27.7 C
Kocaeli
Salı, Ağustos 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1088

Başbakan, Kürtaj ve Sezaryen

Başbakan R. Tayyip Erdoğan, kürtaj ve sezaryen ile doğuma karşı celadetli ve hışımlı konuşmalarıyla gündemi yine değiştirmeyi başardı.

Çeşitli kesimlerden tepki alan konuşmanın üslubunu, Sağlık Bakanı Akdağ “Başbakan Recep Tayyip Erdoğan halkı farkındalık oluşturacak bir şekilde uyardıifadesiyle açıkladı.

Başbakan Sezaryen de kürtaj da cinayet” başlığı ile haber yapılan konuşmasında şunları söyledi: “Ben sezaryenle doğuma karşı olan bir Başbakanım ve bunların özellikle planlı yapıldığını biliyorum. Bunun bu ülke nüfusunun artmaması için atılan adımlar olduğunu biliyorum. Bunun bir taraftan da kendilerine mali kaynak teşkil etmesi için atılan adımlar olduğunu biliyorum ve bununla bu ülkenin nüfusu bir yerde donduruluyor. Kürtajı bir cinayet olarak görüyorum ve Her kürtaj bir Uludere’dir diyorum. Anne karnında bir yavruyu öldürmenin doğumdan sonra öldürmeyle ne farkı var. Bu milleti dünya sahnesinden silmek için sinsice bir plan olduğunu biliyoruz. Bu milletin çoğalması için asla bu oyunlara prim vermemeliyiz.”

Konuşmanın içindeki doğruları ve yanlışları ayırmaya çalışalım:

DOĞRULAR:

  • 1- Türkiye’de sezaryenle doğum oranı son 3,5 yılda yüzde 40’a vardı. Sağlık Bakanlığı bu oranı Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) ortalaması olan yüzde 15’e düşürmek istiyor.
  • 2- Doktorlar saatler süren bir doğum ile uğraşmamak için, özel hastaneler de ameliyat masraflarını doğum hesabına eklemek için pek çok hastayı sezaryen olmaya yönlendiriyor. Oysaki uzmanlara göre sezaryen bir ameliyattır ve ancak normal doğumdaki komplikasyonlar neticesinde bu yola başvurulması gerekir.
  • 3- Doğum yapan pek çok kadın zaruretten / ihtiyaçtan değil tamamen tercihten dolayı sezaryen ile doğumu seçiyor. (İngiltere gibi bazı ülkelerde tıbbi gereklilik olmasa bile sezaryen serbest olup, tamamen annenin tercihine bırakılmıştır.)
  • 4- Başbakan’ın her aileye üç çocuk tavsiyesi yerinde ve doğru bir politikadır. Türkiye’nin gittikçe nüfusu durağanlaşmakta. Yaşlı bir nüfus haline dönüşmekteyiz. Ayrıca doğu bölgemizdeki nüfus artış hızı yüksekken, ülkemizin batısında nüfus artış hızı durmuş vaziyette. Bu ise şehirleşme, göç gibi problemlere yol açmakta ayrıca etnik farklılıklara dayalı ayrılıkçılık peşinde olanları cesaretlendirmektedir.
  • 5- Hiçbir ülkede sınırsız kürtaj hakkı yok. Her ülke bu hakkı belli bir hafta ile sınırlamış. Bizim yasalarımızda belirtilen süre 10 hafta. TCK, 10 haftadan ileri hamilelikleri sonlandıran anneler ve doktorlar için bir yıla kadar hapis cezası öngörüyor.

YANLIŞLAR:

  • 1- Sezaryen ile kürtajın aynı kefeye konulması yanlıştır. Kürtaj istenmeyen gebeliğin ceninin / anne karnındaki çocuğun cansız olarak çıkarılması; sezaryen ise çocuğun (hamileliğin son döneminde) canlı olarak ameliyatla alınması demek. Sezaryene cinayet demek herhalde bir sürçü lisan olmalı.
  • 2- Kürtajla sonlandırılan istenmeyen gebeliklerin önemli bir bölümü, evlilik dışı ilişkilerden (zinadan) kaynaklanıyor. Zina dinen günah ama kanunlara göre suç değil. Üstelik zinayı suç olmaktan Başbakanın başında olduğu Ak Parti çıkardı. Günah boyutuyla ele alınır ve kürtaj suç haline getirilirse, zinanın da yeniden suç kapsamına alınması gerekmez mi?
  • 3- Kürtaj konusunda süre “cenin hangi noktadan sonra bir insan olarak telakki edilebilir?” sorusuna cevap aramak suretiyle belirlenmekte. Oldukça teknik bir konu olan bu soruya cevap vermek siyasilerin işi olamaz. Başbakan’ın bu çıkışından sonra, hamileliğin ilk 10 haftalık süresinde kürtaj yaptırabilme hakkının kaldırılması gündeme gelirse, tecavüz sonucu hamile kalan kadının istemediği gebeliği sona erdirme hakkı olmamalı diyebilir miyiz? “Ya tecavüzcün ile evlen meşru doğum yap veya gayrimeşru çocuğu doğur ve bak” seçeneğine mahkûm etmek kamuoyunda ne kadar vicdani bulunacaktır?
  • 4- Sezaryen ve kürtaj konusunda “farkındalık yaratma” görevinin Sağlık Bakanlığında olması gerekirdi. Bakanlığın, Başbakan’ın bu çıkışına kadar, kamuoyu yaratma konusunda yetersiz olduğu anlaşılıyor. Bu konular Başbakan’ın inançları ekseninde tartışılırsa kamuoyunda mutabakat sağlamak mümkün olmaz.
  • 5- “Her kürtaj bir Uludere’dir” derken, her kürtaj devlet eliyle işlenen bir cinayettir demek mi isteniyor. Bunu demek 10 senedir iktidarda olan Başbakan’ın kendisini bu “cinayetlerden” sorumlu tutması anlamına gelebilir. Benzetme yanlıştır.

Yapılması gerekenler:

  • 1- Konu tartışılırken Başbakan’ın inançları ekseninden çıkarılmalıdır.
  • 2- Devletin sözleşmeli hastaneleri denetlemesi ve “gereksiz sezaryen ameliyatlarına” ödeme yapmaması şeklinde bir yaptırım uygulanabilir. Gerekliliğin ilk şartı anne ve çocuğun sağlığıdır. Gereksizliğin tespiti için objektif kurallara göre işleyen bir sistem kurulmalıdır.
  • 3- Hekimliğin nasıl uygulanacağına yine hekimlerden oluşan denetim mercileri karar vermelidir.
  • 4- Devlet Hastanelerinde doktorların performans puanlamalarında normal doğumlara, sezaryenlerden daha fazla puan verilmesi şeklinde bir değişiklik uygun olabilir.
  • 5- Sezaryeni normal doğuma tercih eden insanların tercih hakkına saygı göstermeli ancak bunu devlet imkânları ile değil kendi paralarıyla yapabilmeliler. Ancak halkın konu hakkında bilinçlendirilmesi için gerekli bilgilendirme yapılmalıdır.
  • 6- Bunların haricinde uygulanacak yaptırımların kamuoyunda destek bulacağını sanmıyorum. Farklı fikirler çıkarsa da toplumda iyice tartışılıp, genel bir mutabakat sağlanmadan uygulanmamalıdır.

 

Nasıl Bir Türk Gençliği Olmalı?

Bu makale içinde Türk Gençliğinin  bütün özelliklerinin  belirtilmesi  veya  ortaya  konması  hiçte  kolay  bir durum  değildir. Bu  cümleden  hareketle; gençliğin  bazı  önemli  özelliklerini  ortaya  koymaya  çalışacağız.                                                                                                                                              

Türk  Gençliği, milletimizin  en  dinamik  gücü  olduğundan, her zaman  ve  her yerde  milletin  ümidi  ve  geleceğinin  teminatı  olmalı  ve  olmaya  da  devam  etmelidir. Bu  önemli  vazifeyi  yerine         getirebilmesi  için  kendini  devamlı  yenilemesi  ve Türk  hoşgörüsü  tavrı  içinde  kalmalıdır.         

Gençliğin  sosyalleştiği  ilk  yer  aile, daha sonra  okul, iş hayatı ve son olarak da sosyal çevre olmuştur. Gençliğin  yetişmesinde  okul  kadar  ailenin de büyük rolü vardır. Aile, sosyal  bir  kurum  olduğundan, gencin  şekillenmesine  büyük  katkı  sağlamakta. Anne  ve  babanın eğitim durumu , mesleği, çalışma  ortamı, çevresi  v.b. özellikleri, genç  insanın  sosyal  hareketliliğini  etkiler  ve  ona  yön  verir. Daha sonra, okul  hayatı  başlar  ve  bu  eğitim  kurumlarında  da  birtakım  yeni  bilgiler  öğrenerek  daha  da  sosyalleşir. Okuldan  sonra  iş hayatına  atılan  gençler, iyice  tecrübe  kazanır  ve  yaşadığı  sosyal  çevre  içinde  sosyal statü sahibi  olur  ve  böylece  çevreye  ve  dünyaya  bakış  açısı  değişir.                                                                                                                                                             

Konuya başka bir açıdan  bakacak  olursak; gençliğe  gereken  önemi  veren, 19  Mayıs  1919’u   Türk  Gençliğine  armağan  eden  Mustafa  Kemal’in, gençliğin  nasıl  yetiştirilmesi  hususundaki  görüşleri, dün olduğu  gibi  bugünde  ilgililere  ışık  tutmaktadır. Mustafa  Kemal’in  arzu ettiği gençlik;çağdaş  demokrasiyi  içine  sindirebilen, birtakım sloganlarla  düşünmeyen, çağdaş  ilim, teknik  ve  fen  bilgilerine  hakim, vatanı  ve  milleti  için  canını  çekinmeden  verebilen, ülke  kalkınmasında  birtakım fedakarlıklar  yapabilen üstün yetenekli  gençliktir.                                                  

Mustafa  Kemal’in  Türk  Gençliğine  Hitabeti’nde  belirttiği  gibi; gençliğin  birinci  vazifesi,Türk  bağımsızlığını,  Türk  Cumhuriyetini  sonsuza  kadar  korumak  ve  savunmak  olmalıdır. Bunları  yapabilmek  için  gençliğe  şöyle  sesleniyor: İhtiyaç   duyduğun  güç , damarlarındaki  asil  kanda   mevcuttur  diyerek, gençliğe  hem  yol  gösteriyor , hem  de  ona değer   verdiğini  ortaya  koyuyor.

21.Yüzyılın  ilk  çeyreğinde, Türk  Gençliğinde  olması  gereken  vasıf  veya  özelliklere  gelince;her şeyden  önce  milli, manevi, tarihi  ve  insani  vasıflar  çerçevesinde  birleşen  ve  Batı  Kültür ü  ve  Medeniyeti  karşısında , kendi  kültür  ve  medeniyetine  sahip  çıkan, Türkiye  üzerinde  oynanan  oyunları  ve  tertiplenen  tezgah  ve  tuzakları  fark edebilen, ülkü  ve  ideallerini  hiç  unutmayan  ve  onları  devamlı  yaşatan, Türk  Tarihine  bir  bütün  olarak  bakan, sınıfçı  ve  bölücü  olmayan, emperyalizmin  her türlüsüne  karşı  çıkan, planlı  ve  programlı  çalışan, vatanına, devletine  ve  milletine  candan  bağlı  olan, ülke menfaatlerini  kendi  menfaatinden  üstün  gören, çelik  yürekli, demir  bilekli ,üstün  yetenekleriyle  düşmana  korku  salan, mazluma  dost  olan, büyüğünü  sayan, küçüğünü  koruyan  ve  seven , inisiyatif  sahibi, korku  nedir  bilmeyen  v.b. vasıflara  sahip  bir  gençlik  olmalıdır. Bu  hepimizin  gururlanacağı  ve  özlem  duyacağı  bir  olaydır.               

Konuya  başka  bir  cepheden  yaklaşacak  olursak;  yukarıda  belirtilen  vasıfların  korunması  için  sağlam  kafa  sağlam  vücutta  olur  düsturundan  hareketle; Türk  Gençliğini  zararlı  ve  bağımlılık  yapan  madde  ve  unsurlardan  mutlak  surette  korumalı  ve  gerekli  tedbirler  süratle  alınmalıdır.     

19  Mayısların  izinle  yapılabildiği  şu günlerde,  Türk  Milletinin  kimliksizleştirilmesi  için  yapılan  çok  yönlü  çalışmalar  ortadayken, Türk  Gençliğine  çok büyük  görevler  düşmektedir.                         

NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!                                                    

Aydınlıklar, Karanlıkların Çocuğudur

0

Karanlıkları kendinize hiç dost edindiniz mi? Kimliğinizi, kişiliğinizi, “niçin”leri hiç karanlıklarda sorguladınız mı? Ruhunuzu karanlıklarda diriltme gereği duydunuz mu? Cevabınız, “Hayır!” ise siz eksik yaşadınız.

İnsan bedeninin en karanlık yeri kafatasının içidir. Ama en aydınlık düşünceler kafatasının içindeki beyinden çıkar. Bütün algılar orada toplanır, harekete dönüşür. O karanlık merkez, önümüzü aydınlatan ışığın merkezidir. Kalptir, bize hayatı, varlığı sevdiren. O da karanlığa hapsedilmiştir. Ana rahmidir, hayat bulduğumuz merkez, ilk canlılık belirtileri orada başlamıştır.

İnsan niçin kaçar karanlıklardan? Ben aydınlığın kıymetini karanlıkla anlıyorum. Karanlık olmasaydı, aydınlığın bir anlamı olur muydu?

Bir kaçış değil, belki bir kurtuluş, bir diriliş, bir doğumdur karanlıklar. Bu anlayışla yorumlandığında “Islak bir yorgan gibi iyice bürüneyim/ Örtün üstüme örtün serin karanlıkları” dizeleri daha bir anlam kazanıyor.

Kararanlıklar, Türk edebiyatında ilginç bir tema olarak bazı şairler tarafından işlenmiştir. Necip Fazıl da bunlardan biridir. Yukarıdaki beytinin yanında şunu da hatırlayalım:

Söndürün lambaları uzaklara gideyim
Nurdan bir şehir gibi ruhumu seyredeyim

Ruh dinginliği, karanlıkla sağlanır, bu doğru. Karanlığın bir boyutu da aydınlığın, dirilişin müjdecisi olması. Karanlık hiçbir zaman ebedi olmamıştır. En zifiri karanlıklar, aydınlığın en yakın olduğu dakikalardır. Doğum öncesinde sancının maksimum noktaya dayanması gibi. Korkmayalım karanlıklardan. Nereden bakarsak bakalım, dosttur bilen için karanlıklar. Karanlıklara, aydınlığın düşmanı yarasa gibi bakmayalım. Biz insanız, varlığımızı sorgular, konumumuzu değerlendiririz. Bu anlamda karanlık, en kutlu ortamlardır değerlendirmesini bilenlere.

Ben biliyorum karanlığın kıymetini, sıra sizde! Herkes, kendini sorgulasın. Aydınlık yarınlar için şimdilik biraz karanlık gerek.

 

YGS Hezimetinde Suçlu Kim

0

1 milyon 895 bin kişinin başvurduğu ve bunun 57 bininin katılmadığı, Yüksek Öğretime Geçiş  Sınavı (YGS)’nın sonuçları açıklandı. Sonuç tek kelime ile hezimet. Çünkü, dört alanda sorulan  40’ar  sorunun ortalaması: 3. Bu sınavın devamı olan LYS’de de sonuç değişmeyecek, 2000’in üzerinde lise birincisi hiçbir yüksek öğretim programına yerleşemeyecek.

HEZİMETİN FOTOĞRAFI

Önce YGS’nin fotoğrafını bir de biz değerlendirelİm. Çünkü, fotoğrafın bütününü net görmeden sağlıklı değerlendirme yapamaz, uygulanabilir çözümlere ulaşamayız.

* Sınavı geçerli 1 milyon 837 bin öğrenciden 50 bini sıfır(0) çekmiş, 530 bini 180 puan barajını aşamamış, ancak 1 milyon 300 bini LYS’ye başvurabilecek.

* Dört alanda yapılan 40’ar soruluk sınavların ortalamaları şöyle: Türkçe 18, S OSYAL 11.63, Matematik 6.92, Fen 3.56

* Dört alanda 40’ar sorunun tamamını bilenlere gelince; Türkçe’de 929, Sosyalde 56, Matematikte 1316, Fende 432.

* 1.8 milyon aday içinde 870 bin kişi 40 soruda 4’ün üzerine çıkamamış, yani yüzde 47.3’ü. Fende bu oran çok daha fazla; yüzde 68.6  (1 milyon 261 bin).

* Sonuçlar coğrafi bölgelere göre değerlendirdiğimizde; Doğu ve Güneydoğu bölgelerindeki iller başarısız, Batı bölgeleri daha başarılı. Büyükşehirlerden Ankara başarılı, İstanbul başarısız.

* Okullar bazında YGS başarılarını değerlendirdiğimizde okulların üç grupta toplandığını görüyoruz. Birinci bölümdeki okullar sırasıyla; Sosyal Bilimler Liseleri, Askeri Liseler, Fen Liseleri ve Anadolu Liseleridir. İkinci grupta; Özel Fen Liseleri, Öğretmen Liseleri, Polis Kolejleri, Yabancı kolejler, Yabancı Dil Ağırlıklı Liseler ve Genel Liseler yer alıyor. Üçüncü grupta ise İmam-Hatip Liseleri ve Mesleki ve Teknik Liseler bulunuyor. Burada bir husus dikkati çekiyor, katsayı uygulamasının kaldırılması, İmam-Hatip Lisesi ve Meslek Liselerine pek kazanç sağlamamış.

* LYS’ ye başvurabilmek için gerekli 180 puan barajını aşma oranlarını incelediğimizde, Birinci gruptaki okulların yüzde 100, İkinci gruptaki okulların yüzde 79, Üçüncü gruptaki okulların yüzde 72 olduğunu görüyoruz.

Görüldüğü gibi YGS’de bir hezimet tablosu ile karşı karşıyayız.

SUÇLU/SUÇLULAR  KİM ?

Peki bu hezimetin sorumlusu kim veya kimler? Bu hezimetin o kadar suçlu adayı var ki;

* Okullar, dershaneler, öğretmenler, öğrenciler, aileler

* Muhalefet, iktidar, Milli Eğitim Bakanlığı

* YÖK, ÖSYM, Üniversiteye giriş sistemi

*  Bölgeler arası dengesizlik

* Eğitimde imkan ve fırsat eşitsizliği

Şimdi bu suçluların suçluluk nedenleri üzerinde biraz duralım:

*Okul türleri arasında öğrenci düzeyi, öğretmen seçimi, okutulan dersler, ders saatleri, program ve müfredat yönlerinden önemli farklılıklar var.

* Öğretmenlerin yetiştiği kaynak ve statü bakımından önemli farklar var. ( Kadrolu, 4/B’ li ücretli öğretmenler, ders ücreti karşılığı, görevlendirme öğretmenler, üniversite mezunu öğretmenlik eğitimi almış geçici öğretmenler)

* Muhalefet eğitim konusunda proje üretmiyor, bu konuda araştırma ve çalışma yapmıyor. Bakanlık da bu konuda kalıcı ve köklü çözümler üretmiyor.

* YÖK ve ÖSYM, üniversite giriş sistemi konusunda Bakanlıktan kopuk çalışıyor, koordineli bir çalışma yok.

* Eğitimde bölgeler arasında, hatta şehirler, ilçeler ve semtler arasında büyük dengesizlikler var. Bir çok konuda olduğu gibi, eğitimde de fırsat ve imkan eşitliği yok

*Öğretmensiz ve personelsiz okullar, donanımsız okullar, kalabalık sınıflar, birleştirilmiş sınıflar, ikili öğretim,

Taşımalı eğitim  gibi uygulamalar eğitimi olumsuz etkiliyor.

*Öğretmenlerin mali durumu, morali ve motivasyonu bozuk olduğu için verimleri de düşük.

Bu şartlar devam ettiği sürece ne sınavlar kalkar, ne dershaneler kapanır, ne de başarı yükselir. Birbirimizi

Kandırmayalım.

Cennetten bir ruh iki beden

0

Herkese merhaba… Herkese merhaba… Herkese merhaba…
Küçüklüğümüzden beri duygularımızı gizlemeyi öğreniyoruz sevgili okur.
Doğal hallerimiz eleştiriliyor. 
Çoğu zaman mutsuzluğumuzun nedeni sorulmazken, kendimizi mutlu hissettiğimiz zaman, “hayırdır neden bu kadar mutlusun” baskısıyla karşı karşıya kalıyoruz.
Ne yapıyoruz o zaman? Maskemizi takıyoruz. Veeee.
Toplumun bize biçtiği rolü oynamaya başlıyoruz.
Günler geçtikçe kendimiden kaçar hale geliyoruz. Kendimizden kaçtıkça, ruh eşimizi bulma ihtimalimiz de bizden uzaklaşıveriyor çarçabuk.
Oysaki kendimizi çok sever, yeteneklerimizi bilir, yapmaktan keyif alacağımız şeyleri yaparsak, eşruhumuzu da yanıbaşımızda buluveririz sevgili okur.
Ruheşimizle karşılaştığımızda onunla kocaman bir hayatı paylaşacağımızı, ne olursa olsun onun bize destek olmak için burada olduğunu anlarız. O bizim eksik yanlarımızın tamamlayıcısı, sivri yanlarımızın törpüsü oluverir.
Hem öğretmenimiz, hem öğrencimizdir artık ruheşimiz. Sırdaşımızdır, arkadaşımızdır ruheşimiz.
Kavgalarımız bile sadece eksik yönlerimizi göstermek için meydan okuma oluverir.
Biliriz ki ruheşimiz hem fiziksel, hem de ruhsal olarak hem yanımızdadır ve yanımızda olacaktır her daim.
Ruheşimizi gördüğümüzde bunları anlarız ancak, neden olduğunu kavrayamadığımız yoğun bir çekim hissi de duyumsarız. Bu duygu karnımızda kelebekler uçurur.
Kim midir ruh eşimiz derseniz sevgili okur?
Ruh eşimiz, diğer yarımız, bizim gibi düşünen, bizim gibi hisseden, bizim gibi inanan karşı cinsimizdir. Gözlerine baktığımızda kendimizi gördüğümüzdür.
Anladıkça daha da bağlanırız ruheşimize. Ne kadar aynıysak, bir o kadar da farklıyızdır aslında.
Benzer duygularımız ve zevklerimiz bizi ne kadar yakınlaştırıyorsa, farklı olduğumuz alanlarda o derece ilgimizi çeker.
Her benzerlik ve farklılığımız bir adım daha bizi yaklaştırır.
Eksik hissettiğimiz ne varsa tamamlamaya gelmiştir ruheşimiz.
Birlikte zamanı durdurabileceğimizi fark ederiz. Geçmişimizin ve geleceğimizin bir anlamı yoktur artık, sadece içinde bulunduğumuz an ve o ana sığdırdığımız mutlu zaman dilimleri vardır. Bu dilimler adeta, içimizdeki mutluluk atomu gibidir her an patlamaya hazır.
Bedenimize, dünyamıza, evrenimize sığdıramayız onu, adeta içimizden taşar durur, taşar, taşar.
Bu duygu yoğunluğu adeta bize nefes aldırmaz. Soluğumuzu kesiverir. Cennette bir ruh ikiye bölünüp, dünyada iki bedene paylaştırılır ve bu iki beden dünyada birbirlerini bulmaya çalışır ve şanslı olanlar bulurmuş derler ya, işte o misal.

Nereden mi çıktı tüm bunlar sevgili okur? Nereden olacak bahar fısıldadı kulağıma ben de yazdım.
Söz bahardan açılmışken, sizleri, gelmesini sabırla beklediğim ruheşime armağan ettiğim, sözlerini usta yazar Ayşe Kulin’in yazdığı, müziğini başarılı sanatçı Candan Erçetin’in yaptığı, son zamanların en sevdiğim parçası “Bahar”la başbaşa bırakıyorum.
“Sen bana müjde misin, umut musun sevgili, kim demiş geçti mevsim ufukta göründü kar.
Bu kaçıncı bahar, sakın sorma sevgilim, benim yorgun gönlümde aşkının telaşı var.
Bu kaçıncı bahar sakın sorma sevgili, benim olgun gönlümde aşkının telaşı var.
Bahar geldiğinde mi ben böyle olurum, yoksa böyle olduğumda mı gelir bahar?
Ayrıca bunun seninle ne ilgisi var. Tabiki ben böyle olduğum için bahar.” 

Çünkü sana değdiğimden beri ellerim, bütün kış dallarında tomurcuklar var…”

 

 

Çayırova’dan Dilovası OSB’ye

Uluslararası gazetecilik ve televizyonculuk yapmama karşın yurt içi ve dışında belgesel çekimlerimizi sürdürürken hiçbir zaman bölgemizden kopmadım. Gebze ve Kocaeli’yi terk ederek vefasızlık yaparak unutmadım. Önceki gün Çayırova Belediyesi’nin basın toplantısına katıldım. Dün akşam da Dilovası Organize Sanayi Bölgesinin 10. yıl kutlamalarını takip ettim.
Çayırova’dan Dilovası OSB’ye adeta bir Devr-i Alem yaptık. Çayırova Belediyesi’nin Kuştepe’deki Ziyaettin Akbaş’ın Çayırova Kuştepe’de bulunan mesire alanındaki basın toplantısında adeta Çayırova’yı yeniden keşfettim. Ama en önemlisi Çayırova Kuştepe mesire alanını ilk kez gördüm. Deyim yerindeyse bol oksijenli çam kokulu mesire alanını elimde çay bardağımla doya doya seyrettim. Çayırova Belediye Başkanı Ziyaettin Akbaş ve Çayırova Ak Parti İlçe Başkanı Nazmi Özmen ile birlikte belediye hizmetleri ile ilgili verdiği bilgi gerçekten önemli. Deyim yerindeyse Çayırova İlçe olduktan sonra yeniden inşa edilmiş.
Çayırova yanı başımızda. Bir zamanlar birkaç evden ibaret olan Akse Köy ve Şekerpınar son 25 yılda devasa şekilde büyümüş halen boş alanlar var. Çayırova ilçe olduktan sonra adeta hizmet seferberliği yeni eğitim kurumları, modern toplu konutlar, parklar, yol ve alt yapı geleceğin ticaret ve kültür bölgesi olacak Çayırova’nın temellerini oluşturuyor. Çayırova gelecekte ticaret ve kültürde dünya kenti olmaya aday.
Dilovası OSB’nin onuncu yıl yemeklerinin düzenlendiği yemekte GOSB Başkanı Mustafa Türker, GOSB’un kurucu başkanı Doktor Metin Eriş, ünlü sanayici Necmettin Bitlis, İMES Organize sanayi bölge başkanı Süheyl Erboz ve MHP Kocaeli Milletvekili Lütfü Türkkan ile sohbet etme, Dilovası üzerine konuşma fırsatımız oldu.
Dilovası tıpkı Çayırova gibi ilçe olduktan sonra önemli çalışmalar yapılıyor. Dilovası yolların kavşak noktası dünya lojistik merkezi. Altı organize sanayi bölgesi ile organize sanayi bölgeleri başkenti. Dilovası tüm sıkıntıya rağmen gerçekten ilçe olduktan sonra büyük hizmet hamleleri yapılıyor. Belediye Başkanı sayın Cemil Yaman ile Kaymakam Sayın Hasan Göç seferberlik oluşturmuşlar. Vali Ercan Topaca da Dilovası’na destek veriyor. Sanayicilerimiz biraz daha sahip çıksalar Dilovası gerçekten her bakımdan dünya kenti olur. Dilovası Organize Sanayi Bölgesi’nin onuncu yıl kutlamaları Dilovası’ndaki beş yıldızlı bir otelde yapılması gerekirdi ama bugün Dilovası’nda otel bile yok. Organize sanayi bölgelerimiz öncelikle ortaklaşa bir şirket kurup bütün etkinliklerini yapabilecekleri bir otel yapmalılar. OSB’ler kuruluş yıllarını burada yapacakları bir tesiste yaptıkları zaman Dilovası’na sahip çıkarlar. Ben şahsen Dilovası Organize Sanayi Bölgesi yönetimine Viaport’taki otelde 10. yıl kuruluş kutlamalarını yapmalarını yakıştıramadım.
**
Dilovası OSB 10 yaşında!
Dilovası OSB, 10’uncu yılını üyeleriyle birlikte coşkuyla kutladı.Dilovası Organize Sanayi Bölgesi (DOSB), 10’uncu yılını geçtiğimiz Salı gecesi  Viaport Crowne Plaza Istanbul Asia’da düzenlenen gala yemeğiyle kutladı. Geceye, Kocaeli MHP Milletvekili Lütfü Türkkan, Kocaeli Vali Yard. Ali Sözen, Dilovası Kaymakamı Hasan Göç, Dilovası Emniyet Müdürü Kıvanç Demir, Gebze Ticaret Odası Meclis Başkanı Halit Ümran Nargül, Gebze Ticaret Odası Başkanı Nail Çiler, çok sayıda bölge sanayicisi ile çeşitli dernek ve sivil toplum kuruluşu temsilcileri katıldı.
Gecenin ev sahipliğini yapan Çolakoğlu Metalurji A.Ş İdari İşler Koordinatörü ve DOSB Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Türker, açılış konuşmasında,  “10 yıldır DOSB Yönetimi olarak, itibarlı şekilde hizmet vermiş, ülkemizin en önemli organize sanayi bölgelerinden biri olmanın gururunu yaşıyoruz. Türk ekonomisine yönelik katkılarımızı aynı kararlılıkla sürdüreceğimiz yeni bir döneme adım atıyoruz”  dedi. Türker, “1960’lı yılların son çeyreğinde Dilovası bölgesinde başlayan sanayileşme, 1980’lerde hızlanmıştır. Dilovası, bugün 45 bin nüfuslu, 200 tane sanayi tesisinin yer aldığı organize sanayi bölgesi ile ülkemiz sanayisinin ve Kocaeli’nin gözbebeği ilçesi haline gelmiştir. 2002 yılında kurmuş olduğumuz DOSB’nde sanayicilerimizin de desteğiyle bugüne kadar çok sayıda iyi işler yaptık.  Bunların en başında çevre yatırımlarımız gelmektedir. Hava kirliliği sorunumuzu ortadan kaldırmaya çalıştık. Bugün Türkiye’de sadece Dilovası’nda 24 saat hava ölçümü yapılmaktadır” dedi ve daha sonra DOSB’nin bugünlere gelmesinde katkısı olan herkese teşekkür etti.
DOSB’nin 10 yıllık anılarının tazelendiği gecede davetliler, Türk sanat müziği dinletisi ve ardından düzenlenen sıra gecesiyle doyasıya eğlendiler.

Türk Dünyasında Misyoner Faaliyetleri

 

Hıristiyan batılılar, Müslüman Türklerin Anadolu’ya gelmelerinden tedirgin oldular.  Hazret-i İsa’nın ölümünden hemen sonra 12 havârinin, Hıristiyanlığın tanıtımı ve yaygınlaştırılması için başlattığı misyonerlik çalışmaları, Müslüman Türkler üzerinde yoğunlaştırıldı. Çalışmalar, günümüze kadar artarak devam etti. Özellikle Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği (SSCB)’nin dağılmasından sonra bağımsızlığına kavuşan Türk Cumhuriyetleri misyonerlerin en fazla çalıştıkları alanlar oldu.  
İslâmiyet’te yalnızca tebliğ vardır. Baskı ve zorlama sınırlarının nerede başlayacağı bilinemediğinden İslâmiyet’e dâvet konusu bile tartışmalıdır. Özetle, misyonerce davranışlar, İslâmiyet’te yasaklanmıştır. Buna rağmen; temiz ahlâkı ve yaşayışı ile örnek teşkil eden Müslüman Türklerin bulunduğu yerlerde Hıristiyanlar, gruplar hâlinde İslâmiyet’e yönelmektedirler.   Son 25 – 30 yıl içerisinde misyonerlik faaliyetlerinin Türk dünyasında daha etkin hâle gelmesinin sebebi; hiç şüphe yok ki bu yönelmelerdir. Hıristiyanlıkta aradığı huzuru bulamayanlar, tahrif edilmiş İncillerde okuduklarını mantık süzgecinden geçiremeyenler… Hak Din olan İslâmiyet’e ilgi duymaktadırlar. Bu gelişmeler, Hıristiyan çevrelerde, tehdit olarak algılanmaktadır. 
MİSYONERLİK NEDİR, MİSYONERLER NASIL ÇALIŞIRLAR?
Misyoner, görevli olan kişi demektir. Onun görevi İncil’i Hıristiyan olmayanlara tanıtmak, insanlara Hıristiyanlık propagandası yapmaktır. Bir misyoner; ‘Ben köle değilim. Fakat Hıristiyanlığa adam kazandırmak için herkesin kölesi olmak bana şeref verir.’  Düşüncesiyle doludur. Onlar için amaca giden her yolu kullanmak serbesttir. Olmayacak vaatlerde bulunmak, para ile kandırmak, tehditle korkutmak … dâhil.  Serçe kadar yumuşak, tilki gibi kurnaz hareket ederler. 
İnsanoğlunun üç büyük zaafı vardır: Servet, şöhret ve şehvet. Bu üç zaafa veya bunlardan yalnızca birine yenik düşebilecek zayıf karakterli insanlar, misyonerler için kolay yutulur lokma olurlar. Okullar, hastahâneler, fakir mahalleler, millî ve mânevî değerlere ilgisiz kalmayı entelektüel olmanın şartı olarak kabul eden üst tabaka insanlarının bulunduğu çevreler… misyonerlerin en verimli çalışma alanlarıdır. 
Türk dünyasında,  1992 yılından bu yana yüzlerce misyoner çalışıyor. Merkezde hazırlanan kitapçıklar ve broşürler, köy-köy dolaşılarak,  defter-kalem gibi okul malzemeleriyle birlikte dağıtılıyor. 2000 yılından itibâren Vahhabiler geldiler. Onlar da para gücüyle, Rus görevlilerden sağladıkları yan desteklerle hedefe ulaşmaya çalışıyorlar. Her iki grubun da arzuladıkları hedefe ulaşamadıklarına dâir sevindirici haberler geliyor. Bu haberler, misyonerleri daha etkili ve gayretli olmaya yönlendirecektir. 
Misyonerlerin, özellikle Müslüman Türklere yönelik çalışmalarında, son yıllarda farklı bir taktik uyguladıkları gözleniyor. Yeni çalışma metoduna göre Müslümanların; millî kültürlerden ve bu kültürün tamamlayıcısı olan örf, âdet ve geleneklerden uzaklaşması için çalışılmaktadır.  Bilinmektedir ki, millî kültürler yok edilmedikçe insanlar, inançlarından uzaklaşmıyorlar. İster Müslüman olsun, ister Musevî… hatta Şâman veya Budist… millî kültürüne bağlı inançlı insanlar, din değiştirmiyorlar. Çünkü her millî kültürün temelinde, az veya çok o millî kültürü yaşayan insanların inançlarına dayalı önemli unsurlar vardır. Millî kültürden, örf-âdet ve geleneklerden arındırılmış insanların inançlarında sarsıntılar oluşturmak, sonra da inançlarından tamamen koparmak… hedefe ulaşmak için en uygun yol olarak seçilmiştir. Sonrası kolaydır: Sıfırlanan millî kültür yerine, kendi kültürlerini ve inançlarını yerleştirmek. 
Günümüz misyonerleri; 12 havâriden daha tehlikelidir. Havariler, hak din kalıbındaki Hıristiyanlık için çalışıyorlardı. Bu günküler, aslından uzaklaştırılmış İncil öğretilerini yaygınlaştırıyorlar. Son derece tesirli iktisâdî imkânlarla donatılmış durumdalar. 
Misyonerlerin amaçlarını ve kullandıkları metotları bilmeyenlerin, onlara kanması kolay olmaktadır. Kullandıkları çekici ifâdeler şöylece özetlenebilir: *Karşılanmayan ihtiyaçların altında ezilenler! Bize gelin. Biz sizleri rahata ve refaha kavuştururuz. * Bizim çevremizde olanların dertleri azalır, tatmin araçları artar. * Bizimle tanışan esenlik bulur. *Bizimle duâ edin, korkularınızdan korunun, umduklarınıza kavuşun. Bu sloganlarla harekete geçen misyonerler, telefonda veya toplantı yerlerine gelenlere; İncil, Tevrat ve Zebur’dan seçtikleri duâları okumakta ve tekrar edilmesini istemektedirler. Duâlar için Kur’an-ı Kerim’den kesinlikle yararlanılmamaktadır. Propaganda aracı olarak dernekler, vakıflar, kitaplar, broşürler, dergi ve gazeteler, CD, VCD, DVD ile sesli ve sesli-görüntülü yayın organları, internet siteleri, konferans ve seminerler, özel toplantılar ve telefon bağlantıları kullanılmaktadır. 
YEHOVA ŞÂHİTLERİ
Türk yurtlarındaki misyonerlik faaliyetlerinin bir başka grubu da Yehova (veya Yahova) Şâhitleri olarak anılan ekiplerdir.  
Bu teşkilât 1872 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde kuruldu. Ölen liderlerin yerine geçenlerle, teşkilâtın prensip ve amaçlarında değişiklikler oldu. Hz. İsa’ya inanmakla birlikte; Musevîlik ve Hıristiyanlıktan ilham alınarak yeni bir inanç sistemi oluşturuldu. Onlar kendilerini yeni millet olarak tanımlıyorlar. Askerlik aleyhinde konuşurlar, insanlara askerlik karşıtı düşünceler aşılarlar. Bayrağa ve millî kültüre saygı göstermezler. Cennet ve Cehenneme, öldükten sonra dirilmeye, meleklere, kazâ ve kadere, kıyâmet gününe ve rûhun varlığına inanmazlar. Gelecekle ilgili kehânetler anlatırlar ve bunların mutlaka gerçekleşeceğini iddia ederler. Her şeyin insan ömrü ile sınırlı kalması anlayışını câzip bulanlar, Yehova Şâhitleri’nin en kolay avladıkları insanlardır. Dünya cenneti vaadi ile bir anlamda Siyonizm’e hizmet etmektedirler. Onlar da misyonerler gibi millî ve mânevî değerleri zayıflatmaya çalışırlar. Yehova Şâhitleri, yalnızca Müslümanlık ve Hıristiyanlığın değil, insanlığın da düşmanıdır. 
Yehova Şâhitleri teşkilâtının merkezi New York’un Brooklyn semtindedir. Çok güçlü para desteği ile etkili olmaktadırlar. İkinci Dünya Savaşı yıllarından önce Almanya ve sonraki yıllarda bâzı Avrupa ülkelerinde yasaklandı. Buna rağmen etkili olmayı becerebildiler.  Türkiye’deki faaliyetleri 1950’den, Türk yurtlarındaki çalışmaları 1990’dan sonra arttı. 216 değişik ülkede, 2.000.000 aktif görevli ile faaliyet gösteriyorlar.. 
UYANIK OLMAK…
Misyonerler ve Yehova Şâhitleri… biri-birlerini sevmeyen ve farklı metotlarla çalışan bu iki grup;  insanları millî ve mânevi değerlerden soyutlamak konusunda gizli bir işbirliği hâlindeler. Papa’nın; ‘İlk 1000 yılda Avrupa’yı, ikinci 1000 yılda Afrika’yı Hıristiyanlaştırdık. Üçüncü 1000 yılda hedef Asya’dır !’ sözü, iki grup arasında şiddetli bir çatışmanın işâreti olarak gösteriliyor.  
Hiç kimsenin şüphesi olmamalı: Dünya var oldukça üç semâvî dinden biri olan İslâmiyet  güçlenecek, Musevîlik de Hıristiyanlık da yaşayacaktır. Kaybedenler; misyonerlerin ve Yehova Şâhitleri’nin yalanlarına kanarak, baskılarına boyun eğerek inançlarından uzaklaşanlar, câzip buldukları ekonomik şartlara kültürlerini ve dinlerini satanlar olacaktır. 
Elbette insanoğlu dînini serbestçe seçme hakkına sâhiptir. Sözümüz, insanı insan yapan serbest irâdeyi baskı altında tutanlara… 

Türkiye ve Türk yurtları… Kıbrıs, Azerbaycan, Özbekistan, Türkmenistan, Kırgızistan,  Tacikistan, Kazakistan, Tataristan, Kırım, Doğu Türkistan, Kerkük, Çuvaşistan,  Başkurdistan, Altaylar,  Gagauz-eli,  Hakasya, Saha, Tuva, Karaçay-Çerkez toprakları, Kafkaslar, Balkanlar, Güney Azerbaycan, Orta Doğu… bu topraklar,  ABD 1 ve ABD2 olarak adlandırabileceğimiz Amerika  Birleşik Devletleri ile Resmi adı Avrupa Birliği (AB) olan Avrupa Birleşik Devletleri’nin çıkar çatışmalarının kesişme alanıdır. Türkiye ve Türk insanının bulunduğu Türk yurtları, iç işlerine en çok karışılan, karışıklıklar çıkarılan bölgelerdir.  
ABD 1 ve ABD 2 çatışmasından, yalnızca çatışanların zararlı çıkmasını sağlamak mümkündür. Çünkü günümüz savaşlarının galipleri değil, mağlupları olacaktır. Bunun için insanımız uyanık olmalı. Millî ve mânevî değerlerine sıkı sıkıya sâhip çıkmalı. 
Değerlerine sâhip çıkamayanlar, ülkelerine ve bağımsızlıklarına da sâhip çıkamazlar. Misyonerlerin maksadı; insanlarımızı, hiçbir değerine sâhip çıkamayan kalabalıklar hâline getirmektir. 
İnsanımız tercihlerini tek yönlü çıkar ilişkilerine göre değil; akıl, mantık ve vicdana dayalı kanaatlerle belirlemeli. Misyonerlerin ne verdiklerine değil, neleri aldıklarına bakanların, bakabilenlerin şanslı ve kazançlı olacakları şüphesizdir. 
DOĞU TÜRKİSTAN İSLAM KARDEŞLERİ DERNEĞİ BASIN BİLDİRİSİ…
Tarihin en eski devirlerinden günümüze kadar Türk milletinin kadim yurdu olan Doğu Türkistan toprakları, 1759 yılından günümüze, şoven Çin milletinin işgali altındadır. Doğu Türkistan’da 1863, 1933 ve 1944 yıllarında bağımsızlık mücadelesi sonunda kurulan üç bağımsız devlet başta şoven Çin devleti olmak üzere Rus ve İngiliz oyunlarıyla ortadan kaldırılmıştır. 1949 yılında Komünist Çin’in Kıta Çin’ine hâkim olmasından sonra da Doğu Türkistanlı binlerce ırkdaşımız / dindaşımız vatanlarını terk etmek zorunda kalmışlar ve tarihin en dramatik göç hadisesi yaşanmıştır. Binlerce insanın hayatını kaybettiği bu göç olayları sonunda Türkiye’ye gelebilenler ise güzide ülkemizde yerleşen Doğu Türkistanlı kardeşlerimizin öncülerini oluşturmuşlardır.
Maalesef Doğu Türkistan’da yaşananlar bu göç hadisesinden sonra artarak devam etmiş bu süre zarfında binlerce din ve ırk kardeşimiz Çin’in akıl almaz uygulamaları karşısında hayatlarını kaybetmişlerdir…
Yüzbinlerce Doğu Türkistanlı geç kızımız ailelerinden zorla alınarak Çin’in iç bölgelerine, çalıştırılmak üzere, götürülmüşlerdir. Aileleri kızlarının akıbetlerini öğrenmek istediklerinde ise sürgüne tabi tutulmuşlardı. Birçok genç kızımızın Çin’in farklı şehirlerindeki gece eğlence yerlerinde zorla çalıştırıldıkları haberleri dünya kamuoyu tarafından bilinmektedir…
5 Temmuz 2009 Urumçi olaylarında idam edilenler Çin resmî makamlarında 191 kişi olarak geçse de, aldığımız istihbarat bu rakamın takriben 2000’in üzerindedir. 
Doğu Türkistan’da toplama kamplarında yüzbinlerce Müslüman-Türk kardeşimiz işkence içersinde ölümü beklemektedir…
İnsan haysiyet ve şerefinin ayaklar altına alındığı bu ortamdan canları kurtarabilmek gayesiyle kaçabilen kardeşlerimiz ise yakalandıkları ülkeler tarafından âdetâ öldürülmeleri için Çin’e teslim edilmektedir…
Dünyanın en garip, en mazlum ve sâhipsiz, esâret altındaki tem millet olan Doğu Türkistanlı kardeşlerimiz canlarını koruyabilmek gayesiyle sığındıkları ülkelerde Çin’e teslim edileceği endişesi yüzünden arkalarında bıraktıkları ailelerinin sıkıntılarını dahi anlatmaya korkmaktadırlar.
Toplumun her alanında akla hayale gelmeyecek asimilasyon politikaları üreten şovenist Çin devleti ayrıca Türk’e ve Türkçeye karşı korkunç bir düşmanlık içerisindedir. ‘Doğu Türkistan’ isimlendirmesi bu ülkede yasaktır, dahası bu tâbiri kullananlar vatan hainliği suçlamasıyla ve terörist oldukları iddiası ile katledilmektedir. 
Doğu Türkistan’da diğer bir yüz kızartıcı durum da doğum kontrolü ve mecburî kürtajdır. Bundan maksat Müslüman-Türk nüfusun azaltılmasını temin etmek ve bir milleti tamamen tarih sahnesinden silmektir…
Kısaca denilebilir ki; Doğu Türkistan’da nükleer denemeler ile çevre problemleri yoluyla soykırım, işkence, tecavüz, kısırlaştırma, fuhşa zorlama, sürgün, gözaltında insanları ortadan kaldırma ve toplu tutuklamalarla soykırım, Birleşmiş illetler Teşkilatı tanımlamasına göre ‘genocide’ yaşanmaktadır. Bu ise Doğu Türkistanlı Müslüman-Türk kardeşlerimiz için günlük hayat biçimine dönüşmüş durumdadır…
Şovenist Çin yönetiminin bütün bu yapılanların maksadı son derece açıktır: Doğu Türkistan’daki Türk nüfusunu azaltmak ve doğal kaynakları daha rahat sömürmektir. Uygulama ise sistemli bir politikadır…
Yaşananlar çok büyük bir vahşet ve dünya tarihinin en büyük Müslüman-Türk soykırımıdır. 
Doğu Türkistanlı Müslüman-Türkler 250 yıldır baskı, zulüm, işkence altında yaşamakta ve bu zulüm artarak devam etmektedir. Bu apaçık bir insanlık suçudur ve bu soykırımın biran önce durdurulması ve yapılanların hesabının sorulması asgarî olarak insanlık görevidir…
Bu duygu ve düşüncelerle konuya göstereceğiniz hassasiyetten dolayı teşekkürlerimizi borç biliriz.                                         
YILMA ŞAHİN Doğu Türkistan İslam Kardeşleri Derneği Başkanı 
DİLAVER CEBECİ’DEN İKİ ŞİİR:
TÜRKİYEM
Baş koymuşum Türkiye’min yoluna
Düzlüğüne yokuşuna ölürüm
Asırlardır kır atımı suladım
Irmağının akışına ölürüm

Sevdalıyım yangın yeri bu sinem
Doksan yıldır çile çekmiş hep ninem
Pınarlardan su doldurur Emine’m
Mavi boncuk takışına olurum

Düğünüm, derneğim, halayım, barım,
Toprağım, ekmeğim, namusum, arım
Kilimlerde çizgi çizgi efkârım,
Heybelerin nakışına ölürüm

GAZEL
Sükût etsin perişan zülf söyleyen dudag olsun
Bu sinem üzre anin lebleri her dem du dag olsun

Tebessim eyleyub baran döker sahra-yi sevdama
Bulutlar her gece habgahi, seyrangahi bag olsun

Haberdar olmasın varsın benim pinhan sirisgimden
Bu nademsaz gönül ardınca seyreden ayag olsun

Döküp giysularin geçsin güzergah-ı bahtımdan
Niyazımdır güzel başı belalardan ırag olsun

Dilaver razı olmuştur uzaklardan temaşaya
Yeter ki hüsnü var olsun ve şirin canı sag olsun
TÜRK DÜNYASINI AYDINLATAN MEŞALELER:
DİLAVER CEBECİ
Özellikle; bestelenen ‘Türkiye’m’ şiiriyle adını geniş kütlelere duyuran şair, yazar ve akademisyen Doç. Dr. Dilaver Cebeci, 29 Mayıs 2008 tarihinde İstanbul’da geçirdiği kalp krizi sebebiyle yatmakta olduğu hastânede tedâvi görmekte iken 65 yaşında vefat etti. Doğumu: Gümüşhane’ye bağlı Kelkit ilçesinin Dayısı Köyü, 1943
Ailesinin Kırıkkale’ye göçmesi üzerine ilkokulu orada tamamladı. Ortaokulu Merzifon ve Mersin askerî okullarında, Kınkkale’de başladığı lise öğrenimini Erzincan’da tamamladı. Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ni 1970 yılında bitirdi. Aydın’da öğretmenlik ve Halk Eğitimi Başkanlığı, İstanbul Ortaköy Eğitim Enstitüsü’nde öğretim görevliliği, Diyanet İşleri Başkanlığı’nda neşriyat uzmanlığı, Üsküdar Kız Lisesi’nde öğretmenlik yaptı. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde İktisat Tarihi yüksek lisansı ve sosyoloji doktorası yaptı. Marmara Üniversitesi öğretim üyeliğinden, Doçent unvânı ile  emekli olan şairin ilk şiiri 1965 yılında Defne Dergisi’nde çıktı. Şiirleri, hikâyeleri, mensureleri ve mizah yazıları Devlet, Töre, Bozkurt, Türk Edebiyatı, Türk Yurdu, Güney Su, Ortadoğu, Hergün, Yeni Düşünce, Ayrıntılı Haber, Türkiye dergi ve gazetelerinde yayınlandı. 
Dilâver Cebeci, millî ve tarihi motiflerle bezeli lirik şiirleriyle tanınır. Edebiyatımıza ‘Seyyah-ı Fakir Evliya Çelebi’ mizahî tipini kazandırdı. Seyyah-ı Fakir Evliya Çelebi imzasıyla yazdığı yazılarında Türk sosyal hayatına bir 16. yüzyıl Osmanlı vatandaşı gibi bakarak, bu hayatın Türk kültürüne yabancı yönlerini latif bir üslupla hicvetti. Edebiyatımızda uzun ve hikâyemsi mensure türünü denedi ve bu denemelerinde millî romantizmi vermeye çalıştı. 
Yayınlanmış kitapları: A- Şiir kitapları. Hun Aşkı: (1972, ikinci baskısında mensurelerini ekledi, 1984), Şafağa Çekilenler: (1984), Ve Sığınırım İçime: (1992), Kandahar Dağlarında Sabah Namazı: (Kendi sesinden kaset, 1992). Mensureler: Mavi Türkü: (1983). Mizahî yazıları: Devranname:  (Seyyah-ı Fakir Evliya Çelebi imzasıyla, 1984). Oyunu: Büyü (1984). 
İktisat Tarihi ve Sosyoloji konularında makaleleri olan Cebeci’nin ‘Tanzimat ve Türk Ailesi’ isimli bir kitabı 1993 yılında neşredildi. Sözlerini yazdığı ‘Türkiyem’ şarkısı ile gönüllere taht kuran Dilaver Cebeci, vefatından 4 yıl önce düşerek başını çarptığından konuşma kabiliyetini ve hâfızasını kaybetmişti. Zamanla konuşma yeteneğini ve kısmen de hâfızasına kavuşabildi. Ancak, tanıdıklarının hiçbirinin ismini ve kendi doğum tarihi dışında hiçbir rakamı hatırlayamıyor, yazı ve şiir yazamıyordu.   
Edebiyatımızda uzun ve hikâyemsi mensure türünü denedi ve bu denemelerinde millî romantizmi vermeye çalıştı.
Yayınlanmış Şiir Kitapları: Hun Aşkı: (1972, ikinci baskısında mensurelerini ekledi, 1984),  Sitare: (İstanbul, 1997), Şafağa Çekilenler: (1984), Ve Sığınırım İçime: (1992), Kandahar Dağlarında Sabah Namazı: (Kendi sesinden kaset, 1992), Bütün Şiirleri:  (İstanbul, 2007),  Basılmış Mensureler: Mavi Türkü: (1983). Mizahî yazıları: Devranname: (Seyyah-ı Fakir Evliya Çelebi imzasıyla, 1984). Tiyatro Eseri: Büyü: (1984). Diğer kitapları. Türk Şiirinde Kadın: (İstanbul, 1980), Türk’e Dair: (İstanbul, 2001), Ben Kazanga Baremen: (İstanbul, 1999).  Azak’ın Denizatlıları: (İstanbul, 1998), Bahadır Giray’ın Mektubu: (İstanbul, 2000), Kur’an Gerçekleri: (İstanbul, 1996).

 

 

 

Eritme (Asimilasyon) ve Karışmışlık

 

Eritme (Asimilasyon), azınlık grubunun ana grupla sosyal mesafeye dayanan özelliklerinin ve hayat tarzının hâkim (dominant) gruba uydurulması sürecidir. Asimilasyonda kültürel baskı ve zorlama aranır. Asimilasyon, azınlıkta kalan grubun değer hükümlerinin ve davranış şekillerinin çoğunluk gruba veya ev sahibi (host culture) kültüre benzetilmesi, çoğunluk kültürü içinde emilmesi, eritilmesidir. Asimilasyon farklı dil, din, örf ve âdete sahip sosyal gruplar arasında söz konusu olabilir.

Asimilasyonla birlikte kullanılan, aralarındaki fark anlaşılamayan bir kavram da uyum (accommodation) ve kültürel etkileşimdir. (cultural interaction)  Uyum, birbirlerinden farklı kültür veya kültürler söz konusu olduğu takdirde, sosyal ve kültürel bir süreç içinde baskı unsuru kullanılmadan bir nevi kültürleştirmedir. Milletleşme sürecini asimilasyon olarak anlayan görüşün sosyolojik bilgi ve birikimi eksiktir. Bizim tarihimizde asimilasyon yoktur. Bilâkis temas ettiğimiz topluluklardan, sınır kültürlerinden ve kitle kültüründen etkilenme vardır. Adeta yabancı olan her şeye açık bir pazar gibiyiz.

Türk kültür ve medeniyetini dışlayarak Anadolu’da farklı kültür sentezleri arayanların, Türksüz Anadolu ve Atatürksüz Türkiye özleyenlerin yeni anayasa yoluyla ülkeyi tanınmaz hale getirmek isteyenlerin iddiasıdır asimilasyon ve karışmışlık Eğer Türk ile başkaları karışmış ve artık Türk’ten farklı bir birleşim ortaya çıkmışsa; bu birleşimin yüzyıllardır adı yok mudur? Anadolu’da bu karışmışlık, Balkanlarda, Kafkaslarda, Avrasya’da ve Orta Doğu’da Türkçe konuşulmasını, Türk musikisini, Türk geleneksel sanatlarını (ebru, tezhip, minyatür, hat, oyma, orta oyunu vb.) Türk’e has İslâmı yaşama üslubunu (Türk Müslümanlığını), Türk mutfağını, örf ve adetlerini, kısaca Türk kültürünü bu kadar yıl sonra neden ortadan kaldıramamıştır?

Etkileşim (social interaction) başka bir şeydir; karışmışlık (amalgamation) ise başka… Harp ve barış dönemleri kültürel temasın ve etkileşimin sürdürülmesini sağlar. Bizans’tan da etkilendik; ama bu temasta kendi kimliğimizi, elbisemizi gardıroba asıp tamamen farklı bir elbise giymedik. Sosyal çevreye verdiklerimiz ve coğrafyaya vurduğumuz mühür, kalıcı, yaratıcı ve sürdürülebilir olduğu için Selçukludan Osmanlıya, Osmanlıdan da Cumhuriyete geçtik ve bu coğrafyada hâkim kültür olduk. Hâkim kültür sadece askeri ve silah gücü üstünlüğü değildir. Anadolu’ya 1071’den önce ve sonrası at üstünde dolaşan tamamen göçebe bir kültür gelmedi. Eğer öyle olsaydı; Selçuklu Anadolu’da bir asır içinde eriyip gidebilirdi.

Bundan dolayı Türkiye’de hâkim kültür ve medeniyet Türk damgasını taşır. Hâkim kültür korur, kollar, yaşar ve yaşatır; kendine rakip görmez. Bu hâkim kültür anlayışıdır ki; bizim dışımızdaki kültür ve medeniyetleri korumayı ve hoşgörüyü bir görev bilmemize sebep olmuştur.

Anadolu’da Müslüman ve Hıristiyanlar zannedildiği gibi karışmamış; nüfus sayımlarında “müslim” ve “gayrimüslim” ayırımı yapılmıştır. Müslümanlığı kabul eden nüfus ise; zannedildiğinden daha azdır ve herhalde en azından Anadolu’ya 1071’den önce ve sonra gelen, hem göçebe, hem de yerleşik özelliklere sahip Türk nüfusun üçte biri bile değildir. Hıristiyan nüfus içinde Türklerin de bulunduğunu hesaba katarsak; bu tahminler ve yakıştırmalar daha da zor duruma düşer. İhtida edip Müslümanlığı seçip dolayısıyla Türk kimliğini kabul etmiş insanlara dün de bugün de “Sen Türk değilsin” denmemektedir.

Türklerin Anadolu’ya yerleşmesi 1071’den daha öncedir. 1071 öncesi Anadolu’da Müslüman ve Hıristiyan Türkler de mevcuttu. Sümerler, Hazarlar ve Kıpçak Türklerini yok mu farz edeceğiz? Ancak, 1071 kabul edilse bile; Pontus’un ortadan kalkışı 1464’tür. 1924 yılında Yunanistan ile nüfus mübadelesine gidilmiş; karışmamış Hıristiyan Rumlarla Yunanistan’daki Müslüman Türk nüfus mübadele edilmiştir. Eğer bir karışmışlık söz konusu olsaydı; en azından diğer örneklerde olduğu gibi bu mübadeleye ihtiyaç kalmazdı. Bir taraftan karışmışlıktan bahsedip diğer taraftan Türklüğü laboratuar kayıtlarına alıp çeşitli tahlillerle Türk olmayan Türkleri keşfetmeye çalışanların, ortaya çıkan kültürel süreci içlerine sindiremeyenlerin, ilkel etnik ırkçılıktan medet ummaları, biyolojik gerekçelere tutunmaları bir çelişki değil midir?

Ayrıca Irak’ta, Kosova’da, Kerkük’te, Suriye’de, Doğu Türkistan’da, Kırım’da daha birçok Türk bölgelerinde Türk’e karşı eritme örnekleri görülmüştür. Yer adları değiştirilmiştir. Üsküp’ü Skopa yapanlar Hıristiyanlar mı? Balkanlarda aynı ümmete mensup olduğumuz sözde kardeşlerimiz Osmanlı- Türk eserlerini, camilerini yıkmadılar mı? Kosova bunun canlı örneği değil mi? Demek ki, aynı ümmete mensup olmak yetmiyor. Batı Trakya’da Türkün adı -tutmasa da- Yunanlı Müslüman yapılmadı mı? Milli kimliği reddederek daha çok İslâmi olamazsınız. Bunlar birbirine rakip de değillerdir.

Asimilasyon suçlamasının yapıldığı bir ülkede sağın ve solun ihanet odakları bugün anayasadan Türk kimliğini ve Türk Milleti ifadelerini çıkarmak istiyorlar. Eritmenin olduğu bir yerde Kürtçü ırkçılık olabilir miydi? Etnik ırkçılığa merak salan bir takım dernekler kendi kaderlerini tayin etmeye talip olabilirler miydi?

 


Jary D. ve J., Dictionary  of Sociology, Collins, Glasgow, 1991, sh. 32

 

 

Emre Belozoğlu Juventus’ta!..

Popülizm toplumsal yaşamda bizde olduğu kadar; her yerde bu kadar hakim midir, bilmiyorum. Ancak bizde çok hakim olduğu konusunda hiç şüphe yok.

Memleketin onca meselesi var iken, futbolun bu kadar konuşulması eğer kasıt yoksa abesle iştigaldir. Hele futbol için yaratılan anarşi, kabul edilebilecek bir şey değildir.

Şampiyonluk kupasının soyunma odasında mı yoksa sahada mı alınacağı ülkemizin en önemli meseleleri arasında zirveye oturdu.

Bu durum sadece futbol açısından geçerli değildir. Yok bir şarkıcının şortu, bir mankenin sevgilisi, dizi oyuncusunun eski eşi gibi örnekleri çoğaltabiliriz.

Bunlara medyanın meşhur ettiği diğer popüler zevatın toplumu meşgul eden davranışlarını da ekleyebiliriz.

Bakmayın siz yazının başlığına, Emre Belezoğlu’nun Juventus’a falan gittiği yok. Biz de spor gazetelerinin sayfa editörleri gibi gerçekle alakası olmayan bir başlık attık. Çünkü böyle başlıkların müşterisi çok…

En çok sinirime giden hususta, memleketimin ciddi sorunları üzerine bu popüler zevata ahkam kestirilmesi. Örneğin bölücülük meselesi hakkında Hülya Avşar’ın konuşturulması gibi…

Bu memlekette halen taşların ciddi bir şekilde yerine oturmadığını veya bilerek oturtulmadığını düşünüyorum. Bunun yanı sıra bazı mihraklarda, toplum üzerinde popülizmin ve modanın hakim olması için yoğun bir gayret gösteriyor. Böyle bir tablonun ister istemez siyasete de etkisi oluyor.

Toplumumuz, popülizm ve modadan o kadar çok etkileniyor ki; neredeyse yaşamında kendisine yararlı olacak şeylerle pek ilgilenmiyor.

Kadıköy Şükrü Saraçoğlu Stadın da Fenerbahçe ile Galatasaray arasında oynanan şampiyonluk maçından sonra olay çıkartarak gözaltına alınanların, meslek ve eğitim durumu, içinde bulunduğumuz içler acısı hali bir kez daha görüntüledi.

Koca koca adamlar, bir futbol topunun peşinde sapıtmışlardı. Kimse bana bir savunma yapmaya kalkışmasın, 35 yıldır futbolun içinde olmuş biri olarak bu yazıyı kaleme alıyorum. Ama dediğim gibi konumuz futbol değil, futbol üzerinden popülizm ve moda bağımlılığı…

Düşünün bir dizi oyuncusunun, cari açıkla ilgili fikir beyanının toplum üzerindeki etkisini. Hatta bundan etkilenen siyasi liderler bile, bu dizi oyuncusunu, halkın desteğini kazanmak için en iyi yerden parlamentoya rahatlıkla taşıyabilir.

Her dönem mecliste siyasi liderlerin milletvekili yaptığı bir çok futbolcu, güreşçi, türkücü, tiyatrocu, şair, romancı, dizi oyuncusu, manken vs. görürsünüz. Ne yazık ki; siyasetimiz, popülizm ve modadan medet umar hale gelmiştir.

Oysa ki; adı üstünde popülizm ve moda geçici kavramların ifadesidir. Üç beş yıl önce oynayan futbolcular, diziler, şarkıcılar ve renkler, modeller, tarzlar çoktan unutulup gitmiştir. Çünkü popülizm ve modada kalıcılık yoktur. Sürekli geçici bir yüzeysellik vardır. Böyle bir durumun, memlekete hayrı kolay kolay dokunamaz.

Memleketimizin mürekkep yalamış, kafa yormuş insanları dikkate alınmazken, televizyonlarda sabah programları yapan Seda Sayan; sanki çok önemli bir şey söylüyormuş gibi kulak kabartılarak pür dikkat dinlenir. Neredeyse söylediği hanımlarımız tarafından kanun gibi kabul edilir.

Hele bir fotoğraf çektirme işi var ki sormayın. Bulgaristanlı Ciguli’yi hatırlayanınız kaldımı bilmiyorum. Ama bir toplantıda kendisi ile girişilen bir poz verme yarışını hiç unutamıyorum. Ciguli’ye böyle yapan halk, dizide Kanuni’nin Hürrem’ini oynayan kızla yan yana olmak için ne yapar, onu da size bırakıyorum.

Bu popüler zevat neredeyse toplumun önündeki idoller haline gelmiştir. Kimse bir ilim ve fikir adamını taklit etmeye çalışmazken, şarkıcıların çoğu gençlerimizin ve insanlarımızın özdeşleştikleri insanlar halindedir.

Popülizm ve moda, insanları kolayca sürü haline getirerek hareket ettirir. Bir şarkının nakaratı ve ritmik melodisi veya giysilerin çizimi ile renkler hemen herkesi peşinden sürükleyebilir. Siyaset içinde bu böyledir. Kalabalıkların bir yere yönlendiğini gören diğer insanlarda kervana çok kolaylıkla katılırlar. Bugün ülkemizde siyaset ve cemaatler açısından da bir popülizm ve modanın hakim olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

İlme, irfana, bilgiye, tecrübeye değer vermeyen, ciddi meselelerden uzaklaşan hülasa popülizme ve modaya kapılan bu halk nereye gider diye düşünmeden edemiyorum. Ancak topluma yön vermesi icap eden siyasal ve sosyal önderlerinde bu akıma kapılması oldukça düşündürücüdür.

Öğretmenin biri öğrencilerine “Allah hepimizin cennete gitmesini istediği halde, neden bizi dünyaya göndermiş” diye bir soru sormuş. Öğrencilerden biri de soruyla karşılık vermiş “Sizde bizim sınıfı geçmemizi istiyorsunuz ama geçerli not vermeyip sürekli imtihan ediyorsunuz”. Allah bizi herhalde sürekli olarak popülizm ve modaların peşinde koşturarak imtihan ediyor.

Onun için Emre Belezoğlu’nun şimdilik bir yere gittiği yok. Ancak bizim bu kafayla nereye gittiğimiz meçhul.

 

 

 

İlkel İlkeler

0

 

Günümüzde ABD ve AB’nin emellerine maşalık yapanlar var. Hem içimizde hem dışımızda.
İçimizdeki teröristler ve dışımızdaki Kuzey Iraklılar, özellikle ABD’nin gölgesinde varlık tezahür ve  gösterisinde bulunuyorlar.

Çevrelerindeki din kardeşlerini hiçe sayıyorlar. Onların rağmına dolu dizgin, sözde istiklâl, sözde bağımsızlık peşinde koşuyorlar.

Bunlar başlarını elleri arasına alarak, iyice bir düşünmelidirler. Düşünmelidirler ki, el atına binen çabuk iner.

Bilsinler ki, ayrılık gayrılık için, aykırı düşünen ve aykırı hareket edenler iyi etmiyorlar. Çünkü son pişmanlık fayda vermez.

Tarihe dönüp baksalar görecekler ki, hep ileri sürülmüşler, sonra da yüzüstü bırakılıp terk edilmişlerdir.

Çünkü âlet olarak kullanılanlar; işleri bitenler tarafından hemen bir kenara itilir. Hattâ unutulur. Ta ki tekrar menfaat ve çıkarları söz konusu olana kadar.

Kaldı ki bu kandırılışları, bu gönüllü kanışları bir değil, iki değil! Daha da süreceğe benziyor. Ta ki burunları sürtene kadar.

Hem hatırlasınlar ki, “Müslüman; bir delikten iki defa ısırılmaz!” Yâni Müslüman uyanık olmalı. Aldanmamalı. Hele hele Müslüman kardeşleri aleyhinde, gayri müslimlerin elinde âlet ve oyuncak olmamalı.

Yoksa bırakın öte tarafı, daha bu dünyadayken bile tokat yer. Perişan olur. Olan ise birkaç maceraperestin körü körüne peşlerinden sürükledikleri mazlum ve masum Müslüman Kürt kardeşlerimize, Kürt halkına olur.Sonuçta bu serüvencilerin güvendikleri dağlara kar yağar. İçte – dışta dayandıkları ve bilerek ve  “Ya tutarsa” diyerek tutundukları  ABD’nin dış politikalarına yön veren düstur / prensip ve ilkel ilkeleri işlemez olur.

X

Bütün bunları görenedir a gözüm görene,
Görmek istemeyen bakışla yetinen köre ne?

X

İşte ABD’nin kuyruğuna takılan ve ondan medet umanların; şu satırları dikkat ve ibretle tekrar tekrar okuyup, yine başbaşa kalacağımız günleri düşünerek ayaklarını denk almaları gerekmez mi?

İşte ABD’nin, düşündüren ilkeleri:

“ABD Başkanı George Washington 17 Eylül 1796 tarihinde siyasî hayattan çekilirken yaptığı veda konuşmasında bakın neler diyordu:

” ‘ Belirli bir millete sevdayla bağlanmaktan kaçınınız. Başka bir ülkeye nefret yahut sevgi duyguları beslemeyi âdet edinen milletler köleleşirler, kendi görev ve çıkarlarını unuturlar. Zira bir millet ortaklık hayâline kapılarak başka bir millete bağlandı mı, bu ikincisinin kavgalarına boşu boşuna karışır.

” ‘ Üstelik ona imtiyazlar tanır. Bu ise kendisinin sömürülmesine yol açmakla kalmaz, başka ülkelerin düşmanlığını ve misillemelerini de üstüne çeker. Büyük ve güçlü bir ülkeyle öyle bir ilişki kuran küçük yahut zayıf bir millet, ötekisinin uydusu olmaktan kurtulamaz.

2228

” ‘ Yabancı entrikaların âleti durumundaki kişiler, güvenini ve alkışını kazandıkları halkı aldatarak, onun çıkarlarını başkalarına teslim etmesini sağlarken, bütün bunlara karşı çıkan gerçek yurtseverler şüpheli duruma düşürülüp lânetlenebilirler.’ ” (Bay Pipo, Soner Yalçın-Doğan Yurdakul, 7. Baskı, İstanbul -Tarihsiz, s. 77)

X

Yazımı ABD’nin içyüzüne ayna tutan diğer bir alıntıyla bitiriyorum:

“Benim gördüğüm ve özellikle son zamanlarda hissettiğim bu süper güç, çıktığı zirveden iniş yolunu tutmuş gibi. Kaderini Amerika’nın talimatına bağlayanlar varsa, onlara bir iyiliğim dokunsun diyorum da. Şimdiden tedbirlerini alsınlar diye söylüyorum.

“Geçmişte ABD, iktidara taşıdığı Markos’u, İran Şahını, Saddam Hüseyin’i, Noriega’yı, Osama Bin Laden’i ve öteki dünya liderlerini de bozuk para gibi harcamıştı da.

“Son yıllarda özellikle Irak ve Afganistan’da görüldü ki, elinizde her türlü teknoloji ve gelişmiş silahlar olmasına karşılık, ölmeye karar vermiş insanlar kadar hiçbiri etkili değil. Zira her ordu ele geçirmek istediği ve bombaladığı yeri en sonunda işgal etmek zorundadır. Sovyetler Birliği’nin Afganistan’da yaşadıkları ile Amerika’nın Vietnam, Afganistan ve Irak deneyleri bunun en güzel örneği.

“Federal bütçe açığı, 485 milyar doları buldu.

“ABD ekonomisinde orta sınıf yok oluyor.” (Savaş Süzal, Yeniçağ, 2 Eylül 2005, s. 8)

X

Uzağa gitmeğe ne hâcet, aynı ABD; Rusya’ya karşı, Nato içinde yer alarak; Avrupa’nın ve ABD’nin onlarca yıl bekçiliğini yapan Türkiye’nin kuyusunu kazmıyor mu? Kazıyor!

AB ülkelerini de yanına alarak, bölücü terörü azdırmıyor mu? Azdırıyor!

Bölücü terörden yana tavır koymuyor mu? Koyuyor!

Üstelik bölücü teröristlere, gerilla gözüyle bakmıyorlar mı? Bakıyorlar!

Kore’de canımız bahasına müttefik olduğumuzu unutmadılar mı? Unuttular!

X

İkide bir zikzaklar çizen, böyle bir ABD’nin kılavuzluğunda,
Nereye varacağını sanıyorsun, böyle hırsızın yavuzluğunda?