24.4 C
Kocaeli
Çarşamba, Ağustos 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1093

Oğuz Çetinoğlu ve Mehmet Şadi Polat, Tecrübeli Eğitimci Dr. Sakin Öner’i yeni Eğitim Kanunu Hakkında Konuşturdular

Dindar olmak tek başına yeterli değildir.
Gençlik hem dinini, hem de kendi kültürünü, millî değerlerini tanımalı;
 vatanını-milletini sevmeli, dilini ve tarihini iyi bilmelidir
.’

 Eğitim ve öğretim kavramlarını birbirinden ayıran özellikleri belirtir misiniz?

Dr. Sâkin Öner: Eğitim; insanın zihnen, bedenen ve ruhen hayata uyumunu sağlayan bilgi, yetenek ve becerilerini geliştiren faaliyetlerin bütünüdür. Eğitim faaliyetleri; tavır,  davranış, tutum, iş ve eylem olarak insan hayatına yansır. Öğretim ise, doğumdan ölüme kadar devam eden bir süreçtir. Öğretim; hayatta, meslek seçiminde gerekecek her türlü bilginin kazandırılma sürecidir. Öğretim, bilginin; bir bina inşa eder gibi, hayatın her döneminde giderek temposunu arttırarak insana kazandırıldığı bir dönemdir.

Eğitim ile öğretim arasındaki farka gelince: Öğretim kişinin bilgi sâhibi olmasını, eğitim bilginin davranış hâline dönüşmesini sağlar. Öğretim bilgi, eğitim bilinç kazandırır. Şöyle bir örnek vereyim: suyun 0 derecede donup 100 derecede kaynadığı, öğrenim sonucu elde edilen bir bilgidir. Fakat kaynar suya el sürülmeyeceği veya bir yerine döküldüğü zaman onun yakacağı bir eğitim faaliyeti sonucudur. Kısacası, eğitim, bilginin davranış hâline dönüşmesidir.

Eğitim, çok değişik zaman ve mekânlarda, çeşitli yöntemlerle kazanılır. Eğitim, aileden,  okuldan ve çevreden kazanıldığı gibi, insanın şahsî gayretleri ile de kazanılır. Kişinin düşünme yetisini, beceri ve yeteneklerini geliştirici çabaları veya deneme yanılma yoluyla elde ettiği bilgilerin ve kazandığı davranışların tamamı eğitim faaliyeti içine girer. Öğretim eksikliği zaman içerisinde kapatılabilir. Fakat eğitim eksikliği kapatılamaz. Bizim meşhur bir atasözümüz vardır: “Ağaç yaş iken eğilir.” Bu söz, eğitim ve öğretimin ne zaman kazandırılacağını belirten bir sözdür. Çünkü insanın küçük yaşlarda öğretilenleri daha çabuk öğrenme kapasitesi vardır. Öğrenme kapasitesi, yaş ilerledikçe düşer. Onun için, küçük yaşta kazandırılması gereken bilgi, beceri ve davranışları zamanında kazandıramazsanız, daha sonra kazandırmanız çok zordur.

Kesintili ve kesintisiz temel eğitim sistemi arasındaki farkları belirtir misiniz? Şu anda Mecliste tartışılmakta olan eğitim sistemi hakkındaki düşüncelerinizi açıklar mısınız?

Öner:  Eğitim ve öğretimin, metotları ve teknikleri yönünden bir farklılık oluşmadan, bir sistem bütünlüğü içinde, birbirini tâkip eden süreçler halinde aynı mekânda sürdürülmesine, kesintisiz eğitim diyoruz.

Mesela: Sekiz yıllık mecburî kesintisiz eğitim dediğimiz zaman, öğrencilerin birinci sınıftan sekizinci sınıf sonuna kadar, temel eğitim bilgilerini aynı mekânda alarak, sekizinci sınıf sonunda bir diploma ile mezun olmasını anlıyoruz. Bunun değişik sürelerle birbirinden ayrılarak, ayrı mekânlarda iki bölüm halinde gerçekleştirilmesine ise kesintili eğitim diyoruz. 

Kesintisiz eğitimle, kesintili eğitim arasında bazı farklar vardır. Kesintisiz eğitimde bir sistem bütünlüğü vardır. Öğretilecek bilgiler ve kazandırılacak tutum ve davranışlar, kesintisiz eğitim süresi içine sistemli bir şekilde yayılır. Kesintili eğitimde ise, her öğretim kademesinde amaç, farklı olduğu için, öğretilecek bilgi, beceri ve davranışlar da farklıdır. 

Şu anda Meclis’te tartışılmakta olan eğitim sistemi hakkındaki kanun tasarısı hakkındaki düşüncelerimi şöyle açıklayabilirim: Önerilen sisteme göre, mecburî eğitim, mecburî, fakat 4+4+4 biçiminde kesintili 12 yıl olacak. Birinci dört yıl ilkokul, ikinci dört yıl ortaokul, üçüncü dört yıl lise olacak. Bana göre, birinci ve ikinci kademenin tamamı temel eğitim veya ilköğretim biçiminde isimlendirilmeli, birinci dört yıl 1. kademe, ikinci dört yıl 2. kademe olarak adlandırılmalıdır. Buna kesintisiz, kademeli Temel Eğitim veya İlköğretim diyebiliriz. Bu süreç sekiz yıl sürelidir. 1. kademe’den 2. kademe’ye geçişte Geçiş Belgesi veya Transkripsiyon dediğimiz öğrencinin akademik başarısını gösteren bir belge verilebilir.

İlköğretimin birinci kademesinde;  “iyi insan, iyi vatandaş” bilincini ve davranışlarını kazandıracak temel bilgiler öğretilmeli, ikinci kademesinde ise, iyi bir rehberlik çalışması ile öğrencinin ilgi, yetenek ve becerileri doğrultusunda ortaöğretime yönlendirilmelidir. Bunu yapabilmek için de, ikinci kademe seçmeli derslerle çok programlı hâle getirilmelidir. Bu kademe esnek ve geçişken olmalıdır. Öğrenci bir yöne mahkûm edilmemeli, zaman içinde tercihleri değiştikçe yeni alanına geçiş imkânı sağlanmalıdır.

Lisede ise öğrenci, “akademik öğretim, meslekî öğretim ve meslekî eğitim” olmak üzere üç alanda eğitime alınmalıdır. Meslekî eğitime, sayısal ve kültür derslerinde başarılı olamayan, fakat beceri ve yeteneğe dayalı meslekî eğitimde başarılı olabilecek öğrenciler alınabilir. Bu öğrenciler, Meslekî Eğitim Merkezlerinde ve Açık Öğretim Lisesi’nde öğretimlerini sürdürebilirler. Bunlar, Açık Öğretim Lisesi’nde sosyal bilimler alanında genel kültür dersleri alabilirler. Meslekî eğitim alanına yönlendirilen öğrencilerin yaygın öğretim kurumlarında bu eğitimlerini sürdürmeleri, örgün eğitim yapan liselerdeki yığılmaları ve sınıf kalabalıklarını, hatta Üniversite önlerindeki yığılmaları da büyük ölçüde önleyecektir.

Bu sebeple, bana göre zorunlu ilköğretim, kesintili değil, kademeli olmalıdır. Böyle olması, bazı kesimlerin bu tasarıya tepkilerini azaltacaktır.

Mecburî temel eğitimin kesintisiz veya kademeli / kesintili olmasının yararlarını ve zararlarını tahlil eder misiniz?

Öner: Mecburî eğitimin kesintili değil de, kademeli olmasından yanayım. ‘Kesintili’ kelimesi yanlış anlaşılabilir. Kademeli sistemde diploma vermeden, ikinci kademeye geçiş söz konusudur. Diploma, öngörülen 12 veya 13 yıllık mecburî eğitimin sonunda verilir.

Hazırlanan tasarı kesintili mi, kademeli mi?

 Öner: Hazırlanan tasarı, her dört yılda ayrı bir okul önerdiği için kesintilidir. 

Birinci sınıf ile sekizinci sınıf öğrencilerinin aynı binada öğretim görmesi mahzurlu mu?

Öner: Birinci sınıf öğrencisiyle sekizinci sınıf öğrencisinin aynı mekânda öğretim görmesinin, on dört yıldır devam eden uygulama sürecinde çeşitli mahzurları olduğu görüldü.

Ne gibi mahzurlar?

Öner: Farklı yaş gruplarındaki öğrencilerin sekiz yıl aynı mekânda öğrenim görmesinin, hem psikolojik, hem pedagojik yönden, hem de disiplin yönünden uygun olmadığını gözlemledik. Her şeyden önce on iki-on beş yaş çocuğu, ergenlik çağına gelmiş demektir. Ergenlik çağındaki çocuk ile altı-on bir yaş arasındaki çocukların aynı çatı altında öğrenim görmesi, özellikle küçük çocuklar aleyhine çeşitli olumsuzlukların oluşmasına yol açmaktadır.

Şöyle ki; öncelikle büyük öğrencilerin küçük öğrenciler üzerindeki çeşitli baskıları söz konusudur. Bunlar manevî baskıdır, fiilî baskıdır, her türlü tâcizdir. Cinsî tâciz de vardır bunun içerisinde, fizikî tâciz de. Dolayısıyla bu çocukların aynı bina içerisinde bulunması, çocukların hayatlarını sağlıklı sürdürmeleri yönünden uygun değildir. Küçük öğrenciler merdivenden inerken itilir, kakılır, kantinden alışveriş yapmak isterse zorlanır. Tuvalete giderlerse, sıraya girmekte ihtiyaçlarını gidermekte sıkıntı çekerler. Zaten teneffüsler beş-on dakikadır. Küçükler, bu sürelerde büyüklerin baskısından birçok ihtiyaçlarını karşılayamazlar. Yanlış hareketler sonucu olumsuz ilişkiler kurulabilir. Küçük çocukların büyük çocuklar tarafından paralarının gasp edildiği de sık rastlanan olaylardandır. Hatta birkaç yıl önce İstanbul’daki bir ilköğretim okulunda bir sekizinci sınıf öğrencisi getirdiği kurusıkı tabanca ile beşinci sınıf öğrencisi bir arkadaşını yaraladı. Ayrıca ergenlik çağındaki bir öğrenci, disiplin yönünden de küçük öğrencilere kötü örnek olabilir.

Her şeyden önce bu konuda her türlü önyargıyı bir tarafa bırakarak, eğitimin kademeli olmasında mutlak yarar olduğu gerçeğini kabul edelim. İsim önemli değil, ama ilköğretimin mutlaka kademeli olması ve her kademenin ayrı binalarda öğretim yapmaları gerekir. Ben iki yıl önce Bakanlığımıza sunduğum “Türk Milli Eğitim Sisteminin Yeniden Yapılandırılması” başlıklı raporda, ilköğretimin kademelendirilmesini, okulöncesi ve lise öğretiminin de mecburî eğitim kapsamına alınarak, mecburî eğitimin on üç yıla çıkarılmasını da teklif etmiştim. Zaten 18. Millî Eğitim Şurasında da, ilköğretimin kademelendirilmesi ve mecburî eğitimin on üç yıla çıkarılması konusunda prensip kararına varıldı. Avrupa Birliği ülkelerinin tamamına yakınında dördüncü ve beşinci sınıflardan sonra ikinci kademeye geçiliyor. İkinci kademede mutlaka başka bina gerekir.

Toplum yapımıza göre (anaokulu dışında) klasik anlamdaki okul öğretimine, açık öğretime, aile çevresinde eğitime başlangıç yaşı ile meslek seçimine en uygun yaş hangisidir

Öner: Alt komisyonda altmışıncı ayın sonunda öğretimin başlayabileceği teklif edildi. Bence yetmiş iki ay daha doğrudur. Daha sonra yetmiş iki ayda birleşildi. Birinci ve ikinci kademe öğretiminde kesinlikle açık öğretimin düşünülmemesi lazımdır. Ancak Lise öğretiminde, o da Meslekî Eğitim alanına yönelenler için Açık Öğretim düşünülebilir. Aile eğitiminin yararına inanmıyorum. Çünkü anne-babaları eğitim düzeyleri düşük, yüksek olsa bile pedagoji ve rehberlik eğitimi almadıkları, öğretim tekniklerini bilmedikleri için yararlı olamazlar. Meslekî eğitime ve öğretime başlama yaşı, on beş yaş ve üzeri, yani Lise dönemi olmalıdır. Yalnız İlköğretimin ikinci kademesinde seçmeli derslerle bu konuda hazırlık yaptırılabilir.

Dört yıllık eğitimde çocuk belki bazı bilgileri alabilir, ama karakter oluşumu tamamlanmış olur mu?

Öner: Dörder yıllık 1. ve 2. Kademede, mutlaka örgün öğretime ihtiyaç vardır. Bir öğrencinin kişiliği ve karakterinin ana çizgileri dört yılda şekillenmez, ancak sekiz yılda şekillenir, ilgi, yetenek ve becerileri bu sürede belirlenir ve geliştirilir.  Açık öğretim, teknik tâbiriyle yaygın eğitim, okula gitme şansını bulamamış, ileri yaşlardaki kişiler için düşünülebilir. İlköğretimde çocukların en az sekiz yıl süre ile okulda öğretim-eğitim görmelerinde yarar vardır.

Bu sekiz yıl kademeli mi olmalı?                                                                                                                                                           

Öner: Tabii ki, mecburi öğretimin ilk sekiz yılı kademeli olmalıdır. O konuda büyük bir tartışma yok aslında. Tartışma şundan dolayı vardı; başlangıçta ikinci kademedeki öğrencilerin, velileri isterse, bu öğrenimlerini açık öğretim veya aile çevresinde özel eğitimle görebilecekleri yönünde bir düşünce vardı. Bu gerçekten yanlıştı. Sağduyu galip geldi. Örgün eğitim içerisinde kalması konusunda da birleşildi.

Sekiz yıllık temel eğitimde İmam-Hatip Liselerinin orta kısımlarına yönlendirme nasıl olacak?

Öner: Şimdi oraya geleceğim. İmam-Hatip Liselerinin orta kısmı, bu eğitim için bir zaruretse, iki türlü karşılanabilir: Ya ikinci kademede seçmeli derslerle ya da ikinci kademede bu okulların orta kısmını bağımsız olarak açarak. Eğer bu liselerin bağımsız olarak orta kısımları açılacaksa, Anadolu Liselerinin, Fen Liseleri, Sosyal Bilimler Liseleri, Meslek Liseleri ve Güzel Sanatlar Liselerinin de orta kısımlarının açılması gerekir.

Okulöncesi eğitimin mecburî eğitim kapsamına alınması konusunda ne diyorsunuz?

Öner: Okulöncesi eğitimin mutlaka mecburî eğitim kapsamına alınması gerekir. Çünkü bu eğitim basamağında çocuk, hayatta yararlı bazı temel bilgileri öğrenir, bazı davranışları kazanır, paylaşmayı, birlikte yaşamayı, kısacası sosyalleşmeyi öğrenir. Ana Okulu veya sınıfında okuyan bir öğrenci, ilköğretim okuluna gidince, diğer öğrencilerden, olumlu anlamda bazı davranış farklılıkları gösterir. Batılı gelişmiş ülkelerin tamamına yakınında okulöncesi eğitim, mecburî eğitim kapsamındadır. Zaten ülkemizde okulöncesi eğitim yüzde altmış oranında yaygınlaşmış durumdadır. Kapalı köy okulları devreye sokularak ve öğrenci mevcudu az okullar birleştirilerek yeni kapasiteler oluşturulabilinir. Okulöncesi eğitimin mecburî eğitim kapsamına alınması, eğitim kalitemizi yükseltecektir.

Mecburî eğitimin sekiz yıldan on iki yıla çıkarılmasında problemler var mı?

Öner: Tabii ki, var. Öncelikle fizikî anlamda sıkıntılar var. 2005 yılında liseler üç yıldan dört yıla çıkarıldı. Fizikî kapasite 1/3 oranında arttırılması gerekirken arttırılmadı. Şu anda ilköğretim mezunlarının % 65’i liseye gidiyor. Liseler mecburî eğitim kapsamın alınırsa % 35 fizikî kapasite açığı meydana gelecektir. Eğer, bu açıklar kapatılmadan uygulamaya geçilirse, okullarda yeniden ikili üçlü öğretime geçilecek demektir. Ayrıca, öğretmen açığı da meydana gelecektir. Şu andaki 150.000 civarındaki öğretmen açığı, 250.000’e yaklaşacaktır. Okullarda zâten var olan personel açığı daha da büyüyecektir. Bütün bu hususlar göz önüne alınarak uygulamaya geçilmelidir 

Meslek seçiminde, İmam-Hatip Ortaokuluyla Meslek Ortaokulunu da ayırmak lazım diye düşünüyorum. Ne dersiniz?

Öner: Ben geçmişte bu düşünceyi savundum. Bu sekiz yıllık sürece geçilmeden önce Millî Eğitim Bakanlığı’nın yaptığı platformlara ve İl Millî Eğitim Müdür Yardımcısı iken Basın ve Halkla İlişkiler Sorumlusu olarak çeşitli televizyon programlarına katıldım. Oralarda şu görüşü savundum:  1949 yılında Prof. Dr. Tahsin Banguoğlu’nun Millî Eğitim Bakanlığı sırasında yapılan 4. Maarif Şurası’nda ‘Ortaokulların durumu’ ele alındı. Ortaokulların çok amaçlı olması gerektiğine karar verildi. Bunlara “Muhtelif Gayeli Ortaokullar” denmesi uygun görüldü. 1950-1951 Öğretim yılı başında deneme mahiyetinde Balıkesir, Nevşehir ve Muş’ta birer tane Muhtelif Gayeli Ortaokul açıldı. Hatta Ankara Deneme Lisesi de bu maksatla kurulmuştur. Bu okullar, 27 Mayıs 1960 ihtilaline kadar mevcudiyetlerini sürdürdüler, fakat bu okulların akademik başarısı test edilmeden ihtilal süreci içerisinde maalesef kapatılıp normal ortaokullara dönüştürüldüler. Bugün bu modelden yararlanılarak, ikinci dört yıl çok amaçlı ve çok programlı hâle getirilebilir.

Özellikle küçük yerleşim birimlerinde ayrı ayrı liseler kurmak yerine çok programlı liseler kurmak da ekonomik yönden büyük avantaj sağlar. Küçük yerleşim birimlerinde Ortaokulların da ayrı ayrı okullar şeklinde değil, aynı binada farklı programlar uygulayan okullar biçiminde yapılandırılması lazımdır. Ben, 1997-1998’de de bu görüşü savundum. Dedim ki: ‘İmam- Hatip Ortaokullarıyla genel ortaokullar arasında sekiz saatlik ders farkı var. İmam – Hatip Ortaokulları, diğer Ortaokullardan farklı olarak haftada 4 saat Kuran-ı Kerim ve 4 saat Arapça dersi okuyorlar. Gelin, bu sekiz saatlik dersi seçmeli olarak normal Ortaokulların programına ekleyelim. Başka alanlara yönelecek öğrenciler için de farklı seçmeli dersler koyalım, onlar da bu dersleri seçsinler. Çünkü veli çocuğunu İmam-Hatip Lisesi’ne verirken, imam-hatip olsun diye vermiyor, dinini daha iyi öğrensin ve gereklerini yerine getirsin diye veriyor. O zaman vatandaşın bu ihtiyacının diğer ortaokullarda karşılanması gerekir.’ Dedim. Bazı platformlarda bu görüşlerimi savunduğumda, bazı ön yargılı, dar düşünceli mutaassıp ilericiler, bu düşüncenin bütün ortaokulları İmam-Hatip Ortaokuluna dönüştüreceğini savunarak şiddetle karşı çıktılar. Aradan on dört yıl geçti, bugün de aynı görüşteyim. Bu görüş, hayata geçerse, aynı çatı altında bütün öğrencilerin haftada sekiz saatlik farklı derslerle ortaöğretime hazırlanmaları sağlanmış olur. Hatta meslek eğitimine gitmek isteyen bir öğrenci, bu sürede Meslekî Eğitim Merkezlerine veya sanayi kuruluşlarına giderek orada uygulamalı olarak eğitim görebilmeli. Anadolu Lisesine gitmek isteyen öğrenciler, bu sürede takviyeli yabancı dil dersi alabilirler. Kısacası, bu sistemle öğrencilerin tercihlerine göre hazırlanmaları mümkün olur. Böylece toplumun bazı kesimlerindeki, ‘iki tip okulda birbirine yabancı iki tip insan yetiştiriyoruz‘ düşüncesi ve tedirginliği de sona ermiş ve sosyal barış sağlanmış olur. 

Meslekî eğitime geçiş ne zaman olmalı?

Öner: Meslekî eğitime geçiş bence ikinci kademede başlayabilir. Üçüncü kademe ise artık bunun gerçekleşme süreci olur. Özellikle şunu söyleyeyim: Üçüncü kademede mutlaka “meslekî eğitim” ve “meslekî öğretim”i ayrı ayrı ele almak lazımdır. Bizim bazı öğrencilerimiz var. Başka bir seçenek olmadığı için ya meslek lisesine veya normal liseye gidiyorlar. Ama bu öğrenciler, sayısal derslerde ve fen derslerinde başarısızlar. Fakat bu öğrenciler, iyi birer meslek adamı olabilirler. Bunları genel kültür dersleri ile destekleyerek Meslekî Eğitim Merkezlerinde meslekî eğitime tâbi tutabiliriz. Bu merkezleri câzip hale getirmek için, kırk yıl önce olduğu gibi, Sanat Okulu veya Meslek Okulu hâline getirebiliriz. Bu merkezleri çoğaltalım, geliştirelim. Orada çocuklar, hem lise öğrenimini görsünler, hem de bir meslek öğrensinler. Bazı meslek vardır, bir öğretim yılında öğrenilir, bazısı iki veya üç yılda öğrenilir. Orada öğrenciye seçenek tanıyalım. O mesleği bir iki yılda öğrensin, ama o çocuğa zorla fizik, kimya okutmayalım. Bu arada, mecburî eğitimin eksik kalan kısmını Açık Öğretim Lisesi’nde tamamlasın. Ama bu lise öğretimi, onun kapasitesine ve ihtiyacına göre programlansın. Bir öğrenci mühendis olacaksa, meslek öğretimine devam etsin. Türkiye’de bu ayırım yapılmıyor. Yapılmadığı müddetçe de bu problem çözülmez.  Bence üçüncü kademede de esnek olunmalı, yatay ve dikey geçişlere izin verilmelidir. Mesela, Anadolu Lisesi’nde okuyan bir öğrenci, fark derslerini vererek İmam- Hatip Lisesi’ne, İmam-Hatip Lisesi’ni tercih eden bir öğrenci genel Liseye geçebilsin. Çünkü insanların tercihleri, eğilimleri zaman içinde değişebiliyor. 

Eğitim sistemi ile ilgili son tasarı hazırlanırken, eğitim şûrasının ve eğitim uzmanlarının görüşü alındı mı, alındı ise bu görüşler TBMM bünyesinde kurulan alt komisyon için yönlendirici oldu mu?    

Dr. Sâkin Öner: Geçen yıl yapılan 18. Millî Eğitim Şûrası’nda İlköğretimin kademeli olması kararı alındı. Ayrıca mecburî eğitimin on üç yıla çıkarılması yönünde tavsiye edildi. Tasarı hazırlanırken, mecburî eğitimin on üç yıl olması düşünülmüştü. Fakat her nedense okul öncesindeki bir yıldan vazgeçildi. Hâlbuki daha önce belirttiğim gibi, okulöncesi eğitim daha kısa sürede mecburî eğitim kapsamına alınabilir. Bu tasarı hazırlanırken ve hazırlandıktan sonra, Eğitim Fakültelerindeki akademisyenlere ve her kademedeki eğitimcilere, eğitim uzmanlarına danışıldığı, görüş alındığı kanaatinde değilim. Öğrendiğim kadarıyla bu tasarı, Millî Eğitim Bakanlığı’nın istek ve görüşlerini de tam olarak yansıtmıyor. Bu tasarı, iktidar partisindeki bir grup milletvekilinin hazırladığı bir tasarıdır. Bunu yapılan tartışmalardan anlıyoruz. Bu konunun kesinlikle aceleye getirilmemesi lazımdır. Yöntemi yanlış görüyorum. Eğitim sistemindeki düzenlemeyi daha geniş bir zamana yayıp, başta eğitimcilerin, sivil toplum kuruluşlarının da görüşleri alınarak, tamamen toplumun bütün ihtiyaçlarına cevap veren, sık sık değiştirilmeyen uzun ömürlü bir sistem halinde hayata geçirmek gerekir.

Anayasa çalışması gibi mi?

Öner: Eğitim sistemindeki düzenleme, en az yeni Anayasa kadar önemlidir. Açık söyleyeyim, Anayasa çalışmasından da önemli görüyorum. Çünkü Anayasa zaman içerisinde daha sık değiştirilebilir, ama eğitim sistemi ile fazla oynanmaması lazımdır.   Bence bir yıl, gerekirse iki yıl toplumca tartışalım. Toplumun bütün kesimlerinin görüşü belirlensin. Tam bir sosyal mutabakat sağlandıktan sonra, kalıcı bir düzenleme yapılsın.

Konuyu tamamen Millî Eğitim Bakanlığı’na emânet etmek lazımdır. Akademisyenlerle birlikte uygulamadaki eğitimcilerin ve sivil toplum kuruluşlarının da görüşü alınarak, bu çalışma yürütülmelidir. Eğitimin her kademesi ile ilgili komisyonlar kurularak, önce sistemin aksayan yönleri bütünüyle ele alınmalı, buların nasıl giderileceği yeterince tartışılmalıdır. Sonra toplumun da görüşleri alınsın, herkes bu konuda konuşabilsin. Bundan rahatsız olmamak lâzım. Çünkü eğitim, sadece belli bir kesimi ilgilendirmiyor.  Eğitim, çocuğu olsun olmasın, bütün toplumu ilgilendiren bir konudur. İnsan kaynağı, bir ülkenin en büyük zenginliğidir. Yeraltı ve yerüstü zenginlikleri bir gün tükenebilir, yok olabilir. Fakat kaliteli ve iyi eğitimli insan gücü, topluma yeniden hayat verebilir.

Eğitim sistemindeki yeni düzenleme ile ulaşılmak istenilen hedefin; ‘dindar gençlik’ olduğu iddia ediliyor. Gençliğin yalnızca ‘dindar’ olması yeterli mi?

Öner: “Dindar gençlik” yetiştirmek tek başına eğitimin amacı olamaz, ancak amaçlarından biri olabilir.

Dindar gençlik kavramı ile neyin ifade edilmek istendiğini düşünüyorsunuz?

Öner:  Dinini bilen ve yaşayan bir geçliğin kastedildiğini düşünüyorum.

O zaman dindar gençlik ile dinini bilen gençlik arasında fark yok.

Öner: Evet, fark yok. Arada belki nüans ölçüsünde küçük bir fark olabilir. Dinini bilen gençlerin bir kısmı dinin gereklerini, yâni ibâdetlerini yapabilir, bir kısmı da yapmayabilir veya uygulamada eksikleri olabilir. Dindar gençlik denince, dinin gereklerini tam olarak yerine getiren bir gençlik anlıyorum. Bu biraz daha yaptırımı olan, zorlayıcı bir kavram. Siz gence dinini iyi öğretirseniz, o zaten dindar olur.

Gençliğin yalnızca ‘dindar’ olarak yetiştirilmesi, Türkiye’nin gelişmesine, kalkınmasına, dünyada ve bölgesinde daha güçlü, daha itibarlı bir devlet olmasına katkı sağlar mı?

Öner: Mutlaka katkı sağlar, ama dindar olmak, tek başına yeterli değildir. Her şeyden önce kendi kültürünü, millî ve manevî değerlerini tanımalı, vatanını ve milletini sevmeli, tarihini ve dilini çok iyi bilmelidir. Ayrıca çağını iyi tâkip etmeli, iyi okumalı, evrensel değerlere de uyum sağlamalıdır. Ben bir defa dindarlığın yanına milliyetçiliğin ve çağdaşlığın da eklenmesi gerektiğine inanıyorum. Çağdaşlık kavramını, çağdaş ilim ve teknolojiyi bilmek ve etkin kullanmak, beynelmilel dillerden bir veya birkaçını bilmek, insan hak ve özgürlüklerini benimsemek anlamında kullanıyorum. Yani gençliğimizin, gelişmiş milletlerin gençleriyle rekabet edebilecek kalitede ve milletini dünya milletleri arasında seçkin ve saygın bir yere sâhip kılma şuuru ile yetiştirilmesi gereğine inanıyorum. Dindarlık, sosyal hayatı disipline eden bir unsurdur. Ruhî bir ihtiyaçtır. Fakat dediğim gibi, dinini bilmek tek başına yeterli değildir. Ayni zamanda entelektüel olmak ve millî kültür şuuruna sâhip olmak gerekir. 

Eğitim sisteminin darbe ile işbaşına gelmiş kişiler veya yalnızca siyasîler tarafından düzenlenmesi, çalışmaların TÜSİAD gibi ekonomi ağırlıklı sivil toplum kuruluşları tarafından yönlendirilme çabaları doğru mu?

Öner: Bu soruyu iki bölüm halinde ele almak gerekir. Birinci bölümde, darbe ile iş başına gelmiş kişilerin ve siyasilerin eğitim sistemini düzenlemesini ve bunu yönlendirmesini kesinlikle doğru bulmuyorum. Dayatmacı ve tepeden inmeci eğitim sistemi olmaz. Eğitim sistemi, toplumun bütün kesimlerinin görüşü alınarak yapılır. 

İkinci bölümde TÜSİAD’ın yaklaşımını değerlendireceğim. TÜSİAD’ın ön yargılı ve dayatmacı yaklaşımını tasvip etmiyorum. Uzlaşmak için biraz esnek olmak ve karşısında olduğunuz görüşleri de anlamaya çalışmak zorundasınız. TÜSİAD, İki milyon insanımıza işveren büyük iş adamlarının kurduğu ekonomi ağırlıklı bir kuruluştur. Fakat eğitim de ekonomiden bağımsız olamaz. Bence bu konuda tahammüllü ve her görüşe açık olmak lazımdır. Ayakkabıcılar Derneği bile eğitim üzerine konuşabilmeli. Dediğimiz gibi, eğitim toplumun her kesimini ilgilendiriyor. Ama görüşler, baskı ve tehdit şeklinde olmamalı, problemi çözmeye ve katkı sağlamaya yönelik olmalıdır. 

Anayasa taslağı hazırlanırken her kesimden görüş alınması için olağanüstü gayret sarf edilirken eğitim sistemi söz konusu olduğunda kapalı devre çalışılmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Öner: Kesinlikle doğru bulmuyorum. Mahzurlu buluyorum.

 Evde eğitim’ kavramını değerlendirir misiniz?

Öner: Evde eğitim kavramıyla ne kastedildiği açık değil ve kafa karıştırıcı. Bununla ne kastediliyor? Ailenin vereceği eğitim mi, özel öğretmenlerle evde yapılacak eğitim mi, kurslarla yapılacak eğitim mi, interaktif yöntemle uzaktan eğitim mi, yoksa öğrencinin kendi kendine yapacağı eğitim mi? Bunlar belli değil. Eğer evde çocuğun özel öğretmenlerin nezâretinde ders alması kastediliyor ise; her aile bu imkâna sahip değildir. Eğer anne-babanın vereceği eğitim kastediliyorsa, onların çoğunun eğitim düzeyi bu hizmeti vermeye müsait değildir. Bazı konularda uzaktan eğitim olabilir. İnternet ortamında veya televizyon radyo gibi medya organları vasıtasıyla bir nevi açık öğretim gibi…Ona da bazı velilerin imkânları el vermez. Anne baba, doğumundan itibâren zâten çocuğuna verebileceği eğitimi veriyor, onu hayata hazırlıyor. Bunu okul dışındaki saatlerde de yapıyor. Bunun dışında evde eğitime kesinlikle sıcak bakmadığımı ifâde etmek isterim. Çünkü okulun, öğretmenin verdiği ve arkadaşlarıyla alınan eğitimin yerini, evde nasıl verildiği belli olmayan bir eğitim tutamaz. Bu düşünceyi ortaya atanlar, evde eğitimden ne kastettiklerini ve neyi amaçladıklarını açıkça söylemelidirler. 

Evde eğitimin Amerika’ da zaman zaman iyi sonuçlar verdiği iddia ediliyor.  Türk toplumu ve Amerikan toplumu çok farklı yapılarda. Ayrıca Toplumumuzun aile yapısı, okul ortamından uzaklaşmış çocukların eğitim ve öğretimi için yeterli donanıma sahip mi?

Öner: Kesinlikle değil. İstanbul’u örnek alalım, % 50 ye yakını gecekondu şartlarında yaşıyorlar. Ya bir odalı veya iki odalı bir evde yaşıyorlar. Kaç öğrencinin özel çalışma odası var? Bugün % 70 öğrencinin evinde bilgisayarı varsa, % 30 unun yoktur. Türk toplumunu Amerikan toplumu ile imkânlar açısından mukayese etmek doğru olmaz.    

Türkiye’de eğitim sisteminin toplumun taleplerini karşılayıp karşılamadığı konusunda ciddî ve kapsamlı bir araştırma yapılmış mıdır? Yapılmamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Öner: Yapıldığı kanaatinde değilim. Bunun yapılmadığını sık sık sistem değişikliği yapılmasından anlıyoruz. Eğitimdeki düzenlemeler hep; ‘Yola çıkalım, kervan gide gide yolda düzelir.’ mantığıyla yapılıyor. ‘Aksaklıkları görürsek düzeltiriz.’ Bu mantıkla hareket edilince üç yıl sonra ‘bu olmadı‘ deyip kaldırıyoruz. O dönemde okuyan öğrenciler,  bir kobay gibi kullanılmış oluyorlar ve yeterli eğitimi almadan hayata atılıyorlar. Modern fen programı uygulayan liseler, süper liseler, yabancı dilde basamaklı kur sistemi, ders geçme ve kredili sistem… Hepsinden kısa süreler sonra vazgeçildi. Hâlbuki bu sistemlerin önce pilot okullarda denemeleri yapılsaydı, belki aksaklıkları düzeltilip sürekliliği sağlanabilirdi.

Bence, çağdaş toplumun birinci gündem maddesinin, eğitim olması gerekir. Fakat maalesef Türkiye’de böyle değil. Bugün gelişmiş ülkelerde eğitim, sağlık ve güvenlik, devletin öncelikli hizmet alanlarıdır. Devlet, en çok bunlara yatırım yapar. Diğerlerini topluma bırakır, çoğu özelleşmiştir.

Kırk yıllık eğitim hayatımın otuz beş yılını eğitim yöneticisi olarak geçirdim. Benim en son konum, maalesef eğitim-öğretim işleri oldu. Yönetici olarak ilk işim okulun ihtiyaçlarının finansmanını sağlamak, sonra sırasıyla okulun fiziki meselelerini çözümlemek, onarımlarını yaptırmak, personel ihtiyacını karşılamak, araç-gereç eksiklerini tamamlamak, sosyal ve kültürel etkinliklere kaynak bulmak ve son olarak eğitim-öğretim işlerinin düzenli yürümesini sağlamak oldu. Millî Eğitim Müdürlüklerinin yaptığı toplantılarda da öncelikle yatırım, tesisler ve inşaat işleri, büyük ve küçük onarımlar, tâyinler, görevlendirmeler, personel özlük işleri görüşüldükten sonra, en son eğitim ve öğretime sıra gelir. Biz eğitimciler, eğitimi öncelikli gündem maddemiz hâline getirmedikten sonra eğitimi düzeltemeyiz.

Tasarıyı TBMM’ne sevk edecek Millî Eğitim Komisyonu’na ve tasarıyı kanunlaştıracak olan TBMM üyelerine tavsiyelerinizi lütfeder misiniz?

Öner: Her şeyden önce bu çalışmalara bir ara verilmelidir. Bir eğitimci olarak ben bile bu tasarıyı detaylarıyla bilmiyorum. Bu tasarının muhtevasının topluma iyice anlatılması lazım. Mutlaka bunlar internet ortamında yazılıdır, ama herkesin buna ulaşma imkânı yoktur. Bunun tartışmaya açılması lazım. Herkesin, her kesimin ve daha ziyade uzmanlarının görüşlerinin alınması lazım. Öncelikle eğitim fakültelerinin, eğitimci akademisyenlerin, psikologların, pedagogların, basın ve medyadaki eğitim yazarlarının, özellikle eğitim alanındaki uygulamacıların, her kademedeki okul yöneticilerinin, başta eğitim alanında faaliyet gösterenler olmak üzere bütün sivil toplum kuruluşlarının da bu konudaki düşüncelerinin alınması gerekir. Ayrıca, meslekî ve teknik eğitim ve öğretim konularında, işçi, işveren, esnaf ve sanatkâr kuruluşlarının da görüşlerinin alınması da şarttır. Bu şekilde ortak bir payda bulunarak yola devam edilebilir. Ben bu sürecin fazla aceleye getirilmemesini tavsiye ediyorum. Bu konunun siyaset üstü düşünülmesi ve ele alınması gerekir.

Sistem, teknik olmaktan ziyade siyasî bir kalıp içerisine yerleştirilmiş gibi gözüküyor.

Öner: Doğrudur, oradan çıkarmak lazım.

Ülkemizde bir de yabancı dil öğretimi ve yabancı dille eğitim meselesi var. Türkiye’ de yabancı dil öğretiminden ziyade yabancı dille eğitim ön plana getiriliyor. Bunun mahzurlarından kısaca söz eder misiniz?

Öner: Türk insanının çağdaş dünyayla rekabet edebilmesi ve bu küreselleşen dünyada iş yapabilmesi için mutlaka en az bir yabancı dili iyi bilmesi gerekir. Burada bir tartışma yok. Bu konuda yapılabilecek her türlü çalışmanın doğru olduğu kanaatindeyim. Ama fen derslerini ve diğer dersleri yabancı dille öğretmenin kabul edilecek bir mantığı yok. Çünkü ilim, o toplumun millî diliyle yapılır. Eğer siz dersleri kendi dilinizle işleyemediğiniz zaman, hem dilinizin gelişmesine engel olursunuz, hem de ‘benim dilimle ilim yapılmaz‘ diyerek dilinize hakaret etmiş olursunuz. Herkes kendi diliyle daha hızlı anlar, kavrar ve düşünür. Bunun için, yabancı dil öğretimini sonuna kadar destekliyorum, fakat yabancı dille eğitime özellikle ilk ve orta öğretimde hayır diyorum.

Sorduğum soruları, vermek istediğiniz mesaj için yeterli görmüyorsanız, soruyu bizzat oluşturup, mesajınızı cevabınız içerisine yerleştirebilirsiniz.

Öner: İktidarların eğitimi siyasetlerine âlet etmeleri doğru değildir. Sadece dindar bir gençlik yetiştirmek, fikri sorgulamadan biat edecek ve istenilen hedefe kolaylıkla yönlendirilebilecek bir zümreyi oluşturmaktan başka bir amaca hizmet etmez. Bu da, hür düşünceyi ve gelişmeyi engeller. Gençliği çok yönlü ve geniş ufuklu, ülkenin ihtiyaçlarına uygun olarak yetiştirmek gerekir. Amacı, hedefi ve idealleri olan gençlik yetiştirmek mecburiyetindeyiz. 

Eğitimimiz tamamen mi

Sanayileşmenin Sosyo-Ekolojik Tesirleri

Bilimsel ve teknolojik ilerlemeler, toplumların ve insanların hayatını çok yönlü olarak etkilemiştir. Makinalaşmayla birlikte başlayan hızlı değişme ve gelişmeler, sanayi toplumu insanlarını sosyal değerlerden koparmış ve uzaklaştırmıştır. Bu duruma; sosyologların tabiriyle anomi adı verilmektedir. İnsanlar, hem kendine ve hem de kendi toplumuna karşı yabancılaşmış ve böylece sosyal çözülme ortaya çıkmıştır.                                            

Nüfusun hızla artması sonucu,sanayi gelişmiş ve bunun sonucunda da çevre kirlenmiş ve zarar görmüştür. Fabrika bacalarına, otomobillere ve diğer araçlara filitre takılmaması hava kirliliğine yol açmıştır. Çevre sorunları, zamanımızın en büyük problemlerinden birini oluşturmaktadır. Teknolojinin gelişmesi ve doğal kaynakların bilinçsiz bir şekilde kullanılması, şehirlerdeki büyük nüfus yığılmaları, çevre sorunlarına yol açmıştır. düzensiz ve plansız olarak yapılan çarpık yapılar çevre kirlenmesini meydana getirmiştir. Düzensiz büyüyen şehirlerde, yetersiz alt yapılar, tahrip olmuş çevrenin başka bir yönünü ortaya koymaktadır.                                                 

İleri sanayi toplumlarında, insanın işsiz ve yalnız kalmasından daha önemli bir unsur, insanın amaçsız ve ne yaptığını bilmez olması durumudur. İnsanın bu hale gelmesinde, sosyal uyuşmalıklar ve psikolojik faktörler ön plana çıkmaktadır. Daha az yorularak, daha fazla üretim elde etmek insanları mutlu etmemiştir. Teknoloji araçtan çok amaca yönelmiş. Makinayı yapan ve onu geliştiren insan, kendi buluş ve icatlarının hakimi mi, yoksa esiri mi olmuştur? Bütün bu sebepler göz önüne alındığında, Batı’da ilim ve teknikteki hızlı gelişme ve değişmeler, insanın mutluluğunu sağlayamamıştır. Çünkü bu gelişmeler, insani ölçülerden uzaklaşılmasını, insan hayatının bir kobay gibi değerlendirilmesini, insana değer verilmemesini ortaya çıkarmıştır. Teknolojik ilerlemeler uğruna, manevi değerlerden süratle uzaklaşılmış ve Batı içine düştüğü bu kriz i kendi hazırlamıştır. Türkiye aynı hataları yapmamalı ve Batı’nın içine düştüğü bu durumdan ders almalıdır.                                                      

Dikkat edilmesi gereken bir başka husus; teknolojinin üretilirken veya başka bir ülkeden alınırken, toplumun bünyesinde açabileceği zararın ortaya konması gerekmektedir. Sanayi toplumlarında görülen yabancılaşmanın tesirlerini ortadan kaldırabilmek için manevi yönden güçlenmek gerekmektedir.     

Hızlı sanayileşmeyle birlikte şehir sorunları yoğunlaşmış ve buda ülke ekonomilerine önemli maliyetler yüklemiştir. Günümüzde konut için yapılan yatırımlar, yekün olarak genel yatırım içinde yüksek bir nisbete ulaşmasına rağmen, halen istenilen neticeye ulaşılamamıştır. Dolayısıyla, konut problemlerinin daha uzun yıllar devam edeceği görülmektedir.          

Şehirleşmeyle birlikte ulaşım problemi ortaya çıkmış, gerek şehir içi gerekse şehirlerarası ulaşımda toplu taşımacılığa yönelinmesi durumunda ulaşım probleminin asgariye ye ineceğini kabul etmeliyiz.                                        

Sosyo-ekolojik dengenin bozulmasına, geri kalmış ve eskimiş teknolojilerin kullanılması sebep olmaktadır. İnsan mantığına yatkın, güvenilir, sağlıklı, temiz ve cana yatkın buluş ve icatlar, insanlık adına yapılan yeni çalışmalar, ülkelerin kamuoyları tarafından da mutlaka desteklenecektir. Yeter ki bu çalışmalar, insanların mutluluğu ve refahı için yapılmış olsun.

Başbakanımız Sn.Recep Tayyip Erdoğan’a Açık Mektup

0

Konu: Öğretmenlere verilecek zam.

% 50 verdi merhum Erbakan, 3 sene dediniz 10 sene bekledik Sn Başbakan.

Siz zeki bir insansınız 2002’de iktidara ilk geldiğinizde  işçi, memur ve emekliye zam konusunda verdiğiniz sözü unutacağınızı zannetmiyorum.

“Üç sene sabredin sonra hepinizin yüzü gülecek” dediniz.

Bizde yıllarca bekledik nasıl olsa memleketimiz düze çıkacak diye.

Üç sene daha dişimizi sıkar sabrederiz dedik.

Üç sene geldi geçti.

2 artı 2 eder 4

Baktık ortada bir şey yok.

Dedik olsun.

Bizim Başbakanımız

Merttir, yiğittir, delikanlıdır.

Öncekilere benzemez, sözünü unutmaz.

Biraz daha sabredelim.

Nasıl olsa sıra bize de gelecek.

Büyük bir sabır ve azimle diş sıkmaya devam.

Yine baktık ki 2 artı 2 eder 4,

Değişen bir şey yok.

Derken aradan geçti 10 sene.

Geldik bugüne.

Milletvekili zamları ve şikeciler için bir gecede yapılan yasal düzenlemeler.

Söz konusu memurlar olunca bir buçuk senede yapılamaz oldu.

Suçumuz ve günahımız zati âlinize inanmak ve sözünüze güvenmek mi?

Enflasyonun yüzde 100’lerde, gecelik faizin yüzde 1000’lerde olduğu zamanlar dâhil

Yılbaşında ödenmesi gereken zammın Haziran ayına sarktığı görülmüş müdür?

Sizin ne olmuş dediysek; ”dün dündür” diyeceğinize ihtimal vermiyorum.

Yapınız buna uygun değil.

Ekonomi düzeldi.

İhracat 100 milyar dolarları aştı.

Dünyada Çin’den sonra ekonomisi en fazla büyüyen ikinci ülkeyiz.

Avrupa’dan hatta ABD ve Japonya’dan bile ilerdeyiz.

Sıra zam konusuna gelince Afrika’dan da geriyiz.

Ekonomide ilerlediğimiz doğru.

Avrupa iflasın eşiğinde iken biz büyüyoruz.

Aslında biz büyümüyoruz işverenler büyüyor.

Onlar maşallah servetlerini beşe ona katladılar bile.

Sn Başbakanım biz öğretmenler bu büyümeden ne zaman hakkımıza düşeni alacağız.

Yoksa öğretmenlerin hakkı biber gazı ile cop mu?

Hatırlarsanız ki illaki hatırlarsınız;

Refah Partisi döneminde sizin hemen hemen her miting ve toplantıda vatandaşın işçi memur ve emeklinin, ekonomik olarak içerisinde bulunduğu zorlukları anlatmak için verdiğiniz meşhur çay simit örneği vardı.

En azından o günkü işçi müteahhit işçisi değil kadrolu işçi idi.

Emekli ikramiyesiyle bir ev bir arabada alabiliyordu.

Peki ya bugün

Öğretmenin emekli ikramiyesi bir ev bir araba ediyor mu?

Arabayı devletimize feda ettik.

Emekli ikramiyesiyle bir öğretmen bırak lüksü, orta halli bir daire alabilir mi?

Yıllarca asgari üçret vergi dışı bırakılsın tezini savundunuz haklı olarak.

On senedir asgari ücretliye haliniz nicedir diye dönüp sordunuz mu?

Yoksa nasıl olsa bu güne kadar açlıktan ölmediklerine göre bu günden sonrada ölmezler mi diyorsunuz.

Ölmesine ölmezler de bir de onlara sorsanız.

Evlenen her çiftten üç çocuk istemek çok güzel.

Sn Başbakanım hiç düşündünüz mü?

Asgari ücretle geçinen milyonlarca insan

Nasıl evlenip de üç çocuk sahibi olacak.

Onlara bakıp büyütüp okutacak, kira ödeyecek ya da ev sahibi olacak.

Allah rızası için şu meşhur çay simit örneğinizi bir daha düşününüz.

Kaç çocuk için çocuk parası ödeniyor ve kaçar lira ödeniyor?

Eşit işe eşit ücret dediniz.

Öğretmenleri kapsam dışı bıraktınız.

Üzdünüz, kırdınız, küstürdünüz.

İlmin de bir bedeli ve haysiyeti vardır.

İşvereni teşvike gelince para var.

Milletvekillerine zamma gelince para var.

Üst düzey bürokratlara gelince para var.

Sıra öğretmene gelince sizin muadiliniz yok dolayısıyla size para da yok.

Peki, bu hakka reva mı?

Ak Partinin aklığına yakıştı mı?

Doğal gaza %18, elektriğe %10 zam

Mazot oldu 4 TL

Yıllık enflasyon %11

Yıllardır biz sizi karşılıksız vatan millet adına sevdik.

Milletin yüreğine su serpen icraatlarınızı alkışladık ve destekledik

Kesilen faturayı biz gönüllü olarak ödedik.

Sevgi karşılıklı olunca kalıcı olur.

Artık ödeyecek gücümüz kalmadı.

Merhum Erbakan hoca (cennet mekân)

11 aylık iktidarında memura iki defe % 50 zam nasıl verdi?

Siz bizi unuttunuz.

Sn Bakanımız bizi hatırlamadı bile

Sağlık Bakanımız Sn Recep Akdağ’ı

Doktora uygulanan şiddete tepki göstererek personeline sahip çıktığı için kutluyor ve tebrik ediyorum.

Asil ve yakışan bir davranış sergiledi

Veli öğretmeni döver bakanımızın haberi olmaz.

Olsa da önemsemez.

Öğrenci öğretmeni bıçaklar

Bakanımız umursamaz.

Siz unuttunuz,

Sn Bakanımız sahiplenmedi bile.

İnanın ki unutulmak, örselenmek ve ötelenmek

Sizleri yetiştiren bir camia olarak ağrımıza gidiyor.

Biz üzerimize düşeni yaptık.

Sıra sizde Sn Başbakanım.

Saygı ve hürmetlerimle…    

Süt kimi bozar?

Süt içerdiği protein, yağ ve kalsiyumla eşsiz bir besindir. Özellikle ergenlik öncesi tüm çocukların sağlıklı gelişmesi için süt tüketmesi gerekir. Erişkinlerin de özellikle hanımların çok korktukları kemik erimesi(osteoporoz) önlenmesi için sütün kalsiyumuna ihtiyacı vardır. Bunlar neredeyse herkes tarafından bilinir ve inanılır. Ancak az süt içeriz. Bunun sosyokültürel nedenleri kadar, laktoz intoleransı gibi biyolojik nedenleri vardır.

Peki, laktoz intoleransı nedir:

Süt içildikten sonra mide asidiyle pıhtılaşır. Önce sindirim için küçük parçalar haline gelir. İnce barsakta kazein proteini, yağlar ve laktoz gibi karbonhidratlar sindirilerek emilir. Laktoz galaktoz ve glikozdan oluşan disakkarittir(ikili şeker). Emilmesi için parçalanarak glikoz ve galaktoza ayrılması gerekir. Bu işlem incebarsakların başlangıcında (jeyunum) olur. İncebarsak yüzey hücrelerinin saçaklarında bulunan lâktaz laktozu, glikoz ve galaktoza ayırır. Böylelikle barsaktan emilebilir. Lâktaz eksikliğinde veya yokluğunda laktoz parçalanamaz ve emilemez. Laktoz barsaklarda sıvı miktarının artmasına, barsakların hareketlenmesine, kalınbarsakta bakteriler tarafından parçalanması sonucu hidrojen ve kısa zincirli yağ asitlerin oluşmasına neden olur.  Neticede karında şişkinlik, ishal, karında guruldama ve bazen özellikle ergenlerde bulantı ve kusma oluşur.  Zayıflamaya bile neden olabilir.

Birçok çeşidi olmakla birlikte en yaygını iki yaşından sonra oluşan, ergenlikten sonra belirti veren erişkinde görülen primer lâktaz eksikliğidir.  İki yaşın altında lâktaz yeterlidir. Daha sonra giderek azalır. Aslında birçok hayvan türünde de bu durum gözlenir, fakat bunlar süt içmedikleri için hiç rahatsız olmazlar. İnsanda 5-7 yaşın altında genelde belirti vermez, genelde ergenlikten sonra belirtiler başlar. Birçok kişi bu nedenle süt içemez, içmez. Ülkemizde laktoz intoleransı görülme sıklığı %60-70 civarındadır. Ülkemiz belki bu nedenle süt tüketiminde sonlardayız. Çok süt içen kuzey ülkelerinde %4 civarında iken, İtalya’nın güneyinde, Yunanistan’ın güneyinde, Asyalılarda, Amerikan yerlilerinde ve Afrikalılarda yaklaşık % 70-90 oranında görülür.

Ayrıca yeni doğanda görülen konjenital(doğuştan, irsi) lâktaz eksikliği ve barsak lastalıkları ve ishal sonrası oluşan tipi de vardır.

Erişkin tipi süt intoleransı olanların öncelikle süt alerjisinde ayrılması gerekir. Alerjide süt ürünlerine karşı gelişen ishal, karın ağrısı, şişkinlik, deride kızarma, kaşıntı, nefes darlığı, hapşırma, öksürük vb yakınmalar olur. Az miktarda süt bile buna neden olabilir. Genelde şikâyetler erken başlar.

Laktoz intoleransı var, ne yapalım:

Laktoz intoleransı olanlar kolaylıkla sert peynir ve yoğurt tüketebilirler. Yoğurtta laktoz bakterilerce parçalanarak laktik asit dönüştürülür. Laktoz miktarı hem peynirin hem de yoğurtun oldukça azalmıştır. Bilhassa gebelerin, emziren annelerin ve tüm erişkinlerin kolay, ucuz bir kalsiyum kaynağıdır. Günde en az iki-üç bardak eşdeğerinde tüketilmesi gerekir.

Eğer yoğurt ve peynirde rahatsızlık veriyorsa küçük balıkların (sardalya, hamsi vb..), hatta büyük balıkların (alabalık, çupra, levrek, sazan, somon vb..) kemikli, kılçıklı olarak yenmesi öneriliyor. Ayrıca ıspanak, brokoli, semizotu vb koyu yeşil bitkilerde kalsiyum açısından zengindir.

Besinlerin kalsiyum içeriği

Sardunya, kemikli 100 gr

300-350 mg

Ispanak 1 kap

290 mg

Somon balığı, kemikli 100 gr

181 mg

Soya sütü 1 bardak

61 mg

Portakal, orta boy

51 mg

Brokoli 1 kap

41 mg

Barbunya 1 kap

80 mg

Göbek marul 1 kap

20 mg

Ton balığı 100 gr, konserve

12 mg

Süt ürünleri

Yoğurt 1 kap

415 mg

Süt az yağlı veya tam yağlı 1 su bardağı

285 mg

Beyaz peynir 100 gr

900-1200 mg

Kaşar 100gr

600-800 mg

Sütle ilgili tartışmalar:

Son zamanlarda sütün kalsiyum içeriğinin faydası olmadığını, osteoporozu engellemediği televizyonda temel ilgi alanı sağlık veya diyetle, gıdayla ilgisi olmayan bir profesör tarafından dillendirilmektedir. Hakkını yemeyelim “yoğurt tüketin” dedi. Öncelikle şunu belirteyim osteoporoz gelişmesinde genetik faktörler çok önemlidir. Bunun dışında kalsiyum ve D vitamini yeterli derecede almanın yanında izometrik egzersiz (gerinme, pilates, yoga vb) osteoporozu önler. Tabii kalsiyum emilimini önleyen, kemiklerde kalsiyumun yerleşmesini azaltan kola, gazoz gibi gazlı içecekler ve sigara içilmemesi gerekir.

Sütün çok (iki üç bardak) tüketilmesinin (özellikle düşük yağlı ve vitamin A ilaveli) prostat kanseri ile ilişkisi olduğu görülmüştür. Öncelikle bu araştırmalarda özellikle yüksek kalsiyum ve D vitamini yüksekliği ile ilişkisi vurgulanmıştır. Ergenlikte içilen sütle ilişki bulunmamıştır. Sütün aşırı tüketimi ile Parkinson hastalığı ve otizm arasında ilişki olduğu görülmüştür. Neden olarak sütün içinde bulunan tarım ilaçları kalıntıları olduğu öne sürülmüştür.

Ancak süt tüketiminin kalın barsak, mide ve meme kanserinden koruyucu özelliği olduğu bilinmektedir.

Sonuç olarak her gün 2 bardak süt içilmesi veya eşdeğeri yoğurt- peynir yenmesi, ergenlerin, gebe ve emziren kadınların günde bir litre süt ürünü tüketmesi gereklidir. Bunları yiyemeyenlerin kılçıklı balık, baklagiller ve yeşil sebzeleri bol tüketmesi gerekir.

İntolerans: Toleransın zıttı, bir şeyi içine alıp sindirememe, birlikte olmanın rahatsızlık vermesi.

Anti Kapitalist Müslümanlar

1 Mayıs işçi bayramı kutlamalarında yeni bir gurupla tanıştık. Adı ANTİ KAPİTALİST MÜSLÜMANLAR.

İşçi bayramı sebebiyle iş kazalarında vefat eden işçiler için Fatih Cami’inde gıyabi cenaze namazı kıldıktan sonra taksime doğru yürüyüşe geçtiler ellerinde pankartlar Taksim meydanına gelince de isimleri anons edilirken sol gurupların bir kısmının alkışını aldılar. Bazı sol guruplarda bu yeni gurubu Müslüman oldukları için kabullenemediler.  

Ben önce pankartlarına baktım çok çok dikkat çekici “HIRSIZ MÜSLÜMAN İSTEMİYORUZ” “ABDESTLİ KAPITALİSTLER” gibi birkaç göze ve kulağa hoş gelen sloganlar. 

İçlerinde başı açık kızlar olduğu gibi başı kapalı kızlarda vardı. Erkekler ise bazıları sakallı, bazılarının saçları çok uzun nedir kimdir bu insanlar diye düşünmeye başladım.  

Cumartesi günü akşamı da CNN TÜRK televizyonunda M. Ali Birand bunlarla ilgili bir program hazırlamıştı. Bu programı da ibretle seyrettim. Bunlar kimdir Türkiye de yeni bir mezhep mi doğuyor diye düşündüm. Yürüyüşte kullandıkları pankartları programda da sergilemişlerdi. Hepsinin müşterek yanı sermayeye karşı durmak sermayenin meşru ve helali olmaz inancındadırlar. Başörtüsü konusunda da bir birliktelikleri yok. Milli bir yanları olduğunu da görmedim. Ancak sınıfsız bir toplum istedikleri bütün konuşmalarında ortak yanları bütün zenginleri, fakirleri ezen olarak görüyorlar. Her zengin kazandığı paradan kendi ihtiyacının dışında kalan paraları fakirlere, işçilere dağıtması gerektiğini düşünüyorlar. Bu düşünce ekonomi kurallarına aykırı yatırım yapılmadan üretim olmayacağını bilmiyorlar.

Ancak “Hırsız Müslüman istemiyoruz” sloganları çok güzel bir tespit bunun dışındaki sloganlar biraz uçuk, ütopya gibi geldi bana. Dünya gerçekleriyle bağdaştırmak zor.

Cenab-ı Allah “kul hakkı ile huzuruma gelmeyin” emriyle kul hakkının affedilmeyeceğini Kur’an-ı Kerim’de belirtmiştir. Ayrıca teraziye, ölçüye hile katmayın. Yalandan ve gıybetten uzak durun diye kullarını uyarmıştır. Peygamberimizde “komşusu açken tok yatan benden değildir” demiştir. Yine Peygamberimizin komşusunun evinde pişen yemeğin kokusunu komşu alır da o yemekten kendisi pişiremez ise komşusunun yemek pişiren komşu üzerinde hakkı doğar. Eğer komşu o yemekten komşusuna vermezse o komşunun hakkını zorla alma hakkı doğar.

İslam böyle diyor. Dinimiz kutsal bir din ve son din son Peygamber bundan sonra başka bir din, başka bir peygamber gelmeyeceğine göre İslam’ın dışında başka bir din veya başka bir mezhep kabul etmiyoruz. İslam herkese yeter.

Şimdi bu gurup için konuşmak çok erken inşallah doğru yoldadırlar, doğruları söylemeye devam ederler.

 

Tanıdık Kitaplar – I

“Ortaçağ Anadolu’sunda Göçebeler ve Osmanlılar” kitabının orijinal adı ‘Nomads and Ottomans in Medieval Anatolia‘. İmge Yayınları’ndan Müfit Günay çevirisiyle 2000 yılında yayınlandı. 235 sayfa olan kitap, 4 bölümden oluşmaktadır. I.Bölümde; Osman’ın Çadırı ve Osmanlı Hanedanı, II.Bölümde; Osmanlı Kanunları ve Göçebe Geleneği, III.Bölümde; Axylon’un At Çekenleri, IV.Bölümde ise Sonuç, Ekler ve Kaynakça yer alır. Bu bölümde ayrıca Akşehir ve Karaman Çepnilerinin yani At Çeken konar – göçerlerinin Tapu – Tahrir Defterlerindeki ayrıntılı geçim istatistikleri yer alır. Kaynakça kısmı oldukça zengin olup 72‘si yerli, 216‘sı yabancı, toplam 300‘e yakın kaynak sıralanmıştır.                         

Yazarı Rudi Paul LİNDNER, Michigan Üniversitesi‘nde Ortaçağ Tarihi hocasıdır. Bu kitabın temeli California Üniversitesi‘nde 1976‘da tamamladığı doktora tezidir. Daha da geliştirerek 1983‘de yayınladığı ‘Nomads and Ottomans in Medieval Anatolia‘ adlı eseri en çok ses getiren eseridir.

Lindner, 1969 ila 1972 yılları arasında Türkiye‘ye gelerek Prof. Dr. Nejat Göyünç‘ün danışmanlığında lisans öğrencisi olarak arşiv çalışması yaptı. 1978‘de tekrar İstanbul‘a gelerek arşiv belgelerini okumaya devam etti. En son çalışması olan ‘Explorations in Ottoman Prehistory‘ adlı kitabı Ayda Erol‘un çevirisiyle ‘Osmanlı Tarihöncesi‘ adıyla yayınlandı. ‘Söğüt’ten İstanbul’a‘ adlı derleme çalışmasında da Lindner‘in araştırmalarına yer verilmiştir.

İçerik olarak kitaba gelirsek sıra dışı bir eser. Temel yaklaşımları zorluyor ve rasyonalist bir kurgu geliştiriyor. O da şu: Devletlerin yada en azından Osmanlı‘nın kurulması, yükselmesi inanç ve ideallerin misyonu gereği değil temel ihtiyaçların sosyal şartları belirlemesi sonucudur.

İdealize kurgular değil, pratize olgular.. Anlaşılması bâbında şöyle de örneklendirilebilir: ‘Çağrı‘ , ‘Haç İçin‘ filmi yerine ‘Temel İçgüdü‘ filmi.. Kutsallık değil, doğallık.. Felsefe değil, fıtrat..

  • Lindner, üretim biçimleri ve sınıf çatışmasını tarihi olayların açıklanmasında

temel alan Marksist bir bakışla hem göçebelerle yerleşikler arasındaki mücadeleyi hem de mezhepler arasındaki çatışmaları değerlendirmeye almıştır. Hatta o kadar ileri gitmiştir ki Hz. Âdem’in iki oğlunun kavgasını bile çiftçi olan Kabil‘le göçebe olan Habil‘in kavgası diye açıklar (sh.11). Mesele temelde iktidar veya üstünlük mücadelesidir ama bunun dinamiği sınıf kavgası mıdır ve tarih bunun belgeseli midir? Yoksa daha karışık ve daha çok sesli midir?

  • Annales‘çi bir yaklaşımla ortaya yöntem üzerine yeni bir deneme koyduğunu

bilen Lindner, eserinde öncelikle adaşı Paul Wittek‘i ve nazariyelerini çürütmeye adar. Wittek‘in Osmanlı Devleti‘nin kuruluşuyla ilgili tüm açıklamaları İslâmî Kutsal Savaş (cihad) ekseni üzerine oturtmasını ele alır ve Osmanoğullarının gerçek tutumlarının din ateşiyle beslenen bir ideolojiyle uyum göstermediğini (sh.8); kutsallık örgüsünün sonradan, imparatorluk ideolojisine dönüştüğü 15. yy’da eklendiğini (sh.50) ifade eder.

  • Anadolu‘daki Türkmen aşiretlerinin kan değil ortak siyasal çıkarlar üzerine

organize olduğunu beyan eden Lindner, onların yaşam biçimleri ve beklentilerinin, eski Bizanslı çiftçiler ve kent halkının bıkkınlığının, göçmen İslâm âlimleriyle yerleşik toplum refahına duyulan özlemin bir bileşkesi olarak Osmanlı toplumunun oluştuğuna dikkat çeker. Ama yerleşikliğin bu rahat ve huzurunun, göçebelerin yerleşik olmayışı potansiyel tehlikesini bertaraf etmesi kayd-ı şartıyla hayat bulacağı düşüncesinin devlet bürokrasisine hâkim olduğunu da ekler.

  • Lindner‘in İngilizce ‘nomad‘ olarak tarif ettiği Türk göçebeliği yine kendi

ifadesiyle ‘pastoralist‘ diye tarif ettiği modern konar – göçerlikten de izler taşır (sh.7). Oysa Ortaasya‘dan Anadolu‘ya ve geçmişten günümüze Türk göçerliği, yarı göçebelik yada daha doğru tanımla konar – göçerliktir. Yani belli menziller arasında yaylak – kışlak hayatıdır, sürekli bir yer değiştirme ve arayış değildir. İlâveten; yerleşiklik medenilik, göçebelik barbarlık olarak kategorize edilir. Oysa ilk kanı döken Kabil, Lindner‘e göre bir yerleşiktir. Bu bahislerde Lindner‘in klasik görüşlerin etkisinde kaldığı söylenebilir. Lâkin eserin genelinde devrimci ve değişik aynı zamanda da akılcı ve başarılı bir analizatör tarihçi olarak karşımıza çıkar.

E – BÖLÜMLER

1.Bölüm – Osman’ın Çadırı, Osmanlı Hanedanı

Bu bölümde bir göçebe aşiretten kallavi bürokratik düzenlemelerin yer aldığı yerleşik oluşuma dönüşüm anlatılır. Arada da Wittek‘in ‘Protestan Ahlâkı ve Kapitalizmin Ruhu‘ adlı eserin iktizasınca kendi kutsallık anlayışını Osmanlı‘nın kuruluşuyla tevhid ettiğini Lindner, ‘Fikirler eylemi ateşler‘ diyerek anlatır (sh.21).

Ne Osman ne de Orhan Bey‘in Hıristiyan komşularını dine döndürmeyi çok da önemsemediklerini, 1340‘a kadar Hıristiyan kadıların Osmanlı‘da kadılık yapabildiklerini, daha sonraki yazarların Osman ve Orhan‘ın pragmatik yaklaşımlarını romantize ederek haklılaştırmak/meşruiyet için kullandıklarını iddia eder (sh.22,23). Aşiretle ilgili Namık Kemal‘in mısrasını bilir ve kullanır, burada da – bilip bilmediğini bilmiyoruz – ‘Şeyh uçmaz mürid uçurur‘ atasözü kullanılabilir.

Osmanlıların ilk dönem büyüme sacayağını; ekonomik ve toplumsal ortak yaşam, siyasal kozmopolitizm ve dinsel senkretizm (hoşgörü, çeşitlilik) olarak açıklayan yazar, illa bir gaza düşüncesinden bahsedilecekse bile bunun İslâm‘dan çok Şamanizm savaşçılığı olarak görülmesi gerektiğini beyan eder (sh.26, 27).

Pragmatist göçebelerden akıllı kutsal savaşçılara geçişin ilk Osmanlı bürokrasisinin de temelini atan ulema tarafından kahramanca bir gayretle armağan edildiğini ifade eden yazar; gazâ gibi dışlayıcı bir öğretinin aşiret gibi kapsayıcı bir toplumsal örgütlenmede ve çok kültürlü bir çevrede aynı zamanda hem etkin olup hem de gelişemeyeceğini savunur (sh. 28,29).

Osmanlı‘nın coğrafi olarak (Bitinya) ve idari olarak (fief=tımar) Bizans geleneğini alıp geliştirdiklerini, güven altına alınan avantajlar ve refah kavrandıkça ekonomisine paralel olarak askeri avantaj adına yerleşikliğe geçtiğini uzun uzun anlatan yazar, yerleşik bir orduya geçişi Orhan Bey‘le başlatır (sh.74,75). Zira ‘Bir imparatorluk at sırtında zaptedilebilir ama at sırtında yönetilemez‘. Osmanlı‘yı iktidara bir göçebe kalabalığı getirmedi ve Osmanlı bunu unutmadı. Yazara göre; Bizans‘ın Konstantinopolis için Anadolu‘yu terk etmelerinin verdiği hoşnutsuzluk, yeni gücün (Osmanlı) sunduğu ve va’dettiği avantajlar, Bitinya köy ve kentlerinin eski yerleşiklerine öyle cazip geldi ki onlar da Osmanlı oldular, olmak istediler (sh.84,85).

2.Bölüm – Osmanlı Kanunları ve Göçebe Geleneği

Bu bölümde, Osmanlı rüyasının çiftçiler ve tüccarlar için olduğu, göçebeler için olmadığı ve Osmanlı oluşumunun yaratılmasına ortaklık etmiş göçebelerin şimdi bu oluşumun istenilmeyen tebaası oluşları ile göçebelerin alternatif arayışları anlatılır. Yerleşik toplum rüyasına karşı potansiyel bir tehlike olan hem hareketli hem de bağımsız göçebeleri Osmanlı vergiyle ve kanunla kontrol etmek istedi. Bey seçenler reaya kabul edildi. Resm-i ganem (koyun vergisi), resm-i kara (sabit vergi), resm-i ağıl, resm-i yaylak, resm-i kışlak, resm-i otlak, resm-i duhan bol vergili ve bol cezalı – hatta bad-ı hava gibi bol harçlı – disipline hayat, Yörükleri ya itaat altına almanın ya da bezdirip yerleşikliğe dönüştürmenin yöntemleri oldular. Moğolların bile 100/1 oranında aldığı koyun vergisini önce 10/1’e, nihayetinde de 2 koyuna 1 akçe‘ye değin yükselttiler. Hep alan el Osmanlı‘nın kendilerine hiç veren el olmadığını gören göçebeler; sosyo-ekonomik çıkış olarak önce Timur‘a, sonra Akkoyunlu‘ya, daha sonra da Safevî‘ye sarılacaktır.

3.Bölüm – Axylon’un At Çekenleri

Bu bölümde, Konya Karaman‘daki (Lârende) At Çeken Yörükleri Osmanlı defter kayıtlarıyla birlikte incelenir.  AkşehirKarapınar arasındaki Turgud, Bayburd, Varsak gibi aşiretlere mümkün olduğunca içerden bakılarak siyasi tercihleri aktarılır. Onlar için en önemli kaynak; 480 beyit şiirden oluşan ve 1814‘te elyazması tamamlanan DEDİĞİ SULTAN MASALLARI’dır. Eser, yazarı Şikârî‘nin bir vakayinamesidir. Teknik anlamda fazla bir bilgi vermemesine rağmen 15.yy. Anadolu tarihine bakan Karaman yanlısı tek kaynaktır yada Karaman bakış açısıyla yazılmış bir destandır.

Bu bölüm aynı zamanda Osmanlı defterlerinin onların adamlarını, hayvanlarını, otlaklarını, yerleşimlerini ve mali yükümlülüklerini koyunun kuyruk yağının vergisine varıncaya dek sıraladıkları, aşiretlerin içine nüfuz ederek alttaki boy başkanlarıyla ilişkiye girerek güçlerini kırmak için yapılanları anlatan bölümdür.

4.Bölüm – Sonuç

Sonuç bölümünde, baştan beri tüm anlatılanlar birleştirilir ve kanaatler pekiştirilir. Karaman ile Safevî karşılaştırılır. Karaman devlet geleneğinin Osmanlı‘dan farklı olmadığı oysa Safevîlerin bir göçebe cenneti olduğu vurgulanır. Hatta Osmanlı’nın meşhur rüyasıyla Safevî rüyası mukayese edilir. Rumlu aşiretinden Dede Muhammed‘in rüyası Osmanlı‘ya nazaran daha militarize ve kılıç kutsayıcı bir formdadır. Gizli imam, kırmızı donanım, günahsız bir Mehdinin gelmesi gibi ezoterik kavramlarla doludur (sh.167). Bu rüyada da yeşil otlaklar boldu ve güller, laleler vardı. Ama Şiî/Alevî rüyası mücadelenin ve şehadetin rüyasıydı, bürokrasi ve başarının değil. Oysa Osmanlı rüyası, dünya üstünde güvenli ve istikrarlı bir yönetim yaratmaya ve korumaya yönelikti.

Aşiret temelli bir örgütlenme olan Safevîlerin, Osmanlı ve Karamanlı yapısındaki klasik İslâm’ın İranlılaşmış bürokrasisini değil KarakoyunluAkkoyunlu konfederasyonları yoluyla Anadolu‘ya giren Moğol geleneğini model aldığını ifade eden yazar, ‘Bursa’daki tören koyun sürüsü, şimdi İstanbul hayvanat bahçelerinde‘ diyerekten ironi yapar (sh.169,170).

Osmanlı vergi kayıtlarını sadece yerleşikliğe geçiş ve tebaalaşma süreci tanıkları olarak değil yerleşiklerle göçebeler arasındaki mücadelenin silahları olarak gören yazar, Osmanlı’nın toplumsal düzeni ve refahı için sapkın gördüğü göçebeleri zamanla din için de sapkın ilan ettiğini söyler. Yani Şahkulu isyanıyla müşahhaslaşan mezhep kalkışmasının aslında devam edegelen iktidar savaşının bir süreci olduğunu beyan eden Lindner, konuyu tekrar ‘Yerleşik çiftçi Kabil, çoban kardeşi Habil’i öldürdü‘ cümlesine bağlar ve bir gurupla diğerlerinin tarihteki kavgalarının sürüp gideceğini işaretleyerek bitirir.

           

Balkanları Kaybedişimizin 100. Yılında Yabancılara Toprak Satışı

Balkan Savaşlarının 100. Yılında Türk Milleti olarak yaşadığımız çok ağır travmayı ve utancı hatırlamak, günümüz ve geleceğimiz açısından çok önemli.

Vatan kaybetmenin ne demek olduğunu, yaşadığı toprakları terk etmek zorunda kalan (Balkanlı ve Kafkasyalı muhacirler) ve Onlara (Mekkeli muhacirlere bağrını açan Medineli Ensar gibi) bağrını açmış, ekmeğini paylaşmış Anadolulu Türkler daha iyi biliyor olmalıydı.

100 sene önce yaşanan Balkan Savaşlarına kadar Türkiye toprakları içinde kalan, 550 yıllık vatanımız olan, Avrupa’daki topraklarımızın yüzde 83’ünü, nüfusumuzun yüzde 69’unu, 33 vilayet ve 158 ilçemizi savaş sonunda kaybettik. Bugünkü vatan coğrafyamızın dörtte biri kadar bir vatan toprağını kaybetmiştik ve 1,5 milyon Türk ve Müslüman Sırp, Bulgar ve Rumlar tarafından korkunç bir soykırıma uğratılarak katledilmiş ve yine 1,5 milyon soydaşımız göçe zorlanarak Trakya ve Anadolu’ya sığınmak zorunda kalmıştı.

İstiklal Harbimiz sonrası Lozan Antlaşması ve Yunanistan’la yapılan antlaşmalarla mübadele edilen Türkler doğup büyüdükleri memleketlerini terk ederken, benzer acıyı Anadolu ve İstanbul’dan mübadele edilen Rumlar da yaşamıştı. Bu gruplar da “vatan ne demek?” sorusuna dilleriyle değil, ta yüreklerinden cevap verecek durumdalar.

Anadolu, savaşlarla bütün insan kaynaklarını ve ekonomik varlıklarını tüketmiş haliyle bile, göç eden bu insanlarımızın sığındığı Anavatan olmuştu. Öyle ki, araştırmacılar Cumhuriyetimizin ilk yıllarında 11 milyon olan nüfusumuzun 7 milyonunun Balkanlardan ve Kafkaslardan göç eden soydaşlarımızdan oluştuğunu ifade etmektedir.

********

Şimdi o 11 milyondan türeyen nesiller yaşanan Balkan acısını unutmuş durumda. Vatanın sıradan toprak parçası olmadığını idrak etmekten aciz.

Yabancılara toprak ve mülk satışında mütekabiliyeti (karşılıklılığı) kaldıran ve satılabilir toprak miktarını kat be kat artıran bir kanun kabul edildi. Yeni kanunla iki Konya büyüklüğünde arazi yabancılar tarafından satın alınabilecek.

Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar, kanunu çıkarma sebebini şöyle açıkladı: “Biz Avrupa ve dünya ile bütünleşmek istiyoruz. Bu kanunun çıkacağının duyulmasından sonra sadece daire alımı amacıyla bine yakın daire için kapora verilmiştir. Yabancılar gelsin, hem yatırım yapsın hem ülkemizde ikamet etsin hem de ülkemize daha çok turist gelsin diye biz bu tasarıyı hazırladık.”

MHP Grup Başkanvekili Mehmet Şandır, İsrail’in, Filistinlilerin Yahudilere sattığı topraklar üzerinde kurulduğunu hatırlattı: ”Devlete ve özel şahıslara ait tüm toprakların yabancılara satılabileceğine dair kanun çıkarıyoruz. Türkiye’ye gelecek yabancılara vatandaşın alamayacağı mülkleri mi satmak istiyorsunuz? Egemenlik, mülkiyetin siyasi sonucudur. İsrail’in kuruluşunu hatırlatırım size. Türkiye’nin yüzde 10’unu satmayı kanun haline getiriyorsunuz” diye konuştu.

Hani bizim İslamcı veya Milli Görüş geleneğinden gelen, Üstad Necip Fazıl‘ın manevi çeşmesinden su içenlerin Ulu Hakan Abdülhamid Han olarak vasıflandırdığı Padişahımız vardı ya, O ne yapmıştı? Yahudilerin Filistin’de iskân edilmesi karşılığı iki ilginç teklif yapılmıştı da Ulu Hakan kabul etmemişti.

Yahudi heyetinin başkanı Theodor Herzl, Osmanlı Devletinin borçlarının yüzde 80’ini ödeyeceğini vaat ediyor. Ayrıca Avrupa’daki büyük gazetelerin Osmanlı hakkında olumlu haberler yapmasını sağlayabileceğini söylüyor ve Avrupa’da bulunan Jön Türklerin lideri Ahmed Rıza Bey’in suikastla ortadan kaldırılabileceğini vaat ediyordu.

Sultan Abdülhamit’in cevabı: “Ben bir karış bile olsa toprak satmam, zira bu vatan bana değil milletime aittir. Milletim bu imparatorluğu kanlarını dökerek kazanmış ve yine kanları ile mahsuldar kılmıştır… Yalnız bizim cesetlerimiz taksim edilebilir. Ben canlı bir beden üzerinde ameliyat yapılmasına müsaade etmem.”

Sonraki süreçte Abdülhamit’in tahttan indirilmesi ve İttihatçıların iktidara gelmesiyle Herzl’in hayali, ölümünden 44 sene sonra gerçekleşiyordu.

Başka ne yapmıştı Ulu Hakan? “Sarıçam’dan Gavur dağlarına kadar 650 bin dönüm arazi Ermeniler tarafından alınmıştı. Abdülhamit onları devletleştirdi.”

Bugünün şartlarında uluslararası hukuk güvencesiyle alınmış arazileri, ileride istesek de devletleştiremeyeceğimizi sadece Bakan Bayraktar görmüyor.

Türk Tarih Kurumu eski Başkanı, Kayseri Milletvekili Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu‘nun kanun görüşülürken yaptığı konuşmanın tam metnini lütfen Meclis zabıtlarından okuyunuz. “Bakın, ülkenin yüzde 10’unu satmaya kalkışıyorsunuz, yüzde 10’unu. Yani 78 bin kilometrekare yani 78 bin hektar araziyi satıyorsunuz yani 2 tane Konya arazisi. Düşünün, Türkiye’de tarım arazilerini satacaksınız, yarın organik tarım yapacak dünyada yer kalmayınca Yahudilerin geleceği yer de burasıdır. Niye satıyorsunuz? Hiç olmazsa, verecekseniz kullanım hakkını verin. Herkes kullanım hakkını verirken, siz niye toprağı satıyorsunuz? Yarın çocuklarınıza torunlarınıza bunun hesabını vermek zorundasınız.”

Şimdi akla gelen şu can yakıcı sorulara kim cevap verecek?

  • Türkiye bugün ekonomik ve siyasi açıdan, Osmanlı Devletinin çöküş döneminden daha mı kötü durumda?
  • Dış borçların ödenmesinden daha büyük bir menfaat mi vaat edildi?
  • Acaba Mehmet Şevket Eygi, “İslamî kesimde, yeşil postlara bürünmüş casuslar, ajanlar, İbn Sebe’ler, Lawrence’lar, Hempher’ler, istihbaratçılar, CIA’cılar, MOSSAD’çılar cirit atmaktadır” derken teşhisi doğru mu?
  • Vatan toprağını bile muhafaza etmeyene “muhafazakâr” denir mi?
  • Yabancıların aldığı toprakların savunmasını Türk Silahlı Kuvvetleri mi, yabancıların özel koruma birimleri mi yapacak?
  • Yabancıların sahibi olduğu Türkiye topraklarını savunmak cihat, bu uğurda ölmek şehitlik sayılabilecek mi?
  • Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır,” “Vatan sevgisi imandandır” diye biliyorduk. Toprak sattıkça mı vatansever ve mümin olunuyor?

Hızır – İlyas

Bütün eski medeniyetlerde günlerin sayılması sorun yaratmıştır. Sürekli değişiklikler ve yeni başlangıç tarihleriyle, kargaşa uzun yıllar devam etmiştir. 

M.Ö. 2500 yılında Babillilerin düzenlediği takvim, Çinliler tarafından yeniden şekillendirilerek yaygınlaşmıştır. Göktürkler, Uygur Türkleri de benzer bir takvimi kullanmışlardır. 

Önemli bir tarihi olgu olan Aztek, Maya, İnka uygarlıklarının da günümüze kadar ulaşan, kehânetlerle dolu takvimleri vardı. 

Eski Roma (Bizans) imparatoru Jul Sezar (Julius Caesar) M.Ö. 40-50 yıllarında, Jülyen Takvimi’nin uygulanmasını yasalaştırmıştır. 1 Ocak, yılın birinci günü olarak kabul edilmiştir. 

Papa Gregorius ise 1582 yılında Gregoryen Takvimi’ni dayatarak, yılın ilk gününü 25 Mart olarak kabul eden düzenlemeyi gerçekleştirdi. Bu takvim, başarılı olmadığından, 1752 yılında 1 Ocak yeniden yılbaşı olarak kabul edildi. 

Osmanlı İmparatorluğu döneminde 1678 yılında, Rûmî Takvim kullanılmaya başlandı. 

Halife Ömer (r.a.) zamanında ise Hz. Muhammet (s.a.v.)’in Mekke’den Medine’ye göç tarihi olan 622 yılı Hicrî Takvim’in başlangıcı olarak kabul edildi. 1 Muharrem yılın ilk günü olarak tespit edildi.

Ülkemizde, cumhuriyet döneminin başlarına kadar rûmî takvim kullanılmıştır. 1925 yılında ise milâdî takvime geçilerek, 1 Ocak yılın ilk günü olarak kabul edilmiş ve uygulamaya alınmıştır. 

Anadolu halkı bütün bu değişikliklere karşın, kendine özgü bir takvim kullana gelmiştir. Asırlardır yılı on iki yerine ikiye bölmüştür. Kasım ve Hızır günleri diye. 

Kasım günleri, 8 Kasım’da başlar 179 gün sürer (dört yılda bir 180 gün olur) sonbahar ve kış mevsimlerini kapsar. Hızır günleri ise 6 Mayıs’ta başlar 186  gün sürer. İlkbahar ve yaz dönemini içerir ve 7 Kasım’da sona erer. 

6 Mayıs’ta başlayan Hızır döneminin diğer ismi, Yeşil Mevsim’dir. Geniş bir coğrafyada Hıdırellez günü olarak kutlanır. 

6 Mayıs, yani Hızır döneminin ilk günü Hızır ve İlyas Aleyhisselâm’ın buluşma günleridir. Rivâyete göre, Hızır ve İlyas peygamberler (Kur’an’ı Kerim’de Kehf suresi 65. ayette, Hızır’dan “Kullarımızdan bir kul” diye bahsedilir. Bir veli midir yoksa peygamber midir? Her ikisini de olumlayan görüşler vardır. Doğrusunu Allah bilir.) ab-ı hayat suyunu içerek kıyamet gününe kadar, ölümsüzleşen özel adem oğullarıdır. 

Hızır karada İlyas ise denizlerde darda kalanların yardımına koşabilen güçlerle donatılmışlardır. 

Yardımları bazı kurallara bağlıdır. Hile, yağma, haset, kin gibi kötü duygulara asla âlet olmazlar. Hızır (a.s.) ve İlyas (a.s.) temiz olmayan mekânlara ve insanlara uğramazlar, yakınlarından bile geçmezler. 

Doğanın uyandığı hıdırellez günüyle başlayan dönem, tüm canlıların yenilenmesi, canlanmasıdır. Bu durum insanlara esin kaynağı olmuştur. 

Sıkıntıya düşenlerin yardımına “Hızır gibi yetişen” Hızır ve İlyas peygamberlerin buluştuğu gün olan 6 Mayıs, arzulanan güzelliklere kavuşmak için halk tarafından fırsat ve umut günü olarak bilinmiştir. 

Gül ağaçlarının dibine bırakılan para, minik ev, araba v.s. yanı sıra, yazılı talepler hep yeni beklentilerin gerçekleşmesi için oluşmuş âdetlerdir ve halkın iyilik temennilerinden ibaret arzulardan sayılırlar. Kesinlik arz eden gerçekler olarak kabul edilmezler. Bunlardan hakiki anlamda fayda beklenemez. 

Hıdırellez ritüelleri çok yönlü, renkli ve zengin motifleriyle Anadolu insanımızın kültürümüze kattığı önemli bir kaynaktır. 

Yeşil Mevsim herkese kutlu olsun.

Biraz Tefekkür

Mükemmel, muntazam ve muhteşem; üstelik san’atkârâne yapılmış saray gibi bir ev görsek. Hemen anlarız ki, muntazam bir fiilin eseridir. Yâni öyle bir bina, bir dülgerin bir marangozun varlığını gösterir. Ancak maharetli bir ustanın fiiliyle ortaya çıkmış olur. İşte böyle mükemmel, muntazam işler yapan bir fiil, ister istemez, mükemmel bir Fâil’e yâni Yapan’a ve mâhir bir Usta’ya, bir Dülger’e götürür bizi.

Bu mükemmel, işinin ehli Usta ve Dülger ünvanları, apaçık bir şekilde mükemmel / kâmil / tam bir sıfat; yâni san’at melekesinden haber verir bize. O mükemmel sıfat ve o mükemmel san’at melekesi ve kabiliyeti; apaçık bir şekilde,mükemmel ve tam bir istîdat ve kabiliyetin varlığına götürür bizi. O mükemmel istîdat / kabiliyet ise, yüksek bir Rûh ve yüksek bir Zât’ın / Kişi’nin olduğunu gösterir bize.

Aynen bunun gibi, yeryüzünü hattâ kâinat ve evreni dolduran yeniden yeniye, her an yenilenen, ortaya çıkan eserler; apaçık bir şekilde, son derece mükemmellikte olan fiil ve işleri gösteriyor. Nitekim karşımızda; son derece intizamlı, nizâmlı ve mîzanlı / ölçülü oluşlar var. Gâye gözeterek yapılan fiil ve işler var. Bütün bu san ve ünvân isimleri; mükemmel ve zirvede olan bir Fâili, bir Yapıcıyı gösteriyor.

Çünkü, muntazam / düzgün ve yerinde fiil ve eylemler; hikmetle yâni bir maksat için ve bir hedef gözeterek yapılan işler; Fâilsiz yâni Yapanı olmaksızın olmaz. Bu kesindir.Ve son derece mükemmel ve yerinde san ve ünvanlar; o Fâil’in, o Yapan ve Yapıcı’nın son derece mükemmel olan sıfat ve nitelikleri olduğunu gösterir. Nasıl ki dilbilgisi açısından bakınca “Fâil” yâni bir fiilin anlattığı işi Yapan “Özne” yâni yapanı gösteren “Eden, Yapan, İşleyen” gibi kelimeler, masdarlardan yapılır. Mesela “Etmek” masdarından; “Eden” şeklindeFâil’i / Özne’si yapıldığı gibi, Ünvan ve İsimlerin dahi masdarları, sudûr edip çıktıkları yer ve menşe’leri / kaynakları Sıfatlardır.

Son derece mükemmel Sıfatlar da, şüphesiz son derece mükemmel birine ait olan has işleri gösterir. Öyle bir Zât’ın emri altındaki kanunlara işaret eder.

X

İşte böyle bir Zât’a ait kabiliyet, tâbir edemediğimiz o mükemmel kanunlar; kesinkes son derece mükemmel olan o Zât’a alâmet olur.

İşte bütün âlemdeki san’at eserleri ve tüm mahlûkat ve yaratılmışların her biri, birer mükemmel eserdir.

Her biri bir fiile; fiil ise İsme; İsim ise Vasfa; Vasıf ise var olan hususiyetlerin zuhûruna; bu ise Zât’a tanıklıkve şâhitlik eder.

Bundan dolayı, tüm san’atlı bir şekilde yaratılanlar, bir tek Yaratıcının zorunlu varlığına, olmazsa olmazlığına şâhitlikte bulunur.

Ve o Zât’ın birliğine yâni, her varlıkta O’na dâir emareler taşıdığına işaret ederler.

Aynen bunun gibi, varlıkların hepsi, yaratılmışlar silsilesi kadar kuvvetli bir tarzda Mârifet’e; yâni Allah’ı bilmeye, O’nu bulmaya, O’nu tanımaya, O’nu sevmeye ve O’nun istediği gibi olmaya yükselten birer Mi’râc yâni Merdiven olurlar.

İşte bu, hiçbir cihette, içine şüphe giremiyecek olan zincirleme bir hakîkat delîlidir.

Şimdi düşünelim. Kâinat silsilesi kadar kuvvetli, şu delîli ne ile kırabiliriz? Şu san’atla yaratılan mahlûkat adedince hakîkatin şua ve ışıklarını gösteren sayısız delikli ve kafesli şu hakîkat penceresini nasıl kapatabiliriz? Bu gerçeği, hangi gaflet perdesiyle örtebiliriz? Örtsek bile, gözümüzü kapamakla, ancak kendimize  gece yapmış olmaz mıyız gündüzü?

 

2347 – 2348

İşçi Bayramı var, köylü Bayramı ne zaman?

1 Mayıs İşçi Bayramı, uzun mücadelelerden sonra bayram hakkını kazanan işçilerimizi candan kutluyorum. İşçi Bayramımız oldu, ancak köylü bayramı da olmalı. 1 Mayıs sadece işçi bayramı değil, köylü bayramı olarak da kutlanmalıdır. Bugün ben Vali Ercan Topaca ile Kocaeli köyleri ile ilgili yaptığımız bir söyleşiye bu sütunlarda yer vermek istiyorum.
Kocaeli’nin toplam 262 köyü var. Çok büyük bir rakam. İlçelere dağıtımı ise şöyle; Kandıra  91, Gebze 18, Dilovası 4, Başiskele 8, Derince 7, Gölcük 21, İzmit Merkez 71, Kartepe 10, Körfez 16, Karamürsel’in ise 20 köyü bulunuyor, Darıca ve Çayırova’nın ise köyü bulunmuyor.
Köy ve köylüler millet ve devletimizin temel taşıdır. Köylerden kasabalara, şehirler ve vilayetlerle Türkiye Cumhuriyeti devlet olmuştur. Sanayinin gelişmesiyle iş aş bulma umuduyla büyükşehirlere göçler yaşanmış, köyler unutulup kendi haline terk edilmiştir.
Gazi Mustafa Kemal Paşa ‘Köylü milletin efendisidir’ sözü ile köylülere önem verdiğini ifade eder. Ama acı da olsa gerçeği ifade etmek isterim. Köylüler hiç bir zaman milletin efendisi olamamış, hep itilip katılmış, deyim yerinde ise kendi kaderleri ile baş başa fakir bırakılmıştır.
Türkiye’nin sanayileşmesi köylülerin gözünü açmış, büyükşehirlerin taşı toprağı altın diyerek, büyükşehirlere göçler yaşanmış. Köyler tamamen boşanmış, tarlalar terk edilmiş, evler yıkılmış, köyler viraneye dönmüş, genç nesil köy ve köy hayatını unutuvermiş.
Kocaeli’nin Kaç  Köyü Var?
Kocaeli’de yaşamak büyük bir şans. Kocaeli sadece sanayi kenti olarak bilinir. Kocaeli, bilim kenti, eğitim kenti, teknoloji kenti, turizm kenti, ticaret ve tarım kenti. Karadeniz ve Marmara denizine kıyısı olan Kocaeli, Sapanca gölünü de hemen yanı başında. Kocaeli’nin marka değeri sahip köyleri var. Vali Beye de söylediğimiz gibi ‘Kocaeli köyleri Sultan Orhan Gaziden, Fatih Sultan Mehmet, Manav Türkmen köyleri olarak halen varlıklarını sürdürüyor. Bugün Kocaeli bölgesinde 262 köy olduğunu acaba kaç kişi biliyor. Biz kısa bir araştırma yaparak Kocaeli’deki köylerin ilçe ilce ayrımını yaptık, bu bilgileri sizlerle paylaşmak istedik, sizlerde zaman ayırıp köylere günü birlik geziler düzenleyip, hatta hafta sonları çocuklarını ve eşinizi alarak her hangi bir eve gidip, herhangi bir evin kapısı çalarak misafir olmak istediğini ve misafir kaldıktan sonra mutlaka ücretini ödeyerek, çocuklarına köy hayatı ve köyü sevdirme imkanı bulun.
Kocaeli köylerin isim listesini ve hangi ilçenin kaç köyü var öğrenmek istiyorsanız. www.gebzegazetesi.com adresindeki İsmail Kahraman köşesinden okuyabilirsiniz
…………

TOPLAM 262 KÖY
Gebze Köyleri: (18)
AHATLI
BALÇIK
CUMAKÖY
DENİZLİ
DURAKLI
ELBİZLİ
ESKİHİSAR
HATİPLAR
KADILLI
KARGALI
MOLLAFENARİ
MUALLİM
MUDARLI
OVACIK
PELİTLİ
TAVŞANLI
TEPEMANAYIR
YAĞCILAR
…………..
Dilovası Köyleri (4)

Dilovası    Çerkeşli
Dilovası    Demirciler
Dilovası    Köseler
Dilovası    Tepecik

……….
Başiskele Köyleri: (8)

AKSIĞIN KÖYÜ
CAMİDÜZÜ KÖYÜ
DOĞANTEPE KÖYÜ
KAZANDERE KÖYÜ
SERİNDERE KÖYÜ
SERVETİYE CAMİ KÖYÜ
SERVETİYE KARŞI KÖYÜ
TEPECİK KÖYÜ

…..

Derince Köyleri: (7)

ÇAVUŞLU
GEREDELİ
KARAGÖLLÜ
KAŞIKÇI
TAHTALI
TERZİLER
TOYLAR

…..

Gölcük Köyleri: (21)

AYVAZPINAR
ESKİ FERHADİYE
HAMİDİYE
HASANEYN
İCADİYE
İRŞADİYE
LÜTFİYE
MAMURİYE
MESRURİYE
NİMETİYE
NÜZHETİYE
NÜZHETİYE
ÖRCÜN
SARAYLI
SELİMİYE
SİRETİYE
SOFULAR
ŞEVKETİYE
ŞİRİNKÖY
ÜMMİYE
YENİ FERHADİYE
İzmit Köy Adı: (71)
AKPINAR
AKSIĞIN
ANBARCI
ARIZLI
ARPALIKİHSANİYE
AVLUBURUN
BAĞLICA
BALABAN
BALÖREN
BAYRAKTAR
BİBEROĞLU
BÖĞÜRGEN
BULDUK
CAMİDÜZÜ
ÇAĞIRĞAN
ÇAVUŞOĞLU
ÇAYIRKÖY
ÇUBUKLUBALA
ÇUBUKLUOSMANİYE
DAĞKÖY
DOĞANTEPE
DURHASAN
DÜĞMECİLER
EMİRHAN
ESELER
EŞMEAHMEDİYE
FETHİYE
GEDİKLİ
GÖKÇEÖREN
GÜVERCİNLİK
HAKKANİYE
HASANCIKLAR
KABAOĞLU
KADRİYE
KARAABDÜLBAKİ
KARATEPE
KAYNARCA
KAZANDERE
KETENCİLER
KISALAR
KOZLUCA
KULFALLI
KULMAHMUT
KURTDERE
MECİDİYE
MERKEZ SULTANİYE
NEBİHOCA
NUSRETİYE
ORHANİYE
ORTABURUN
ÖRNEK
PAZARÇAYIRI
RAHMİYE
SAPAKPINAR
SARIŞEYH
SEKBANLI
SEPETÇİ
SERİNDERE
SERVETİYECAMİ
SERVETİYEKARŞI
SULTANİYE
SÜLEYMANİYE
SÜVERLER
ŞAHİNLER
ŞİRİNSULHİYE
TEPECİK
TEPEKÖY
TEPETARLA
YASSIBAĞ
YENİCE
ZEYTİNBURNU
Kandıra Köyleri: (91)

AĞAÇAĞIL
AHMETHACILAR
AKÇABEYLİ
AKÇAKESE
AKÇAOVA-BUCAK MERKEZİ
AKINCI
ALEFLİ
ANTAPLI
ARAMAN
AVDAN
BABAKÖY
BABALI
BAĞIRGANLI
BALABAN
BALCI
BALLAR
BEYCE
BEYLERBEYİ
BOLU
BOZBURUN
CEBECİ
ÇAKIRCAALİ
ÇAKMAKLAR
ÇALCA
ÇALKÖY
ÇALYER
ÇAMKONAK
ÇERÇİLİ
DALCA
DELİVELİ
DOĞANCILI
DÖNGELLİ
DURAÇALI
DURAKLI
EĞERCİLİ
ELMACIK
ESENTEPE
FERİZLİ
GEBEŞLER
GONCAAYDIN
HACILAR
HACIMAZLI
HACIŞEYH
HEDİYELİ
HIDIRLAR
HÜDAVERDİLER
İNCECİK
KABAAĞAÇ
KANATLAR
KARAAĞAÇ
KARADİVAN
KARLI
KAYMAZ ERİKLİ
KEFKEN
KINCILLI
KIRKARMUT
KIZILCAPINAR
KOCAKAYMAZ
KUBUZCU
KURTYERİ
LOKMANLI
MANCARLAR
MERKEZ ERİKLİ
MÜLKÜŞEYHSUVAR
NASUHLAR
ÖMERLİ
ÖZBEY
PELİTPINARI
PINARDÜZÜ
PINARLI
PİRCELER
SAFALI
SARIAHMETLER
SARICAALİ
SARIGAZİ
SARNIÇLAR
SELAMETLİ
SELİMKÖY
SEPETÇİ
SEYİTALİLER
SİNANLIBİLALLİ
SUCUALİ
SÜLLÜ
ŞEREFSUNGUR
TATARAHMET
TEKSEN
TERZİLER
TOPLUCA
ÜĞÜMCE
YAĞCILAR
YUSUFCA

Karamürsel Köyleri: (20)

AKÇAT
AVCIKÖY
ÇAMÇUKUR
ÇAMDİBİ
FULACIK
HAYRİYE
İHSANİYE
İNEBEYLİ
KADRİYE
KARAAHMETLİ
KARAPINAR
NUSRETİYE
OLUKLU
OSMANİYE
PAZARKÖY
SAFİYE
SEMETLER
SENAİYE
SULUDERE
TAHTALI
………..

Kartepe Köyleri: (10)

AVLUBURUN
BALABAN
EŞME AHMEDİYE
KARATEPE
KETENCE
NUSRETHİYE
ÖRNEK KÖYÜ
PAZARÇAYIRI
SULTANİYE
ŞİRİNSULHİYE

…….
Körfez Köyleri: (16)

ALİHOCALAR
BELEN
CUMAKÖY
ÇIRAKLI
DEREKÖY
DİKENLİ
ELMACIK
HİMMETLİ
KALBURCU
KARAYAKUPLU
KUTLUCA
NAİPKÖY
OSMANLI
SEVİNDİKLİ
SİPAHİLER
ŞEMSETTİN