24.4 C
Kocaeli
Çarşamba, Ağustos 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1094

Söyle Allah Aşkına

Bu uçsuz bucaksız mükevvinatı

Her şeyiyle mücehhez kainatı      

Aklın almadığı tüm mümkinatı   

Kim yarattı söyle ALLAH aşkına

 

Alemin içinde koca Dünya’yı 

Ona hayat veren Güneş’i, Ay’ı

Birbiri üstünde yedi Sema’yı

Kim yarattı söyle ALLAH aşkına

 

Birinci Sema’da tüm yıldızları

Arz’ın üstündeki tüm canlıları

Görünür görünmez tüm varlıkları

Kim yarattı söyle ALLAH aşkına

 

Dünya üstündeki taşı toprağı

Ormanı, ağacı, dalı, yaprağı

Dengeyi sağlayan denizi,dağı

Kim yarattı söyle ALLAH aşkına

 

Karada,havada,denizde canı

Yüz milyarın üstündeki insanı

Bir o kadar sayıdaki hayvanı

Kim yarattı söyle ALLAH aşkına

 

Pişmiş toprak ve balçıktan Ademi   

Kudretiyle on sekiz bin alemi           

Münafık a tahsisli cehennemi

Kim yarattı söyle ALLAH aşkına

 

Yaşam için lazım olan havayı

Yer kürenin içindeki mağmayı

Adem’in kaburgasından Havva’yı 

Kim yarattı söyle ALLAH aşkına

 

Yediğin,içtiğin onca nimeti

Parayı,turayı,malı,serveti

Hak edersen gideceğin cenneti

Kim yarattı söyle ALLAH aşkına   

 

Arzın üstündeki tüm insanlığı

Gece nin içinde tüm karanlığı

Gündüzle birlikte tüm Aydınlığı

Kim yarattı söyle ALLAH aşkına

 

İnsanın atası ilk peygamberi

Alemlere rahmet son peygamberi

İki yüz yirmi dört bin peygamberi

Kim yarattı söyle ALLAH aşkına

 

Akıllı adam yaratanı  bulur

Aklını kullanan Müslüman olur

İnanmayanlara son sözüm budur

Yanlışmıyım söyle ALLAH aşkına

Sanayi İnkılabı ve Doğurduğu Sonuçlar

İçinde bulunduğumuz yüzyıl, ilim ve tekniğin ileri gittiği bir devir olmuş ve bu noktaya Sanayi İnkılabı ile birlikte ulaşılmıştır. Avrupa’da, 16. Yüzyıl’ın sonlarıyla 17. Yüzyıl’ın başlarında yeni icatlar ve buluşlar üretime sokularak yeni teknik gelişmeler ve değişmeler ortaya çıkmış ve bu durum kademeli olarak günümüze kadar sürmüştür.                                                                                                  

Sanayi İnkılabı’nı doğuran en önemli sebeplerin başında siyasal, sosyal, bilimsel ve dini düşünceler gelmektedir. 1789 Yılında, Fransa’da meydana gelen inkılap, Napolyon vasıtasıyla bütün Avrupa’ya yayılmış ve Sanayi İnkılabı’nın gelişmesine vesile olmuştur.                                                            

Sanayi İnkılabı üç aşamada gerçekleşmiştir. Kas gücünün yerine makinaların hakim olması “BİRİNCİ SANAYİ İNKILABI” nı veya başka bir ifade ile “MAKİNALAŞMA ÇAĞI” nı ortaya çıkarmış ve 18. Yüzyıl’da başlayarak 19. Yüzyıl’ın ortalarına kadar sürmüştür. Bu dönemde; demir ve kömür üretimde kullanılarak büyük fabrikaları ortaya çıkarmış ve böylece, Avrupa’da tarımdan fabrikaya doğru bir değişim olmuştur. Sanayi İnkılabı’nın en önemli gelişmelerinden biri buharlı makinaların icat edilerek üretime sokulması, Makinalaşma Çağı’nın başlangıç noktası olmuştur.                                                           

Beyin gücünü makinalaştıran teknik değişmelere “İKİNCİ SANAYİ İNKILABI” denmektedir. Sanayi İnkılabı’nın ikinci aşamasında, üretimde kullanılan ham madde ve enerji kaynaklarında değişmeler olmuş, kömür ve demirin yanında çelik, elektirik, petrol ve çeşitli kimyasal maddeler de üretim araçları içine dahil edilmiştir. 19.Yüzyıl’ın sonlarıyla 20.Yüzyıl’ın başlarında, makina yapan makinalar ve kendi kendini kontrol eden makinalar icat edilmiş ve insanı monotonlaştırmaktan ve sıkıcı hareketlerden kurtararak ona boş zaman ve imkan tanımış ve büyük hizmette bulunmuştur. Buradan hareketle; otomasyonun İkinci Sanayi İnkılabıyla birlikte ortaya çıktığını söyleyebiliriz.   

Gelecek için tasarlanan veya düşünülen Enformasyon Çağı’na da Toffler’in deyimiyle “ÜÇÜNCÜ DALGA MEDENİYETİ” veya başka bir ifadeyle “ÜÇÜNCÜ SANAYİ İNKILABI” denmektedir. Bu dönemde; bilgisayarlar, ileri teknolojik gelişmeler, filmler, slaytlar, bantlar ve benzerleri gelişmiş ve yeni bir çığır açılmıştır.                                                                                                                                                      

Sanayi İnkılabı’nın ortaya çıkardığı sonuçlara gelirsek; Avrupa’da burjuva sınıfının yapısı değişmiş ve işci sınıfının doğmasına yol açmış. Şehirleşme dolayısıyla nüfus artışı ortaya çıkmış ve büyük şehirlerde nüfus yığılmalarına sebep olmuş. Dünya’nın ilk gecekonduları bu dönemle birlikte ortaya çıkmış. İşsizlik bir taraftan artarken diğer yandan teknoloji alanında yeni buluş ve icatlar ortaya çıkmış. Avrupa sermaye birikimini artırmış. Sosyalizm ve Liberalizm gibi düşünce akımları ortaya çıkmış. Bazı yeni icat ve buluşlara gelince; John Kay, dokuma işlemini makinalaştırmış. James Watt, buharlı makinayı icat etmiş. İngiltere’de buharlı tren yolları açılmış. İlk modern maden ocağı üretime sokulmuş.                                                                                                                                                 

Sanayi İnkılabıyla birlikte, toplumların sosyal bünyelerinde gözle görülür önemli değişmeler olmuş. Bütün bunların yanında, son derece önemli sosyal problemleri de beraberinde getirmiştir. İlgisizlik ve ihmallerin sonucunda trafik, çevre, kirlenme, gürültü vb. hadiseler ortaya çıkmıştır.

Mia-av, Mia-av!..

 

Orhan Veli’nin, “Kedili Şiiri” geliyor aklıma;

“Uyuşamayız, yollarımız ayrı

  sen ciğercinin kedisi, ben sokak kedisi

  senin yiyeceğin kalaylı kapta

  benimki aslan ağzında

  sen aşk rüyası görürsün, bense kemik

  ama seninki de kolay değil kardeşim

  böyle kuyruk sallamak Allah’ın günü!..”

Yaşadığımız kentin bizi deli edecek ölçüde sorunları var;

–         Trafik-ulaşım sorunu,

–         Çevre sorunları,

–         Estetikten ve “kent planlaması” kültüründen yoksun yapılanma,

–         Tarihi ve kültürel değerlere saygısızlık, gibi.

Bu sorunların kaynağı, dünden bugüne bu kenti yönetme iddiasındaki “ehliyetsiz” ve “muhteris” kent yöneticileridir.

–         Uzun erimli ve bilimsel temele dayanan kent planlaması yapmadıkları için,

–         Kent rantlarını “bireysel çıkarlara” sundukları için,

–         Doğal ve kültürel çevreye saygılı olamadıkları için, suçlu ve günahkardırlar!

Şimdi de bir “MİA” projesi çıkardılar.

Ana hatlarıyla, yeni ve eski Gölcük yolları arasındaki alan, ( Perşembe Pazarı alanı dahil) yeni RANT ALANI olacak!

İşte, asıl soru burada; “Bu rant alanı kimlerin çıkarlarına sunulacak?”

–         Bu kentin insanlarına mı?

–         Bazı “ağalara” ya da “Ağaoğullarına” mı?

–         Yoksa, “Küresel düzenin efendilerine” mi?

Bu proje gerçekleştiğinde;

–         Kent esnafı olumsuz etkilenmeyecek mi?

–         Kent içi ve çevresi trafiğe çözüm mü sorun mu olacak?

–         Bu kentin “deprem riski” ciddi şekilde düşünüldü mü? Yoksa fay hattına “şark hizmeti” mi çıkaracaksınız?

–         Proje üzerinde ilgili Meslek Odaları ve Üniversitelerin görüş ve onayları alındı mı? Yoksa, “biz şehirciliği, planlamayı onlardan daha iyi biliriz” mi diyorsunuz?

–         Kent Konseyleri bu konuda bilgi sahibi oldular mı? (Hoş, olsalar ne yazar? Bütçesi, mekanı, kadrosu belediyelerden karşılanan Kent Konseylerinin ne hükmü var ki?)

Bu kentin işadamları, esnafı, sanatkarı, ulaşım alanında çalışanları, bu kentin aydınları, meslek odaları, dernekleri, bu kentin hemşerileri, bu kentte yaşamaya kararlı insanları, çocuklarının gelecekte yaşayacağı kentin nasıl şekilleneceği umurlarında olan insanları;

–         MİA Projesi’nin farkında mısınız?

–         Ne getirecek ne götürecek?

–         Ya da; kimler neler götürecek?

–         İyi mi olacak, kötü mü olacak?

–         Yoksa; “beni ilgilendirmez, büyükler bilir” mi diyorsunuz?

Yani, “MİA” mı diyorsunuz, “MİAV” diye boyun mu büküyorsunuz?

–         Düşün kardeşim!

–         Uyan kardeşim!

–         Konuş kardeşim!

 

Türk Tarihinde Mayıs Ayı

Yılın beşinci ayının adı, eski Yunan tanrılarından Hermes’in annesi Maia’dan gelmektedir.

Mayıs, eski Roma takviminin üçüncü ayı idi.  Bu günkü konumuna, Jül Sezar zamanında erişti. Kuzey yarıkürede ilkbaharın sonu olan Mayıs, güney yarıkürede sonbaharın sonu, kışın başlangıcıdır.

Türk tarihinin en parlak, en muhteşem zaferlerle süslenmiş ayı, şüphesiz Ağustos’tur.  Mayıs, çok farklı olayların yaşandığı önemli bir ay olarak dikkati çeker.

1 MAYIS NE BAYRAMI?

Kimilerine göre Bahar Bayramı, kimilerine göre de İşçi Bayramı. Hâfızâlarda kalan izlere göre 1 Mayıslar, ülkemizde kardeş kanının akıtıldığı korkulu günlerdir.  Geçmiş yıllarda, neyi kutladıklarını bilmeyen sorumsuz kuruluşlar ve kötü niyetli insanlar, kanlı çarpışmaları, yağmalamaları, vitrin camı kırma eylemlerini…  kızıl bayraklar açarak gerçekleştirdiler. O günler, bizim acılı günlerimizdir.

Ülkemizde, işçilerle ilgili hiçbir olumlu gelişmenin oluşum tarihi 1 Mayıs değildir.  1 Mayıs Bahar Bayramı da değildir. Resmî tâtil ve bayram günleri arasında 1 Mayıs yoktur. O halde 1 Mayıslarda sokağa dökülenler neyi kutluyorlardı?

1 Mayıs, komünist rejimin uygulandığı ülkelerde, eski tarihlerden kalma köhnemiş bir âdetin uygulama günüdür. Ve o âdetin günümüzde hâlâ devam ettirilmek istenmesi, bir kızıl irtica olayıdır.

O günleri nefretle anıyor, o günlerin geride kalmış olmasından dolayı mutluluk duyuyoruz.

1 Mayıs, 2009 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 22 Nisan 2009 tarihli toplantısında Emek ve Dayanışma Bayramı olarak kabul edildi.

Sözde kutlama sırasında yine olaylar yaşandı. Vitrin camları kırıldı, polisten ve göstericilerden yaralananlar oldu. Kırılan vitrin camları bedelinin 8-10.000 TL olduğu tahmin ediliyor. Can ve mal güvenliklerinin tehdit altında olduğunu düşünen ve çıkması muhtemel olaylardan endişe ettikleri için dükkânlarını açamayan işyerleri sâhipleri de alışveriş yapamamaları sebebiyle zarara uğradılar. Pangaltı, Nişantaşı, ve Cihangir semtlerinde polisle karşı karşıya gelen göstericiler, polislere molotof kokteyli ve kaldırımdan söktükleri taşlarla saldırdılar. Polis de tazyikli su ve biber gazı sıkarak karşılık verdi. Göstericilerin bâzıları polise, sapan taşı ile metal bilyeler attılar. İyi giyimli bâzı işçiler, 1 Mayıs’ı ellerindeki çekiçler, gözlerinde ve sözlerinde nefretlerle kutladılar. İstanbul’da 48 yaralı var. 108 kişi gözaltına alındı.

Bu nasıl bayram kutlamak?

Bayramlar tebrik edilir. Böyle kutlanan (?!) bayrakları nasıl tebrik ederiz?

Aziz ve necip milletim! Geçmiş olsun.

 

3 MAYIS MİLLİYETÇİLER GÜNÜ

Türk Milliyetçiliğinin önder şahsiyeti Hüseyin Nihal Atsız, çıkarmakta olduğu dergide, dönemin Başbakanı Şükrü Saraçoğlu’na hitaben açık mektup yayınlar. Sabahattin Ali, bu mektupta kendisine hakaret edildiği iddiasıyla dâvâ açar. Dâvânın ilk duruşmasından sonra milliyetçiler Ankara’da bir yürüyüş gerçekleştirirler. Maksat, Sabahattin Ali’yi protesto etmek, Atsız’a destek vermektir.

Yürüyüş; o güne kadar duygu, fikir ve edebiyat alanında sessizce gelişen Türk Milliyetçiliği ülküsünün ilk aksiyonudur.

 

Başlangıçta Türk Milliyetçileri, o acı günleri, hüzünle anmak için toplanıyorlardı. Dâvânın mağdurlarının tamamı uzun yıllar sonra suçsuz bulunup beraat edince, toplantılar bayram günü kutlamalarına dönüştü. Adına Türkçüler Bayramı denildi. 1988 yılı kutlamalarında merhum Başbuğ Alparslan Türkeş, ‘Türkçülük’  kelimesinin ırkçılık kavramını çağrıştırdığını belirterek, 3 Mayıs için  ‘Milliyetçiler Günü’ denilmesinin uygun olacağını söylemişti.

06 MAYIS:  HIDRELLEZ

Kelimenin doğrusu:  Hızır İlyas’tır. Hızır, ölümsüz olduğuna inanılan bir peygamberin adıdır. Çâresiz kalan inançlı insanlar, rahatlamak için çözüm bulduklarında, ‘Hızır, imdadına yetişti!‘  denilir. Burada ismi geçen Hızır, ölümsüz hayata mazhar olan Hızır Aleyhisselâm’dır.

Hıdrellez; Rûmî takvime göre Nisan’ın 23. günü, milâdî takvime göre Mayıs’ın 6. günüdür. Bu güne Hıdrellez denmesinin sebebi şöyle açıklanır: Hızır Aleyhisselâm, kendisi gibi peygamber olan ve ölümsüz hayata sâhip bulunan İlyas Aleyhisselâm ile Hıdrellez günü buluşmuşlardır. Ve o gün, dertlilere devâ, hastalara şifâ dağıtmışlardır.

Musâhip zâde Celâl, eski halk âdetlerini çok iyi bilen bir yazarımızdı. Eski İstanbul Yaşayışı isimli eserinde Hıdrellez’i, Hıristiyanların Noel babası’na benzetir. Musâhip-zâde şöyle anlatır:

“Bizim de, Hıristiyanların Noel baba’sına benzetebileceğimiz bir babamız vardır. Adına Hızır Baba – Hızır İlyas deriz. Bir karşılaştırma yaparsak, benzer taraflarını da ayrı oldukları tarafları da görürüz. Noel, kışın kar yağarken gelir. Kırmızı mantosu, püsküllü külâhı, beyaz sakalı ile bacalardan odalara girer, çocuklara hediyeler getirir. Bizim İlyas babamız ise, baharın müjdecisidir. Pembeli, sarılı, allı – morlu bahar çiçeklerinden yapılmış cüppesi vardır. Al renkli külâhına sardığı baharın çimenleri gibi zümrüt yeşili pırıl pırıl parıldayan sarığının ucu, nurlu yüzünü ve aksakalını okşar.

Halkımız, geceden gül dallarına gümüş kuruşlar, çeyrek altınlar bulunan kırmızı kesecikleri bağlar. Hıdrellez’in veya eski deyimi ile Hızır İlyas’ın bereket getirmesi için keseleri bağlarken besmele çeker. Açarken de besmeleyi ihmal etmez. Hızır İlyas, keseye para koymamışsa kimse üzülmez. Çünkü kesenin dolması için gelecek Hıdrellez gününe kadar beklenmesi gerektiğini bilir. Yine olmazsa, dilek tekrarlanır. Hızır İlyas, mutlaka imdada gelecektir.

Genç kızlar, gül fidanlarının dibine kaydıkları toprak çömleklere kendilerine ait yüzük, küpe, düğme ve kolye gibi eşyalar koyarlar. Çömleğin ağzı bir yemeni ile bağlanır. Umulur ki Hıdrellez, kırmızı pabuçları ile bastığı yerlerde renk renk çiçekler açarak gelecek, elindeki değneğini dokundurduğu gül fidanlarında güller açacak, gül dibine konan çömleğe, dilek sahibinin kısmetini bırakacak. Sonra, bülbüllerin aşka gelip dem çekmeye başladığı saatlerde, geldiği gibi sessizce kayıp gidecek. Andında canlı bir bahar bırakarak…”

Eski İstanbul’un keyif ehli insanları, baharın Hıdrellez ile geldiğini düşünürlerdi. O gün çantasını, sepetini  ‘nevâle’ denilen pratik yiyeceklerle doldurur; Kâğıthâne, Çırpıcı, Veli efendi, Okmeydanı Çayırı’na, Çamlıca’ya, Fikirtepesi’ne veya Beykoz Çayırı’na giderdi. Zenginlerin sepetinde;  kuzu dolması, süt, yoğurt ve böreklerle helva bulunurdu. Sevenlerin sarılışması dileğiyle sarmalar, ambarların dolması dileğiyle dolmalar yapılırdı. Renk renk boyalarla süslenmiş yumurtalar, zengin ve fakir…, herkesin vazgeçemediği nevâle idi.

Hıdrellez günü yeşermiş çayırlarda, önde davul – dümbelek, zilli maşa, keman ve ud çalan sâzendelerin bulunduğu kişiler olmak üzere beşer – onar kişilik ekipler, sabahtan akşama kadar yeşillikler arasında dolaşıp dururlardı.

Salıncaklarda çocuklar ve büyükler sıra ile sallanır, şarkılar ve türküler söylenir, oyunlar oynanırdı. Eski zamanlarda Hıdrellez, mutlaka kutlanması gereken önemli bir gündü. 6 Mayıs, binlerce yıldan beri Türkistan’dan Balkanlar’a, Orta Doğu’dan Kafkaslara kadar uzanan Türk Kültür coğrafyasında halkın bahar bayramı olarak kutlanmaktadır.

14 MAYIS 1950: DEMOKRASİ BAYRAMI

Ülkemizde ilk çok partili seçim, 1946’da yapıldı. Muhalefetteki Demokrat Parti (DP), bütün illerde teşkilâtlanamamıştı. Açık rey – gizli tasnif denilen çarpık bir sistem uygulanıyordu. Bu sebeple, büyük bir başarı elde etmesine rağmen iktidar olamadı.  14 Mayıs 1950 tarihinde yapılan milletvekili genel seçimi, demokrasinin zaferi oldu. DP, ezici bir çoğunlukla iktidara geldi. Millet, vesâyet altında tutulmaktan kurtuldu. Ülkede hızlı bir kalkınma hamlesi başlatıldı. Cumhuriyet Halk Partisi (CHP)’nin uyguladığı jakoben ve anti milliyetçi yönetimi sona erince, fikir ve düşünce hürriyeti ortamı doğdu. Bu ortamda kurulan Türk Milliyetçiler Derneği, kısa zamanda hızla gelişti. DP iktidarının bir kısım ileri gelenleri, bu gelişmeden endişe ettiler ve derneği mahkeme kararı ile kapattılar. Bu sebeple DP iktidarı, milliyetçi muhafazakâr çevrelerden sağladığı desteği önemli ölçüde kaybetti. Bu kayıp DP için bir ölçüde sonun başlangıcı oldu. DP, pek de önemli sayılmayacak başka yanlış uygulamalara da girişti. Fakat genel olarak olumlu hizmetlere ve başarılara imza attı. DP, parti olarak kapatılmakla birlikte, fikriyatı ve icraatı, sonradan kurulan pek çok parti tarafından devam ettirildi, ettiriliyor. Günümüzde isim olarak da yaşıyor.

16 MAYIS 1919: M. KEMAL PAŞA’NIN SAMSUN’A HAREKETİ

Mustafa Kemal Paşa’nın, Samsun’a gitmek üzere İstanbul’dan yola çıkışı ve öncesindeki olaylar, tarihimizin az bilinen bir dönemidir. Buna rağmen çok tartışılmıştır.  O günlerde İstanbul işgal altındadır. Beşiktaş ve Dolmabahçe önlerinde, Fransız ve İngiliz donanmasına ait gemiler mevzilenmiştir. Ordumuzun silâhları alınmıştır. Osmanlı Meclis-i Mebusan’ı ve ondan önce de millî duyguları geliştiren, istiklâl düşüncesini yaymaya çalışan Türk Ocakları kapatılmıştır. Bu şartlar altında, Anadolu’da Kurtuluş Savaşı’nı başlatacak olan Mustafa Kemal Paşa ve beraberindeki 18 kişi,  Bandırma Gemisi’ne binip İstanbul Boğazı’ndan Karadeniz’e nasıl açılabilmişlerdir?

Bu sorunun cevabı, resmî tarihlerde yer almaz. Soruyu cevaplayanlar da cezalandırılmıştır. Gürün Lisesi Müdürü Reşat Nuri Kaçmaz, cezalandırılanlar arasındadır. Yıllar sonra, Osmanlı’yı kötüleme kampanyaları, kampanyaya destek veren ekiple birlikte etkisiz kalınca gerçekler konuşulmaya başlanmıştır.

Yazar Şevket Rado, 12 yıl Atatürk’ün özel hizmetinde bulunan Cemal Granada, gazeteci yazar Falih Rıfkı Atay ile Niyazi Ahmet Banoğlu ve Atatürk’ün yakın akrabası Cemal Bolayır; kaleme alıp kitap halinde yayınladıkları hâtırâlarında olayı gün ışığına çıkarmışlardır. Az bilinen gerçekler şöyledir: Son Osmanlı Pâdişâhı Sultan Mehmet Vahidettin Han, Dolmabahçe Sarayı’nda Mustafa Kemal Paşa ile baş başa ve âdetâ diz dize denilebilecek yakınlıkta görüşüyor. Bu görüşmede mutabakat sağlandıktan sonra,  6 Mayıs 1919’da, Osmanlı Devleti Vekiller Heyeti’ne, Mustafa Kemal Paşa’nın Dokuzuncu Ordu Müfettişliği’ne tâyin edilmesi için karar imzalattırılıyor.  Sonra İngiliz Konsolosluğu’ndan, mâkul bir gerekçe hâline getirilmeye çalışılan gerçek dışı anlatımlarla, bizzat pâdişah tarafından özel izin alınıyor. Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a çıkışının, Pâdişâhın istek ve desteği ile yapılmış  olmasının, Kurtuluş Savaşı’nın azâmetine gölge düşüreceğini zannedenler,  gerçekleri  milletimizden saklamaya çalışmışlardır.

18 MAYIS 1944: KIRIM TÜRKLERİ’NİN TOPYEKÜN SÜRGÜNÜ

Türk Milleti bir bütündür. Misak-ı Millî sınırlarımız dışında kalan soydaşlarımızın yaşadığı acılar da yakın tarihimizin bir parçasıdır.

Kırım Türkleri, 1441 yılında Hacı Giray’ın önderliğinde devletlerini kurdular. 1454 yılında Fatih Sultan Mehmed Han’ın desteği ile Cenevizlileri yendiler. Osmanlı Devleti’nin himâyesinde tam 300 yıl huzur ve güvenle yaşadılar. Moskova’ya seferler düzenlediler, Rusların korkulu rüyâsı oldular. Osmanlı Orduları ile savaşlara katıldılar, zaferlere müşterek imzalar attılar.

Rusya’nın gelişme politikalarını uygulamaya koyduğu dönemlerde Osmanlı Devleti güç kaybediyordu. Diğer taraftan, Kırım’da taht kavgaları vardı. 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması ile Kırım, Osmanlı’dan kopartıldı, bağımsızlaştırıldı. 1783’te ise Kızıl Ordu Kırım’ı işgal etti. Kırım Türkleri, gruplar hâlinde Ak Topraklar olarak adlandırdıkları Anadolu’ya ve o dönemde Osmanlı toprağı olan Dobruca’ya göç ettiler. 1900’lü yılların başında göç edenlerin sayısı 1.500.000, Kırım’da hayat mücâdelesi verenler ise 300.000 kişi idi. İkinci Dünya Savaşı’na kadar ve savaş yıllarında Kırım Türkleri, tükenişin eşiğine gelmişti.  Müslüman ve Türk düşmanı kızıl diktatör Stalin, Kırım Türkleri’nin savaş sırasında Almanlarla işbirliği yaptığı gerekçesiyle top yekûn sürgün kararı aldı. Karar, 18 Mayıs 1944’te uygulandı. 423.100 kişiden oluşan Kırım’ın Türk nüfusu, hayvan taşınmasında kullanılan tren vagonlarına,  patates çuvalı istif eder gibi dolduruldular. 57.000 kişi 0 – 5 yaş arası çocuk, 68.000’i, 60’ın üzerinde yaşlı insanlardı. Yolculuk sırasında 195.371 kişi öldü. Hayatta kalabilenlerin % 3’ü,  varış noktasındaki yerleşim yerlerinin olağan üstü kötü şartlarına dayanamayıp hayatlarını kaybettiler.

Sürgün hayatı tam bir işkence idi. Kırım Türkçesiyle konuşanlar, şarkı-türkü söyleyenler en ağır şekilde cezalandırılıyordu. 23 Nisan 1978 günü, Musa Mahmut isimli bir Kırım Türkü, soydaşlarına yapılan işkenceleri protesto etmek için kendisini yaktı. Musa Mahmut’u yakan ateş, Kırım Türklerinin şuurlarındaki bağımsızlık, hürriyet ve vatan aşkının meş’alesi oldu. Bir dizi toplu gösterilerden sonra vatan Kırım’a dönüş hakkını elde ettiler. Ata yurduna dönebilenlerin sayısı 1993 yılında 260.000 kişiydi. Onlar Kırım’ı yeniden Türkleştirme ve Müslümanlaştırma gayreti içerisindeler. Bir o kadarı daha; sürgün yeri olan Sibirya, Özbekistan, Kırgızistan ve Tacikistan’da vatan hasreti içerisinde, Ukrayna Cumhuriyeti’nin kabul kararını bekliyor.

19 MAYIS 1919: MUSTAFA K. PAŞA’NIN  SAMSUN’A ÇIKIŞI

Mustafa Kemal Paşa, beraberindeki 22 kişilik heyetle birlikte Samsun’a çıktığında, kendi anlatımı ile: Vaziyet ve manzara-i umumiye şöyle idi: Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti’nin dâhil olduğu grup yenilmişti. Osmanlı Ordusu’nun elindeki silâhlar alınmış, devlet; şartları ağır bir  mütâreke imzalamıştı. Millet yorgun ve fakirdi. Ülke âdetâ paylaşılmış ve işgal edilmişti.

Bu perişan ve ümitsiz duruma rağmen ülkenin vatansever evlâtları, kan ve can pahasına kazanılan aziz vatan topraklarını, aynı bedellerle korumak ve yeniden kazanmak amacıyla teşkilâtlanmışlardı. Millî Kongre Cemiyeti, Kilikyalılar Cemiyeti, Müdafaa-i Hukuk ve Hukuk-ı Milliye Cemiyetleri bu amaçla kurulmuştu. Mustafa Kemal Paşa bu cemiyetleri birleştirip Heyet-i Temsiliye dönemini başlattı ve çete-gerilla savaşı yapmakta olan eli silâh tutabilen insanlardan düzenli bir ordu oluşturdu. Amasya Tamimi, Erzurum ve Sivas Kongreleri ile heyeti Temsiliye dönemi, 23 Nisan 1920’ye kadar devam etti. Bu tarihte Türkiye Büyük Millet Meclisi ve hükümeti oluşturuldu.

19 Mayıs 1919’da sembolik olarak başlayan Kurtuluş Savaşı, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti’nin aldığı kararla fiilen başlatıldı. Savaş 30 Ağustos 1922’de Başkomutanlık Meydan Savaşı ile askerî alanda, 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması ile de siyâsî anlamda sona erdi. Aynı yılın 29 Ekim’inde de yeni Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurulduğu dünyaya ilân edildi.

27 MAYIS 1960:  ASKERÎ DARBE

27 Mayıs 1960 İhtilâli, Cumhuriyet tarihimizin en çok tartışılan olaylarından biridir. Hareketi; demokrasinin yeniden doğuşu, rejimin kurtuluşu olarak değerlendirenler olduğu gibi, millî irâdeye silâh çekildiğini ileri sürerek mahkûm edenler de oldu.

27 Mayıs hareketi ile, Adnan Menderes’in diktatörlüğünü ilân etme eylemine engel olunduğu iddiası; hareketi haklı gösterme propagandasının şişirdiği balondur. Çünkü Menderes, erken seçim kararını bir yıl önceden almıştı.

Demokrat Parti (DP) döneminin hatâları yok muydu? Vardı elbette. 27 Mayıs ile o hatâlar düzeltilmedi, katmerlendi. İhtilâlin temel sebeplerinden biri olarak iktidarın muhalefete tahammülsüzlüğü gösterilir. Karşısındaki Cumhuriyet Halk Partisi (CHP)’nin bu olumsuzluktan uzak olduğunu kim iddia edebilir? CHP’nin diğer eksikliklerini de hesaba katmamız gerekir. CHP, tek parti döneminden kalma alışkanlıklarını sürdürüyordu. Halkı ve temsilcilerini küçük ve hatta vesâyet altına alınması gerekli topluluk olarak görüyor, onları aşağılıyor ve tahrik ediyordu. Okuma yazma bilmeyenlere oy hakkı verilmemesi düşüncesi o zihniyetin en çarpıcı buluşudur.

CHP’de, iktidarı kaybetmenin oluşturduğu kırgınlıklar; hukuk tarihinin acılı sayfalarını oluşturan Yassıada Duruşmaları’ndan sonra da devam etti. Üç idamı yeterli görmeyenlerin,  mahkemenin suçsuz bulduğu milletvekillerini serbest bırakılmasına tahammül edemeyenlerin sayısı hiç de az değildi.

Aynı tahammülsüzlüğü 27 Mayıs yönetiminde de görüyoruz. 14’lerin, 147’lerin ve Eminsular’ın tasfiyesi, tahammülsüz uygulamaların akılda kalanlarıdır.  Radyolardan yayınlanan Yassıada Duruşmaları’nda savunma hakkının kısıtlanması, adâletin terâzisine yansıyan çarpıklıklar olarak hatırlanıyor.

 

27 Mayıs Hareketi, elinde silâh bulunduranların, devlet idaresinde gözü ve gönlü olması gibi bir arzunun daima diri kalmasına yol açtı.

29 MAYIS 1453:  İSTANBUL’UN FETHİ

Bir Hadis-i Şerif’te, İstanbul’un (Müslümanlar tarafından)  fethedileceği müjdelenmiş ve şehri fethedecek kumandan ve askerleri methedilmiştir. Bu gerçekler, tarih boyunca İslâm Orduları’nın İstanbul’a yönelmesine vesile olmuştur. Müslümanlar İstanbul’u fethetmek maksadıyla ilk defa, Üçüncü Halife Hz. Ömer (ra) döneminde, 668 – 669 yılları arasında kuşattılar. İkinci kuşatma, Emeviler döneminde, 713- 717 yılları arasında gerçekleşti. Üçüncü kuşatma, 781 yılında, Abbasî Halifelerinden Hârun Reşid  döneminde oldu.

Türk ırkına mensup orduların ilk kuşatması, 617 yılında gerçekleşti. Bu ilk Türk kuşatmasını gerçekleştiren Avar Türkleri, 626 yılında şehri tekrar kuşattılar. Avarlar, deniz gücüne sâhip olmadıkları için iki seferinde de başarı elde edemediler. Üçüncü kuşatma: 813 yılına rastlar. Onlar, Bulgar Türkleri idi. 1090 yılında Peçenek Türkleri şehri kuşattılar. Sonuç alamadılar.  Bu dört kuşatmayı gerçekleştiren Türkler, Müslüman değildi.

Müslüman Türkler içerisinde İstanbul ile ilk ilgilenenler, Anadolu Selçukluları oldu. 1080 yılında şehri almak için Üsküdar’a kadar geldiler. Haçlı Seferi sebebiyle fetih gerçekleştirilemedi.

1390 yılında Yıldırım Beyazıd İstanbul’u kuşattı. Hemen ardından, ağır bir vergi karşılığı kuşatmayı kaldırdı. 7 yıl sonra Anadolu Hisarı’nı yaptırarak şehri tekrar kuşattı. Şehri almak üzere idi.  Emir Timur’un ordularıyla Anadolu’da ilerlemekte olduğu haberini alınca kuşatmayı kaldırmak mecburiyetinde kaldı.  Yıldırım Beyazıd’ın oğlu Musa Çelebi, 1411’de İstanbul’u kuşattı ise de alamadı. Yıldırım Beyazıd’ın torunu Sultan İkinci Murad’ın 1422 yılındaki kuşatması da Bizanslıların Anadolu’da çıkarttıkları isyan sebebiyle yarım kaldı.

1451 yılında, Sultan İkinci Mehmed Han, ikinci defa Osmanlı tahtına oturunca, Anadolu Hisarı’nı tâmir, Rumeli Hisarı’nı inşa ettirdi. Matematik ve balistik ilminde bir dehâ idi. Plânlarını bizzat hazırladığı büyük ve ayrıca uzun menzilli toplar döktürdü. Osmanlı tahtında oturan 21 yaşındaki pâdişah kararlı idi. Canı pahasına da olsa, İstanbul’u alacaktı.

24 Mart 1453 Cuma günü, ordusuyla Edirne’den yola çıktı. 5 Nisan’da Bayrampaşa’da otağ kurulmuştu. 6 Nisan günü Cuma namazından sonraki duâlar bitirilince, kuşatma başlatıldı. Şehrin zayıf noktasının Haliç tarafında olduğunu belirleyen Sultan, 67 gemiden oluşan donanmasını 22 Nisan’da Tophane – Dolmabahçe-Tepebaşı – Kasımpaşa güzergâhından Haliç’e indirdi. Bizans kuvvetlerine ikinci cephe açılmıştı. İmparator Drageses, akıbetini anlamış, vergi karşılığında kuşatmanın kaldırılması teklifinde bulunmuştu. Sultan, karşı teklifini gönderdi, kabul edilmedi. Karşılıklı top ateşleri 18 Mayıs’a kadar devam etti.  23 Mayıs’ta Sultan, son barış teklifini iletti: ‘İmparator ve halktan isteyenler, her şeylerini alıp, diledikleri ülkeye gidebilirler. Kalmak isteyenlerin mal ve canları – ırzları, bizim teminatımız altındadır. Bu teklife de olumlu cevap alınamayınca, 28 Mayıs günü büyük taarruz başlatıldı. Gökyüzüne yükselen tekbir sesleri, Bizanslıların morallerini sıfırlamıştı. Mehter takımı cenk havasını vurmaya başlayınca şehir halkı duâ için kiliselere kapandı. Şehir artık savunmasızdı.  29 Mayıs 1453 sabahı Müslüman Türk Ordusu, İstanbul’a girdi.

Fetih gerçekleşmişti. Bu fetih, Bizans İmparatorluğu’nu tarih sahnesinden silmekle kalmadı, Orta Çağ’ı kapatıp Yeni Çağ’ı başlattı.

İstanbul, 4 yıl boyunca imar ve âdetâ yeniden inşa edildikten sonra, 1457’de Osmanlı Devleti’nin başşehri oldu.

 

 

1 Mayıs Koalisyonu

 

3 Mayıs Türkçüler günü kutlu olsun. Bu gün ve bayram kendini Türk olarak hissedenlerin bayramıdır. Türk’e karşı ırkçılığın yapıldığı, Yeni Anayasa adı altında bölücü şifrelerin ortaya çıktığı ve 1923 Türkiye’sinin tasfiye edilmek istendiği talihsiz bir ortamda bu anlamlı günü kutladık. 1944 olayları ve suçlamaları ile bugün arasında büyük bir fark yok. Ülkeyi yönetenler dönemin süper gücüne göre şekil alıyorlar. 1940’larda Sovyet Rusya, bugün ise küresel güç ABD…

Tarımdan sanayiye birçok alanda küresel güç ve yabancıların çıkarına hizmet edici bir ortam doğdu. Bunun son örneği satılan şeker fabrikaları ve yabancılara mülk satışıdır. TV ekranlarında ilgili bakan, mütekabiliyete gerek olmadığını söylüyor. 2,5 hektarlık satış sınırı 30 hektara çıkartılarak 10 misli bir artış ortaya çıkmıştır. TBMM çoğunluğu tarafından kabul edilen bu yasa yüz kızartıcı ve itibar kaybettiricidir. Aslında izlenen siyaset itibariyle bu bir sürpriz de değildir.

İlgili bakanlıklar tarafından yandaş bir firmanın süt ürünü değişik şehirlerdeki okullarda çocuklara dağıtılmaktadır.      Yüzlerce öğrenci zehirlenme belirtileri göstermiş ve hastaneleri doldurmuştur. Resmi beyanlara göre, öğrencilerin bünyeleri suçlanmakta ve bağışıklık kazanılmadığı ileri sürülmektedir.

Her şeyin menfaate göre şekillendirilmeye zorlandığı bir ortamda Allah korkusu ve ticari ahlâk oldukça geride kalmıştır. İnsanlarımız 1980’den sonra  maddi tatminde doyumsuzluğa itilmiştir. Meşru ve gayrimeşru hesaba katılmadan faydayı ve karı en çoklaştırmak tek hedef haline gelmiştir. Acaba okullara süt dağıtan firma hangi kanallardan bu ihaleyi kazanmıştır? Belki ihale bile yapılmamıştır.

Sırtını iktidara dayamış, helâl haram demeden etrafa saldıran, şekilde İslamcı ama gerçekte vahşi kapitalizmi yaşayan bir şehirli ve sermayedar tabakası oluştu. Siyasi destekle dünün mücahitleri bugünün müteahhitleri oldu. İnsanlarımız lükse, israfa sefahate ve gösteriş tüketimine teşvik edildi. Menfaat hesapları cemaatleşmelerde rol oynadı. Çıkar elde edebilmek için cemaatlere üye olundu. Kamu kaynakları ve Müslümanların malları, paraları gasp edildi. Sayın Mehmet Şevket Eygi’nin dediği gibi, bunlar İslam’a değil , İslam’ı kendilerine uydurmaya çalıştılar. Dış yönlendirmelerle dinde tefrika ve hizip yarattılar. Üç dinli, üç peygamberli olup Amentüyü dışladılar.

Türkiye’deki değişmeyi iyi yakalamak gerekir. Genç nesillerimiz hiçbir şeyin istismarı ile bir yerlere gelmeyi, menfaat sağlamayı tasvip etmiyor. İnsanların özü ve sözü ile davranışları arasında bağ kuruyor. Birileri ağlayarak; diğerleri ise gülerek bizi yanılttılar diyorlar. Yolsuzluk, hırsızlık ve gayrimeşru işlerden kazanılacak paralarla İslam’a hizmet edilemeyeceğini biliyorlar. Gençler bu tiplerden kendilerini soyutlamak istiyorlar; bu tür kapitalistleri içine sindiremiyorlar.

Bunun son örneği 1 Mayıs 2012’de görüldü. Kendilerine anti-kapitalist Müslüman diyen bir grup ortaya çıktı. Ancak onlar da taşıdıkları bez afişte Ermenice, Kürtçe ve Arapça‘ya yer verdiler. Nedense İngilizce’yi unutmuşlardı. Oysa İngilizce küresel patronun diliydi! 1 Mayıs’lar eskiden belirli bir ideolojinin tekelindeydi. Ancak ideolojinin yerini etnik ırkçılık ve farklılıkları kutsallaştırma alınca Türkiye karşıtı bir koalisyon doğdu. Kürtçü ve bölücü siyasi kanada sol bir fraksiyon eklenmek isteniyor. Tabii ki siyasi iktidarın çıkarlarına hizmet ve PKK yanlısı siyasi partiyi zayıflatmak için.. Nasıl olsa PKK görevini yerine getirdi ve tamamladı. Artık ortada dolaşmasına da pek gerek kalmadı. Örgütün hedefleri silah kullanmadan nasıl olsa gerçekleşiyor. Sözde dost ve müttefiklerin PKK’ya karşı tavır değişikliği sebepsiz değildir.

 

 

 

Yabancıdan Medet

 

Mâzi; istikbâlin / geçmiş; geleceğin aynasıdır. Geleceği bilmek ve görmek isteyenler, geçmiş aynasına baksınlar. Mesela II. Abdülhamit devrine şöyle bir göz atarsak; o tarihî günlerin ışığında bugüne bakacak olursak, tarihi tekerrür ve tekrar ettirdiğimizi hemen görür. Ve esefle “Eğer ibret alınsaydı tarih tekerrür eder miydi?” demekten kendimizi alamayız.

Mesela Abdülazîz devrinde başlamış olan Bosna – Hersek ve Bulgar ayaklanmalarına V. Murad devrinde Sırbistan ve Karadağ savaşları da eklenmişti. Üstelik bu isyanlar Rusya tarafından hem kışkırtılıyor hem de destekleniyordu.

Bugün olduğu gibi o gün de “Şark Mes’elesi / Doğu Sorunu” gündemdeydi. Evet bugün de, Batı perde arkasından da olsa aynı tıynet ve emelinden asla vazgeçmiş değildir. Nitekim bölücü terör örgütüne fazla ses çıkarmaması bunun açık delîli.

Abdülazîz’in son yıllarında dış borçların ödenmesiyle ilgili olarak devletçe alınan karar; Avrupa’da büyük tepkilere yol açmıştı.

Bugün de Batı, yüksek faizlerle verdiği borçları alıp alamayacağı gibi yersiz endîşelere düşüyor. İkide bir mâliyemize ve bütçemize karışıyor. Harcamalarımıza müdahale ediyor. Yatırımlara, ücretlere, maaşlara kadar burnunu sokmadığı yer kalmıyor.

Velhâsıl o günlerde Avrupa kamuoyu Osmanlı Devleti aleyhine dönmüş durumdaydı.

Peki bugün çok mu lehimizde tavır koyuyor?

O zamanlar İngiltere  “Şark Mes’elesi”nin İstanbul’da toplanacak bir konferansta görüşülmesini istemişti.

Aynı İngiltere bugün de, diğer Avrupa Devletleri’yle birlikte aynı konuya yine el atmış bulunmakta. Bu yüzden Türkiye’nin yıllardır terör belâsıyla başını ağrıtmakta. Bu şekilde kalkınmasına, kendine gelmesine mâni olmaktadır. Böylece  “Ortadoğu’da ben de varım” dedirtmemek için olanca entrikalarıyla sesini çıkarmasına engel olmaktadır.

Hani 23 Aralık 1876 tarihinde İstanbul Konferansı toplanmıştı ya. Batılı devletlerin aşırı isteklerde bulunmaları bekleniyordu ya. Nitekim Osmanlı Devleti’nin bağımsızlığını tehlikeye sokacak kadar ağır hükümlerin kabul edilmesini istemişlerdi ya.

İşte bu menfi gidişatı önleyeceği zannıyla aynı günde yüz bir pâre top atışıyla Osmanlı Devleti’nin ilk anayasası hükmünde olan Kanun – ı Esasî  ilân edildi. Fakat Batılı devletler bu ilânât karşısında hiç oralı olmadılar.

Oysa Osmanlı aydınları sanıyorlardı ki, Osmanlı Devleti meşrûtî idareye geçerse Batı’nın tutumu değişecek, bizi bağırlarına basacak, yanımızda yer alacak, Osmanlı Devleti’ne karşı hasmâne tutum içinde olmaktan vazgeçecekler. Ortalık süt liman olacak. Osmanlı  Devleti üzerindeki emellerden cayacaklar. Kısaca başımız göğe erecekti. Velhâsıl sen sağ ben selâmet.

Fakat esefle görüldü ki, Osmanlı Devleti’nin Kanun- ı Esâsî’yi ilânı; Batılı devletlerin kılını bile kıpırdatmadı. Anayasa ilânı Batılı Devletler için hiçbir şey ifade etmedi.

Çünkü onlar için Osmanlı Devleti’nde yapılmasını istedikleri bu dayatmalar; aslında Osmanlı Devleti’ni karıştırmak için birer bahâneden başka bir şey değildi. Amaçları için sâdece birer araçtı. Yoksa Osmanlı Devleti’nde şu veya bu idare tarzının olması veya olmaması onlar için asla bir şey ifade etmiyordu.

Bugün de öyle değil mi sevgili okur? Bugün de zâtında doğru fakat zaman ve zemin bakımından yanlış olan adımların atılması; istenmek ne kelime dayatılmıyor mu? Hattâ

 

2371

bunun için tehdit edilmiyor muyuz? Bunlardan dolayı Türkiye’ye aba altından sopa gösterilmiyor mu? Oysa:

Atılan adımda olunca basîretsiz samîmiyet
Milleti felâketin eşiğine getirir nihâyet

Osmanlı Devleti ilk anayasasını âlâyı vâlâ ve büyük bir debdebe ile ilân etmişti. Buna rağmen Batı hiç oralı olmamıştı.

Bu acı gerçek ortadayken ne yazık ki Mithat Paşa İngiltere’den; ilân edilen anayasa için âdeta himâye talep etti.

Bugün de Batı’nın dayatmalarıyla yapılmak istenen  -Türk Devleti’ni zaafa uğratıcı –  bâzı düzeltme ve düzenlemelerin,  ancak yine onların himâye kanatları altında yaşama hakkı bulacakları inancında değil miyiz?

Resmî duruşumuz; hem denize düşen hem de denizdeki yılana sarılan kimseyi andırmıyor mu? Oysa:

Yabancılardan umularak medet
Yola çıkılır mı hiç, bu ne gaflet?

X

Yarınların güzel olmasını isteyenler baksın düne
Çizsinler ona göre dosdoğru rotalarını bugüne

 

 

4+4+4’ün Şifreleri

0

Gelişmiş ülkelerin birinci önceliği eğitimdir. Toplumsal hayat bütünüyle eğitim üzerine inşa edilir. Fakat Türkiye’de eğitim devletin sıradan bir etkinlik alanıdır. En rahat oynanan yapboz oyunudur. Eğitimcilerden başka herkesin karıştığı, karıştırdığı bir alandır eğitim. Son otuz yılda eğitim alanında yapılan değişikliklerden başımız döndü. Klasik eğitim, modern fen programı uygulaması, basamaklı kur sistemi, ders geçme ve kredili sistem, sınıf geçme sistemi, süper liseler, yapılandırmacı eğitim,kesintisiz eğitim,  kesintili eğitim, Anadolu Liselerinde (Hazırlık+6 yıl), (Hazırlık+3), (4 yıl), (Hazırlık+4 yıl) uygulamaları son otuz yılın farklı eğitim uygulamalarından bazıları. Eğitimdeki son değişiklik ise yangından mal kaçırırcasına gerçekleştirilen, 4+4+4 Kesintili Eğitim Sistemi’nin yasalaştırılmasıdır. Bu yeni sistem, bilinmezleri ve şifreleri ile eğitimimizi bir kaosa  sürüklemiştir.

Milli Eğitim Bakanlığının bile bu yeni sistemle ilgili tekliften, ancak meclis gündemine geldiğinde haberdar olduğu, bu süreçteki konuşmalardan anlaşılmıştır. 26 Maddelik yasanın ilk altı maddesi altı günde komisyonda görüşülünce, olağanüstü hal ilan eden siyasi iktidar, gerekli tedbirleri alarak geride kalan yirmi maddeyi birkaç saat içinde geçirmeyi başarmışlardır. Komisyondan geçen teklif, genel  kurulda da sağlıklı bir şekilde görüşülmeden, kavga dövüş geçerek yasalaşmıştır.

Bu yasaya göre kesin olan hususlar şunlardır: 8 yıllık kesintisiz ilköğretim, kesintili 4+4 haline getirilmiş, birinci dört yıl İlkokul, ikinci dört yıl Ortaokul olarak isimlendirilmiştir. 4 Yıllık Lise öğretime eklenerek zorunlu eğitim on iki yıla çıkarılmıştır. İmam-Hatip Liselerinin Ortaokulları dört yıl olarak yeniden açılacaktır. Ortaokullara Kuran-ı Kerim ve Hz. Muhammed’in Hayatı seçmeli ders olarak konulacaktır.

Eğitim sistemini üç parçalı bir yapıya dönüştüren yeni yasanın bilinmezleri ve şifreleri üzerinde de kısaca duralım:

1. Okul öncesi eğitim niçin zorunlu eğitim içine alınmadı? Halbuki son yıllarda bir seferberlik  anlayışıyla her yıl yeni iller eklenerek okul öncesi eğitim yavaş yavaş zorunlu hale getiriliyordu. Bakanlık verilerine göre bu alanda okullaşma oranı yüzde 50’lere ulaşmıştı. Son yapılan 18. Milli Eğitim Şurası dahil, son şuralarda okul öncesi eğitimin zorunlu eğitim kapsamına alınması ve böylece zorunlu eğitimin lise de dahil edilerek on üç yıla çıkarılması tavsiye edilmiştir.Çocuğun hem sosyalleşmesini, hem de bireyselleşmesini sağlayan ve batıda okullaşma oranı yüzde yüzlere ulaşan bu eğitim basamağının niçin zorunlu eğitim kapsamına alınmadığı anlaşılamamıştır.

2. İlköğretim niçin kesintili hale getirilmiştir? Kesintili olacaksa, niçin eskiden olduğu gibi 5+3 değil de 4+4 biçiminde kesintili yapılmıştır? Aslında farklı yaş gruplarının aynı çatı altında eğitim görmelerinin psikolojik, pedagojik ve disiplin yönlerinden çeşitli sakıncaları bulunmaktadır. Bu durum on yılı aşkın uygulama sürecinde çeşitli olaylarla ortaya çıkmıştır.Fakat  bu yasayı hazırlayanlar kademeli ve kesintili eğitimi bu gerekçelerle istememişlerdir. İlköğretimin  kesintili olmasının istenme sebebinin, İmam-Hatip Liselerinin orta kısmının yeniden açılması olduğu anlaşılmıştır.Halbuki bunun için bütün bir sistemle oynanmasına gerek yoktu. Ya sadece İmam-Hatip Ortaokullarının açılması yasalaştırılacaktı, ya da bu okullarda, diğer ortaokullardan farklı olarak okutulan Kuran-ı Kerim ve Arapça dersleri seçmeli olarak, ilköğretim okullarının ikinci kademesine konabilirdi. Tabii, bu derslerle birlikte öğrencileri yönelimlerine göre destekleyecek diğer dersler de seçmeli olarak bu okullarda okutulabilirdi.

3. Liseler zorunlu eğitim kapsamına alındığına göre, bu kademede okullaşamayan yüzde 35’lik öğrenciye nasıl derslik ve öğretmen bulunacak? Bu durumda lise öğrenci mevcudunun bir milyon artacağı, bu nedenle 40 kişilik 25 bin dersliğe ihtiyaç olacağı, şu anda 120 binden fazla öğretmen açığı varken en az 50-60 bin öğretmen açığının daha oluşacağı hesaplanmaktadır. Türkiye bu yükün altından nasıl kalkacaktır?

4. Dünyada eğitimin meslek eğitim ve öğretimine ağırlık verdiği bir gerçektir ve bu çağın bir zaruretidir. Milli eğitimde asıl yapılanma bu yönde yapılması gerekirken, bu yeni düzenlemede bu husus göz ardı edilmiştir. Bu yeni yapılanmaya göre, ortaokuldan sonra, akademik liseler ve mesleki-teknik liselerin yanı sıra mesleki eğitimde başarılı olabilecek ve sanayide ara eleman ihtiyacını karşılayabilecek gençlerimize de ayrı bir kulvar açılması gerekirdi. Bu durumdaki gençler, mesleki eğitimlerini Mesleki Eğitim Merkezlerinde yaparken lise öğretimlerini de Açık Öğretim Liselerinde sürdürebilirlerdi.Fakat bu husus da yasa hazırlanırken gözden uzak tutulmuştur

5. Mevcut ve atama bekleyen okul öncesi eğitim öğretmenlerinin durumu ne olacaktır? İlkokul dört yıl olacağına göre 40-50 bin Sınıf Öğretmeni fazlalık durumuna düşecektir? Bunların akıbeti ne olacaktır? Liselerde oluşacak büyük branş öğretmeni açığı nasıl kapatılacaktır?

Bu şifreler çözülmeden, bu sorular cevaplandırılmadan 4+4+4 Kesintili Eğitim Sistemi’nin ülke için yararlı sonuçlar vermesi mümkün değildir. Bu sonuçtan belki geçmişte mağdur olan bazı kişiler ve gruplar tatmin olabilir, fakat toplumun büyük çoğunluğu memnun olmaz. Halbuki daha açık olup, çocuklarının çok iyi din eğitimi almasını isteyen ailelerin tercihi olan İmam-Hatip Ortaokullarının açılması sağlansaydı daha yararlı olurdu. Tabii bu konudaki asıl gerçekçi değerlendirmeler yasanın uygulamasına yönelik düzenlemeler ortaya çıktığında yapılacaktır.

Kocaeli’de 3 Mayıs

 

Yaşadığım süre boyunca hep şuna inanıp ilke edinmişimdir. Herkes kendi evinin önünü temizlerse bütün sokaklar ter temiz olur. Onun için önce bulunduğumuz çevreyi düzeltip; daha sonra başka yerlerin düzelmesini bekleyeceğiz. Aksi takdirde kendi bulunduğun ev, alev, alev yanarken komşunun evini kurtarmaya koşanların komikliğine düşersin. O yüzden bu günkü yazımı Kocaeli için yazıp, biraz öz eleştiri yapmak istiyorum, eğer sürçü-lisan edersem affola ne yapalım ki görünen tablo karşısında içimiz yanıyor. Keşke daha güzel olaylar olsaydı da böyle bir yazı yazmamış olsaydık.

3 Mayıs Türkçüler  günü, 1944 ten bu yana Türkiye de ve yurtdışında Türkçü ve milliyetçiler tarafından sürekli olarak kutlanarak bu günlere gelindi. Gençliğimizden bu yana, hep içimiz yana, yana “yaslı yaralı Türkler”, “Öz vatanında garipsin, öz vatanında parya ” gibi terimleri, dinlemişiz ve okumuşuzdur. Kolay değil, daha 90 lı yıllara kadar yüz elli milyon Türk, komünist Rusya ve kızıl Çin’in esareti altında bulunan Doğu Türkistan. Çok şükür komünizm’in çökmesiyle  Sovyetlerin esareti altında bulunan Türki devletler, kısmen de olsa özgürlüklerine kavuştular ama hala Karabağ, Ermenilerin işgali ve esareti altında.

***

Bu da gösteriyor ki millet olarak gözümüz dün de yaşlıydı, bu günde yaşlı. Gelinen konjöktür sonunda Türk milletinin lehine değişen hiç bir şey olmamıştır. Aksine bu günün şartları giderek daha da ağırlaşıyor, yeni dünya düzeni, dinler arası diyalog veya orta doğu eş başkanlığı gibi sorunların hepsi maalesef demoklesin kılıcı gibi tepemizde duruyor ve her biri ayrı ayrı tehdit oluşturuyor. Ama bizler bütün bunların ne kadar farkındayız işte bu tartışılır.

***

Tarih boyunca Türk milleti, zaman, zaman çok kötü şartlardan aydınlığa çıkmayı başarmıştır. Gün gelecek tabii ki millet olarak daha güzel, mutlu günlere erişeceğiz. Ama hiç bir şey durduğu yerde ne yazık ki kendiliğinden oluşmuyor onun için emek lâzım, mücadele lâzım. Yazımın başlığında da belirttiğim gibi Kocaeli’nde de bir üç mayıs Türkçüler günü kutlandı. Sağ olsun genç ülkücü kardeşlerim, günün önemine binaen güzel bir kalabalık oluşturmuşlardı ama ne yazık ki sadece o kadar. Gözlerimiz tabii ki bir çok kişiyi aradı fakat yazık, yazıklar olsun ki maalesef görmek istediklerimizi göremedik. Atsız Ata,sanki bu günleri görerekten; “Bu gün yollanıyorken bir gurbete yeniden, Belki bir kişi bile gelmeyecektir bize”  dizelerini ta o günlerden sıraladı. Ne olurdu sanki çok mu zor olurdu başaramaz mıydık şöyle dört başı mamur bir kutlamayı? Türklüğe inanmış, Türklüğü kendine şiar edinmiş sivil toplum örgütleri Türk Ocağı, Aydınlar Ocağı, Ülkü Ocakları ve hatta MHP gibi. Kocaeli’ne yakışır bir şekilde sempozyumlar, konferanslar düzenlenemez miydi, Türkçüler günü haftası tertip edilemez miydi? Tam da yeni Anayasanın yazılmaya başladığı bir tarihte, anayasa’ya Türklük terimi konulsun mu, konulmasın mı kavgasının kıyasıya yapıldığı günlerde Türkçüler günü böyle mi kutlanmalıydı?

***

Evet yeni bir Anayasamız yazılacak, inşallah Türk milletinin büyük çoğunluğunun beklentilerine karşılık verir, ama ya olmazsa, ya Allah korusun bölücü, fitnenin, emperyalist zihniyetin, ABD, AB nin istediği gibi bir Anayasa çıkarsa ortaya? Söyleyecek bir sözümüz olacak mı, olacaksa hangi hakla. Ne yaptık bu uğurda bu güne kadar da ne bekliyoruz? Cumartesi anneleri!, taş atan (PKK lı) çocuklar! kadar bile, hiç bir çaba sarfetmediğimiz aklımıza gelmeyecek mi? Sırası geldiğinde hep şehitlerden bahsederiz de, başımızı yastığa koyduğumuzda vicdanen müsterih olabiliyor muyuz?

***

Olmak veya olmamak işte bütün mesele bu. Gerisimi; lafı-güzaf…

Giz(li)lenen Milliyetçiler

 

Türk insanının vatan, millet, devlet ve bayrak sevgisini uzun uzun anlatmaya gerek yok.
Ne kadar zaafiyetlerden, umursamazlıktan ve de egodan söz etsek de; milletimizin her ferdinin içinde gizlenmiş, milliyetseverlik ve vatanseverlik içeren bir çekirdek vardır.

Bazılarımız milliyetçilik olarak tarif edebileceğimiz bu duygu ve düşünceleri kolayca açık ediverir. Bazılarımız ise bunu içlerinde saklı tutar. Bunlar genellikle içlerinde gizledikleri, milliyetçilik fikirlerine uygun bir yaşam sürerler. Bu insanlar, mensup oldukları milliyetlerine ve üzerinde yaşayıp adına vatan dedikleri topraklarına, uygun zaman ve mekanda daima sahip çıkarlar.

Kanaatime göre ülke nüfusumuzun en az %95’i böyle hisseder, düşünür ve yaşar. Geri kalan kısmın büyük çoğunluğunun da böyle olduğunu düşünürüm yada düşünmek isterim.

Nüfusunun ezici bir çoğunluğu, böylesine milliyetsever ve vatansever insanlardan müteşekkil büyük bir millet; nasıl olurda küçük meselelerin altında ezilip gider? Ya da tarihi şan ve şeref içeren, destan ve zaferlerle dolu olan ve dünyanın kaderini etkileyebilecek çap ve güçte olan bu büyük millet; niçin büyüklüğünün bu kadar farkında olmaz?

Türk Milleti; iç ve dış sorunları, kendisi ve insanlık alemi için asgariye indirmek zorundadır. Bunun yoluda, insanımızın ruhuna ve aklına gizlenmiş olan milliyetsever ve vatanseverlik içeren duygu ve düşüncelerin, ülke sathında etkili olmasından geçmektedir.

Eğer insanımızın içinde milliyetçilik ihtiva eden gizli bir cevher olmasaydı, son dönemde artan iç ve dış saldırılara karşı mukavemet etmek imkansızlaşırdı. Çünkü herkesin bulunduğu yerde az veya çok bu saldırılara karşı bir direnç gösterdiğini hep birlikte görmekteyiz.

Ancak ayırıcı ve ötekileştirici siyaset anlayışı maalesef bu alanda da etkili olmuş ve siyasal anlamda milliyetçilikten yana tercihlerini kullanmamış olanları, milliyetçi olarak görmemiş ve onları milliyetsever ve vatansever olan Türk Milletinin bütünlüğünden ayırmaya kalkmıştır.

Bu noktada Türk Milleti üzerinde açık ve kara propagandaların yapıldığı gün gibi aşikardır.

Örneğin Türk Dışişleri mensupları; Türk Milletine genellikle “monşer” tiplemesi altında batıcı, ateist yabancıların hizmetinde ve Türk örf ve adetlerine aykırı hareket eden insanlar olarak tanıtılmıştır.

Oysa şu bilinmelidir ki; Türk Dışişlerinin mensupları Türk Milletinin dünya üzerinde hak ve hukukunu koruyan en milliyetçi insanlardır.

Geçtiğimiz günlerde TASAM’ın Balkan Savaşları’nın 100.Yılı nedeniyle düzenlediği bir toplantıda, Balkan Savaşları’nın Türk Milliyetçiliğine etkisi üzerine bir tebliğ sunan, tipik bir “papyonlu moşer” görünümündeki emekli büyükelçi Prof. Dr. Ali Engin Oba’nın, söylediklerimi aynen tekrar etmesi, tespitimin doğruluğu konusunda beni teyid etmiştir.

Keza bu örnekleri nice sanatçı, edebiyatçı, sanayici, bürokrat ve sporcu gibi örnekler üzerinden çoğaltabiliriz. Mesela uluslararası futbol alanlarında hakem olarak bayrağımızı gururla dalgalandıran Cüneyt Çakır benden daha mı az milliyetçidir? Keza Etopyalı Türk, Elvan kızımız içinde aynı soruyu sorup benzer cevap verebiliriz.

Günümüzde kasten yaratılan kavram kargaşası neticesinde adeta ırkçılık ve faşizm ile özdeşleştirilen ve halktan soğutulmaya çalışılan Türk Milliyetçiliği; Türk Aydınları tarafından yeniden tanımlanmalı ve bu surette insanlarımızın içinde gizlenen milliyetsever ve vatansever düşünce ve duyguların açıkça ve gururla ifşası için uygun zemin yaratılmalıdır.

Bundan sonra yapılacak olan iş; Türk halkının milliyetçilik konusunda açığa vurulmamış duygu ve düşüncelerinin bir an önce siyasete yansıtılarak bürokrasi, ekonomi, eğitim, sağlık, enerji, ulaşım gibi ana unsurlardan oluşan ülke yönetiminin milliyetçiler eliyle sağlanmasına gelmektedir.

Türk Milliyetçileri adına siyaset yapan herkese düşen görev; Türk Milletinin her ferdinde bulunan ancak kişiye göre değişkenlik gösteren şartlar nedeniyle gizlenen veya gizlenmek zorunda kalınan ve kuvvetli milliyetçilik içeren duygu ve düşüncelerin, ülke ve millet yönetimi adına bir siyasal tavıra dönüşmesini sağlamaktır.

Türk Milletinin her evladı; iktidar partisine oy vermiş olsa bile iç ve dışta olan gelişmeleri endişe ile izlemekte ve milliyetçi duygu ve düşüncelerle hareket edilen, güçlü ve mutlu bir Türkiye hayali kurmaktadır.

Öyleyse iş; Türk Milletinin bağrında gizli olan ve gizlenen milliyetçiliği ortaya çıkarmaya ve Türkiye’ye hakim kılmaya kalıyor.

Anneler Baş Tacımızdır

Yüce Rabbimizin en mükemmel olarak yarattığı insanların, dünyaya gelmesi için anneye ihtiyaçları vardır. İnsan neslinin devamını sağlama, yetişkinlik çağına kadar onların ihtiyaçlarını temin etme, terbiye ve eğitimleriyle ilgilenme, hastalıklardan ve tehlikelerden koruma görevini de anne-babaya verilmiştir. Bu nedenle Kur’an-ı Kerim’de, Allah’a itaat ve ibadetten sonra anne-babaya saygı gösterilmesi, iyilik ve ikramda bulunulması emredilmiştir.

Kendi ihtiyaçlarını karşılamaktan aciz, ilgi ve şefkate muhtaç olan çocukların yüce Allah’tan sonra en çok muhtaç olduğu insan annedir. Anne; sevgi, şefkat ve merhamet demektir. Annesiz çocuklar; boynu bükük, kalbi kırık ve mahzundur. Bir insan için annenin önemi çok büyüktür, onun yerini hiçbir şeyin doldurması mümkün değildir. Anne kucağı sıcak yuvadır, huzurdur, güvendir, en iyi sığınaktır.

Kur’an-ı Kerim’de, çocuğun dünyaya gelişinde annenin üstlendiği görev ve çektiği sıkıntılara dikkat çekilerek, insandan annesine teşekkür etmesi ve iyilikte bulunması istenmiştir: “…Sizi annelerinizin karnında bir yaratılıştan öbürüne geçirerek üç (kat) karanlık içinde oluşturuyor…” (Zümer, 39/6) “İnsana da, anne babasına iyi davranmasını emrettik. Annesi onu her gün biraz daha güçsüz düşerek karnında taşımıştır. Onun sütten kesilmesi de iki yıl içinde olur. (İşte onun için) insana şöyle emrettik: “Bana ve anne babana şükret, dönüş banadır.” (Lokman, 31/14), “Biz insana anne babasına iyi davranmayı emrettik. Annesi onu ne zahmetle karnında taşıdı ve ne zahmetle doğurdu!” (Ahkâf, 46/15)

Varlık sebebimiz olan annelerimiz hiçbir zaman incitilmemeli; onlara daima hürmet gösterilmeli ve iyi davranılmalıdır. Nitekim Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’de kendisine kulluk edilmesini emrettikten sonra ikinci sırada anne-babaya iyilik edilmesini emretmiştir: “Rabbin, kendisinden başkasına asla ibadet etmemenizi, anaya-babaya iyi davranmanızı/ihsanda bulunmanızı kesin olarak emretti…” (İsrâ, 17/23), “Allah’a ibadet edin ve ona hiç bir şeyi ortak koşmayın, ana babaya (…) iyilik edin.” (Nisâ, 4/36)

Anne-babaya iyilik ve ihsanda bulunulmalı, onlara daima güzel ve tatlı söz söylenmeli, meşru istekleri yerine getirilmelidir. Eğer birlikte yaşanmıyorsa onları sık sık ziyaret etmeli, ellerini öpüp hal ve hatırlarını sormak suretiyle gönülleri hoş edilmelidir. Bakıma muhtaç iseler yeme, içme, barınma gibi ihtiyaçları karşılanmalıdır.

Anne-babalara saygısızlık yapmamalı, kaba ve sert davranmamalı, kırıcı söz söylememeli, bağırıp çağırmamalı, asla el kaldırılmamalıdır. Anne-babasına saygısızlık ve itaatsizlik edenler, Allah’a isyan etmiş ve büyük günah işlemiş olurlar. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır: “…Eğer onlardan biri, ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara “öf!” bile deme; onları azarlama; onlara tatlı ve güzel söz söyle.” (İsrâ, 17/ 23)

Anne-babaya gerek sağlıklarında ve gerekse ölümlerinden sonra hayır dua edilmelidir. Kur’an’da anne-babaya dua edilmesi emredilmektedir: “De ki: “Rabbim! Tıpkı beni küçükken koruyup yetiştirdikleri gibi sen de onlara acı.” (İsrâ, 17/24) Kur’an-ı Kerim’de peygamberlerin anne-babaları için yaptıkları dualar örnek olarak gösterilmiştir: “Rabbimiz! Hesap görülecek günde, beni, ana-babamı ve inananları bağışla.” (İbrahim, 14/41)

Hz. Peygamber (s.a.s.) de hadis-i şeriflerinde annelerin hakkına riayet etmenin, onlara iyilik ve ikramda bulunmanın önemini ifade buyurmuşlardır: Allah Resûlü, “Hangi amel daha faziletlidir?” diye soran sahabeye, “Vaktinde kılınan namazdır” diye cevap verir. “Sonra hangisidir?” diye sorduğunda ise, “Ana-babaya iyilik yapmaktır” buyurur. (Müslim, İman, 137)

Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bir gün; “Burnu yerde sürünsün! Sonra burnu yerde sürünsün! Sonra burnu yerde sürünsün” buyurur. Sahabe, “Kimin burnu yerde sürünsün ey Allah’ın Resûlü!” diye sorduğunda Hz. Peygamber (s.a.s.); “İhtiyarlığı anında annesi ile babasından birine yahut her ikisine yetişip de, onlar sebebiyle cennete giremeyenin” buyurur. (Müslim, Birr, 9) Ayrıca Hz. Peygamber (s.a.s.), anne-babaya kötülük yapmayı büyük günahlar arasında saymıştır. (Müslim, İman, 143)

Anne, ailenin ve toplumun temel taşıdır. Annelere gereken değeri veren milletler yükselir, huzurlu ve mutlu olur. Öyleyse başlarımızın tacı olan annelerimize hak ettikleri sevgi, saygı ve hürmeti göstermeliyiz.