

İster sendeki, isterse başkalarındaki emanetler olsun

Emanete ihanet münafıklık alametidir.

Bu dört hususu çıkarınca geriye ne kaldı

Sen diye bir şey kaldı mı?

Demek ki sen sen değilmişsin

Sen bir emanetler yumağıymışsın

Sahibi isteyene kadar bunları korumakla görevlisin.

Ama insan denilen varlık

Emanetleri sahiplenir.

Emanetler çok değerli olduğu için

Hiç geri vermek istemez

 

 Devam edecek

Milletler Arası Çatışmalar ve Emperyalist Güçlerin Türkiye Üzerindeki Oyunları

“Haçlı zihniyeti” hiçbir zaman Müslüman Türk’ün Avrupa’da ki ve Anadolu’da ki varlığına tahammül edememiştir. Şerefini daima aziz tuttuğumuz Kudüs şehri Hz. Ömer zamanında fethedilmiş ve büyük din mensuplarının ziyaretine açık tutulmuş ve en geniş manada din ve vicdan hürriyeti tanınmış olmasına rağmen, bilhassa Hıristiyanlarca öfke ile karşılanmıştır. Bu fetihten asırlarca sonra, Doğu Roma İmparatorluğunun merkezi olan İstanbul’un kapıları Müslüman-Türklere açılınca “HAÇLI ZİHNİYETİ” iyice kudurmuştur. 

Bu ve daha nice sebepten dolayı, kilisenin kışkırtmaları ile tertip edilen “Haçlı Savaşları” asırlarca Türk Milletini meşgul etmiştir. Saldırılar hala, şu veya bu şekilde devam etmektedir. Bütün maksatları, Türk Milletini Avrupa’dan ve Anadolu’dan atmak, kurduğumuz kültür ve medeniyeti çökertmek, zengin bereketli ve stratejik değeri yüksek olan vatanımızı paylaşmak İslam dünyasını başsız bırakarak sömürgeleştirmektir. Gerçekten de Anadolu’da bin yıllık tarihimiz göstermektedir ki Türk Devleti güçlü ve Türk Milleti birlik ise, yalnız biz değil bütün İslam Dünyası da barış, mutluluk ve huzur içindedir. Aksi bir durum varsa, Türklük ile birlikte bütün İslam dünyası da perişandır.

“Haçlı zihniyeti” karşısında en büyük engel olarak daima Müslüman-Türk’ü bulmuştur. O ne pahasına olursa olsun Türk’ün gelişmesini, güçlenmesini önlemek Avrupa’da ki ve Anadolu’da ki varlığını yok etmek için çeşitli entrikalar çevirmektedir. Onun için hiç durmadan iç ve dış tertiplerle saldırısını devam ettirmektedir. Vatanımızı ve milletimizi bölme planları içinde hareket eden düşmanlarımız, Devletimizi parçalamanın ince hesapları ile meşgul olmaktadırlar. Bilhassa Ortadoğu’ya hakim olmak isteyen muhtelif renkteki emperyalistler, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’muzun kontrollerine almak için bitmez Tükenmez bir gayret içerisindedirler. Büyük Ortadoğu projesi bunun için uygulanmaktadır.

İngiltere vatanımızı bölmek için 1800’lü yıllarda Doğu ve Güneydoğu Anadolu’muza misyonerler göndererek bölücülük faaliyetlerini ülkemizde gerçekleştirmeye çalışmışlardır.

Fransa, Ortadoğu’da etkili olmak için Ermeni ve Kürt meselesini en çok istismar eden devlettir. Ermeni ve Kürt kardeştir sloganını ısrarlı işleyen Fransa son birkaç asırdan beri Türkiye’mizin başına belalar açmak için özel gayret göstermektedir.

Amerika Birleşik Devletleri de bu bölgemizde boş durmamaktadır. O da misyoner faaliyetleri ile “Barış gönüllüleri” kanalı ile devamlı yaralarımızı kanatmaktadır. Nitekim Türk’ün idam fermanı olan “SERV PROJESİ” ABD’ nin eseridir.

Fransa 1948 yılında Paris’te Kürt Etütler merkezini açarak Türkiye’ye yönelik düşmanlığını açıkça ortaya koymuştur.

Görüldüğü gibi bütün maksat Türkiye’mizi bölmek Ortadoğu’ya konmak ve İslam Dünyasını daimi bir sömürge statüsü içinde tutarak ve yiyip bitirmektedir.

Bunun için Hıristiyan dünyası Müslüman-Türk’ün yıkılması ve İslam Dünyasının sömürgeleşmesi için el ele vermiş bulunmaktadırlar.

Şimdi biz yalnız propaganda ile yetinmeyen vatan çocuklarını çeşitli tertip ve oyunlarla kandırıp silahlandıran iç savaşlara ve silahlı eşkıyalığa iten kahpe bir cephe ile karşı karşıyayız. Ermeni ve bölücü teröristleri açıkça himaye eden, akan Türk kanına aldırmayan Türk’ün ve İslam’ın gözyaşlarını sadistçe bir zevkle seyreden oyunlar tertip eden düşmanlarımız artık apaçık ortadadır. Vatan çocuklarını şu veya bu şekilde kandırarak terörist eğitimine tabi tutan ihanet için şartlandıran bu çevrelerin ve onlara alet olan Türkiye’de ki satılmışların faaliyetlerini artık görmemek mümkün değildir.

Öte yandan ilmi ve akademik çalışmalar adı altında gerçekleri gizlemek veya saptırmak bölücü ve yıkıcı niyetlerle destek sağlamak için hala kitaplar yazılmakta yayınlar yapılmaktadır. Bilhassa dıştan desteklenen bu faaliyetler yabancı ideolojiler kanalı ile yarayı gittikçe büyütmeye çalışmaktadırlar.

Bazı ahmak politikacılar, bazı gafil yazar ve çizerler aldatılmış piyonlar, basiretsiz ideologlar milli ve mukaddes değerlere yabancılaşmış kadrolar, ajanlar, çeşitli türdeki azınlıklar, ırkçılar, yabancı uzmanlar misyonerler el ele vererek ülkemizi felakete sürüklemek istemektedirler.

Türk Milleti bütün bu oyunları bozacak güçte ve yaratılıştadır. Muhtaç olduğu kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur.

 

“ İslami Düşüncenin Yeniden İnşası ”

Orhan Pamuk‘un yanılmıyorsam ‘Benim Adım Kırmızı‘ romanının tanıtım repliğiydi “Bir kitap okudum, hayatım değişti”.  30-40 sayfa okumaya çalıştım, tansiyonum el vermedi. Tıpkı Yaşar Kemal romanlarının başlangıcında aldığım çiğnenmiş saman tadını aldım.

Fakat R.İhsan Eliaçık‘ın ‘Bana Dinden Bahset‘ kitabını aldığımda elimden bırakamadım ve reklam kokan o söz kendiliğinden kitabın takdimi mahiyetinde “Gelin, kitabı okuyun da şu monoton hayatınızı değiştirmeyi deneyin” demek geldi Müslüman halkımıza.

Bayağı bir rahatladım, hatta sanki sorumluluğum azaldı. Temel Emice gibi dersek “Pen tedum tedum; inanmadunuz. Şini ne poh yiyecesunuz”.  Yada imamların cami cemaatini ikna için “Ben demiyorum; kitap diyor, Allah diyor” klişesini kullanırsak “Ben demiyorum, ilahiyatçı – yazar ve Milli Görüş / Akıncı geleneğinden gelen İhsan Eliaçık söylüyor”.

1 Mayıs ve evvel akşam Onun öncülüğündeki Antikapitalist Müslüman Gençlik hareketinin coşkusu, heyecanı demek ki yazılı metinlerden feyz alınıyormuş. İzlenimlerimi soranlara söylediğim şekilde; ‘Vakti Gelen Fikrin‘ önünde durulamadığı gibi bir coşkunun önünde de 10-15 yıl içinde durulamayacak hale gelinecek. Ve inşallah Recep İhsan Eliaçık erken bir kazaya uğramaz.

Filibeli Ahmet Hilmi‘nin Osmanlı‘nın son döneminde İstanbul‘da ‘Türklerde Dini Hayat‘ üzerine gözlemleri bile pazar yerinin ortasında patlatılmış bir bomba hükmündedir. Hem de Türkiye Cumhuriyeti‘nin niteliğinden yavaş yavaş Osmanlı Cumhuriyeti‘nin o dışı başka, içi başka yamacına topluca zihnimizi rampalamışken. Buyurun kitaptan cenaze namazına:  

“Türkler gayet mükemmel namaz kılan bir kavimdir. Fakat onların ibadetlerinde kelimenin yüce manasıyla çok din aranmamalıdır…

Türklerde namaz günlük vazifelerdendir. Kendiliğinden anlaşılır ki bu vazife elbise giymek, işini yapmak, yemek yeme ve uyumak vazifeleri gibi yerine getirilir. Eskiden beri alışılmış bir adet takip edilir. Ne halde bulunulursa bulunulsun ve her ne kadar ne kadar elverişsiz olursa olsun namaz kılınır.

Bir şahıs az nazik bir hikâye anlatır. O sırada müezzin ezan okumaya başlar. Hikâye anlatan hikâyeyi keser, namazını kılar, sonra hikâyesine kaldığı yerden devam eder…

Bir tacir yalan söyler, aldatır, sonra namaz kılar, sonra yalan söylemeye ve insanları kandırmaya devam eder…

Bir paşa vahşice bazı zulümler veya cinayet için emirler vermekle meşguldür; ezan okunduğunu işitir, gayet huzurla seccadesini yayar, sakalını sıvazlar, rahat olduğu kadar muhteşem bir sima ile namazına başlar. Namaz kılındıktan sonra zalimane talimatını vermeye devam eder.

Çünkü namazı ile vicdanının hiçbir alakası yoktur ve hiç kimse bunda hayret edilecek bir şey görmez ve hiç kimse bundan arlanmaz, herkes kılınması gereken zamanlarda namazını kılar ve bununla her şey olmuş bitmiş olur…”

Terör Değil Gerçek Amaç

0

Terörü söndürseniz, belli kesimlerin istediklerini yerine getirseniz, terör tekrar başlamayacak mı sanıyorsunuz? Daha doğrusu, başlatılmayacak mı zannediyorsunuz?  Şaşarım sizin aklınıza! Eğer böyle düşünüyorsanız; çok aldanır, çok aldatırsınız!

Çünkü hedef Kürtler veya bunlara eklenecek şu veya bu etnik gruplar değil. Terör; bunların sorunlarını halletmek için çıkarılmış değil. Asıl hedef Türkler ve Türkiye’dir. Türkiye’nin bütünlüğüdür. Türkiye’nin birlik, dirlik ve istikrarlı düzenidir. Hedef Cumhuriyettir. Hedef topyekûn Türkiye ve Türk Devleti’dir.

Bunu niçin anlamak istemiyoruz? Evet, Hakikî hedef bütün vatan, tüm vatan sathıdır. Mecazî hedef yâni göstermelik, sun’î / yapay hedef ise bugün Kürt kardeşlerimiz. Yarın diğer unsurlardan oluşan Türk vatandaşı olan diğer kardeşlerimizdir. Güya terörle, onların sorunlarına dikkat çekilmek istenmektedir.

Türkiye’nin her yöresinde sorun var. Bunları etnik temele oturtmak, etnik olarak nitelemek yanlıştır. Doğru değildir.

Ortada Batılı Devletler’in  – ABD dahil-  çıkarları var. Ve bu çıkar ve menfaatleri için kışkırtmaları var.

Elbette Türkiye’nin, onlara bu fırsatı verecek eksiği gediği çok. Ama bunları, Batılı ülkelerin büründürdüğü gibi, etnik ve ırksal kılıfa sokmayalım.

Çünkü mes’eleye o açıdan bakmaya başladığımız an, başka sun’î / yapay sorunlarla karşılaşırız. İşler sarpa sarar. Türkiye olarak başımızı hiç kurtaramayacak mes’elelerle boğuşup dururuz. Bu oyuna gelmemek lâzım.

Fakat resmen gelindi. Gelinmesiyle beraber yurt düzeyinde kalkışmanın, ayaklanmanın ve isyanın ayak sesleri gelmeye başladı. Başlatıldı.

Nitekim kendilerine, kendi ellerimizle meydan açtığımız için, hemen ABD’den, bu menfi ve tehlikeli açılımlar karşısında olumlu sesler yükselmeye başladı. Takdir dolu ifadeler sarfedildi. Hemen sırtımız sıvazlandı. Bu durum karşısında ağızları kulaklarına  vardı. O dost(!) ve müttefik(!) bildiğimiz(!), yâr-ı gârımız (!) ABD’nin.

Onların memnuniyetinden; memnuniyetsizliğimizi sonuç verecek olayların sökün edeceğinden ise hiç kuşkumuz olmasın! Tarih buna şahit. Zira ne zaman hayırhâhımız olmak istemişlerse, altından hep çapanoğlu çıkmıştır. Ne zaman lehimize bir tavır takınır olmuşlarsa, ayağımız tökezlemiş, daima kendimizi yerde bulmuşuzdur.

Tarih, Batı’nın “Osmanlı Devleti’ni nasıl çökertiriz?” plân ve programlarıyla dolu. Şimdilerde ise Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni nasıl böler parçalar ve yönetiriz diye düşünmekte, bunun için bin bir plân yapmakla meşguldürler.

Bu maksatla, tarih boyunca başvurdukları ve çok zaman da sonuç aldıkları, aynı yola girmişlerdir. Ki bu yol; milleti oluşturan unsurlar arasına kin ve nifak tohumları ekmek. Onları birbirine düşürmek, yekdiğeriyle vuruşturmak. Sonra da parsayı toplamak.

Ama her zaman, evdeki hesap çarşıya uymaz! Her zaman, iki kere iki dört etmez! Bazan üç veya beş de edebilir. Batı inşallah muvaffak olamayacak. Sadece, bize vakit kaybettirmekle kalacak , o kadar.

Türkiye, İlâhî programında yürütülüyor. Ve Kıyamete kadar da yürütülecek inşallah. İstemeyenlerin rağmına. Çünkü bir şem’a / bir ışık ki, Mevlâ yaka, üflemekle sönmez. Tabii bu netice, bu geleceğe uzanış  -her zaman olduğu gibi- şarta bağlı.

2238

Yeter ki bizler, üzerimize düşeni yapalım.

Yeter ki bizler, İnayet-i İlâhiyeyi / Îlâhî Yardımı hak edelim. O’na liyakat kesbedelim. O’na lâyık olalım.

Ve unutmayalım ki, her hesabın üstünde, O’nun da bir hesabı var. Her plânın üstünde O’nun da bir plânı var.

“İnna lillahi ve inna ileyhi raciun.”

Herşey O’nun istediği tarzda, istediği şekilde, istediği zaman ve zeminde gerçekleşecek.     Buna inanıyor, gereğini yapıyor, beklentilerimizi umuyor ve bekliyoruz. Çünkü Allah bizimle beraber. Bu milletin yanında. Bu milleti yalnız bırakmayacak. Zira bir göz hatırı için çok gözler sevilir sırrınca, indallah / Allah katında nice nazlı niyazlı şühedamız / şehitlerimiz, evliyamız / velilerimiz var.

Bütün kalbimizle inanıyoruz ki, onların hatırını yüce Allah kırmayacak. “Ordum” dediği bu milleti  “Yâr”sız bırakmayacak. Yine maddeten ve mânen kanatlandıracak. Hem dünyalarını hem ahiretlerini inşallah mâmur ve bayındır kılacak.

Çünkü ümitliyiz. Çünkü imanlıyız. Çünkü indallah makbul, o şerefli ecdadın merhum  / rahmete garkolan / kollanan / gözetilen torunlarıyız.

Bu asîl Türk Milleti’ne içte silah çekecek olanlar çıkarsa; emîn olun, Allahın kahrı onların yüzünde tecellî edecek. Böyleleri hak ile yeksan / yerle bir olacak. Peşlerinden sürüklemek istedikleri mâsum ve mazlum Kürt kardeşlerimiz de rahat bir nefes alacak. Böylece Batılı devletlerin oyunları, bir kere daha bozulacak inşallah.

Toparlarsak, bu milletin kavmî  / ırkî / etnik sorunları yok. Türkiye’de yaşıyan herkesin aş derdi var. İş derdi var. Gelecek kaygısı var. Yol derdi var. Su derdi var. Konut derdi var.    Velhasıl bunların hiçbiri etnik menşe ve kaynakla, uzaktan yakından alâkası olmayan şeyler. Asıl sorun çıkaranlar; sorunu o şekilde ele alanlardır.

Anadolu’da yaşayan, çeşitli kaynaktan fakat cümlesi müslüman olan Türk vatandaşların, birbirleriyle bir alıp vereceği yok. Hem olamaz da. Çünkü:

Dilleri de bir: Türkçe. Dinleri de bir: İslâm. Vatanları da bir: Türkiye.
Bunlar mı sorun çıkaracak Anadolu’da birbirlerine, hem ne diye?

İsterseniz:

Hakîkî emelini görmek için Batı’nın, pusuya yatın.
Gerçeği örten, mecazî emel şalını, üstünüzden atın.

Aslında:

Batı için terör, değil gerçek amaç!
Asıl amacını gizleyen, bir araç!

2239 – 2241