29.2 C
Kocaeli
Salı, Ağustos 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1090

“Şu Çılgın Türkler!”

0

Sn. Turgut Özakman’ın  “Şu Çılgın Türkler !” kitabından yapacağım bâzı alıntılarla; dünü nazara vererek, bugünü anlayacak, yarınlara yönelmek ve yarınlara yürümek için de kendimize yol bulmaya çalışacağım.

Nitekim Sn. Turgut Özakman da aynı hususa parmak basıyor. Neydik? Ne olduk? Ne olmamız lâzım geldiğini akıcı üslûbuyla yer yer dile getiriyor.

“Gençlerimize uzun zamandır Millî Mücadele’yi gerektiği gibi anlatmıyoruz. Bu yüzden şimdiki bir çok orta yaşlılar da Millî Mücadele’yi iyi bilmiyor. Bilmemek oranı gittikçe artıyor. O görkemli olayı eski, soluk fotoğraflara benzettik.

“Oysa Cumhuriyetimiz o mücadelenin ürünü ve kaçınılmaz sonucudur. O mücadele, o dönem bilinmeden bugünü okuyamayız, yarını göremeyiz.

“(Oysa) Millî Mücadele; şaşırtıcı bir yakın zaman destanı. (Çünkü) gerçek olaylar hayâli çok aşıyor. (Turgut Özakman, Şu Çılgın Türkler, 40. Basım, Bilgi Yayınevi, Ağustos 2005, s. 8-9)

X

Gerçekten Yakın Tarih konusunda klişeleşmiş ifadelerin dışına çıkamadık. O büyük ve kutsal, maddî cihadın künhüne vâkıf olamadık. İçyüzüne lâyıkı veçhiyle inemedik. Gereği şekilde mânâsını anlayamadık. Onu tam olarak ve doğru bir şekilde, yeni nesillere, yeni kuşaklara anlatamadık.

Bu yüzden hafife aldık. Bu yüzden hafife alındık. Kuru ve yavan olarak anlattık. Ruhsuz biçimde ele aldık. Kronoloji havasından, bir türlü çıkaramadık. O yılların havasını teneffüs ettiremedik. Zamanın edebî eserlerinde yer yer geçen o günlerin havasını sindiremedik sinelerine çocuklarımızın.

X

“Osmanlı İmparatorluğu Almanya ve Avusturya-Macaristan’ın yanında savaşa girer (Birinci Dünya Savaşına). Bunun üzerine İngiltere Savaş Bakanı Lord Kitchener bir açıklama yapar: ‘Türkiye’yi yok edinceye kadar savaşacağız!’ ” (A.g.e. s. 14-15)

Çünkü Osmanlı – Türk Devleti’ni süflî ve aşağılık emellerine engel olarak  görüyorlardı.

Bugün de öyle değil mi? Kirli hedeflerine tam olarak erişmekte, bugünkü Türkiye Cumhuriyeti’ni en büyük engel olarak görmüyorlar mı?

Bu yüzden terörü, musallat etmediler mi başımıza?

Bu yüzden otuz bin insanımızı kaybetmedik mi?

Bu yüzden Türkiye’nin ilerleyişi yavaşlamadı mı?

Bu yüzden gelişmemiz kösteklenmedi mi?

Milyarlarca dolar bu haklı, bu hayatî mücadeleye ayrılmadı mı? Hâlende ayrılmıyor mu?

Biraz da bu yüzden Türkiye Cumhuriyeti Devleti gırtlağına kadar borca gömülmedi mi?

Bu yüzden içte dışta hakkımızı savunmak için bile kıpırdayamaz duruma gelmedik mi? Bu hâle düşürülmedik mi? Çünkü:

“Türkiye önemliydi. Çünkü İngiltere’nin egemenliği altında, bir Türk zaferinin cesaretlendirmesinden korkulan 300 milyona yakın Müslüman bulunuyordu. Osmanlı İmparatorluğu’nu hızla dize getirerek, Müslümanların bağımsızlık heveslerini bastırmak, İngiltere açısından şarttı.” (A.g.e. s. 14-15)

X

 

2204

“Emperyalistler arasında Osmanlı İmparatorluğu’nun paylaşılması, 6 gizli anlaşma ile karara bağlanır. Zavallı  Anadolu beş cepheye, durup dinlenmeden kan ve can pompalıyordu. O kadar ki dört yıl süren savaşın sonuna doğru, yaşı kaç olursa olsun, kilosu 45’i geçen her genç cepheye sürülecektir.

“30 Ekim 1918’de İngiliz deniz üssü Mondros’ta mütareke anlaşması imzalanır. Osmanlı Devleti’ne ve Türklere karşı, Ortaçağın Haçlı Anlayışı’yla, Yeni Çağ’ın ürünü emperyalizmi kaynaştıran, acımasız bir politika uygulanacaktır.” (A.g.e. s. 15)

“Türlü ayrılıkçı dernekler kurulur. Bâzı aydınlar birdenbire Kürt, Çerkez ya da Arap olduklarını anımsarlar. Bazı ümitsiz aydınlar da, İngiliz, Fransız veya Amerikan mandasını ya da himayesini arayan akımlar arasında bocalamaktadır.

“Bir çöküş ve çözülüş dönemine girilmiştir.

“Halk uzun yıllardan beri cephede ölümle, cephe gerisinde yoksullukla boğuşa boğuşa tükenmiş, içine kapanmıştır.

“İngiltere’nin, Yakındoğu petrollerinin ve pazarlarının paylaşılması sırasında bir ajan-devlete, olası bir TÜRK KIPIRDANMASINI bastıracak jandarmaya ihtiyacı vardır. İngiltere Başbakanı Lloyd George, Yunanlıları gözüne kestirir, kanlı ve uzun bir savaşa yol açacak olan düşüncesini açıklar: ‘Osmanlı İmparatorluğu’nun mirasçısı Yunanistan’dır.’ ” (A.g.e. s. 17-18)

X

Bugün de öyle değil mi? Yine TÜRK KIPIRDANMASI’ndan korkuluyor!

Yine Türkiye’nin başı çekmesinden korkuluyor!

Yine Türkiye’nin lider olmasından korkuluyor!

Yine Türkiye’nin sağına Türk Âlemi’ni, soluna İslâm Âlemi’ni alarak, kendine gelmesinden korkuluyor!

Kardeş milletleri çekip çevirmesinden korkuluyor!

Dün dört bir tarafımızdan bizi bağlayanlar; Ermenisini, Rumunu, Yunanını ve içimizdeki gâfilleri üstümüze salanlar; bugün de, kendi çocuklarımızı, kendi insanımızı, kendi kardeşlerimizin aklını çelerek, kalbini bozarak, hayalî hedefler göstererek; olmayacak heveslere yönelterek Türkiye’ye ayak bağı olsun diye, aynı hain çaba içinde değiller mi?

Ama inanın, çabaları boşa çıkacak, gayretleri hiçe inecek. Bize musallat ettikleri terör batağında, kendileri boğulacaklar.

Zaten içlerine korku girdi. Şimdiden uykuları kaçtı. Dinsizin hakkından imansız gelir misali ödleri kopuyor şu an.

Yıktıkları yuvalar, öksüz ve yetim bıraktıkları çocuklar, dul kalan kadınların âh u zarları ayyuka çıktı.

“Alma mazlumun âhını çıkar âheste âheste.” Hükmünce arşı titreten bu âh u vâhlar, bu âh u enînler; onların kâbusu olacak ve oluyor.

Ortadoğu’da ve Türkiye’de mazlum ve masum insanların teröre kurban gitmesi; o zâlimlerin sonunu getirecek.

Çünkü dünya, etme bulma dünyası.

Çünkü dünya, çalma kapıyı çalarlar kapını dünyası.

Çünkü dünya, rüzgar eken fırtına biçer dünyası.

Çünkü dünyanın, Âdil-i Mutlak bir yüce Allahı var.

Çünkü dünyanın imhal eden / mühlet verip, zaman tanıyan fakat ihmal etmeyen / unutmayan bir büyük Allahı var.

O Allah ki, Müntakim / İntikam alıcıdır. Yâni mazlûmun, mâsumun yanında ve onların hakkını gözeten ve kimsenin yaptığı zulmü yanına komayandır.

2205

Avrupa zâlimleri, Batı kâfirleri ve Asya münâfıkları menhûs / uğursuz emelleri için dünyayı, özellikle İslâm Âlemi’ne zehir ediyor.

Elbette yaptıkları yanlarına kâr kalmayacak, Kahhâr / Kahredici olan Allah’ın elinde hâk ile yeksan / yerle bir olacaklar. Pişman olduklarına pişman olacak vakti bile bulamayacaklar. Çünkü Hakk sillesini yiyen iflah olmaz.

İşte Batı resmiyeti, Avrupa hükûmetleri ve ABD’nin dünya jandarmalığına soyunan soytarı, sözde devlet adamlarının akıbetleri de, hiç iyi olmayacaktır.

Hepsi de eştikleri kuyuya düşecekler. Mazlûmların âhı kulaklarında çınlayacak. Affetmeyen bakışları, kalblerini delecek. Dünyada zelil ve perişan, âhirette ise kat kat zebun ve düşkün olacaklar. Esfel-i Sâfilîn / Aşağıların En Aşağısında, acıların en acısı içinde kıvranıp duracaklar.

Yüce Allah’ın adâleti, daha bu dünyada iken onların yakasına yapışacak; daha buradayken onları rezil rüsva edecek. Ettiklerine bin pişman olacaklar inşallah.

Çünkü geceler çok karardı. Kararan gecelerin ise sabahı yakındır be canlar!

X

“Lloyd George Yunanlıları şöyle değerlendirmektedir: …Büyük Yunanistan, İngiliz İmparatorluğu için paha biçilmez bir kazanç olacaktır. Doğu Akdeniz’in en önemli adaları onlarındır. Bunlar Süveyş Kanalı ile bizim Hindistan ve Uzakdoğu’ya giden su yollarımız üzerinde bulunan doğal denizaltı üsleridir. Eğer Yunanlılara, ulusal yayılışları döneminde sağlam bir dostluk gösterirsek, imparatorluğumuzun birliğini sağlayan büyük deniz yolunun başlıca koruyucularından biri olurlar.” (A.g.e. s.691)

Bugün de Kıbrıs’a bu gözle bakmıyorlar mı?

Her adımlarını buna göre atmıyorlar mı?

Kuzey Irak Kürtleri’ne de, bunun için göz kırpmıyorlar mı?

X

“Patrik Vekili Dorotheos Mamalis, Türkiye Rumları için trajik gelişmelere yol açacak bir karar alır, ‘artık Osmanlı uyruğu olmadıklarını, hepsini vatandaşlık yükümlülüklerinden muaf tuttuğunu’ ilan eder. Bu, hiçbir hukukî dayanağı olmayan, Patrik’in boyunu çok aşan tehlikeli bir karardır.

“Patrikhane’nin, arkasında Avrupa’yı gördüğü zaman neler yapabileceğini gösteren uyarıcı bir örnek olarak tarihe geçer.” (A.g.e. s. 691-692)

Bugün de patrik, arkasında AB’yi görmüyor mu?

Şımardıkça şımarmıyor mu?

Giderek başına buyruk bir hâl almıyor mu?

Eğer devlet, bilhassa Türk Silahlı Kuvvetleri’ne  -Allah göstermesin-  bir zaaf geldiği an; ne yapacakları, nasıl hainliğe kalkışacakları, dünkü hallerinden anlaşılmıyor mu?

X

“İlk Yunan tümeninin İzmir’e çıkmasından dört gün sonra, ünü Çanakkale Savaşları sırasında parlamış olan Mustafa Kemal paşa, 9. Ordu Müfettişi olarak 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkar….Bütün milleti, işgale tepki göstermeye çağırır.” (A.g.e. s. 20)

X

Sonrası hepimizce malum, İstiklal Harbi ve şanlı zafer
Millet kazandı savaşı, olarak hepsi birer kahraman er

X

“Elde avuçta hiçbir şey yokken, emperyalizme, galip devletlere, Yunan ordusuna, Ermenilere, Pontus çetelerine karşı silahlı mücadeleye girişmeyi ÇILGINLIK sayanlar çoktur.

“Silahlandırılmış Türk Ordusu’nun bu tarihteki gücü, o da kağıt üzerinde, 35-40 bin kişidir.

2206

Oysa Türkiye’deki silahlı işgalcilerin sayısı giderek 400.000 kişiyi bulacaktır. Yoksul, bitik Anadolu, 400 000 işgalciyi ve on binlerce silahlı-silahsız haini yenmeyi başaracaktır.

“Millî Mücadele işte bu mucizenin, bu onurlu, güzel çılgınlığın adıdır.” (A.g.e. s. 20)

X

“Ankara’nın ısrarı üzerine İstanbul Hükûmeti, İngilizlerin izniyle, seçim yapılmasını kabul eder. 12 Ocak 1920’de Osmanlı Meclisi, İstanbul’da toplanır. Esasları Erzurum ve Sivas Kongreleri ile Ankara’da oluşturulup belirlenmiş olan Millî Ant’ı (Misak-ı Millî’yi) kabul ve ilan eder. Millî Ant’ın özü şudur:

“Bölünmez, bağımsız, hür ve çağdaş Türkiye!” (A.g.e. s. 21)

X

Bölünmez, bağımsız, hür ve çağdaş şerefli bir Türkiye
Olacak zafer sonrası, Birleşmiş Milletlere üye

X

Ha o günler, ha bu günler.

Aynı Türk korkusu, bugün de geçerli.

Dün fiilî bir istila vardı.

Bugün fiilî istilaya zemin hazırlayan, hazırlamak isteyen kavlî / sözlü ve yazılı bir hazırlık var!

Çünkü kafaların içi işgal edilen insanların yurtlarını işgal etmek, işten bile değil!

İşte Türkiye’de yapılmak istenen bu!

X

Önce zihniyetleri değiştir, uyut veya felç et
Sonra, göz göre göre, Türkiye’nin içini pislet

Bu kadar aşkın sabra, dünyada pes
Bu durum, alçaklara verdi heves

Durma öyle, kendine gel de, doğrul biraz
Bak da etrafa, gör, herkes nasıl ser-firaz

X

Ama korkmayın! Ümitsiz değiliz. Çünkü biliyoruz ki: “Yeis (ümitsizlik) mâni-i her kemâl (her gelişmenin engeli)dir.” Kaldı ki biliyor ve tüm kalbimizle inanıyor ve “Ümit-var (ümitli) olunuz!” diyen sese kulak veriyoruz. O ses diyor ki:

“Şu istikbâl inkılâbı içinde en yüksek gür sadâ İslâmın sadâsı olacaktır.”

Nitekim, aynı ruhla dolup taşan şâirimiz Mithat Cemal Kuntay’ın bir beyti, bu mânâya işaret ediyor:

“Ölmez bu vatan, farz-ı muhal ölse de hattâ
Çekmez kürenin sırtı, o tabut-ı cesîmi.”

 

 

2207 – 2211

2 Yaş Sendromu.. Eyvah Çocuğum 2 Yaşında!!

0

 

Çocuğunuz artık bebeklik döneminden çıktı, büyüdüğünü ve bağımsız hareket edebildiğini görüyorsunuz, artık size uyumlu olabilme ve sözünüzü dinleyebilme zamanı geldiğini düşünüyorsunuz belki ama, henüz buna hazır değil.
ÇÜNKÜ 2 YAŞINDA!!

Bebeklik dönemi sonrasında size uyum sağlamasını beklerken bu inatlaşmalar ya da öfke nöbetleri nereden çıktı demeyin… Artık çocuğunuz özerklik döneminde      ( 12-36. aylar )

Özerklik dönemi çocuğunuzun kendisini ortaya koyduğu, her şeyin kendisinin olmasını istediği, istediği kıyafeti giymek istediği dönemdir. Bu ısrarlı çabaları sizi ne kadar yorsa , sinirlendirse de tüm bunları bir geçiş dönemi olarak kabul etmek ve bu döneme her şekilde hazırlıklı olmak zorundasınız. Bu dönemde çocuklarınızın özerkliğini engellememeniz gerekiyor.
Oysaki bir çok anne doğru davranışı göstermek için bu dönemde HAYIR! kelimesini  sıklıkla kullanıyor.
Bu tip engelleyici davranışlar çocuğun uyumsuzluğunu daha fazla arttırarak gelişimini olumsuz etkilemektedir. Dünyayı, çevresindeki nesneleri , kişileri tanımaya ve keşfetmeye yarayacak tüm yetilere sahip  ( yürüyebiliyor, kavrayabiliyor,basit olaylar arasında bağlantı kurabiliyor, koşabiliyor, yemek yiyebiliyor, hatta sorular sorabiliyor) olan çocuğunuz bu enerjiye sahip.

Bu yaş dönemi anne- babaların çocuk gelişiminde en çok zorlandıkları ve yoruldukları dönemdir.

Eğer bu dönemdeki abartılı tepkilerinin yaşının bir özelliği olduğunu ve neler yapılması gerektiğini bilirseniz bu dönemi daha rahat bir şekilde atlatabilirsiniz.

DOĞAL BİR TEPKİ!

Bu negatif dönemde çocuk dengesiz, olumsuz ve inatçı oluyor. Anne ve babasıyla sürekli çatışma halinde olan çocuk onların istediğinin tam tersini yapıyor. Kısa bir süre öncesine kadar neşeli, söz dinleyen ve kolay yönetilebilen çocuk, birdenbire ters ve huysuz oluyor.

PEKİ BU NEGATİF DÖNEMİ ÇOCUKLAR NEDEN YAŞAR?

Hayatın ikinci yılında çocuk artık yürümeye başlamıştır ve dil gelişimi hızlanmıştır. Artık daha rahat hareket edebilmekte, sürekli olarak kendi vücudunun sınırlarını denemekle meşguldür.

Beyni hızla gelişmekte ve sürekli dünyayı keşfetmeye çalışırken, hayat, objeler  ve kendi vücutlarının nasıl çalıştığıyla ilgili yeni yeni bilgiler ve deneyimler kazanmaktadır.

Bütün bu keşifler sırasında istediği fakat henüz yapamadığı işlere bir de yetersiz olan ifade edici dil becerileri eklendiğinde çocuk kaçınılmaz olarak hayal kırıklıkları ve gerginlikler yaşamaya başlar.
İşte öfke nöbetlerine öncelikle bu geniş açıyla bakmamızda fayda vardır .

KENDİMİZİ ONLARIN YERİNE KOYALIM

Henüz tam anlamlandıramadığımız bir dünyada bir de isteklerimiz ve duygularımızı ifade edemiyoruz ve bir şekilde var olmaya çalışıyoruz…Bu dönemin doğal bir basamağı da çocuğun bağımsızlık ve otonomi isteğidir. Kendi yapmak ister, kendi yemek ister, kendi giyinmek, kendi seçmek, ister v.s.  O zamana dek  eli kolu bağlı otururken, artık becerebildiğini, karar verebildiğini başkalarına ama en çok da kendine kanıtlamak ister. Sınırlarını bilmek ve zaman zaman bunları genişletmek için zorlamak ister. Anne baba tutarlı ve kararlı davranışlar sergiledikçe davranışlarının sonuçları olduğunu öğrenir, sınırların çizildiğini görür.  Bu şekilde büyüyüp olgunlaşır.

ÖFKE NÖBETLERİNE ZEMİN HAZIRLAMAYIN…
Öfke nöbetleri genellikle çocuk aç, yorgun, sıkılmış, rahatsız veya keyifsiz olduğunda daha çok ortaya çıkar. Muhtemelen çocuğunuz aç olduğunda süpermarkete gidip, öfke nöbetsiz alış verişin sonuna kadar dayanmasını beklemek çok ta gerçekçi bir yaklaşım olmayabilir.

Bu nedenle öncelikle;
Öfke nöbetine neden olabilecek kaynakları oluşmadan elimine etmekte fayda var.    Örneğin bir arkadaşınızın evine giderken çocuğunuzun sıkılabileceğini tahmin edebilmeniz ve oraya  çocuğunuzun zevk alıp zaman geçirebileceği oyuncaklarını birlikte götürmeniz   veya alış verişte sıkılabileceğini düşündüğünüz çocuğunuza, “süpermarkette işimiz biter bitmez birlikte dondurma yiyelim” demek, öfke nöbetlerini öngörüp önlemek için ufak manevralar olabilir.

ÇOCUKLARIN ÖFKE DAVRANIŞLARI

Her şeye itiraz etme, ağlayıp kendini yere atma, başını duvara veya yere vurma, yemeği reddetme,
yediği yemeği kusma,  eline geçeni fırlatma,  uyku uyumak istememe , söz dinlememe , anne-baba-arkadaşa vurma, ne denirse tam tersini yapma.

ÖFKENİN NEDENLERİ

İki yaşına kadar edilgen, bağımlı ve güçsüz olan çocuk, yürüme ve konuşmanın başlamasıyla kendini ifade etmenin yollarını ararken sosyalleşmenin de adımlarını atıyor. Sosyalleşmeye çalışırken de kendilerinde öfkeyi oluşturacak uyaranlarla karşılaşıyorlar.

Bu uyaranları şu başlıklar altında toplayabiliriz :

Oyuncağının elinden alınması,  yıkanma, engellenme, baskılı tuvalet eğitimi , yemek yeme , annenin aşırı koruyucu olması, ailede öfke ve şiddet,  çocuğun fizyolojik ve psikolojik , gereksinimlerinin  doyurulmaması, aşırı kuralcı anne-baba davranışları, kardeş kıskançlığı gibi durumlarda da öfke davranışlarıyla karşı karşıya kalınıyor.

ANNE VE BABAYA DÜŞEN GÖREVLER

Bu dönem anne-baba ve çocuk arasında ilk çekişmelerin de yaşandığı bir dönem olduğu için, onların dengeli ve tutarlı davranışları oldukça önemli.
Her şeyden önce anne-baba bu olumsuz tutum ve hırçınlıkların geçici bir durum olduğunu bilerek sabırlı davranmalı, çocuğu katı bir düzene zorlamadan, soğukkanlı bir biçimde çocukla gereksiz çekişmelere girmeden ilgisini oyunlara yönlendirmeli.

İster evde olsun, ister dışarıda, çocuğunuz kendini yere atmış “o şekeri istiyorum” diye bağırırken izlenecek en önemli taktik sakin kalabilmeyi başarmaktır.  Zaten kontrolünü kaybetmiş bir çocuk, karşısında kontrolünü kaybetmiş bağırıp çağıran bir anne görmek istemez. Sizin sakin ve uygunsuz davranışa prim vermeyen tavrınız er geç çocuğunuzun pes etmesine yardımcı olacaktır.

Evdeyseniz kulağınız çocuğunuzda olmak şartıyla öfke nöbetini görmemezlikten gelerek işinize devam edebilir;
Dışarıdaysanız onu sakin bir ortama taşıyabilir-mesela arabaya- ve orda sakinleşmesini bekleyebilirsiniz.

Sizi kullanmaya yönelik öfke nöbetlerinde şekeri niye alamayacağınızla ilgili kısa bir açıklamadan sonra, tutarlı izleyeceğiniz aldırmazlık yöntemi er geç işe yarar; Ancak hayal kırıklığı dolayısıyla oluşmuş nöbetleri tamamen görmemezlikten gelme başka duygusal problemlere yol açabilir.

Bu nedenle kaynağında hayal kırıklığı olan öfke nöbetlerinde çocuğun duygusunu anlamak önemlidir. Örneğin “o filmi ne kadar görmek istediğini anlayabiliyorum fakat şimdi bu filmi seyredecek vaktimiz yok, şu anda çok kızdığını görebiliyorum, ben sana sakinleşmen için yardımcı olacağım, sakinleştiğin zaman daha rahat konuşuruz” gibi bir söylem çocuğun tam da ihtiyacı olan bir tutumdur.

Öfke nöbetleri geçtikten sonra hemen akabinde çocuğa istediği şey kesinlikle verilmemelidir. Filmin zamanı geldiğinde ve annenin vakti olduğunda izleneceğini çocuğun öğrenmesi gerekir.
Bu konuda tutarlı ve kararlı olmak çocuğun sağlıklı duygusal gelişimi açısından çok önemlidir.
Yoksa çocuk büyüyüp yetişkin olduğunda da isteklerinin geciktirilmeden doyurulması . Ancak öfke nöbetinden sonra çocukta anneyi üzmüş olmaktan dolayı suçluluk duyguları ve artık eskisi gibi sevilmeyeceği korkuları oluşabilir.
Çocuğunuz sakinleştiğinde öfke nöbetiyle ilgili biraz konuşup -nedenleri ve sonuçları hakkında- ona sarılıp sevginizi göstermenizde fayda vardır.
En nihayetinde çocuğun ne olursa olsun yalnızca “iyi çocuk” olduğunda değil her zaman ve koşulda sevileceğini, anne baba sevgisinin koşulsuz olduğunu içine sindirmeye ihtiyacı vardır. Konusunda sabırsız olacaktır.

UZMANLAR NE DİYOR

Anne – baba çocuğu korkutmamalı, öfkeyi dindirmek için çocuğun her istediğini yapmaktan kaçınmalı, davranışla uyumlu olmayan gereksiz cezalar uygulamamalı, çocuğun öfkeli davranışları anne-babanın öfkesine yol açmamalıdır.

Zaten çocuğun problemi, sakinleşememektir. Anne baba da sinirlenirse çocuğun öfkesi beslenir. Doğru olan çocuğun yanından çıkmak, sakinleşene kadar yalnız bırakmak, daha sonra yanına gelmektir.

Unutulmamalı ki bu yaşta çocuğun öfkesi sosyal çevreye uyum çabalarının da bir parçasıdır. Çocuğun her türlü öfkesini kısıtlarsak bu kez öfkeyi kendine yönelten çocuk kendini ısırmaya, saçlarını koparmaya yani kendine zarar vermeye başlar.”

Bu dönemde çocuk ne kadar çok nesneye dokunursa, ne kadar çok soru sorarsa , kendisini ne kadar çok ortaya koymaya çalışırsa gelişimi o kadar sağlıklı olacaktır. Soru sorması engellenen bir çocuğun ileride kendine güvensiz, içe dönük kişilik özelliklerini göstermesi beklenebilir.

Çocuğunuzun özgür olabileceği alanlar yaratmalı ve kendisini ,  duygularını tümüyle ortaya koymasına izin vermelisiniz.  Onunla inatlaşmayın, çünkü bu inatlaşma ve öfkelenme onun kontrol edebileceği bir düzeyde henüz değil. Kendisinde var olan enerjisini boşaltabilmesi için gün içerisinde bol bol dışarı çıkarın, koşsun,hoplasın, zıplasın, güvenliğini tehdit etmediği sürece istediği her şeye dokunsun, bu onun mutlu olmasına ve gün içinde size daha uyumlu davranmasına neden olacaktır.

Eğer yapmasını istemediğiniz bir davranış var ise o zaman kızma, engelleme, cezalandırma gibi davranışlar göstermeyin. Yapacağınız uzun süreli açıklamalar da bu yaş dönemi için pek işe yaramayacak. Yapmanız gereken ilgisini dağıtmak olsun. Dikkatini başka yöne çevirmede yaratıcı bir anne – baba olursanız işiniz daha da kolaylaşacaktır

Bunu sağlamak için onun gözüyle dünyaya bakabilir ve oyunları kullanabilirsiniz.
Örneğin: yemeğini yememek için size direniyorsa bir portakal ya da elmayı komik bir kukla haline getirerek – sevimli bir ismi de olsun – bu kuklaya yemeği yedirmek gibi

Bunu sağlamak için onun gözüyle dünyaya bakabilir ve oyunları kullanabilirsiniz.
Örneğin: yemeğini yememek için size direniyorsa bir portakal ya da elmayı komik bir kukla haline getirerek – sevimli bir ismi de olsun – bu kuklaya yemeği yedirmek gibi

Bunda da direnirse ikinci oyunu bulun, ilgi alanlarını keşfedin, eğer resim yapmaktan hoşlanan bir çocuğunuz varsa bir tabak, bir çocuk ve sevdiği bir yemeği birlikte çizin ve sonrasında bir hikaye oluşturarak olumlu davranışı pekiştirin.
Bu onun eğlenmesini sağlayarak dikkatini çekecek ve size olan uyumunu arttıracaktır.

Bu tip aktiviteleri onunla yapabilmeniz için yeterli zamanınızın ve sabrınızın da olması gerekiyor.
Çocukları ile yeterli iletişimi kuramayan, kendisine zaman ayırmayan / ayıramayan , çalışan annelerimizle – babalarımızla  çocukları arasında bu dönemde daha fazla çatışmalarla karşılaşabiliyoruz.
Bu nedenle annelerimizin – babalarımızın öncelikle kendilerine gün içinde zaman ayırmalarını ( çay zamanları, yürüyüş zamanları, sohbet zamanları , gazete-dergi zamanları v.s) istiyoruz.

Çocuğunuzu bu dönemde uyumsuz, iyi yetiştirilmemiş ya da kötü bir çocuk olarak asla tanımlamayın. 3 yaş sonrasında size ve koymuş olduğunuz kurallara uyum sağlayabilecek gelişim düzeyine sahip olacaktır.

Çocuğunuz büyürken içinde bulunduğu gelişim dönemini çok iyi tanımalısınız, çünkü bazen normal olan davranışlar anne-babalar tarafından problem olarak değerlendirilebiliyor.
Bunu ortadan kaldırmak için uzman kişilerden gelişim danışmanlığı alabilirsiniz.

 

 

Durma, Sen de Geç…

 

Dönülmez akşamın ufkundayız vakit çok geç. Ülkem bir sınır otobanı, hadi sen de geç. Yemen’de, Katar’da insanlık del geç. Irak’ta, Doğu Türkistan’da, Filistin’de ve Keşmir’de; tamahkârlığın, hasetliğin ve ihanetin gülşeninde zulüm var durma, geç.

Komşularımızla ilişkilerimiz, eğitim, siyaset, ahlak ve fazilet 4+4+4; gör de geç. Dilde, dinde, coğrafyada, tarihte ve aşkta sınır tanımayız; bil de geç.

Hayat kadınına âşık olup da eşine dostuna rest çeken toy bir delikanlının kendini aşkına ve aşkını hayat kadınına ispatlama çabasıdır bizim dış politikamız; sev de geç.

Müteahhitlerin, işadamlarının ve parayı en iyi kullananların vekil seçildiği ülkemde 20 milyon açlık sınırında suskun, yorgun ve çaresiz; sus da geç.

1.8 milyon öğrencinin katıldığı YGS sınavında Fen’de 1 milyon 200 bin kişi; Matematik’te 870 bin kişi; Sosyal Bilgiler’de 254 bin kişi ve tüm alanların hepsinde 54 bin kişi sıfır çekmiş; şaş da geç.

Daha dün AB’ye, ABD’ye ve İsrail’e racon kesenlerin bugün zalimin yanında dininden, mazlumun tepesinde merhametinden, elinden, belinden ve dilinden nasıl emin olduklarını bil de geç.

Yetim hakkını, mal biriktirmeyi, zekâtı, komşusu açken tok yatmayı ve sevdiklerimizden infakı, yalanı, gıybeti ve iftirayı kulak arkası; ihale kovalamayı, lüks arabalar ve lüks otellerde zevkü safayı, güzel kadınları, yeşil paraları ve küreselleşen dünyayı ve ılık suda haşlanmış İslam’ı göz önü belleyenlerin Kur’anî mesajdan ve Peygamberî ahlaktan nasıl dem vurduklarını anla da geç.

Televizyon kanallarında peygamber kıssalarını sulu gözlerle fon müziği eşliğinde pazarlayanların, program başına anlaştıkları fiyatları, her ramazan ayını iple çeken iftar ve sahur bülbüllerinin Allah rızası gayretlerini ve kanallar arası reyting yarışına artılarını tart da geç.

Dinini, dilini, derdini, irfanını ve izanını, milletinin bütün menfaatlerini ve bütün şecaatlerini, yeryüzünün tüm dertlerini ve Yaradan’ın bütün emirlerini başörtüsüyle sarıp sarmalarken Irak’ta katledilen 1,5 milyon masumu,  ırzına geçilen binlerce kadının namusunu ve zalimin taşeronluğunu stratejik menfaatlerle ambalajlayan vicdan vurgununu duy da geç.

İşgal altındadır ruhum; Karunların zimmetindedir dinim; Nemrut ateşlerinden korkanların ve Hakk’ı canlarına, mallarına ve şahsi menfaatlerine satanların sermayesidir Kelime-i Tevhidim.

Dönülmez akşamın ufkundayız, vakit çok geç. Bil de, bul da, sor da, sus da, anla da, şaş da, duy da, tart da, sev de geç; durma, sen de geç…

 

 

Gençler ve Tarih Bilinci

Gençlik ve spor bayramını kutladık. Her nedense bayramlarımızı bir türlü bayram gibi kutlayamıyoruz. Dini bayramlarımızda yollar trafik kazasından kan gölüne dönüyor. Milli bayramlarımız ise yasak savma kabilinden göstermelik törenler halkın katılmadığı adet yerini bulsun kabilinden anmalar şeklinde geçiyor. Bu sene ise milli bayramlar üzerinden siyasi tartışmalar da yapıldı. Bayramları bir türlü ağız tadıyla kutlayamaz olduk.
Gençlik bayramını kutladık. Acaba kaç gencimiz Milli tarih bilincine sahip? 19 Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı’nın ne ifade ettiğini Mustafa Kemal Paşa ve silah arkadaşlarının İstanbul’dan Samsun’a getiren Bandırma vapurunun nerede nasıl yapıldığını Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti devletinden hangi hizmetleri gördüğünü ve bugün Samsun’daki Bandırma vapurunun maket olduğunu gerçek Bandırma vapurunun ise jilet olup satıldığından kaç gencin haberi var?

Bir başka tarihi gerçek daha var ki, eski başbakan Ecevit, açıklayana kadar bunu dillendirenleri vatan haini ilan ediyorlardı. Artık tarihi belgeler üzerindeki tozlar kalkmaya başladı bunu bugün herkes dillendiriyor. Atatürk ve silah arkadaşlarının Samsun’a götüren Bandırma Vapuru’nun bizzat Sultan Vahdettin Han tarafından görevlendirildiğini üstelik yüklü miktarda da Osmanlı hazinesinden Atatürk ve silah arkadaşlarına para verildiğini acaba kaç gencimiz öğrenip araştırmak istiyor?
Yıllarca ‘Satar mıydı Vahdettin keyfi için vatanı’ şeklindeki yalan yanlış şiirlerle zihinler bulandırıldı. Ancak tarihi gerçekler ortaya çıkınca bugün bu şiiri söyleyenler kaçacak delik arıyorlar ama ne acıdır Sultan Vahdettin Han’ın kabri bugün Suriye’de vefalı ziyaretçiler bekliyor. Gençlerimize Sultan Vahdettin Han’ı Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran kadronun başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere tüm paşaların Abdülhamit Han’ın açtığı askeri okullarda okuyup yetiştiğini tek tek öğretmeliyiz ve gençlerimize tarih bilinci aşılamalıyız.
19 Mayıs Gençlik bayramı siyasi tartışmaların gölgesinde geçti, çok yazık. Gençlerimiz için bu bayramı tarih bilinci kampanyasına dönüştürebilirdik. Atatürk ve silah arkadaşlarını 19 Mayıs’ta Amasya Tamimi’ni yayınladıktan sonra Erzurum ve Sivas kongrelerini düzenleyip 23 Nisan 1920’de Ankara’da T.B.M.M’yi açtığını meclis çalışırken askeri, sivili, genci ve yaşlı Anadolu insanını Anadolu’nun dört bir tarafından düşmana karşı kurtuluş mücadelesi başlattığını öğreterek gençleri tarih bilinci verebilirdik. Bunları yapacağımıza siyasi tartışma ve gerginlik havasında bir bayram daha gelip geçti.
Biz Devri Alem programı ve belgesel yayıncılık olarak yıllar önce Samsun’dan Kurtuluş savaşına giden milli mücadele destanını belgeselleştirerek tarihe karşı vefa borcumuzu ödedik. Bu konuda hazırladığımız belgesel bir çok televizyon kanalında yayınlanmaya devam ediyor. Gelin bu belgeseli birlikte gazetemizin www.gebzegazetesi.com sitesi ve www.belgeselyayincilik.com sitesinden izleyelim. Anadolu’da kurtuluş savaşının nasıl kazanıldığını Anadolu insanının nasıl hep birlikte düşmana karşı mücadele ettiğini bir kez daha öğrenelim ve gençlerimize öğretelim.
Bugün, gençlik bayramını kutladığımız bu günlerde gençlerimiz yabancı kültürlerin büyük baskısı altında. Kurtuluş savaşı destanı Anadolu’da kurtuluş savaşını gerçekleştiren komutanları Sütçü İmamları, Şerife Bacıları, Kara Fatmaları, özetle Anadolu’nun yiğit ve isimsiz kahramanlarını acaba kaç gencimiz biliyor. Yabancı sporcular, sözde bilmem hangi sinema sanatçısını tanıdıkları kadar gençlerimiz milli ve manevi kahramanlarımızı tanıyorlar?
Bugünkü gençlik büyük bir kültürel yozlaşma ve yabancı kültürün işgali altında. Bırakalım tarihi geçmişi kurtuluş savaşını milli ve manevi kahramanları bugün ülkenin yönetimiyle ilgili bile fikir sahibi değiller. Ülkenin nasıl yönetildiğini ülke yönetimi ile ilgili eleştiri ve görüş beyan etmek bir yana büyük bir vurdumduymazlık içerisinde. Bu gençliğe bakınca aklıma 68 kuşağı ve 70’li yıllarda ülkenin geleceği için canlarını veren yiğit ve mert gençliği düşünüyorum. 80’li yıllardaki gençlik ister sağcı ister solcu olsun ülkenin geleceğinde söz sahibi olabilmek ve ülkenin kendi düşüncelerine göre kurtuluşu adına gözünü kırpmadan can verebiliyorlardı.

Ne oldu gençliğimize? Ne olacak? 60 ihtilali, 12 Eylül muhtırası, 80 darbesi, 28 Şubat süreci, gençliğimizi mahvetti. Üstüne üstlük son 30 senedir köşe dönme, rantçılık, üretmeden tüketmek, çalışmadan yaşamak yabancı hayranlığı ve daha birçok şey gençliğimizi bizden koparıp elimizden aldı. Gençlik bayramında siyasi tartışmalar yerine gençlerimizi nasıl milli ve manevi tarih bilinciyle yetiştirerek ülkemizin hizmetine sunabilirizi konuşmalıydık. Gençlerimize nasıl ulusal değerlerimizi ve tarihi geçmişimizi ve en önemlisi şu an huzur ve mutluluk içerisinde yaşadığımız bağımsız Türkiye Cumhuriyeti devletinin nasıl kurulduğunu yerinde anlatıp öğretebilirdik. Bu bayramı da siyasi tartışmalarla geçirdik, yazık hem de çok yazık.

 

‘Kötü huylardan arınmak; kendimizi ve Rabb’imizi tanımakla mümkün olur’

 

‘Kötü huylardan arınmak; kendimizi ve Rabb’imizi tanımakla mümkün olur.’ Yrd. Doç. Dr. Sosyolog SÜLEYMAN DOĞAN ile geleceğimizi konuştuk.  
Oğuz Çetinoğlu: ‘Sosyoloji’ olarak bilinen toplum biliminin ilgi alanı hakkında bilgi lütfeder misiniz?
Yrd. Doç. Dr. Süleyman Doğan: Efendim öncelikle bu söyleşi fırsatını verdiğiniz için çok teşekkür ederim. 
Sosyoloji (latince socio+logos); ‘Toplum Bilimi’ veya ‘sosyal olayların bilimi’ veyahut ‘sosyal teşkilatlanma ve sosyal değişimler bilimi’ olarak da bilinmektedir. Sosyoloji, sosyal hayatımızda var olan sosyal gerçekleri (sosyal olaylar ve olguları), insanların meydana getirdiği grupları, grupların davranışlarını ve sosyal kurumları, olduğu gibi inceleyen pozitif bir sosyal bilim dalıdır. Bir başka ifadeyle, sosyoloji, bir takım varsayımlardan çok; var olan gerçekleri ortaya koymaya çalışan, sosyal gerçeğe eğilen bir ilimdir. 
Toplumla ilgili fikir ve düşünceler insanlık tarihi kadar eskidir. Ancak toplumu ve toplumla ilgili olayları ilmî olarak araştırıp, incelemeyi oldukça yeni bir gelişme olarak değerlendirebiliriz. Bu bağlamda sosyoloji iki yüzyıllık bir geçmişe sahip bir ilim dalıdır. Sosyoloji 19. yüzyılda, özellikle Batı Avrupa toplumlarında meydana gelen önemli siyasî, sosyal, ekonomik ve entelektüel gelişme ve değişmelerin sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Batı Avrupa toplumlarında meydana gelen büyük değişimler modern toplum denilen bir toplum biçimini ortaya çıkarmıştır. Modern toplum, eski topluma ait birbirinden kopuk toplulukların bütünleşmesini, gelenek ve dinden kopmayı, bireyleşmeyi, rasyonelleşmeyi, kentleşmeyi, eşitsizliği kapsayan bir dizi süreçle ortaya çıkmıştır. İbni Haldun (1332-1406). Prof. Dr. W. Barthold’a göre İbni Haldun, tarih felsefesinin en mümtaz simalarından birisi olduğu kadar, toplumbiliminin ilk büyük kurucusudur. Toplumla ilgili kanunları, tarihî hadiselerden çıkaran İbni Haldun, cihan tarihinde, büyük devlet ve medeniyetlerin kuruluşunda göçebe unsura yer verdiği, bunların medenî halk içerisinde yaşayıp milliyetlerini kaybettikleri hakkındaki fikirleri bugün bile geçerlidir. Ayrıca, 1332-1406 yılları arasında yaşamış ünlü İslam tarihçisi ve düşünürüdür. Temel eseri Mukaddime olan İbni Haldun, bir tarihçi olarak, deneyime, gözleme dayanan, konusu kültür varlıkları ve sosyal hayat olan, toplumun geçimini, kültür safhalarını, içyapısını, geçirdiği değişim ve dönemleri inceleyen ilim olarak tanımladığı tarih ilminde, önemli bir kilometre taşı oluşturur.
Sosyoloji kelimesi ilk olarak Fransız bilim adamı August Comte (1798-1857) tarafından kullanılmış. Daha sonra Comte’u takip eden Fransız sosyologu E. Durkheim, sosyolojinin konusu, yöntemi ve akademik hayatta yer alması konusunda önemli çalışmalar yaparak sosyolojinin gerçek olarak kurulmasını sağlamıştır. Daha sonraki gelişmeler sosyolojinin bütün dünyada giderek daha çok yayılmasına sebep olmuştur Sosyolojiye önemli katkı sağlayan başlıca düşünürler E. Durkheim, Karl Marks, M. Weber, V. Pareto, G. Simmel, W. Mills ve T. Parsons’dur. Türkiye’de sosyolojinin kurucusu ise Ziya Gökalp’dir.
Çetinoğlu: Ülkemizde seçilmiş ve tâyin edilmiş yöneticiler, toplum bilimi uzmanlarından yeterli ölçüde yararlanıyorlar mı?
Doğan: Türkiye’de sosyolojiden hala yeterli derecede yararlanıldığı söylenemez. Sosyoloji kültürünün Türkiye’de kâmil manada anlaşıldığı ve o nispette toplumun yararına istifade edildiğini söylemek zordur. Ancak son zamanlarda bu alanda ciddi araştırmalar da yapılmamış değildir.
Sosyoloji, fertten ziyade toplumun aynasıdır. İnsanın, sosyal diye vasıflandırabileceğimiz bütün davranışları, sosyolojinin ilgi alanına girmektedir. Her ne kadar insan ruhuna pek yakın olan ilgi alanlarını, değerleri ve duyguları ihtiva eden meseleleri ele alıyorsa da sosyoloji, bir şeyin iyiliği veya kötülüğü, uygunluğu veya uygunsuzluğu gibi hususlarda yargıda bulunmaktan uzak durmaya, yani tarafsız kalmaya gayret etmektedir. Sosyoloji, insanların birbirleriyle kurdukları sosyal ilişkileri, sosyal gruplar, kurumlar ve kuruluşlar arasındaki ilişkileri, toplu eylem, toplu direniş gibi topluluk ve fert davranışlarını, değişik düzeylerde bütün sosyal etkileşim biçimlerini, sosyal yapı özelliklerini ve bu yapıda ortaya çıkabilecek değişme eğilimlerini belirli bir yöntem dâhilinde inceleyen, sosyal gerçekleri ve süreçleri sistematik ve ilmî olarak mercek altına alan bir ilim dalıdır.
Batılılar bugüne kadar toplum bilimini, eski tabirle cemiyet bilimini, diğer toplumlara sızmada etkin bir şekilde kullanmışlar ve başarılı da olmuşlardır.
Çetinoğlu: İnsanoğlu’nun kendisini, olumsuz yönde etkileyen faktörlerden arındırması mümkün mü, nasıl?
Doğan: Efendim, insan hiç şüphesiz mükemmel yaratılmıştır. Mükemmellik Yaradan’dan ileri gelmektedir. Mükemmel yaratılan insanın ömrü geçicidir. O halde insan yaşadığı bu dünyada mükemmel yapısıyla ve mükemmeli temsil ettiği oranda hayatına yön vermesi gerekir. İnsanın yaratılışında iyilik ve kötülük yapma kabiliyeti iradesine verilmiştir.  İmtihanın sırrı da burada saklı olsa gerekir. İnsanın olumsuz yönde etkileyen faktörlerden arınmasının başlıca yolu kendini ve Rabb’ini tanımasından geçer. ‘Kendini bilen Rabbini bilir’ fehvasınca (1) insan bu dünyada yaşar ancak başka bir âlemin karşılığında yaşadığı şuurunda olursa kanaatimce olumsuz faktörleri bertaraf edebilir. Mümin ve Müslim için bu dünya mutlak mutluluk yeri değildir. Gerçek âlemin küçük bir ayinesidir. Olumsuz yönde etkileyen faktörleri bertaraf etmenin en önemli yollarından biri de hiç şüphesiz terbiyedir yani eğitimdir. Birey küçük yaştan itibaren düzgün ve doğru bir şekilde eğitilirse olumsuz düşünce ve menfi tutum ve davranışları, müspet ve doğru düşünceye sevk edebilir. Bunun için daha ilkokulda çağında çocuklarımıza düşünce eğitimini vermemiz gerekir. Düşünen birey ve aklını kullanan kişiyi olumsuz faktörler daha az tesir eder.
Çetinoğlu: Bizler; ‘İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmediğiniz müddetçe de iman etmiş sayılmazsınız.’ Tebliğinin muhataplarıyız. Beşerî ilişkilerimize, bu tebliğ merceği ile baktığımızda neler görüyorsunuz?
Doğan: Efendim gerçekten can alıcı soruyu sorudunuz. Bizler fert olarak da toplum olarak da bu soruyu zaman zaman, döne döne sormamız gerekir. İman etmek başlı başına büyük bir lütuf olduğu gibi onu muhafaza etmek de azim, sabır ve fedakârlık ister. Aslında hakikî manada iman eden mümin dünyaya meydan okur. Hakikî manada iman etmenin yolu da müminlerin birbirini sevmesinden geçiyor. Hatta sadece müminlere değil diğer insanlara da, ‘Allah yarattı’ diyerek şefkat ve hürmet göstermek icap ediyor. İman böyle bir şey. Yunus ve Mevlana misali. Ve bütün bunların ötesinde Peygamber Efendimizin bağışlama ve hoşgörüsünü göstermek. Efendimiz amcasını parçalayan zatı bile affetti. İşte böylesine bir iman. Bu zamanda tebliğ etmek eskisi gibi nasihat etmekten konuşmaktan öte temsil etmenin, örnek olmanın daha etkili bir yol olduğu kanaatindeyim.
Sorduğunuz Hadisi Şerifte Müslümanların bir ve beraber olmasına da vurgu yapılmıştır. O sebeple Müslümanların birlik ve beraberliği de öncelikle imandan ve sevgiden geçer. Bu sevginin kavi olması için de hakikî manada birbirimizi sevmeli ve birbirimizin dertlerini dert edinmeliyiz.
Çetinoğlu: Batılı toplum mühendisleri, Türk insanını ve toplumunu dönüştürecek projeler düzenleyip uygulamaya koyuyorlar. Türk milleti olarak bizim, biz kalarak gelişmemizi sağlayacak projeler hazırlanması, hangi bilim dalı uzmanlarının görev alanındadır? Bu görev, gerektiği şekilde yapılabiliyor mu?
Doğan: Aslında sorununuz muhataba sadece ilim adamları değildir. Ancak bunu ilmî seviyede incelersek, sosyal bilimler Türkiye’de yıllardan beri ihmal edilmiş bir alandır. Hatta bazı çevreler tarafından sosyal bilimciler ilim adamı olarak bile görülmez. Ülkelerin ilerlemesi ve gelişmesi teknolojiye bağlı olmakla birlikte onun düşünce boyutu tamamen sosyal bir alandır. Düşünce üretilmeden, düşünce eğitimi ve öğretim yapılmadan nasıl icat yapılır, nasıl teknolojik gelişmeler yapılır? Bunu ciddi manada düşünmek gerekir. Sosyoloji ve pedagoji doğrudan insan ve toplumu inceleyen bilim dalı olarak toplumla ilgili olay ve olguları ciddi bir şekilde inceleyen devletin önde gelen yöneticilerine yol göstermelidirler. Mesela Türkiye’de hala zengin sınıfın sosyolojisi incelenmiş değildir. Zengin sınıfı gibi sanat erbabı, ilim erbabı ve siyaset erbabı da sosyolojik verilerle analiz edilmiş değildir.
Çetinoğlu: Toplum yapımızdaki değişimin sebep ve sonuçları, (var ise) olumsuzlukların giderilmesi konusundaki görüşlerinizi lütfeder misiniz?
Doğan: Toplum yapısının değişimindeki en önemli göstergelerden birisi ailedir. Aile yapımızın değiştiği bir gerçektir. Toplum yapısındaki değişimi, aileleri tahlil ederek belirleyebiliriz. Bugün toplumda olumsuzluklar varsa ki vardır, bunun giderilmesi için öncelikle aile ve okul yapısına bakmak lazım. Bugünkü soysal hayat içinde ailenin ve okulun rolünden çok medya daha fazla bireyi tesiri altına almaktadır. Değişim ve dönüşüm evlerdeki televizyon, diziler ve internet yoluyla çok daha etkili bir şekilde gerçekleştirilmektedir. Batının ve onun yerli işbirlikçileri sayesinde cemiyet yapımız bozulmakta ve onun yerine daha sorumsuz ve tembel bir nesil oluşturulmaya çalışılmaktadır. Onun için ebeveynler çocukları ile daha fazla ilgilenmeli ve çocuklarına daha fazla zaman ayırmalıdır. Çocukla kim ilgileniyorsa çocuk onun çocuğu olmaktadır. Geleceğimizi inşa edecek olan çocuklarımızla ne kadar ilgilensek azdır.
Çetinoğlu: Ülkemizde evler büyürken aileler küçülüyor. Bu değişim yeni nesilleri nasıl etkiliyor?
Doğan: Sözünü ettiğiniz büyüme ve küçülme sadece ev ile aile arasında değildir. Mesela iletişim teknolojilerindeki gelişmelere rağmen insanlar birbirleriyle iletişim kuramıyorlar. Bu durum yaman bir çelişkidir. İnsanların zihinlerindeki mukaddesleri alıp her şeyi aynîleştirirsek o zaman birey boşlukta kalmakta ve hatta yalnızlaşmaktadır. Aile dediğimiz şey, teşkilatlı toplumun en küçük yapısı, nüvesi ve çekirdeğidir. Evlerimiz büyüdü, çocuklarımız azaldı. Kazancımız arttı, bereketi azaldı. Yiyeceklerimiz çoğaldı, ağzımızın tadı azaldı. Şehirlerimiz büyüdü medeniyetten yoksun insanlar çoğaldı. Bütün bu durumlar gerek sistem olarak gerekse aile ve okulda bireylerin ciddî eğitilmediğinin birer göstergesidir. Eğitimin her şeyden önce bireye iyi bir şahsiyet, kişilik ve karakter vermesi gerekir. Eğitime özel önem vermemiz, değer ve geleneklerimizi, gelişen ve değişen şartlara göre uyarlayarak nesillerimizi eğitmemiz icap eder. Aksi takdirde nesillerimiz heba olacaktır.
Çetinoğlu: Kültürel değerlerimizi ve tarihî süreç içerisinde oluşan sosyal kodlarımızı yeni nesillere aktarabiliyor muyuz?
Doğan: Maalesef doğru düzgün aktardığımız söylenemez. 
Bir kere toplum kültür değerleriyle yaşar. Kültürün insan davranışları için referans oluşturması toplum açısından çok önemlidir Bir toplumda bireyler arası ilişkilerin düzenlenerek toplum hayatının meydana geldiği bilinmektedir. Kültür, sosyal kurumlarla çok sıkı bir ilişki içinde bulunur. Sosyal kurumlarda temel olarak toplum içerisinde bireyler arasındaki sosyal ilişkileri düzenler. Kültür ve kurumlar arasındaki ayrımın daha çok analitik olduğunu kabul edersek; kültürü toplumdaki kişilerin ortaklaşa paylaştıkları toplam kurumların bileşkesi olarak tanımlayabiliriz.  Kurum kültürün en geniş parçasını oluşturur. Kültürün en küçük ve indirgenemez temel oluşturucusu, yürürlükteki davranış örüntüsüdür. (2)  
Sosyal rol, statü ve etkileşim formları ise sosyal kurumların oluşturucuları olarak değerlendirilir.  Kültür bünyesinde bir topluma veya gruba ait temel değer, norm ve davranış kalıplarını içerir. Bir toplumun kültürü onun inançları, ahlakı, sanatı, hukuku, dili, gelenek, görenek örf ve âdetlerden oluşan karmaşık bir bütündür Sosyal kurumlar ise düzenlenmiş, tesis edilmiş veya yapılanmış davranış örüntüleri ve bunlardan oluşan sosyal bütünlerdir.
Kültürel değerleri yok ederseniz onların kodlarıyla oynarsanız âdeta bireylerin genleriyle oynamış olursunuz. O da cemiyet yapısına dinamit koymaya eşdeğer bir davranıştır. Sosyal kodlarımız tarihî süreç içerisinde bazı değişimleri geçirmesi ve sosyal yapıyı ve dokuyu bozmadan dönüşmesi normaldir. Normal olmayan bu yapıyı bozucu bir takım içeriden ve dışarıdan yapılan girişimlerin verdiği tahribat, toplum için büyük bir felaket olur. O sebeple kültürel değerlerimize ve tarihten gelen sosyal kodlarımıza sahip çıkmamız gerekir. 
Çetinoğlu: İstatistikler, boşanmaların sayısında artış olduğunu bildiriyor. Boşanmalar, toplum yapısını nasıl etkiliyor?
Doğan: İnsanın sosyal bir varlık oluşu, toplumun hem sebebi ve hem de sonucu olarak ortaya çıkar. İnsanların yapısı ve mahiyeti (temel özelliği) onların bir arada yaşamasını gerektirmiş ve böylece toplum hayatı ortaya çıkmıştır.  Aynı zamanda toplum hayatı da insanları tarihî süreç içerisinde değiştirmiştir. İnsanların; toplum hayatından etkilenirler ve hatta şahsiyetleri, toplum hayatıyla belirlenir. 
Ancak burada önemli olan insan mı? Toplum mu? Ayrımı değil, insan ve toplum arasındaki etkileşimdir. İnsan ve toplum bir bütünün iki önemli yüzü ve gerçekliğidir.
Bugün medya ve televizyon kuruluşları nesillerin doğru ve düzgün eğitilmesi ve muhafazası için azami gayret göstermek mecburiyetindedir. Kamu hizmeti yapan kuruluşların kamunun zararına değil yararına iş yapmak mecburiyeti vardır. Televizyon dizilerinde her türlü çarpıklık vardır. Bu dizelerde; ihtiras, hırs, aldatma, ihanet, hıyanet, şiddet, saygısızlık, ahlaksızlık, çarpıklık, yalancılık, tecavüz gibi kötü huylar, iyi gibi gösterilmektedir. Bu çarpıklıkların önüne geçemezsek geleceğimizden emin olamayız. Çünkü çocuk bugün taklit eder yarın tatbik eder. Yani çocuk gördüğünü yapar. Bu diziler ve medyanın yanlış yönlendirmesiyle Türklerin kültürel kodlarıyla oynanmakta ve adeta genlerimiz değiştirilmeye çalışılmaktadır. En önemli kurumumuz olan aile yapımız bozulmaya çalışılmaklardır.
Aile yapısı ve kutsiyeti bozulunca adeta genlerle oynanılması sonucu boşanmalar baş göstermektedir.  Bir kere evlilik kurumu en önemli millî ve dinî değerimizdir. Aile bireyleri sevgi, saygı ve sorumluluk üçgenini ihmal etmeleri sonucu boşanmalar artmıştır. Boşanmaların artması demek toplum dengesinin bozulması manasına gelir. Bir başka ifadeyle boşanmalar toplum yapısı için ve geleceğimiz için tam bir felakettir. Günümüzde boşanma medya ve diziler yoluyla teşvik edilmekte ve desteklenmektedir. Boşanmaların önüne geçmenin bir yolu da; ev, okul ve medyada bu müessesenin yüceltilmesidir. 
Çetinoğlu: Kişinin millî ve mânevî değerlerinden kopmaksızın modernleşmesi mümkün mü, nasıl?
Doğan: İnsan duygu, düşünce ve davranışlardan oluşan bir bütündür. İnsanı insan yapan sadece düşüncesi değil, aynı zamanda sosyal bir varlık olmasıdır. Toplum içinde yaşamasıdır. Başkalarından etkileniyor olmasıdır. İnsanın duygu, düşünce ve davranışlarının sosyal yapı içinde bir bütün oluşturması gerekir. Bu bütünlük içinde sosyal toplumda yaşayan insanın bütünlüğünden parçalar farkı şekilde çalışırsa ruhî denge bozulur. Ruhî denge bozulduğunda fizyolojisi de bozulmuş olur. Bir grup hücre bütünden farklı çalışmaya başlarsa şizofreni ortaya çıkar. Aynı durum bireyde olduğu gibi toplum için de geçerlidir. Yani orkestradan bir çalgı aleti yanlış çalarsa o orkestra tamamen bozulmuş olur. Toplumda böyle bir yapı söz konusudur. İnsanın psikolojik yapısı ile fizyolojik yapısı bir orkestra gibi çalışır.
Manevî değerlerden kopmadan kendi tarihî ve kültürel yapısına uygun olarak gelişmesi ve değişmesi mümkündür. Modernleşmeyi biz gelişme ve değişme olarak ele alırsak insanın değerlerine bağlı kalarak mümkündür. Ancak modernleşmeyi dinî ve millî değerleri yok ederek gerçekleştirmekse bu mümkün değildir. O sebeple modernleşme adına millî ve dinî değerlerimizden koptuğumuzda biz biz olmaktan çıkarız. Benim kanaatim pekâlâ değerlerimize sahip çıkarak değişim, gelişim ve dönüşümümüzü değişen dünya şartlara göre ayarlayabiliriz. Bu da modernleşmedir ki bunu yapabiliriz.  
Çetinoğlu: Tarihsiz ve geleneksiz, örf ve âdetlerinden kopuk, dolayısıyla ahlak anlayışında çöküntüler bulunan insanların çoğalması ile toplumda ne tür değişikler beklenir?
Doğan: Toplumun ortak temel değerleri vardır. Bunların en önemlilerinden biri de kültürel değerlerdir. Kültürel değerlerimizi korumak için son derece dikkatli olmak durumundayız. Televizyonlarda yayınlanan dizilerden özellikle ‘Aşk-ı Memnu’, ‘Yaprak Dökümü’, ‘Hanımın Çiftliği’, ‘Aşk ve Ceza’, ‘Ömre Bedel’ çarpık ilişkiler, kötü örnek ve modeller, ahlak dışı gayri meşru hayatlar, gelenek ve kültürümüze aykırı davranışlar sergilemekle, toplumun dengesini bozmaktadır. Bir dizide, bir eserde olması gereken en önemli özellik; sanat, felsefe ve estetik bugün adı geçen dizilerde yoktur. Yapılan dizilerde toplumun kültürel dinamiklerine dinamit konduğu gibi geleceğimizi emanet edeceğimiz nesillerimiz, çocuklarımız da yanlış yönlendirilmekte, düne kadar mukaddes gördüğümüz değerler ayaklar altına alınmaktadır. Yeğen yengesine; komşu, komşusunun eşine; evli kadın bir başka erkeğe özendirilmekte; ar, ahlak ve namus gibi değerlerimizle adeta alay edilmektedir. Böyle giderse hem kültürümüz, hem ahlakımız ve bizi biz yapan değerlerimiz bir bir elimizden çıkacak ve özellikle gençler boşluğa itilecektir. Bu durum sosyal barışı ve dokuyu zedeleyecektir. Sosyal dengeyi koruyup kollayan ve koruyan devlet dediğimiz aygıt bunu yasalarla engellemelidir. Gençlere kötü örnek olan yukarıdaki dizilere bir kıstas ve standart getirilmelidir. Bunların sebebiyet verdiği olumsuzluklar, porno filmlerinden daha kötüdür.
Çetinoğlu: Ülkemizde karşı karşıya bulunduğumuz Kürtçülük problemi, toplum bilimleri açısından nasıl görünüyor?
Doğan: İçinde yaşadığımız toplumun ekonomik yapısı, aile düzeni, kültürü, yönetim biçimi, nüfusu, dini, ahlak anlayışı sosyal davranışlarımızı şekillendirir. Mesela; hangi partiye oy verdiğimiz, eş seçimimiz, yaptığımız meslek, boş zamanları değerlendirme biçimimiz,… sosyal şartlardan etkilenir. İnsan davranışları üzerinde sosyal şartların etkili olması sosyal davranışın çözümlenmesinde, toplum ve toplum hayatıyla ilgili olgu ve süreçlerin bilinmesini önemli bir hale getirmiştir. Bilindiği gibi insanlar toplum içinde yaşayan sosyal varlıklardır. Toplum halinde yaşamak insan için mecburî, kaçınılmaz ve onun tabiatıyla ilgili bir özelliktir. İnsanların sosyal varlık olduğu; yani diğer insanlarla ilişki kurarak bir arada bulunması birçok filozof ve sosyologun paylaştığı temel bir fikirdir.
Asıl sorunuza gelince; ‘Kürtçülük Problemi’ Türkiye için en önemli problemlerden biridir. Bir kere tüm provokasyonlara rağmen geniş anlamda bir Türk-Kürt çatışması yok, buna karşı bir istek de yok. Bu durum önemlidir ve ciddi bir şekilde düşünülmesi gerekir. Bugün PKK çizgisinde mecliste temsil edilen parti var. Bunlar aleni terörist başını savunuyorlar ve onun hapisten çıkmasını, hürriyetinin verilmesini, hareketin başına geçmesini, PKK’nın siyasî bir yapıya dönüşmesini istiyorlar. Bunlar şu anda şiddet yüklü Kürtçülük yapıyorlar. Bir de hiçbir şekilde şiddeti siyaset aracı olarak görmeyen bir kitle var. Kimlikleri konusunda duyarlı olsalar da siyasetin temeline kimliği oturtmuyor bu Kürtler. Bunlar işinde gücünde insanlar. Aslında son on yılda doğu ve güneydoğuya devlet ciddi manada yatırımlar yaptı. Batıda ne varsa artık doğu da var. Doğu ile batı hemen hemen eşitlendi. Fabrikaların aynı oranda yapılmaması ise sermayenin çekinmesindendir. 
PKK yanlısı Kürtler kimlik üzerinden siyaset ürettiği için ayrımcılık yapıyor. Mecliste temsil edilen PKK yanlısı Kürt politikacılar hep Kürtler için politika üretiyor, ülkenin bütünü için hiçbir şey söylemiyor. Diğer yandan normal vatandaş ise bütünleşmekten yana. Kürtlüklerinin kabulü ve saygı görmesi karşılığında bu ülkeye sadakatle bağlı olduklarını her fırsatta söylüyorlar. Ötekilerin sadakati ise pazarlığa bağlıdır.  Bu önemli bir ayırım olarak önümüzde duruyor. Dağa gitmeyi engellemek için şiddetin bir siyaset aracı olarak kullanılmasını engellemek lazım. Bunun için ehl-i insaf ve vicdanının sesine kulak veren Kürtleri muhatap almalıyız. Madem ayrılmak istemeyen geniş bir kitle var. Bizim muhatabımız onlar. Onları karşımıza alıp sormalıyız. Bir sürü sivil toplum kuruluşu var, kamu önderi var. Arkalarında bir sosyal çevre olan insanlar var. 
Demokratik açılımın önemli ayaklarından biri, sosyo-kültürel alanda yaşanan kimlik sorunlarının çözümüdür. Bu kimlik sorunlarının çözümünde sadece siyasîlerin bir niyet beyanında bulunması yeterli değildir. Tarihe ve topluma mal olmuş önemli şahsiyetlerin de bu sürece dâhil edilmek suretiyle sürecin toplum nezdinde kabul görmesi sağlanabilir. Toplumda herhangi problem alanının çözülmesinin yolu, o problemin topluma mal edilmesinden geçiyor. Bunun yolu da toplumun kılcal damarlarına kadar ulaşan sivil toplum kuruluşlarının, cemaatlerin, tarikatların bu anlamda seferber edilmesinden geçtiğidir. Eğer bir mesele topluma mal edilip çözülmek isteniyorsa, toplumda karşılığı olan dinî ve sosyolojik şahsiyetlerin, cemaatlerin, tarikatların ve sivil toplum kuruluşlarının seferber edilmesi gerekir.. Ancak bunlar kanalıyla topluma nüfuz edebilmek mümkündür. Siyasî aktörlerin problemin çözülmesi gerektiğine işaret etmesi bir problemin çözümü için yeterli değildir. Bu problemin çözümü büyük oranda eğitim ve insanlara iş vermekten geçmektedir. 

(1) fehva: kavram, anlam.
(2) örüntü: harçsız örülmüş duvar.

Doç. Dr. SÜLEYMAN DOĞAN
1965 yılında Aksaray’ın Ortaköy ilçesinde doğdu.
Konya Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nden 1988 yılında mezun oldu. 1995 yılında İngiliz Kültür’ün bursunu kazanarak İngiltere’de, Birmingham University Politic Science And International Study (Politika ve Uluslar arası İlişkiler) Master Programına katıldı.
1999 yılında Eğitim Felsefesi, Sosyolojisi ve Pedagoji alanında yaptığı çalışmalarla akademik Dr. unvanı aldı. Sırasıyla Fırat, Abant İzzet Baysal, İstanbul, Trakya ve Fatih Üniversitesinde öğretim üyesi olarak çalıştı. Halen Yıldız Teknik Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi İnsan ve Toplum Bilimleri Bölümü Öğretim Üyesi olarak çalışmaktadır.
Devlet Planlama Teşkilatı Ulusal Ajans proje değerlendirmesinde (AB’e bağlı Leonardo Da Vinci proje uzmanı) bağımsız (AB) dış uzman olarak görev yaptı. Araştırma, inceleme ve bilimsel toplantılar maksadıyla elliden fazla ülkeye gitti.
Uzun yıllar çeşitli günlük gazete ve dergilerde muhabirlik, editörlük ve köşe yazarlığı yapmıştır. Halen Önce Vatan gazetesinde köşe yazıları yazmaktadır. 
2001 yılında Moldova Gagavuz Özerk Cumhuriyeti Meclisi tarafından verilen Şeref Madalyası sahibidir.
Çevre konusunda yaptığı çalışmalarıyla 2002 ve 2004 yılında INEPO (Milletlerarası Çevre Olimpiyatları Projesi) milletlerarası çevre basın üçüncülüğü ve jüri özel ödülü kazanmıştır.
Yayınlanmış kitaplarından bazıları şunlardır:
1-Eğitimde Başarının Şartları: (İstanbul 1998), 2- Sivil Demokrasi Çağrısı: (İstanbul 1999), 3- Şimdiki Çocuklar Harika: (İstanbul 2001), 4- Çocuklar Küçük Bir Şey Değildir: (İstanbul 2002), 5- Mutlu Aile Mutlu Çocuk:  (İstanbul 2003),  6- Varolmanın Yolunda Zengin Olmak: (Editör olarak, M.Uyar ve M. Çetin ile birlikte), Mehmet Tanrısever. İstanbul 2005), 7- Başarıya Yürüyenler: (İstanbul 2006), 8- Ailenin Aynası Çocuk: (İstanbul 2006), 9- Ailede Sevgi Eğitim: (İstanbul 2009), 10- İnsanlar Konuşa Konuşa: (İstanbul 2011).

 

 

 

Kosova’daki Yanlış ve “Milli Devlet”

 

Yaklaşık 65 yıldır Kosova’da Türkçe öğretimi ve eğitimi yapılmakta ve Türk kültürü korunmaktadır. 1912’de Türkçe eğitim öğretim yapan okullar kapanmış; ancak 1951’de yeniden açılmışlardır. Türk Dünyası içinde önemli bir yere sahip olan Balkan Türklüğü, 1992’de Türkiye Cumhuriyetinin gençlere üniversite kapılarını açması ile yeni bir boyut kazanmıştır. Türkiye’de yüksek öğretim görme imkânı sosyal bağları güçlendirmiş, tanıma ve tanıtma faaliyetlerini arttırmıştır.

Geçenlerde Dış Türkler ve Akraba Topluluklar Genel Müdürlüğünden gelen bir heyet ve peşinden YÖK’ün garip bir karar alması anlaşılır gibi değildir. Kosova’da Türk liselerinde 12-13yıl Türkçe eğitim gören bir öğrenci YÖK kararıyla Türkçe sınavına alınacakmış. Ancak, Kosova’da yeni faaliyete geçen Yunus Emre Türk Kültür Merkezlerinde 3 ay öğrenim görenlerin Türkçe sınavına tabi tutulmayacağı haberleri geliyor. Bu yanlışı ancak Balkanlar üzerinde Türkiye karşıtı bir politika izleyecek yabancılar yapabilirdi. Kendi ayağına kurşun sıkmak anlamına gelen bu çelişkiden kurtulmak gerekmektedir. Üç ay görülecek Türkçe öğrenimi, 12-13 yıllık bir eğitim ile nasıl mukayese edilebilir? Türkiye’de yapılanları gördükçe artık bunu da yadırgamıyoruz.

Farklı devletlerde otorite ve yetkinin kullanılması şekilleri üç ana başlıkta toplanabilir. Bunlar üniter (merkezi), federasyon ve konfederasyon adını taşımaktadır.

Üniter milli devlet, egemen tek millete dayanır. Milli devlet, tek millete ait milliyetin, milli kimliğin ve milli kültürün mührünün vatanlaştırılmış coğrafyaya vurulmasıdır. Bu coğrafya üzerindeki milli devlet, milli bağımsızlığa sahiptir. Egemenlik hakkını mutlak kullanır. Kimse ile egemenliği paylaşmaz. Tek bir millete ve milliyete dayanır. Bu devlet, tek parlamentolu, milli dil ile eğitim öğretim yapan, tek devlet adına vergi toplayan, ordu besleyen ve bütçe yapan bir anlayışa sahiptir. Milli devlet bir veya birden fazla etnisiteyi, inanç ve baskı gruplarını da bünyesinde taşıyabilir. Ancak, bu etnik ve inanç grupları tek millete ve devlete karşı ortaklık iddiasında bulunamaz. Vatandaşları kanun önünde ve temel hak ve hürriyetleri kullanmada eşittir. Kimseye de gereksiz yere pozitif ayrımcılık yapılmaz.

Milli devlet haline gelememiş topluluklarda, milli mensubiyetin, devlete vatandaşlığın yerini; etnik ve mezhep mensubiyeti alır. Parça bütünün yerine geçer. Meselâ, Irak’ta Iraklı olmaktan önce Şii veya Sünni, Arap, Kürt ve Türkmen olmak gibi. Milli devlet, milletleşme sürecinde oldukça mesafe alan bir devlettir. Aslında milletleşme olmadan demokrasi de işletilemez. Demokrasi milli mutabakatlar üzerinde yükselir. Milli devlette farklılıklar reddedilmez; ancak kutsallaştırılmaz da. Farklılıklara dayalı ırkçılık yapılmaz. İlkel etniklik ve taassup öne çıkarılmaz.

Bugün Türkiye’de Türkçe konuşulan neredeyse her yerde eşitliği ve beraberliği sözde sağlamak adına Kürtçe, Lazca ve Çerkesçe öne çıkarılmaya çalışılıyor. Etnik diller maalesef Türkçeye karşı kullanılır hale gelmiştir. Türk Milletinin dili olan Türkçe’ye yeni ortaklar aranmaktadır. Bu her şeyden önce egemenlik hakkının dolaylı devridir. Bu devir işlemleri arttıkça devlet de devlet olma vasfını kaybeder ve trafiği düzenleyen trafik polisine döner. Oysa egemenlik hükmeden, buyuran, buyruğunu  yürütebilen üstün bir gücü ifade eder. Egemen bir siyasi güç, kendi yetki alanında herhangi bir üst otoriteye bağlı ve bağımlı olmayan güçtür. (Feyzioğlu, Turhan “Atatürkçülük ve Millet Egemenliği” Atatürkçü Düşünçe, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Ankara 1992)

Yeni anayasa’da çok değişik tuzaklardan birisi de budur. Türk milleti bunu fark ediyor mu? Millet olmaktan, kalabalık ve basit bir sürü haline dönüştürülmeye çalışılan bir toplumda, bazı ihanetleri ve yanlışları fark edebilmek mümkün değildir. Gayri meşruluğu, kavgayı, çatışmayı ve bayağılığı öne çıkaran diziler toplumu düşünmekten alıkoymaktadır.  Diziler genelde bunun için vatandaşın evine davetsiz misafir gibi girmektedir.

 

 

Aydınlarımıza 19 Mayıs Kutlaması

0

 

Vaktiyle milli bayramlarımıza dini bayramlarımıza sahip çıktığımız kadar sahip çıkamadık. Kutlama alanlarını, caddelerini milletçe dolduramadık. Okullarda sıradan bir olay, bir angarya görüp gençlere gereğince milli bayramın önemini, anlamını anlatamadık, ruhunu hissettiremedik, coşkusunu yaşatamadık. Sadece rozet taktık, bayramlarda anıtlara büstlere çelenk koyduk, “Atatürkçüyüz,
Cumhuriyetçiyiz” diye övündük, ama bayramların asıl sahibi millete bu bayramların niçin coşku ile kutlanması gerektiğini anlatamadık.

18 Mart 1915 Çanakkale Zaferi kazanılmasaydı, tarih sahnesinden silineceğimizi, Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal’le buluşamayacağımızı; l9 Mayıs l919’da Mustafa Kemal Samsun’a çıkıp Milli Mücadele bayrağını açıp özgürlük ateşini yakmasaydı, milletçe topyekun savaşarak kazandığımız Kurtuluş Savaşını kaybedip yine tarih sahnesinden silinip gideceğimizi; 23 Nisan 1920’de Türkiye         Büyük Millet Meclisi açılmasaydı, egemenliğin kişilerden millete geçemeyeceğini, Milli Mücadele’nin arkasında millet desteğinin oluşamayacağını; 29 Ekim l923′ de Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulmasa ve ardından peşpeşe devrimler yapılmasaydı, çağdaş bir toplum yapısına ve dünyada saygın bir devlet konumuna geçemeyeceğimizi, bugün ne yapılıyorsa o mirasın üzerine bina edildiğini milletimize öğretemedik,anlatamadık.

Anlatamadığımız gibi, milleti suçladık, milletten uzaklaştık, onu küçük gördük, hor gördük, milletten koptuk. Öyle ise bugün sızlanmaya, şikayet etmeye hakkımız yok.

Milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy diyor ki:

SAHİPSİZ OLAN MEMLEKETİN BATMASI HAKTIR
SEN SAHİP OLURSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR

Şairin dediği gibi, sahip olmadığın, koruyamadığın, terkettiğin her şeyi, her değeri kaybetmeye mahkumsun. Bu bugün milli bayramlarındır, yarın milli egemenliğin, bağımsızlığın, özgürlüğün, birliğin, bütünlüğün, kısacası vatanın, devletin, milli hayatın, dilin, dinin, kültürün olabilir. Bugünden
sahip çıkmazsan, zamanı geldiğinde Ata’nın Gençliğe Hitabesi de seni kurtaramaz. Sevgili aydınlarımız, elitlerimiz sizi bu bayram gününde biraz rahatsız ettim, ama kusura bakmayın. Vicdanımı rahatlatmak için bir defa daha hatırlatmak istedim.

Samimi vatanseverlere, milliyetçi ve ulusalcılara, dini kadar milli değerlerine de sahip çıkan dindarlara, Atatürkçülere ve Cumhuriyetçilere sesleniyorum. 
Siz mütevazı insanlar olduğunuz için hep geride kalırsınız, ama lütfen Bilge Kağan’ın dediği gibi “titreyin ve kendinize gelin”, kıpırdanın ve değer verdiğiniz bütün milli ve dini mukaddeslerinize sahip çıkın.

Bu şuur, bu duygu ve bu düşüncelerle 19 Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor bayramınızı kutlamanızı diliyorum.

 

Dil Yaresi

0

 

Dil ile milli ruh ve kültür birbirinden ayrılamazlar. Dil kültürün temelini teşkil etmekte olup, taşıyıcı durumundadır. Dil bozulduğu takdirde milli ruh ve kültür diye bir şey kalmaz. Hepsi yok olur. Bu itibarla, hepimizin “Dil” meselesinde azami hassasiyeti göstermemiz icap etmektedir.

Rahmeti Rahmana kavuşmuş bulunan değerli Hocamız Prof. Dr. Faruk Kadri TİMURTAŞ “Türkçe’miz ve Uydurmacılık” isimli kitabının takdim yazısında aynen,

“Dil meselesi bir milli müdafaa meselesidir. Dilimizi korumak, vatanı korumakla birdir. Çünkü dil de vatan kadar, tarih kadar, gelenek ve töre kadar azizdir. Dilde bayrak gibi, aile gibi mukaddesattandır.

Belki de hepsinin ifadesi, aksi onda olduğu için hepsinden öncedir. Dil olmayınca millet olmaz, milliyet olmaz. Milli kültürün baş unsuru dildir.

Dil sevgisi, vatan sevgisi, ana sevgisi gibidir,  sınırsızdır, her türlü fedakarlığı gerektirecek kadar engindir. Helal süt emenler vatanı da her şeyden üstün tutarlar. Sütü bozuk olanlar ancak dili bozmaya çalışırlar.”İfadesi yer almaktadır.

Rahmetli Hocamız lisanın ehemmiyetini öz olarak çok güzel hülasa etmiş bulunmaktadır. Cenab-ı  Allah kendilerine  rahmet eylesin, mekanı Cennet olsun.

Yine lisan hususunda söz sahibi olup,  O da rahmetli olan Prof. Dr. Necmettin HACIEMİNOĞLU da “Türkçe’nin Karanlık Günleri” isimli eserinde lisanın ehemmiyetini izah ettikten sonra,  kitabının bir yerinde,

“Türk Dilinin sadeleştirilmesi hareketinin asıl gayesinden saptırılarak tam bir kültür ihtilali şekline dönüşmesi 1960 yılından itibaren başlamıştır. Tesir sahası çok geniş Devlet organlarının ve kuruluşlarının böyle bir kültür yıkımına öncülük etmeleri Türkçe’nin çöküşünü büsbütün hızlandırmıştır. Eğer Türk milliyetçileri bu yıkılışın karşısına dikilmezlerse, en geç bir nesil sonra Türkiye de Türk diliyle yazılmış ilim, fikir ve sanat eserine rastlamak mümkün olmayacaktır.”

Tespitinde bulunmuştur. Hocamıza Cenab-ı Allah’tan rahmet niyaz ediyoruz. Hocamızın 1970 yıllarında üzerine ehemmiyetle parmak bastığı tehlike maalesef bugün de devam etmektedir.

Üzülerek ifade edelim ki, geçmiş yıllarda dilde çok aşırı bir şekilde tasfiye hareketi başlatılmıştır. Bunun öncülüğünü de başta okullar olmak üzere,  basın yayın organları ile televizyon kanalları yapmıştır. Bu gün de basın yayın organları ile TV Kanallarının vurdumduymaz ve hatta gaflet teşkil eden tutum ve davranışları sebebiyle dilimizin yozlaşması devam etmektedir.

Türk Dil Kurumu’nda uzun yıllar Agop DİLAÇAR başkanlık yapmıştır. Bu şahsın böyle milli bir kuruluşumuzda başkanlık yapması hiç bir kimseyi rahatsız etmediği gibi, kimsede kendine dert edinmemiştir. Bilhassa Agop DİLAÇAR’ döneminde yediden yetmişe herkes tarafından kolayca anlaşılan birçok kelime, Arapça veya Farsça’dan gelmiştir diyerek atılmak suretiyle bunların yerine ne idüğü belirsiz, dil bilgisi ve gramer kaidelerine uymayan kelimeler getirilmiştir.

Bu suretle, öyle durumlar meydana gelmiştir ki,  bir kelime Öz Türkçedir diye alınıp, onun karşılığında yüzyılladır kullanılıp milli kültürümüzün bir parçası haline gelmiş bulunan kelimeler atılmaktadır.

Bunlara birkaç misal verecek olursak mesela, aslı Türkçe olmayan Fransızcadan alınma “Onur” kelimesi dilimize yerleştirilmeye çalışılmaktadır. “Onur” kelimesi,

1-Haysiyet 2-Şeref 3-İzzetinefis 4-Gurur 5-Kibir

Gibi kelimeler yerine kullanılmaktadır. Bu suretle dilimizden beş kelime atılıp, onun yerine Türkçe ile hiçbir alakası olmayan “Onur” kelimesi ikame edilmeye çalışılmaktadır.

Bir diğer calibi dikkat kelime de “Amaç” kelimesidir. Bu kelime de dilimizde evvelce kullanılmakta olan,

1-Maksat 2-Gaye 3-Hedef gibi kelimeler yerine kullanılmaktadır.

Bir de şu husus vardır ki, kullanılan bir kelime sürekli devrim prensibi gereğince mütemadiyen değişikliğe uğratılmaktadır. Bunun en bariz misali de “Tamim” kelimesinin başına gelenlerdir. Bir zamanlar herkes tarafından kullanılan bu kelime kimleri rahatsız etti ise, bunun yerine “Genelge” kelimesi kullanılmaya başlanılmıştır. Tam buna alışalım derken bu defa genelgeyi “Bildirge” yaptılar. Buna da eyvallah demek üzere iken, kısa bir süre sonra bu da yerini “Bildiri” kelimesine bıraktı. Hızını alamayan Devrimciler ve tasfiyeciler bunu da beğenmeyip bu sefer “Bildirik” demeye başladılar. Eh bu kadar hızlı tasfiyeciliğe pes doğrusu demek lazım gelmektedir.

Bugün Öz Türkçecilik adı altında uydurukça denilen kelimeler benliğimize öyle işlemiştir ki, bazı milliyetçi ve muhafazakar insanlarımız dahi yozlaşmadan şikayetçi olmalarına rağmen, ne idüğü belirsiz nesebi gayri sahih kelimeleri kullanmaktan kendilerini alamamaktadırlar.

Bilindiği üzere, Millet olabilmenin ilk şartı, fertlerin ortak bir dile sahip olmalarıdır. Zira bir topluluğu Devlet yapan unsurların başında dil birliği, din birliği, bayrak birliği gelmektedir.

Millet mefhumu tarif edilirken ortaya çıkan çeşitli görüşlerin hepsinde dil birliği ilk temel unsur olarak daima başta gelmektedir. Dilin çökmesi, Milletin dağılması, kaybolması demektir. Milleti tek vücut olarak ayakta tutan iskelet lisandır.

Konfüçyüs’e sormuşlardır, bir ülkeyi idare etmeye çağrılsaydınız ilk iş olarak ne yapardınız? Konfüçyüs şöyle cevap vermiş

“Önce dili düzeltirdim.  Çünkü dil düzgün olmazsa kelimeler, düşünceler iyi anlatılamaz. Düşüncele iyi anlatılamazsa yapılması lazım gelen şeyler iyi yapılmaz. Gereken yapılmazsa ahlak ve kültür bozulur. Ahlak ve kültür bozulursa adalet yolunu şaşırır. Adalet yanlış yola saparsa, halk güçsüzlük ve şaşkınlık içine düşer. Ne yapacağını, işin nereye varacağını bilemez. Bu sebeple söylenilen sözü doğru söylemeli. Hiçbir şey dil kadar mühim değildir. “Konfüçyüs böyle söylemiş.

Dilimizden tasfiye edilmeye çalışılan kelimeler sebebiyle Güzel Türkçemiz devamlı olarak kelime kaybetmek suretiyle fakirleşmektedir. Dilden hiç kelime atılmaz mı? Elbette atılır. Ancak ses vermeyen, çalışmayan, eskimiş plak veya bant nasıl atılırsa, kelimeler de o hale gelince manası başka kelimeye geçtikten sonra atılır. Aksi taktirde atılan her kelime milli kültürümüzden kaybolan bir cevherdir.

Hiçbir dil yoktur ki, kelimelerin en az %20 si yabancı asıllı olmasın. Mesela İngilizce Fransızca, Almanca ve İtalyanca gibi Avrupa’nın dört zengin kültür dilinde Latince ve gerekçeden gelme binlerce kelime olduğu gibi bir birlerinden alınmış kelimelerin sayısı da binlercedir. Bugün dünya nüfusunun 1/5 i tarafından konuşulan İngilizce için Voltair’in söylediği şu söz meşhurdur. “İngilizce, fena konuşulan bir Fransızcadır.” Bu sözden hiçbir İngiliz alınmaz, İngilizce de değerinden hiçbir şey kaybetmez. İngilizcede yüz binden fazla kelime olduğu bilinmektedir. Bu bir dilin zenginliğini ifade eder. Türkçede ise yetmiş beş bin civarında kelime bulunmaktadır. Bunların ise çoğu kullanılmadığı için konuştuğumuz kelimeler birkaç bin ile sınırlı kalmaktadır. Bugün Amerika da bir ilkokul öğrencisi yedi bin civarında kelime ile okuyup yazmakta iken bu rakam memleketimiz için çok aşağılarda bulunmaktadır.

Bugün Afrika ve Yeni Zelanda yerlileri arasında konuşulan kelime sayısı sadece sekiz yüz civarındadır. Bu kadarcık kelimeyle ne ilim yapılır ne de meram anlatılabilir. Üzülerek ifade edelim ki güzel Türkçemizde geçmiş yıllarda kabile lisanı haline getirilmeye çalışılmış olup bu tehlike halen bugün de devam etmektedir.Bu arada şu hususu da ifade edelim ki kelime tahribatı  TBMM tarafından kabul edilen kanunun metinlerine kadar sirayet etmesi üzücü bir durum meydana getirmektedir.Buna bir misal vermek gerekirse ,2001 yıllarında kabul edilen Medeni Kanunda , her zaman kullandığımız yaşayan güzelim kelimeler atılıp yerine yeni  uydurukça kelimeler konmuştur. Mesela,

Temyiz / Ayırtım; Tahsis / Özgüleme; İkamet / Yerleşim yeri; Tehdit / Korkutma; Hata / Yanılma; İstifa / Çıkma; Teberru / Karşılıksız kazanma; Katip / Yazman; İhtimal / Olasılık; Taksim / Paylaşma; Teferruat / Eklenti; İstisnai/ Ayrık; Aidat / Ödenti; Eser / Yapıt; Sebep / Neden; İmkan /                              Olanak; Tedbir / Önlem; Şart / Koşul
olarak değiştirilmiştir. Şimdi bunların hangisi daha Türkçedir. Değiştirilen kelimeleri anlamayan bir kimsenin olacağını zannetmiyorum.

Bir de Eski Türk Ceza Kanununda bulunan “Müdahil” kelimesi atılarak bunun yerine Yeni T.C.K.’nunda  “Katılan” kelimesi konulmuştur ki, bu kelimenin müdahilin yerini tutması mümkün değildir.

Bu cümleden olarak, temennimiz ve talebimiz şudur ki, yeni hazırlanmakta olan Anayasamızın dili hususunda da gerekli hassasiyetin gösterilerek, yaşayan Türkçe kelimelerle yazılmasına azami itina gösterilmelidir.

 

Milli Bayramların Ruhuna Fatiha mı?

0

 

Milî ve dinî bayramlar, bir milletin manevi çimentolarıdır, birbirlerinden ayrılmazlar. Bu bayramların aynı önem, ciddiyet ve coşku ile kutlanmaları gerekir. Millî bayramlar millî tarihimizin, dinî bayramlar dinî tarihimizin önemli dönüm noktalarıdır. Dinî bayramlar, dostluğu, kardeşliği, birliği ve beraberliği pekiştirir, yardımlaşma ve dayanışma duygularını güçlendirir, manevî dünyamızı zenginleştirir. Millî bayramlar, aynı millete mensup olma  duygusunu güçlendirir, aynı kaderi, tasayı, sevinci ve üzüntüyü paylaştığımızı hissettirir, millî kimliğimizi pekiştirir. Kısacası, bu bayramlar olmazsa olmazlarımızdır.

Aileler ve okullar, çocuklarımıza ve gençlerimize millî şuur, millî ruh, millî heyecan ve coşkuyu millî  bayramlarda kazandırırlar. Edebiyat, Müzik, Resim ve Beden Eğitimi öğretmenleri mesleklerinin en güzel ve verimli çalışmalarını bu bayramlarda ortaya koyarlar. Yetenekli gençler çalışmalarını bu törenlerde sergilerler. Okullar bu törenlerde vitrine çıkar ve birbirleriyle tatlı bir rekabete girerler. Bu vatanın kimler tarafından, hangi zorluklara karşı, hangi fedakarlıklarla kazandırıldığı bilgisi, tarihimizin büyüklüğü, şerefi, vatanın bölünmez bütünlüğü, Atatürk sevgisi, çocuğun ve gençliğin millet hayatındaki yeri ve önemi, Türklük şuuru, Çanakkale ve Kuvayı Milliye ruhu, millete ve devlete sahip çıkma bilinci, muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkma ideali ve hedefi  bu bayramlar vasıtasıyla kavratılır ve benimsetilir.

Son yıllarda özellikle millî bayramlarımıza karşı bir biganelik ve bir üvey evlat muamelesi sergileniyor. Ya  gerekli ilgi gösterilmiyor, ya kısıtlanıyor , ya alanlardan okul bahçelerine sıkıştırılıyor, ya da dinî veya millî tarihimizden alternatif bayramlar üretiliyor. Bir taraftan “tarihimizle yüzleşiyoruz, barışıyoruz” denilirken, tarihimizin bir başka bölümü ötekileştiriliyor. İşte en son l9 Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı’nın başına gelenler. Her yıl illerde ve ilçelerde stadyumlarda çeşitli etkinliklerle kutlanırken ve okullarda çalışmalar son aşamaya gelmişken törenlere iki ay kala, Ankara hariç, bütün illerde stadyum törenleri yasaklandı. Son 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı Ankara törenlerinde resmi geçidin askeri bando ve askeri solistler eşliğinde Can Bonomo’nun İngilizce  Eurovision şarkısıyla yapılması, millî bayramlara verilen önem ve gösterilen hassasiyetin en belirgin göstergesidir.

05.05.2012 tarih ve 28283 sayılı Resmi Gazete’de Ulusal ve Resmi Bayramlar ile Mahalli Kurtuluş Günleri, Atatürk Günleri ve Tarihi Günlerde Yapılacak Tören ve Kutlamalar Yönetmeliği yayınlandı. Yönetmelik 12 maddeden ibaret. Yönetmeliğin maddelerinden biri yürütme, biri yürürlük, biri kaldırılan yönetmelikler, biri tereddütlerin giderilmesi ve  biri amaç maddesi olup, geride kalan yedi madde  bayramlar, mahalli kurtuluş günleri, Atatürk günleri ve tarihi günlerin kutlama törenleri ile ilgilidir.  Bu yönetmeliğin; bayramlarla ilgili yönetmeliklerin tekleştirilmesi, kutlamalara çağdaş bir form kazandırılması, halkın yüksek katılımının sağlanması ve törenlerin bir şölen, bir festival havasında kutlanması amaçlarıyla hazırlandığı ifade ediliyor. Bu amaçlar görünürde çok makul ve mantıklı. Fakat son yıllarda meydana gelen gelişmeler, bu konuda  iyimser olmamızı engelliyor.

Sivilleşme adı altında her alandan askerlerin uzaklaştırılması süreci içinde, dört tarafı bize düşmanca emeller besleyen komşularla dolu bir ülkede, özel bilgi ve ihtisas isteyen Milli Güvenlik derslerinin sivil öğretmenlerce okutulması, ilköğretim okullarımızda okutulan Andımızın kaldırılmasının ciddi ciddi tartışılması, Atatürk’ün adının özellikle kullanılmayarak unutturulmaya çalışılması, onu tarih sahnesine çıkaran Çanakkale Zaferi’nden silinmeye çalışılması, ülkesini seven insanları rahatsız ediyor. Ortaöğretim Kurumları Yönetmeliği taslağında; “Atatürk ilke ve inkılaplarını benimsetme” amacının okulların amaçları arasından çıkarılıp, öğrencilerin amaçları arasında yer verilmesi -okul ve öğretmenin çabası olmadan nasıl olacaksa-, okul koridorlarında Türk büyüklerinin portrelerinin asılma mecburiyeti varken, şimdi de sınıflardaki Atatürk köşelerinin Türk Büyükleri köşelerine dönüştürülmesı gibi önerilere yer verilmesi, bayramlarla ilgili düzenlemelere karşı insanı ciddi kuşkulara düşürüyor. Bu kuşku bizi, Gençliğe Hitabeler de kaldırılacak mı, İstiklal Marşımız da değiştirilecek mi endişelerine kadar götürüyor.

Şimdi bu bilgiler ışığında, Sayın Cumhurbaşkanı, Sayın Başbakan ve Sayın Genelkurmay Başkanının mutabakatı ile hazırlandığı belirtilen yeni Tören ve Kutlama Yönetmeliği’ni değerlendirelim.

  • 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı, Türkiye Cumhuriyeti devletinin resmi olarak kuruluşunun ve

yönetim biçiminin belirlenişinin kutlandığı en büyük millî bayramımızdır. Bu bayramlar içinde milletçe topyekün kutlanması gereken en önemli bayramımızdır. Bu bayramın törenlerini Cumhurbaşkanı tertip edecek, resepsiyonu da Çankaya’da o gerçekleştirecek. Yönetmelikte bu madde çok dar kapsamda tutulmuş. Bakalım uygulama, ne kadar Cumhuriyet’in ruhuna uygun olacak.

  • 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, iki parçalı kutlanacak: ” Ulusal Egemenlik” ve “Çocuk Bayramı”. Dünyada çocuklara armağan edilmiş tek Çocuk Bayramı. Bu bayramın törenlerini Millî Eğitim Bakanı düzenleyecek, mesajını medya aracılığıyla bildirecek, programlarda tören geçidi ve tebrikata yer verilmeyecek. Her yıl ilköğretim okullarımızın coşkuyla kutladığı, çocuklarımızın geleceğin büyükleri olduğunu vurgulamak için büyüklerin makamlarına oturtularak yüceltildikleri gösteriler, değişik ve çok renkli kıyafetlerle anne-babalarının önünden coşkuyla resmi geçişler artık yapılmayacak.
  • 19 Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı, tamamen Gençlik ve Spor Bakanlığına bırakılmış. Bu bayramın törenini yıllardır Milli Eğitim Bakanlığı düzenliyor ve genellikle lise gençliği kutluyor. Şimdi nasıl olacak, gençlik Milli Eğitim Bakanlığında, töreni Gençlik ve Spor Bakanlığında. Davul tokmak meselesi. Programlarda resmi geçit ve tebrikata yer verilmeyecek. Stadyumlarda gençler sportif gösteriler yapmayacak, büyük ihtimalle şarkılar, türküler ve pop müziğiyle coşulacak, bir gençlik festivali veya karnavalı tarzında eğlenceler yapılacak. Atatürk’ün 19 Mayıs 1919’da Samsun’a ayak basması gibi olaylar canlandırılmayacak.
  • 30 Ağustos Zafer Bayramı, bugüne kadar Genelkurmay Başkanlığının düzenlediği programlarla kutlanıyordu. Yeni Yönetmeliğe göre bundan sonra bu törenleri Cumhurbaşkanlığı düzenleyecek, tebrikatı Genelkurmay Başkanı değil, Cumhurbaşkanı kabul edecek, resepsiyonu da Çankaya’da o yapacak. 30 Ağustos; 26 Ağustos l922’de Başkomutan Gazi Mustafa Kemal’in komutasında Afyon-Kocatepe’de başlayan Büyük Taarruz’un, 30 Ağustos l922’de Başkomutanlık Meydan Muharebesinin kazanılması olayının kutlandığı, İstiklâl Harbi’nin nihai zaferlerinden biridir. Bu bayramda gündüz askerlerimizin yaptığı resmigeçitlerle milletimize güven verilir, ordu-millet bütünleşmesi bir defa daha sağlanır, akşam da zafer alayları yapılır, orduevlerinde de ordu mensupları kutlamalar yaparlardı. Şimdi büyük coşku içinde kutlanan bu tören, daha resmi ve daha sade törenlerle kutlanacak.
  • Mahalli Kurtuluş Günleri, Atatürk Günleri ve Diğer Tarihi Günlerin Kutlamaları ise, tören geçişi ve tebrikat yapılmadan gerçekleştirilecek. Zaten Yönetmelikte bu günlerle ilgili kutlamalar bir madde ile ifade edilmiş: Bu günler; bilimsel toplantılar, konferanslar, sergiler, yarışmalar, tiyatrolar, halk oyunları, gösteriler ve konserlerle kutlanır. Bu ifade, bu günlerin resmi bayram biçiminde kutlanamayacağını belirtir.

İstiklal Savaşı’nın önemli bir savaş olmadığının, hatta neredeyse sanal bir savaş olduğunun, Çanakkale Zaferinin Atatürk’ün katkısı olmadan sadece manevi saiklerle kazanıldığının ileri sürüldüğü, Atatürk ilke ve inkılâplarının, Atatürk döneminde yapılan bütün işlerin her fırsatta kötülendiği,  alternatif kahramanlar üretilerek yıpratılmaya ve küçültülmeye çalışıldığı, Gençliğe Hitabe’den bile rahatsızlık duyulduğu bir ortamda Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluş döneminin önemli köşe taşları olan olayların kutlandığı  millî bayramlarımıza bu bigane tavrın takınılmasını doğal karşılıyorum.

Öyle ise, millî bayramlarımızın anlamına, önemine ve ruhuna göre kutlanması sorumluluğu, öncelikle okullarımıza, öğretmenlerimize, gençlerimize, anne ve babalarımıza, aydınlarımıza ve topyekün

Türk milletine düşmektedir. Çünkü, bu bayramlar, millî birlik ve beraberliğimizin çimentosudur. Millî kimliğimiz, şuurumuz ve ruhumuz bu bayramlarla güçlenir. Millî bayramlarımız da, en az dinî bayramlarımız kadar coşkulu kutlanmalıdır. Şairin dediği gibi, “Sahipsiz olan memleketin batması haktır”. Sahip çıkılmayan değerler de kaybolup gidecektir. Yalnız şunu unutmayalım ki, gidenler sadece değerlerimiz olmayacak, millî kimliğimiz, bağımsızlığımız, egemenliğimiz ve özgürlüğümüz olacaktır. O zaman “ruhuna el-fatihâ” demeden millî bayramlarımıza sahip çıkalım.

 

 

Yüzeysel Gelişme Dikkat Çekici

 

 

Türkiye’yi gezdikçe, dikkatinizi en çok çekecek şey, yüzeysel gelişmenin gayet iyi olduğudur.
Dün adı Refah ve Fazilet olan bugünde AKP ile yoluna devam eden belediyeler, şehirlerimizi; cumhuriyet tarihinde görülmedik bir şekilde makyajladılar.

Erzak ve kömür yardımı ile sosyal belediyeciliği tarif eden bu anlayış, şehirciliğe de el atarak yeni yollar, bulvarlar, TOKİ ve yandaş müteahhitler eliyle uydu kentler, park ve bahçeler yaptı. Şehirler yeşillendi ve çiçeklendi.

Benim “sokak araştırmaları” dediğim usulde halkın sokak sokak değişkenlik gösteren ihtiyaç ve talepleri tespit edilerek; halk bu yönde tatmin edildi ve edilmeye devam ediyor.

Kalkınma Bakanı Cevdet Yılmaz; düzenli olarak memnuniyet araştırması yaptırdıklarını ve halkın “adalet” hususu hariç büyük bir memnuniyet içinde yaşadığını söylüyor. Bana göre de doğru söylüyor.

Kamu hizmetlerine cebinden para ödeyerek katkıda bulunmayı sevmeyen Türk halkına; geçmişte muzdarip olduğu eğitim ve sağlık konularında hoşuna gidecek şekilde bir sunum yapıldı. Bunlara birçok husus ilave edilebilir.

Türk halkı, son 20 yıldır ömrü boyunca görmediği yüzeysel hizmeti aldı. Hızlı feribota ve trene bindi. Uçakla seyahat eder oldu.

Sabit ve dar gelirle yaşamayı kendine kader haline getirmiş olan Türk halkı; ayağına kadar getirilen park, bahçe, tramvay, metro, sağlık ocağı, aile hekimi, spor – yiyecek/içecek – tiyatro – sinema gibi sosyal tesislerden ve sübvanse ile sağlanan bedava hizmetten çok hoşnuttur. Ve bunu gerçek bir gelişme olarak algılamaktadır.

Buna birde kimseyi ayırt etmeden, iktidar mensupları tarafından gösterilen insani yakınlığı eklemek gerek. Yapılan işleri pazarlamanın en iyi yöntemi de başta cenaze ve düğünler olmak üzere, değişik topluluklarda gösterilen insani davranışlar oluyor. Bu iktidar partisinin yöneticilerini halk nezdinde yüceltirken, benzer davranışlar göstermeyen muhalefeti de zor durumda bırakıyor. Hatta iş muhalefet edenlerin kafasını karıştırmaya kadar gidiyor.

Türk halkı bu yüzeysel gelişmeden son derece mutludur. Çünkü ülkemizde büyük çapta yüzeysel bir değişim ve gelişme söz konusudur. Ve halk; gerçekle yüzleşmediği sürece, kendisine olumlu yansımaları olan bu yüzeysel değişimi sağlayan AKP’yi iktidarda tutmaya devam edecektir.

Halka bu yüzeysel gelişmeyi dikkat çekici bir başarı ile sunan iktidarı destekleyen güçler; Türkiye’ye ve Türk Milletine bu “yalancı bahar”ı yaşatırken nihai olarak neyi hedeflemektedir? Bu sorunun cevabı; memnuniyet içinde keyif çatan Türk halkına doğru bir şekilde anlatılmalıdır.

Bu anlatımın zorluklar içerdiğinden şüphe yoktur. Ancak her ne pahasına olursa olsun bu başarılmalıdır.

Ülkemizde ve etrafımızda yaşananlara, Türkiye’nin borçlanmasına, sanayimizin küresel güçlerin kontrolüne girişine, tarım ve hayvancılıkta meçhule gidişimize, yabancılara daha yüksek miktarda toprak satışına izin verilmesine ve herşeyin yolunda olduğuna dair yürütülen psikolojik propagandaya bakarsak, kese kağıdı gibi gümlemimize az kaldı demektir. Ama diyeceksiniz ki; kese kağıdını bilen mi kaldı?

Önemli olan şudur ki; Türkiye’nin ekonomik bağımsızlığı korunamazsa siyasal bağımsızlığı ve bütünlüğü de korunamayacaktır. Böyle bir sonuçta, bu günkü yüzeysel değişimin bir aldatma içeren makyajdan ibaret olduğu anlaşılacaktır. Ve “yalancı bahar”dan sonra “acı kış” gelecektir.

Yaşanan yüzeysel gelişmenin aldatıcı olduğu o kadar aşikardır ki; şehirlerimizin ve halkımızın temel sorunları kalıcılık içerir bir şekilde, çözümlenmemekte, buna karşılık psikolojik propaganda ile gözleri karartılmış insanlar günlük çözümlerle avutulmaktadır.

Örneğin, geçmişte Türkiye’nin karayollarına mecbur bırakılması gibi bugün enerjisi geri dönülmez bir şekilde dışa bağımlı hale getirilmiştir. Halkımız neyin pahasına doğalgazla ısındığının ve aydınlandığının ve de arabasının yürüdüğünün farkında değildir. Sağlık konusunda yüzeysel hizmetler gelişirken, toplumumuzun gün geçtikçe bozulan sağlığı göz ardı edilmektedir. Konut edindirme kampanyaları ile halkımız uzun süreli kredilerle borçlandırılmakta ve ülkenin geleceğine yönelik politikalara “istikrar bozulmasın” diye destek vermesi sağlanmaktadır. Daha neler neler!

Temel sorunlar her geçen gün ağırlaşırken bunlara bir de dış politikadaki Suriye gibi yanlışlar ile iç politikada “Yeni Anayasa” gibi tavizler eklenmek üzeredir.

Halk pembe tablolarla mutlu edilirken, altı oyulan koskoca bir Türkiye’nin, nelerle karşı karşıya olduğu yakın gelecekte daha iyi anlaşılacaktır.

Bu “yalancı bahar”ın devamı için, iktidar kendisini destekleyen iç ve dış güçlere taviz vermeye devam edecektir. İktidar yüzeysel gelişmeler sonucu oluşan “yalancı bahar” ile iktidarını sürdürmektedir. Bu tablo küresel güçlerin desteği ile devam etmektedir. Ta ki Türk Devletinden ve Türk Milletinden istediklerini alıncaya kadarda devam edecektir.

Bu yüzeysel gelişmenin, insanımızı memnun edişinin tarihimiz boyunca görülmedik bir düzeyde olması, muhalefetinde başarısını etkilemektedir. Onlarda bu oyunu fark edip, tedbirlerini bu gerçeklik üzerine almalıdır.

Yoksa bu yazdığım şeyleri iktidarda, muhalefette gayet iyi biliyor. Bilmeyen her halde Türk halkı… Belki o da biliyor da işine geldiği için bilmiyor ayağına yatıyor. Ne yapalım gene de yazmadan edemedim. Çünkü yüzeysel gelişme beni bile etkileyerek memnun ediyor.