27.7 C
Kocaeli
Salı, Ağustos 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1092

Edebiyat ve Fen Fakülteleri’nin Öğretmenlik Hakkı Alınamaz

0

 

Milli Eğitim Bakanlığının son günlerde aldığı Edebiyat ve Fen Fakültesi mezunlarının  öğretmen  olarak atanmayacağı kararı son derece yanlıştır. Bu karar, sadece Bakanlığın öğretmen adaylarının sayılarının çokluğu karşısında paniklemesinden kaynaklanmaktadır. Fakat hiçbir ilmi, pedagojik ve insani temele dayanmamaktadır. Bu kararla Cumhuriyet dönemi eğitim hayatı içinde kemiyet ve keyfiyet yönünden en önemli öğretmen kaynaklarından olan bu iki fakülteye büyük bir haksızlık yapılmıştır.

Bu Edebiyat ve Fen Fakültelerine yapılan ikinci darbedir. İlki 2000 yılında DSP’li Milli Eğitim Bakanı Metin Bostancıoğlu döneminde yapılmıştır. İki sene sonra aynı partili Milli Eğitim Bakanı  Prof. Dr. Necdet Tekin  bu büyük yanlışı düzeltmiştir. Eğitimde sistem, program, müfredat yönünden yaptığı sık değişiklerle eğitimcilerin başını döndüren Bakanlık, şimdi de öğretmen yetiştiren kaynaklar konusunda da aynı aymazlığı göstermektedir.

Öğretmen adayı sayısının çokluğu, bir milli istihdam politikamız olmamasından ve buna göre bir planlama yapılarak öğretmen yetiştiren kurumlara ihtiyaca göre öğrenci alınmamasından kaynaklanmaktadır. Son yıllara kadar kurulan tüm üniversitelere Edebiyat ve Fen Fakültesi açma zorunluluğu getiriliyordu. Şimdi özel üniversitelerin çoğunda da bu fakültelerin açıldığını görüyoruz. Şimdi suç, bu fakülteleri seçen gençlerin mi, yoksa gereğinden fazla bu fakülteleri açılmasına izin veren yetkililerin mi? Veteriner, ziraat, eczacılık, hukuk ve diğer fakültelerinden öğretmen atayan Bakanlığın bu kararı, bindiği dalı kesmektir.

Osmanlı devletinden yüzde yedi okuryazarı olan bir millet devralan Cumhuriyet yönetimi, okuryazar oranını arttırmak için, Millet Mektepleri açmış, eğitim seferberliği başlatmıştır. Fakat buralarda görev verecek öğretmenlik eğitimi almış yeterli sayıda eğitimci bulunamamıştır. Çünkü, o tarihlere kadar öğretmen yetiştiren Muallim ve Yüksek Muallim Mektepleri vardı. Onlar da ülke genelinde çok az sayıda bulunan okulların öğretmen  ihtiyacını karşılıyorlardı. Öğretmen açığını kapatmak için, öncelikle askerlikte okuma yazmayı öğrenmiş, ilkokul ve ortaokulu bitirmiş gençler, kısa süreli eğitimlerle “Eğitmen” sıfatıyla öğretmen olarak görevlendirilmişlerdir. Daha sonra, bunları Köy Enstitüleri ve Eğitim Enstitüleri takip etmiştir. Yüksek Muallim Mektepleri, Yüksek Öğretmen Okulları adını almıştır.

Cumhuriyet döneminde öğretmen yetiştiren en başarılı eğitim kurumları, Yüksek Öğretmen Okullarıdır. Yüksek Öğretmen Okulu mezunları her zaman eğitimin yüz akı olmuşlardır. Çünkü, bu okulların öğrencilerinin tamamı, önce  Edebiyat ve Fen Fakültelerini, sonra da Yüksek Öğretmen Okulu  giriş sınavını kazanmış öğrencilerden oluşuyordu. Bütün masrafları devlet tarafından karşılanan bu öğrencilerin tamamı dört yıl boyunca yatılı olarak okuyorlardı. Öğretmen olma ideali ile bu okulları seçen gençler, gündüz Edebiyat ve Fen Fakültelerinde lisan eğitimini alırken, akşamları da Yüksek Öğretmen Okulunda meslek dersleri ve pedagojik formasyon dersleri alıyorlardı. Bu okulların mezunları, Bakanlıkça en yetkin öğretmen adayı görülerek özellikli okullara hemen öğretmen olarak atanıyorlardı.

Yüksek Öğretmen Okulları dışında kalan Edebiyat ve Fen Fakültesi öğrencileri de son sınıfta pedagojik formasyon dersi alarak mezun oluyor ve öğretmenliğe başvurdukları zaman Bakanlıkça hemen liselere tayin ediliyorlardı. Eğitim Enstitüsü mezunları da ortaokullara tayin olunuyorlardı. Köy Enstitüleri, yanlışları ve eksikleri giderilerek sürdürülmesi gerekirken, siyasi çekişmelerin ve ideolojik kavgaların odak noktası olarak kapatılmış, yerini Öğretmen Okullarına bırakmıştır. Bakanlık, 1970’li yıllarda bütün eğitim kurumlarında yaşanan anarşik olayları bahane ederek, 12 Eylül 1980 İhtilalinden sonra Öğretmen Liseleri dışındaki Eğitim Enstitülerini YÖK’e devretmiş, Yüksek Öğretmen Okullarını kapatmıştır. Edebiyat ve Fen Fakülteleri bu tarihten sonra da liselerimize öğretmen vermeye devam etmişlerdir.

1990’lı yıllara geldiğimizde önce Fen ve Edebiyat  Fakülteleri öğrencilerinin önce pedagojik formasyon yapma hakları ellerinden alınmış, ardından da mezun olduktan sonra Eğitim Fakültelerinde tezsiz yüksek lisans yapma mecburiyeti getirilmiştir. Bu yetmezmiş gibi

57. Hükümet zamanında Metin Bostancıoğlu’nun bakanlığı döneminde bu fakülte mezunlarının öğretmenlik yapma hakkı ellerinden alınmış, iki yıl sonra kendisi de Fen Fakültesi mezunu olan Prof. Dr. Necdet Tekin’in bakanlık döneminde bu haklarını yeniden elde etmişlerdir. On yıl sonra Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer tarafından yeniden bu haklarından mahrum bırakılmak istenmektedirler. Yıllarca ülkemize bakanlar, müsteşarlar, genel müdürler, müdürler, müfettişler ve çok değerli öğretmenler yetiştiren bu okullarımıza yapılan bu üvey evlat muamelesi çok yanlıştır. Yıllarca plansız ve programsız biçimde Eğitim Fakültelerine, Fen ve Edebiyat Fakültelerine öğrenci alıp, bugün “ben bu kadar öğretmen adayını ne yapacağım” paniğine kapılıp böyle saçma ve acımasız bir karar almak bu fakültelerin mezunlarına yapılacak en büyük zulümdür.

Edebiyat ve Fen Fakültesi öğrencileri, alanlarında uzman yetiştirilmek amacıyla bilgi ve akademik formasyon yönünden çok iyi  yetiştirilmektedirler. Eğer pedagojik formasyon eksikleri varsa tamamlanmalıdır. Bundan böyle Fen ve Edebiyat Fakültesi açılmamalı, mevcutların ihtiyaç duyulmayan bölümleri kapatılmalı, öğrenci kontenjanları azaltılmalıdır. Bu fakültelerden mezun ve okumakta olan öğrencilerin hakları mutlaka korunmalıdır. Gerekli tedbirler alınıp düzenlemeler yapılmak suretiyle Türk Öğretmeninin en sağlam kaynağı olan, idealist ve vizyon sahibi insanlar yetiştiren Edebiyat ve Fen Fakültelerinden öğretmen alımına devam edilmelidir.

 

 

“Adam” Yokluğu

0

Eskiler  “kaht-ı rical” derlermiş yetişmiş insan ya da yetişmiş lider yokluğuna.

Her aile bir topluluktur. Bizim kültürümüzde aile reisi, babadır. Baba iyi bir yönetici ise, ailede huzur vardır. Şirketlerin yöneticileri iyi, yetişmiş ve başarılı ise o şirketler huzurludur, yıllarca kâr edebilir, ayakta kalabilir. Bir toplum, içinden, yetişmiş, adaletle hükmeden liderler çıkaramamış ise o toplumda dirlik düzen yoktur, toplumun yok oluşu kaçınılmazdır.

Bence, ülkemiz insanının, global anlamda bütün dünyanın en acil sorunu “yetişmiş lider” yokluğudur. Ülkemizi ve dünyayı yönetenler yönetme yeteneğinden yoksun insanlardır. Bu sorun birkaç yüzyıldır giderilememiştir.

Bakın ülkemize. Bu ülkenin insanı son iki asırdır yakındığı sorunlarını aşamamış, yaratılışının gayesi olan gerçek mutluluğu yakalayamamıştır. Yönetici yetiştirsin diye kurulan “Mülkiye” şimdiki adıyla “Siyasal Bilgiler Fakültesi” gerçek anlamda yönetici yetiştirememiş ve bir zamanlar siyasi anlamda sorunların, terörün kaynağı haline gelmiştir. Bazılarının beğenmediği Osmanlı´daki “Enderun”ların yerini dahi dolduramamıştır. Ülkemizi, nedense  gerçek işlevi yöneticilik olmayan ya askerler ya da mühendisler yönetir olmuştur.

Dünyada durum farklı mıdır? Amerika isimli dünya devini yöneten düne kadar bir artist değil miydi?

Buradan, “Demek ki yönetici okuldan çıkmaz, bu bir yetenek ve kültür işidir.” sonucu çıkabilir. Bu da doğru; ama onlar da dünya insanlığını ideal anlamda yönetememişlerdir. Ülkemiz insanı, bir dönem, az önce ne konuştuğunu hatırlamayan, ülkemiz gerçeklerini tamamen unutmuş, eline tutuşturulan kâğıdı okumaktan aciz birinin yönetimine mahkûm edilmiştir. Dünyanın jandarması olarak adlandırılan Amerika Birleşik Devletleri “Bir Haçlı Seferi başlamıştır.” diyerek bilinçaltını kontrol edemeyecek güçte, belki de insanlığı yeni bir felakete götürerek bundan mutlu olacak sadist ruhlu birinin yönetiminde değil miydi?

Bu örnekleri çoğaltabiliriz. Bugün özel anlamda ülkemiz, geniş anlamda bütün insanlık bir liderin taşıması gereken dirayet, adalet, ileri görüşlülük, fedakârlık, yüksek insan sevgisine sahiplilik, aldığıyla değil verdiğiyle mutlu olabilmek meziyetlerine sahip yöneticilerden yoksundur. Bu, hem ülkemiz hem bizim dışımızdaki ülkeler için büyük eksikliktir. İnsana yatırım deyince akla fen bilimleri geliyor, sosyal bilimler atlanıyor. Yatırım öncelikle sosyal bilimlere yapılmalı, en zeki insanlar bu sahada değerlendirilmelidir.

 

 

Hünkar Çayırı’nı Nasıl Tanıtabiliriz?

Geçen hafta Gebze Belediye Başkanı Sayın Adnan Köşker’in Hünkar Çayırı’ndaki basın toplantısına katıldım. Hafif sisli bir hava ilkbaharın biraz soğuk esintisi tarihi çeşmenin hüznü ve belediye tarafından kurulan temsili Fatih Otağı’nın ihtişamı namazgah, köprü, Fatih anıtı ve Fatih çayırındaki envai çeşit çiçek, tarihi sergi ve çınar ağaçlarının altındaki kahvaltı masasında çayımı yudumlarken tarihin derinliklerine doğru yolculuğa çıktım. 
531 yıl önce çağ açıp çağ kapatan Fatih Sultan Mehmet Han’ın edebiyata yürüdüğü mekan yıllarca unutulup kaderine terk edildikten sonra son 3 senedir anılan vefa borcumuzu ödemeye çalıştığımız büyük Fatih. Fatih’in vefat ettiği alanı bugünlere nasıl geldiğini son 20 yıldır rantçılar tarafından bölgenin nasıl ele geçirilmek istendiğinin canlı şahidi olarak bu alana nasıl sahip çıkılabilir sorusunu zihnimde cevaplarken diğer taraftan çayımı yudumluyor tarihi çeşmenin ihtişamını seyrediyordum. 
Belediye başkanı Sayın Köşker gerçekten önemli bir karar alarak son 3 yıldır Fatih’i anıyor. Önümüzdeki yıl daha geniş çaplı anmak için tıpkı Kosova’daki gibi Fatih’in temsili bir makam türbesini inşa edeceğini gıyab-i cenaze namazı kılınacağını tüm Türkiye çapına bu alanı duyuracaklarının müjdesini veriyordu. 
FATİH OTAĞINI ÖNCE GEBZE VE KOCAELİ BÖLGESİNE TANITMALIYIZ
Bugün Fatih Otağını Gebze ve Kocaeli bölgesinde görmeyen pek çok insan var. AK Parti İl Başkanı Sayın Mahmut Civelek, Devr-i Alem Belgesel program çekimlerimizde de açıkladığı gibi ilk kez otağı gördüğünü ve otağa sahip çıkmak için elinden geleni yapacağını ve tarih bilinci seferberliği başlatacağını söylüyordu. Sayın başkana gerçekten müteşekkürüz. Bugün Kocaeli’de etkili ve yetkili yerde birçok görev yapan insan, gazeteci, kültür adamı ve siyaset adamının Fatih’in Otağı’na gelmediğini biliyorum. Merak ediyorum acaba Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Karaosmanoğlu Otağa geldi mi gelmedi mi? Ben gelmediğini biliyorum yanlışım varsa düzeltsinler. Öncelikle Gebze ve Kocaeli bölgesine Fatih’in Otağı’nı tanıtmalıyız. Yurt dışından gelen turistlerin buraya dikkatini çekmeliyiz. Hünkar Çayırı’nın Fatih’e yaraşır hale getirmeliyiz. 
FATİH OTAĞI’NA NELER YAPILABİLİR?
Bir tarih ve kültür mirası olan Hünkar Çayırı ve Fatih’in Otağı’nın bulunduğu bölge rantçıların, çıkarcıların, vurgun ve talancıların hedef tahtası olmasından kurtarmalıyız. Başta Karadeniz Holding ve Çayırova Cam’ın iştiraki İş Bankası tarafından bölgeye yapılmak istenen limanları engellemeliyiz ve bu bölgede imar tadilatı yapılarak fuar alanı gösterilerek imara açılan bu alanı kültür ve turizm alanı ilan ederek bu bölgeyi halkın gezip görebileceği bir Fatih Kültür Parkı ve açık hava müzesi haline getirmeliyiz. Gebze İleri Teknoloji Enstitüsü’ne tahsis edilen Çayırova Ziraat Ormanlığı vakit geçirilmeden düzenlenip Fatih Hünkar Çayırı mesire alanı haline getirilerek halka açmalıyız. Ziraat Okulu sahasında yüzlerce çeşit bitki çiçek, meyve ve ağaç türü tek tek tespit edilerek yeşile ve çevreye önem veren Fatih’in adına yaraşır, Fatih bitki ve ağaç müzesi haline getirmeliyiz.

Prof. Dr. Abdullah İnci ile Türkiye’de Hayvancılığın Geldiği Son Nokta ve Çözüm Önerileri Hakkında Konuştuk

 

Erciyes Üniversitesi Veteriner Fakültesi Parazitoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Abdullah İnci ile Türkiye’de Hayvancılığın Geldiği Son Nokta ve Çözüm Önerileri Hakkında Konuştuk

Oğuz Çetinoğlu: Hocam, Türkiye’de hayvancılığın durumu hakkında genel bir değerlendirme yapar mısınız?

Prof. Dr. Abdullah İnci: Her konuda olduğu gibi, bir sektörde gelinen son noktayı gösterebilmek için elbette o alanın başlangıç noktasının da iyi bilinmiş olması gerekir. Buradan hareketle, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Kurucu ve Çağdaş Türk Toplumunun oluşumunu sağlayan iradenin Devletin kuruluş dönemlerinde neler yaptığına kısaca bakmak gerekir.

Kurucu irade, Devletin öncülüğünde üretimi teşvik eden, üreticiye özellikle hayvan ıslahı konusunda örnek olan, üreticinin ihtiyacı olan nitelikli ve sağlıklı damızlıkları yurtiçi dinamiklerinden karşılayan, üretici çıkarlarını gözeten ve koruyan, sektörlerde ve piyasalarda her türlü istikrarı sağlayan hayvancılıkla ilgili modern üretim, sanayi ve ticarî işletmeleri kurmuş ve geliştirmiştir.

Çetinoğlu: Hangileri, isim verilebilir mi?

İnci: 1938’de kurulan Gazi Orman Çiftliği, 1950’de faaliyete geçirilen Devlet Üretme Çiftlikleri, 1953 yılında hayata geçirilen Et ve Balık Kurumu (EBK), 1955’te kurulan Yapağı ve Tiftik Anonim Şirketi, 1956’da faaliyete geçen Türk Yem Sanayi Anonim Şirketi, 1965’de kurulan Türkiye Süt Endüstrisi Kurumu (SEK) sözünü etiğim işletmelerin belli başlılarıdır. Bunlar hayvancılığın ana taşıyıcıları olan, ona hayat veren ve gelişmesini sağlayan stratejik Kamu İktisadî Kuruluşlarıdır. EBK, sadece piyasada et fiyatlarının regüle edilmesinden sorumlu değildi. Bu görevinin yanında ülke çapında hayvan sağlığının kontrolünde de görev ifa ediyordu.

Bu kurumlar, 1961 yılında kurulan Devlet Planlama Teşkilatı (DPT)’nın 1963 yılından itibaren başlatmış olduğu 5 er yıllık Planlı Kalkınma Dönemlerinde de çok önemli katkılar sağlamışlar ve kalkınmanın istikrar içerisinde yürütülmesine hizmet etmişlerdir.

Ancak Türkiye’de 12 Eylül 1980 askerî darbesi sonucu kurulan örfî idare hükümetinin istikrar programı ile yeni bir döneme girilmiştir.

Girilen bu yeni dönem, hayvancılık sektöründe çok belirgin bir gerilemenin de başlangıcı olmuştur. Takiben 1937 ve 1983 yılları arasında Tarım Bakanlığı tarafından uygulanan tarım ve hayvancılık hizmetlerini sektörel olarak düzenleyen Vazife ve Teşkilat Kanunu, örfi idare hükümeti tarafından kaldırılmış ve reorganizasyon adı altında yeni bir yapılanma ortaya konulmuştur. Bu yeni yapılanmanın kırsal alana yönelik hizmetleri fonksiyonellik anlayışıyla sunulmağa çalışılmıştır. Bütün bu şekil değişikliklerinin üstüne 2003’ten sonra sözleşmeli personel istihdamı ile kamuya alınan Veteriner Hekimler, hayvancılık işletmelerinin bir bir kapandığı köylerde görevlendirilmişler ve köy muhtarının insafına ve onun emrinde çalışmak mecburiyetinde bırakılmışlardır.

Çetinoğlu: Düzenlemenin sonuca yansıması nasıl oldu?

İnci: Bu anlayış, işletme ve sektörler arasındaki farklılıkları dikkate almadığından ilerleyen dönemlerde başarısız olmuştur. Ancak başarısızlıklar her defasında görmezlikten gelinmiş ve problemlerin zaman içerisinde kat be kat büyümesine yol açılmıştır. Problemleri çözmeyen ve yanlış anlayıştaki inat, özellikle günümüzde de hayvancılığın ve tarımın sonunu getirmiştir.

Diğer yandan, dünyada gelişen küreselleşme dalgası Türkiye’yi de etkilemiş ve küresel ekonomi anlayışı ile 1990 da başlatılan özelleştirme çalışmaları kapsamında hayvancılığın başlıca taşıyıcıları ve üretimin lokomotifi, aynı zamanda çok önemli sosyo-ekonomik denge ve istikrar unsurları olan, EBK, SEK ve Yem Sanayi A.Ş. gibi KİT’ler özelleştirme kapsamına alınmıştır. Bunlardan SEK ve Yem Sanayi tamamen, EBK ise kısmen özelleştirilmiştir. Yapağı ve Tiftik Anonim Şirketi ise işlemez hale getirilmiştir. Hayvancılık sektörü için kritik öneme sahip bu kurumların devre dışı kalmaları sonucu Devletin elinde hayvancılık sektörüne müdahale edecek kurumu kalmadığından üretici, ‘serbest piyasa‘ da denilen karaborsanın insafsız çarkına teslim edilmiştir. Öte yandan Devlet Üretme

Çiftlikleri fonksiyonel olmaktan uzaklaştırılmış ve üreticilerin yurtiçinden üstün ırk özelliklerine sahip, her türlü hastalıktan ari ve sertifikalı damızlık düve ihtiyacını karşılama potansiyeli yok edilmiş ve böylece üretici ithalata mahkûm bırakılmıştır.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim Hocam. Günümüzdeki durumu da hayvancılığın belli başlı dalları itibâriyle mercek altına alabilir miyiz?

İnci: Ben de oraya geliyordum zâten. Sığırcılıktan başlayalım:

Türkiye’de 1928 yılında 6.934.000 baş olan sığır sayısındaki artış 1980 yılına kadar devam etmiş ve 15.894.000’a ulaşmıştır. Türkiye bu sığır varlığı ile Dünya’da 15. Sıraya yükselmiştir. Ancak bu sayı, Türkiye için milat kabul edilen 1980 sonrasında belirgin bir şekilde düşmeğe başlamış ve sığır sayısı 10.860.000’e düşmüştür. Türkiye bu haliyle, sığır mevcudiyeti bakımından Dünya’da 25. sıraya gerilemiştir.

Çetinoğlu: Sığır sayısındaki azalma, et ve süt verimi nasıl etkiledi?

İnci: Bir miktar genetik iyileştirme sağlandı. Birim inek başına süt verimleri 1939’da 513 kg/yıl’dan 2009’da 2.802 kg/yıl’a yükselmiş; aynı dönemde yıllık toplam süt üretimi de 1939’da 1.300.000 tondan 2009da 11.500.000 milyon tona yükselmiştir. Ancak inek başına yıllık süt verimliliğinin Amerika Birleşik Devletlerinde 9.331 kg/yıl, Avrupa Birliğinde 6.157 kg/yıl ve dünya ortalamasının ise 2.091 kg/yıl olduğunu unutmamak gerekir. Diğer yandan, Türkiye’de sığır başına karkas ağırlığı 216 kg ile (dünya ortalaması 211 kg) civarında iken bu oran, AB’de 278 kg, ABD’de 355 kilodur. Bu karşılaştırmada da görüleceği gibi, Türkiye’nin sığırcılığı kendi içinde bir verimlilik artışı göstermiş gibi görünse de aslında gelişmiş ülkelerin oldukça altındadır.

Türkiye’de 1960’da 27.700.000 olan nüfus 1980’de 50 milyona, adrese dayalı son sayımda ise 73.000.000 olmuştur. Son yıllarda turizm sezonundaki 20.000.000’u aşan turist sayısı da dikkate alınacak olursa Türkiye’nin üretilen hayvansal üretimden beslenen aktif nüfusu yaklaşık 80 milyon/yıl civarındadır. Türkiye’de 1960-2008 yılları arasında nüfus % 170 artmış buna karşılık aynı dönemde toplam kırmızı et üretimi % 70; toplam süt üretimi ise % 88 artarak nüfus artış hızının çok altında kalmışlardır. Dolayısıyla 1960’da kişi başına düşen kırmızı et üretimi 14,6 kg, süt üretimi de 234 kg iken bu oranlar 2008’de sırasıyla 9,8 ve 173 kiloya düşmüştür. Diğer bir ifadeyle Türkiye’de kişi başına düşen kırmızı et ve süt bakımından 1960’1ı yıllarda yaşayan insanların daha iyi beslendiği söylenebilir.

Çetinoğlu: Verim arttı diye sığır sayısında azaltmaya gidilmiş olamaz değil mi?

İnci: Azalışın muhtelif sebepleri vardır. Ancak en önemli sebebi; yetiştiricilerin başta mera, barınak, yem, kredi ve hastalıklarla mücadele ve sigorta gideri gibi yüksek girdi maliyetleri, teşkilatsız üretim ve pazarlama yapısı sebebiyle piyasada oluşan veya kârlılığa imkân vermeyen ürün fiyatları yüzünden üretimden uzaklaşmaları ve üstün verimli damızlıklar ve sağılanlar dâhil bütün sığır varlığını kesim için mezbahaya sevk etmek mecburiyetinde kalma gerçeğidir.

Çetinoğlu: Bu akıl tutulmasının sebebi ne ola ki?

İnci: Üreticinin çığlıklarını yetkililere bir türlü duyuramaması veya politik iradenin bunlara kasıtlı olarak duyarsız kalması sonucu alınması gereken önlemler zamanında alınmamış ve verilmesi gerekli destekleri zamanında verilmemiş ve bu acı gerçek yaşanmıştır. Kısaca bu acı gerçeğin esas sorumlusu, ilmî olmaktan uzak ve yanlış projeleri doğruymuş gibi hayata geçiren hükümet politikalarıdır. Bunun yanında halkımızın selektif beslenmesi kırmızı et tüketiminde koyun ve keçi eti yerine sığır etini tercih etmesine ilave son yıllarda özellikle Kurban Bayramlarında, kurbanda olması gereken özellikler dikkate alınmaksızın, kurban yaşı tutuyor-tutmuyor, erkek-dişi, gebe-gebe olmayan ayrımlarına özen gösterilmeksizin yapılan kesimler sonucu damızlık hayvan stokumuz ileri derecede azalmış ve hatta tehlike sınırının altına bile inmiştir.

Çetinoğlu: Manda yetiştiriciliğinde durum nasıl Hocam?

İnci: Türkiye’de manda yetiştiriciliği hemen hemen tamamıyla terk edilmiş denilebilir. Manda, Türkiye’de neredeyse biyolojik varlık olarak yok olma sınırına gelmiştir ki, bu çok vahim bir durumdur. Türkiye, 1980’de 1.040.000 baş manda varlığı ile Dünyada 11. sırada iken, 2009 yılı verilerine göre bu sayı 86.297 başa düşmüş ve Türkiye dünya sıralamasında 22.’liğe gerilemiştir. Türkiye 1980-2009 arası dönemde dünyada manda sayısında azalmanın 953.703 baş ile en fazla olduğu ikinci ülke olmuştur.

Çetinoğlu: Koyun ve keçicilik yetiştiriciliğinde nasılız?

İnci: Türkiye’nin hayvan varlığının diğer önemli unsurları olan koyun ve keçi sayısında da sığır sayısındaki gerilemelere paralel olarak düşüşler olmuştur. Koyun varlığı 1928’te 13.600.000’dan 1982de ise yaklaşık 50.000.000 başa kadar artmış ve dünyada koyun varlığı bakımından 5. sıraya yükselmiştir. Sığır sayısında olduğu gibi koyun sayısında da bu tarihten sonra gerileme sürecine girmiş, 2009 yılı kayıtlarında 23.974.591 baş olarak yer almış ve Türkiye dünya sıralamasında 12’nciliğe gerilemiştir. Türkiye 1980-2009 arası dönemde koyun sayısında azalmanın 22.051.409 baş ile en fazla olduğu 3. ülke olmuştur.

Diğer yandan Türkiye’de 1928’te 12.100.000 olan keçi varlığı 1960’da 24.600.000’a kadar yükselmiş, 1965’te itibaren azalmağa başlamış ve 1980’de Türkiye’nin keçi varlığı 18.800.000’a, 2002’de 6.800.000’a düşmüştür. Bu sayı 2009 yılı verilerine göre 5.500.000’a düşmüştür.

Çetinoğlu: Azalmanın sebebi belli mi?

İnci: Türkiye’de koyun ve keçi sayısındaki azalmanın en önemli sebebi yıllardır acımasızca devam eden mera tahribatıdır. Tarımda makineleşmenin başladığı 1950’li yıllardan itibaren artan hızla ve bir türlü önü alınamayarak devam eden yeni tarım arazisi kazanma çabası sonucunda milyonlarca hektar çayır ve mera alanı yok edilmiş; 1935’te 44.300.000 hektar olan çayır ve mera alanı 2003 verilerine göre 13.400.000 milyon hektara düşmüştür. Geri kalan mera alanlarının da erozyonlarla kalitesi bozulmuş, aşırı, düzensiz, bilinçsiz ve adeta sömürürcesine otlatma sonucu büyük ölçüde verimliği yok olmuştur. Türkiye’nin bazı yörelerinde neredeyse nitelikli 1 metrekare mera alanı kalmamıştır.

Meraların yok edilmesi,  hayvanla ilgili üretimler için çok önemli bir besin kaynağının da yitirilmesidir. Bunun yanında meraların yitirilmesi, geleneksel olmakla birlikte yığın halinde üretimde bulunan ve düşük maliyetli yem girdisi sağlayabilmeleri bakımından verimli olan ekstansif koyunculuk işletmeleri için de bir yıkım olmuştur. İşte koyun varlığındaki azalmanın gerçek sebebi budur. Bunun dışında da muhtelif sebepler vardır. Özellikle köyden şehre izah edilemeyen göç furyası, sürü idaresini yapacak çobanların bulunamayışı, çobanlara toplumda en düşük seviyede insan muamelesi gösterilmesi ve hatta çobanlara evlenebilmeleri için kız verilmemesi gibi sosyal sebepler ile terör bahanesiyle yaylaların boşaltılması gibi nedenler de sayılabilir.

Çetinoğlu: Tavukçuluk hakkında da bilgi lütfeder misiniz?

İnci: Türkiye’de hayvancılığın iyi organize olduğu ve entelektüel üreticilerin faaliyet gösterdiği alanların başına modern tavukçuluk sektörü gelmektedir. Bu sektör tam entegrasyon konsepti ile faaliyetlerini sürdürmektedir. Türkiye’de küçük, orta ve büyük ölçekli çok sayıda tavukçuluk işletmesi mevcut olup, bunlarda 2008 yılı itibarıyla 234.082.206 besi, 66.500.461 yumurta tavuğu olmak üzere toplam 300.582.412 kümes hayvanı bulunmaktadır. Bu potansiyel ile 2008 yılı verilerine göre Türkiye’de 824.419 ton yumurta, 1.087.680 ton tavuk eti üretilmiştir. Mamafih, geçmişte yaşanan kuş gribi salgını sonucu panik içinde ve yanlış bir uygulama ile Türkiye genelinde halk elinde bulunan bütün kanatlılar imha edilmiştir. Dolayısıyla bu gün halk elinde kümes hayvanı varlığından söz edebilmek maalesef mümkün değildir.

Çetinoğlu: Hayvancılığın bütün sektörlerinde gerilemeler var. Kültür Balıkçılığında iyi olmalıyız

İnci: Türkiye’nin konumu ve potansiyeli itibariyle deniz ürünleri ve kültür balıkçılığından beklentisi çok yüksek olmalıdır. Ancak, veriler bunu göstermemektedir. Türkiye’de 2008 yılı verilerine göre üretilen balık miktarı 545.597 bin ton/yıl’dır.

Çetinoğlu: Arıcılık nasıl?

İnci: Türkiye’de son yıllarda TEMA vakfının hayata geçirdiği Ana Arı Yetiştirme Projesi kapsamında çok sayıda ana arının yetiştirilmesi sağlanmış ve bu gelişmeye paralel olarak arıcılık sektörü Türkiye’de yıllık % 5 büyüme hızını yakalamıştır. Ülke çapında arıcılar Türkiye Arı Yetiştiricileri Merkez Birliği’nin öncülüğünde güçlü bir teşkilatlanma oluşturmuşlardır. Türkiye’de arıcılık, gelecekte de istihdam potansiyeli en yüksek hayvancılık sektörü olarak yerini koruyabilecektir. Türkiye’de 2010 yılı verilerine göre arı kovanı sayısı 5.400.000 adettir. Bu kovan sayısı ile Türkiye

Dünya’da Çin’den sonra 2. sıradadır. Ancak kovan başına verimlilik bakımından aynı başarıyı söylemek maalesef mümkün değildir. Türkiye’nin yıllık bal üretimi 2008 verilerine göre 81.000 tondur. Türkiye, kovan başına bal verimliliği bakımından 17 kg/kovan ile dünya sıralamasında 33. sırada yer almaktadır. Bu çelişkili durum, ‘Kovan başına verilen teşvik desteği‘nin yanlış uygulandığını göstermektedir.

Çetinoğlu: Üretimdeki azalmalar, insan sağlığını ve zekâ yapısını da etkiliyordur

İnci: Ülkeler arası gelişmişlik karşılaştırmasında günlük tüketilen hayvansal protein miktarı, çok önemli bir kıstas olarak kabul edilmektedir. Zira proteinler, hücrelerin yapısına girmesi, hormonların ve enzimlerin yapılarında yer alması sebebiyle canlılık için gerekli en temel bileşiktirler. Öte yandan kan yapımından sorumlu B12 vitaminin başlıca kaynağının kırmızı et olmasının yanında bu vitaminin beyin ve sinir sistemindeki fonksiyonları da unutulmamalıdır.

Sağlıklı ve dengeli beslenme için mutlaka gerekli ve dışarıdan alınması mecburî olan esansiyel aminoasitler ve eksojen yağ asitleri ancak ve ancak hayvanlardan elde edilecek gıdaların yenilmesiyle sağlanabilir. Özellikle çocukların, hastaların ve yaşlıların beslenmesinde hayvanî gıda tüketimine çok özen gösterilmelidir.

Çetinoğlu: Dengeli ve sağlıklı beslenme ile ilgili bilgi lütfetmeniz mümkün mü?

İnci: Dengeli ve sağlıklı beslenen bir insanın günlük tüketmesi gereken hayvansal protein miktarı 35 gramdan az olmamalıdır. Amerika Birleşik Devletleri’nde kişi başı tüketilen hayvanî protein miktarı 75 gram/gün iken bu oran Avrupa Birliği’nde 60 gr/gündür. Ancak maalesef Türkiye’de kişi başına hayvansal protein tüketimi 25,7gr/gün olup kişi başı en az 10 gr/gün protein açığı vardır (hesaplamada nüfus 72.500.000 milyon olarak alınmıştır). Hele hele bu hesaba turist sayısı katılacak olursa bu açık daha da artacaktır. O halde Türkiye’de insanların dengeli ve sağlıklı beslendiğini söyleyebilmek mümkün değildir. Türkiye’nin nüfusu sabit kalmak şartıyla, mevcut hayvanî üretim 2 katına çıkmış olsa ancak kişi başına günlük protein tüketimi asgarî seviye ulaşabilecektir. Bu durumda Türkiye, mevcut nüfusunu ve turizm potansiyelini dikkate alarak yeniden bir üretim planlamasını yapmak mecburiyetindedir. Bu üretim planlaması yapılırken milletlerarası alanda Türkiye siyasî ve ekonomik açıdan bağımlı hale getirilmemelidir. Böyle bir ihtimal karşısında, millî beslenmemiz güvence altına alınmalı, dışsatımı artıran, yeni desteklemelerle üreticiyi motive eden ve çağdaş gelişmelerin ışığında uygulanabilir olan kararlar alınmalıdır.

Çetinoğlu: Veriler iç açıcı değil. Fakat çaresiz olduğumuz da söylenemez. Konunun uzmanı olarak tavsiyelerinizi ilgililere buradan duyurmak ister misiniz hocam?

İnci: Tavsiyelerimi maddeler hâlinde şöyle sıralayabilirim:

1-Tarım ve Köyişleri Bakanlığı acilen yeniden teşkilatlandırılmalı, görev dağılımı günümüz ihtiyaçlarını karşılamak ve üretim artışını hızlandıracak fonksiyonellikte olmalıdır. Bu noktada özellikle Hayvan Sağlığı, Hayvan Hastalıkları, Hastalıkların Kontrolü, Hastalıklarla Mücadele, Veteriner halk sağlığı, Canlı Hayvan ve Hayvanî Ürünlerin Ticareti, Yem Maddeleri, Zootekni, Gıdalar, Veteriner, Tıbbî ve Biyolojik Ürünler, Gümrük Veteriner Hekimliği yanında Veteriner Hekimlerin Sürekli Eğitimi ve Hayvan refahı gibi konulara azamî özen gösterilmelidir.

2-Gelişmiş ülkelerde örnekleri bulunan İhtisaslaşmış Hayvancılık Kooperatifleri’nin kurulması üreticilerin teşkilatlanmasına yardımcı olabilir.

3-Desteklemeler ekonomik olarak gelişme kabiliyeti olanlardan başlamak üzere işletmeleri en uygun ölçeğe yöneltecek nitelikte olmalı, çok küçük veya marjinal kabul edilebilecek işletmeler devletin sosyal güvencesi altında köylük üretim kesiminden diğer sektörlere kaydırılmalıdır.

4-Yirmibirinci yüz yılda Türkiye’nin köylük kesimde yaşayan nüfusunu ileri seviyede bilgi ile donatmak ve ileri teknolojiyi kullanabilir hale getirmek suretiyle üretim ölçeğinde, Avrupa Birliği ile rekabet edebilen rasyonel bir köy ekonomi yapısı oluşturulabilir. Bu kapsamda Türkiye, sahip olduğu ekonomik kaynaklarını bilim ve akıl yolunda yetişmiş insan gücü ile birleştirmelidir.

5-Türkiye’nin kırmızı et üretimini artırmak ve sığır stokunu korumak için acilen koyun ve keçi sayısında artışa imkân verecek uygulamalara öncelik ve ağırlık verilmelidir. Bu kapsamda çayır ve meraların korunmasına ve verimliliklerinin artırılmasına azami özen gösterilmelidir. Ayrıca koyun/keçi sürülerini idare edecek ve onları merada gece gündüz otlatacak çobanların eğitimine, bilgilendirilmelerine imkân sağlanmak ve en önemlisi devlet tarafından sosyal güvenceye alınmaları mutlaka sağlanmalıdır. Bundan başka çobanların hayat şartları iyileştirilmelidir. Diğer yandan Türkiye’nin yaylalarında terörün insafına terk edilen otlaklar, tekrar çobanların sürülerini otlattığı alanlar haline getirilmelidir.

6-Sığır sayısını 20.000.000’a çıkarmak, et veriminde karkas ağırlığı ve süt veriminde AB ortalamasını yakalamak çağdaş Türk toplumunun sağlıklı ve dengeli beslenmesi için gereklidir. Bu seviyeye ulaşabilmek için mevcut bütün kaynaklar ilmî ve akılcı şekilde kullanılmalıdır.

7-Mevcut sığır varlığımız, ilmî ve ileri teknolojik yöntemler kullanılarak verimlilik kabiliyeti bakımından en üst seviyeye ulaştırılmalıdır.

8-Sığırcılıkta girdi maliyetleri olabildiğince düşürülmelidir. Bu kapsamda hayvan bakıcıları çobanlar için önerildiği gibi devletin sosyal güvenlik kapsamına alınmalı ve giderleri devlet tarafından karşılanmalıdır.

9-Devlet, kaliteli kaba ve konsantre yem üretimini teşvik etmeli ve alanda yem üreticisi pazar problemi yaşamamalıdır.

10-Kredi finansman akışı süreklilik göstermeli, üreticinin dayanma ve rekabet gücünü her zaman yüksek olmasını sağlamalıdır.

11-İlmî ve entansif üretime uygun barınakların ve teknolojik ünitelerin ve hatta tam otomasyona geçmiş sığırcılık ünitelerinin yapılandırılması özellikle teşvik edilmelidir. Zira bu tip işletmelere AB ülkeleri ile rekabette şiddetle ihtiyaç vardır.

12-Et ve süt üreticisi pazara dair asla bir problem yaşamamalı ve böyle bir problem yaşamayacağından da emin olmalıdır. Avrupa Birliği’nde olduğu gibi müdahale ve hedef fiyatına benzer bir sistem geliştirilerek hem üreticinin zarar etmesi hem de tüketicinin yüksek fiyata hayvanî ürün tüketmesi engellenmelidir.

13-Hayvancılığa dayalı sanayi sektörü de hayvanî üretimdeki gelişmeler paralelinde özel koruma ve destek altına alınmalıdır.

14-Türkiye’de sığırlarda görülen ve büyük ekonomik kayıplara yol açan ve çoğu zoonotik karakterli infeksiyöz hastalıklar sürekli monitorize edilmelidir. Bu kapsamda ilmî araştırmalara ve sıkı kontrollere ihtiyaç vardır. Gerekli kontrol metotları ve aşı uygulamaları devlet tarafından zamanında ve eksiksiz yapılmalıdır.

15-Gelecek yıllarda özellikle kurban bayramlarında sığır yerine koyun veya keçi kesilmesi, yavru verme kabiliyeti olan dişilerin ve karkas ağırlığın altındaki erkeklerin asla kesilmemesi hararetle tavsiye edilmeli ve bu alanda mutlaka bir mesafe kazanılmalıdır.

16-Bütün bunları yaparken ülkeyi yönetenler asla ithalat sözcüğünü kullanmamalıdırlar. Ayrıca, sınırlardan ülkeye illegal hayvan girişlerine asla izin verilmemelidir.

17-Ülke içinde hayvan hareketleri, ilgili mevzuatlar çerçevesinde disiplinli bir şekilde yapılmalıdır.

18-Ülkedeki mevcut sığır kayıt sistemi, revize edilerek veya daha uygun programlar temin edilerek elektronik ortamda sağlıklı ve güvenilir bilgi akışı sağlanmalıdır. Bunun için Tarım ve Köyişleri Bakanlığında her ili eş zamanlı gösterebilen monitörlerin bulunduğu bir bilgi izleme merkezi kurulmalıdır.

19-Sığır kulak numaraları bir hayvana sadece doğduğunda takılmalı ve o hayvan kesildiğinde de kayıttan düşülmeli ve bir başka hayvana asla takılmamalıdır. Kurulacak bilgisayar sistemi bu tür yanlış veya kötü niyetli uygulamalara izin vermemelidir.

20-Manda yetiştiriciliği gözden geçirilmeli ve yeni bir planlama ve teşvik programı ile tekrar canlandırılmalıdır (Mesela İtalya’da olduğu gibi). Manda sütünün bileşimi de % 9,5’lik yağ miktarı ile inek sütü ile karıştırılarak istenilen konsantrasyonda süt kompozisyonun elde edilmesi mümkündür.

21-Kanatlı sektöründe girdi maliyetlerinin düşürülmesi için mümkün olan her türlü Devlet desteği sağlanmalıdır. Zira bu sektör hali hazırda ülkemizde mevcut olan hayvansal protein ihtiyacının karşılandığı en temel alandır. Dolayısıyla sektörün yaşatılması ve milletlerarası ticaretteki rekabet gücü artırılmalıdır.

22-Balıkçılık sektöründe tatlı su ve deniz suyunda yapılan kültür balıkçılığına devlet, girdi maliyetini azaltacak her türlü desteği vermeli ve milletlerarası rekabet gücü artırılmalıdır. Bu alanda çalışan işçilerin sosyal güvenlik giderlerini devlet karşılayabilir. Zira bu sektör de hayvanî protein üretimini artırmak için oldukça yüksek potansiyele sahiptir.

23-Arıcılık sektörü Türkiye’nin son yıllarda öne çıktığı bir sektör olup büyük gelecek vaat etmektedir. Ancak 2006 yılından bu yana bütün dünyada görülen ‘kaybolma hastalığı’ arıcıları korkutmaktadır. Arı hastalıklarının araştırılması ve kontrolüne yönelik projelerle arıcılara destek verilmedir. Ayrıca endemik arıcılık teşvik edilmelidir.

24-Yukarıda ana hatları ile verilmeğe çalışılan konuları, bu alanlarda iyi yetişmiş ve sahayı da çok iyi bilen bilim insanlarının hazırlayacakları ve sorumluluğunu üstlenecekleri projelerle gerçekleştirmek mümkündür.

 

Prof. Dr. ABDULLAH İNCİ

Çankırı ili Kurşunlu ilçesi İğdir Köyü’nde 1962 yılında doğdu. İlkokulu doğduğu köyde, Orta ve lise tahsilini Kurşunlu Lisesi’nde tamamladı. Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi’nden 1985’de mezun oldu. Aynı fakültenin Parazitoloji Anabilim Dalına 1986’da asistan olarak tâyin edildi.. 1991’de doktor, 1997’de doçent ve 2002’de de profesör oldu.

 

Halen Erciyes Üniversitesi Veteriner Fakültesi  Parazitoloji Anabilim Dalında öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır.

 

 

 

Prof.Dr. Abdullah İnci

Prof.Dr. Abdullah İnci

Prof.Dr. Abdullah İnci

Prof.Dr. Abdullah İnci

“Saf Irkı Kim Arıyor?”

 

Türkiye’de farklılıkların yaratılması ve farklılıklara dayalı etnik ırkçılık yapılması marifet ve demokratikleşme zannedilmektedir. Etnik ırkçılık yoluyla insanların birbirine ötekileştirilmesinde ve soğutulmasında mesafe de alınmıştır.  Parçayı bütünün önüne geçirmek, tanınmaz hale getirilecek yeni Türkiye’nin yeni anayasası için gerekli görülmektedir.

Yıllardır tarihe damgasını vurmuş Türk kavmi, Türk kültürü ve kimliğine bir tanım getirilme gayretleri güdülmüştür. Bilineni tarif etme ihtiyacı doğmuştur. Kimi “suyun ötesi ve berisine” göre Türk’ü ele almış, kimi Türk’e çok dar bakarak neredeyse bir cemaat gibi düşünmüş ve grup egoizmi yapmıştır. Oysa Türk, bir kavmin, bir milli kültürün, milliyetin ve milletin adıdır. Kafaları etnik yobazlıkla dolu olanlar veya kafaları karıştırılan bazı milliyetçiler, Türk denince sadece biyolojik gerekçelere dayanırlar.

Bir ara karışıklıklar dolayısıyla Libya’dan veya başka bir ülkeden tahliye edilen vatandaşlarımızın sıfatı ne idi: Türk. Bunların ne kadarı Kürt, ne kadarı Zaza, Çerkes veya Gürcü olduğunun araştırılmasına ihtiyaç duyulmuş mudur? Dünya milliyetle uğraşır; etnik yobazlık ve bunu marifet saymak bir milletin kurucu unsurunu %90’ı aşan büyük çoğunluğunu, hakim kültürü, milli kimliği dışlamaya dönük faaliyetler emperyal güçlerin işbirlikçilerine düşer. Bazen de sosyal bilimlerden uzak mesleklerde işgüzarlık yapan, genetiğin dışına çıkamayan milliyetçiler de buna âlet olabilir.

Türk, Türk yaşama tarzını (kültürü) yaşayan, paylaşan, kendini Türk milletine geniş (Türk dünyası) ve dar (Türk milleti) çerçevesinde mensup hisseden; ister soy, ister kültürel olarak mensubiyetinin şuurunda olan, Türk kültürünün unsurlarını benliğinde yaşatan ferdin adıdır. Anayasanın 66.maddesinde de herhangi bir antropolojik ve sosyolojik tanıma ihtiyaç duyulmadan bir çerçeve çizilmiştir. Bunun ne etniklikle, ne de ırkla bir ilgisi yoktur. Tam tersine; ırkı ve etnik özellikler dışında hukuki ve siyasi bir birliktelik ve kucaklayıcılık güdülmüştür. Kendisine Türk Milletine mensup hisseden, Türk kültürünü yaşayan dini azınlıkların da kimliği Türk’tür. Ancak günümüzde dar bir etnik mensubiyet (ilkel etniklik) milletleşmeye karşı emperyal amaçlar güden ülkelerce kullanılmaktadır. Önü açılan milli devletler kuşatılıp bunaltılıp tavize ve dönüşüme zorlanmaktadır.

Asıl mesleği genetik olan Türk Ocağı Genel Sekreterinin birbiri ile çelişkili beyanları doğrusu dikkat çekicidir. Türkiye’de saf ırk arayanlar mı var? Türk tarihinde Batıda olduğu gibi ırkçılık geleneği mi söz konusudur? Oğuz Kaan’dan bügüne devraldığımız genetik varlık %2 olarak sözde hesaplanmış, bu ne ifade eder? O günden bugüne kadar Türk nesillerince devralınan kültürel miras; hem değişerek, hem gelişerek 21.yüzyıla kavuşmuş bulunmuyor mu? Mesleki asabiyetin aşıldığı çağımızda biyolojik determinizm ve genetik bilimine hapsolarak neyi çözebiliriz? Anadolu’da karışmışlık (Amalgamasyon) iddiaları çökmüştür. Bunu gündeme taşımak Türk Ocağı Genel Sekreterinin işi midir?

Türkiye’de Türk’e karşı etnik ırkçılık yapıldığı, insanlarımızın daha çok kamplaştırılmaya sürüklendiği ve milli egemenliğin ona buna paylaştırılmaya çalışıldığı bir dönemde, milliyetçi etiket taşıyanların görevi gerçeklerden uzaklaşarak mesleki taassubu aşamamak mıdır? Türkiye’de sarf ırkla uğraşanlar mı var? Almanya, Fransa ve diğerleri biz saf ırk değiliz bize artık Alman, Fransız demeyin diye ortaya mı düştüler? Etnik ırkçılarla aynı safta buluşmak neden? Anadolu’nun ismini bile yabancılar Türkiye olarak koymuşlar. Burada dili Türk, mimarisi, edebiyatı ve sanatı Türk, İslam’ı da Türk üslubu içinde yaşayan bir millet var. Türkiye bir başka ifadeyle Türk’ün vatanıdır. Ancak, gerek Türkiye’de, gerek Türk Dünyasında birleştirici bir unsur olan Türklüğü çözmenin yolu Türkiye’deki kimlik çatıştırmalarından geçiyor. Türkiye ümit ve rehber olmaktan çıkarılıyor. Türk Ocağı’nı yönetenler misyon mu değiştirdi? Yoksa yeni anayasa tuzağına, etnik ufalanmaya, devleti değiştirmeye alet mi oluyorlar?

İhanet kokan etnik ufalanma tramvayından uzak duralım.

 

 

Karakoç ve Akif’in Şiirleri Ders Kitabı Olsa?

 

Bir haftadır bir sempozyum hazırlıkları çerçevesinde Bosnahersek’teyim. Evlad-ı Fatihan olan bu toprakların bir de vakfiyesi var. Devlet-i Ali Osman’nın dış politikasının ana hatlarını çizerek yapan Fatih Sultan Mehmet Han Hazretleri’nin vakfiyesi günümüz idrakine iyice yerleştirilmesi gerekir. Bölgenin can ve mal güvenliğinden Osmanlı kendini sorumlu tutmuş ve halk neye inanırsa inansın ibadetlerinde hür olduğunu vurgulamışıtır.

Saraybosna’da sürekli yağmur var. Rahmeti bol. Her taraf bölgeye has bir yeşil rengin tonlarıyla müzeyyen. Islanmama rağmen aziz dostum Prizren’li Ayet Arifi’nin sahibi olduğu kitap kafe’ye gittim. Yoktu.

Teşekkürler Ayet Bey

Ayet Arifi Bey Türkiye’den çok sayıda yazarın eserini Boşnakça’ya çevirttirip yayınlattı. Raflardan teker teker çıkarıp okşadım onları; Belkıs İbrahimhakkıoğlu, Cevat Karahasan, Ekmelettin İhsanoğlu, Fatih M. Durmuş, Fahrettin Küçük, Ferid Edgü, Feridun Andaç, Firuzan, İlber Ortaylı, Mehmet Niyazi, Meryem Karaman, Nizami, Sadık Yalsızuçanlar, Safiye Erol, Yaşar Kemal görebildiklerim. Çanakkale Mahşeri, Çiğerdelen, Leyla ve Mecnun’un tümü Connectum’dan yayınlanmış. Sevindim. Boşnakça eserlerden de Türkçe’ye kazandırdı fazla eser var.

Ayet Arifi Beyle ikinci gün telefonla görüştüm. TABA Projesi çerçevesinde çalışmalar yaptıklarını, yakında yeni Türkçe eserlerin Boşnakçaya kazandırılacağını belirtti. Bir kere daha sevindim. Çünkü sanat ve edebiyat bir ülkeye girince kalıcı oluyor. Hükümetten hükümete iletişimler daha sonraki siyasi iradeyle ileriye gidebileceği gibi, geride de kalabiliyor. Safahat’ın Boşnakça çevirisi için de Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı da katkı veriyor.

Son olarak Hüseyin Besli ve Ömer Özbay tarafından hazırlanan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın hayatını anlatan biyografik kitap Boşnakça yayınlanmış. Çok satıldığını anlattı yetkilisi. Fiyatı da 30 TL. Bir önemli Türkoloğ ve aziz dostum İstanbul Hanımefendisi Saraybosna Üniversitesi Türkoloji Profesörü Kerima Filan’ın bir çalışması olan “18 Yüzyıl Günlük Hayatına Dair Saraybosnalı Molla Mustafa’nın Mecmuası” bir ansiklopedik kitap olarak Türkçe yayınlanmış. Sevindim. Epeyi hacimli bir eser. Kerima Hanımı da Üniversitede ziyaret ederek kutladım. Mutlu oldu.

Yunus Emre Merkezi

Yunus Emre Türk Kültür Merkezi geç kalınmış bir organizasyon esasında. TBMM Genel Kurulu’ndaki müzakerelerini baştan sona takip etmiştim. Her şeye rağmen zararın neresinden dönülürse kar olacağını hesap edersek iyi oldu, ilaç gibi geldi. İspanya Cervantes, Almanya Geothe Entitüleri yıllar önce kurmuştu, biz henüz yetiştik onlara ama geçeceğiz bu hızımızla. Saraybosna Yunus Emre Türk Kültür Merkezi’nin spotu “Barış Dili Türkçe ile Dünyayı Türkçe Tanımak ister misiniz?” diye soruyor ve bir çağrı yapıyor “Gelin Tanış Olalım” diyor ustamızdan. Türkçe öğrenmenin ayrıcalıkları şöyle sıralanıyor haklı olarak; En çok konuşulan dünya dillerinden birini öğrenmek için, Avrasya’da, Asya’da ve Avrupa’da en fazla kullanılan dillerden biri olduğu için, Türk filmlerini rahatlıkla izleyebilmek için, Türkiye’deki üniversitelerde okuyabilmek için, Balkanlarda dünyanın pek çok ülkesinde yatırımları gittikçe artan  Türk şirketlerinde  kariyer yapabilmek için, 23 Nisan’ı dünya çocuklarına bayram olarak hediye eden Türkiye’den pek çok arkadaş edinebilmek için Türkçe öğrenmeye ne dersiniz?

İstanbul Şairi Dzemaluddin Latic

Başçarşı’ya yorğunluk çayı içmeye mola verdim. Bu tarihi ve nostaljik mekan, huzur veriyor insana. Çoşku katıyor hayatına. Makbule Abla’ya çaya gittim.  Mütevazi yere “Çayocağı- Türk Çayı bulunur” diye yazmış Türkçe. Bizdeki merdivenaltı çay ocakları kadar bir yer. Prof. Dr. Cemalettin Latiç’i beklemeye başladık. Begova Gazi Hüsrev Bey Camii’nde buluşacaktık. Ve geldi Latiç Hoca.  Her zamanki gibi sempatik ve şık. Cumhurbaşkanlığı seçimlerine de aday olmuştu. İyi bir şair ve sanatçı, önemli bir akademisyen ve hızlı bir siyasetçi, zaman zaman kurulu düzene aykırı görüşleri olan bir aydın.

“Ey Sultanlar Şehri/Ey dünyanın sinesini süsleyen gerdanlık/ Ey derinlerden çıkarılmış, deniz kenarında düş kuran mercan/ Ey Muhammed Dininin kalesi/ Mutluluğu tadamaz asla seni  görmemiş olan/ Mutsuzluktan kurtulamaz  seni yalnız bir defa görmüş olan/ Çok zor gelir kırık kalplerimize senden ayrılıklar/ Yanarız, sevgilisinden ayrı düşen aşık gibi, hasret ateşine/Uzaklardan gelir sana çocukların, dünyanın bir ucundan/ Balkanların ormanlarından/ Adriyatik kıyılarından/Şar Dağı’ndan/ Doğu Türkistan bozkırlarından” diyen İstanbul Şairi Prof. Dr. Cemalettin Latiç hemen sordu bana;

-Hüseyin Kansu Sezai Karakoç’un külliyatını gönderecekti. Hala gelmedi.

-Bilmiyorum, haberim yok. Sadece Hüseyin Kansu size selam gönderdi. Bosna’nın Mehmet Akif’ine selam söyle dedi.

-Aleyküm selam.. Sezai Karakoç önemli bir şair ve sanatçı. Batılılar ve özellikle Fransa islam dünyasında önemli sanatçı ve şairlerin çıktığını görmeli. Bunun için tercüme faaliyetleri artmalı, hızlanmalı ve yaygınlaştırılmalı. Sezai Karakoç’un bütün eserleri batı dillerinin tümüne tercüme edilmeli. Karakoç en güzel örnektir. Ben de yardımcı olacağım tercümelere. Batı ve batılı, müslüman bir şair görsün, bir sanatçı tanısın!

-Bu heyacanınıza aynen katılıyorum!

-Maalesef yeni nesiller sanatçılarımızı yeteri kadar tanımıyor. Bu da madalyonun öteki yüzü. Eski kültürümüze de uzaklar, gel de bu sorunu çöz. Çözülür. Mehmet Akif Ersoy’un, Sezai Karakoç’un şiirleri okullarımızda ders kitabı olarak okutulmalı ki sorunu çözelim. Müslümanlar sanat ve kültürle olan imtihanı kazanmalı, yeniden devrede olmalı.

Tehlikeli Bir Dönemeçteki Aydın

-Ne önerirsin Sayın Latiç?

-Batılıların tuzağına düştük. Bunlar bizi camiye hapsettiler. “Siz” dediler, “camiye gidin güzel güzel ibadet edin, başka şeylere karışmayın, biz gerekeni yaparız.” İnsanlarımızı önce kitaptan ve kütüphaneden uzaklaştırdılar. Hiç kimse okumuyor ve kütüphanelere gitmiyor. Adeta kapılara ve ağızlara kilit vuruldu.

-Lütfen görüşlerini aktarmaya devam et?

-Müslüman ülkelerde sanat, kültür ve medeniyet hayatımıza ilişkin endişeler ya kayboluyor ya da yeterli değil. Üstelik bunu genellemek de mümkün. Komünizm belası bizim ülkemizi bu hale getirdi. Siz de bize o dönem yardım etmediniz!

İstanbul şairi Cemaladdin Latiç’e ben tebessüm ediyorum, o ise konuşmasını sürdürüyor;

-Şehitlerimize, sahip çıkamıyoruz, bu Sırp katliamını yeteri kadar neden kınayamadık? Mehmet Bey tehlikeli bir dönemece ve yola girildi. Farkında mısınız?

Batının Tuzaklarına Karşı İyi ki Ankara Var

Türkiye’nin İstiklal Savaşı ve sonrası tecrübelerini bütün islam coğrafyası bana göre iyi bilmeli, hatta ezberlemeli. Aynı tuzaklara yeniden düşmemeli. Türkiye tecrübesi önemli ve ders çıkarılacak hususları fazla. Prof. D. Cemalettin Latiç konuştukça rahatlıyordu;

-Bosna savaşında evini, yurdunu kaybedenler canlarını kurtarmak için başka yerlere gittiler, mülteci oldular. Sayıları bugünkü nüfusumuzu geçti. Geri de dönmüyorlar, dönemiyorlar, ülkelerindeki haklarını da kaybettiler. Hani batılılar demokrattı, insan haklarından yanaydı? Hadi canım sende? Boşnaklara oyun içinde yeni oyunlar sergileniyor. Batılılar bölgede müslümanları dışlamak istiyor ve hiç olmasınlar arzu ediyor! İyi ki Türkiye var?!

Bosna Kurtuba Gibi Olur mu?

Sükunete vardı birazcık Prof. Latiç içindekileri yansıtınca. Çoğu da doğru ve endişeleri için de çok haklı.

-İyi ki Türkiye var!. Sizin imkanlarınız namütenahi, Rabbim size büyük fırsatlar ve kabiliyetler vermiş. Ancak bize yeteri kadar yardımcı olmuyorsunuz. O zaman bizi bırakın da yalnız ölelim.

-Yapmayın Cemalettin Hocam, bu kadarı haksızlık değil mi? Ölmek ne kelime yaşamak ve yaşatmak var iken? Ne demiş ata dedemiz “insanı yaşat ki devlet yaşasın”

-İnanın eğer Bosna’ya yardım etmezseniz yalnız öleceğimizi biliniz. Batının hileli tuzaklarından kurtulmamız mümkün değil. İspanya müslümanlarına oynanan oyun bizim de başımıza gelecek. Kurtuba gibi, Granada gibi olacağız, dağılıp yok olacağız sonra da sizler oturup ağlayacaksınız.

Yunus Emre’yi Boşnakça’ya Kazandıran Şair

-Hocam ne yapmak gerekir, dert belli, derman nedir size göre?

-Türkiye’ye giden Boşnaklar ülkelerine geri dönsün. Ama dönmezler. Neden ve niçin Mehmet Bey? Türkiye onları geri göndersin, ülkelerine gelip hayatlarını burada sürdürsünler. Güzelliğimize de, sorunlarımıza da ortak olsunlar. Çoğu yerde zaten haklarını, mallarını kaybetti mültecilerimiz, göçmenlerimiz.

-Sevgili Hocam, Aziz dostum Cemalettin Latiç siz Başbakanımızla da tanışırsınız. Sizin şiirlerinizi okur biliyorum!

-Evet evet buraya geldiğinde bana sarıldı ve bir şiirimi Boşnakça okudu. Çok sevindim. Hatta bana “Bak biz seni unutmadık, bunu iyi bil” diye de hatırlattı.

Prof. Cemalattin Latiç’le yine buluşacağız. Ama daha sonra. Vedalaşıp ayrıldım.

Konya -Saraybosna Kültür Eğitim Merkezi bölgede Türk Süsleme Sanatları dersleri veriyor. Nejat Avdıç bu kuruluşun yetkililerinden. Ayrıca Prof. Dr. Osman Nuri Topbaş’ın Muhammed Mustafa isimli eserini Boşnakça’ya 478 sahife olarak tercüme etmiş. Eserin 200 sahifelik özeti ise Abdulaziz -Hülya Rızviç çifti tarafından Boşnakçaya aktarılmış. Ne güzel gelişmeler.

Saraybosna Devlet Üniversitesi’nde Türkolog Amina Siljak Jesenkovic’e bir merhaba demek için ugradım. Amina Hanım çok sayıda Türk yazarlarından Boşnakçaya tercüme etmiş biri. Özellikle de Mustafa Kutlu’nun hikayelerini. Zaten başucu kitapları biçiminde masanın üzerinde duruyor Mustafa Kutlu’nun bütün öyküleri.

Boşnak Türkolog Malatya’ya Geliyor

Amina Hanım’a Mehmet Akif Ersoy Sempozyumu’muzdan bahsettim. Sevindi. Aynı tarihte Malatya’da Darendeli Hulusi Efendi Uluslararası Sempozyumu’nda olacakmış. Malatya’da Niyazi Mısri Uluslararası Sempozyumu da yapılıyor. Katılımcı olarak söz vermiş. Ancak Mehmet Akif Ersoy’un bazı şiirlerini Boşnakçaya tercüme ederek katkı verebileceğini anlattı. Sohbete doymadan ayrıldık sonra.

Saraybosna’da bana hediye edilen Plavı Leptır Öğrenci Yurdu’nun masa üstü takvimi de önemli. Bilgi ve belge dolu. Bir yanında  İstanbul Galata Kulesi, Boğaziçi Köprüsü ve Kız Kulesi’nin resmi ve önemli günler yazılı öteki tarafta ise Bosnahersek’e yeni gelen biri için önemli kaynak teşkil edecek her şey var. Üstelik hem Türkçe, hem Boşnakça.

Şöyleki; “Bascarsıja (Başçarşı) fotoğrafı (1959), Sebilij(sebil), Sarajevo kuşatması’nın minyatürü, Bosna Hersek’in Bağımsızlık Günü(1 Mart 1992), Saraybosna’daki öğrencilerin rol aldığı Kutlu Doğum Haftası etkinlikleri ve Necip Fazıl Kısakürek’in İbrahim Ethem adlı tiyatro oyununun fotoğrafları, Sırpların Srebrenıtsa katliamında şehit olan müslümanların onlarca tabutu ve ağlayan aileleri, Vijecnıca Kütüphanesi (25 Ağustos 1992’de  Çetnikler tarafından yıkıldı, kitaplar, belgeler, arşiv heba oldu), filmlere ve romanlara konu olan Drina Köprüsü, Blagay Tekkesi, Mostar Köprüsü(Sırp bombardımanında yıkıldı 09 Kasım 1993) ve Pocitelj Köyü. Ayvaz Dede’nin de bir minyatürü. Sonra Bilge Kral Aliya İzzet Begovic’in bir resmi ve arkasında ışıklandırılmış bembeyaz mezarı. Bölgede bütün müslüman mezarları apaktır. Beyazın en güzelidir. Bütün bunlar için hep sempozyumlar düzenlenir, unutulmaması için gayret edilir. Ayvaz Dede de öyle.

Horasan’dan Bir Alperen Geliyor

Ayvaz Dede  bir Horasan Dervişi’dir. Türkistan’dan gelip ilayı kelimetullahı anlatmak ve yaymak üzere Balkanlara yerleşmiştir. Bosnahersek’te ikamete başladığında bir değirmen açmış. İhtiyacı olan her yere ve her kişiye ulaşmış. Katkı vermiş.
Bölge halkı Ayvaz Dede’nin keramet sahibi bir “ermiş” insan olduğuna inanmıştır. Bölge
ve  Bosna Hersek halkı Ajvatovitsa’da her yıl Ayvaz Dede’yi anma şenlikleri yapıyor. Galiba katılmamak bu şenliğe bir eksiklik olsa gerek. Bu eksikliğimi gidermeliyim. Zaten 21-25 Haziran 2012 tarihleri arasında Bosnahersek’te beş gün sürecek bir Mehmet Akif Ersoy Uluslararası Saraybosna Sempozyumu’muz da var. O halde!..

 

 

 

Millet Nedir?

0

 

Hâlâ anlamış değiliz. Hem küreselleşme / globalleşmeden yâni hem bütün ve bütüncül olmaktan bahsediyor. Sonra da bütünü teşkil eden fert ve bireylerin baş kaldırmasını, bütünden âdeta kopmasını, başıboş olmasını istiyor. Kendi başlarına buyruk olmalarından dem vuruyor. Birey de birey diye bir goy goyculuk tutturmuş gidiyoruz.

Bu istekle binilen dalı kesiyor. Durulan yeri ayak altından kaydırıyor. Yok oluşun, parçalanışın temellerini atıyor. Bunu da hayat felsefesi diye asıl var oluş diye niteliyoruz.

Dağınık, perişanlık ve ortada rastgele bir yaşayıştan çıkıp, aynîlikler etrafında birleşerek, terkip / sentez meydana getirerek sağlam, ayrılmaz bir birlik oluşturarak, yepyeni bir kimlikle geleceğe yürüyen bir toplum; ilerleyişin tam aksine eski hâline getirilmek isteniyor. Geriye dönmesi talep ediliyor. Aslında parçala, böl, yönet siyasetine kurban edilmek isteniyor.

İyi düşünmek, nerelere çekilmek istendiğimizin bilinç ve şuurunda olarak silkinip, bir an evvel kendimize gelmemiz lâzım. Çünkü her millet; aynîlikleri olan her halk; binlerce bireyden meydana gelir. Bu fertlerin azımsanamayacak sayılara varan büyük bir kısmı yabancı menşeli ve kaynaklıdır. Bir çok farklı kavimlerden gelmektedir.

Ama yeni oluşumlar; farklı adlanış, değişik ve ilave sıfat ve meziyetler kazanarak, yepyeni bir hüviyet ve kimlikle dâhil olduğu, içinde yer aldığı millette bulmuşlardır kendilerini. Artık ayrı bir atmosferde, bambaşka bir âlemde yaşayacak, konuşup duracaklar.

Giderek; hayatına daha da yenilikler katılacak, içinde yer aldığı toplumun bir üyesi olarak, artık türeyiş ve çoğalışlarla yeni mekânın ferdi / vatandaşı, yeni mahallin yeni bir bireyi olarak anılacak, bilinecek baş tacı edilecektir. Geldiği yeri unutmasa da bundan böyle yeni makâmında ileriye doğru gelişecek yolculuğuna  devam edecektir. Artık o tek başına bir şey değil; katıldığı, parçası olduğu milletin aslî / asıl unsuru olarak çok şeydir. Belki / belli ki her şeydir.

Artık hayâtiyeti burada, bu yeni oluşta bu yeni millet arasında bu yeni millet içindedir. Geldiği yerde kalan uzantıları, orada varlığını sürdürürken  -eski hâlini unutmasa da-  o artık burada yeni şekli, yeni rûhu ve yeni biçimiyle geleceğe doğru emîn adımlar atmaya devam edecektir.

İşte millet böyledir. Aslî unsura katılıp artık aslî / asıl unsurla bir ve beraber olarak devam eden, varlıklarını sürdüren insanlardan teşekkül eder. Artık eski hâl muhâl, yeni hâlde ber-devâm olur.

X

Milletin oluşu, tıpkı dilin oluşması gibidir. Çünkü her dil, her lisan, binlerce sayısız kelimelerden oluşur. Bu kelimelerin azımsanamayacak sayılara varan büyük bir kısmı yabancı kaynaklıdır. Bir çok farklı kelimelerden oluşmaktadır.

Bununla beraber artık hâriçten gelen yeni kelimeler; farklı telâffuz ve söylenişler, değişik ve ilave mânâ ve anlamlar kazanarak yepyeni bir hüviyet ve kimlikle dâhil olduğu, aralarında yer aldığı dilde bulmuşlardır kendilerini. Artık ayrı bir atmosferde, bambaşka bir lügat ve sözlükte yer alarak kullanılıp duracaklardır.

Giderek anlamına daha nice anlamlar katılacak, içinde yer aldığı lügat ve sözlüğün bir üyesi olarak artık; yeni türeyiş ve çoğalışlarla yeni dilin yeni lisanın yeni bir kelimesi olarak anılacak, bilinecek, baş tâcı edilecektir. Geldiği yer bilinse de, bundan böyle yeni dilde, ileriye doğru gelişerek, anlamına yeni anlamlar katarak edebiyât yolculuğuna devam edecektir.

2337

Artık o tek başına bir şey değil; katıldığı, parçası olduğu dilin aslî / asıl unsuru olarak çok şeydir. Belki / belli ki her şeydir. Artık hayâtiyeti burada, bu yeni oluşta, bu yeni dilde bu yeni lisandadır.

Geldiği dilde kalan uzantıları orada varlığını sürdüre dursun  -eski mânâsı bilinse de-  o artık bu yeni dilde; yeni şekli yeni anlamı ve yeni yazılış ve söylenişiyle geleceğe doğru emîn adımlar atmaya, yeni hâfıza yeni ağız ve yeni dudaklarda devam edecektir.

X

İşte dil böyledir. Aslî unsura katılıp artık aslî / asıl unsurla bir ve beraber olarak devam eden, hayâtiyetini sürdüren kelime, deyim ve tâbirlerden teşekkül eder / oluşur. Artık eskisi gibi eskide kalmış değil; yenide yeni olarak vardır ve var olmaya devam edecektir.

Onu ayrıştırmaya kalkmak, hem onu nisyan ve unutulmuşluğa terk olur. Hem de dili zaafa uğratır, zayıflatır. Sonunda yokluğa müncer eder. Yani ber-hava olur.

X

İşte ferdin; varlığını millet içinde görmeyip; devlet çatısı altında bilmeyip, yalnızlık ve tek başına ayrı / farklı oluşta görenler; milleti farklılıklar topluluğu sanıp, millete terkip değil de karışım gözüyle bakanlar; hem ferdi / bireyi hem de milleti çözülüşün eşiğine getirmiş. Onlara kendi dar ağacını kurdurtarak; kendi iplerini bizzat kendilerine çektirmiş olurlar!

X

Bu tehlikeli gidişatı, çok iyi anlamak, iyice kavramak gerek.
Yoksa, tersine atılacak her adım, olur birer ısırıcı engerek.

 

 

Hz. Peygamber (S.A.S.)’in Anne Sevgisi

 

Hz. Peygamber (s.a.s.)’in babası Abdullah, ticaret için gittiği Şam’dan dönerken hastalanarak Medine’de vefat etmişti. Peygamberimiz (s.a.s.) babası öldüğünde henüz dünyaya gelmemişti. Altı yaşındayken annesi Âmine Hatun, O’nu yanına alarak, babasının kabrini ziyaret etmek üzere o zamanlar ismi Yesrib olan Medine’ye gitmişti. Ziyaretten dönerken Âmine Hatun, Ebvâ denen yerde vefat etti ve oraya defnedildi. Böylece Sevgili Peygamberimiz, henüz altı yaşında iken yetim ve öksüz kalmış oldu.

Bu sebeple Hz. Peygamber (s.a.s) dünyada anne-babasına hizmet edememiş,  ama hayatı boyunca onların sevgisini kalbinde taşımıştır. Anne-babasına olan sevgi ve saygısını her fırsatta dile getirmiş, çevresindeki insanlara da anne ve babalarına iyi davranmalarını tavsiye etmiştir. 

Allah Resûlü (s.a.s.) anne hakkına çok büyük önem vermiştir. Nitekim,“İnsanlardan en çok ilgilenmem gereken kimdir diye soran kimseye, “Annendir” diye cevap vermiş ve bunu üç kere tekrarlamıştır. Dördüncüde ise “Babandır” demiştir.(Buharî, Edeb, 2; Müslim, Birr ve Sıla, 1-4)Peygamber Efendimiz (s.a.s.), ayrıca cihada çıkmak için izin istemeye gelen sahabeye “Annenin yanından ayrılma, çünkü Cennet onun ayakları altındadır”(Suyûtî, Câmi’ü’s-Sağîr, 3642) buyurarak anneleri taltif etmiştir.

Hz. Peygamber (s.a.s.), çok küçük yaşta kaybettiği annesini hiç unutmamış, onun yokluğunu her zaman yüreğinde hissetmişti. Medine’ye hicret ettikten sonra, Medine’de Adiyy b. Neccâr oğullarının evlerini görünce annesinin hatıraları gözünde canlanmış ve “İşte annemle beraber burada konakladık, babam Abdullah’ın kabri de şu evdedir” diyerek hüzünlenmişti. Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) annesi Âmine Hatun’a duyduğu sevgi ve özlemden dolayı zaman zaman gözlerinden yaşlar akıtmıştır. Ne başından geçen onca önemli olaylar, ne yaşadığı sıkıntılar annesine duyduğu sevgisini azaltmamıştır.

Hz. Peygamber (s.a.s.), Hudeybiye Umresi’nde Mekke’ye giderken Ebvâ’ya uğrayıp annesinin kabrini ziyaret etti. Ziyaret esnasında kabri eliyle düzeltti; annesinin üzerine olan ilgi ve şefkatini hatırlayarak kabrin yanında ağladı. Allah Resûlünün ağladığını gören Müslümanlar da ağladılar. Bu sırada, niçin ağladığını soranlara, Hz. Peygamber (s.a.s.), “Annemin bana olan şefkat ve merhametini hatırladım da ağladım” cevabını verdi. (Topaloğlu, Bekir, DİA, “Âmine”, III, 64)

Öksüz büyüdüğü için annesine hizmet etme imkanı bulamayan sevgili Peygamberimiz, kendisine süt emziren, yetişip büyümesinde emeği geçen kadınlara bir anneye gösterilebilecek en güzel saygı ve hürmeti göstermiş, iyilik ve ikramda bulunmuştur. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) doğduğunda amcası Ebû Leheb’in cariyesi Süveybe Hz. Peygamber (s.a.s.)’i bir hafta kadar emzirmişti. Hz. Peygamber (s.a.s.), bu hanıma hayatı boyunca çok iyi davranmış ve iyilikte bulunmuştur. (İbnSa’d, Tabakat, I, 109)

Allah Resûlü (s.a.s.), sütannesi Halime Hatun’a karşı da çok saygı ve hürmet göstermiş, her fırsatta iyilik ve ikramda bulunmuştur. Halime Hatun bir gün, Peygamber Efendimizin huzuruna gelmişti. Hz. Peygamber (s.a.s.) hemen ayağa kalktı: “Anneciğim! Anneciğim!” diye hürmet gösterdi, hırkasını sererek oturttu. Halime Hatun, yine bir gün Mekke’ye geldiğinde Hz. Peygamber (s.a.s.)’e, büyük bir kıtlık geçirmekte olduklarını söylemişti. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.), Halime Hatun’a kırk koyun ile binip gitmek ve yüklerini taşımak için bir deve vermişti. (İbnSa’d, Tabakat, I, 113)

Hz. Peygamber (s.a.s.),  annesiyle birlikte Medine’ye gidişlerinde kendilerine yol arkadaşlığı yapan ve annesi vefat edince kendisini Mekke’ye getiren, uzun süre kendisine hizmet eden dadısı Ümmü Eymen Bereke’yi de çok sever sayar, onun hakkında; “O, annemden sonra benim annemdir” derdi.Onu her gördüğünde annesini hatırlar ve duygulanırdı.(Mevlânâ Abdulbâkî,Meâlimü’l-Yakın, İst. H. 1261, 25)

Peygamber Efendimizin, Ebû Talib’in hanımı Fatma bint Esed’e karşı son derece sevgi ve saygısı vardı. Bu hanım, sekiz yaşında bir çocuk iken evine gelen Hz. Peygamber (s.a.s.)’e öz oğulları gibi davranmış ve onu bağrına basmıştı. (Aykaç, Mehmet, DİA, “Fâtıma bint Esed”, XII, 225) Hz. Peygamber (s.a.s.) bir öz anne gibi kendisine şefkat gösteren ve hakkında “annemden sonra, annemdi” dediği Fatma Hatun’a ömrü boyunca iyi davranmış, hürmette kusur etmemiştir. Fatma Hatun öldüğünde Hz. Peygamber (s.a.s.) “Annem öldü” ifadesini kullanmış, gözlerinden yaşlar akıtmıştı.

Kalbi anne sevgisi ile dopdolu olan Hz. Peygamber (s.a.s.), böylece annesinin şahsında bu muhterem hanımlara karşı sergilediği güzel davranışlarla anneye sevgi, saygı gösterme ve iyilik etme konusunda da bizlere örnek olmuştur. Bizler de annelerimize layık oldukları hürmeti gösterelim. Onlara en güzel şekilde hizmet ederek Yüce Allah’ın rızasını, Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in de şefaatini kazanalım.

Yeni Ortaöğretim Kurumları Yönetmeliği İle Lise Öğretimi Yine Kan Kaybedecek

0

Milli Eğitim Bakanlığı, daha yasası yeni kabul edilen 4+4+4 kesintili eğitim sisteminin içini doldurmadan ortaöğretimi yeniden düzenlemeye kalkıştı. Bütün ortaöğretim kurumları ile ilgili mevzuatı tek yönetmelikte toplama çalışmasını başlattı. Yeni hazırlanan Ortaöğretim Kurumları Yönetmeliği taslağı, Bakanlık bürokratlarınca tartışılsın diye eğitim sendikalarına verilip oradan da basın yoluyla kamuoyunun gündemine taşındı. Her ne kadar sayın Bakan, bu iş kendi haberi olmadan yapıldığı için bürokratlarına bozulduysa da, lise öğretimi için mutfakta neler tasarlandığını öğrenmiş olduk.

Lise öğretimi, ilköğretimin eksiklerini telafi ederek yüksek öğretime öğrenci hazırlayan eğitim kademesidir. Bu kademedeki eksiklikler, üniversite eğitimini de doğrudan etkiler. Liselerimizin şu andaki durumlarını ve başarılarını şöyle bir gözden geçirelim.

Zeki ve çalışkan öğrencilerin sınavla öğrenci alan özellikli liselere, mesleki eğitime eğilimi olan öğrencilerin diploma notlarına göre meslek liselerine yerleştirilmesinden sonra geride kalan büyük öğrenci grubu genel liselere girmektedir. Diğer liselere sınavlar veya çeşitli kriterlerle ve öncelikle öğretmen seçilip atanırken ve öğretmen açığı bırakılmamaya çalışılırken, genel liselere belli bir kriter gözetilmeden öğretmen atanmakta, öğretmen  açığı bulunup bulunmadığına bakılmamaktadır. Sınavla öğrenci alınan özellikli liselerde ve meslek liselerinde haftalık 45-40-35 saat ders okutulurken, genel liselerde bu 30 saate inmektedir. Sınavla öğrenci alınan okullarda sınıf mevcutları 24-30 iken, bu  genel liselerde 40-5o kişidir, bu büyükşehirlerde 60-70’e kadar yükselmektedir. Sınavla öğrenci alınan liselerde sınıf geçme başarısı yüzde 80-90’larda  iken, bu genel liselerde yüzde 60-70’lere inmektedir. Üniversite giriş sınavlarında, örgün eğitim yapan fakültelerin yüzde 90 kontenjanını sınavla öğrenci alan liselerin öğrencileri, yüzde 10’unu ise genel liselerin ve meslek liselerinin öğrencileri doldurmaktadır.       

Sonuç olarak, çoğunluğu genel lise öğrencisi olmak üzere  her yıl 400-5oo bin öğrenci üniversiteye girememekte, milyonlarca işsiz lise mezunu sokaklarda gezinmektedir.   2012 Yükseköğretime Geçiş Sınavı(YGS)’na giren 1.8 milyon öğrencinin başarı ortalaması, 40 soru üzerinden 3’tür. Uluslararası Pisa Matematik yarışmalarında öğrencilerin en son sıralarda yer alması da lise öğretimimizin kalitesi hakkında en somut gösterge olarak önümüzde duruyor. Kısacası, lise öğretimi sürekli kan kaybediyor.

Lise öğretiminde bu kadar olumsuzluk yaşanırken ve başarı dibe vurmuşken, taslak halindeki  Ortaöğretim Kurumları Yönetmeliği neler getiriyor, bir de ona bakalım.

  • Liselerde özürsüz devamsızlık 45 güne çıkartılıyor.
  • Ders saatleri 45 dakikadan 40 dakikaya, teneffüsler 10 dakikadan 5 dakikaya indiriliyor.
  • 6 dersten takıntısı olan bir üst sınıfa sorumlu geçebilecek.
  • Tüm lise türlerinde yılsonu başarı puanı 50 olanlar doğrudan sınıfı geçebilecekler.
  • Fen Liseleri ile Sosyal Bilimler Liselerindeki 26 olan sınıf mevcutları 30’a çıkarılacak.
  • Çalışkan öğrenci 4 yıllık liseyi 3 yılda bitirebilecek ve o yıl üniversite giriş sınavlarına katılabilecek. Fakat, başarılı öğrenci erken mezun olduğu için okul birincisi seçilemeyecek.

Şimdi yapılacak bu yeniliklerin lise öğretimine neler getirip neler götüreceğini şöyle bir değerlendirelim.

  • 45 gün özürsüz devamsızlık, lise son sınıfları sahte rapor almaktan kurtaracağı için yararlı olabilir. Ama ara sınıflarda bu durum kesinlikle düşünülmemelidir, bu sınıflarda halen geçerli olan 20 gün özürsüz, 25 gün özürlü devamsızlık yapma durumu devam etmelidir. Zaten 180 iş günü ile öğretim süresi en kısa olan ülkelerden biriyiz. Öğretim yılı 1. ve 2. döneminin ilk ve son haftalarında da doğrudürüst ders yapılmadığını düşünürsek, 45 günlük özürsüz devamsızlıkla birlikte toplam devamsızlık 65 güne çıkar. Bu devamsızlığı düşersek, öğretim yılı 115 güne iner. Buna kar, deprem, bayram vd, tatiller dahil değildir. Bu devamsızlıkla okullarda düzen ve disiplin tamamen bozulur, öğrenci başarısı kesinlikle düşer.
  • Ders saatlerinin ve teneffüslerin beşer dakika düşürülmesi, hem başarıyı düşürür, hem de öğretmenle öğrenciyi karşı karşıya getirir. Çünkü, beş dakikada öğrenci hiçbir ihtiyacını gideremeyecek ve dolayısıyla öğretmenden sonra sınıfa girecektir. Aslında bu öğretmenler için de geçerlidir.
  • 6 dersten takıntısı olanın bir üst sınıfa geçebilmesi, yılsonu başarı ortalaması 50 olanın doğrudan sınıf geçebilmesi, yani sınıfta kalmanın zorlaştırılması tek sebebe bağlıdır; öğrenci akışını hızlandırmak. Çünkü, 4+4+4 yasası ile lise öğretimi de zorunlu eğitim kapsamına alındı. Şimdi, daha önce okullaşmayan 300-350 bin öğrenci daha sisteme dahil olacak, ama fiziki kapasite yetersiz. Hiçbir hazırlık yapılmadan bu değişiklik yapılıyor. Zaten liseler 2005’te 3 yıldan 4 yıla çıkarılırken de, yüzde 30 fiziki kapasitenin arttırılması gerekirken, hiçbir çalışma yapılmamıştır.

Şimdi Bakanlık okullardaki idareci odalarına, laboratuarlara, salonlara gözünü dikmiş, buralardan yeni sınıflar çıkarmaya çalışıyor. Başbakan “Dershaneler kapanacak” diyerek buralara giden öğrenci akışını durdurdu. Bakanlık şimdi de soruyor: “Dershaneniz okul olarak kullanılmaya müsait mi?” Müsait olanları da kiralayıp okul yapacak. Zaten Bakan açıkladı: “Problemi kiralık okullar, kiralık dershanelerle çözeceğiz”. Sultanbeyli yeni kurulduğunda kiralık kahvehanelerde, dükkanlarda eğitim yapılıyordu. 25-30 yıl sonra tekrar o günlere mi döneceğiz? Bu da yetmeyecek, çünkü açık büyük, gerekirse haftalık ders saatleri azaltılıp normal öğretim yapan okullar çift öğretime geçirilecek. Gelişmiş ülkelerin hiçbirinde çift öğretim yok, ama galiba bizde genelleşecek. Sizin anlayacağınız kral çıplak ki, ne çıplak.

  • Onun için sınıf mevcutları yükseltiliyor, onun için 4 yıllık lise öğretimi 3 yılda bitirtiliyor. Çünkü, acilen sınıfa ihtiyaç var. Öğrencinin hangi kalitede yetiştiği değil, ne zaman mezun olup sırasını boşalttığı önemli. Liseleri 4 yıl yaparken, AB standartlarına uymak için böyle yaptıklarını söylemişlerdi. Bugün madem çalışkan öğrenciye 3 yılda mezun olma hakkı veriyoruz, gelin hep birlikte liselerin öğretim süresini 3 yıla indirelim. O zaman liselerimizin dörtte bir kapasitesi açığa çıkacak ve Bakanlığın çıkmazı büyük ölçüde çözülecektir.
  • Bir başka gariplik de, 3 yılda mezun olan çalışkan öğrencilerden okul birincisi seçilmemesi. Halbuki okul birincisinin üniversiteye girişte bazı avantajları var, bundan 4 yılda mezun olanlar yararlanacak, bunun adalet neresinde? Bu doğrudan doğruya çalışkan öğrencinin cezalandırılmasıdır.
  • Yönetmelik taslağındaki; Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı yetişmenin okulların amaçlarından çıkarılıp öğrencilerin amaçları arasına konması, sınıflardaki Atatürk resimlerinin Türk büyükleri köşesine dönüştürülmesi, öğrenciyken evlenenlerin kaydının silinmemesi, seçmeli derslerin seçilebilmesi için tercih eden öğrenci sayısının 10’dan 8’e indirilmesi, Fen-Sosyal Bilimler-Anadolu ve Meslek Liselerinden Anadolu İmam Hatip Liselerine geçiş hakkı verilmesi gibi önemli değişiklikler üzerinde durmuyorum.
  • Ayrıca, Bakanlığın 2013 yılında bütün genel liseleri Anadolu Lisesi yapma hedefi var. Aslında açıkça söyleyeyim, genel liseler Anadolu Lisesi olmayacak, Anadolu liseleri genel liseye dönüştürülecek. Büyük ihtimalle ders saatleri 35’ten 30’a indirilecek, bu indirim de gittikçe kuşa döndürülen yabancı dil ders saatlerinden yapılacak. Nedense bazıları bu Anadolu Liselerini pek sevmediler. AB’ye girme ve küreselleşmeye uyum sağlama lafları gerçek olsaydı, ülkenin iyi lisan bilen insan ihtiyacını karşılamak üzere kurulan bu okullar sıradanlaştırılmaz, güçlendirilirdi.

Kırk yılını eğitime adamış biri olarak, liselerimizin zaten çok düşük olan başarısının, sınıf geçmede yapılan bu kolaylaştırmalarla daha da düşeceği ve dibe vuracağı endişesini taşıyorum. Korkum şu, bu kolaylaştırmalarla daha da gevşeyecek olan lise öğrencilerinin büyük bir kısmı, süresi içinde liseyi bitiremeyip Açık Öğretim Lisesine gideceklerdir. Türkiye, yakın bir zamanda yarım yamalak okuyan yarı aydın lise mezunları ile dolup taşacaktır.

Yazıktır bu eğitime, yazıktır bu ülkeye. Bu ülkenin geleceği ile oynamak, doğrudan doğruya intihardır. Bir an önce aklımızı başımıza toplayıp, bu taslağı bir defa daha gözden geçirip, bilimin, eğitimin ve ülkenin gerçeklerine göre yeniden düzenleyelim. Hedefimiz, 2023’te eğitimde de ilk on ülke içinde yer almak olmalıdır.

1 Mayıs’tan / 3 Mayıs’a

Binlerce insan, 1 Mayıs’ta sokaklara dökülerek bizim milli yapımızla hiçbir ilgisi olmayan şeyleri dile getirip sokaklarda yürüdü.

Yer yer “fırsat bu fırsattır” diyen, ne idüğü belirsiz bir güruh, her zaman olduğu gibi etrafa saldırdı. Bunlar 1 Mayısçıların millet ve devlet düşmanlığını açık eden versiyonudur.

Emniyet güçleri de “aman ele güne karşı bir koz vermeyelim” diye elinden gelen gayreti gösterdi.

Bu ” 1 Mayıs” yıllardır ülkeme, milletime ve devletime karşı bir gövde gösterisine dönüşürde, milletim niye buna ses çıkarmaz, hiç anlamam…

Ancak bu ” 1 Mayıs” ve arkasına saklanmış zihniyeti, bu zihniyetin istikrarını ve sabrını kutlamak gerekir diye düşünüyorum.

Adamlar ister satılmış, ister inanmış olsun davalarını ısrarla sürdürüyorlar. Şimdide başımıza “Sosyalist Müslüman”ları çıkardılar.

Komünistler, sosyalistler, kürtçüler, etnik mikro milliyetçiler, sosyal demokratlar, çakma Atatürkçüler, liberaller, sosyalist müslümanlar, İslamcı kürtler velhasıl ne kadar Türk milletine düşman varsa, iplerini kopararak meydanlara koşup gelmişti.

Hep aynı terane; iş ve emek kavramları altında, Türk Milletine ve devletine bel altından vurmak.

Bütün gün televizyonlar bu görüntüleri verdi. Seyredende 75 milyon sahaya indi zanneder. Hep aynı psikolojik oyun… Gösteriyorlar ki; iktidarın alternatifi yine iktidarı ayakta tutan güçlerin desteklediği gayri milli bir yapı. Neymiş bunlar işçinin ve emeğin savunucusuymuş! Geçin bunları geçin…

“1 Mayıs” şemsiyesi altındaki güruh sokakta, Türk Milleti de evinde. Aman başıma birşey gelmesin! Kim ne yaparsa yapsın, ona dokunmayan yılan bin yıl yaşasın… Olmaz böyle olmaz. Yılan gelir seni canevinden sokup gider.

Bir defa bu memleketin fakiri, fukarası, işçisi, emekçisi, köylüsü, emeklisi, memuru; Türk Milletinin bizatihi kendisidir ve bu insanlar milli bir düşünceye sahiptir. Gariban olan, emeği hiçe sayılan, memlekete kınalı kuzu yapılan, üstünden karun kadar zengin olunanların hepsi, memleketimin milli düşünceye sahip temiz insanlarıdır.

Meydanlara çıkıp, sahiplerine mesaj vermek için gayri milli bir ağızla eşek gibi anıranların; işle ve emekle ilgisi yoktur. Sahipleri, onları yıllardır bankamatik hale getirmiştir. Bunların bir kısmı gafil diğer kısmı da doğuştan genetik olarak haindir.

Bunlara karşı milli düşünceye sahip olanların, onca farkındalığa rağmen, bu millet ve devlet düşmanları kadar ses çıkaramayışları ve organize olamayışları, üzerinde düşünülmesi gereken çok önemli bir konudur.

Maalesef, Türk Milletine ve devletine düşman olanlar; bu 1 Mayıs örneğinde olduğu gibi yaptıkları çalışma ile taraftarlarını canlı tutmakta ve amaçlarından da asla vazgeçmemektedirler.

Buna karşılık Türk aydınlarının, Türk Sivil Toplum Kuruluşlarının, Türk Sanatçılarının, Türk Memurlarının velhasıl milli olanların yaptıkları çalışmalar çok cılız kalmaktadır. Hele bunların bazılarının millet ve devlet düşmanları ile 1 Mayıs’a katılması ayrı bir hicran yarasıdır. O zaman adama sormazlar mı: nerede sizin farklılığınız? diye… 1 Mayıs’lara alternatif yaratamayan Türk Dünyasının, kutlamalara dahil olarak bir tuzağa çekildiğini düşünmekteyim. Yanlışa katılarak bir faydanın elde edilmesi mümkün değildir.

1 Mayıs’ı destekleyen güruh, normal zamanlarda değişik gündemle tekrarlanan, planlı bir çalışma içindedir. Kendi içlerinden yetişen fikir, sanat, kültür ve siyaset adamlarına büyük bir saygıları vardır ve davranışlarına bir tutarlılık hakimdir. Kurumsal itaat üst düzeydedir.

Milli düşünceye sahip olan ve benim milliyetçi olarak tanımladığım, milliyetsever ve vatansever insanlarda, Türkiye’nin her bir köşesinde bir gönül seferberliğine girişerek, Türk Milletinin varlığına ve Türk Devletinin bekasına kast etmiş bu güruhu geri püskürtmek zorundadır.

Türk Milletinin, Türk Milliyetçisi sıfatı taşıyan aydınları, sanat ve kültür adamları, siyasetçileri; 1 Mayısçılardan çok daha fazla etkili olmalıdır.

Bunun için memleket sathında hiç bir boşluğa meydan vermeden çalışılmalıdır. Türk Milliyetçiliği ve milli düşünceden kaynaklanan milli tavrın, bir savunma refleksi olmadığı ve aksine kaynağını Türk Uygarlığından alan bir gelecek oluşturmayı amaçladığı unutulmamalıdır.

Türk Milliyetçiliğinin ifade ettiği milli düşünce; Türk Milleti, Türk Dünyası ve vahşi sermaye tarafından ezilen ve mağdur edilen tüm insanlık için yeni bir düzen inşa etmeyi planlamaktadır. Bunun en güzel tarifi de “refah içinde yaşayan onurlu insan” hedefi ve arzusudur. Türk Milletinin sevdalıları bunu başarmalıdır ve inanıyorum ki başaracaktır.

Bu vesile ile Türk Milletinin 3 Mayıs “Türkçülük Bayramı” kutlu olsun. Cenab-ı Allah’tan da bu bayramı Türk Coğrafyasında, 1 Mayıslardan geri kalmamak kaydıyla büyük törenlerle gerçekleştirmeyi nasip etmesini dua ve niyaz ediyorum.