21.6 C
Kocaeli
Çarşamba, Ağustos 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1095

Muhafazakar Sanat mı Dediniz?

 

Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Prof. Dr. Mustafa İsen ile 1968 yılından bu yana süren bir dostluğumuz var. O günlerde ben askerdim Erzurum’da, kendisi genç bir asistandı Atatürk Üniversitesi’nde. Sözkonusu tarihte asistan olan Prof. Dr. Suat Yıldırım’ın lojmanını paylaşırdım; genç asistanlarla neredeyse her günümüz birlikte geçer veya ortak dostların evinde konuk olurduk. İşte o asistanlardan çok sayıda rektör çıktı, ülke yönetiminde görev aldılar.

Prof. Dr. Mustafa İsen de Kültür Bakanlığı’na müsteşar oldu. Çok sevindik ve büyük umutlar besledik. Ancak asıl yansıyan açıklamasını bakanlıktan (keşke daha önce olsaydı) değil Çankaya’dan yaptı  “muhafazakar estetik ve sanat normlarının oluşturulmasının gerekliliği”ni dile getirdi ve dikkat çekti. Medyada bir tartışma başladı kıran kırana. En güzel değerlendirme ise Prof. Dr. İskender Pala’nın  “muhafazakar sanat manifestosu” oldu.

Dizilerin Moral Değeri

Birlik Vakfı’mızın Cumartesi sohbetlerinde de  senarist, sinema yönetmeni İsmail Güneş “muhafazakar sanat ve estetik”i konu etti. İsmail Güneş (Samsun -1961) Natuk Baytan’ın asistanı olarak sinemaya geçti. 1986’de “Gün Doğmadan” adlı ilk uzun metrajlı filmi ile de Kültür Bakanlığı Ödülü”nü aldı. Beşinci Boyut da Uluslararası Salerno En İyi Filim Ödülü’ne (1993) layık görüldü. Bol ödüllü milliyetçi, memleketsever, muhafazakar İsmail Güneş Sinema Eserleri Meslek Birliği Sinebir’in başkanı, Film Yönetmenleri Derneği’nin de ikinci başkanı olarak “Türk Sinema Film ve Televizyon Dizilerinin Moral Değerleri”ni anlattı.

Bam telimize basılacağını tahmin ediyordum. Çünkü insanlarımızın kahir ekseriyeti artık işinde zirve olmak için değil de, siyasetle uğraşıyor, dolayısıyla içimiz dışımız politika oldu. Kültür, sanat, edebiyat, tarih, medeniyet gibi konuları toplumda konuşmak artık banal sayılıyor maalesef. 12 tane kadar ulusal endişeleri olan televizyon kanalımız var. Ama hiç biri mücadelesini verdiği mehter, ilahi, Klasik Türk Sanat Müziği repertuarına bir eser eklemedi. Hala eskimezleriyle iktifa ediliyor!

Milli endişeleri olan, kimliğini öne çıkaran, muhafazakar, evrensel boyutta ses getiren, dünya televizyonlarına satılmış benim hatırladığım drama, belgesel, müzik programı da bulunmuyor maatteessüf. Böyle bir sorumluluk ve vebal acaba kimin omuzlarında derseniz? Torunlarımız hangi filmi izleyecek, hangi diziyi seyredecek ve hangi besteyi söyleyecek, konuklarını hangi müzikale götürecek? Mehmet Akif Ersoy’un Bülbül adlı şiiri bile İstiklal Savaşı’mızın hemen sonrasında operet olarak beslenmişti, ancak orada kaldı. Devamı gelmedi.

Sağcılardan Sanatçı Çıkar mı?

Bakın sinemacı, yönetmen, senarist İsmail Güneş neler anlattı;

“-Kültür Bakanlığı’ndaki değişik kurulların bir tanesi de sinema ile ilgili. Kurum,  meslek ve kamu temsilcilerinden oluşuyor. TRT’den de temsilci B. A. O’nun yaşı kadar benim sinema tecrübem var. Bana not olarak 10 üzerinden 3 vermiş! Arkasına üç-beş vekili ve cemaati alınca böyle hoyratça davranılıyor. Sonra da deniliyor ki sağcıdan sanatçı çıkmaz. Solun bu tezini sağcılar aklıyor!.. Oysa marifet iltifata tabi değil mi Allah aşkına?!. Filmlerim ve aldığım ödüller ortada, ispata kafi değil mi? Nuri Çolakoğlu bile genel müdür olsa, en azından bir denge gözetir? Bizler gibi sinemacılara mani olmaz, iş verirdi!. “

Kameramanlar Önce Eşikteki Ayakkabıları Çekiyor

Sonra devam ediyor İsmail Güneş;

-Moralimiz bozuldu, çünkü ahlak bozuldu. Televizyon dizilerini bir hatırlayın mesela trafik ve sağlık sorunlarını hep çözmüş gibiler!? Dizilerde İstanbul sokakları çok rahattır, sıkışık değildir!. Filmin kahramanı ölümcül yaralı da olsa hastanede hemen kurtarılır, yoksa dizi biter. Solcu bilinen bir televizyoncu Ayşegül Yazıcı anlattı; (İslamcı bilinenlerin evine gittiğimizde önce dairenin kapısı önünde birikmiş ayakkabıları çekerdik. Topluma evvela onları gösterirdik! Meğer halk da “bunların da bizim gibi ayakkabıları eşikte duruyor” diyerekten onlara oy verirmiş.) Bu bizlere bir şeyler anlatmaya kafi değil mi? Bu tuzaklara daha ne kadar düşülecek ve çocuklarımızı nasıl yetiştireceğiz?

İsmail Güneş’e göre; muhafazakar sanat tartışmasını Yazar İhsan Kabil başlattı. İnternet sitelerinde “Muhteşem Yüzyıl”ın aleyhindeki muhafazakar kampanya bu dizinin reytingini sıçrattı, yerine de örnek başka dizi gösterilmedi. Siyasilerin aleyhte açıklaması da bunda etkili oldu. Dediler ki “Meral Okay ölünce bir evliya kaybetmiş gibi üzüldüler.”Bunlar hep reytinginde rol oynadı. Kötülük değil iyilik yapıldı. Hele Meral Okay’ın mal varlığını Matematik Vakfı’na bağışlaması bu söylemleri boşa çıkarttı. Alternatif olarak TRT’nin Bir Zamanlar Osmanlı Kıyam dizisi gösterildi. Oysa tema Osmanlının en sükunetli dönemini anlatıyordu, muhteşem yıllarını değil. İskender Pala’nın romanı var iken neden bu konu seçildi, Osmanlı hayatına ucube bakıldı, bilemiyorum..

Yaşanması Zor Bir İdealizm Kuranlar

Kıyam’ı şöyle değerlendirdi İsmail Güneş ; “Sette herkes birbirinin altını oyarken iyi bir film çıkar mı? TRT Hacivat-Karagöz tadında bir şey istemiş anlaşılan. Filmde kadınların yüzü kapalı, saçları dışarda. Hünkarın makamına çat kapı girilebiliniyor! Oysa TRT yaparsa herkes o’nu doğru kabul edecek. Çünkü kamu kuruluşu. Fakat kazın ayağı öyle değil. Filmin kahramanına “ya karın, ya kılıcın” dedirtilmesi de fahiş hata. Hele bir de zikr ve cinayet aynı anda yapılmıyor mu zihinlerimiz allak bullak oluyor.

İsmail Güneş çok dertli, çoğunda da haklı. Bir Öyle Zaman Geçer ki’yi de eleştirdi, öteki dizileri de; “Solcular iyi insan, sağcılar tu kaka edilen bir dizi. Bu kadar akılsızlığın başka örneği de bulunmaz. Feriha’da ise olumlu, güzel hiç bir şey yok. Kurtlar Vadisi’nde ise herkes katil, Ömer Baba hariç. Gelelim Samanyolu’nun dizilerine.. mesaj olarak deniliyor ki insanlar bir hata işlesin, hayat onlara zindan olsun. Sonra tevbe etsin, doğru yolu bulsunlar. Aman Allahım. Bir filmde fitne şöyle anlatılıyor; kötü bir kadın ölüyor, defnedilemiyor, çünkü hangi kabire koymaya kalksalar oradan yılanlar çıkıyor!. Bir başka dizide ise rüyasında kötülük yapan biri sonra hepsinden özür diliyor, helalleşiyor.  Ya rüya görmeyenler ne yapacak? Böyle yapılırsa yaşanması zor bir idealizm ortaya çıkar ki bunlar farkında değil.”

Umutsuzluk Kırılmalı, Moraller Artmalı

İsmail Güneş, Atila Dorsay’ın bir yazısını da hatırlattı “Bu yazar şöyle diyor (Dokuz yıldır iktidardalar sanat adına ne yapıldı? Bekleneni veremediler!) Nihal Bengisu Karaca bile (Bizden sanatçı olmaz) diyebiliyor. Çocuklarımız maalesef dizilerle eğitiliyor. Genel müdürlerin hiç bir endişe taşımaması acı. Daha nereye kadar kirleneceğiz bilinmiyor.”

İsmail Güneş’in 25. Sanat yılı kutlandı. Sanatta muhafazakarlık’ı Yalçın Çetinkaya şöyle değerlendiriyor Yeni Şafak’ta(15 Nisan 2012); “Müzikte Allah ve Muhammed lafızlarını kullandığınız zaman muhafazakar sanat mı yapmış oluyorsunuz? Bence hayır! Çünkü gördük ki kendisine Türkiye’de muhafazakar deyip duran kesimlerin müziklerinde bolca “Allah ve Muhammed” lafızları var ama hiç birinin sanatsal değerleri ve müzikaliteleri yok.”

Peygamberimiz iki günü müsafi olanın zararda olduğunu hatırlatırken sadece  korumacılığı değil, yenilikleri de sunuyor. Üret diyor.  İsmail Güneş Birlik Vakfı’ndaki dolu salonda anlattıklarıyla herkesi düşündürdü. İşte sona doğru belirttikleri; “Ateşin düştüğü Yer filmimi gösterecek sinema bulamadım. Hele iyi sanatçılar seninle çalışmazsa ne yapabilirsin? Mimar Sinan’ın arkasında bir Sultan Süleyman vardı. Günümüze gelince, Yücel Çakmaklı’yı tarih hatırlayacak ama onları yazmayacak! Peki siz o zaman ne yapacaksınız? Muhafazakar sinemacıların bugün hiç birinin işi yok. Çaresiz kalındı. Bakalım hangi köşe yazarı bunu dillendirebilecek? Kamu yayıncılarına bir filmimi satmak istedim. Benden almadılar, benim fiyatımın daha fazlasına aracılardan aldılar. Bir yetkili bana manifesto verildiğini anlatırken mani’nin üzerine basarak söylemişti harf harf. Geç intikal ettim. Altı dizilik Bizim Ev filmim ise laikliğe aykırı bulunarak yayınlanmadı!”

Kimin Çocuğu Sinema Eğitimi Alıyor?

Bugün ülkemizde değişik sahalarda rahat soluk alındığı bir gerçek. Ancak  bir Akira Kurosawa’mız yok. Boyutu evrensel olan, yansıması bütün dünyayı kapsayan, kapalı gişe örnekleri veren bir sinemacı. Neden çünkü insan ile alakalı proje üretmekte sıkıntı çekiyoruz. Üretenler belli mihraklara ulaşamıyor. Sanat, edebiyat, kültür ve medeniyet programlarımız hep ihmale gelmiş. Mirasyediden ileri gidemiyoruz. Yahut belli kişi ve grupların elinde kadük oluyor. Onlar kendi doğrularını topluma kabul ettirmeye çalışıyorlar.

Bir marka yönetmen, bir sessiz çığlık Yücel Çakmaklı rahmet-i rahmana kavuştu.

İsmail Güneş hayatta, Mesut Uçakan yaşıyor. Birkaç isim daha bu konuda sayılabilir mütevazi. Ancak tümünden bir dokunun bin ah nasıl işitilir görünüz.

Sorun çözen “Lider Türkiye”, bu konuda pek isteksiz, rehavet içinde. Belki de sorumlulara sorumluğunu hatırlatsa çok şey tepe taklak olabilir, rayına oturabilir diye düşünüyorum. “sağdan sanatçı çıkmaz, muhafazakar sanat olmaz” diyenleri haklı çıkarmamak gerek. Aylar önceki bir toplantıda Prof. Dr. İskender Pala Birlik Vakfı’ndaki dinleyicilere sormuştu “Kimin çocuğu acaba sanat ve sinema gibi dallarda eğitim alıyor?” Hiç kimse olumlu cevap vermemişti. Karaköy’de bir işadamı dostum “Mehmet Bey, benim kızım Amerika’da sinema eğitimi alıyor ama utandım elimi kaldıramadım, yakınlarım ve arkadaşlarım bana ne der diye düşündüm.” dediğinde gelişmenin ve medeniyetin öneminin farkında olduğundan pek üzgündü. Ama o kadar.

İsmail Güneş sana kolay gelsin?!

 

 

 

Truva Atı

 

Hatırlayalım: Rusya 24 Nisan 1877’de Osmanlı Devleti’ne savaş açmıştı da Romenler, Sırplar, Karadağlılar  ve Bulgarlar gecikmeden Rusya’nın yanında yer almıştılar.  Tıpkı bugünkü dost bildiğimiz dost sandığımız küçük büyük onca devletin Yunanistan’ın, Kıbrıslı Rumların, Ermenistan’ın ve bölücü terörist grupların yanında yer aldıkları gibi.

Batı’da Plevne’de ve Doğu’da yer yer büyük başarılar kazanıldı. Fakat Osmanlı Devleti’nin maddî durumu çok bozuktu. Bu yüzden cephelerden çekilmek zorunda kaldı. Oralardaki Müslüman – Türk halkı sâhipsiz, hâmisiz ve korumasız duruma düştü. Onbinlercesi başı boş bir sel gibi yollara döküldü. Anavatan’a sığınmak üzere can havliyle yollara koyuldular. Nesi var nesi yoksa oralarda bıraktılar. Yanlarına çok az şey alabildiler. Perişan hâlde yarı çıplak yarı aç bitkin bir vaziyette İstanbul’a doğru yürüyüşe geçtiler.

Toparlanacak vakit bulamayanlar düşman çizmeleri altında ezildi. Malları yağma edildi. Çoklarının ırzlarına tecavüz edildi. Göç edenler dışında kalan milyonlarca Müslüman-Türk; imha edile edile bugün Balkanlar’da yok denecek kadar az nüfus kaldı.

Canlarını güç bela İstanbul’a atan Muhacirler / Göçmenler mümkün mertebe düzenli şekilde Anadolu’nun çeşitli bölgelerine yerleştirildiler. Böylece Balkanlardaki Müslüman –  Türk nüfusu kar gibi erimeye; daha doğrusu eritilmeye başlandı.

İnsanlarımız perişan edildi. Aslında TAM BİR TÜRK SOYKIRIMI YAPILDI. O günleri unutanların ise bugün; çalımından geçilmiyor. Hem suçlu hem güçlüler.

X

Durum bu merkezdeyken, büyük ümitlerle açtığımız ilk meclis tam bir arenaya dönüşmüş. Mecliste ne birlik ne dirlik kalmış. Ne de vatana millete deva olacak bir gayret ve çabanın içine girilmişti. Aksine ayrılık gayrılık güdenlerin Osmanlı Devleti’ne karşı küstahlıklarından  geçilmez olmuştu. Sen – Ben kavgası mecliste ayyuka çıkıyor. Olup biteni halk şaşkınlıkla izliyor. Olanlara bir mânâ veremiyordu.

Kısaca Mecliste tam bir kargaşa hüküm sürüyordu. Çünkü Meclisteki konuşmalar; parti adına yapılması gerekirken herkes kavmiyetini  ön plâna çıkarır, onun mücadelesini yapar olmuştu.

Anayasa’da geçen şahsî / bireysel hürriyet yanlış anlaşılıyor veya anlaşılmak isteniyor. Bunu gayri müslimler millî hürriyet şeklinde algılıyor. Özerklik ve bağımsızlık şeklinde yorumluyor. Devlet içinde devlet olmanın hayâlini kuruyorlardı.

Anayasa icabı resmî dil Türkçe iken, Ermeni ve Rum mebusları / milletvekilleri kendi dillerinin de resmî dil olması peşinde koşuyorlar. Âdeta içinde bulundukları devlete karşı bayrak açıyorlardı. Tabii bütün bu hurûç ve çıkışlarda Batı’lı devletlerden aldıkları teşvik, destek ve kışkırtmaların rolü büyüktü.

Her mebus kendini topyekûn Osmanlı Devleti’nin, Osmanlı memâlikinin yâni mülk ve memleketinin mebusu olarak görmüyor! Kısır çekişmelere sebebiyet veren sırf kendi kavminin problem ve mes’elelerini söz konusu ediyordu!

X

Hani herkes  “Osmanlıyım.”  diyecekti. Demediler! Hepsi ayrı telden çalmaya başladılar. Birlik ve beraberliği topa tuttular. İmparatorluk bünyesinde delikler açtılar. Hepsi kendi başlarının çâresine bakmak istediler. Hem kendilerini hem de Osmanlıyı ateşe attıklarını düşünmediler. Emperyalist devletlerin elinde oyuncak  olacaklarını  -nitekim fazlasıyla oldular-  hiç hesâba katmadılar. Pirince gideyim derken evdeki bulgurdan oldular.

2374

Ama unutmasınlar ki, hâlâ Osmanlı’nın âhı Balkanları ve Ortadoğu’yu yakıyor. Âhhh bir bilseler. Nitekim biliş emareleri görülüyor. Kendilerine geliyorlar yavaş yavaş. Bir mûsibet bin nasîhat ve öğütten yeğmiş dercesine uyanışa geçmiş bulunuyorlar. Ne diyelim darısı içimizdeki gâfil ve şaşkınlara.

X

İşin sonuna bakacak olursak; her şey, her olay ve hâdisede nasıl bir hikmet / İlâhî irade ve gâye olduğu böylece açığa çıkıyor. İnsanlar gibi milletler de kemâle / mükemmelliğe / akıllarını başlarına almaya doğru yol almış oluyorlar.

İşin sonuna bakınca çekilen mihnetlere doğrusu değiyormuş be dostlar diyesi geliyor insanın.

X

Bugün de Meclisin öyle bir hâl alması istenmiyor mu? Yıkıcı bölücü faâliyetlerin yapılacağı; nitekim yapıldığı bir yer olsun diye içimizde dışımızda bunun için çalışılmıyor mu? Bölücü ve yıkıcı unsurların bu hâlleriyle Mecliste boy göstermeleri; nitekim gösteriyorlar, dış güçler tarafından telkîn edilip kulaklara, sinsice ne kelime, açıkça fısıldanmıyor mu?

Son Türk Kalesi Anadolu; içinden fethedilmek istenmiyor mu?

Bunu gerçekleştirmek için, anlamı herkese göre değişen DEMOKRATİKLEŞME denen şey; TRUVA  ATI olarak kullanılmıyor mu?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

3 Mayıs

3 MAYIS bana çok şey hatırlatıyor;
İşkenceler, tabutluklar, tırnak sökmeler 1944, 3 Mayıs Hareketi Alpaslan Türkeş ve arkadaşlarının Türkçü oldukları suçlaması ile yargılanmaları.  

Alpaslan Türkeş 1944 yılında genç bir üsteğmen iken Türkçülük hareketi sanığı olarak yargılanmış ve Tophanedeki tutuk evinde tutuklu olarak yargılanmaktadır.  

Alpaslan Türkeş hastalanmış ve Haydarpaşa hastanesine (GATA) ya kaldırılmıştır. Buradaki bir anısını bana şöyle anlatmıştır. Hastaneye götürülürken bana tutuklu elbisesi giydirdiler, iki askerin arasında hastaneye ulaştık. Muayene için sıra bekliyorduk. Bu esnada Dr. Tuğgeneral beni gördü askerlere bu kim diye sordu askerlerde tutuklu hastadır getirdik diye cevap verdiler. Bana sordu senin suçun ne?  Bende komutanım ben Türkçü olduğum için tutuklandım cevabını verdim. Komutan askerlere bunu benim odama götürün ve Siz odayı terk edin dedi. Askerlerde beni komutanın odasına götürdüler ve odayı terk ettiler.

Bir müddet sonra komutan geldi bende ayağa kalktım bana “otur oğlum” dedi ve yanıma oturdu. Bana dedi ki oğlum bu durumlardan sakın üzülme çocuklarına bırakacağın en önemli miras budur. Türklüğünle iftihar et ben seni burada tedavi edeceğim ve burada yatıracağım sadece duruşmalara gidip geleceksin dedi. Bende kendisine komutanım bu teklifinize teşekkür ederim, ancak kabul edemeyeceğim dedim. Dava arkadaşlarım cezaevinde çile çekerken ben burada bulunamam sonra Türkeş Askeri hastanede torpil buldu ve bizi sattı derler bu benim Türkçülük anlayışıma ve inandığım değerlere uymaz bunun için kabul edemeyeceğim.  

Komutan benim davranışımı çok takdir etti ve beni anlımdan öperek tedavim için gerekenler yapıldı ve tekrar arkadaşlarımın yanına döndüm. Peki, 3 Mayıs neden Türkçüler bayramı oldu Türkçüler bayramı oldu çünkü Türkeş ve arkadaşlarını yargılayan mahkeme bütün sanıklara çok ağır cezalar vermişti.  

Ancak yapılan temyiz üzerine Ankara’da hâkimler var dedirten bir karar çıktı. Ve bütün sanıklar 3 Mayıs günü Yargıtay’ın bozma kararı ile BERAAT ETTİLER.

Bütün Türkçülerin 3 MAYIS bayramı kutlu olsun.   

Bu vesile ile Şair Kemal Fedai Çoşkuner’in 3 Mayıs kahramanına ithaf şiirini aynen yayınlıyorum.  

Kopuzlar çalınsın, sazlar inlesin

Düşmanlara keder oldun 3 Mayıs

Söyle küçük oğuz yer gök dinlesin

Kim demiş ki heder oldun 3 Mayıs

 

Gider Hakka doğru bu neslin soyu

Koptu mu sandılar Kürşad’ın kolu

Gelincikleriyle bahar kokulu

Kalbimizde yanar oldun 3 Mayıs

 

Bir devrin zulmüne göğüs geren sen

Ülküm diyenlere ümit veren sen

Kuru benizlere yaş gönderen sen

Yanmışlara pınar oldun 3 Mayıs

 

Yapılan o zulüm hatırlandıkça

İntikam hislerim ah uyandıkça

Yüreğimde bazen bu andıkça

Sızın sızın kanar oldun 3 Mayıs

 

Türkoğlu sefer var coştu kıratın

Geçelim üstünden nazlı Fırat’ın

Her sayfası zafer hepsi bir altın

Destanımı yazar oldun 3 Mayıs

 

Ey vatan gül artık, gül gül bakılır

Kızıl şer kuvvetler bir bir yıkılır

Kim demiş Türklüğe çelme takılır

Alçaklara mezar oldun 3 Mayıs

 

Koşalım dostlarım koşmak zamanı

Karşı ufukları aşmak zamanı

Türklüğün sel olup taşmak zamanı

Türkçülere medar oldun 3 Mayıs

 

Aşık Kemal söyler tutuştu kanım

Bir ucun Altay da büyük vatanım

Yurt için kan dökmek savaşmak şanın

Bozkurtlara serdar oldun 3 Mayıs

 

1 Mayıs İzlenimlerim

1 Mayıs, Salı günüydü. Saat 07:30‘da alarmım çalmıştı. Hani şu telefonlardaki sinir bozucu melodilerden. Neyse o kalkışla hemen elimi yüzümü yıkadım ve üstümü giyindim. Babamla birlikte Türk Bayrağının damgası olan o kırmızı Türk Eğitim Sen arabasıyla gittik Perşembe Pazarına.

Biz gittiğimizde daha otobüs gelmemişti. Benim aklımda ise sadece Başiskele durağında alacağımız arkadaşlarım vardı. Açlık mı, uyku mu yoksa temiz hava mı çarpmıştı acaba? Saat 08:40 gibiydi, yola koyulduk.

Ben otobüsün öksüz kalmış arka tarafında simit yer ve portakallı meyve suyumu içer ve de müziğimi dinlerken arkadaşlarımın otobüse bindiğini anlamıştım. Arkaya doluştuk 3 kişi. Biraz uyku mızmızlığı biraz da mide bulantısı konuşturmadı bizi. Yol boyu camları izlemiştik hepimiz.

Öyle böyle gelmiştik Bursa’ya. Hiçbir camı açık olmayan, karbondioksit dolu otobüsten indiğimde sanki başka bir dünyaya geçmiştim. Ve bizim kızların bir molaya ihtiyacı vardı.

Ardından topluluk oluşturmuş herkes kendi sendikasının yeleğini giymiş, bayrağını sallarken biz de katıldık o havuza. Bir elimde Türk Bayrağı, diğer elimde Türk Eğitim Sen bayrağı dalgalanıyordu. Ağzımdan ise sloganlar, bağırış çağırışlar çıkıyordu.

Bu yürüyüşten sonra asıl meydana gelmiştik. Polisler sarmış yolu, herkesi bir bir kontrol ediyorlardı. Biz de geçtik oradan; çantama ve ceplerime baktılar. Ne bulmayı umuyorlardı bilmiyorum.

Üst kuruldan birkaç kişi konuşma yaptı. Ama anlamadım dediklerini. Elinde mikrofon, her yerde sesi duyuluyor fakat niye bağırıyor anlamadım. Konuşmalardan sonra Kolbastı ekibinin yapacağı konser olacaktı. Fakat bizden sonra gelecek gruplar olduğu için zamanımızın kısıtlı olduğunu bildirdiler. Biz de erken ayrıldık meydandan.

Dinlenme amaçlı gittiğimiz Türk Eğitim Sen bürosunda babam ve arkadaşları çay içtiler. Ardından çayla karın doymayacağını anladılar o yüzden otobüse bindik ve yol üstü bir köftecide durduk. Köfteler büyüktü, 3 tane yemeyi bekliyordum. Ama öyle olmadı; sağolsun karşımdaki amca, kızların ve benim tabağıma 3’er tane daha koydu. Açlıktan değil tokluktan ağrıyordu karnımız.

Ve sonra otobüse binip ve bir ay boyunca köfte yemeyecek bir durumda Kocaeli’nin yolunu tuttuk. Gidiş gibi olmamıştı bu. Daha enerjiktik. Şarkı dinleyip söyledik. Öksüz arka koltuklarda konser verdik. Bursa’da yaptık mitingimizi ama bu biz kızlara yetmedi, Kocaeli’ye geldiğimizde bir de İzmit çarşısında gezdik.

Belki kimse bizi Kocaeli’de görüp de ‘bu kızlar ordaydı‘ filan demedi ama biz 1 Mayıs’ta bayrak sallamış kızlarız. Farkımız gözükmüyor olabilir ama daha geniş düşünebiliyoruz. Daha derinlere inebiliyoruz. Telefondan 1 Mayıs günüyle ilgili mesaj göndermekle yetinmiyoruz.

Ne de olsa “Türkiye Sevdamız, Ekmek İçin Kavgamız“.

24 Nisan Ermeni Yalanları Günü

24 Nisan; bütün dünyadaki Ermenilerin sözde Ermeni soykırımına dair kocaman bir yalanın yıldönümü. Çeşitli ülkelerdeki Ermeniler bugün tören düzenleyecekler. En acıklı törenin de sözde Ermeni soykırımını tanıyan ve anıt diktiren Fransa’da yapılacağı muhtemeldir.

24 Nisan Ermeni (Sözde) Soykırımını Anma Günü denen gün aslında ve ancak, Türklerin Ermeniler tarafından kalleşçe katledilmelerinin yıldönümü olabilir. Fakat ne yazık ki sesimizi dünya kamuoyuna duyuramadık.

Büyük Selçukluların 1071 Malazgirt savaşında Bizans’ı yenmesiyle Anadolu kapıları Türklere açılır ve Ermeniler bu dönemden itibaren Türklerin yönetimi altına girer. Ermeniler, 1157 yılına kadar Büyük Selçukluların, 1194’e kadar Irak Selçukluları’nın, sonra da Harzemşahların, daha sonra İlhanlıların yönetiminde kalmışlardır. İlhanlılar dağılınca Ermeniler, 1334 yılında Celayirlilerin, 1383’te Timur’un ölümünden sonra Karakoyunlularla, Akkoyunluların yönetimi altına girmişlerdir.

Fatih Sultan Mehmet Han Hazretleri’nin 1473’te Akkoyunluları yenmesiyle Ermeniler Osmanlıların yönetimi altına alındılar. Daha sonra İranlıların yönetiminde kalan Ermeniler Kanuni Sultan Süleyman Han döneminde 1555 Amasya Antlaşması ile Osmanlı himâyesini kabul etiler.

Osmanlı Devleti, Ermenilere karşı sürekli iyi davranmış, her zaman millî geleneklerine ve dînî düşüncelerine saygılı olmuştur. Osmanlı ülkesinde yaşayan Ermeniler, askere alınmadıklarından bütün çocuklarını ticaret, ziraat ve sanayiye yönlendirmişlerdir. Ermeniler de Osmanlılara karşı pek problem çıkarmamışlar ve Millet-i Sâdıka – sadık millet olarak görülmüşlerdir. Hatta bu tutumlarından dolayı o kadar hür bir şekilde yaşamışlardır ki içlerinden bakanlar, büyükelçiler, memurlar, sanatçılar, doktorlar, üst düzey devlet memurları bile çıkmıştır.

Bu durum 19. yüzyılın son çeyreğine kadar sürmüştür. Osmanlı Devleti’nin çöküş dönemine girmesini takiben; Rusya, İngiltere, Fransa ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun teşvikiyle, Osmanlı’yı oluşturan milletler birbiri ardına bağımsızlık mücâdelesine girişmişler ve bunda başarı sağlamışlardır. Bu gelişmeler Ermeniler için de örnek teşkil etmiş, onlar da Osmanlıları parçalamak isteyenlerin maddî ve mânevî desteğiyle yer yer ayaklanmalar başlatmışlardır.

Türk düşmanı devletler, Osmanlı Devleti’ndeki sömürgeci çıkarlarını sürdürebilmek maksadıyla Ermenilerle daha çok ilgilenmeye başlamışlardır. Bu ilgi önceleri Fransa, İngiltere ve Rusya’da başlamış, sonraları ABD de katılmıştır. Ancak hiçbir devlet Ermenilerin istek ve bekleyişlerini Rusya kadar planlı, bilinçli ve programlı bir şekilde kendi çıkarları için kullanmamıştır.

1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın ardından imzalanan Ayastefanos Anlaşması’nın Osmanlı Devleti’nin kabullenmek mecburiyetinde kaldığı 16. maddesi şöyledir: Ermenistan’dan Rusya askerinin istilâsı altında bulunup Osmanlı Devleti’ne verilmesi gereken yerlerin boşaltılması oralarda iki devletin dostane ilişkilerinde zararlı karışıklıklara yol açabileceğinden, Osmanlı Devleti Ermenilerin barındığı eyaletlerde mahallî menfaatlerin gerektirdiği ıslahat ve düzenlemeyi vakit kaybetmeksizin yapmayı ve Ermenilerin Kürtlere ve Çerkezlere karşı güvenliklerini sağlamayı garanti eder.

Anlaşmanın bu hükmü esas itibariyle bağımsızlık kazanmak isteyen Ermenileri tam anlamıyla tatmin etmemiş olsa dahi Ermeni Meselesinin tarihte ilk defa bir milletlerarası belgeye yansıması ve Ermenistan diye bir bölgenin varlığından söz etmesi yönlerinden büyük önem taşımaktaydı.

Keza 1878 yılında toplanan Berlin Kongresi sonucunda imzalanan Berlin Antlaşması’nın 61. maddesi ise Ayastefanos Anlaşması’nın 16. maddesi yerine şu hükmü getirmiştir: Osmanlı Hükümeti halkı Ermeni olan eyaletlerde mahallî ihtiyaçların gerektirdiği ıslahatı yapmayı ve Ermenilerin Çerkez ve Kürtlere karşı huzur ve güvenliklerini garanti etmeyi taahhüt eder ve bu konuda alınacak tedbirleri devletlere bildireceğinden, bu devletler söz konusu tedbirlerin uygulanmasını kontrol edeceklerdir.Berlin Antlaşması’nın bu hükmü ile Türk – Ermeni ilişkilerine yabancı güçlerin müdâhale edebilme hakkı tanınmış olmaktadır.

Ermenilere bu hain güçlerce, Doğu Anadolu’da bir Ermenistan devletinin kurulması vaat edilmiştir. Halbuki söz konusu dönemde bu bölgedeki Ermeni nüfusu bölge genel nüfusu içinde ancak % 15 oranında bir yer işgal etmektedir. Meselâ, en kalabalık oldukları Bitlis’te bile nüfusun üçte birini bile teşkil edememektedirler. Böylece, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bir Ermeni Meselesinden söz edilir olmuştur.

Osmanlı Ermenilerini içeride kurulan komiteler yoluyla devlete karşı harekete geçirmek mümkün olmayınca, bu defa Rus Ermenilerine Osmanlı toprakları dışında komiteler kurdurulması yoluna gidilmiştir. Böylece 1887’de Cenevre’de sosyalist militan Hınçak, 1890’da ise Tiflis’te terör, isyan, mücâdele ve bağımsızlık yanlısı Taşnak Komiteleri ortaya çıkmıştır. Bu komitelere Anadolu topraklarının ve Osmanlı Ermenilerinin kurtarılması, hedef ve amaç olarak gösterilmiştir.

İstanbul’da örgütlenen ve Avrupa devletlerinin dikkatlerini Ermeni meselesine çekerek Osmanlı Ermenilerini kışkırtmayı hedefleyen Hınçakların başlattığı ayaklanma girişimlerini, aralarında siyasî mücâdele başlayan Taşnakların ki tâkip etmiştir. Bu ayaklanma girişimlerinin ortak özellikleri, Osmanlı ülkesine dışarıdan gelen komitelerce planlanmıştır.

Rus ve İngiliz kışkırtmaları sonucunda meydana gelen isyan ve katliamlar karşısında Osmanlı hükümeti, herhangi bir tedbire başvurmadan önce Ermeni Patriği, Ermeni milletvekilleri ve Ermeni cemaatinin ileri gelenlerine Ermenilerin Müslümanları arkadan vurmaya ve katletmeye devam etmeleri halinde gerekli önlemleri alacağını bildirmekle yetinmiştir. Ancak, olaylar durmak yerine giderek yoğunlaşınca, ordunun birçok cephede savaş halinde bulunması sebebiyle cephe gerisinin emniyete alınması ihtiyacı doğmuştur.

Bu maksatla, Ermeni Komiteleri kapatılarak, yöneticilerinden 2345 kişi devlet aleyhine faaliyette bulunmak suçundan tutuklanmıştır. Osmanlı Hükümeti’nin bu kararı üzerine harekete geçen Eçmiyazin Katalikosu Kevork, ABD Cumhurbaşkanı’na şu telgrafı göndermiştir:

Sayın Başkan,

Türk Ermenistan’ından aldığımız son haberlere göre, orada katliam başlamış ve organize bir tedhiş Ermeni halkının mevcudiyetini tehlikeye sokmuştur.Bu nazik anda Ekselanslarının ve büyük Amerikan Milletinin asil hislerine hitap ediyor, insaniyet ve Hıristiyanlık inancı adına, büyük Cumhuriyetinizin diplomatik temsilcilikleri vasıtasıyla derhal müdâhale ederek, Türk fanatizminin şiddetine terk edilmiş Türkiye’deki halkımın korunmasını rica ediyorum.

Başpiskopos Kevork’un telgrafını, Rusya’nın Washington Büyükelçisi’nin ABD’deki temasları tâkip etmiştir. Bütün olup biten, yasadışı Ermeni komitelerinin kapatılması ve elebaşlarının tutuklanması olmasına rağmen, olayı bir katliam gibi göstermeye çalışan Ermeniler, başta ABD ve Rusya olmak üzere, çeşitli sömürgeci devletleri kendi saflarına çekmeye çalışmışlardır.

Tehcir – yer değiştirme olayına gelince: Doğu cephesinde Ermenilerin ihânetine uğrayan Osmanlı Hükümeti ülke bütünlüğüne karşı yöneltilen bu faaliyetlerin engellenmesi maksadıyla Ermeni komitelerini kapatmanın ve liderlerini tutuklamanın yanı sıra Doğu Anadolu’da savaş bölgesi hattı içinde kalan Ermenileri 27 Mayıs 1915 tarihli bir kanun çerçevesinde devletin güneydeki savaş dışı kalan bölgelerine (Suriye’ye) sevk etmiştir.

Osmanlı yönetimi Ermenileri kıyım emri vermiş değildir. Ermenilerin yoğun olduğu yörelerden şiddete, ihanete bulaşmış Ermenilerin, savaş alanı olmayan, Osmanlı’nın diğer topraklarına doğru göç ettirilmesi planı uygulanmıştır. Maksat; bulundukları yerlerde Ruslara yataklık etmeleri, Türk kanı akıtmalarını önlemekti. Ne yazık ki o tarihe kadar Hınçak ve Taşnak Ermeni çetelerinin kanlı baskınlarıyla, yüz binlerce hatta milyona yakın Müslüman Türk öldürülmüştü, köyleri yakılmıştı. Ermeniler vahşet kelimesinin bile hafif kaldığı türden işkencelerle Türkleri katletmişlerdi. Bazı köylerde bütün Türklerin çoluk-çocuk, kadın erkek, yaşlı-genç demeden gözleri oyulmuştu. Hâmile Türk kadınlarının ise karınları deşilmiş, çıkarılan ceninler bile parçalanmıştı. O döneme ait fotoğraflar Ermeni çetelerinin yaptıkları vahşetin en büyük delilidir.

Ermeni tarihçi Leo’nun da belirttiği gibi, Osmanlı Hükümeti; Rus kışkırtmalarına kapılarak ve Rus silâhlarına güvenerek karışıklık ve isyanlar çıkaran Ermeni komiteleri karşısında kendi varlığını korumak hakkını kullanmıştır. Tehcir uygulaması Ermeni çevreleri ve hasım devletlerce Ermeni katliamı olarak adlandırılmış ve Osmanlılara karşı büyük bir propaganda kampanyası başlatılmıştır.

Oysa tehcir güvenlik sebepleriyle belirli bir grubun belirli bir yerde ikamete mecbur edilmesi uygulamasından ibârettir. Savaş halinde düşman ile işbirliği yaptığı sâbit olmuş ve üstelik bu işbirliğini bir iftihar vesilesi olarak gören toplulukların zararlı faaliyetlerinin önlenmesi bakımından belirli bir yerde ikamete mecbur edilmesinin devletin en tabîi haklarından biridir. Bu önlem ülkesinin güvenliği ve toprak bütünlüğü açısından benzer tehlikelerle karşılaşan bütün devletlerin başvurduğu bir uygulamadır. İkinci Dünya Savaşı’nda bile başta ABD olmak üzere çok sayıda devlet tarafından aynı önleme başvurulmuştur.

Sevr Antlaşması’nı geçersiz kılan ve Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Antlaşması’nda ise Ermeniler hakkında hiçbir hüküm yer almamaktadır. Esasen, Lozan Antlaşması’ndan önce 16 Mart 1921’de SSCB ile imzalanan Moskova Antlaşması Türk-Rus sınırını çizmiş, bu sınır ile Kafkasya’da Erivan merkez olarak kurulan Ermenistan, Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti tarafından da 13 Ekim 1921 tarihli Kars Antlaşması ile kabul edilmiştir. Ermeni toprak talepleri böylece tarihe gömülmüştür.

1990 yılında Ermenistan bağımsızlığını ilan ettiği zaman, bunu ilk tanıyan devlet Türkiye Cumhuriyeti olduğu halde Ermenistan düşmanca tavırlarından vazgeçmemiştir. Sözde Ermeni soykırımı ve iddiaları için yurtdışında Türkiye Cumhuriyeti’ni temsil eden çok sayıda diplomat ve görevli Ermeni teröristlerce katledilmiştir. Ermeni terör örgütü ASALA’nın Türkiye Cumhuriyeti’ne yönelik hain plânlarını unutmamak gerekir.

Tarih boyunca sadece hainlikten nasibini almış bir topluluk olan Ermeni topluluğu hep kaşınmış ama Türklere karşı giriştiği silahlı mücadelede sürekli kaybettiği ve kaybetmeye mahkûm olduğu için tâbiri caizse çamura yatmıştır… Günümüzde düşmanlar artık silahlı eylemler düzenlemek yerine milletlerarası arenada siyasî mücâdele vermektedirler. Dünya üzerinde Türk’e samîmi ve kalıcı dost olan bir tek ülke bile olmadığından dünya kamuoyu önünde bu siyasî propagandaların ardı arkası kesilmemektedir. Ama bir şeyi çok iyi bilmemiz gerekir: Soykırım, bir devletin sınırları içerisinde belirli bir azınlık gurubunun planlı ve bilinçli şekilde fizikî olarak ortadan kaldırılmasıdır.

Osmanlı böyle bir şeye girişmemiştir. Bizi soykırımla itham edenler Türk’ün şanlı tarihine iyi baksınlar, çünkü tarih boyunca dünya üzerindeki birçok devlet (bu devletlerin çoğu bugün Ermeni soykırımını destekler durumdadır) sömürge düzeni içinde soykırıma girişmiştir. Fakat Türkler, dünya varolduğundan beri soykırım yapmamış, sadece yiğitçe savaşmıştır… Problem, bugün olduğu gibi geçmişte de Türk düşmanlarının birtakım olayları kendilerinin görmek istediği gibi göstermek istemesinden başka bir şey değildir.

24 NİSAN MASALI

Ermeni yalanlarının gerçekmiş gibi ciddiye alınması, batılı ülkelerin ikiyüzlülüğünün ve Müslüman-Türk düşmanlıklarının ap-açık göstergesidir.

Bu durum, biraz da bizim; ‘Haklı olmak yeterli değildir. Haklı olunduğunun ispatı gerekir.’ Şeklindeki genel hukuk kuralını göz-ardı ederek haklı olduğumuzu yeterli görmek rahatlığından kaynaklanıyor.

Ermeniler, yalana dayalı iddialarını kamuoyuna mâl etmek için 500’ün üzerinde kitap yazıp-yazdırıp dünyanın dört bir tarafına gönderdiler. Onlarca film hazırladılar. Ermeni iddialarının asılsızlığını anlatan kitapların sayısı ise bir düzineyi geçmez. Ermeniler sözde sürgün olayının tazminatını (nerede ise) alma noktasına ulaşacaklar. Belgeli ispatlı 18 Mayıs 1944 sürgününün tazminatından hiç söz edilmiyor.

24 NİSAN’DA NE OLDU?

18 Mart 1915 Çanakkale Zaferimizle sonuçlanan Çanakkale vahşeti ile 18 Mayıs 1944 sürgün faciâsı arasına yerleştirilip balon gibi şişirilen ve âbideleştirilmeye çalışılan 24 Nisan, gerçekte boş hayallere dayalı sembolik bir târihtir. Bakınız o târih nasıl belirlendi:

Gomidas Vartabed, Ermeni asıllı, Osmanlı vatandaşı olan bir müzisyendir. İcracı olmadığı için halk tarafından bilinmez. Derleme ve orkestra düzenlemeleri yapıyordu. Yalnızca sınırlı sayıdaki müzik adamları çevresinde tanınıyordu. Bu zat, Osmanlı Devleti’ne karşı İstanbul’da düzenlenen ayaklanmalarda aktif rol oynayan Ermeni militanlara yardım ve yataklık ettiği için 3 Nisan 1915 târihinde tevkif edildi. Yargılama sonunda suçlu bulunarak Anadolu’ya sürgün gönderildi. Bir müddet sonra millî şâirimiz Mehmet Emin Yurdakul’un teşebbüsüyle cezası affedildi ve İstanbul’a döndü. Hükümet, özür dileme anlamında Vartabed’i meslekî eğitim için Fransa’ya gönderdi. Eğitimi bittikten sonra Türkiye’ye dönmedi ve 22 Ekim 1935 târihinde Paris’te öldü.

Türkiye aleyhinde geniş bir iftira kampanyası başlatan Fransa’da yaşayan Ermeniler, (rast gele belirlenmiş bir târih olarak) 24 Nisan 1943’te Ermeni (sözde) soykırımını sembolize etmek üzere Vartabed’in heykelini diktiler. Heykelin dikiliş târihi, daha sonra Ermeni Soykırım Günü olarak ilân edildi.

Vartabed bir kahraman değildi. Üzerine kahramanlık şalı örtülmüş silik bir adamdı. O da, 24 Nisan târihi de semboliktir. Böyle bir târih ve sembolle ilişkilendirilen iddialar da gerçek dışıdır.

SOYKIRIM

Adı gibi kendisi de sembolik olan 24 Nisan Ermeni Günü, gerçekte yaşanmamış soykırım iddialarına dayandırılıyor. Soykırım, milletlerarası hukuk alanında incelenen bir kavramdır. Yapılan târifler henüz genel kabul görmüş değil. Çünkü târifi yapanlar yalnızca hukukçular. Konunun; geniş ve derin târih ve coğrafya bilgisine sâhip ilim adamlarının da katılımıyla incelenmesi gerektiği belirtiliyor.

Bu amaçla kurulan Türk – Ermeni Uzlaşma Komitesi, 2001 Temmuz’undan 2004 Nisan’ına kadar çalıştı. Komite, soykırım suçu hakkında Milletlerarası Dâimî Âdâlet Merkezi‘nden bilgi istedi. Merkez, konu ile ilgili meselelerin tamamını kapsayacak ve ‘Evet, soykırım yapılmıştır.’ Denilecek şekilde kesin bir karara varamadı. Ancak bir konuda kullandığı bir cümle net ve kesindir: ‘Soykırım söz konusu olsa bile, milletlerarası hukuk genel  göre, geriye dönük müeyyide uygulanması mümkün değildir.’

Bu cümleye dayanılarak; ‘Mâdem ki müeyyide uygulanması… yâni toprak verilmesi ve tazminat ödenmesi söz konusu değildir, o halde soykırım yaptığımızı kabul edelim, konu kapansın !’ Diyenler çıkabilir.

İş bu kadar basit değil. Soykırım yapılıp yapılmadığı konusunda kesin bir karara varamayan komitenin, müeyyide konusundaki hükmü geçersiz sayılabilir. Veya oluşturulacak bir başka komite, tazminat ödenmesi ve/veya toprak verilmesi gerektiğine karar verebilir. Çünkü kimi hukukçulara göre soykırım, zaman aşımına uğramayan bir suçtur.

Ermeniler; dedelerimizin kendilerini yok etmeyi şuurlu olarak plânladıklarına dâir inandırıcı belgeleri ortaya koyamasalar bile, biz torunların cezalandırılması gerektiğine, batılıları ikna edebilirler. Çünkü batı, Türkiye’nin başına her türlü derdi (yalanlarla-dolanlarla da olsa), sarmaya kararlıdır. Onlar, bırakınız Kâzım Karabekir’in, Esat Uras’ın, Sadi Koçaş’ın, Şinâsi Orel’in, Kâmuran Gürün’ün yazdığı kitaplara, Yusuf Halaçoğlu’nun, Mim Kemal Öke’nin, Şeref Ünal’ın, Mehmet Karar’ın, Bilâl Şimşir, Mustafa Necâti Özfatura ve Mevlüt Oğuz’un yazdıkları yazıları, ASAM – Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi’nin raporlarına güvenmeyi, Justin Mc Carty gibi araştırmacıların kitaplarında yazdıklarına ve konferanslarında söylediklerine, o günlerdeki olayların tam içerisinde bulunan ve Ermenilerin Türklere katliam uyguladıklarına dâir raporlar düzenleyen Almanya’nın Erzurum Konsolosu Dr. Schwarz’a da inanmıyorlar.

Elimizde onlarcası bulunan ve bir kısmı sayfalara aktarılan fotoğraflar da onlar için bir anlam taşımayabilir. Çünkü batı, Türkler hakkında uydurulan her yalana inanmaya hazırdır. Sessiz ve etkisiz kaldığımız takdirde, yakın bir gelecekte, içimizdeki târih şuuruna sâhip olamamış insanlarımızı da Ermenilere soykırım uyguladığımıza inandırabilirler. Nitekim böyleleri az da olsa, şimdiden var.

Yeni yetişen nesillere, 24 Nisan Ermeni (sözde) soykırımının tamamen yalan, 18 Mart 1944 top yekûn sürgün faciasının gerçek olduğunu anlatmak mecburiyetindeyiz.

Kitabımızı Tanıyor muyuz?

Kur’an vahiy mahsulü bir kitaptır.

Vahiy, ses ve harften uzak olmakla beraber Peygamberimizin kalbinde harfe, dilinde sese dönüşür.

Cep telefonundan mesaj göndermek; yâda almak gibi.

İlk vahiy miladi 610 yılında Ramazan ayının Kadir Gecesinde Hira Dağı’nın Nur Mağarasında nazil olmuştur.

İlk vahiy Alak Suresi’nin ilk beş ayetidir.

“Yaradan rabbinin adıyla oku” diye başlamaktadır.

İlk vahyin bu şekilde başlamasında dört tane önemli husus bulunmaktadır.

1 – İslam dininin eğitim ve bilime verdiği önemi gösterir.

2 – Cinsiyet ayrımı yapmadan kadın erkek herkesime hitap eder.

3 – Dini ve dünyevi bilgi ayrımı yapmadan bütün ilimleri kapsar.

4 – Ne okursan oku; Allah (cc)ı unutmadan oku ki öğrendiklerinle insanlara faydalı olasın.

Allah (cc)ı unutarak okursan dinamiti bulursun ama baraj yapmak için değil balık tutmak için kullanırsın.

Kur-an’ı ibadet için değil para kazanmak için okursun,

Doktorluğu sağlık hizmeti için değil ticaret için yaparsın,

Hukuku adalet için değil menfaat için kullanırsın,

Okumazsan cahil kalır istismara açık olursun,

Altını madeni bilmez teknolojiden anlamaz  bir gemi altını bir gemi patatesle takas edersin,

Sömürülürsün.

Hayatın yokluk, kıtlık ve açlık ve sefalet içerisinde geçer.

Bugün gelişmemiş yada az gelişmiş ülkelerin sıkıntısı budur.

Sonra Allah neden onlara çok bize az veriyor diye sızlanır durursun.

İlim cehaleti yok etmek suretiyle her türlü bataklığın kökünü kurutur.

Her türlü istismar ve sömürüyü önler.

Gelişmeyi ve güçlü olmayı sağlar.

Bu girişten sonra dönelim esas mevzumuza

Vahyin iniş süreci 23 senede tamamlanmış olup 632 yılında sona ermiştir.

632 den 610 u çıkarıp 23 senede değil 22 senede vahiy süreci tamamlandı diyenler,

Hicri takvim ile miladi takvim arasındaki farkı öğrensinler.

Bu surenin 13 senesi Mekke’de 10 senesi Medine’de geçmiştir.

Mekke’de inen ayetlere Mekki ayetler denir.

Genellikle İmani konulardan bahsederler.

Medine’de inen ayetlere medeni ayetler denir.

Bunlarda ibadet ve ahlaki konulardan bahsederler.

İlk vahyin gelişinden sonra yaklaşık üç sene vahiy gelmemiştir.

Bu zamana Fetretül vahiy dönemi denir.

Kur-an’ı Kerim’de 114 sure bulunur.

İlk suresi Fatiha son suresi Nas suresidir.

İlk inen sure ise Alak suresidir.

En uzun sure 286 ayetle Bakara suresi,

En kısa sure ise 3 ayetle Kevser ve Asr sureleridir

Her sürenin bir adı vardır.

Sureler adlarını genellikle içinde geçen önemli bir olay konu yâda şahıstan alırlar.

Mesela Kıyamet suresi Kıyametten bahseder,

Cin suresi cinlerden bahseder,

Nisa suresi kadınlardan,

Nahl suresi arıdan,

Ankebut suresi örümcekten,

Fil suresi Ebrehe’ nin ordusundan, fillerinden,

Zilzal suresi depremden,

Hadid suresi demirden yani bilim ve teknolojiden,

Müminün suresi müminlerin özelliklerinden,

Yunus, İbrahim ve Hud sureleri de bu peygamberlerin hayat hikâyelerinden bahseder

Tövbe suresi hariç bütün sureler besmele ile başlar.

Yani tövbe suresinin başında besmele yoktur.

Neden mi?

Allahu âlem

Kur-an’ın son 10 süresi kısa sureler oldukları için namaz sureleri diye adlandırılırlar.

Kevser suresi mimsiz ve cimsiz sure olarak da bilinir.

Sure: Bir birinden besmele ile ayrılan az yada çok sayıda  ayetten oluşan kuran bölümlerine  denir.

Kur’an 6666 ayetten oluşur

Ayet sayısı konusunda farklı rivayetler vardır.

Bunun sebebi ise sayım tekniği konusundaki farklı usüllerdir

Şimdi bu konunun teferruatına girmeğe gerek yok.

Genel kabul 6666 rakamıdır.

Ayetler bir birinden duraklarla ayrılırlar.

Uzun, bir sayfayı bulan ayetler olduğu gibi 2- 3 -4 -5 -6 harften oluşan kısa ayetlerde vardır

Bunlara hurufu mukataa denir.

Yasin elif lam mim vb

Manaları net olarak bilinmez.

Önemli bir haberim verileceği yada olayın anlatılacağı ayetlerin gelişinde toplumun dikkatini çekmek için olduğu rivayetler arasındadır.

Ayet: Sureleri oluşturan uzun yada kısa kuran bölümlerine denir.

GELEN AYETLERİN HANGİ SURENİN KAÇINCI AYETİ OLDUĞUNU CEBRAİL (AS)

PEYGAMBERİMİZE BİLDİRİYORDU.

Ayrıca surelerin sıralanışı da  Cebrail tarafından bildiriliyordu.

Peygamberimizde bunları vahiy katiplerine söylüyordu.

Kur-an’ı Kerim Mushaf haline getirilirken buna dikkat edilmiştir.

 Kur-an’da 30 cüz vardır.

Bir cüz 20 sayfadan oluşur.

Her beş sayfaya da bir hizb denir.

Yani Kur-an’da 120 hizb bulunur.

Tecvit: Kur-an’ı usulüne uygun doğru ve güzel okuma ilmine denir.

Tecvit kurallarını bilmeden Kur-an’ı hatasız okuma imkanı yoktur

Mushaf: Kuranın iki kapak arasında toplanmış şekline denir

Bu isim ilk defa Hz Ebu Bekir zamanında kullanılmıştır.

Kur-an’ı baştan sona okuyup bitirmeye hatim.

Baştan sona ezberlemeye hafızlık denir

Meal: ayetlerin başka bir dile çevrilirken parantez içi cümlelerle daha anlaşılır hale getirilmesi olayıdır.

Tefsir ise; ayetlerin yorumlanarak geniş ve detaylı bir şekilde açıklanmasıdır.

Kur-an’ı tefsir edenlere müfessir denir.

Kur-an tefsir edilirken ayetlerin sebebi nüzülü ile Arapçanın incelikleri  O günün sosyal kültürel ve ekonomik şartları bilinmeli, günümüzde çok iyi kavranmalıdıdır.

Her çağın ihtiyacına uygun tefsirler yazılmalı ve yapılmalıdır ki Kur-an’ın evrenselliği anlaşılabilsin.

Kur-an’ı mealinden tam ve net olarak anlamak mümkün olmayabilir.

Mealin yetersiz kaldığı yerlerde tefsir devreye girer

İlk müfessir ise peygamberimizdir.

Kur-an’ın toplatılması: Kur-an peygamberimiz zamanında tamamlanmış ama

kitap haline getirilmemişti.

Hz Ebu Bekir(ra) zamanında Hz Ömer(ra)in teklifi üzerine Zeyd b. Sabit(ra) Başkanlığında hafızlardan oluşan bir komisyon tarafından sahabelerin ellerinde dağınık bir şekilde bulunan ayetler bir araya toparlanarak kitap haline getirilmiştir.

Hz Ömer (ra) ve Hz Osman (ra) ın hilafeti zamanında İslam coğrafyasının genişlemesi ve farklı milletlerin Müslüman olmaları sebebiyle tek nüsha Kur’an yetersiz hale geldi.

Bunun üzerine Hz Osman (ra) zamanında Kur’an elyazması olarak çoğaltılarak Basra, Kufe, Şam vb büyük merkezlere gönderildi.

Hz Osman zamanında çoğaltılan Kur’an nüshalarından biri Topkapı sarayında koruma altındadır.

Kur-an’ı Kerim’in harekelenmesi ve noktalanması,

Kur-an’ın ilk harekelenmesi Ebul Esvad ed Düeli tarafından miladi 688 yılında gerçekleşmiştir.

Bunun sebebi Tövbe Suresi’nin 3. Ayetinin “ve resulühü” bölümünün “ve resülihi şeklinde telaffuz edilmesidir.

Bu telaffuz şekli manayı “Allah ve resulü müşriklerden uzaktır” şeklindeki mana “Allah müşriklerden de Resülünden de uzaktır” şekline dönüşmüştür.

Harekelenme işinden hemen sonra noktalama işi gerçekleşmiştir.

Nasır b. Asım ve Yahya b. Yamer tarafından başlatılan noktalama işaretleri Miladi 791 yılında Halil b. Ahmet tarafından tamamlanarak son şekli verilmiştir.

Arap olmayan Müslümanlar için harekeleme ve noktalama işaretleri zaruridir.

Noktalama ve harekeleme işlemine başlangıçta Abdullah b. Ömer Abdullah b. Mesut vb selefi alimler karşı çıkmışlarsa da sonradan bunun lüzumuna inanmış ve ruhsat vermişlerdir.

Ülkemizde Kur-an’ı Kerim’in ilk baskısı 1877 yılında İstanbul’da gerçekleştirilmiştir.

Kur-an’da birçok mevzu vardır.

Fakat her Müslüman’ı direk ilgilendiren üç ana konu vardır.

1 – İman

2 – İbadet

3 – Ahlak

İman ağacın kökü ve gövdesi,

İbadet meyveleri,

Ahlak ise; o meyvenin kalitesidir.

İstisnalar hariç maalesef gümüz Müslüman inancında bu üç hususun üçü de virüslüdür.

Kur’an ilahi kitapların sonuncusudur.

Hiçbir harfi değişmeden günümüze kadar geldiği gibi kıyamete kadar da devam edecektir

Son ilahi kitap olmanın özelliği de budur.

Geçerliliği Olmayan Gerçekler

Ben Rize’nin Çayeli ilçesinde 40 nüfuslu bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldim. Geçimini yaylacılıktan sağlayan bir Türkmen ailesini çocuğuyum.
İlk orta ve lise tahsilimi Rize’de tamamladım. 1967 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini kazandım. 1971 yılında mezun oldum ve askerliğimi tamamladıktan sonra İstanbul’da serbest avukatlığa başladım. İstanbul da 38 seneden beri serbest avukatlık yapmaktayım.

Teröristbaşının yargılandığı davada 3500 müdahil şehit yakının avukatlığını üstlendim. Bu davayı İmralı da devamlı takip eden yedi avukattan birisiyim. İmralı’daki Ankara 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi teröristbaşına idam cezası vermiş ve bu karar Yargıtayca da onanmış. Ancak Avrupa Birliğine girme gayreti içerisinde olan üçlü koalisyonun liderleri Anayasaya aykırı bir protokol hazırlayarak teröristbaşının dosyasını Başbakanlığın tarihi ve küflü arşivine kaldırmışlardır. Dava Türkiye’de ki kanun yolları tamamlandığı için teröristbaşının avukatları tarafından Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine taşınmıştır. Bu mahkemede yine şehit ailelerinin avukatı olarak Türkiye’den Strasbourg’a giden tek Türk avukatıyım. Bu davayı “İMRALI’DAN STRASBOURG’A” “BELGELERLE ÖCALAN DAVASI” olarak kitap haline getirdim.

1980 darbesi ile Türkiye’ de Türk Milliyetçilerinin işkencelerden geçirildikten sonra yargılanmasına başlandığı, Ankara’daki Devlet Güvenlik Mahkemesinde MHP davasını aralıksız olarak haftada iki gün duruşmaya gidip takip eden avukatlardan birisiyim.

Rahmetli Başbuğumuzun ceza ve hukuk davalarını takip eden avukatıyım.

İstanbul da Sıkıyönetim Mahkemelerinde Ülkücü kardeşlerimizin, davalarını takip eden avukatlardan birisiyim.

MHP’nin parti programını hazırlamak üzere Uludağ’da Başbuğumuzun talimatı ile 110 akademisyen ile toplantı yapılmış, konularına göre dokuz komisyon kurulmuş ve bu komisyonlardan Hukuk komisyonunda değerli Profesör Hocalarımla birlikte Başbuğumuz beni de görevlendirmiş ve programdaki hukuk bölümünü hazırlayıp Başbuğumuza arz etmiştik.

Ben liseyi bitirene kadar çobanlık yaptım. Ama çoban Sülü gibi meşhur olamadım. Bana bu dünyada geçerliliği olamayan çok önemli gerçekler öğrettiler.

Dini kültürümü verirken Atatürk olmasaydı, memleketimiz düşman işgalinden kurtarmasıydı sana şimdi dinini öğretemezdik, diye de Atatürk sevgisi aşıladılar.

– Kul hakkı yeme, teraziye, ölçüye hile katma dediler

– Komşusu aç iken tok yatan benden değildir. Hadisini devamlı hatırlattılar.

– Büyüklere saygı, küçüklere sevgiyi öğrettiler.

– Türklüğümü Türk Milleti’nin dünya milletlerine adaleti öğrettiğini bana hatırlattılar.

– Yunus’u, Mevlana’yı, Ertuğrul Gazi’yi, Şeyh Edebali’yi, Osman Gazi ile Fatih Sultan Mehmet Han’ı, Akşemsettin’i, Evliya Çelebi’yi, İbni Sina’yı, Piri Reis’i ve Atatürk’ü öğrettiler. Onun için İstanbul Hukuk Fakültesine başladığımızda ben zaten Ülkücü olmuştum. 1967 yılında Ülkü Ocaklarına kayıt oldum. 1972 yılında stajyer avukatlığım döneminde MHP İl Yönetimine girdim. Daha sonra Genel Merkez Disiplin Kurulu Üyeliği yaptım.

Biz vatan, millet aşkıyla, Türkiye bölünmesin, Bayrak inmesin diye hiçbir şekilde makam ve mevki düşünmeden Atatürk’ün Gençliğe Hitabesinde belirtilen tavsiye ve tehlikelere karşı uyanık davranmaya çalışırken, bir de baktık ki etrafımızda ulaşılamaz, vazgeçilemez kendisini hayranlıkla seyreden, insanlara tepeden bakan insanlar doluvermiş.

Dünyada insanlar vardır, bir sözleriyle meşhur olurlar hiç unutulmazlar. İnsanlar vardır, çok çalışırlar, çok şey üretirler ancak adlarını sanlarını kimse bilmez.

Napolyon ” Para, para, para” demiş ekonominin sırrını çözmüş ve bu söz Napolyon’u unutulmaz yapmıştır.

Maceracı ve çılgın Neron Roma’yı ve tarihi yakmış, insanlığı mahvetmiş. Oturmuş zevkle seyretmiş. Neron’ da bu eylemi ile unutulmazlar arasında yerini almıştır.

Sezar’ın oğlu Brütüs babasına ne kötülük yapmışsa Sezar ” sende mi Brütüs ” demiştir.

Birileri nutuk atmış “kalk ey ehli vatan” diye bizde inanmış kalkmışız yerimize oturmuşlar.

Son zamanlarda medyada bazı sözler duyuyoruz. Ali dibo, hortumcu, komisyoncu, pastadan pay alma, 1211 sayılı kanuna tabi olma, bal tutan parmağını yalar. Bu kelimeleri duyunca manalarını bilmediğimden okuyup geçiyordum. Sonra merak sardı. Bunların manalarını öğrenmeye çalıştım. Meğer neler varmış neler;

Ali dibo ihalelerle ilgili bir terim çok iyi numara yaparak, ihaleleri akrabalara, dostlara aktarmak ondan da yüzde onbeş pay almakmış.

Hortumcuyu ben tarlayı sulayan bir kişi hortumu da onun için kullanılan bir alet olarak biliyordum. Meğer bankaların içini boşaltan, çok kutsal bir aleti kullanan kişiye hortumcu denirmiş.

Komisyoncu; hiç işi gücü olmayan, devlet yöneticileriyle arası iyi olan aldığı yüzdelerin paylaşımını iyi bilen muhterem kişilermiş.

Pastadan pay almayı da düğünlerde ki pasta kesilirken pay alma olarak biliyordum. Meğer devletin malları satılırken elde edilen paradan payına düşeni alan uyanıklar için kullanılan bir deyimmiş.

1211 sayılı kanuna tabi olmayı da hukukçu olduğum halde bilmiyordum. Bir bürokrat hukuki bir işime bakarken ” siz 1211 sayılı kanuna tabisiniz” dedi, anlamadım. Çünkü benim işimin böyle bir kanunla ilgisi yoktu. Ne diyorsun? Diye sordum. Bürokrat ” çok safsın çıkar cebinden bir kâğıt para hangi kanuna göre çıkarılmış bir bak” dedi. Hakikaten baktım 1211 sayılı kanuna göre çıkarılmış. “Bu parayı vermeden işin olmaz” dedi bende, ben sizi anlamıyorum, beni böyle yetiştirmediler dürüst namuslu ol dediler. Adam “bizim karnımızı namuslu olmak doyurmuyor işine bak” diye beni azarlardı. Ben işimi geçikmeli de olsa 1211 sayılı kanuna tabi olmadan bitirdim, ama vatandaş ne yapacak?

Bal tutan parmağını yalar sözünü birisinin bal yediğinde bal yerken kaşık yerine elini kullandığı için eline sürülen balın ziyan olmaması için parmağını yaladığını zannederdim. Meğer adamlar sihirbazlar gibi bir yere tutuyorlar, ellerini yalıyorlar. Memleketin önemli yerlerinde apartmanlar, gemiler, araziler, villalar, dolarlar çıkıyor. Bu ne sihirdir ne keramet el çabukluğu marifet.

Geçerliliği olmayan ama insanı insan yapan gerçeklerle onurlu bir şekilde yaşamaya devam edeceğiz zor da olsa. 

 

Kanun ve Vicdan

 

Hani kendisinde şeytan tüyü olduğu düşünülen erkekler vardır ya, işte onlardan biri olan zengin avukat, çok sayıda kadınla beraber olur. Adam sadece yakışıklı değil, aynı zamanda entelektüel seviyesi yüksek, maddi durumu iyi, dahası kadınları ikna etme becerisi fevkalade üst seviyededir.

Adamın New York Polis teşkilatının cinsel suçları incelemekle ilgili birimi tarafından sorgulanmasına sebep olan olay ilginçtir: Adam tam 47 kadınla ilişki kurmuş, bu kadınlarla ilişkisi esnasında prezervatif kullanarak korunduğu izlenimi vermesine rağmen, ilişki öncesi prezervatifleri delerek kadınların rızası dışında hamile kalmasını sağlamıştır. Fakat karizması ve ikna yeteneği ile hamile kalan kadınları doğum yapmaya ikna etmek suretiyle 47 çocuk sahibi olmuştur. Adam bütün çocuklarını sevdiğini söylemekte ve masraflarını karşılamaktadır. Gayrimeşru ilişkilerinden çocuk sahibi olan bu kadınların birbirinden ve adamın diğer ilişkileri ile çocuklarından haberi yoktur.

“Özel Mağdurlar Birimi”ndeki polisler avukatın yaptığının suç oluşturduğu kanaatindedir. Ancak kanunlara göre cezalandırmaya mesnet bulunamadığı için serbest bırakmak zorunda kalınca polis, o şehirde yaşayan, adamdan çocuk sahibi olmuş 20 kadını ve çocuklarını bir araya getirerek adamla yüzleştirir. Aldatılan kadınların şiddetli tepkilerine rağmen avukatın tutuklanması hukuken mümkün olmaz.

Fakat bir gün sonra ölü bulunan adamı, kandırarak hamile bıraktığı kadınlardan birinin öldürdüğü anlaşılır.

Bu anlattığım olay, Law & Order: Special Victims Unit adlı TV dizi filminin bir bölümünün konusu.

Olayı özetleyelim: a- Zinanın suç olmadığı bir ülkede kadınlar avukatla kendi rızalarıyla ilişkide bulunmakta. b- Adam ilişki öncesi prezervatifi delerek kadınları rızası dışında hamile bırakmakta. c- Adam tatlı dili ile kadınları kendi rızasıyla doğum yapmaya ikna eder.

Adamın kadınları rızası dışında hamile bırakmasının ahlaki açıdan tasvip edilmesinin mümkün olmadığı açık. Film, kadınların hamileliğini öğrendikten sonra (ister ikna edilerek isterse çaresizlikten) rıza gösterse bile, “eylem hukuki açıdan suç teşkil eder mi, etmeli mi?” sorusunu tartışmaya açıyor.

********

“Hâkimiyetin kayıtsız şartsız millette olduğu” ilkesine dayanan bir bayramın ertesinde, 23 Nisan yıldönümünde milli iradenin önemini tartıştık. Darbecilerin millet iradesine aykırı müdahalelerinin demokrasi ve insan haklarına tecavüz olduğunu konuştuk. Failler hukuken de suçlanarak yargılamaları başlatıldı.

Buna karşılık, “halkın oyuyla gelen iktidarların millet iradesine aykırı karar ve fiillerini” pek tartışmadık.

Hitler gibi, halkoyuyla gelip diktatör olanlar hakkında zannederim bir konsensüs / mutabakat vardır. Yani halkoyuyla gelip diktatörlük yapmak da kesinlikle millet iradesine tecavüzdür.

Ancak seçimle geldiği halde seçim öncesindeki halka vaatlerinden çok farklı karar ve eylemler alanların durumunu nasıl değerlendirmek lâzım?  Seçimle gelenler halkı kandırarak, halkın rızası dışında kararlar alabilmeli mi? Alırsa ve bunun sonuçlarına halk rıza göstermezse hakları ne olur? Halk kararlara sonradan rıza gösterirse iktidarın yaptığı suç mu olur, ahlaki olmayan bir davranış mı olur, yoksa siyasi bir beceri mi olur?

Örnek-1) Türkiye’de halkın oylarıyla TBMM’ne seçilen partiler (BDP hariç), seçimler öncesi halka “tek vatan, tek bayrak, tek millet” hedefini ve Anayasa’nın ilk üç maddesinde değişiklik istemediğini ortaya koydu. Buna rağmen bu partiler, “yeni anayasa” yaparken, üniter milli yapıya aykırı şekilde, ülkenin bir bölümünde (Irak’ın kuzeyindeki Barzani’nin Kürdistan’ı benzeri) özerk bir devletin oluşumuna “evet” derse, bu da kesinlikle “kandırarak millet iradesine tecavüz” anlamına gelir.

Doğan bu çocuğu, iktidarın ikna kabiliyeti veya çaresizlikten kabul etmesi, yani referandumla halkın çoğunluğunun bu manadaki Anayasayı kabul etmesi de ahlaki eksikliği telafi edemez.

Örnek-2) PKK’yı dağdan indirmek maksatlı da olsa, bir “genel af” ile “teröristbaşı” ve militanlarının affedilerek karşımıza birer politikacı olarak dikenler olursa, bu da ahlaki olmayan bir davranış olur. Çünkü AKP, CHP ve MHP bunu vaat ederek seçilmiş değil.

Bu iki konuda yani “Özerk Kürdistan Bölgesi’ne” imkân veren “yeni anayasa” yapılması ve PKK’lılara genel af çıkarılması (bu üç parti açısından) asla ahlaki değildir. Buna imkân verenler olursa aynı zamanda millet iradesine tecavüz suçu işlemiş olduklarına dair hukuki değerlendirme ileride yapılacaktır.

Örnek-3) Yunanistan Başbakanı Papandreou istifa etmeyip, ülkesinin borçlu olduğu AB ülkelerinin, Yunan halkına içirmek üzere hazırladığı acı reçeteyi uygulasaydı Yunan halkını aldatmış olurdu. Bunu göze alamayarak istifa etti.

Yunanistan çok ciddi bir ekonomik kriz yaşıyor. Halkın sırtına ağır yükler yükleyecek ekonomik kararlar almak zorunda. Buna karşılık halk kendisini fakirleştirecek, işsizliğin, vergilerin, fiyatların artışına, gelirlerinin azalmasına yol açacak tedbirlerin alınmasına karşı tepkili. İktidarda olan Papandreou ve partisi bunu göze alamadı. Muhalefet de bu yükü sırtlamayınca bir teknokratlar hükümeti kurduruldu. Teknokratlar hükümeti bu acı ilacı içirdikten sonra seçime gidilecek.

Demokrasiyi seçen ülkelerde, olaylar belli bir safhayı geçince artık lüzumlu ve faydalı hale gelen kararlar için bile milletin iradesine ve rızasına uygun olmasına özen gösterilmesi, hem ahlaki ve hem de hukuki bir gerekliliktir.

Sayısal çoğunlukla bazı engeller aşılabilir. Ancak vicdanların, bu davranışı demokrasinin ruhuna uygun bulması mümkün olmaz. Vicdanları rahatsız olan halk kitlelerinin nasıl ve ne şiddette tepki vereceğini önceden kestirmek mümkün değildir.

 

 

 

Yeni Eğitim Yasası

 

28 Şubat 1997 koşullarındaki etkin güçlerin uygulamaya koydurduğu 8 yıllık kesintisiz eğitim yasası sona erdirildi.
T.B.M.M. Genel Kurulu, kesintisiz zorunlu eğitimi 4+4+4 formülüyle 12 yıla çıkaran yasayı kabul etti.

Yasa ayrıca, İmam Hâtip okullarının tekrar açılmasını kapsamı içerisine aldı, isteğe bağlı olarak Kur’an ı Kerim ve Hz Peygamber (s.a.v.)’in hayatını seçmeli ders olarak okunmasına da imkân sağladı.

Kabul edilen kanunla, 4 yıl süreli zorunlu ilkokullar ile 4 yıl süreli zorunlu ve farklı programlar arasında tercihe imkân veren orta okullardan oluştu.

Yasaya AKP’li ve MHP’li milletvekilleri olumlu oy verirken, CHP’li parlâmenterler ret oyu kullandılar. BDP’li üyeler ise oylamaya katılmadılar.

Yasaya karşı olanlar, özellikle Kur’an ı Kerim’in ve Hz Muhammet (s.a.v.)’in hayatının seçmeli ders olarak uygulanmasını, devletin din eğitimine soyunması anlamına geldiğini ve bu kararın laikliğe aykırı olduğunu düşünmektedirler.

Ayrıca Kur’an-ı Kerim ve Hz. Muhammet’ (s.a.v.)in hayatı derslerini zorunlu olmasa da, isteğe bağlı olsa da sakıncalı bulmaktadırlar. Bu düşünceye sahip olanlar , bu dersleri almayanların dinî inançlara ilgisizmiş gibi, karşıymış gibi algılanacakları baskısı altında kalacaklarını savunmaktadırlar.

Ancak büyük bir çoğunlukta bu görüşe katılmamaktadır. Onlara göre de devlet tarafsız olmalıdır. Zorunlu eğitim döneminde öğrencilerin dinî bakımdan, (en azından bunu arzu edenler tarafından) doğru bilgilerle yetiştirilmesi  gerekmektedir.

” Öğrencilerin, zorunlu eğitimleri sırasında dinî bilgilerle ilişkileri olmamalıdır. Devlet buna mâni olmalıdır ” savı, bir görüştür, istektir, tutumdur, arzudur.

Lâkin, öğrencilerin zorunlu eğitim döneminde sağlıklı dinî bilgi almalarını istemekte bir görüştür, istektir, tutumdur ve arzudur.

Bu durumda devlet tarafsız olmalıdır. Yansız olmalıdır. Özellikle inançlar karşısında hassas olmalıdır.

Laikliğin devlet tarafından korunmasının haklılığı kadar, dinî inançların da sağlıklı olarak devlet tarafından korunmasının haklılığı vardır.

Bu açıdan bakarak yapılacak değerlendirmelerde Kur’an – ı Kerim ve Hz Muhammed (s.a.v.)’in hayatının seçmeli ve isteğe bağlı dersler olarak programlanması yerinde ve âdil bir davranıştır.

 

 

1 Mayıs Düşünceleri

0

 

Önce “İşçi Bayramı” densin istendi 1 Mayıs gününe. Bunda bir zorlama, dayatma vardı. Altında yatan düşünce ideolojikti, proletarya diktatörlüğüydü. Ülkemiz insanı için kabuslu gündü. Kavgalar edilir, arabalar yakılır, camlar taşlanır, kan dökülür, insanlar yaralanır ve bazen de ölürdü bu günde. Bütün bunlar emek sahibi bir sınıfın özgürlüğü, egemenliği için olurdu.

Yıllar geçti, devir değişti. Sanki taşlar yerine oturmaya başladı. “Emek ve Dayanışma Günü” dendi 1 Mayıs´a. Kim bulmuşsa güzel bir tanımlama yapmış. Emek ve dayanışma, ikisi de güzel, anlamlı sözcükler. İçi doldurulduğunda ikisi de vazgeçemeyeceğimiz değer. Lise yıllarımda bir şarkı öğretilmişti bize: “Gel emeği övelim, şarkılar söyleyelim, insanı insan eden, kutsal emek diyelim.” Emek, kutsaldır. Emek, haktır. Emeğin fiyatı, yoktur; ancak helalleşmektir.

Emeğin, bir dayanışma, kişilerin birbirini tamamlama nedeni olarak algılanması gerekirken kavga gerekçesi olarak algılanması büyük bir yanlışlık. İşin temelinde insanların, birbirlerine hangi gözlükle baktıkları meselesi var. Birbirimizi tamamlamak için mi varız, birbirimizi tüketmek, sömürmek için mi varız? Bu sorunun cevabı, emeğe yaklaşım üslubumuzu oluşturacaktır.

Kapitalist düzen, çok tüketme, tüketmek için çok üretme, üretmek için de emeği en ucuz ve sınırsız sömürme üzerine kurulmuştur. Maalesef, dünyaya egemen ekonomi sistemi şimdilik budur. Ayakta kalma endişesi, çok kazanma arzusu, haksız rekabet; bu sistemi doğurmuş görünüyor. Bu, bireyci bir hayat algılamasının doğal sonucu. Yaşama hakkı önce bende, sonra sende, diyor kapitalist ahlak. Yaşamak için, sömürmek, belki öldürmek gerekiyor. Bu da sınıfları oluşturuyor, sınıflar arası kavgayı doğuruyor. Önce sen, sonra ben, denseydi yani yaşatmak için yaşıyorum algılaması dünya görüşümüzün paradigması olsaydı toplumsal sınıflar ortaya çıkmaz, kavgalar meydana gelmezdi.

Bir eldeki bir parmak yalnız bir şeydir. Beş parmak çok şeydir. Bir el de iki ele göre bir şeydir. İkinci el, diğer elle beraber çok şeydir. Bunlar bir araya geldiğinde yani dayanışma içinde olduklarında büyük beceri, büyük güç, büyük huzur, büyük enerji ortaya çıkar. Emek sahipleri iş görenler ile emeğe değer katan işverenler arasındaki ilişki de böyle olmalıdır. Onlar, birbirini yıkayan iki el gibidir. Bir elin kendini yıkaması, ikinci ele göre daha zordur hatta imkânsızdır. Bir elin nesi var, iki elin sesi var.

Dayanışmayı, emek sahibi işçiler arasında değil, işçilerle işverenler arasındaki eylem olarak algılamak, toplumsal barış, huzur açısından daha doğru; hatta gerekli. 1 Mayıs, bu açıdan değerlendirilmeli, işverenle iş gören arasındaki diyalogun sıklaştırıldığı, güvenin geliştirildiği, alıcı değil verici olma erdeminin yüceleştirildiği gün olmalı. 1 Mayıs, iki kesimin birbirine hınçlaştığı, diş bilediği, kılıçlarını kınından çıkardığı gün olmamalı. İki taraf da gardını alıyor, büyük bir öfkeyle bir taraf diğer tarafa saldırıyor. Ülkemizde, bugüne kadar yapılan, buydu. Kaybeden, herkes oldu.

Farklı sosyal dilimler arasındaki dayanışmanın realiteden uzak, bir ütopya olduğu söylenebilir. Her meyve, önce bir çekirdektir. Her gerçeklik de önce bir hayaldir, ütopyadır. Ülke insanımızın, dünya insanlığının bu ütopyaya ihtiyacı var. Ekonomiye, ırka, inanca, ideolojiye, bölgelere dayalı sınıflar arasında dayanışmaya şiddetle ihtiyaç var. 1 Mayıs bu günün adı olabilir. Niçin olmasın? Biz istersek!