27.7 C
Kocaeli
Salı, Ağustos 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1091

Üç Aylar ve Regaib Kandili

Yüce Allah’a şükürler olsun ki, zamanın en feyizli ve en bereketli günleri olan üç aylara bir kere daha kavuşmuş bulunuyoruz. İnşallah 22 Mayıs Salı günü rahmet ve bereket ayı, on bir ayın sultanı Ramazan-ı Şerif’in habercisi Recep ayına girmiş olacağız.

Üç aylar; hicrî aylardan Recep, Şaban ve Ramazan aylarına denir. Kandil gecelerinden dördü bu aylardadır. Recep ayının ilk gecesi (24/25 Mayıs 2012) Regaib gecesi, 27. gecesi (16/17 Haziran 2012) Mirac gecesidir. Şaban ayının 15. gecesi (04/05 Temmuz 2012) Berat gecesi, Ramazan ayının 27. gecesi (14/15 Ağustos 2012) Kadir gecesidir. İslam’ın beş temel esasından biri olan oruç da Ramazan ayında tutulur.Üç aylar; arınma, yenilenme, bağışlanma ve ibadette yoğunlaşma aylarıdır. Peygamberimiz (s.a.s.) “Recep, Allah’ın ayı, Şaban benim ayım, Ramazan ümmetimin ayıdır” buyurmuş, (Aclûnî, Keşfü’l-Hafa, I/423) ve “Allah’ım! Recep ve Şabanı bize mübarek kıl ve bizi Ramazana yetiştir” diye dua etmiştir.(Ahmed, I/259) [DİB. Dinî Kavramlar Sözlüğü, sh. 670]

Üç aylar; yapılan iyiliklere karşı bire yüz, bire yedi yüz ve bire bin kat mükâfatın verildiği rahmet ve bereket aylarıdır. Üç aylar, kötülüklerden uzaklaşma çabalarının yoğunluk kazandığı, iyilik ve hayırların arttığı, yardımlaşma duygularının canlandığı manevî arınma ve dirilme mevsimidir.

Kutlu zaman dilimi olan üç ayların hem ilki, hem de müjdecisi konumunda olan Recep ayı, Regaip ve Miraç gibi mübarek gecelerle şereflendirilen, Ramazan’a hazırlıkların başladığı mübarek ve şerefli bir aydır. Peygamber Efendimiz (s.a.s),Recep ayının haram aylardan olduğunu haber vermiştir. (Buharî, Ehâdî, 5, Tevhid, 24)

Üç ayların ikincisi olan Şaban ayı, Peygamberimiz (s.a.s.)’in hakkında; “Bu ay benim ayımdır, çünkü bu ayda amellerim Rabbime yükseltilir” (Feyzü’l-Kadir, 4/161)buyurduğu, Peygamber Efendimize şefaat hakkının tamamının verildiği gecedir. (İbniMace, İkame, 191)

Mübarek üç aylar geçidinin son halkası ve en kıymetli olanı ise; Kur’an ve oruç ayı olan Ramazan-ı şerif ayıdır. Ramazan ayı, on bir ayın sultanıdır, çünkü yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’in, Peygamberimiz (s.a.s.)’e indirildiği, bin aydan daha hayırlı olan Kadir gecesini içinde bulunduran mübarek bir aydır.

Peygamber Efendimiz (s.a.s), üç aylara çok önem verir, bu aylarda diğer zamanlardan daha çok oruç tutar, nafile namazlarını artırır; yoksulları, yetimleri daha çok gözetirdi. Ramazan ayı yaklaştıkça da ibadet ve taatini çoğaltır, Ramazan ayında ise kulluğun doruk noktasına ulaşırdı.

Bizler de mübarek üç ayları en iyi şekilde değerlendirmeliyiz. Bunun için öncelikle geçmişin muhasebe ve murakabesini yapmalı, eksik ve hatalarımızı düzeltmenin yollarını aramalıyız. Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.)’in yaptığı gibi dua ve ibadetlerimizi artırmalı, bol bol Kur’an okumalı, mübarek Recep ve Şaban aylarını oruçlu geçirerek Ramazan’a oruçla hazırlanmalıyız.

Regaib Kandili

Receb ayının ilk Cuma gecesi yani 24 Mayıs Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan gece Regaib Kandilidir. Kandiller geçidinin ilki ve mübarek Ramazan ayının habercisi olan Regaip Gecesi, Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.)’in, Yüce Allah’ın çok özel tecellilerine mazhar olduğu, lütuf ve ihsanlarına eriştiği bir gecedir.

Regâib, “çokça rağbet edilen, kıymetli, çok bağış ve bol ihsan anlamına gelen “rağîbe” kelimesinin çoğuludur. Regaip Kandili, adından da anlaşılacağı gibi, Allah Teâlâ’nın kullarına birçok lütuf ve ihsanlarda bulunduğu, az ibadetlerine karşılık çok sevap verdiği, kıymeti ve değeri büyük, rağbet edilmesi gereken bir mağfiret ve rahmet gecesidir.

Bu gecenin feyzinden istifade edebilmek için bol bol Kur’an-ı Kerim okumalı; vakit namazlarını mümkünse cemaatle kılmalı, varsa geçmiş namazlarımızı kaza etmeli, yoksa nafile namaz kılmalı; tövbe ve istiğfarda bulunmalı; kendimiz için, aile fertlerimiz için, ilimiz, ülkemiz, milletimiz ve bütün Müslüman kardeşlerimiz için bol bol dua etmeliyiz.

Bu duygu ve düşüncelerle tüm İslâm Âleminin üç aylarını ve Regaib Kandilini tebrik ediyor, bu kutlu zaman diliminin bütün insanlığın kurtuluşuna vesile olmasını Yüce Allah’tan niyaz ediyorum.

 

Türk Ocaklarının Aydınlığı

 

20 Asrın başlarında, Osmanlı Cihan Devleti’nin çözülme sürecine girdiği bir dönemde panik yok, arayış vardı aydınlar arasında; Devlet-i Aliyye’nin dağılmasına nasıl mani olunabilinirdi? Bir islami duyarlılık olarak milli düşünce hareketi başlamıştı. Kaynak da İsmail Gaspıralı’nın “Dilde, Fikirde ve İş’de birlik” olgusuydu. Türk Ocağı da bu fikir dünyanın hareket merkezlerinden biriydi.

Yıl 1912; Azerbaycan, Kırım, Tataristan ve dahi eskimez Başkent İstanbul’daki Osmanlı Aydınları tahammülü zor şartlardan kurtulmak için örgütlendiklerini ilan ve tescil ettiler. Hummalı bir çalışma başladı dönemine marka olacak gayretle. Merkez İstanbul’du. Bütün Osmanlı Cihan Devleti’nin aydınları burada biraraya geliyor, fikir teatisinde bulunuyor, görüşlerini gazete ve dergilerde yayınlıyorlardı. Uygulanabilir fikirler vardı, idealist yaklaşımlar mevcuttu.  Aynı zamanda bir ümit hareketi de sayılan bu eylem moral yüklemişti topluma.

İşte 2012 “Bir Fikir Hareketinin 100. Yıldönümü”ydü. Türk Ocakları İstanbul Şubesi de Uluslararası bir sempozyumla bir vefa örneği gösterdi. Büyük Osmanlı dağılmıştı ama “Büyük Türkiye İdeali” neşvü nema bulmuştu. Lokomotif  bir sivil oluşum Türk Ocağı İstanbul Şubesi Başkanı Dr. Cezmi Bayram ve arkadaşlarıydı. İstanbul Üniversitesi Rektörü Yunus Söylet ve Edebiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Korkut Tuna da (Sonraki dekan da Prof. Dr. Mustafa Özkan) programa “evet” deyince heyecan zirveye çıktı ve sponsorların diğerlerine “merhaba” demeye geldi sıra. THY süpriz yaptı; rıza gösterdi, Bağcılar ve Sancaktepe Belediyeleri de katkı verdi. TİKA ikramını sergiledi.

Fakülte İşgalden Kurtarıldı

“Bir Fikir Hareketinin Yüzyılı Türk Ocakları Uluslararası Sempozyumu” Laleli’de Edebiyat Fakültesi’nde gerçekleşecekti. Sözkonusu günde gittim sempozyuma. Güvenlik kibar davranıyor konuklara, öyle sık boğaz etmiyor sağolsun. İçeriye 44 yıl sonra yeniden girdim. Hemen hatıralar depreşti. Yıl 1967.. Edebiyat Fakültesi 200 kadar komünist öğrenci tarafından işgal etmişti. Çoğu da Filistin’de ve Eşek Adası’nda şiddet eğitimi almıştı. Milliyetçi öğrenciler olarak biz de MTTB’li 20 kadar öğrenci fakülte bahçesindeyiz.

Ne olduğunu bile anlamadan “Komando” lakaplı rahmetli Mustafa Ok, ardından Nurettin İspir omuzlarıyla girişteki camları kırarak “Ya Allah Bismillah.. Kahrolsun Komünistler ” diyerek içeri girdiler, arkalarından da biz. Panik başladı, kartondan kahramanlar arkalarına bile bakmadan kaçında ortalık süt liman oldu birden bire. Fakülte yöneticilere teslim edildi; Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş, Prof. Dr. Muharrem Ergin, Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu, Prof. Dr. Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu gibi hocalarımız ancak odalarına girebildi ve dersler yeniden başladı.

Fakat öğrenci hareketleri devam etti, dur durak bilmedi. En medyatik öğrenci lideri de Deniz Gezmiş’di. Daha sonra “şehir gerillacılığı” ve “silahlı propaganda” dönemine geçtiler. Adam kaçırma, silahlı müsademe ve banka soyma eylemi hiç eksik olmadı. İddiaları faşizme karşı antiemperyalist mücadeleydi!?  İkinci Kurtuluş Savaşı başlatmışlardı kendilerine göre!

Yerli Düşünceyle Değerleri Koruyan Mekan

Sempozyum için Edebiyat Fakültesi’nden içeri girerken idam edilen solcu öğrenciler Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın resimleri ve de sloganlarla donatılmıştı koridorlar. Afişlerde ise ” Faşizmin 100. Yılı.. Sivas ve Uludere Katliamını Unutmadık.. Faşizm Fakülte Kurul Odası’nda” yazılıydı. Hiç kimse bunlara aldırmadan ve demokratik tavrını sürdürerek sempozyumu üç gün süreyle takip etti.

Başbakan Yardımcısı Prof. Dr. Beşir Atalay da eski bir Türkocaklı. Dedi ki açılışta “- Değerleri koruyan bir mekan Türk Ocakları. Tümüyle yerli düşünceden oluştu. Alanı daraltmadı. Türk dünyası da özgürleşiyor. Özgüvenini yeniden kazanıyor. Kardeşlerimizle buluşuyor, tazeleniyoruz. Bunlar güçlü gelecek için bir umuttur. Osmanlıdan sonra en güçlü dönemi yaşıyoruz. Devlet insanını yaşatmak için vardır. Dünyada Türk Dili’ne olan talep her geçen gün artıyor. Ankara dış dünyadaki Türkoloji bölümlerine destek veriyor. Tarihten aldığımız güçle bütün korkuları atıyor, ayağımızdaki prangaları çıkarıyoruz.”

Beşir Bey ile fırsat olsa da konuşabilseydim, Türk Ocağı’nın Ankara Sıhhiye’deki tapulu malı olan yerinin genel merkeze iade edilmesini hatırlatacaktım. Bir ihtilal döneminde el koydu devlet, hala öyle devam ediyor. Buraya ilk defa 1967 yılında rahmetli Şair ve yazar Mehmet Akif İnan Türkocağı Müdürü iken Necip Fazıl Kısakürek ve Hasan Aksay ile birlikte gitmiştim. Başkan da rahmetli Prof. Dr. Osman Turan’dı. Her ikisinin de mekanları cennet olsun.

Girişimci Üniversite Dönemi

İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Yunus Söylet herkesi heyecanlandırdı ve çok alkış aldı. Şöyle dedi; ” İletişim ve bilgi çağı derken küreselleşme geldi.  Böylece araştırmadan sonra “Girişimci Üniversite” dönemi başladı. Üniversitenin duruşu ve usulü olmalı. Kimliğinden taviz vermemeli. Geçmişle bağlar koparılmamalı. Çağdaşlıkla bütünleşmeli, günümüzde medeniyetler çatışması yok, buluşması var. Maalesef hoşgörü ve konsensüsü kaybettik. Milliyetçiliği de perişan. Ortak akıl sanırım hepimizi kurtaracak.” Bu dik duruş ancak bir rektörü yakışırdı, öyle de oldu.

Azerbaycan Parlamentosu’ndan Bakü Milletvekili Ganire Paşayeva ” SSCB zamanında Türkçüler kurşuna dizildi. Ama bugünü görünce ata dedelerimizin dediği oldu. Peki bizim çocuklarımız ve torunlarımız da aynı şeyi söyleyebilecek mi? Bizi yeni nesiller affedebilecek mi? Bilinmeli ki artık büyük hayallerimiz ve hedeflerimiz olmalı. Dünya yeniden şekilleniyor. Türkçe ortak dil olmalı. Birbirimize çok ihtiyacımız var. Aydınlarımız aydınlatmalılar. Bakın Suşa hala Ermeni işgali altında 20. yılını dolduruyor!?” derken herkesin heyecanı dorukta idi.

Rusya’daki Tatar Okulları Kapatıldı mı?

Günümüzde çok güzel gelişmeler oluyor. Dışişleri Bakanı Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu’nun genelgesi bir örnek; ” Nerede bir Türk var, Türk eseri var, diplomatlarımızın ilgi alanındadır.” Türk dünyasını siyasiler kadar üniversiteler, sivil toplum ve aydınlarımız da ayağa kaldıracak. Yeni bir medeniyetin inşasına çalışılacak. Yoksa havanda su dövülür. İdealizm yeniden neşvü nema bulmalıdır. Dr. Cezmi Bayram’ın işaret ettiği gibi herkesin uykusu kaçacak derecede düşünmeli, fikir ve proje üretilmelidir. Tarihten geleceğe yol yordam çıkarmalıyız.

Sempozyumun açılış ve kapanışında iki gün hazır bulundum. Konuklarım vardı. Ortadaki 24 saati kaçırdım. İnancım o ki bu sempozyum sonrasında rüyamız gerçekleşecek, aydınlar aydınlatacak. Sempozyuma 150 müracaat olmuş, ancak 54 tebliğ kabul görmüş ve okundu. Bunlardan 15 tanesi de dış dünyadan. Tataristan Bilimler Akademisi Dil, Sanat ve Edebiyat Enstitüsü Hocası Prof. Dr. Mesgut Gaynetdinov 80 yaşında bir genç olarak aramızda idi. Sanırım bundan sonraki sempozyum da memleketi olan Başkent Kazan’da gerçekleşecek.

Rusya Bilimler Akademisi’nden aziz dostum Prof. Dr. Elfina Sibgatullina Hanımefendi Rusya’daki Tatar okullarının kapatıldığını hatırlatınca içim cız etti. Onun için de dedi ki ” Bunu Başkurdistan ve Çuvaşistan’daki Türk okulları takip edebilir. Milletimiz uyansın, Yeni ufuklara açılalım.” Elfina Hanım bunları SSCB zamanında söyleseydi belki de kurşuna dizilirdi.

Romanda Az, Sinemada Hiç Yok Olan Ne?!

Sempozyumun isim babası Prof. Dr. Korkut Tuna yeni bir dünya kurulurken aydın sorumluluğunun artığına dikkat çekti, avantaj ve sorunun çözümü olarak da Türk münevverlerinin birbirlerine bugünkü kadar hiç yakınlaşılmadığını anlattı. Çünkü bilgiler ve belgeler külliyatı ortaya çıktı. Tek eksik dijital ortamın yeterli olmaması.

Bu sempozyumu takip etmeyenler çok şeyi kaçırdıklarını bilmeli. Doç. Dr. Ahmet Bozdoğan eğitimin, iletişimin ve birlikteliğin üzerinde durdu. Bir genç akademisyen Umut Karabulut, Bolşevik devriminden(1917) sonra Türk Ocağı kongresinde(1918) dış Türklere yardım konusunun görüşüldüğünü, ancak bu sürecin konjonktürel olduğunu, plan-program dahilinde düşünülmediğini, günün şartları itibariyle bilgilendirme ve iletişimin  az ve gecikmeli olarak yapıldığını hatırlattı.

İki araştırmacı Hidayet Kara ve Bahattin Çatma’nın tebliğinde ise ırk ve hars kavramıyla kültürün Türk Ocakları Kurultayı’nda(1924) hep önde olduğu belirtildi. Kilisli Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş (1925-1982) oturumunda bir hemşehrisi istikbal vadeden bir genç akademisyen Yrd. Doç. Dr. Mehmet Soğukömeroğlu romanımızda Türk Ocağı algısını örneklerken sadece Emine Işınsu’nun Tutsak ve Şevket Süreyya Aydemir’in Suyu Arayan Adam’ını  hatırlatınca  çok üzüldüm. Gerçi Dr. Cezmi Bayram Kemalettin Kamu’nun gazetelerde tefrika edilen Ocaklılar adlı iki romanla takviye etse de bu sayı gerçekten çok az. Üstelik sinemada hiç yokuz.

Türk Dünyasının Tek ve Önemli Sivil Kuruluşu

Mehmet Soğukömeroğlu zamanın gençlerinin Türk düşmanlığına refleks olarak gelişen sivil milliyetçilerinin kurduğu Türkocağı’na  (1912) bürokratik milliyetçilerin hemen Halkevleri’yle (1931) cevap verdiğini hatırlattı. Sözkonusu her iki kitabı da okumak gerek. Hele Suyu Arayan Adam’da daha sonra önder solcu olan, Moskova’da Nazım Hikmet ile birlikte eğitim gören Şevket Süreyya’nın gençken memleketi Edirne Camilerinden okunan sabah ezanını öyle bir anlatışı var ki duygulanmamak mümkün değil.

Türk Ocakları Türk dünyasının tek ve önemli bir sivil toplum kuruluşudur. Bu muhteşem sempozyumdaki başarı da gönüllü bir sivil elin değmesinden ve lokomotifliği üslenmesinden gelmektedir bana göre. Sponsorlar da hayırlı ve kalıcı bir hizmete katkı vermişlerdir. Alfabetik sıra takip edilmese de bildiri özetlerinin basılması takdire şayandır. Keşke bir de sonuç bildirisi yayınlansaydı. Şimdi sıra tebliğlerin kitaplaşmasına geldi. Bu da özet de olsa Azeri, Kazak, Kırgız, Özbek ve Tatar Türkçesi başta olmak üzere bu yayında yer almalıdır. Günümüzde Türk Dünyası’nı aydınlatanlar Türk Cumhuriyetleri’nde de bilinmeli ve tanınmalıdır.  Bir Fikir Hareketinin Yüzyılı Türk Ocakları yorgunluğuna değdi.

 

 

 

‘Kocaeli Üniversite Tanıtım Fuarı ve Kariyer Günleri’ etkinliği

Yükseköğrenime hazırlanan gençlerimizin, ilgi ve yetenekleri doğrultusunda ülkemizin ve bütünleşen dünyanın istihdam politikalarına uygun meslekleri seçebilmeleri; gerek öğrenim, gerekse mesleki yaşamlarında başarılı olabilmeleri bakımından büyük önem taşımaktadır.

Bu amaçla sanayi ve kültür kenti olan ilimizde, Kocaeli Valiliği, Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanlığı ve Kocaeli Üniversitesi işbirliğiyle üniversite giriş sınavlarına hazırlanan öğrencilere yönelik ‘Üniversite Tanıtım Fuarı ve Kariyer Günleri’ etkinliğinin ilki bu yıl düzenlendi.

20-25 bin öğrencinin faydalandığı bu etkinliğin ”bir ilk” olmasına rağmen çok başarılı olduğunu düşünüyorum.. Tüm emeği geçenleri kutluyorum.

Konuşmacıların katılımlarını sağladığımız bu etkinlikte, İl Milli Eğitim Müdürümüz  Nevzat İspirli’nin çaba ve gayretlerine bizzat şahit oldum..

Konuşmacılara yaklaşımı ve misafirperverliği ile gerçekten gönülleri fethetti.

Konuşmacı Sabah gazetesi yazarı Sait Gürsoy ‘un sunumunu büyük bir zevkle izledik.      Donanımlı ve konusuna hakim bir eğitim yazarı olan Sait Bey sanırım akıllardaki soru işaretlerine cevap vermiştir.

Bahçeşehir Üniversitesi Rektör Danışmanı Turgay Polat Bey’in öğrencilerin sorduğu sorulara sabırla aydınlatıcı bilgiler verdiklerini gördüm.

Katılımcı üniversitelerin kendilerini Kocaeli ye tanıtmaları adına çok yararlı bir etkinlik olduğunu düşünüyorum.

Fuara katılmayan yakın çevre üniversitelerini de anlamakta çok zorlandım. Ne olursa olsun katılmaları gerekliydi. Çünkü Kocaeli’nden çevre üniversitelere giden çok sayıda öğrenci var. Buna saygı duyulmalıydı.

Fuarın etkinlik tarihi Mayıs sonlarına doğru alınabilir.

Üniversite tanıtım günlerine SBS öğrencilerinin de katılmasına gerek yoktu..

Sait GÜRSOY ‘un katılımını sağlamak için yaptığım İstanbul yolculuğunda Fuar ile ilgili olumlu düşüncelerini duyduğumda daha mutlu oldum. Önümüzdeki yıl yapılacak Fuar çalışmalarda zaten katkıda bulunacağı sözünü İl Milli Eğitim Müdürümüz almıştı.

Kocaeli’nin üniversiteye öğrenci yerleştirmede hak etmediği yerde olduğunu hepimiz biliyoruz. Bu yüzden,” başarının artırılması için” herkesin elinden gelen katkıda bulunması gerektiğini düşünüyorum.

‘Kocaeli Üniversite Tanıtım Fuarı ve Kariyer Günleri’ çalışmalarının daha kapsamlı ve daha çok katılımlarla devam etmesi dileklerimle…

 

Yoksun Olmasın Kimesne

0

 

“Atalarımız, Orta Asya’dan Anadolu’ya gelinceye kadar, nice topluluklarla bir araya gelmişler. Bugün kimse ben şuyum, ben buyum diyemez. Hiçbirimiz safkan değiliz. Milletimizin gücü de, güzelliği de buradan geliyor. Alt kimlikmiş, üst kimlikmiş, bunlar hep lâf.” (Radikal, 25. VIII. 2005 s.6) diyene deriz ki:

Ordu’da herkes er olsa veya herkes komutan! İşler yürür mü? Resmî bir dairede, herkes memur olsa, hiç âmir olmasa veya herkes orada müdür olsa, işler görülür mü?

Kâinatta her şeyde bir tekâmül, bir gelişme var. Herkes ve herşey, keyfiyetine / içyüzüne göre bir yerde ve bir hâldedir. Ki buna adâlet denir. Yâni herkes ve herşey lâyık olduğu yerdedir. Ederi kadar değer alır ve kabiliyeti nisbetinde kazanır.

Bu bakımdan, kâinatta eşitlik değil, adâlet asıldır. Eşitlik; haksız ve liyakatsizler karşısında; haklı ve liyakatli olanlara zulüm ve haksızlıktır. Çünkü herkes, sâdece adâlet karşısında eşittir. Yâni bay ve geda, fakir ve zengin ancak, kanun karşısında eşit sayılır.

Bu sıralanış, bu mevki alış ve bu kazanış ve kazanımlarda, madde değil mânâ ön plândadır. Kabiliyet ve istidatlar önceliklidir. Ki işte buna adâlet diyoruz. Herkes ve herşeyin lâyık olduğu yerde bulunması ve kalmasıdır.

Kavimler de öyledir. Tarih sürecinde birbirleriyle yoğrula yoğrula, karışa karışa, görüşe görüşe, oluşa oluşa, bir yere gelmeleri, bir mevki almaları, yâni bir şahsiyet kazanmaları ve bir kimliğe bürünmeleri var. Adâlet burda da geçerli.

Böylece kavimler, maddeten ve mânen gelişe gelişe yepyeni bir kültür, müşterek bir dil, ortak bir din etrafında, aynı vatanda, sevinç ve tasada kader birliği yaparlar. Aynı ad ve sanla, millet olarak tarih sahnesinde yerlerini alırlar.

Bu, iradî değil tabiî bir sürecin sonucudur. Ortaya çıkış artık bir karışım değil, bir oluşumdur. Terkîbdir. Sentezdir. Bölünemez, parçalanamaz. Yâni mozaik değildir.

Aksi, yok oluşa müncer olur. Ayrılanın intiharı sayılır. Çünkü bu, kendini berhava ediş; sürüden ayrılış; kurda kuşa yem oluştur.

Elbette arı dil olmadığı gibi, arı millet de yoktur. Ayniyetlerin etrafında kenetlenmiş, millet oluş gerçeği vardır. İnsanların şahsiyetini, dolayısıyla milletlerin şahsiyet ve kimliklerini, maddeleri değil maddelerine de çeki düzen veren mânâları ortaya çıkarır. Ortaya koyar.

Bu, doğuştan ziyade oluş birliğidir. İşte biz, bu oluşa sahip çıkıyor, onun korunmasını ve muhafazasını istiyor. Geleceğimizi de, bunun dağılmamasında görüyor, istikbale / geleceğe bu ruhla ulaşacağımıza inanıyor. Bunu “Millî Birlik” olarak niteliyor, vasfediyoruz.

Kimsenin kanına, kemiğine bakmıyor. Kimsenin derisini, rengini mes’ele etmiyor. Kimsenin geçmişini kurcalamıyor. Kimsenin mazisini sorgulamıyoruz.

Şu an, üstünde yaşadığımız vatan bir olduğu için, bugün konuştuğumuz ortak bir dilimiz bulunduğu için, umumiyetle aynı inanç potasında eridiğimiz için, milliyetimiz bir diyoruz. Vatanımız bir diyoruz. Dinimiz bir diyoruz. Ayniyetlerden dolayı, aynı milletiz diyoruz. Çünkü Dil, Din bir ise Millet birdir. Dilimiz de bir bizim. Dinimiz de bir hepimizin.

Öyleyse, bunca ayrılık gayrılık niye?
Öyleyse, iç dış mihraklara kanmak niye?

X

 

2221

Alt kimlik de var üst kimlik de. Tarih sürecinden geçerken alt kimliğimizle öne çıkıyorduk. Sürecimiz millet olarak noktalanınca, işte o zaman; zaman zaman katılanlarla birlikte üst kimlik sahibi olduk. Çekirdek kadronun etrafında kümelendik. Mayasıyla mayalandık. Adıyla adlandık. Sıfatlarıyla sıfatlandık.

Artık onunla nitelendik. Onunla adlandık. Onunla çağrıldık. Bunu tarih gerçekleştirdi. Doğal bir süreçle doğdu bu sonuç. Bunda hiçbir kavmin gocunacağı bir taraf yok. Kimsenin alınacağı, his ve duygularının rencîde olacağı bir husus yok.

Çünkü bu; alt kimliğimiz kayboldu demek değil.
Onu artık, inkâr lâzım demek değil.
Sadece o, basamak oldu, millet oluş serüvenimizde.

O tarafımızı, birey olarak, özel dünyamız biliyor. O şekilde kabul ediyor. Ama resmiyette, yurt ve vatan arenasında, üst kimliğimizle bir ve bütün oluşumuzun şuuruna eriyor.

Kendimizden kopmadan, kendimizi inkar etmeden, başka kökenden gelenlerdeki ayniyetlerle, yeni bir bütünü oluşturuyor. Artık Ben olarak değil, Biz olarak dünya siyasetinde yerimizi alıyoruz.

Demek ki alt kimlik diye de bir şey var, üst kimlik diye de.     Yeter ki bunları oturtacağımız yer ve zamanı iyi tayin ve tespit edebilelim.

Birbirimizi, zaman deryasında yol alan aynı gemide, aynı kaderi paylaşanlar olarak görelim.

Asıl olan; soyut düşünceyi somutlaştırmak. Taşları, yerli yerine koymasını bilmektir.

X

Üst kimlik, satın alınan bir şey değil, hafife alma.
Tarihsel bir süreçte oluşur bu, sakın gâfil olma!

Ancak, üst kimlikle oluşur, “Millet” denen nesne.
Bir devlet çatısından, yoksun olmasın kimesne.

Dört Kare Bir Karakter – 1

0

Anneler babalar dikkat!

Çocuktur anlamaz deyip geçmeyin.

O anda anlamaz ama kaydeder ve arşivler.

Sonra arşivlediklerini servis eder.

Sonra dersiniz kime çekti bu çocuk

Buraya dönmek üzere bir nokta koyalım.

Üniversite yıllarımızda çocukların kişilik (karakter) lerinin oluşumunda okul öncesi dönemin öneminden bahsedilirdi.

Yani sıfır altı yaş gurubunun öneminden,

İnsanların karakterleri bu dönemde şekillenir denirdi.

Bu dönemin önemine çok vurgu yapılırdı.

Doğrusu o zamanlar bende çocuktur anlamaz diye düşünüyordum.

Sonra yanıldığımın farkına vardım.

Olayı kavramak sadece dinlemekle olmuyor.

Birazda üzerinde kafa yormak gerekiyor.

Elbette ki anlatanında olaya hâkim olması ve güncelleştirebilmesi de çok önemli.

Anlattığınız meseleyi günümüze indirip yaşantımızla örnekleştiremezseniz havada kalır.

Yerini bulmaz.

Amacına ulaşmaz.

Genellikle anne- babalar okul öncesi dönemde çocukların algılarını ve hafızalarını pek önemsemezler.

Aman çocuktur ne anlayacak, biraz sonra unutur deyip geçiştirirler.

Oysa bu dönem çocukların kişiliklerinin temellerinin atıldığı dönemdir

Çocukların hafızalarının en temiz ve çekim gücünün en yüksek olduğu dönemdir

Gördüğünü kaydeder ve arşivler.

Siz unutulur silinir zannedersiniz.

Fakat ne unutulur ne de silinir

İlk kareyi çekelim.

Bu dönemde anne baba çocuk için her şeydir

Çünkü çocuk dış dünyayı tanımıyor

O’ nun dünyası anne babası

Evet, birinci kare

Bir gün anne baba ve üç beş yaşlarındaki çocukları evde otururlarken

Evin telefonu çalar.

Baba hanımına; bak beni sorarlarsa yok de

Hanım telefonu kaldırır beyinin evde olmadığını söyler.

Çocuk babam yalan söyledi annemi de yalanına alet etti der

Babanın borç ödemek gibi bir niyeti yok

Telefonun kim ya da kimlerden geleceğini tahmin ediyor.

Evet, ilk kare çekilmiştir.

Çocuk ilk virüsü kapmıştır

Daha sonra bu sahne zaman zaman ya da sıkça tekrarlanır.

Merak edip sebebini babasına sorsa da

Baba senin aklın kesmez.

Sen böyle şeylere karışma diye çocuğu azarlar

Artık çocuğun gözünde babası bir yalancıdır.

Dikkat bu fotoğraf ya da videolar arşivleniyor.

Şimdi ikinci kareyi çekelim.

Çocuk televizyonda reklamı yapılan yada başkasında gördüğü bir şeyden etkilenir

Ona sahip olmak ister

Babası akşam eve gelince

Babacığım şu oyuncağı bana alır mısın der.

Babası da yok dese ağlayacağını bildiğinden

Başından savması için olur yavrucuğum alırım der.

Çocuk sevinir ve heyecanlanır

O zaman yarın akşam eve gelirken getir.

Sakın unutma

Baba olur olur unutmam sen merak etme der

Çocuk büyük bir heyecan ve sabırsızlıkla yarın akşam olmasını ve babasının istediği oyuncakla eve dönmesini bekler.

Babası eve gelince babacığım getirdin mi benim istediğim oyuncağı diye sorar

Baba unuttuğunu söyler

Çocuk biraz hüzünlü bir sesle olsun yarın getirirsin der

Tamam, yarın getiririm der.

Ama içinden de bu gün unutmadı ama yarına kadar unutur der

Çocuk büyük bir heyecanla yarın akşam olmasını bekler

Akşamleyin yine koşarak babasının yanına gelir.

Aynı soruyu sorar

Baba tüh tüh yine unuttum der.

Çocuk babasının kendisine yalan söylemeyeceğini düşündüğü için inanır.

Son bir ümitle olsun üzülme baba yarın getirirsin der

Baba yine olur cevabını varır

İçinden de yarına kadar unutur der

Üçüncü akşam da istediğinin alınmadığını gören çocuk.

Babasının kendisini aldattığını anlar.

Baba çocuğuna hem yalan söyledi, hem de kandırmış oldu

Ve çocuğun zihninde şöyle bir düşünce oluşur

Babam sadece yalancı değil aynı zamanda sahtekârmış da

Babasının yalancılığı perçinleşmiş, sahtekârlığı ortaya çıkmış oldu

Çocuk böylece ikinci kareyi çekmiş oldu.

Tabii ki bunlar tek bir örnekle sınırlı kalmaz

Yani çocuk ikinci virüsü de kaptı

Anneler babalar çocuktur unutur diye düşünür ya

Çocuk unutmaz

Unutur gibi görünür

Dosya arşivdedir.

                                                                  Devam edecek

İstanbul’un Belediyeleri

İstanbul’un belediyelerini yazmak nereden aklına geldi diyeceksiniz.

İstanbul çok büyük bir şehir Büyükşehir Belediyesi olduğu gibi her ilçe de bir belediye ve belediye başkanları vardır.

Büyükşehir Belediye Başkanı’nın yaptığı hizmetleri takdir ediyoruz. Gerçekten İstanbul’da temizlik yönünden, yeşil alanlar yönünden, ağaçlandırma yönünden ve toplu taşımacılık yönünden çok büyük hizmetler vermektedir. Ancak Büyükşehir Belediye Başkanı’nın ne ismini ve de resmini duvarlarda görmemekteyiz. Çünkü zaten görevi bu hizmetleri yapmaktır. Ve bunun içinde belediye başkanı seçilmiştir. Sayın başkanın kendisini tanıtmaya reklama da ihtiyacı yoktur.

Ancak ilçe belediyelerine gelince aman Allah bu ne fedakârlık bu ne cömertlik, gecelerini gündüzlerine katmışlar halka hizmet için yarışıyorlar.

İlçelerin duvarları başkanların boy boy resimleriyle süslenmiş. Resimlerin ve yazıların altında büyük harflerle isimleri yazılmış nereye baksanız bu başkanların resimleri ve isimleriyle karşılaşırsınız.

Sanki görevleri hizmet değilmiş de ceplerinden bu millet için para ve emek harcıyorlarmış. Duvarlara astıkları afişlerde ilçelerinin isimlerini vererek TAM hizmet diye yazmaktadırlar. Allah onlardan razı olsun yoksa bizim halimiz ne olurdu. İyi ki tam hizmet veriyorlar. Ya yarım hizmet verselerdi ne yapardık. Sayın başkanlar bütün emeklerini, zamanlarını hatta paralarını dahi ilçelerine harcamaktadırlar!

Yalnız şunu düşünmüyorlar ki belediyeler halka hizmet için kurulan mahalli idarelerdir. Başkanları da halka hizmet için seçilirler. Halkın parasını halktan toplanan paraları kendi reklamları için kullanamazlar.

Yüce Allah kul hakkı ile huzuruma gelmeyin diyor. Sayın başkanların kendileri için harcadıkları reklam paraları kul hakkına girmiyor mu? Vatandaştan aldığınız bu vergilerle daha güzel işler yapmaya çalışsanız halkımız sizi zaten takdir edecektir. Büyükşehir Belediye Başkanının resmi ve ismi duvarlarda yok şimdi sayın başkanı kimse tanımıyor mu?

Kim Şampiyon Oldu; Habil mi, Kabil mi?

 

Eskiden beri ülkem için Başkanlık sistemine geçmek ve halkım için 3 İstanbul kulübünü kapatmak hayalimdir. 3 Sabataycı ailenin kendi aralarındaki rekabetin 100 yıl sonra bu raddeye geleceğini ve bu kadar kâr getireceğini onlar bile tahmin edemezdi.

Hep Franco, Soares vb. faşist diktatörler için söylenen futbolun bir uyutma taktiği olduğudur. Hayır, Türkiye liglerinde oynanan futbolun can sıkıcı ve adam uyutucu olduğundan bahsetmiyoruz; bizatihi futbol sektörünün sosyolojik kullanımla halkı uyuttuğunu, halkın da sorunlardan / gerçeklerden kaçmak için gönüllü uyuduğunu söylüyoruz.

Öğrencisinden öğretmenine, doktorundan mühendisine, işsizinden dişlisine, bayanından büyükbabasına değin stat denilen tapınaklarda sövüp sayarak boşalmak serbest, renk fetişizmiyle tatmin olmamış çocukçalıkları tekrar yaşamak serbest, dışarıda ‘taraftar‘ denilen tılsımlı zırhla polis yada başka renk giyinenleri taşlamak serbest, evde çoluk çocuk ekmek – harçlık ve faturalar ödeme talimatı beklerken mevcut 3 kuruşu 5 para etmez işlere savururken mensubiyet noktasında alkışlanmak serbest.

İddia ediyor ve ekliyorum; Trabzonspor‘u kapatın, Trabzon‘da ciddi bir kültürel boşluk doğacaktır. Ve yöre insanı sanal bir kupa mevzusundan çok kendi iş ve imkân sorunlarını, yol ve çevre sorunlarını, din ve misyonerlik faaliyetlerini, azalan tarım ve hayvancılığı – artan vurgunculuğu, toplumsal yozlaşmayı, göçleri ve aile facialarını gündembaşı yapacaktır. Trabzonspor’la kimlerin karın doyurduğu belli, birilerine hatta tamamına yakın kesimlere ise ‘sanki yedim‘ demek düşüyor.

Futbol, asıl demokrasilerde iyi bir oyuncaktır. Saddam‘ın oğlunun, Kaddafi‘nin oğlunun takım sevdası parası kadar. Oysa İngiltere‘de, İspanya‘da, Almanya‘da, İtalya‘da ve Türkiye‘de müthiş bir sektör. Mankenlerden siyasetçilere, fabrikatörlerden generallere kadar herkesin buluşabildiği bir yer. Kara para aklamadan uyuşturucu nakline, ihale kapatmadan mafyoz ilişkilere kadar her işe bulaşılmaya da müsait.

3 İstanbul kulüp başkanlığı her Hükümetin icracı Bakanlıkları arasındadır. İster Başbakan‘la görüşür, ister Genelkurmay Başkanı‘yla.. Parti kursa iktidar olur(muş). Bir kulüp başkanlığı için ciddi ciddi tıpkı Meksika dalgası gibi bir tutuklama dalgası bile oluşturulabilirmiş. Herkesin bildiği ve yaptığı şikeyi herkesin gözü önünde taşlatma seremonisi yapılması iyi de ilk taşı atacak günahsız / şikesiz nerde?

  • Düşünün; Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş olmasa hayatımızda ne eksilirdi? Ve neler artardı?
  • İç ve dış dertlerimizi, problemlerimizi futbolun yeşil çim sahalarının altına süpürmüyor muyuz?
  • Hiç spor yapmadan seyir sporlarıyla yaşam boyu sağlıklı kalacağımızı mı umuyoruz?
  • Takım taassubuyla (fanatiklik) dindarlık nasıl yan yana geliyor?
  • Ayakla ve tepmeyle oynanan bu spor ilkel güdülerimizi hatırlattığı için mi tribünlerde dönüşerek çarçabuk hayvanlaşıyoruz?
  • Milyon dolarlar yatırdığımız azizler (futbolcular) bu işle iştigal etmeselerdi asgari ücretle iş bulabilirler miydi?
  • Daha da önemlisi futbol olmasa haftanın kaç günü kahvede, berberde, okulda, işyerinde, parkta, bahçede ne konuşulacaktı?

İşte biz o bir adım sonrasından konuşuyoruz. Son sözümüz; büyük ya da küçük, Şeytan her zaman Şampiyon!                                                                                                                        

Şoförsüz Araba, İlkesiz Toplum, Yeni Anayasa

 

ABD’nin Nevada eyaletinde ilk şoförsüz araba trafiğe çıktı. Google firmasının üzerinde değişiklik yaparak trafiğe çıkardığı Toyota marka otomobil Las Vegas’ın ünlü sokaklarında gezindi.

Google mühendisleri daha önce de şoförsüz arabayı Kaliforniya sokaklarında denemişti. Ancak Kaliforniya’daki denemede, aracın içinde bir sürücü, gerektiğinde kontrolü ele almak için hazır bulunmuştu. Bu araba 140 bin mil yol yaptı ve kırmızı ışıkta önündeki araca hafifçe dokunmak dışında herhangi bir kaza yapmadı.

Kaliforniya senatörü Alex Padilla ”Birçok trafik kazası, insan hatası yüzünden oluyor, Bilgisayarlar araç kullanmaya başlarsa trafik daha güvenli hale gelecek” dedi.

“Bilgisayarlar araç kullanmaya başlarsa trafiğin daha güvenli hale geleceğine” dair inancın temelinde ne yatıyor?

İnsan yapımı cihazlar basit komutlarla çalışır. Programlarına basit komutlar ve bu komutlara karşı tepkileri evet/hayır şeklinde düzenlenmiştir. Odamızdaki ışığı açmak için elektrik anahtarını “on” durumuna getirmeniz, ışığı kapatmak için ise “off” durumuna getirmeniz yeterlidir. Elektrik anahtarını binlerce defa pozisyonunu değiştirseniz de sonuç aynı olur. Bütün cihazlar her seferinde aynı tepkiyi vermek üzere programlanır.

Oysaki insan çok karmaşık bir yapıdadır. Zaman, mekân ve diğer fiziki ve psikolojik şartlara göre etkilere karşı farklı tepkiler verirler. Bazen kurallara çok uygun hareket edenlerimiz bile zaman zaman kural dışı davranışlardan kendimizi alıkoyamayız.

İşte bunun için insanları belli davranış kuralları içinde tutmaya yarayan din, ahlak ve hukuk devreye girer. Her üçü de belli değer sistemleri üzerine inşa edilmiş kurallar koyar ve kurallara uymayanlara müeyyideler/ yaptırımlar uygular. Din, ahiret günü ile mükâfat ve ceza olarak da Cennet ve Cehennemi vaat eder. Ahlak, vicdani huzursuzluk ve toplum içinde ayıplanma gibi yaptırımlarla kurallara uyulmasını sağlamaya çalışır. Hukukun yaptırımı ise kural ihlali yapan suçluları cezalandırmaktır.

İdeal olan bir toplumda din, ahlak ve hukuk kurallarının dayandığı temel değerlerin aynı olmasıdır. Mesela hırsızlık hemen hemen her yerde din, ahlak ve hukuk kurallarına göre cezalandırılması gereken bir fiildir. Buna karşılık zina bazı dinlerde günah, bazı toplumlarda ahlaksızlık iken bazılarında ne günah, ne de ahlaksızlık sayılmaktadır. Türkiye gibi bazı ülkelerde din ve toplumun ahlaki değerlerine göre yasak olan bu eylem kanunlara göre suç değildir. Üstelik zinayı suç olmaktan çıkaran Ak Parti, İslamcı kimliğiyle tanınmaktadır.

Trafik kuralları yoruma tabi olmayan, bütün dünyada kabul görmüş kurallardır. Bütün dünyada trafikte kırmızı ışıkta durulacağını herkes bilir. Ancak bazı ülkelerde trafik ışıkları olduğu halde bu kural hiç işlemez. Ülkemizde ise bazı kişilerin bu kurala uyması için, ışık sistemine kamera konulması ve kural ihlali tespit edilenlere çok ağır cezalar verilmesi ihtiyacı ortaya çıkmıştır.

Ayrıca dünyada herkes trafikte sarı ışıkla yavaşlarken, Türkler aksine hızlanırlar. Galiba bizim genetik kodlarımızda farklı bir program uygulanmış.

Bu kadar somut bir vakada bile değerlerin uyuşmaması söz konusu ise, yani kırmızı ve sarı ışıkta hızla geçmek bir toplumda hoş karşılanıyorsa, kanunların uygulanmasında da keyfilikten kaçınmak mümkün olmaz.

Şoförsüz araçlar dünyadaki yolları doldurduğunda, ülke bazında program yapılmayacağına ve her aracın programına yüklenen genel kurallara uyacağına inanılarak, kazaların azalacağı ümit edilmektedir. Fakat nihayetinde bu araçlar insanlar için yapıldığına göre, bazı kişiler kendilerine ayrıcalık sağlamak için bu araçları modifiye edecek veya yama programlar kullanacaktır. Mesela devlet büyüklerimizin araçlarının trafikte beklememesi için sisteme özel programlar yüklenecektir.

İşte bunun için cihanşümul (evrensel) değişmez değerleriniz ve ilkeleriniz olmalı. Eğer kendinize ayrıcalık sağlamak için Hak ve adalet gibi değer ve ilkelerden taviz vermezseniz toplumsal trafik düzgün işleyecek, kazalar asgariye inecektir.

Yeni Anayasa yapılacak ve bütün dertlerimize çare olacak” mealli sözler işte bu yüzden tam bir kuyruklu yalandır. Çünkü Türkiye’mizi yönetenlerin de, yönetilenlerin de mutabık oldukları değer ve ilkeler olmadığı gibi, belirli değerler etrafında kümelenmiş olanların da gerçekte tam bir inanç içinde olmadıkları, kendilerine ayrıcalık sağlamak, güç kazanmak için inanç ve değerleri ayaklar altına alabilmekte olduğu görülmektedir.

İslamcı sıfatlı bazıları, “Şahıslarımıza haram olan partimize helal olur” tesellisiyle rüşvet çarklarını işletebilmekte. Ev ziyaretinde bulunduğu arkadaşlarıyla haremlik- selamlık otururken, seçim çalışmalarında hanımlarını hiç tanımadıkları evlere çatkapı ziyaret yaptırabilmektedir.

Tam burada Prof. Dr. Hacı Duran’ın tespitini aktarmak istiyorum:Ben Türk yöneticilerin gerek Osmanlı’nın son dönemlerinde, gerekse Cumhuriyet dönemlerinde, inandıklarını söyledikleri değerlere, yani ideolojilere veya inançlara karşı yeterince samimi, fedakâr ve erdemli davranmadıklarını düşünüyorum. Şahsi çıkarlarını, mevkilerini ve ikballerini inandıklarını varsaydıkları inançlardan ve değerlerden daha üstün görüyorlar. Bu durum Osmanlıcı, Milliyetçi, Marksist, Liberal ve İslamcı denilen birçok kesim için de böyledir.

Adında adalet olan partinin “adaletsiz” olmasına; barış ve demokrasi olan partinin “terör örgütünün uzantısı” olmasına; adında Halk olan partinin “halktan kopuk” olmasına, Milliyetçi olan partinin yöneticilerinden bir kısmının “milletin değerlerine aykırı yaşamasına” engel olmadığını biliyoruz.

Öyleyse Anayasa’nın “yeni” olması ve hatta ideal hükümler getirmesi bile uygulamada yaşanacak olumsuzluklara engel olmayacaktır.

Son söz: Şahsi menfaatlerini, inandığını sandıkları değer ve ilkelerinden önce görmeyen bir insan yapısını sağlamadan şoförsüz araçla da, Yeni Anayasa ile de kazadan kurtulmak mümkün değildir.

 

 

Anneme Mektup

0

Merhaba Anneciğim,

Zaman neye inat bu kadar hızlı ilerliyor ki?

Alıp veremediği ne bizimle?

Büyümeyeceğim anne.

Kaç yaşıma gelirsem geleyim senin küçük kızın olarak kalacağım.

Hayatın başıma taktığı papatya tacı gibisin anneciğim.

Her bir yaprağında neler neler gizli bir bilsen.

Sevgi var, dostluk var, emek var, doğruluk var, dürüstlük var, huzur var, mutluluk var, umut var, hoşgörü var, güven var. Var. Var. Var.

Sevgi yaprağındaki gülümsemen yolumu aydınlatıyor her daim.

Adeta ümitsiz olduğum anlarda bile yeniden hayat bahşediyor anneciğim.

Başım dara düştüğünde uzanıp umut yaprağına dokunuyorum anneciğim.

Yaşam kaynağım oluyorsun. 

Daha bir sıkı sarılıyorum hayata seninle anneciğim.

Bir yaprağında sabır gizli senin biliyorum.

Başına ne gelirse gelsin, sabret dersin ya annem, artık öyle yapıyorum.

Küçük şeylerle mutlu olmanın sırrı senin gözlerinde, baktıkça ilham alıyorum.

Hayatımın kutupyıldızısın annem.

Karşılıksız sevginin ete kemiğe bürünmüş halisin anneciğim. 

İyiki varsın anneciğim

Seni çok seviyorum.

Bu dünyadaki en güvenli sığınağım senin kucağın.

Benim annem olman en büyük şansım.

Anneler günün kutlu olsun.

Ellerinden öpüyorum papatyam.

Ses Bayrağımız

 

 

Bizlerden ayrılana, gülerek diyorduk: “Hadi güle güle.”

Gıpta ettiriyorduk sanki, Gül’e karşı şakıyan Bülbül’e

 

Artık ayrılırken birisi birisinden diyor: “B(a)y B(a)y!”

Güzeller güzeli Türkçemizle, edercesine alay

 

Olan oldu  “Güzel Türkçe”mize, elimizde yazık ki perişan

Anlaşılmaz olacak, tarihte bıraktığımız binbir nişan

 

Türkçe yaralıysa, tutmalı matem üstüne matem

Arkası gelir bunun, Türkiye’ye vurulur hatem

 

Ağaçlardan yoksun bir orman, dönüşür çöle

Kıyıma uğrayan dil de, benzer susuz göle

 

Türkçe’nin Harf-i Ta’rîf’e doğal olarak yokken ihtiyacı

İngilizce’nin “The” takısına tenezzül etmesi, ne acı

 

Türkçe, diller arasında süzülen, nazlı bir kuğu

Nerde görülmüş, bir dilin kendine, tuzak kurduğu?

 

Hani, annemizin ak sütü gibiydi, ağzımızda Türkçe

Annemiz gibi hasret kalıyoruz dilimize, gittikçe

 

İslâm’ın üç büyük dilinden biridir Türkçe

Söylenip duracak, Dünya dönüşü sürdükçe

 

Dediler yabancı Türkologlar, gelip bir araya:

“Türkçeyi, sanki Dilciler buldu, araya araya

 

“Görmedik dediler bunun gibi, iskeleti sağlam bir dil

Türkçe’nin, öteki diller gibi temeli iğreti değil.”

 

“Başladı”, “Başlamak”, “Başlatıldı” denmesi, olmalı iken şart

Ne demek: Falan, Filan, Falankes ve Oluş, için: “Aldı start”?

 

Avrupa’ya gitmedim diye, üzülmeyin sakın

Sadece, caddelerdeki tabelalara bakın

 

Geldik sanılır Batı’ya, boşuna yol parasına ne hâcet?

Sıralanan isimler, başka değil, şuursuzluğa alâmet!

 

2317

Doğu’ya kapanış veya Batı’ya el pençe, divan duruş

Yok mu bunun ortası, verin hesabı artık, kuruş kuruş

 

Radyo – Televizyon olmuşken, milletin konuşan dili

Evvelemirde, Türkçe’yi en güzel şekilde bilmeli

 

Dile verilen önem için, olsun onlara örnek: B(i)B(i)C(si)

T(e)R(e)T(e) Türkçesi için de, denilmeli yok bunun gibisi

 

Varken Âkif’i, Kemâl’i, Kısakürek’i, Safâ’sı.

Niçin sürülmez, o güzel Türkçe’nin, binbir safâsı?

 

Varken Buğra’sı, İlhan’ı, Yûnus ve Mevlânâ gibi böyle, nice.

Gelmeli mi Türkçe’nin sırtı yere, varken okuyan hece hece?

 

Hele hele varken Fuzûlî, Bâkî ve hey gidi Nâbî

Teşekkür gerekmez mi diyerek: “Sana şükür Yâ Rabbî.” ?

 

Türkçem, bozuk ağız ve hoyrat ellerde, olurken dilim dilim!

Gidişâtın vahim sonucunu söylemeye, varmıyor dilim!

 

Mâzî ve hâlde varken, bu kadar değerli şâir

Söylenecek çok şeyimiz var, Millî Dil’e dâir

 

Bırak turistik mekânların, ismen yabancılaşmasını!

Mahalle araları tutuyor, eski günlerin yasını!

 

Yeni isim, olur isimlenen yerin, yeni tapusu

Mülkün yeni sâhibinin, girdiği güvenli kapusu

 

Sorulur Hazret-i Peygamber’den: “Kime denir Arap?”

“Arapçayı konuşana…” olur cevâbı derakap

 

Demek ister ki, o şanlı, azîz, büyük Nebî

Dil; olur, milliyet tâyininin baş sebebi

 

Demek ister ki bizlere, o her şeyde olan kılavuz

Varlığı sürdürmek olur ancak, dili kılmakla yavuz

 

Unutma ki vatanı kaybeden, sâhipse eğer diline,

Er geç dili sâyesinde, vatanı geçecektir eline

 

Dil deyip geçmeyin, odur asıl kimliğin muhâfızı

Odur vatan, millet ve dînin, gerçek sâhip ve hâfızı

 

 

2318

Din, Dil ve Vatan bir ise; birdir demişler, o millet için

Anlamışlar ki, millet oluşta, kaynaştırıcı rol, dilin.