29.2 C
Kocaeli
Salı, Ağustos 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1089

Ahlakın Toplum İçin Önemi

Ahlâkî değerler, insanı yanlış kötü ve çirkin işler yapmaktan korur; iyi ve güzel davranışlar yapmaya yöneltir. Bu nedenle yüce dinimiz İslâm ahlâka büyük önem vermiştir. Kur’an’da, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in ahlâkının  “(Ey Muhammed) şüphesiz sen yüksek bir ahlâk üzeresin”(Kalem, 68/4) buyrularak övülmüş olması, yine O’nun en güzel örnek olarak gösterilmesi (Ahzâb, 33/21) dinimizde güzel ahlâka ne kadar önem verildiğini açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

Ahlâk sözlükte “huy, seciye, tabiat, mizaç, karakter” gibi anlamlara gelen hulk veya huluk kelimesinin çoğuludur. Bir terim olarak ise “insanın iyi veya kötü olarak nitelendirilmesine sebep olan manevî vasıfları, huyları ve bunların etkisiyle ortaya koyduğu iradeli davranışlarının bütününe” verilen addır. Ayrıca bu konuları inceleyen bilim dalına da ahlâk adı verilir. İslâm ahlâkının kaynağı Kur’an ve sünnettir.

Günümüzde ahlâk yerine “etik” kelimesi de kullanılmaktadır. Etik kelimesi ahlâk, ahlâkla ilgili demektir, ama ahlâk ile aralarında farklar vardır. Etik daha çok ahlâk üzerinde konuşur, tartışır, değerlendirmeler yapar. Ahlâk yöresel, etik ise evrensel kabul gören kurallardır.

Etik; insanın toplumsal görevlerini yerine getirirken mutlaka uyması gereken kurallar bütünüdür. Bunları şöyle özetleyebiliriz: Üstlendiği görevleri bütün topluma karşı sorumluluk bilinciyle yapmak, insanlara hizmet etmenin ve yararlı olmanın önemine inanarak çalışmak, işin gerektirdiği kurallara uymak, dürüst, güvenilir olma, ayrımcılık yapmamak ve herkese eşit davranmak, herkese karşı saygılı ve nazik olmak, kimseye haksızlık yapmamak, herkesle iyi geçinmek, görevini ve bulunduğu mevkiinin yetkilerini menfaat sağlamak amacıyla kullanmamak, kamu mallarını korumak, ülke kaynaklarını verimli kullanmak ve israftan kaçınmak…

Bütün toplumların ortak değerleri olan bu ahlâkî/etik kurallar, İslam’ın ahlâken güzel olarak gördüğü, Kur’an-ı Kerim’in ve Hz. Peygamber (s.a.s.)’in Müslümanlardan yapmalarını istediği davranışlardır.

Yine İslam ahlâkına göre kötü ve yanlış olan şeyler de insanlardan kabul görmeyen, toplumların içten içe çürüyüp yıkılıp gitmesine sebep olan zararlı, çirkin ve yanlış davranışlardır. Mesela; İnsanlar arasında ayrımcılık yapmak, adam kayırmak; rüşvet, yolsuzluk; haksız kazanç elde etmek; şiddet, baskı, korkutma, yıldırma ve saldırganlık; görevi ihmal, güveni suiistimal etmek; bencillik, hoşgörüsüzlük; kişilik onur ve haysiyetini zedeleyici davranışlarda bulunmak gibi.

İslam’ın bütün emir ve yasakları, insanın kötü davranışlardan kurtulmasını, güzel huylara sahip olmasını amaçlar. İslam’da iman ile güzel ahlâk birbirinden ayrı düşünülemez. Bundan dolayı iyi bir Müslüman güzel ahlâklı olmalıdır. Güzel ahlâklı olabilmek için de öncelikle kuvvetli, olgun bir imana sahip olmalıdır. Hz. Peygamber (s.a.s.) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyorlar:“İman bakımından mü’minlerin en olgunu, ahlâkı en güzel olanıdır…”(Tirmizî, Rida, 11)  

Bu bakımdan Müslüman sorumluluklarının bilincinde olmalı, üzerine düşen görevleri en iyi şekilde, eksiksiz ve zamanında yerine getirmelidir. Toplum tarafından kabul edilmiş olan adab-ı muaşeret (görgü kurallarına) uymalıdır. Harcamalarında ölçülü olmalı, israftan sakınmalı, ülkenin kaynaklarını korumalıdır.

Müslüman; özü sözü bir olmalı, asla yalan söylememelidir. Güvenilir olmalıdır. Emanete ihanet etmemeli, onu titizlikle korumalıdır. Güzel ahlâklı bir Müslüman daima verdiği sözde durmalı, yaptığı anlaşma ve sözleşmelere riayet etmeli, taahhütlerini zamanında ve tam olarak yerine getirmelidir. Müslüman doğruluktan ayrılmamalı, işine, sözüne ve düşüncesine hiçbir şekilde yalan, yanlış ve hile karıştırmamalıdır. Yalan söylemekten, ölçü ve tartıda hile yapmaktan, iftiradan, yalan yere şahitlik etmekten sakınmalıdır. Kimsenin arkasından konuşmamalı, dedi-kodu ve gıybet yapmamalı, laf taşımamalı, kimseye hased etmemeli, kimseyi hor görmemeli, kimseyle alay etmelidir. Kur’an-ı Kerim’de bu davranışların çok çirkin olduğu belirtilerek kesinlikle yasaklanmıştır. (Hucurât, 49/11-12)

Hâsılı, iyi bir Müslüman olabilmek için ailede, okulda, iş hayatında, ticarette, sanatta, sporda, kamu hizmetinde kısaca sosyal hayatın her alanında ahlâkî değerlerimize uygun davranmak mecburiyetindeyiz. Bize mahsus ahlâk ilkelerimize, örf ve adetlerimize uygun hareket etmenin birlik ve beraberliğimizin korunmasına, daha güçlü, daha mutlu ve huzurlu bir millet olmamıza katkı sağlayacağını unutmamalıyız.

 

Mezardan Gelen Telefon Sesi

 

Kuzey Kıbrıs’ta Yakın Doğu Üniversitesi Akademi Kıbrıs Platformu Genel Koordinatörü Adem Koç’un konuğu olarak geçtiğimiz hafta Lefkoşa’ya bir heyet olarak gittik.

Adem Koç ve Ahmet Yorulmaz Bey karşıladılar bizi Ercan Havaalanında. Her ikisi de Horasan Alperenlerinin KKTC hadimleri gibi. Arabalara bindik. İlk durağımız merhum Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ın mezarı oldu. Önce Şehitler Anıtın’da dua ettik, sonra Rauf Denktaş’ın kabrine geçtik. Mütevazi ve etrafı kahverengi tahtalarla çevrilmiş bir mezar. Latince fatiha süresi yazılı ayak ucundaki taşta. İyi de olmuş. Herkes okuyor. KKTC’deki Kur’an Alfabesi eğitimi Rum yönetimiyle sekteye uğramış ve dolayısıyla sorun yaşanıyordu. Artık öyle olmayacak. Denktaş’ın baş tarafındaki mezar taşında ise “Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Raif Denktaş 1926-2012” yazıyor. Dualar okuduk. Bizden başka gelen insanlar da vardı. Özellikle hanımlar. Zaten etraf bir milli park gibi düzenleniyor. Rahmetli Denktaş vasiyet etmiş buraya defnedilmesini. 88 yaşında idi. Vefatından önce de hiç moralini kaybetmemiş. Motivasyon dozu yüksekmiş.

Rauf Denktaş ayrıca rahmetli Ergun Göze’nin teşvikleriyle hatıralarını da yazmış ve Boğaziçi Yayınları(İstanbul-Cağaloğlu) birkaç ciltlik bu anı kitabı neşretmişti. Okunması Kıbrıs Türkü’nün çektiği çile bakımından elzem olan bir çalışma Rauf Denktaş’ın hatıraları.

ÜNİVERSİTEDE ETKİNLİK

Denktaş’a mezarı başında dua etmemizin ardından Üniversitede önce RTÜK Başkanı Prof. Dr. Davut Dursun’un “Türkiye’de Görsel + İşitsel Medya Politikaları” konulu konuşmasını dinledik. Organizasyonu düzenleyen ise Akademi Kıbrıs Platformu. Flamaları, afişleri her tarafa asılmış. Fuayede bir Türk Süsleme Sanatları Sergisi var. Sağdaki anfide ise Tasavvuf Müziği Konseri. Biz tam karşıdaki anfiye giriyoruz fuayeden.

Akademi Kıbrıs 10 ayrı dalda 10 ayrı sertifika verecek etkinlikler düzenlemiş. YÖK Üyesi Prof. Dr. Durmuş Günay Yüksek Öğrenimi, Prof. Dr. Hayati İnanç Deneyim Paylaşımı’nı, Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş Avrupa Birliği’ni, Prof. Dr. Hakan Pekcanıtez Yeni Anayasa’yı, Prof. Dr. Atıf Bir Reklam Stratejileri’ni, Prof. Dr. Safa Saygılı Çocuk Psikolojisini, Nazlı Ilıcak Gündeme Dair konuşmuş. Prof. Dr. Davut Dursun’unki de bu bağlamda bir etkinlik.

AKADEMİ KIBRIS

Adını adaya su getiren, vakıflar kuran Osmanlı’nın Kıbrıs Valisi Bekir Paşa’dan alan Girne Erkek Öğrenci Yurdu’nun bağlı olduğu Akademi Kıbrıs Gelişim Platformu’na (akademikibris.com) gelince, genel koordinatör Trabzonlu Adem Koç bizi şöyle bilgilendirdi;” 60 üniversite öğrencimiz kalıyor. Bülent Arınç, Hasan Celal Güzel, İlber Ortaylı, İskender Pala, Ayşe Böhürler, Prof. Dr. Yasin Aktay, Mustafa Karaalioğlu gibi alanında uzman aydınlarımızı konuk ettik. Platformumuz üç yıl içinde 750 öğrenciyi mezun ederek sertifika vermiştir. Çeşitli kurslarımız devam ediyor. Rahmetli Başbakan Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın adını Lefkoşa Belediyesi ile bir protokol imzalayarak bir bulvara verdirdik, KKTC Yüksek İş Konseyi toplantısı organize ettik, ortadoğu ve balkan ülkelerine seyahatler düzenledik, Van depremzedeleri için yardım kampanyasıyla katkı verdik.”

Yurtta kalan öğrenciler Türkiye’nin muhtelif illerindeki okullardan mezun çocuklarımız. Genelde başarılılar ve değişik sektörlerde eğitim görüyorlar. Mezun olanların bir kısmı Kıbrıs’a yerleşirken, bir kısmı ise memleketine dönüyor. Hemen hemen hepsi de İngiltere’deki gibi trafiğin soldan olmasına karşılık çok iyi araba kullanıyorlar. Özel arabasını olan da yok değil.

LEFKOŞA’YA HAVADAN VE VİP’TEN BAKIŞ

Bugün KKTC’de beş televizyon yayını yapılıyor; Gençlik, Tempo, Sim(CFP), As TV ve ART. Yazılı medyaya gelince en başta Mücahid ve duayen Rahmetli Fazıl Küçük’ün Halkın Sesi tabii. Sonra Demokrat Bakış, Güneş, Haber, Havadis, Kıbrıs, Star Kıbrıs, Vatan ve Yeni Düzen.

Biraz başa döneceğim.. Lefkoşa Ercan Havaalanına inerken uçaktan bakılınca üzüldüm mü, sevindim mi bilmem ikilem içinde kaldım. Bardakta yarıya kadar dolmuşluğun hem dolu, hem boş yanları berrak görünüyordu. Kuzey Kıbrıs’ta yerleşim birimleri artıyor, fiziki alan rahatlamış, yollar intizamlı hale gelmiş, büyümüş, bulvarlar çiçek açmış, ama büyük bir alan yeşilden mahrum, adeta kıraç bir görünümdeydi. Hasat zamanı değil ki kaldırılmış olsun. Şaşırdım doğrusu.

Ercan Havaalanı’mızda dikkat çekecek kadar gerek teknik donanım ve gerekse fiziki mekan ve sosyal tesisler fark ediliyor. VİP’e girince bir süpriz vardı bizi bekleyen. Prof. Dr. Ayhan Songar hocamız rahmetlinin kerimeleri Neslihan Hanım içerde İstanbul uçağına davet bekliyordu. Ayaküstü de olsa sohbet ettik.

“-Siz neden Paris’te değilsiniz?” diye sordum hemen. Çünkü Viyana’ya gittiğimizde görüşememiştik, diplomat eşi Büyükelçi Ecvet Tezcan Türkiye düşmanı bir grup Avusturyalı politikacıya diplomatik bir fırça atınca Avusturya Hükumeti “istenmeyen adam ” ilan etmişti. Avusturyalı siyasiler zannetti ki “silik bir dış politika” TC için vazgeçilmez olacaktı. Artık öyle değil. Avrupa Birliği’ne girmek için taviz yok, çünkü alternatifler de bir hayli fazla. Ankara AB için gereken şartları oluşturuyor daha demokratik, daha özgürlükçü bir Türkiye için de gayret ediyor. AB ülkelerinden çoğunun da her bakımdan fevkindeyiz. Türkiye’nin bir 50 sene bekleyecek hali de artık. Ya herro ya merro noktasına gelindi.

PROF. DR. AYHAH SONGAR DENİNCE

Daha sonra Büyükelçi Ecvet Tezcan Türkiye Dışişleri Bakanlığınca onore edilerek Fransa’ya atandı. Ecvet Tezcan’ı bu dik duruşundan, milli gururumuzu okşayan tavrından, bir Türk diplomatının örnek davranışından dolayı Viyana’da kutlayacaktım. Olmadı, Lefkoşa’da eşi Neslihan Hanım’ı görünce tebrik ettim.

Karşılıklı olarak merhum hocamız psikiyatrist, insan sarrafı, gönül adamı, hayatı herşeyi ile bizlere sevdiren, motivasyon ustası, imdat çağrılarını hemen duyan, yardımseven Neslihan(Songar) Tezcan’ın babası Prof. Dr. Ayhan Songar’ı minnet ve şükran ile yadettik, ruhuna fatihalar gönderdik.  Validesi Reyhan Hanım da saygın bir insan, şefkatli bir anneydi herkes için.

Prof. Dr. Ayhan Songar ile Türkiye gazetesinde yıllarca birlikte köşe yazıları kaleme aldık. Belki de basında ilk olarak, öleceğini hatırlatan okuyucusuyla vedalaşan bir yazardı Ayhan Songar hocamız. Gün gibi hatırlıyorum hasta yatağından öyle bir veda etmişti ki okuyucularına adeta öleceğini hissetmiş, helallik istemişti. Vefatından iki aya kadar önce Ankara’dan gelerek İstanbul Çapa’da yattığı hastanede ziyaret etmiştim kendisini. Hiç de hasta yüzlü değildi. Ancak her nefis her canlı ölümü tadacağı için bu kutsi emre uyarak yeni bir hayata doğru hakka yürümüştü. Mekanı cennet olsun.

MEZARIN İÇİNDE CEP TELEFONU ÇALIYOR

Neslihan Tezcan Hanımı Kıbrıs’ta görünce ilk hatırladığım babası merhum Ayhan Songar’ın fotoğraf ve film arşivi oldu. İstanbul Ataköy’deki evde duruyormuş.

-Neslihan Hanım rahmetli hocamız o kadar çok fotoğraf çekti ki kamu arşivi kadar bir zenginliğe sahipti. Herkesin ve herşeyin fotoğraflarını çekerdi. Kendisi ile 1967 yılında Babıali’da Sabah Gazetesi için gittiğim röportajda kendisinin resimlerini çekerken, hocam benim resimlerini daha fazla çekti. Hem sorularıma cevap veriyordu, hem elindeki o gün için pahalı, modern ve teknik özellikleri fazla makinasının objektifini ayarlıyor, deklanşörüne basıyordu.

-Evet babamın hobisiydi fotoğrafçılık. Arşivi evde bodrumda duruyor. Aynı bıraktığı gibi muhafaza ediyoruz. Teknolojiye meraklıydı. Yakından takip ederdi.

-Gerçekten öyle. Daha lise’de okurken sanırım yıl 1963 falan. İstanbul Laleli’deki muayenehanesini aradım. Ayhan Hoca’nın sesine muhatap oldum. “Şu an yerimde maalesef yokum. Not bırakırsanız sizi arayacağım.” Şaşırdım kaldım. Hem “yokum” diyordu babanız, hem “not bırakın” diye de hatırlatıyordu. Sonradan farkettim ki telesekretermiş. Daha Türkiye’ye belki de girmemişti. Babanız bunu keşfetmiş ve Türkiye’ye getirmişti.

-Vefat ettiğinde bile teknoloji yanındaydı. Zincirlikuyu’daki ebedi istirahatgahına defnedilecekti. O gün İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanımız olan Sayın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da gelmişti. Birkaç aile dostumuzla birlikte mezara indiler. Babamı defnettiler. Üzerine toprak atıldı. Ancak o sırada mezardan bir telefon sesi gelmeye başladı.

-Bak bunu bilmiyordum.. Temmuzun ilk haftası olsa gerek. 1997 yılıydı yanılmıyorsam.

-Doğru 2 Temmuz günüydü. Sonra mezarı yeniden açıldı. Meğer Recep Tayyip Erdoğan farkında olmadan cep telefonunu mezara düşürmüş, babam ile birlikte defnedilmiş telefon!. Rahmetli yeni teknolojiyi sürekli takip ederdi. Vefat ederken bile bunun örneğini verdi.

-Ya farkedilmeseydi, daha sonra çalsaydı telefon siz o zaman seyreyleseydiniz gümbürtüyü “Bu mezardan telefon sesi geliyor. Acaba rahmetli kiminle konuşuyor, kim arıyordu bu merhumu ” diye menkibeler anlatılacaktı.

HEYBELİADA’DA ŞAİR VE CUMHURBAŞKANI OLACAK ÖĞRENCİLER

Neslihan Tezcan Hanım’ı yolcu etmeden ve İstanbul’a uğurlamadan bir sorumun cevabını daha aldım. Çünkü Prof. Dr. Ayhan Songar elindeki fotoğraf makinasıyla bir devrin belgelerinin ve insanlarının nereyse çoğunun fotoğrafını çekmişti. O devre ait kimin resmini, hangi toplantıyı, hangi bölgeyi isterseniz objektifine yansıtmıştı. Neslihan Ecvet’i arayıp bu resimlerin tasnifini yapacağız ve kaybolmasına mani olacağız. İstifadeye açılması da ne güzel olur.

Prof. Dr. Ayhan Songar fikir suçları yüzünden mahkum olmuşların da imdadına Hazreti Hızır gibi yetişirdi. Hemen aklıma gelen iki örneği Necip Fazıl Kısakürek ve Tarihçi Kadir Mısıroğlu. Necip Fazıl Kısakürek  “Vatan Haini Değil, Büyük Vatan Dostu Vahdettin” dediği eserinden mahkum olmuştu. Sınıf arkadaşı olan Fahri Sabit Korutürk de o yıllarda Cumhurbaşkanı idi. Hatta Necip Fazıl, Oramiral Fahri Korutürk Çankaya yolcusu olurken  ikinci ismi olan “Sabit”i Necip Fazıl’dan öğrenmiştik. Çünkü Heybeliada Deniz Lisesi’nden “Sınıf Arkadaşım Fahri Sabit” diye Büyükdoğu’da bir yazı kaleme almıştı.  Hepimiz Cumhurbaşkanı Korutürk’ün yetkisi olan bir af ile fikir suçu mahkumiyetini bağışlar diye düşünmüştük. Çünkü Çetin Altan’a bu yetkisini kullanmıştı. Ancak öyle olmadı, Necip Fazıl da böyle bir talepte bulunmadı. Bizim girişimde bulunmamızı da öfkeyle reddetti. Fakat hapisede o yaşta girmek istemiyordu. İmdada Prof. Dr. Ayhan Songar girdi ve hastaneye yatırdı üstadı.

NECİP FAZIL’IN AYAKLARI YARA BERE İÇİNDE

Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’ın da bu konuda anlattığı bir başka anekdot da şöyle; “Prof. Dr. Ayhan Songar ve Prof. Dr. Süleyman Yalçın iki ağabeyimiz bir gün baktım Necip Fazıl’ın hastanedeki birlikte odasına girdiler. Merak ettim. Sonra öğrendim ki Üstadın ayağındaki yaraları iki hekim olarak tedavi ediyorlarmış. Necip Fazıl’ın her iki ayağı da yara bere içindeymiş. Yaralar her iki ayağı da sarmış. Tedavi de olumlu sonuç vermişti.”

Epeyi hatıra aktardık rahmetli Hocamız Prof. Dr. Ayhan Songar hakkında, sonra dua ettik, ardından da kızı Neslihan Hanım’ı İstanbul’a uğurladık. Heyetimiz ise programa iştirak etmek üzere Yakın Doğu Üniversitesi’ne geçti, Akademi Kıbrıs’ın etkinliğine katıldı.

 

 

 

 

Sınavlar Kalkmaz, Dershaneler Kapanmaz

0

 

Sayın Başbakanımız Güney Kore gezisine giderken uçakta açıkladı: “Sınavlar kalkacak, dershaneler kapanacak”. Olur mu? Olmaz. Çünkü, delik büyük, yamalık küçük. Zaten Başbakanın söylediğini Milli Eğitim Bakanı tekzip etti:  “YGS yerine YGS’ler gelebilir” ve ekledi ” dershaneye alternatif  (e-etüt) projesi başlattık”.

Toplumumuzda okul ve dershanenin farkı ve işlevi tam olarak kavranamadı. Bu yüzden toplumumuz bu iki kurum hakkında çok farklı değerlendirmeler yapıyor ve yanlış yargılara varıyor. Halbuki okul ve dershane, farklı ihtiyaçlara cevap veren, birbirinden farklı işlevlere sahip iki eğitim kurumudur:

*Okul, öğrencisini üst eğitim basamaklarına ve hayata hazırlar. Dershane ise, bilgi eksiklerini tamamlar, sınavlara hazırlar.

 

*Okul uzun vadede, dershane kısa sürede başarıyı hedefler.

 

*Okul bilgiyi bütün yönleri ve boyutlarıyla, bir sistem bütünlüğü içinde öğretmeye çalışır. Dershane ise bilginin sınavlarda gerekli olan kadarını yoğunlaştırılmış olarak öğretir. Benzetmek gerekirse, okul yemeği bütün garnitürleriyle sunar, dershane aynı yemeği hap olarak, komprime sunar.

 

*Okulda öğrencileri mümkün olduğu kadar eşit seviyede bilgi sahibi yapma amacı vardır, kitlesel başarıyı hedef alır. Dershane ise hem bireysel, hem kitlesel başarıyı hedef alır, öğrencinin başarısını en üst düzeye çekmek için özel çaba harcar, rekabet ve mutlak başarı söz konusudur.

 

*Okul, hem eğitim, hem de öğretim kurumudur. Dershanede daha çok öğretim yapılır. Her ne kadar dershanede de kurallara uymayan öğrencilerin davranışları düzeltilmeye çalışılırsa da, yaptırım gücü fazla olmadığı için, daha serbest bir disiplin anlayışı hâkimdir

 

*Okulun öğrenciden ekonomik bir beklentisi yoktur. Dershane ise öğrencisine verdiği öğretimin karşılığında maddi bir kazanç da bekler. Yalnız burada şu hususu belirtmek gerekir. Zengin aileler genellikle özel öğretmen tutarak çocuklarını sınavlara hazırlar. Dershanelere ise daha çok orta ve alt gelir gruplarının(işçi, memur, emekli, serbest meslek, küçük esnaf vb.) çocukları gider. Çoğu tam ücretin altında indirimli ve çok taksitli bir ödeme planına göre ücret öder. Dershaneler yasal okutması gerekenin çok üstünde oranlarda burslu öğrenci okutur. Böylece yoksul ailelerin çocuklarını da sınava hazırlayarak sosyal adalete katkıda bulunur.

 

*Dershanelerin ülke ekonomisine de önemli katkıları vardır. Şöyle ki; devlete başta gelir vergisi olmak üzere birçok alanda vergi öder, onbinlerce öğretmene, bir o kadar personele iş ve istihdam imkânı sağlar, eğitim donanımı ile araç ve gereci, basın ve yayın, organizasyon, kırtasiye, inşaat ve hırdavat malzemeleri ve hizmeti üreten birçok sektöre önemli katkılarda bulunur.

 

* Okul resmi bir eğitim ve öğretim kurumudur, dershane ise bir özel öğretim kurumudur.

 

Görüldüğü gibi, okul ve dershane, ikisi de farklı işlevlere sahip, eğitim sistemimizin vazgeçilmez kurumlarıdır. Dershaneleri günah keçisi haline getirmek hem bir haksızlık, hem de insafsızlıktır. Dershaneler, okulların ve öğretmenlerin verdikleri öğretimin başarısız olmasından doğmamıştır, bir ihtiyaçtan doğmuştur. Böyle bir ihtiyaç olmasaydı, Doğuda ve Güneydoğuda Valilikler, Belediyeler, Askeri Birlikler, STK’lar ve Okullar dershaneler açıp öğrencileri sınavlara hazırlama çabasına girerler miydi? Hatta Sayın Bakan Yatılı Bölge okullarındaki 30 bin öğrenci için e-etüt projesi adı altında dershanecilik yapmaya hazırlanır mıydı?

Özel ve yaygın eğitimin tarihi, resmi ve örgün eğitimin tarihinden çok eskidir. Okullar kurulduktan sonra da özel öğretim varlığını sürdürmüştür. Özel öğretim; özel okullar, dershaneler, kurslar, etüt merkezleri, eğitim merkezleri ve özel öğretmen gibi kurum, kuruluş ve kişilerle işlevini sürdürmüştür. Bu kurumlar içinde dershaneler, insanlara öğretim alanında hizmet sunan bir kurum olarak ortaya çıkmıştır. İnsanlar, ya öğretiminde bir eksiklik görürse bunu tamamlamak, ya da sınav sonuçlarına göre bir yere yerleşmek durumunda kalırsa, hazırlanmak için dershaneye giderler. Demek ki, dershanelerin takviye ve sınava hazırlama gibi iki yönlü bir fonksiyonu var.

Toplumumuzda dershanelerin okulların önüne geçtiği gibi yanlış bir algı var. Halbuki okul öğretiminin önüne geçen dershaneler değil, liselere ve üniversitelere giriş sınavlarıdır. Öğrencide ve velide, sınavları kazanmak ve kazandırmak birinci hedef olursa, sınava hazırlayan kurum, üst öğretim programlarına öğrenci hazırlayan kurumun önüne geçer. Öğrenci, atalarının “Kervan gide gide düzelir” sözünü esas alarak, okulda eksik kalan bilgilerini sınavı kazandıktan sonra tamamlamayı düşünür. Halbuki bu yanlış bir mantıktır, ama öğrenci o anda bunu düşünemez, sadece sınav yangınından başarıyla kurtulmayı düşünür. Bir de şunu düşünelim. Son yapılan ve 1.8 milyon gencimizin girdiği 2012 YGS sonuçlarında; 50 bin 805 öğrencinin sıfır çektiğini, Türkçede 31 bin 249, Sosyal Bilimlerde 253 bin 918, Matematikte 870 bin 80 ve Fen Bilimlerinde 1 milyon 260 bin öğrencinin ortalama dört sorunun altında kaldığını göz önüne alırsak okul yönetimlerinin, öğretmenlerin ve daha çok Milli Eğitim Bakanlığının kara kara düşünmeleri ve bu soruna köklü çözümler üretmeleri  gerekir. Bir de bu gerilemenin her yıl devam ettiğini düşünürsek, dershanelere kızmanın ve onları para tuzağı görmenin ve günah keçisi haline getirmenin hiç bir haklılığı yoktur.

O zaman geldik meselenin can alıcı noktasına. Liselere ve üniversitelere giriş sınavları kalkar mı? Kalkmaz… Niçin?

 

*Yeterli fiziki kapasite yoksa, okullarda gerekli birimler(kütüphane, laboratuar, atölye, konferans ve spor salonları, kantin vb.) bulunmuyorsa, araç-gereç, eğitim teknolojisi eksikliği varsa,

 

*Birleştirilmiş sınıflar, taşımalı eğitim, 50-60-70 kişilik kalabalık sınıflarda eğitim yapılıyorsa,

 

*Öğretmensiz veya ders ücretli, geçici kadrolu, görevlendirme öğretmenlerle eğitim yapılıyorsa,

 

*Bazı okullara seçilmiş öğretmenler atanırken, çoğunluğuna atama yapılırken bu özen gösterilmiyorsa,

 

*Öğretmenler Eğitim, Edebiyat ve Fen Fakültelerinde yeterli pedagojik formasyonu kazanamıyor ve bunu eğitime yansıtamıyorsa,

 

*Okullar ve öğretmenler arasında ölçme ve değerlendirme konusunda belli bir standart yoksa,

 

*Öğretmene kendini sürekli geliştirme imkanı ve desteği verilmiyor, öğretmen mesleğe başladığı bilgi ile kalıyor ve dolayısıyla geriliyorsa,

 

* Öğretmenin sosyal ve mali statüsü yükseltilmiyor, meslek kıdemi 0-30 yıl aralığında 1500-2000 lira maaş ve halen net 7.5 lira ders ücreti ödeniyorsa, 1300-1500 lira arasında emekli maaşı veriliyorsa,

*Kısacası, okul, derslik, donanım, öğretmen, eğitim ve ölçme-değerlendirmede belli standartlar yoksa sınavlar kalkmaz. Bir de her yıl en az 2000 okul birincisinin üniversiteye giremediğini göz önüne alırsak, ne dershaneler, ne de sınavlar kalkar. 1990-2000 yılları arasında uygulanan ve diploma notu 4.00’ın üzerinde olan öğrencilerin alındığı süper liseler bunun için iflas etti, çünkü ölçme-değerlendirmenin objektif yapılmadığı ve arada büyük bir uçurum bulunduğu ortaya çıktı.

 

Bu söylediklerimiz sadece ilköğretim ve ortaöğretim kurumları için geçerli değildir, üniversiteler için de geçerlidir.  Bundan birkaç yıl önce bir konuşma yapmak üzere ülkemizin batı bölgelerinde yer alan bir il üniversitesinin gelişmiş bir ilçesindeki Eğitim Fakültesi’ne davet edilmiştim. Belediyenin Konferans Salonu’nda konuşmamızı yaptıktan sonra Fakülteyi ziyaret ettim. Bir okul binası Eğitim Fakülte olarak tahsis edilmiş, ama ne konferans ve spor salonları, ne de amaca uygun laboratuarları, kütüphanesi ve kantini var. Daha da önemlisi, Dekan olan bir Profesör ve iki Yardımcı Doçent dışında akademik personel yok, derslerin çoğuna lise öğretmenleri giriyor. Dikkatinizi çekerim, bu fakülte, öğretmen yetiştiriyor. İşte bunun için bazı Yüksek Okul ve Fakültelere “Yüksek Lise” diyorlar.

 

Burada şunu da belirtmek gerekir. Sınava giren öğrencilerin yarısı yeni mezunlarsa, yarısı da halen üniversitede okuyan veya mezun olanlardır. Örgün üniversite öğretiminde 200 bin, yaygın üniversite öğretiminde 400 bin kontenjanın bulunduğunu düşünürsek, en az 500 bin öğrenci açıkta kalmaktadır. Eğer sınava giren öğrenci sayısı kadar kontenjan oluşturulduğunu düşünsek bile, bütün üniversitelerimiz aynı eğitim düzeyine gelmediği sürece sınavlar kalkmaz. Zaten Sayın Bakan da, merkezi sınavları yılda dörde kadar çıkartacaklarını, dershaneleri kapatmayacaklarını, fakat onlara ihtiyaç kalmayacağını belirtmiştir.  Sınavlar kalkmıyor, tam aksine artıyorsa, dershaneler kapanmaz. Ayrıca çağdaş ve demokratik ülkelerde, eğitim hakkının kişi hak ve özgürlükleri içinde yer almasından dolayı da dershaneleri kapatamazsınız. Siz zorla kapatırsınız ama, imkânı olanlar özel öğretmenlerle, olmayanlar merdiven altı tabir edilen gayrimeşru dershanelerle takviye ve yetiştirilme ihtiyaçlarını karşılarlar. O zaman da hem insanınızı kanunsuz iş yapmaya zorlamış ve hem de devleti çok büyük zarara sokmuş olursunuz.

 

Anlaşılan bu sözler, birilerine öfke halinde söylenmiş ve arka planında başka nedenleri bulunan sözler. Geçenlerde Sayın Bakana “4+4+4 sisteminde lise öğretimini zorunlu eğitim kapsamına aldınız. Sisteme yeni girecek öğrenciler için fiziki kapasite yeterli mi?”  diye sorduklarında, “Fiziki kapasite açığını kiralık okullar ve dershanelerle kapatacağız” diye cevap verdi. Ardından da dershanelere sordular: “Dershaneniz okul yapmaya müsait mi?”. Bakan haklı, dershanelerin sırası masası, tahtası, projeksiyonu, hatta öğretmeni bile hazır. Çoğunun bahçesi yok, ama değiştirirsin Standartlar Yönergesi’ni olur biter. Yaparsın dershaneyi okul, kapatırsın fiziki açığı.

 

Olay bundan ibarettir. Sizin anlayacağınız, ne sınavlar kalkar, ne de dershaneler kapanır.

 

 

 

 

Nedamet

 

Beni yoktan var edip.bir nutfeden yarattın.

Her hücrem bir mucize,bedenime ruh kattın.

İndirdiğin kitabı okumamı bekledin.

Akıllı bir kul gibi yaşamamı istedin.

 

Sözünü dinlemeyip,çok hatalar işledim.

Nasılsa tövbe edip, Allah affeder dedim

Gençlik denilen çağda,yaptı isem günahı

Sebebi bu Dünya’nın, aldatıcı refahı

 

Dolu dizgin yaşarken, düşünmedim sonumu

Yaşım ilerledikçe, fark eyledim durumu

Verdiğin nimetlerin, edemedim şükrünü

Çok vefasızlık ettim,dilemedim özrünü

 

Ben hayırsız bir kulum,etmişim sana isyan

Bütün işlediklerim,ortada ayan beyan

Senden gizleyemem ki,gizlileri bilirsin

Toleransın olmasa,sen hakkımdan gelirsin

 

Sığındım rahmetine,beni affetmen için

Pişmanım yaptığıma,yanarım için için

Bütün cesaretimle,şimdi kapına geldim

Nasıl olayım dersen,öyle olmaya geldim.

 

 

Dört Kare Bir Karakter -2

0

 

Sıra geldi üçüncü kareye

Çocuk bir gün evde annesiyle beraber iken kapı çalınır.

Anne bakar komşu ya da komşunun çocuğu

Çocukta annesinin peşinden koşar.

Komşu bir şey ister.

Annesi yok cevabını verir

Oysa yok dediği şey evde vardır.

Çocukta bunun farkındadır.

Merak ederek annesine var olan bir şeyin neden yok dediğini sorar.

Anne sen küçüksün aklın kesmez.

Büyüklerin işlerine karışma.

Diye çocuğu azarlar

Evet, çocuk üçüncü kareyi çekmiştir.

Çocuğun zihninde artık şöyle bir düşünce vardır.

Sadece babam değil annem de yalan söylüyormuş

Yani tencere kapak misali

Evet, sıra dördüncü ve son karemizde

Büyükler sadece anne babalar değil dedeler nineler abi ve ablalar

Bazen hatta çoğu zamanlar

Çocukların yanlarında argo ve de müstehcen konuşmalar yapar şakalaşırlar.

Aklı kesen birisi dikkat et çocuk ya da çocuklar var dese de

Diğeri aman boş ver keyfine bak o daha çocuk anlamaz.

Aklı kesmez.

Evet, o an için anlamaz.

Ama duyduğunu da unutmaz

Çocuk dördüncü kareyi de çeker ve arşivler.

Büyüyüp aklı keser konuma gelince

Artık onun arşivinde müstehcenlik ve argoda var.

Annesinden babasından abi ve ablasından işittiği müstehcen sözlerin ne anlama geldiğini anlar.

Her geçen gün kareler çevre ve sokaktan görülen ve duyulanlarla çoğalır ve çeşitlenir..

Anadolu’da ve birçok İslam beldesinde kundaktaki bebeğin sağ kulağına ezan

Sol kulağına kamet niçin okunur?

Hiç düşündünüz mü?

Hepiniz bu hususla ilgili çeşitli örnekler hatırlarsınız.

Burada argo ya da müstehcen örnek vermeye gerek yok.

Normal bir örnek vereyim

Bizim köylü Rahmetli Mahmut dayının

“Tarla birinci yol Maltepe” sözünün ne anlama geldiğini yıllar sonra anlayabildim.

Meğer rahmetli tarlada çalışırken birinci

Bayburt’a giderken de ( o zamanlar köylerde minibüs yok

Kamyonların kasalarında gidilirdi) Maltepe sigarası içermiş

Çocukların kişiliklerinin temelleri bu yaşlarda atılır.

Bina bu temeller üzerine kurulur

Siz binanın temelini ne ile attınız?

Yalanla, hileyle, sahtekârlıkla müstehcenlikle

Elbette ki bu ailede bazen iyi ve olumlu işlerde olabilir.

Sonra ilerleyen yıllarda bakmışsın ki çocuk

Yalancı sahtekâr üçkâğıtçı ağzı bozuk biri olmuş çıkmış

Sonra kime çekti bu hergele dersiniz

Şöyle bir aynaya bak bakıyım ne göreceksin

Bakarsınız altmış yetmiş yaşlarında namazını kılan ibadetlerini yapmaya çalışan

Dindar görünümlü bir insan

Rahat rahat; bol bol sıkılmadan yalan söylüyor

Müstehcen şakalar, espiriler yapıyor

Sahtekârlık diz boyu

Çocuk hep çocuk kalmayacak ya

Büyüdü baba oldu dede oldu

Bu adama bu durum yakışıyor mu?

Dersiniz

Yakıştıramazsınız

Bir türlü bağdaştıramazsınız

Unutmayınız bunlar okul öncesi

Yani (0- 6 ) yaş gurubu döneminde

Sizin çocuktur aklı kesmez, unutur

Dediğiniz dönemlerde arşivlenmiş dosyaların dışa vurmasıdır

Bu durumun çözümü var mı?

Elbette var.

Bilgisayarınız virüsle dolunca ne yapıyorsunuz?

Format atıyor

Yâda attırıyorsunuz.

Birde anti virüs programı uyguluyorsunuz

Öyleyse kalbinize dilinize de format atacak yada attıracaksınız

Kalbin ve dilin formatı tövbe

Anti virüs programı ise takvadır

İnşallah başka bir zaman tövbe ve takvayı müstakilen ele alır inceleriz

Aydınlık yarınlarda buluşmak umuduyla

 

 

 

Başkanlık Sistemi

Bu günlerde başkanlık sistemi sıkça görüşülmeye ve konuşulmaya başlandı. 

Herkes faydalarını, zararlarını tartışır üniversiteler, basın mensupları Başkanlık Sistemi tartışmaları ile meşguller.

Takip ettiğim kadarı ile kuruluşlar ve şahıslar sistemi inceleyecekleri yerde, herkes kendi işine geldiği gibi yorumlamakta. Birisinin AK dediğine diğeri KARA deme zorunda olduklarını hissetmektedirler.

Sayın Başbakan Sayın Bahçeli’yi eleştirirken “Bahçeli başkanlık sistemine karşı ama Türkeş Dokuz Işık kitabında başkanlık sistemini savunmuştu” demektedir. Böyle bir yaklaşım insanları düşünme görüş bildirme imkânından yoksun kılar.

Rahmetli Türkeş bizim Başbuğumuz, liderimiz, önderimizdi ancak her konuda Türkeş gibi düşünme zorunda değiliz. Türkeş’te bir insandı onunda yanlışları olabilir.

Zaman ve şartlar insanların bazı fikirlerinde önemli değişiklikler meydana getirilebilir. Alpaslan Türkeş Türk Dünyasının lideridir. Bu sonsuza kadar böyle bilinecek ve böyle kalacaktır. Ancak değişen dünya şartlarında meydana gelen yeni görüşmelerde doğrularla hareket etmek zorundayız. Sayın Bahçeli de bu konuda Türkeş gibi düşünmek zorunda değildir.

Zaten bizler yeni gelişmelerle yeni sistemlere ayak uydurmadan Türkeş ne demişse doğru demiş. Türkeş’in yanlışı bizim doğrumuzdan daha doğrudur, düşüncesi içerisinde olursak sabit fikirli oluruz. Bu da gelişmecilik ve ilerlemeye engel bir durumdur.

Şimdi Bahçeli lider ve Başkanlık sistemine karşıdır. Kendi düşüncesine göre bu sistemin faydalarını zararlarını hesap etmiştir. Bahçeli’nin bu düşüncede olması bütün milliyetçilerinde aynı düşünce içerisinde olmasını gerektirmez. Herkes hür düşünce içerisinde düşüncelerini açıklama hakkına sahiptir.

Ben bu konuda Bahçeli gibi düşünmüyorum. Ben başkanlık sisteminden yanayım. Başkanlık sisteminde gerçekten kuvvetler ayrılığı söz konusudur. Devlet Başkanını halk seçer seçilen Devlet Başkanı da hükümetini seçilen Milletvekillerinden değil dışarıdan seçer. Böylelikle yasama, yürütme ve yargı iç içe girmemiş olur. Böyle bir sistemde hükümet krizleri yaşanmaz.

Başkan karar alırken daha fazla inisiyatif kullanır. Hızlı kararlar alabilir ve etkin bir yönetim sağlayabilir. Güçlü devlet, güçlü yürütme ile sağlanır.

Başkanlık sisteminde seçmenler muhtemel hükümet seçeneklerini baştan görerek oy verir. Halkın hesap sorma imkânı daha fazladır. Yasama meclisi üyeleri hükümetin devamı konusunda bir kaygıları olmadığı için yasalar üzerinde bağımsız karar verebilirler, lidere bağlılık ortadan kalkar. Milletvekilleri daha özgür ve vicdani hareket etme imkânına kavuşurlar. Kuvvetler ayrılığı ve sınırlı iktidar, bireysel özgürlüklerin garantisidir. Yürütmenin başını yani Devlet Başkanını halkın seçmesi daha fazla demokrasi demektir.

Başkanlık sisteminin sakıncaları yok mu? Elbette vardır. Ancak bu sakıncalar faydalarına göre daha az olduğu için tercih edilmelidir.

ABD Devlet Başkanı Lincoln bir toplantıdan sonra şöyle bir açıklama yapmıştır. “Yedi hayır bir evet evetlere galip gelmiştir”

Ağzımın Tadı Yok

0

Yemek yerken beni seyreden eşim: “Sen yediklerinden tat almıyorsun.” dedi. Halbuki, eşimin özenle hazırladığı lezzetli yemekten yiyordum; ama bir tat alamıyordum. O, bunu nereden bildi? Son günlerde, bilhassa o dakikada, yüz hatlarım donuktu, kafam başka mekânlarda dolaşıyordu, yemek yediğim mekân ile zihnen yaşadığım mekân arasında hiçbir bağ ve yakınlık yoktu.

Bütün uzuvlarımız aynı melodiyi çalan farklı enstrümanlar değilse, o orkestrada ahenkten söz edilemez. Bestecinin ahengi bozulur. Kafam, bedenim, gözlerim, ağzım ve dilim tamamen farklı notaları okuyor, hiçbiri birbirini desteklemiyor. Şair: “Böyle gecenin hayr umulur mu  seherinde” demiş. Ne güzel demiş!

Karamsar değilim, kendisiyle barışık olmayan biri de değilim. Ben bir insanım; çevreme karşı duyarlıyım, olanlardan, olacaklardan etkileniyorum, beni anlamayanlara alınganlık gösteriyorum. Bilginin sorumluluk getirdiğini biliyorum;  ama keşke az şey bilseydim diyemiyorum; “Mutluluğumu cehaletime borçluyum.” diyen yazarın bu cümlesi aklıma geliyor; ama “Keşke cahil kalsaydım.” da diyemiyorum; çünkü ben insanım. Yapım ve inancım gereği çevremden sorumluyum, kendimi sorgulamak zorundayım.

Sizi kuşatan yakın ve uzak çevreniz var. Bunlarla ilişkilerinizi koparmanız mümkün değil. O insanların davranışlarında, sizinle olan ilişkilerinde, yorumlarınızda bilgi, zekâ ve irade eksikliği, haddini bilmezlik görseniz ne yaparsınız? Ya isyan edersiniz ya içinize kapanıp kendinizi soyutlarsınız ya da “Bu da geçer ya hû” deyip sabredersiniz. Ben son seçeneği tercih ediyorum. Biliyorum, bu sıkıntılar da geçecek. Bu defa başka sıkıntılar gelecek; sıkıntı sıkıntının mayasıdır.

Güneşin görevi ısıtmak ve ışıtmak. O bile benden şanslı; çünkü kara bulutlar ona zaman zaman engel olsa da, kendini anlatma, tanıtma fırsatı bulabiliyor, hatırını saydırıyor, bu kıtadaki edilgenliğini öbür kıtada etkenliğe dönüştürebiliyor. Ben ise… Heyhaat!                                     Ağzımın tadı yok; ben bir “insanım.”

Yabancılara Toprak Satışı

0

Hükümet “Tapu Kanunu’nda değişiklik öngören ve yabancılara mülk satışında mütekabiliyet şartını kaldıran” kanun tasarısını meclisten geçirerek yasalaştırdı ve onay için Cumhurbaşkanlığına gönderdi. Yasaya göre; Türkiye’nin %10‘u, yani 78 bin kilometre kare vatan toprağı yabancılara satılabilecek. Yabancı gerçek kişilerin mevcut durumda edinebildikleri 2,5 hektarlık alan ise 30 hektara (300 dönüme) yükseltildi. Bakanlar Kurulu bu miktarı iki katı (60 hektara kadar) artırabilecek. Tapu Kanunu’nda ki “yabancıların sadece  işyeri ve konut alabileceği” sınırlaması da kalkıyor. Böylece yabancılar Türkiye’den tarım arazisi de satın alabilecek. Tasarı tüm ülkelerle karşılıklılık ilkesini de kaldırıyor. Yani bir ülke, Türk Vatandaşlarına toprak satmayı yasaklamış olsa bile, o ülke vatandaşları Türkiye’den toprak satın alabilecek. Böylece bugüne kadar mütekabiliyet engeline takılan 62 ülkenin vatandaşına, Türkiye’de mülk sahibi olmanın yolu açılıyor.

Bu konuda verilen soru önergesini Çevre ve Şehircilik Bakanı “2003-2011 yılları arasında 96.925 adet taşınmaz 103.604 gerçek kişiye satılmış olup, bu taşınmazların alanı 81.864.537 m2” diye cevaplandırmıştır. Rakamlar Türkiye’de son bir yılda yabancılara taşınmaz satışının % 61 arttığını ve yüzölçümüne göre mülk sahibi ilk 10 ülkenin “Almanya, Avusturya, İngiltere, Hollanda, Yunanistan, Danimarka, Norveç, Fransa, Rusya ve İrlanda” olduğunu gösteriyor. Hükümetin yabancılara toprak satışı ile ilgili kanun teklifleri bu güne kadar “Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet SEZER onaylanmadığı ve Anayasa Mahkemesi iptal ettiği için” yasalaşmamış ve oranlar bu seviyede kalmıştır. Ancak hazırlanan yeni yasa durumun vahametini artıracak ve toprakları zaman içinde sular altında kalacak Avrupalıların, ülkemize akın etmesine yol açacaktır.

Emperyalist Güçlerce Lübnan ve Filistin’de de aynı oyunlar oynanmış, önce toprakları para ile satın alınmış, sonra ülkeleri kan ve gözyaşına boğulmuştur. Benzer oyunların Türkiye’de de oynanmasına ve Türk Milleti’nin aynı acıları yaşamasına izin verilmemelidir. Biz de yabancı ülkelerden gayrimenkul alıyoruz, onlar da alsa ne olur yaklaşımı ise yanlıştır. Çünkü Batılı Ülkelerin çoğu, tapu değil kullanım hakkı vermekte ve alınan gayrimenkulü konut ve işyeriyle sınırlamaktadır. Biz ise tarım arazileri dahil her türlü gayrimenkulü satıyoruz. Bizim hiç kimseden toprak talebimiz yoktur. İstiklal Harbi verdiğimiz Batılı Ülkelerin ise ülkemizde 1000 yıldır gözü vardır. Mütekabiliyet esası kalktığından, eşitlik de bozulmuştur. Milli geliri yüksek ve parası değerli olan Batılı Ülkelerin zengin insanları, topraklarımızın %10‘unu satın alacak ve Türkiye’ye iyice yerleşeceklerdir. Biz ise onların ülkelerinden aynı oranda mülk alamıyoruz. Batılılar misyonerliği emperyalizmin bir aracı olarak kullanmakta ve özellikle gençlere el atmaktadır. İslam Dininde ise misyonerlik yoktur. Sonuç itibariyle % 1‘in altındaki gayrimüslim nüfus yüzünden yıllardır sıkıntı çeken Türkiye, % 10 oranında kalıcı gayrimüslim nüfusu nasıl kontrol edecek ve bu topraklardaki 1000 yıllık egemenliğini nasıl devam ettirecektir? Yabancılar önce gençlerimize el atacaklar, onları Hıristiyanlaştırarak kendi emelleri için kullanacaklar, ülkemizde önemli bir oranda Hıristiyan nüfus yaratmaya çalışacaklar ve bunları azınlık olarak göstererek “baskı altında oldukları yalanıyla” ülkemiz üzerinde her türlü oyunu oynayacaklardır. Yüzyıllardır kardeş kavgası çıkartarak ülkemizi parçalamak isteyen Batılıların, Azınlıkların ve Misyonerlerin “etnik bölücülüğü, mezhep ayrılığını ve laik-anti laik gerilimini” körüklediği de bilinen bir gerçektir. Dolayısıyla Türkiye bu kararla büyük sıkıntılar yaşayacak ve egemenliğini tartışmaya açacaktır.

Aslında Türkiye üzerinde uygulanan turuncu devrim neredeyse tamamlanmak üzeredir. Bugün “Kilise ve Havra açan, Azınlık Vakıflarını genişleten, misyonerliği hızlandıran, Ruhban Okulu’nu açmaya ve Patrikhaneyi ekümenik yapmaya hazırlanan, yerli sermayenin yarısını ele geçirerek birçok işyerinin adını yabancılaştıran ve bizi şirketlerinde bordrolu yapan, halkımızın taşınmazlarına yabancı bankalardan kredi verip borçlandırarak el koyan ve AB Mahkeme kararlarıyla Osmanlı dönemindeki emlaklarını geri alarak ülkemizde önemli oranda mülke sahip olan, destekledikleri sivil toplum kuruluşları ve medya organları ile kültürel değerlerimizi aşındıran ve özel güvenlik kanunundan faydalanarak kendilerini bizden iyi korutan” batılılar, yarın “ana dilde eğitim yasalaşır, tevhidi tedrisat kaldırılır ve toprak satışının önü açılıra” kendi dillerinde eğitim veren okullar açıp ailelerini de getirecekler ve iyice yerleşerek kurdukları site ve işyerlerinden Türkiye’yi yöneteceklerdir. Başımıza geçip “milletvekili, vali, kaymakam, belediye başkanı, savcı, hakim, subay, doktor, polis, devlet memuru” olmak isteyecekler, ulusal kimliğimizi yok etmeye çalışacaklar, bizden isimlerimizi ve dinimizi değiştirmemizi bekleyecekler ve bizi zaman içinde kendilerine benzeteceklerdir. Çürümüş toplum düzenleri bize de sirayet edecek ve Türk Milleti hızla milli-manevi değerlerini yitirecektir. Tüm bunlar milli ve üniter devlet yapımızı bozacak, Türk Dünyası ve İslam Alemiyle bağımızı kesecek ve bizi tarih sahnesinden silecektir. Küçük Amerika haline gelecek Türkiye sermayenin kontrolüne geçecek ve üç kıtaya açılan bir pazar olacaktır.

Türk Milleti “tarih bir tekerrürden ibarettir, hiç ibret alınsaydı tekerrür eder miydi” özdeyişi ile Afrikalıların “Batılılar buraya geldiğinde onların elinde İncil vardı, bizim elimizde ise topraklarımız, şimdi bizim elimizde İncil var, onların elinde ise bizim topraklarımız” sözlerinden ders almalı, Osmanlı İmparatorluğunun parçalanmasına neden olan “Kapitülâsyonlar ve yabancı okullar ile Tanzimat ve Islahat Fermanlarını” unutmamalı, bölgemizi yangın yerine çeviren Arap Baharını iyi okumalı ve gelecek nesilleri ile topraklarına sahip çıkmalıdır.

Batılılar için vatan toprakları parayla alınıp-satılan bir emlak olabilir. Nitekim ABD sahip olduğu “Louisiana’yı Fransa’dan 1803’de 60 milyon franka, Florida’yı İspanya’dan 1819 yılında 5 milyon dolara, Kaliforniya Meksika’dan 1848 yılında 15 milyon dolara, Alaska’yı Rusya’dan 1867 yılında 7,2 milyon dolara” satın almıştır. Ancak Türkiye ABD ve AB değildir. Tarihi-dini ve kültürel değerlerimiz ile milli-manevi hasletlerimiz, para karşılığı toprak satmaya izin vermemektedir.

Mehmet Akif İstiklal Marşında “Bastığın yerleri toprak diyerek geçme, tanı! / Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı, / Sen Şehid oğlusun, incitme, yazıktır atanı, / Verme dünyaları alsan da bu cennet vatanı.” diyerek bizi uyarmıştır. Cemal KUTAY ise “Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır, toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır.” diyerek bize kutsallarımızı hatırlatmıştır. Daha dün dedelerimiz, hatta ninelerimiz “Vatan, Millet, Bayrak ve Ezan” için savaşmışlar ve bu kutsal topraklar için Şehid-Gazi düşmüşlerdir. Ecdadın kanıyla suladığı bu Cennet Vatanın bir karış toprağının dahi “İstiklal Harbi verdiğimiz Emperyal Güçlere ve yabancılara” para için satılmasına, Türk Milleti razı olmamalıdır. Çünkü yarın çocuklarımız-torunlarımız “Fatiha okumak yerine” mezarımızı tekmeleyerek bizi lanetleyeceklerdir.

Bu süreçte “Siyasi Partiler, Sivil Toplum Kuruluşları ve Türk Milleti’nin her ferdi” milli ve demokratik tepkisini göstermeli ve geleceğimizi tehlikeye atan bu yasanın iptali için var gücüyle uğraşmalıdır. Sayın Cumhurbaşkanı Türkiye’nin bekası ve Türk Milleti’nin bağımsızlığı için çok önemli olan bu yasayı onaylamamalıdır. Onaylarsa da Anayasa Mahkemesi’nin Değerli Üyeleri, daha önce alınan kararda olduğu gibi “toprak egemenliğin bir parçasıdır” gerekçesiyle yasayı iptal etmelidir. Aksi ALLAH korusun Türk Milleti için felakettir.

Banu Avar ve Bir Takım İnsanlar

Banu Avar’ı dinlerken içimden “küçük dev kadın” dedim. 1919 yılında İstanbul halkını ülkenin işgaline karşı harekete geçirmek için yaptığı konuşmaları ile tarihte yer etmiş olan Halide Edip (Adıvar) aklıma geldi.  O’nun gibi usta bir hatip. O’nun gibi vatan sevdası ve milletine olan inancını haykıran ve bu inancı dinleyicilerine aşılayan bir dava kadını.

Kocaeli 4. Kitap Fuarı içinde onlarca konuşmacı halkla buluştu. Konuşmacılar arasında galiba en büyük dinleyici kitlesine Banu Avar hitap etti. Fuarın en büyük konferans salonunda dinleyici sandalyeleri tamamen dolduğu gibi, çok sayıda dinleyici de ayakta dinledi. Konuşma bitince ayakta alkışlanan Banu Avar’ın, kitaplarını imzalatmak isteyenler bir saatten fazla kuyrukta beklediler. Ben de dinlediklerimden aklımda kalanları sizlerle paylaşmak istedim.

Nutuk’ta Atatürk’ün “1919 yılı Mayısının 19’uncu günü Samsun’a çıktım. Ülkenin genel durumu ve görünüşü şöyledirdiyen cümlesiyle başlayan Banu Avar, “Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu grup I. Dünya Savaşı’nda yenilmiş, Osmanlı ordusu her tarafta zedelenmiş, şartları ağır bir ateşkes anlaşması imzalanmış. Büyük Savaş’ın uzun yılları boyunca millet yorgun ve fakir bir durumdaydı dediği şartları anlattı. Her aileden en az bir şehidin verildiği, kadınların ya tarlada çalıştığı veya cepheye cephane taşıdığı günleri…

Aydınlarının ve subaylarının çoğu (İsmet İnönü bile), İngiliz himayesini veya Amerikan Mandası olmamızı tek kurtuluş görecek hale gelmiş, “büyük devletlerle baş etmek imkânsızdır” kanaatine varmıştı. Halk, (İngilizlerle işbirliği içinde olan) padişaha sadıktı.

Buna rağmen daha Mustafa Kemal ortaya çıkmadan önce, memleketin her tarafında “bir takım insanlar” toplanmaya başlamıştı. Bu “bir takım insanlar” toplumun her kesiminden ve farklı siyasi görüşten insanlardı. Müdafaa-i Hukuk, Redd-i İlhak gibi cemiyetlerde buluşan bu bir takım insanlar, bir liderin gökten inip kendilerini kurtarmasını beklemeden, direniş için harekete geçmişti. Ancak ne yapacaklarını ve nasıl yapacaklarını pek bilmiyorlardı.

“Bu vaziyet karşısında bir tek karar vardı. O da millet hâkimiyetine dayalı, kayıtsız ve şartsız bağımsız bir Türk Devleti kurmak” şeklinde bir irade ve liderlik ortaya koyan Mustafa Kemal’in yanında yer almış TBMM’nin ilk heyetine bakınız. Sakalı, cüppesi ve sarığıyla hocalar, şeyhler, Türkçü’ler, solcular, Batı’da eğitim yapıp gelmiş bu kültürle yoğrulmuş genç aydınlar, ağalar, subaylar, yazarlar, şairler… Dünya görüşleri farklı, bu görüşleri tartışırken birbirlerine silah çekecek kadar birbirlerine kızan ama mevzubahis vatan ve bağımsızlık olunca bir yumruk olan insanlar.

“İşte bu ruh dünyada sadece Türk Milletinde olan bir haslet: Tamamen yok olma noktasına yaklaşırken şahlanan bir milli ruh ve müthiş bir mücadele azim ve yeteneği.”

“İşte bugün bu ruhu yok etmeye çalışıyorlar. 1940 lardan bu yana Türk Eğitim sistemini ABD Büyükelçiliği belirliyor. Okullarda Amerikan eğitiminden geçmiş öğretim üyeleri, Televizyonlar, 4+4+4 eğitim projeleri, 19 Mayıs ve diğer Milli Bayramların içini yani ruhunu boşaltarak kutlar gibi yapmak.. hep bu ruhu yok etmek için.”

Teslim antlaşması “Mondros mütarekesini bayram gibi kutlayan yöneticiler… Osmanlı’yı tasfiye eden antlaşmayı başarı olarak takdim eden dörtte üçü İngilizlerden maaş alan gazeteciler, yazarlar…” Nutuk’ta o günleri tasvir eden bölümlerden alıntılar yapan Avar, o günün şartları ile bugün arasında çok sayıda benzerliği ortaya koydu. Bugün de emperyalist devletlerin aynı hesaplar peşinde olduğunu, aynı metotlarla satın alınmış, beyinleri yıkanmış siyasilerle, sözde aydınları kullandığını anlattı.

Banu Avar, 70 bin Müslümanın öldürüldüğü Libya’da yaşananları tezgâhlayanların Suriye’de başka planlar uyguladığını anlattı. Bugün gerçekte Suriye’de yaşananların ABD propagandalarının anlattığının tersi olduğunu, çarpışmanın Esad’a bağlı devlet kuvvetleri ile ABD’nin satın aldığı El Kaide ve yine ABD kontrolündeki diğer unsurlar arasında olduğunu anlatan Avar, “Türkiye’nin Suriye politikası hem Başbakan Tayyip Erdoğan’ın ve hem de Türkiye’nin başına iş açacak” dedi. Bu tezini de Dünya sermayesinin en büyük iki gücü Rotschild ve Rockefeller arasındaki rekabete ve “Rockefeller’in desteklediği Tayyip Erdoğan’a karşı, Rotschild grubunun “Türkiye Suriye’de terörist El-Kaide örgütüne yardım ediyor” gerekçesiyle aleyhe propaganda başlatmış olmasına dayandırdı.

Kısa bir açıklama: “Bugün serveti 3 trilyon doları aşan Rothschild hanedanlığı dünyanın en büyük ilk 10 bankasının 3 tanesine sahip. Dünya yeraltı zenginliklerinin yüzde 40ına da bu aile hükmediyor. Başta Yahudi George Soros gibi birçok para baronu Rothschild’lerin emri altında. Dünyadaki bütün savaşlarda bu grubun parmağı olduğu söylenir. Dillere destan bu servet ve itibarın gerisinde ise okyanusları dolduran kan, vahşet ve dünya savaşları var.”

“Rockefeller ailesi, Amerika’daki Yahudi lobisinin başını çeken bir ailedir. Finans ve para piyasası yanında petrolden endüstriye çok geniş bir alana yayılmış ve oldukça güçlü bir sermayenin sahibi olmuşlardır. Özellikle petrol alanında tam bir dev ve tröst haline gelmişlerdir ve Amerika’nın en önemli petrol şirketleri onların elindedir. Ortadoğu petrollerinin % 99’u yedi büyük petrol şirketinin kontrolü altındadır. Bu şirketlerin beşi Rockefeller ailesine aittir.

CFR, Bilderberg ve Trilateral Komisyon’un her üçünün de birinci derecede David Rockefeller’in kontrolünde olduğu bu örgütlerle yakından ilgilenenlerin çoğunda oluşan yaygın bir kanaat. Rockefeller Vakfı Beyaz Saray’a strateji üreten bir tink tank kuruluşu gibi çalışmaktadır. Bu çalışmasının asıl amacı ise ABD’nin politikasına yön vermektir. Bu vakıf Türkiye’de yönetimde üst kademelere kadar gelmiş bazı kişilere de burs vermiştir.”

Dinlerarası diyalog” üzerine çok sayıda makale yazdığını belirten Banu Avar, Vatikan’da Kardinal’le görüşmesinde bu konuyu sorunca Kardinal‘in verdiği cevabı da aktardı: “Ben istersem sizinle diyalog kurarım, siz benimle diyaloga giremezsiniz.”

“Türkiye’de 58.000 ev kilisenin faaliyette olduğunu, ev kiliselerin en yoğun olduğu illerin başında Kocaeli’nin geldiğine” işaret eden Banu Avar, “20 sene önce Batum’un büyük çoğunluğu Müslüman’dı, bugün Hıristiyan” diyerek tehlikenin büyüklüğüne dikkat çekti.

“İşte şimdi Türkiye’nin madenlerinin, topraklarının, şirketlerinin, servetlerinin yabancılara satıldığı, bunların büyük bir başarı imiş gibi sunulduğu; dinimizin bozulduğu, milli ruhumuzun yok edilmeye çalışıldığı bu tarihi dönemeçte, bir takım insanların bir araya gelme zamanıdır.”

Avar, “bir takım insanları elif gibi dik durmaya, kıyama; rükuya eğilerek milleti ile eşit olmaya; sadece Hakk’ın huzurunda secde ile kula kul olmamaya” davet ediyor: “Oturduğumuz yerde kalmadan ev ev dolaşarak milletle buluşma ve gerçekleri anlatma zamanıdır. Mevcut siyasi partilerden bir medet ummaksızın, partilerüstü bir anlayışla her kesimden insanımızın kimliğine ve vatanına sahip çıkma zamanıdır. Yabancılardan maaş alan yazarlara, bilim adamlarına; her ay ABD Büyükelçiliğine rapor veren siyasetçilere inanmadan, sıradan insanlarımızın tavır koyma vaktidir.”

Banu Avar’ın tespitlerini abartılı veya aykırı bulanlar olabilir. Ancak bizi sarsacak Banu Avar’lara ihtiyacımız var. Görünen o ki, yaptığı TV programlarıyla “fincancı katırlarını ürküten”, “emperyalist güçlerle kahramanca mücadele eden” bu cesur gazeteci kadına hiçbir TV kanalında iş verilmemesi tesadüf değil… Ya “bir takım insanlar” bir araya gelirse…

Neler olmaz?

Osmanlı Devletinde Celali İsyanları

0

GİRİŞ : 

Toprak mülkiyeti sisteminin değişmesinden sonra Osmanlı ülkesinde birtakım kargaşa ve düzensizlikler başlamıştır. Tımar (dirlik) sistemi, Osmanlı devletinin temel taşını oluşturmaktaydı. Bu müessese ile diğer kurumlar arasında çok uyumlu bir ilişki mevcuttu. Devletin çöküş sebepleri arasında belki de en önemlilerinden birini tımar sisteminin bozuluşu teşkil etmektedir. Sözlük anlamı; hayat, yaşayış, ömür, yaşamak için lazım olan şey olan “dirlik” belirli bir hizmet karşılığı, geçimlerini temin etmek için devlet tarafından bir kısım asker ve memurlara verilmekteydi. 
Haliyle dirlik sisteminin bozulmasıyla birlikte tımarları ellerinden alınan tımarlı sipahilerin bu hadiselere karıştıkları görülmektedir. 
Tarihçilerin belirttiğine göre; isyanlar 1550 den beri meydana gelen bunalımların, sıkıntıların, patlamaların bir neticesi olarak değerlendirilmektedir. İlk isyancılardan birinin isminden dolayı da “Celâlî isyanları” adı verilmektedir. 
Celâlî isyanları, 1576-1596 yılları arasında doruk noktasına ulaşmış ve 1610 yıllarında da durulma noktasına gelmiştir. Celâlî isyanlarına her kesimden katılma olmuş, çiftbozanların oluşturduğu asker birikintileri, devlet memurları, medrese öğrencileri, yeniçeriler, tımarlı sipahiler ve diğer asker taifesi (1) yüzbinlerce insan bir araya gelerek Osmanlı düzenine başkaldırmış ve sosyal düzenin yıkımında önemli rol oynamışlardır. Tımarlı sipahilerin tımarlarının zorla ellerinden alınması, reâyâ (köylü) sınıfının ağır vergiler altında ezilmesi neticesinde Osmanlı tarım düzeni bozulmuş köylü ise fakirleşmiştir. Bu ve benzeri sebeplerden dolayı sosyal yapı ve ekonomik yapı felce uğramıştır. 
Mustafa Akdağ, Celâli isyanlarını : “Celâli isyanları denince, aslında en az XVI. yüzyılın başlarından beri imparatorlukçu Osmanlı düzeninin geliştirmeye başladığı siyasi ve sosyal koşullarla atbaşı yürüyen ekonomik darlığın üzerine çöktürdükleri ağır bunalımın bütün Türkiye üzerinde yarattıkları büyük bir karışıklığın her sınıftan insanları birbirleriyle kanlı kavgalara tutuşturmasından çıkan olaylar” (2) olarak değerlendirmektedir. 
Gerçekten Celâli isyanlarını doğuran sebepler oldukça fazla bir yer tutmaktadır. Celâliler, kanun ve kuralları hiçe sayarak suçlanırken, öte tarafta da düzeni sağlamak için görevlendirilmiş “Celâli seferi” görevlileri olmak üzere kavgacılar iki gruba ayrılmışlardı. Ancak, bu kargaşa ortamında, kimin celâli kimin gerçekten kanun savunucusu veya düzenin koruyucusu olduğunu anlamak oldukça zordur. Bu konuda Mustafa Akdağ şunları söylemektedir: “Celâli sekbanlarının cenk için birbirleriyle karşılaştıklarında, hiçte vurasıya dövüştüklerinin görülmeyişi anlatıyor ki; birbirine karşı olan iki obanın insanları arasındaki düşmanlık ancak (Celâli başbuğu) ile onu kovuşturmaya padişah fermanı ile çıkarılmış (Celâli serdarı) arasında kalmakta; (Celâli sekbanları) ile (Hükümet sekbanları) dünkü ve hatta bir karşılaşmanın ertesi günkü canciğer arkadaşlıklarının hatırını saymayı padişahın emrine üstün tutmaktadırlar.” (3) 
I- CELALİ İSYANLARININ ÇIKIŞ SEBEPLERİ : 
16. yüzyıldan başlamak üzere Osmanlı devleti sosyal, ekonomik ve askeri bir bunalım içerisine girmiş, ekonomik darlık sebebiyle reâyâya (köylü) yüklenen yeni vergiler, yeniçerilerin halka karşı yapmış oldukları zorbalıklar, halkı tedirgin bir hale getirmişti. 
Osmanlı ülkesini alt üst eden bu ayaklanmaların tabii ki çeşitli sebepleri vardır. Tarihçilerin üzerinde hem fikir oldukları düşünce : Osmanlı devletinin idari mekanizmasının işlemeyişi, devlet ile halk arasındaki münasebetlerin yok denecek kadar az olması, reâyânın mütemadiyen haksızlıklara uğraması, otoritesi zayıflamış olan devletin yönetimindeki aksaklıklar, rüşvet hadiseleri, tımarları ellerinden alınan sipahilerin hoşnutsuzlukları, celâli isyanlarını doğuran en önemli sebeplerdendir. (4) 
Naima, Celâli isyanlarının çıkış sebeplerini şu şekilde belirtmektedir: “kaçanlarının cezalandırılması: Allah’ın yardımı ile düşman taburu makhûr ve fetih olunduğundan ertesi günü kendisini sadarete nail olduğu gibi işlere başlayıp askerin mevcut ve namevcudunu yoklayıp, üç gün zuamâ ve erbab-ı timar ve kapıkulu yoklanıp, otuzbin neferden ziyade askerin firari namıyla dirlikleri kesilip her kande bulunanlarsa katillerine ferman olunduğundan mada, dönüp firar edenleri haps ve nikâl ve kahretti…..ve firari adını verdiği kimselerin mameleklerini (varını yoğunu) miriye alıp bulduğunu katl ve müsadere ederek nicelerini iklim kaçırdı…..Dünya ve ahiret sıkıntısı müptelası olup ekseri firar edip Anadolu diyarında toplanıp Celâli taifesi bizzanne onlardan zuhur eyledi” (5) 
Görüldüğü gibi Naimâ, “Celâli isyanlarını” harpten kaçanların ve başıboş olanların başlattığını söylemektedir. 
Bu harp kaçaklarının, Anadolu’da müsait bir ortam bularak ayaklandıklarını da, Naimâ şu şekilde açıklamaktadır : “Meydanı boş bulunca reâyânın aşağılıklarını kendine nefer edinip, giderek o hali aldı ki; idare edenlerin kötü tedbirleri ile, mevki sahipleri az zamanda azl olunup kuvvet kullanarak galip olan mağlubun mansıp (memuriyet) ve malını kapıp götürdükte….” (6) 
Celâli ayaklanmalarının sebepleri ve bu ayaklanmalara katılanların maksatları üzerindeki görüşleri belirten Abdizade Hüseyin Hüsameddin, olayları ayrıntılı bir biçimde belirterek Celâli isyanlarının “Eğri seferi firarileri” ile başlamadığını ileri sürmektedir. (7) 
Naimâ, Anadolu’daki Celâlilerin yapmış oldukları hırsızlıklar, zulümler ve işkenceler üzerinde geniş bir şekilde durmakta, Kara Yazıcı, Kara Yazıcı’nın kardeşi Deli Hasan ve Katırcıoğlu ayaklanmalarını Celâli isyanlarına örnek göstermektedir. (8) 
Günümüzde Celâli isyanları üzerinde otorite olarak kabul edilen Mustafa Akdağ, Naimâ’nın bu konu ile ilgili görüşlerini tenkit etmekte ve Naimâ’nın ve diğerlerinin Celâli isyanlarının çıkış sebepleri olarak söylemiş olduklarını “eski ve klasik bilgi ve yorum” (9) olarak nitelendirmektedir. 
Mustafa Akdağ, Celâli isyanlarının oluşumunu 1550 yıllarından başlatmakta ve 1576 tarihini de Celâli isyanlarının yoğunlaştığı dönem olarak belirtmektedir. 
1550-1576 tarihleri, mirî toprak sisteminin değiştiği dönem olup, dolayısıyla ekonomik darlık sebebiyle, Celâli isyanlarına zemin hazırlayan korkunç bir işsiz kütlesinin meydana geldiği dönemdir. 
Celâli isyanlarında işsizlerin çok büyük fonksiyonu olmuştur. Yukarıda belirtilen tarihler arasında Osmanlı nüfusu % 40-50 arasında bir artış göstermiş ve bu nüfus artışı, ekonomik bunalımla birleşerek işsiz kitlelerinin büyümesine sebep olmuştur. 
Sosyal ve ekonomik yapının çökmesine sebep olan en önemli mesele de, “iltizam usulü”(*) ile köylülerin topraklarından koparılmış olmalarıdır. Konu ile ilgili olarak İsmail Hakkı Uzunçarşılı şunları söylüyor: ” İdari teşkilatı bozup halkı ve bilhassa zûrrâi fena duruma sokan hallerden biride, gerek havas-ı hümayun denilen hazineye ait hasların ve gerek diğer vezir, beylerbeyi ve sancakbeyi ve saray kadınlarına ait paşmaklık hasların ve vakıf yerlerin iltizam suretiyle hasılatının toplanması usulüdür. Yani, evvelce bu haslar, has sahiplerinin emin voyvodaları (resmi vergi memurları) vasıtasıyla haslardaki köylü halk ezilmeden, himaye edilerek öşür ve resim alınırken, Rüstem Paşa zamanından itibaren Havas-ı hümayunun iltizama verilerek bunun diğer haslarada sirayet etmesi ve mültezimlerinde gelecek senelerdeki çiftçi vaziyetini düşünmeksizin köylüyü ezmesi, Anadolu’da yer yer çift bozan köylü, yani, çift ve çubuğunu terk etmeye mecbur olan çiftçi adedini arttırmış ve bu hal, bu çift bozanların Levent olarak şekavet yapmaları kapısını açmıştı…..” (10) 
II- CELALİ İSYANLARINA KATILAN ZÜMRELER : 
16. yüzyılın ikinci yarısından itibaren köylerden şehirlere doğru büyük göçler başlamış, böylece büyük şehirlerin ve zengin çiftçilerin sık bulunduğu Marmara bölgesine binlerce işsiz insan yığılmaya başlamıştı. Dolayısıyla bu yüzden, şehirlerin de huzuru bozulmuş, cinayet, hırsızlık ve fuhuş gibi hadiseler meydana gelmeye başlamıştı. Yollar, sokaklar bir yığın işsiz ve boş insan ile dolu idi. Mesele, devletin siyasi hayatı açısından düşünülecek olursa; bu grupları devlete karşı teşkilatlandıracak kimseler çıkmadığı takdirde bu boş insanların devlet için büyük bir tehlike arz etmediği görülmektedir. (11) 
Celâli kavgalarını çıkaranlar arasında “Ehl-i örf” diye tanımlanan, yani devletin üst seviyesindeki memurları (beylerbeyi, sancakbeyleri, subaşı gibi memurlar) Bunlar, devlet için öylesine tehlikeli bir duruma gelmişlerdi ki Celâli isyanlarında, leventleri, köylüleri vb. grupları teşkilatlandı-rıp, kendi emelleri için, Osmanlı devletinde kapatılması çok zor olan ve uzun yıllar devam eden bir iç savaşa sebebiyet vermişlerdir.(12) Görüldüğü gibi koca bir devlet kendi tayin ettiği memurları yüzünden ne duruma düşmüştür. 
Celâli isyanlarına katılan bir diğer zümre de kapukulu süvarileri olmuş ve bu iç savaşta en baş rolü oynamışlardır. Ayrıca, kendi bayraklarını açarak doğrudan doğruya “sipah hareketi” adı verilen bir çok karışıklıklarında tertipçisi olmuşlardır. (13) 
Celâli isyanlarına katılan bir diğer zümre de suhte taifesi, yani medrese öğrencileridir. İsyanlarda en eylemci grup medrese öğrencileri olmuştur. 
Öğrenci isyanlarındaki önemli bir özellik şudur: Öğrencilerin bazı bölgelerde işsiz insanlarla birleşerek ortak hareket ettikleri görülmekle birlikte, genel olarak “öğrenci bölükleri” adı verilen birliklerin bütünü ile medreseli öğrencilerden meydana gelmesi idi. Medreseliler, karşılarında baş düşman olarak, beylerbeyi, sancakbeyi, subaşı gibi ehl-i örf mensuplarını görüyorlardı. Öğrenciler, kimi zamanda halk ile birleşerek celâlilere karşı ortak hareket etmişler, kasaba ve köyleri birlikte savunmuşlardır. (14) 
Medreselerin herbiri bir vakfın kurumu olup ve harcamalarını da bu vakıflardan sağlamakta idi. Anadolu ve Rumeli’deki medreselerin XVI.yüzyıldan itibaren kendi imkanlarını çok aşmış bir öğrenci yığılması ile karşı karşıya kaldıkları bilinmektedir. 
Medreselerdeki bu öğrenci yığılmalarının sebeplerinden birisi, Osmanlı devletinin kuruluşundan XVI.yüzyılın ikinci yarısına kadar olan zaman zarfında yeni topraklar fethedilmiş olup, medrese bitirenlere de kadılık, müderrislik, imamlık ve benzeri vazifeler verilmekteydi. Özellikle, çiftbozanlığın artması sonucu, medreselere çok miktarda öğrenci başvurmuş ve dolayısıyla büyük bir yığılma meydana gelmiştir. Öğrenciler, medreselerde ve imaretlerde (yurtlarda) barınmakta idiler. Buralar günümüzdeki öğrenci yurtları ile karşılaştırıldığında, o dönem şartlarının pek iyi olmadığı anlaşılmaktadır. İşte bu medrese öğrencileri bu pek iyi olmayan şartlar içinde ruhi bunalıma düşmüşler, toplum ahlakının çökertilmesinde büyük eylemler yapmışlardır. Gruplar halinde köylere, kasabalara gitmişler ve halktan zorla para, yiyecek vb. şeyler almışlar ve zaman zaman halkla çatışmışlar, yaralama adam kaçırma, ırza geçme gibi eylemlerde de bulunmuşlardır. XVI.yüzyılın ortalarına doğru bu eylemler iyice artmış ve doruk noktasına ulaşmıştı. (15) 
Öğrenci hareketlerinin pek yoğun olduğu yöreler, Rumeli yöresi, Bursa-Balıkesir-Afyonkarahisar yöreleri, Manisa-Muğla-Isparta yöreleri, Kastamonu-Çankırı-Bolu yöreleri, Tokat-Amasya-Çorum yöreleri, Tarsus-Silifke-Manavgat yöreleri, genellikle öğrenci hareketleri bu yöreler içerisinde bütün şiddetiyle devam etmiştir. (16) 
Celâli hadiselerine katılan bir diğer zümrede Yeniçeriler ve Acemi oğlanlarıdır. Yeniçerilerin arkasında zaman zaman devletin en üst kademelerindeki vezirler, paşalar olmuş ve onlardan destek görmüşlerdir. Bu sayede köy basmışlar, yol kesmişler, toprak sahibi olmuşlardır. 
Ehl-i şer olarak isimlendirilen kadıların üniversite hocalarının, mahkeme görevlilerinin, cami hocalarının Celâli isyanlarındaki rolü ise, bunlar her zaman köylünün (reâyâ-nın) yanında olmuşlardır. 
Celâli isyanlarında en büyük zararı gören köylüler ise, özellikle ehl-i örf ve yeniçerilerin saldırılarına karşı büyük bir mücadele vermiştir. Halk kadıların ve medreselilerin yardımıyla örgütlenerek “iloğlanları” adı verilen silahlı birlikler meydana getirerek, celâlilere karşı koymuştur. 
Yukarıda görüldüğü gibi, Celâli isyanlarına Osmanlı devletindeki zümrelerin aşağı yukarı hepsi katılmış bulunuyor. İsyanlara katılan zümrelerin bazen birbirleriyle çatış-tığı, bazen isyancıların safında yer aldıkları, bazı defa da isyanlara karşı olanların safında yer almış oldukları görülmektedir. Bu isyanlarda kimin kimden yana olduğu, kimin kime saldırdığı pek anlaşılamamakla beraber, bu olaylarda en büyük zararı gören hiç şüphesiz ki köylüler olmuştur. 
III- CELÂLİ İSYANLARININ DEĞİŞİK ÖZELLİKLERİ : 
Celâli kavgaları, ayrı ayrı dönemlerde çok değişik özellikler göstermiştir. Medreseli öğrencilerin yapmış oldukları basit hadiseler, 1575 yıllarında devleti tehdit eden isyanlara dönüşmüş ve bu isyanlar aşağı yukarı on yıl sürmüştür. Netice olarak sosyal yapının yıkımına yol açmış, sonraları da bu isyanlar, yerini daha güçlü Celâli isyanlarına bırakmıştır.
Suhteler 70-80’er kişilik gruplar halinde köylere saldırmışlar, yol kesmişler, haraç almışlar, bu suçlarından dolayı haklarında takibat yapılmış , yakalananlar ise yargılandıktan sonra ölüm cezasına çarptırılmış; fakat suhteler bu cezadan yılmamışlar ve eylemlerine daha şiddetli bir şekilde devam etmişler; bu durum karşısında devlet halktan ve askerlerden oluşturulan bir güç ile suhtelerin üzerine gitmeye karar vermiş, isyanlar bir ölçüde bastırılmıştır. 
Tımarlı sipahilerin önemlerini kaybetmeleri neticesinde toprak ve köylü sahipsiz kalmıştı. Bu fırsattan istifade eden devlet memurları (çoğunluğu devşirme olan) işsiz gruplarını yanlarına toplayarak köy basmaya ve haksız yere toprak sahibi olmaya başlamışlardı. Devlet memurlarının Anadolu’daki işsiz grubuna dayanarak eşkiyalık etmeye başlaması devleti telafisi çok güç bir karışıklığın içerisine atmış, beylerbeyi, sancak beyleri, subaşılar ve diğer vilayet memurları emirlerindeki adamlarla gelişigüzel vergiler toplamışlar; bunlardan başka yeniçerilerin ileri gelenleri, meydana getirdikleri Celâli gruplarıyla sağa sola baskın yapmışlar ve devlete kafa tutup, devlet içinde devlet olmuşlardır. Elbetteki saldırgan yeniçerilerin bu eylemlerinden medet uman devlet büyükleride vardır. 
Devletin yapısında meydana gelen bu düzensizlikler halkın şikayetlerine yol açarak, durum kadılar aracılığı ile saraya iletilmiş ve bu durum karşısında III.Murat 1590 yılın-da bir ferman yayınlayarak, zalim devlet memurlarının, suhtelerin, yeniçerilerin saldırıları karşısında köylünün silahlanarak kendilerini korumalarını istemişti. Görüldüğü gibi, bu fermanlar ile devlet kendi memuruna karşı kendi halkının ve köylüsünün silahlanmasını istemekteydi. Köylü, sarayın da kendisiyle beraber olmasından kuvvet alarak, zalimlere karşı büyük bir mücadeleye girdi. Yayınlanan fermanlara güvenerek “yiğitbaşılar” emrinde “iloğlanları örgütü”nü kurdu ve devlet memurlarının bölükleriyle çatış-maya girdi. Fakat, karşı tarafın çokluğu yüzünden köy halkı her zaman galip gelemiyordu. 
III.Mehmet’in 1595 yılında yayınlamış olduğu ferman da, III.Murat’ın fermanı gibi Anadolu’daki bütün karışıklıkların mes’uliyeti ehli-örf’e yüklenmekte idi. Bu fermanda da, reâyâ’nın haklı olduğu bizzat padişah tarafından kabul ediliyor, kapıkullarının ve devlet adamlarının şiddetle cezalandırılacağı, halkın kendi aralarında birleşerek tedbirler almaları tavsiye ediliyordu. (17) 
Halkı devlet memurlarının baskısından korumak için fermanlar çıkarılması neticesinde, halk kasabalardaki, köylerdeki kadı, müderris ve imam gibi kimselerle birleşerek mülki amirlere, onların memurlarına karşı silahlı savunmaya geçmişti. Hatta vilayet adamlarını saraylarına kapatarak, onların dışarıya çıkmalarına mani olmuşlardı. (18) 
Yukarıda görüldüğü gibi 16.yüzyılın sonlarına doğru Anadolu tam bir kaos durumundadır. Bir yanda devletin vilayetlere hizmet için tayin ettiği vilayet memurları, diğer tarafta bu memurlara karşı cephe almış halk vardır. Padişah ve hükümet yetkilileri kendi memurlarının halka yapmış olduğu zulüm karşısında çaresizdir. Padişah fermanları ile halk silahlandırılıp vilayet memurları ile çatıştırılmıştır. Şu halde; kimin Celâli kimin devleti temsil ettiği belli olmayıp, devlet otoritesi yok olmuş, sosyal yapı felce uğramıştır. 
Köylülerin ehli örf’e karşı başlatmış olduğu silahlı mücadele pek uzun sürmüyor. Bunun sebebi ise, çiftini bozarak bey kapılarında ücretli olarak çalışan eski köylülerin bu başarı karşısında yine işsiz kalmaları idi. Celâli isyanlarının kaynağını büyük ölçüde toprağını terk eden işsiz kütleleri meydana getiriyordu. Bu işsizler bey kapılarına (ücretli asker) olarak gitmişlerdi. Bu yüzden, köylünün silahlanarak beylerin, ağaların üzerine saldırmaları bu ücretli askerlerin işine pek gelmiyordu. Onlar istiyordu ki beylerin, ağaların soygunları, zulümleri devam etsin. Bu yüzden yaşamaları için onlarında saldırması gerekecekti. Köylünün direnci bu yüzden büyük ölçüde kırılmış oluyordu. 
Bu direncin kırılmasındaki ikinci sebep ise, sarayın tutumu ve devlet memurlarının merkezi otoriteye karşı koymaları idi. Devlet memurlarının (ehl-i örf) tutumu sarayı endişeye düşürmüş ve dolayısıyla köylüyü (reâyâ’yı) himayeden vazgeçmesine sebep olmuştur. Bu şartlarda köylü yine yalnız kalmış, vilayet memurları yine zulümlerine ve soygunlarına başlamıştı. Çünkü her birinin kapısında yüzlerce paralı asker vardı. Bunların geçimini temin için soymak, çalmak, çırpmak, baskın yapmak gerekiyordu. (19) 
Bu yeni durum Osmanlı köylüsünü yoksulluğa mahkum etmekte ve Celâli isyanlarının “kaçgunluk” dönemini başlatmaktaydı. Köylü bu dönemde sürekli olarak Celâlilerin saldırılarına maruz kalmış ve dolayısıyla köylerini, evlerini, tarlalarını kitle halinde bırakarak, kendilerinin emin oldukları yörelere göç etmişlerdir. Bu fırsattan yararlanmasını bilen Celâliler, haksız bir şekilde toprak, mal ve servet sahibi olmuşlardır. 
Bu durum 1610 yıllarına kadar devam etmiştir. Büyük servet sahibi olan beyler ve ağalar daha sonra saraya ve hükümet kuvvetlerine saldırmışlardır. Bu tarihten itibaren büyük “Büyük kaçgunluk” dönemi yıllarına gelinmiştir. 
NETİCE : 
Koca bir devleti uzun yıllar uğraştıran Celâli isyanlarının tesirlerini kısaca şu şekilde özetleyebiliriz: 
Merkezi otorite zayıflamış ve hiç kimseye söz geçiremez duruma gelmiş; devlet ile halk arasındaki münasebet sarsıl-mış, hak haklının olmaktan çıkmış, gücü ve kuvveti olan zorbalıkla istediği toprağı, gayrımenkûlü ve serveti elde etmiş; siyasi entrikalar peşinde koşan vezirler, vezir-i azamlar ve diğer beyler, ağalar Celâli gruplarını kullanarak siyasi emellerine ulaşmışlar; devletin bel kemiğini teşkil eden Tımarlı Sipahiler önemini ve gücünü kaybetmiş dolayısıyla köylü korumasız ve savunmasız kalarak büyük saldırıların hedefi olmuş; ordu bozulmuş; büyük bir işsiz kütlesi meydana gelmiş; eğitim kurumları ve medreseler önemini kaybetmiş; pek iyi olmayan iktisadi hayat daha da kötüye gitmiştir. Velhasıl bu isyanlarla birlikte Osmanlı devleti büyük bir sosyal çözülme ve çöküntünün içine girmiştir. 
Bu durum 17.yüzyılın başlarına kadar böyle devam etmiş, daha ileriki yıllarda da devlet ağalarla antlaşmalar imzalamak zorunda kalmıştır. 
____________________________________________________________________________
  DİPNOTLAR:

1-) Mustafa Akdağ, Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası “Celâli İsyanları” Ankara 1975, sh.15-19 

2-) Mustafa Akdağ, aynı eser, sh.14 

3-) Mustafa Akdağ, aynı eser, sh.14 

4-) Faruk Sümer, “Osmanlı Tarihinde Celâlilik” Resimli Tarih Mecmuası, 1952, 3 (33) sh.1722-1725 

5-) Nâimâ, Tarih-i Nâimâ (Çeviren, Zuhuri Danışman), I,sh.170 

6-) Nâimâ, aynı eser, I, sh.446-447 

7-) Hüseyin Hüsameddin, Amasya Tarihi III, sh.328-338, zikreden Mustafa Akdağ, a.g.e. sh.26 

😎 Nâimâ, a.g.e. I, sh.241-258-307 

9-) Mustafa Akdağ, a.g.e., sh.21-22 

10) İ.Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, III.cilt, sh.293