21.6 C
Kocaeli
Çarşamba, Ağustos 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1096

En Büyük Makam

 

Başım daraldıkça, canım sıkıldıkça, dertlenir gibi bir havaya bürünmek üzereyken; hemen insanı düşünür, insan olmanın mânevî zevkine dalar; dertlerimi, kasavetlerimi unutur; insan olmanın tadına varır, insan olmanın gurûrunu yaşar, insan olarak yaratılmış olmamın manevî hazzına gark olur; tüm sıkıntı ve darlıklarımı bir kenara iter; Ben kendimle, hem-hâl  olur, bu bilişle, bu idrâkle mes’elelerim küçüldükçe küçülür âdeta ortadan kaybolur, etrafımdan elimi eteğimi çeker; kendimi mânen mutluluklar diyarında; saâdet tahtına oturur hâlde bulur; mânevî sultan olarak her problemin üstüne çıkar; onlara ancak tebessüm ve gülümsemeyle karşılık verir; “Bu da geçer Ya hu.” diyerek tesellî bulur, yatışırım.

Çünkü bilirim ki:

Olaylardan ötürü ne gam
İnsan olmak en büyük makâm

Büyük âlem olan kâinat, benim büyümüş hâlimdir. O küçülse olacak benim gibi bir insan.

Ama maddeten, küçük mü küçük insan olan Ben

Mânen olurum büyük mü büyük, maddî âlemden

Evet, maddeten büyük olan âlem, mânen küçüktür Ben insandan. Çünkü Ben küçük insan; o büyük âlemi kucaklayabiliyor, düşünebiliyor, aklımla kavrıyor, hayâlimle avuçlarımın içine alabiliyorum.

Halbuki o büyük âlem, Ben’den ne kadar bîhaber
Ne sevinçten haberdar, ne geliyor aklına keder

Antik / eski / klâsik felsefede geçtiği gibi
“İnsan, âlemin sûretidir.” diyorum Ben de sanki

Bu düşünüş her zaman, alıyor Benden Beni
Sarıyor bir ılık rüzgâr, bunalan bedeni

Kâh olurum o ân, kendimce büyük âlem
Bir huzur âlemine yükselirim, o dem

Bilirim ki aslında küçüğüm, koskoca âlemden Ben
Ama büyük âlemin hakîkatleri, geçer içimden

Ben insan küçük âlem, âlem büyük insan ise de
Ondaki her hakîkat zuhûr etmiş, topluca Bende

Bu gerçekler karşısında, dünyevî mes’ele ve problemlerin ne ehemmiyeti olur, ne önemi kalır? Ki kendimi kaybedeyim, kendimi onlar için kahredip heba edeyim. Öyleyse gerekeni yapar, keyifle düşünce dünyama dalar, asıl oraya kapılanır. O uçsuz bucaksız âlemlerde

zihnen, dimağen dolaşır dururum. Maddeten ulaşılmaz mekânlarda hayâlen gezer. Kendimi

meçhullerin arasına kondurur. Muammaların ortasında bulurum kendimi. Asıl var oluş keyfiyetini akıl eder. İşte ancak o zaman, düşünce hedefime kenetlenirim sessizce.

Kısaca demek gerekirse  “Dünyayı kesben değil kalben terk”  ederim. Yâni çalışmamak sûretiyle değil, kalbimde ona yer vermemek şeklinde ona sırt çeviririm.

Ben ki, muhatap edilmişim âlemlerin Yüce Rabbine
Kalbimi vermem gerekmez mi, O’nun Sevgili Habibine?

Bitmez tükenmez, ebedî hayât beklerken Beni
Fâni şeyler, mahcûp etmez mi şikâyet edeni

Dünyamın fâni işlerini, etmeden kat’iyen ihmâl
İnsanlığımı, etmeye çalışmalıyım hemen ikmâl

Büyük insan hükmündeki âlem / kâinat, tüm yaratılış ve imkân hakîkatlerini kendisinde toplamış. Hakk’a; Halk / Yaratılmış olan her şey ayna olmuştur. İşte böyle bir âlemin yâni büyük insanın rûhu olan Ben; insanken nasıl olur da heyecanlanmaz, çocuklar gibi sevinmez.

 

Milli Bayramda Milli Ayıp

0

Milli bayramlar, toplum tarafından ortak sevinç ve gurur kaynağı olarak kabul edilen ve milletin kaderini derinden etkileyen  tarihi olayların kutlandığı günlerdir. Bu günler, toplumun milli mutabakatını en önemli  etkinliklerdir. Bu günler kutlanırken, milli hassasiyetlerin ön planda tutulması ve bu konuda gerekli titizlik ve özenin gösterilmesi gerekir.

23 Nisan 1920, Türk Cumhuriyet Tarihi’nin en önemli dönüm noktalarından biridir. Osmanlı devletinin çöküş sürecinin son aşamasında, işgal altındaki vatan topraklarında Milli Mücadele’nin milli iradenin denetim ve yönetiminde yürütüleceğinin bütün dünyaya ilan edildiği tarihtir 23 Nisan. Milli Mücadele’den sonra kurulacak devletin parlamenter sistem ve demokrasi rejimi ile yönetileceğinin örtülü olarak ortaya konulduğu bir tarihtir 23 Nisan. Egemenlik hakkının, kişi ve hanedanlardan, kayıtsız ve şartsız olarak millete devredildiği tarihtir 23 Nisan.  Bu tarihin önemini vurgulayan önemli bir icraat da, büyük Atatürk’ün bu tarihi olayı, bir bayram olarak geleceğimizin sahibi olacak çocuklarımıza armağan etmesidir.

Milletimizin milli hassasiyetlerinin  sistemli bir şekilde zayıflatıldığı bu süreçte milli bayramlar giderek önemini kaybediyor. Bayramın milleti büyüleyen manevi hazzı ve coşkusu gittikçe azalıyor. Törenler büyük alanlardan, okul duvarları arasına sıkıştırılıyor. Bu yıl kutlanan 23 Nisan törenlerinde büyük bir milli ayıbı üzüntüyle yaşadık. Hem de Türkiye’nin başkentinde Ankara’da,  yaşadık bu üzüntüyü. Milli hassasiyetlerimiz dumura uğratıldığı için milli bir tepki doğmayacağını umuyorum. Kılcal damarlarının çoğu tıkanmış ve bazıları operasyonla alınmış basın ve medyamızın da yayınlarında pek yer vermeyecekleri düşüncesindeyim. Bunun için düşüncelerimi ve üzüntülerimi milli hassasiyetleri hayatta kalanlarımızla paylaşmak istedim.

Ankara’da yapılan 23 Nisan stadyum kutlamalarında tören resmi geçidinde bandonun çaldığı parçalar,

milli şuura sahip her insanı çıldırtacak nitelikteydi. Şeref Locasındaki protokolda Milli Eğitim Bakanı, Ankara Vali ve Belediye Başkanı ile Garnizon Komutanı yer alıyordu. Parçaları çalan bando ise Jandarma Bandosu. Seslendiren solistler ise bayan ve erkek rütbeli askeri  personel. Söylenen parçalara bakın, sırasıyla Eurovision müzik yarışmasında bu yıl ülkemizi temsil edecek Can Bonomo’nun yarışma şarkısı “Love me back (Sen de beni sev)”, Sıla’nın “Kafa nereye, ben oraya” ve Sertap Erener’in “Rengarenk” isimli şarkıları. Bu milletin milli marşları, türküleri, şarkıları yok mu? Milli bayram mı kutluyoruz, Gençlik Konseri mi yapıyoruz? Askeri bandonun milli repertuarı bu mu? Askeri bando Kent orkestrası mı? Bayramın öğrenci kılık-kıyafetlerinden kullanılan sloganlara, tribün pankartlarına kadar hassasiyet gösteren Eğitim (pardon Milli Eğitim) Bakanlığı, milli bayramda çalınacak parçaları hiç mi incelemedi? Küçük bir yerleşme biriminde olsaydı, çoktan sorumlular hakkında soruşturma açılır, birkaç kişi de ceza alırdı?

Kime kızacaksın, biri de İngilizce olan bu pop parçalarını seçenlere mi, bunu seslendiren askeri bando ve askeri solistlere mi, yoksa bu tabloyu ayakta seyreden devletin üst bürokrasisine mi? Kusura bakmayın, bu milli bayramları milli marşlarla kutlayarak yetişmiş ve son yıllara kadar da böyle kutlandığına tanıklık etmiş bir neslin mensubu olarak bu  tarz kutlamadan çok rahatsız olduğumu ve bunu büyük bir milli ayıp olarak kabul edip kınadığımı ifade etmek istiyorum. “Senin işin yok mu kardeşim, bak millet ne kadar hayatından memnun, mutlu” diyorsan, milletin oynamasına ve oynatmasına az kaldığını haber vermek istiyorum. Unutmayın ki, kasırga ve bora, derin sessizliklerin ardından patlar.

2 B Yasası ve Kentsel Dönüşüm

2 B Yasası Meclis’ten geçti. Konuyla ilgili önceki gün kaleme aldığımız ‘2 B Yasası ve Gebze’ adlı yazı büyük ilgi toplarken internet üzerinden birkaç günde birçok kişi yazımızı okudu. İsterseniz bu yazıyı okumak için http://www.gebzegazetesi.com/yazar.asp?yaziID=12528 adresini ziyaret edebilirsiniz. Gerçekten bu konu oldukça önemli. 2 B Yasası önümüzdeki günlerde daha çok tartışılacak. Ve tartışılmalı yanlışlar varsa düzeltilip haksızlıklar giderilmeli.
2B Yasasının çıkacağını bilen pek çok açıkgöz binlerce dönüm ormanı yeri çevirdiler. Özel orman adı altında çalışmalar bile yapıldı. Bunlar sessiz sedasız yasal hale getirilirken ön planda 2 B yeri üzerinde yapılan gecekondularda hayat memat mücadelesi veren insanlar bu işten sadece yararlanıyormuş havası ortaya çıktı. Aslında gecekondulardan daha çok 2 B yerini toplayıp büyük rant vurgunu yapmak isteyenler araştırılmalı.
Kamuoyundaki söylentiler ve bazı yetkililerin açıklamaları Gebze bölgesinde milyonlarca metre kare 2 B yerinin belli gruplarca toplandığı bu toplama işleminden sonra yasal mevzuatların yerine getirilerek bu yerlerin belli gruplara satılacağı iddiaları. Bu konuda pek çok söylenti ve iddia kamu vicdanını rahatsız ediyor.
2 B ile ilgili yasanın uygulamaya girmesinden sonra kimler bu yasadan yararlandı? Ne kadar yer alındı? Gerçekten yasaya uygun hareket edildi mi? Kamu vicdanını rahatsız eden bir husus var mı? Araştırılarak bu konuda yetkililerce açıklanma yapılmalı. Bölgemizdeki muhalefet partisi milletvekilleri 2 B konusunu TBMM’ye taşımalı ve bir soru önergesiyle meclis gündemine getirmeliler.
AYDINLAR OCAĞI’NDAN DESTEK
2 B Yasası ve Orman yerleriyle ilgili yazımız özellikle köylerde orman bahane edilerek yüzlerce yıldan beri varlıklarını sürdüren koyun ağılları ve sığırlık merasındaki Yörüklerle ilgili Ağustos ayında yazdığımız yazı büyük  ilgi toplamıştı. Yazımız Kocaeli Aydınlar ocağı’nın web sitesinde yayınlanarak destek olmuştu. Aydınlar Ocağı sitesinde yayınlanan yazımızı sizlerle paylaşıyoruz.
Almanya’dan arayan Gebzeli Yörük’ün feryadı
Dilovası köylerinde ki koyun ağılları ve Sığırlık merasında ki Yörüklerle ilgili Ağustos ayında yazdığımız yazı büyük yankı yapmaya devam ediyor. Sığırlık merasında 500 yıldan beri hayat mücadelesi veren Yörüklerin buradan fidan dikme bahanesiyle çıkarılacak olmasını kamuoyu gündemine getirmiştik. Milletvekilleri ve Vali konuyla yakından ilgilenmişti. Soruşturmalar, araştırmalar yapıldı ancak fazla bir sonuç yok. Yörükler buradan çıkartılmaya çalışılıyor.
Köseler ve Tepeköy’ün arkasında binlerce dönüm Orman alanına taş ocağı ruhsatı veren devletin, Yörüklere ve koyun ağıllarına sahip çıkmaması hem büyük ayıp hem de büyük haksızlık. Bu durum devlete ve devlet adamlarına hiç yakışmıyor. Konuyu biz ısrarla gündemde tutmaya ve önümüzde ki dönem de TV ekranlarına getirmeye devam edeceğiz.
İsmail Kardaş’ın Almanya’dan Feryadı
Önceki gün telefonla Almanya’nın Hamburg kentinden İsmail Kardaş adlı, bir okurumuz aradı. Okurumuz adeta feryat ediyordu. Sığırlık merasında ki Yörüklerden birisi. Sığırlık merasında hala yaz-kış burada yaşayan 10 civarında Yörük ailesi yaşıyor. Bu Yörükler buradan değişik bahanelerle çıkartılmak istendiğini söyleyen İsmail Bey, devlet buraya sahip çıkmalı. Ve buralar bir büyük kültür, Yörük medeniyetini korumaya çalışan bizler bir geleneği yaşatıyoruz. Devlet Yörük geleneğine sahip çıkmalı, bizi fidan dikme bahanesiyle buradan çıkartmamalı.” diyordu.
Dilovası Köylerinin Perişan Hali
Daha önce bu köşede yazdığım yazıda Dilovası köylerinde ki acı durumu dile getirmiştim. Dilovası’nda ki Çerkeşli, Köseler, Demirciler ve Tepeköy, ranta kurban gidiyor. Devlet bu köylere sahip çıkmalı. Bu köylerde yaşayan ve hayatlarını çiftçilikle idame ettiren çiftçiler, koyun sürüsü sahipleri ve Sığırlık merasında yüzyıllardan beri yaşayan
Yörükleri korumalı. Bu konuda yazdığım yazıyı sizlerle paylaşıyorum.
Gebze’nin Meşhur Koyun Sürüleri de Korunacak
Gebze 1453 yılında Fatih Sultan Mehmet Han zamanında kaza merkezi haline getirilerek Üsküdar’dan Derince’ye kadar bir çok köy kurularak  Gebze’ye bağlanmıştı.  Bu köylerde İstanbul saraylarının ve Osmanlı ordusunun  sebze, meyve, et, süt ve diğer ihtiyaçlarını karşılamak için  özel teşvikler verilmişti. Gebze Bölgesi’nin koyun yoğurdu ve meşhur kuzu dolmaları çok ilgi çekiyordu. Bugün Gebze’nin tanınmış Başaran ailesinin büyük çapta koyun sürüleri vardı. 10 binlerce küçükbaş hayvan Gebze Köylerinde barınıyordu. Adı üzerinde Köseler köyü yakınındaki Sığırlık merasında Yörük aileleri çadırlarda hayvancılık yapıyorlardı. Hayvancılık bugün bölgemizde yok denilecek kadar az. Sadece bölgemizde değil Türkiye’de de hayvancılık yapmıyoruz. Bugün Türkiye kurban bayramında hayvan ithal eder ve et ithal eder duruma geldi.
Devlet hayvancılığı ciddi şekilde teşvik etmeye başladı. Ancak bu kez de kredi üçkağıtçıları türemeye başladı.  Bugün Gebze köylerinde koyun sürülerini devam ettirmek isteyen hayvancılık yapan aileler ve Sığırlık merasında hayvancılık yapan Yörüklere karşı yıldırma ve yok etme operasyonu başlatıldı. Bir taraftan sözde bazı organize sanayiciler, diğer taraftan askeriye devlet olarak koruyup ve koruması altına alması gereken koyun sürüsü sahipleri ve Yörüklerin bölgeden çıkartılması için ne gerekiyorsa yapılıyor.   Orman İşletme Şefliği sürü sahiplerini mahkemeye vermiş durumda.
Koyun Sürüsü Sahipleri Eylem Yapacaklar
Bu önemli olayı Vali Bey’in gündemine getirip Yörüklerin ve koyun sürüsü sahiplerinin korunmasını istedik.  Orman Bölge Müdürü Hasan Türkyılmaz Bey de konu ile ilgileneceğini söyledi. Gebze Orman Şefliği Yetkililerimiz de konuya çok duyarlılar. Gerçekten hayvancılık bölgemizde korunmalı.  Taş ocakçılarına ve arsa rantı için kurulan sanayicilere gösterilen müsamaha 600 yıldır buralarda hayvancılık yapan köylülere de gösterilmeli.
Kendileriyle görüştüğümüz bir çok sürü sahibi sorunlarının çözülmemesi halinde bir çok eylem yapacaklarını, koyun sürüleriyle Cumhurbaşkanı ve Başbakanlık makamına gideceklerini söylüyorlar.(12 Ağustos 2011)

“Dini Siyasete Alet Etmek İnsanlığa Karşı Suçtur”

Yazının başlığı bana değil, Başbakan Erdoğan’a aittir!

  • Başbakan bu sözleri, ABD’de, dünyanın en güçlü isimlerinin bir araya geldiği “Sun Walley” toplantısında söylüyor! ( 6 Temmuz 2005)
  • Başbakan Erdoğan, “Uluslar arası Basın Enstitüsü” toplantısında; Benim partim din orijinli bir parti değil” diyor! ( 15. Mayıs 2007)
  • Başbakan Erdoğan, Muş’ta yaptığı seçim toplantısında; “Dinsel milliyetçilik yapana yuh olsun” diyor! ( 16 Haziran 2007)
  • Başbakan Erdoğan, New York’ta, Musevi kuruluşlarınca kendisine verilen “CESARET ÖDÜLÜ” nü alırken; “Musevi düşmanlığı sapkınlıktır” diyor. ( 10 Haziran 2005)
  • Başbakan Erdoğan, Mısır ziyaretinde; “Laiklikten korkmayın. Laiklik İslam’la çelişmez” diyor! ( 13. Eylül 2011 )
  • Başbakan Erdoğan onaylıyor ve “Avrupa Birliği’ne Uyum Yasaları” çerçevesinde “Domuz kasaplık hayvan” sınıfına sokuluyor! ( 7 Temmuz 2006)
  • Başbakan Erdoğan’ın onayı ile, “Zina suç olma kapsamından çıkarılıyor!”

Ve son olarak;

  • Başbakan Erdoğan, 20 Nisan 1936 tarihli Cunhuriyet gazetesini kanıt göstererek; ” İzmir-Seferihisar’da camiyi ahır yaptılar!” diyor!

İşte, burada çuvallıyor!

Çünkü, o başlığın altındaki haber içeriğini okumuyor!

Neden?

Olayı, bilmeyen, araştırmayan ve dini hassasiyeti olan vatandaşları kandırmak ve kışkırtmak için!

Suçladığı kim?

En başta Mustafa Kemal ATATÜRK ve CHP…

Oysa, o başlık altındaki haberin içeriği şu;

Camiyi ahır haline getiren işgal yıllarındaki Yunan ordusu!..

Başbakan’ın bu “iftira” yüklü konuşması “dini siyasete alet etmek” değilse nedir?

Başbakan’a inanarak AKP’ye oy veren, inancına halisane bağlı olan Müslümanlarla dalga geçmek değil midir bu?

-Siz, ben ne dersem inanırsınız!”

demek değil midir?

Peki; o samimi Müslümanlar, aynı Başbakan döneminde “Domuzun kasaplık hayvan” kapsamına alındığını ve “Zinanın suç olmaktan çıkarıldığını” biliyor mu?

Ne diyeyim?

ALLAH ISLAH ETSİN!

 

Yeni Anayasa – 5

Cumhurbaşkanı Prof. Dr. ABDULLAH GÜL tarafından HOCALARIN HOCASI nişanı ile taltif edilen Prof. Dr. NEVZAT YALÇINTAŞ ile yılların tecrübesi rehberliğinde hazırladığı ANAYASA TEKLİFİ hakkında konuştuk.

(BEŞİNCİ ve SON BÖLÜM)
Oğuz Çetinoğlu: Siyasî partilerle ilgili Anayasa düzenlemesi konusunda nasıl bir teklifte bulunuyorsunuz?
Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş: Demokratik Cumhuriyetimizin yapısını daha da güçlendirmek, siyasî partilerimizin varlıklarını güvence altına almak ve sağlıklı faaliyetlerini düzenlemek için Yeni Anayasamızda aşağıdaki hükümlere yer vermek gereklidir.
Madde- Siyasî partiler, demokratik Cumhuriyetin ve siyasî hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır.
Vatandaşlar, siyasî parti kurma, partilere girme ve partilerden ayrılma hakkına sahiptirler.
Siyasî partilerin kurulma, faaliyet ve kapatılmasına ait hükümler kanunlarda gösterilir.
Madde- Siyasi partilere karşı, aşağıdaki eylemlerin odağı haline geldiği hallerde kapatma kararı verilir:
-Şiddete başvurmak veya teşvik etmek,
-Irkçı ayrımlar yapmak veya teşvik etmek,
-Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne karşı olmak veya bu tür girişimleri teşvik etmek.
-Siyasî partilerin üyelerinden birinci fıkrada yer alan fiilleri ferden yapanlar, kişisel olarak sorumludurlar.
-Temelli olarak kapatılan partiler bir daha kurulamaz.
-Yabancı devletlerin uluslararası kuruluşlardan ve Türk uyruğunda olmayan gerçek ve tüzel kişilerden maddî yardım alan siyasî partiler temelli kapatılır.
Madde- Kanunda gösterilen Genel Kurulları’nı yapmış ve seçimlere iştirak etmiş siyasi partilerin hakkında Anayasa Mahkemesi tarafından verilen kapatma kararları, TBMM’de görüşülüp, oylanmadan önce kesinlik kazanmaz.
Çetinoğlu: Türkiye Büyük Milet Meclisi ile ilgili olarak Anayasa’da düzenleme yapılması gerektiği kanaatinde misiniz?
Yalçıntaş: 1982 Anayasası’nın tekniği ve özelliğine aykırı düşen kısımları, bilhassa “Üçüncü Kısım” başlığı altında toplanmış, 75. Maddeden başlayarak “Altıncı Kısım”a kadar 74. Maddeye kadar devam eden kısımlar ve bölümleridir. Ancak ilgili kanun ve yönetmeliklerde yer alması gereken, çok sayıda ayrıntı Anayasa hükümleri olarak yazılmıştır. Bu, Anayasayı adeta “kırkambar” hüviyetine sokan hüküm ve ayrıntılar onu temel yasa niteliğinden uzaklaştırmış gereksiz yere uzun ve millet-devlet hayatının devam eden seyri içinde, vaki olan her gelişme ve değişmelerde, değiştirilmesi zarurî bir yasa haline getirmiştir. Bu durumun, başka bir deyimle Anayasayı “konjoktürel” bir kanun hüviyetine sokmuştur. Böyle bir vaziyetin beraberinde getirdiği mahzurlar, tıkanıklıklar çok açıktır.
Dolayısıyla başta devletimizin T.B.M.M. gibi temel organları ve kuruluşları olmak üzere bütün “teşkilat-ı esasiye”si, Anayasa’da sadece “görev ve yetkileri” ve “İşleyişleri”nin ana esasları itibariyle yer almalı diğer ve çoğu usullere, nisaplara ait ayrıntılar özel kanunlarda, tüzükler ve yönetmeliklerde gösterilmelidir. Böylece yeni Anayasamız, öncekilerde olduğu gibi kısa ve orta vadeli hususları bünyesinde bulunduran, kısa ömürlü bir metin olmak zafiyetinden kurtulup asırları kapsayan 22. yüzyılın dahi ötesine uzanan bir temel yasa niteliği kazanacaktır. Çalışmalarımızın, gayretlerimizin hedefi bu olmalıdır. Kökleri tarihin en eski zamanlarına uzanan az sayıda milletlerinden birisi olan Türk milletinin temel yasası 20-30 senelik olmamalı ve fakat yüz yıllara uzanmalıdır.
Çetinoğlu: Milletvekili sayısı için görüşünüz nedir?
Yalçıntaş: T.B.M.M.’nin, millet ve devlet hayatımızdaki mevkii, görevleri fevkalade önemli, çeşitli ve hayatîdir. Çalışmalarını verimli olarak yürütecek sayıda milletvekilinden teşekkül etmelidir. 
Milletvekilleri, Genel Kurul mesaisi dışında çok sayıda Komisyonlarda çalışacak, yurt içi ve dışı görevleri olacaktır. Bu tür görevlerin layıkıyla yerine getirilmesi için T.B.M.M.’de makul sayıda milletvekili bulunmalıdır. Fakat bugünkü 550 milletvekili sayısı ihtiyaçlardan fazladır ve bunun mahzurları uygulamada ortaya çıkmaktadır. 
Esasen hatırlanacağı gibi bu 550 rakamı, eski sayıya eklenmek istenen “Türkiye Milletvekilliği” teşebbüsünün gerçekleştirilememesinden dolayı, yani asıl beklenenin dışında ortaya çıkmıştı. Bundan dolayı 550 sayısının kısmen indirilmesi faydalı ve gerekli görülmektedir. Yeni sayı 500 olabilir.
Madde-Türkiye Büyük Millet Meclisi genel oyla seçilen beşyüz milletvekilinden oluşur.
Böylece teşekkül edecek 500’ler Meclisinin daha verimli çalışacağı kanaatindeyim.
Çetinoğlu: Milletvekilinin yaşı ve tahsili meselesi nasıl olmalı? 
Yalçıntaş: 1982 Anayasasının 76. Maddesi milletvekili seçilme yaşını 25 ve öğrenim şartını da “ilkokul” olarak tespit etmektedir. Bir taraftan Türkiye’de öğrenim süresinin uzaması, milletvekili olacak kişinin, milletvekilliği sona erdikten sonra da geçimini sağlayacak bir mesleğe daha önceden sahip olma zarureti, öte yandan Cumhuriyetimizin bir başarısı olan genel öğrenim düzeyinin yükselmiş olmasını göz önünde tutarsak yeni durum şu şekilde kabul edilebilir.
Madde: Otuz yaşını dolduran her Türk milletvekili seçilebilir. En az lise ve dengi okullardan mezun olmayanlar milletvekili seçilemezler.
Çetinoğlu: Milletvekillerinin göreve başlarken ettiği yeminde bir sıkıntı söz konusu mu? 
Yalçıntaş: 1982 Anayasasında milletvekillerinin “And içme” metni (madde 80) bazı temel kavramları, “bağımsızlık”, “bütünlük”, “egemenlik”, “hukukun üstünlüğünü içermekle beraber yazılı şekli itibariyle akıcılığı olmayan çetrefillidir. Bunun böyle olduğunu her seçimden sonra T.B.M.M.’de yapılan yemin törenlerinden çok açık olarak görmekteyiz. Türkçe seviyeleri ortanın çok üstünde olan birçok milletvekilimiz bu metne takılmakta onu yanlış veya eksik okumaktadır. Bu Yeni Anayasamızda yeni bir yemin metninin yeniden yazılması zaruretini göstermektedir.
Yeni metinde “namusum” ve “şerefim” kavramlarından sonra “Bütün mukaddesatım üzerine” ibaresinin ilavesi yerinde olacaktır. Çünkü “namus” ve “şeref” ağırlıkla sübjektif, indi kavramdır, her fert ayrı yoruma, anlayışa sahip olabilir. “Mukaddesat” lafzı ise kullanış ve maksatta daha somut ve müşterek değerleri içermekte ve öyle de anlaşılmaktadır. Bunlar “inanç sistemi”, “vatan”, “bayrak”, “ezan”, “hak” gibi kavramlardır.
Cumhurbaşkanı’nın And içme metni de (1982 Madde 103) yukarıda belirttiğimiz mülahazalar ışığında yeniden yazılmalıdır.
Çetinoğlu: Cumhurbaşkanı görev ve yetkileri ile ilgili maddeler için teklifleriniz var mı?
Yalçıntaş: Türkiye, 1982 Anayasası’nda yapılan değişiklikle Cumhurbaşkanının, halk tarafından seçilmesi sistemine geçti. Bu yeni sistemin nasıl gerçekleştirileceği, başkanlık sisteminin hangi türünün kabul edileceği henüz kararlaştırılıp yürürlüğe sokulmamıştır. Yeni Anayasamız ayrıntıları ile tartışılmaya başlandığında bu önemli konu daha da ayrıntıları ile ortaya çıkıp kanunlaşma zemini bulunacaktır. 
Biliniyor ki 1982 Anayasasının hazırlanıp kabul edilme döneminde Türkiye’nin yaşadığı siyasî şartların da bir sonucu olarak Cumhurbaşkanına oldukça geniş görev ve yetkiler verilmiştir. Askerî yönetim sona erip demokratik kurallar işlemeye başlayınca bizzat T.B.M.M.’nin seçtiği Cumhurbaşkanları, Sayın Ahmet Necdet Sezer gibi, bu yetkilerin fazlalığını ifade etmişlerdir. 
Gerçekten, Yeni Anayasa, mevcut ve gelecekteki şartları, gelişmeleri göz önüne alarak Cumhurbaşkanı’nın “Görev ve Yetkilerini” (1982-Madde 104) yeniden tanzim etmelidir.
Yeni düzenleme için bir örnek, eğitim alanında verilebilir. Üniversitelerin sayının gittikçe artmış olduğu da düşünülürse, “Yüksek Öğretim Kurulu üyeleri seçmek” “Üniversite rektörlerini seçmek” gibi yetkiler Yeni Anayasada yer almaz, buna mukabil “Yüksek Öğretim Koordinasyon Kurulu Başkanı”nı atamak yetkisi söz konusu olabilir.
Çetinoğlu: Millî Savunma konusundaki tekliflerinizi lütfeder misiniz?
Yalçıntaş: Türkiye Cumhuriyeti devletinin varlığı ve istiklali, nihai bir hesapta, Türk Ordusunun mevcudiyeti ve savaş gücüne bağlıdır. Aziz Türkiye topraklarına millet olarak ayak bastığımız tarihten bugüne hiçbir gücün boyunduruğu altına girmemiş, müstemleke olmamış yakın gelecekte 1000 yıla ulaşacak tarih içinde her zaman kendi sancaklarımız altında yaşamış isek bunu iki temel faktöre borçluyuz.
1-Milletimizin sarsılmaz kutsal vatan ve onun uğruna şehit olma inancı, şehitler mutlak mutluluk ülkesine açılan cennet kapılarına tebessüm ederek girerler. Büyük kahraman Mustafa Kemal’in Çanakkale’de savaşan askerlerimizin düşman siperlerine nasıl atıldıklarını tasvir eden cümleleri hafızalarımızdan asla silinmesin. 
2-Türk Ordusunun Kahramanlığı. Türkiye’miz gibi dünyanın en fırtınalı, en çok göz konan bir coğrafyada bin yıldan beri istiklalimizi daima korumuş isek bunu şanlı ordumuzun kahramanlığı, üstün komuta yeteneği, savaş gücü ve kabiliyetine borçluyuz. Her ikisi de ağustos ayında tecelli eden Malazgirt ile Afyon sırtlarında kazanılan Başkomutanlık Meydan Muharebesi zaferleri arasındaki tarihte nice millî gurur tabloları yer aldı.
Bugünün gerçekleri ise, bize bir diğer hakikati gösteriyor, öğretiyor. Az önce işaret ettiğimiz her iki faktör mutlaka baki kılmak üzere modern savaşların yüksek teknolojinin ürünü olan silahlarla yapıldığı ve kolektif savunma sistemine dahil olunsa dahi asıl savunma gücünün o ülkenin kendi öz gücüne dayandığı realitesi.
Bu durumda, Yeni Anayasamızda, varlık ve istiklalimizi muhafaza etmek ve yüksek caydırıcılık seviyesine devamlı sahip olabilmek için Devletin temel sorumluluklarından birini şöyle bir madde ile tespit edebiliriz:
Madde-Devlet, savunma sanayinde dış ülkelere bağımlı olmama ve ileri teknoloji ürünü silah ve diğer savaş araçlarını millî olarak üretme hedeflerini takip eder.
Şüphesiz ki böyle hayatî hedeflerin gerçekleştirilmesi devletin elinde bulundurduğu kaynak ve imkânlara bağlıdır. Başka türlü düşünülemez. Fakat Madde’de yazılı hüküm, kaynakların artırılması ve bütün imkânların en verimli şekilde kullanılması anlamına gelmektedir. 
Sözlerimi; güzel ve hikmet dolu bir atasözümüzle bitirelim:
“Elden gelen öğün olmaz, o da vaktinde bulunmaz.”
Çetinoğlu: Genelkurmay Başkanlığı’nın statüsünde değişiklik teklif ediyor musunuz?
Yalçıntaş: Genelkurmay Başkanlığı hiçbir ülke ve ordunun vazgeçemeyeceği hayatî bir teşkilattır. Orduların tam bir birlik ve koordinasyon içinde bulunması zarureti vardır. Bunu da Genelkurmay Başkanlığı sağlar. Bu kadar hayatî bir görevi olan bir kuruluşun mevcudiyeti devletin iki başlı hale dönüşmesi sonucunu doğurmaz. Bunu sağlamak için 1982 Anayasasının 117. maddesinde bir değişiklik yapmak gerekli olacaktır. 
Madde- ……………… “Genelkurmay Başkanlığı Millî Savunma Bakanlığına bağlı bir kuruluştur.”
Ayrıca bu durum şöyle bir fayda da getirecektir. Bilindiği gibi son yarım yüzyıla varan zaman diliminde varlık ve istiklalinizi koruyucusu şerefli ordumuzun içerisinde bazı unsurlar, kutsal savunma görevlerini ihmal ederek siyasî müdahalelere karışmışlardır. Bu durumların tekrar zuhur etmesini önlemede Millî Savunma Bakanlığı ek ve etkili bir sorumluluk hizmeti yapacaktır.
Çetinoğlu: 1982 Anayasasında yer alan kurumlarla ilgili bir düzenleme gerekir mi?
Yalçıntaş: 1982 Anayasamızda bazı kurumların kuruluş ve yönetim usulleri hakkında maddeler yer almıştır (Madde 133, 134, 135). Bu kurul ve kurumların görev ve yönetim biçimlerinde, zamanın şartlarına göre değişiklikler olabilir ayrıca yeni kurul ve kurumlar kurulabilir. Bunlar Anayasada değişiklik yapma gereğini doğurabilir.
Bu ve diğer mahzurları önlemek için bu maddeler Yeni Anayasada metinden çıkarılarak kendi kanunlarını muhafaza ve geliştirme daha da uygundur.
Çetinoğlu: Anayasa Mahkemesi…
Yalçıntaş: Yeni Anayasada “Anayasa Mahkemesi” hakkındaki bütün maddeler, geçmiş bütün çalışma esas ve usulleri, verilmiş olan kararlar, T.B.M.M.’nin görev ve yetkileri, kişi hak ve hürriyetleri ve diğer temel konular muvacehesinden tümüyle incelenip yeniden yazılmalıdır. 
Bu çalışmalar şüphesiz Anayasa Mahkemesi’nin de görüşlerinin alınması zaruridir.
Çetinoğlu: Muhterem Hocam, bu görüşme ile ilgili olmak üzere son olarak Geçici Hükümler’e de değinebilir miyiz?
Yalçıntaş: Yeni “Türkiye Cumhuriyeti Anayasası” kabul edilip, yürürlüğe girince, 1982 TC Anayasası tümüyle kaldırılmış olacağından yeni Anayasada yer alacak “geçici hükümler” gerektiği ölçü ve şekilde maddelendirilecektir.
Çetinoğlu: Efendim! Çok teşekkür ederim. Detaylı ve mutlaka faydalı olacak bilgiler, öneriler sundunuz. 
Yalçıntaş: Yeni “TC Anayasası” hakkında tekliflerimizi kısa gerekçelerle ifade ettim. Bunları nihaî metni hazırlayacak Komisyon veya Komisyonlarla Türkiye Büyük Millet Meclisimizin bütün değerli üyelerine saygılarımızla sundum. 
Cenab-ı Hak yardımcıları olsun ve milletimizi korusun.
Size de, yeni Anayasa hakkında görüş ve tekliflerimi açıklama fırsatını bana verdiğiniz için kalbi teşekkürlerimi bildiririm.  
Prof. Dr. NEVZAT YALÇINTAŞ
Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş 1933 yılında Ankara’da doğdu. İlk ve Orta öğrenimini Ankara’da yapan Nevzat Yalçıntaş, Ankara Ticaret Lisesi’nden mezun olduktan sonra İstanbul Yüksek Ticaret ve İktisat okulunu 1954’de bitirdi. Fransa Caen Üniversitesi Hukuk ve İktisadî İlimler Fakültesi’ndeki doktorasını 1957 yılında pekiyi dereceyle tamamladı.
Akademik hayatına Ankara’da başlayan ve kısa bir süre sonra İstanbul Üniversitesi’nde görev alan Nevzat Yalçıntaş, 1958-1960 yılları arasında Genel Kurmay Başkanlığı Araştırma ve Geliştirme Kurulunda Araştırmacı olarak vatanî hizmetini tamamladı. 1962-1963 yılları arasında doçentlik çalışmaları için İngiltere’de Londra Üniversitesi London School of Economics and Social Sciences’de bulundu.
Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş, 1958 yılında Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü’nde İktisat Uzmanı olarak ilk defa devlet görevine başlamış, arkasından sırasıyla; 1961998 yılları arasında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Öğretim Üyeliği, 1968-1970 yıllarında Devlet Planlama Teşkilatı Sosyal Planlama Daire Başkanı, 1969-1970 döneminde Vekâleten İktisadî Planlama Daire Başkanı, 1973-1975 yılları arasında Avrupa Göçmen İşçiler Kurulu Üyeliği, 1975 yılında TRT Genel Müdürlüğü görevlerinde bulundu. 19821986 yılları arasında İslam Kalkınma Bankası Araştırma ve Eğitim Enstitüsü Kurucu Başkanlığı, 1986-1990 yıllarında Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Başkanlık Baş Müşaviri ve Yüksek İstişare Kurulu Başkanlığı yaptı.
Türkiye’yi dünyanın birçok ülkesinde çeşitli milletlerarası kuruluş ve toplantılarda temsil eden Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş, ülkemiz içinde ve dışında özel sektör kuruluşlarında üst düzey yöneticilik ve danışmanlık görevlerinde bulunmuş, 1996-1998 yılları arasında Türkiye Gazetesi’nde başyazarlık yapmıştır.
1995 yılında Türkiye ve Suudi Arabistan arasında Türk kamyon şoförlerinin Captagon adlı uyuşturucu ilacı taşımaları sebebiyle ortaya çıkan idam krizinde Türkiye Cumhuriyeti adına olağanüstü arabulucuk görevini yerine getirmiştir. Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş, o dönemde Suudi Arabistan veliahtı olan Kral Abdullah tarafından ‘Olağanüstü Büyükelçi’ protokolüyle kabul edilmiş; yapılan görüşmeler neticesinde idam cezasına çarptırılan ve kararı kesinleşen 54 kişiden hiçbirinin infazı gerçekleştirilmemiştir.
1998 yılında Fazilet Partisi’nin yaptırmış olduğu bir kamuoyu araştırmasında, halkın siyasette en çok görmek istediği “akademisyen” olarak öne çıkan Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş kendine birçok parti tarafından yapılan teklifler arasında Fazilet Partisi’ni tercih ederek 1999 Genel Seçimlerinde TBMM’ne İstanbul Milletvekili olarak girmiştir. 2000 yılında Cumhurbaşkanlığına aday olan Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş, 2002 genel seçimlerinde AK Parti’den tekrar İstanbul Milletvekili seçilmiştir. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bulunduğu dönemde, Avrupa Güvenlik ve İş Birliği (AGİT)  Parlamentosu’nda  Başkan Yardımcılığı ve Türk Grubu Başkanı ayrıca Türkiye-Rusya Parlamentolar arası Dostluk Grubu Başkanlığı görevini yürütmüştür. 2007 genel seçimlerinde ise kendi isteği ile milletvekili adayı olmamıştır. 
Ülkemizde ve yurt dışında birçok vakfın ve derneğin kurucuları arasında bulunan Nevzat Yalçıntaş, hâlen; İş Dünyası Vakfı Yüksek İstişare Kurulu Başkanı ayrıca Ahıskalılar Derneği, Avrupalı Müslümanlar Birliği ve Rotterdam İslam Üniversitesi  Şeref Başkanı’dır.
Fransızca, İngilizce ve Arapça bilen Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’ın Emek Arzı, Türkiye’nin Sosyal Yapısı, Sosyal-Siyaset konularında kitapları ve çok sayıda yurt içi ve yurt dışı ilmî tebliği vardır. Tebliğlerinden bazıları İngilizce, Almanca, Arapça, Japonca, Rusça ve Arnavutça yayınlanmıştır. Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş evli ve üç çocuk sahibidir.
Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’ın yayınlanmış eserleri:
Uluslararası Eksende Terör ve Türkiye / Terör Nasıl Bitirilir ? Nevzat Yalçıntaş, Mahir Kaynak, Ahmet Almaz. Nokta Kitap.
Türkler ve İslamiyet / Prof. Dr. İlber Ortaylı, Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş, Prof. Dr. Mümtaz’er Türköne. Yakamoz Yayınları İstanbul, 2008
Avrupa Birliği ve Kıbrıs
Avrupa Birliği ve Türkiye
Avrupa’da Yükselen Hilal
Türk Birliği – Yeniden Diriliş
Amerika’nın Irak Macerası
Küreselleşen Dünyada İslam ve Hayat: Bilge Yayıncılık İstanbul, 2004
Yalçıntaş’ın, basılı eserleri dışında; Türkiye Gazetesi’nde yayınlanmış yüzlerce başmakalesi, Tercüman Gazetesi’nde yayınlanmış pek çok yazısı ile ses kayıt cihazlarından yazıya dönüşümü yapılmamış konferans, bildiri metni ve sohbetleri vardır. 
(Prof. Dr. NEVZAT YALÇINTAŞ RÖPORTAJININ SONU)

 

 

 

Ke’l – Fail Sırrı

Terör ve teröristlere aman vermek istemeyen Emniyet Mensupları  – kimilerce-  haksız yere tenkîde tâbi tutuluyor. Bu yapılırken  “Es-sebebü ke’l – fâil.” / “Sebep olan yapan gibidir.” sırrı unutuluyor.

Dış tahrîk görmezden geliniyor.

Bölücü faaliyetler almış başını gidiyor. Hiç önemsenmiyor; sanki akla bile getirilmiyor gibi.

Sinsi ve gizli şekilde mâsum vatandaşlarımızın zihinleri çeliniyor. Beyinleri yıkanıyor.

Devlete karşı kin ve nefret tohumları ekiliyor.

Fikir hürriyeti diye tahrîke, teşvîke, kalkışmaya cesaretlendirici yayınlar görmezden geliniyor.

Her vesîleyle kanunsuzluk yapılıyor.

Her gün polis ve asker şehit ediliyor.

Bir kahpe kurşuna hedef oluyor.

Hiç yoktan mangalda kül bırakılmıyor.

Oysa ülkede yangın var.

Devlet şaşkın hâlde. Söndürmeye koşuyor.

Söndürüyor ama, bu arada söndürülenin yakınlarına da olan oluyor.

İster istemez zarar veriliyor. Zararlı  olunuyor.

Sonuçta yangın söndürülüyor ama; bu sefer yangın söndürme sırasında  – istemeyerek-  yapılan zararın hesabı soruluyor!

Âdeta yangını niye söndürdün demeye getiriyorlar.

Mes’eleye sırf soyut olarak bakıyorlar.

Olayların hazırlayıcı çerçevesini görmek istemiyorlar.

Düşünmüyorlar ki hiçbir devlet, vatandaşına zarar vermez. Vermek istemez. Onu mağdur etmez. Etmek istemez.

Nâdiren  – istemeyerek de olsa-  kurunun yanında yaş yanacak diye devlet; suçlunun peşine düşmesin, yakasına yapışmasın mı?

Evet  “İnsan, hem zâhirperest (dış görünüşe aldanıcı), hem hodgâm (bencil) olduğundan, zâhire (dışa) bakıp çirkinlikle hükmeder. Hodgâmlık (bencillik) cihetiyle, yalnız kendine bakan netice (sonuç) ile muhakeme ederek (yargılayarak) şer (ve kötü) olduğuna hükmeder. Halbuki (oysa) eşyanın (şeylerin) insana ait gâyesi bir ise, Sâniinin (Yaratıcısının) esmasına (isimlerine) âit (olanı) binler (ce) dir.”

X

İhanet almış başını giderken ne yapsın devlet?

Olan bitene göz mü yumsun?

Güvenlik Güçleri’ni tenkît edenler, soyut olarak haklı olabilirler. Ama işin bir de realitesi var.

Mukteza-yı hâle binaen düşününce / durumun gereğini göz önüne alınca, olayları yorumlayışlarındaki haksızlıkları gün gibi açığa çıkar.

Çünkü bir şeyin nefsü’l-emirde / zâtında / aslında doğru olması başkadır. Mukteza-yı hâle binâen / hâlin icap ettiği duruma göre doğru olması daha başka bir şeydir.

Kaldı ki nice şer / kötü ve fena bildiğimiz olaylarda nice hayır ve güzellik vardır. Bazan bu, sonuç olarak tecellî eder.  Kendini gösterir.

2477

Unutmayalım ki durulma, sâkinleşme ve dinginlik; esen rüzgârlar, kopan fırtınalardan sonradır.

İstenmeyen hâdise ve olaylar da, esen rüzgâr ve kopan fırtınalar gibidir. Fakat arkası günlük güneşliktir. Sâdece sabır göstermek gerek. İnfial / tepki göstermemek lâzım.

Çünkü  “Men sabere zafere.” / “Sabreden, sabrederek  üzerine düşeni yapan, gereken duruşu sergileyen; netîcede kazanır. Emeline ulaşır. Râhata erer.”

Devletin istikrarı / ber-karar oluşu / aynı düzeyi sürdürmesi de, sonuç düşünülerek yapacağı icraata bağlıdır. Devlet geleceğini sağlamak için; suçlu kimsenin döktüğü göz yaşına bakmamakla mükellef ve yükümlüdür.

Çünkü bu durumdaki muhabbetten, ancak maraz ve sıkıntı doğar. Aksi takdîrde ne devlet kalır ortada, ne de acıdığı suçlular.

Kaldı ki, bilerek zarara girene acınmaz.
Öyleyse ya devlet başa, ya kuzgun leşe.

 

 

 

 

Sarkozy’nin Doğruları ve Anayasa Sivil Darbesi

 

Fransa’da 1. turu gerçekleştirilen cumhurbaşkanlığı seçimi ülkeyi yönetenler için değişik derslerle doludur. Sarkozy’ye hep kızıyoruz ama yerli Sarkozy’ler daha da ileri gidiyor. Sarkozy yaptığı konuşmada, Fransızlığa sık sık vurgu yapmıştır. Karmaşık nüfusa ve farklı etnik kökenlere sahip olan Fransa’da ağzından hiç “Fransalılar” sözcüğü çıkmamış; sürekli Fransızlıktan bahsetmiştir. Irkçı partinin adayı Le Pen gibi açık açık yabancı göçüne karşı çıkmış ve çekinmeden yabancı düşmanlığı yapmıştır. Ayrıca, nüfusun homojenleşmesini de savunmuştur. Sözde bazı Batılı müttefiklerimizin bize dayattığı ve bize uymayan bir elbise olan çok kültürlük anlayışına karşı çıkmış, bunu bir erdem olarak görmemiş ve onunla da övünmemiştir. Konuşmasının bir yerinde Fransızları en iyi şekilde korumaktan bahsetmektedir.

Sarkozy, Sayın Başbakan gibi milli kimliği etnik grup kapsamında görmemiş ve onu etniklik seviyesine indirme yanlışında bulunmamıştır. Bizde ise; dünyada yapılmayanlar yapılmaktadır. Sayın Cumhurbaşkanı doktrini ve ideolojisi olmayan bir anayasa hazırlanmasından bahsediyor. Burada doktrin ve ideoloji yanlış kullanılmaktadır. Bir devletin kuruluş amacı, felsefesi ve kuruluş gerekçeleri hiçbir ülkede bir ideoloji kapsamında değerlendirilemez. Olsa olsa o devletin kuruluş ilkelerini bize gösterir. Hiçbir devlet; hatta bırakın devleti bir şirket veya bir market bile ilkesiz, gayesiz ve hedefsiz kurulamaz.

Bizde yapılmak istenen anayasa değişikliği değil; küresel gücün isteklerine uygun olarak devletin devlet olmaktan çıkarılması, üniter ve milli yapının değiştirilmesi, egemenliğe yeni ortaklar aranmasıdır. Ülkeyi yönetenler hiçbir şey olmamış gibi 23 Nisan Milli Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı kutlamışlar; bazıları da kutlamalara bile gitmemişlerdir. Önümüze konmak istenen yeni anayasa, 1923 Türkiye’sinin tasfiyesi ve açıkça bir sivil darbedir. Askeri darbelerle bu sivil darbe gizlenmektedir. Ülke ihtiyaçlarına göre bir hazırlık yoktur. Aslında her şey bize dayatılan anayasaya göre uydurulmaya ve kamuoyu yanıltılmaya çalışılmaktadır. Türkiye’nin on senede nereden nereye getirildiği ve nelerin tartıştırıldığı düşünülmelidir.

Bir resmi dairede tesadüfen bulunuyordum. Aydınlar Ocağı’nın anayasa ilkeleri teklif kitapçığını gören bir memur ilgi duydu ve kitapçığı benden istedi. Kendisiyle biraz sohbet ettik; daha fazla demokratik ve özgürlükçü olunması gerektiğini ifade etti. Ona göre, Alevilerin, Sünnilerin, Kürtlerin ve Ermenilerin ayrı ayrı anayasaları olmalıydı. Maalesef hiçbir ciddi örneği olmayan yakıştırmalar topluma sindirilmişe benziyor. Türkiye, iki üç milletli, dilli ve egemenlik payına sahip bir ülke yoluna sokulmuştur. Kürtçülük sorununu çözmek için BDP heyeti Washington’un yolunu tutmuştur. Temsilcileri ayrı özerk bölgesel bir meclis talep etmektedirler. Yapılacak iş bellidir ama kafası karışık siyasetçiler ve dışarıdan doldurulan beyinler vardır.

Türk Eğitim-Sen İstanbul Başkanı Yrd. Doç. Dr. M. Hanefi Bostan, İstanbul Üniversitesi’nde görmek istemediğimiz bir yaraya ve soruna parmak basmaktadır. Türk Eğitim-Sen mensubu memurlara çok değişik baskıların yapıldığı görülmektedir. Bir rektör yardımcısının ve personel daire başkanlığındaki bir şube müdürünün görevleri adeta bu olmuştur. Korku ve panik ortamı yaratılarak memurlarla oynanmakta, baskılar yapılmakta, açılmış bazı soruşturmalar sendika değiştirme karşılığı tatlıya bağlanmaktadır. Bu kabul edilemez davranışlar dolayısıyla Sayın Hanefi Bostan’ın Cumhuriyet Savcılığı’na suç duyurusunda bulunmuştur. Üniversiteyi yönetenlerin böyle bir köklü kuruma uygun davranmaları ve İstanbul Üniversitesi’ni yıpratmamaları esas olmalıdır. Bütün bunlar acaba seçimlerde rektörü yıpratmak için mi yapılmaktadır?

 

 

Afet Merkezi Üzerine

 

Yıl 2005 Kızılay İzmit şubesine bir depo kazandırabilmek için arsa arayışındayız. Büyükşehir Belediyesinde Başkanvekili olan harita mühendisi Sayın İlyas Şeker’i ziyaret ediyorum.

Makamında fikrimi kendisine açtım. Haritaları istetti. Kendisi ile birlikte karayollarına ait arazileri tespit ettik.Bunların içinde en uygunu bu günkü yer olan Uzunçiftlik’teki Afet merkezinin yerini tercih ettik. Çünkü Bu arsa 28.000 m2 olup, hava alanına 400 metre, Tem ve D-100 e 1500 metre  mesafede idi. İlyas bey  bu yeri 25.000 lik haritalarda afet alanı olarak işleyebileceğini söylemişti. Bu benim için çok memnun edici bir şeydi. Bunun için kendisine teşekkür ediyorum. Ben bu konuyu O zamanki valimiz Sayın Gökhan Sözer’le paylaştım. Vali yardımcısı İdris bey ve Sivil savunma müdürü Ramazan bey i görevlendirerek benimle birlikte arsayı tetkike gönderdi. Birlikte gittik. Gerek İdris bey, gerekse Ramazan bey yeri çok beğendiler. Valimiz Gökhan beye memnuniyetlerini arzettiler. Arsanın Hazineye intikali,buradan İl Özel idaresine tahsisi bir hayli zaman aldı. Bunda da benim ciddi gayretlerim olmuştur. Ayrıca nerede ise her ay bir ve ya bir kaç gazeteye beyanat vererek baskı unsuru oluşturmaya gayret etim. Örnek proje hazırlattım. Sayın Valimiz bunun üzerine konuyu gündemine aldı. Afet merkezi için projeler hazırlattı. Projeler bittiğinde Sayın Valimizin tayini Edirne ye çıktı. Yerine gelen Sayın Valimiz Ercan Topaca göreve gelir gelmez konuya ciddiyetle eğildi. Bilim ve Teknoloji Bakanımız Sayın Nihat  Ergün   ile yakın dostluğunu değerlendirerek  Bakanlıktan ciddi manada kaynağı İl Özel İdaresine taşıdı. İl Özel İdaresi’nin kendi imkanlarını da ilave ederek Projeyi hayata geçirdi. İnşaatlar bitmek üzeredir.

Ben bu arada İstanbul da olabilecek bir deprem için kullanılabilecek bir yedek depo arıyorum.

Büyükşehir Belediye Başkanımız Sayın İbrahim Karaosmanoğlu’ndan Uluslararası Fuar merkezi içinden 6500 m2 yer rica ettim. Bu yerin şubemize tahsis edilmesi konusunda onay verdi. Meclis kararı ile bu yer bize 5 yıllığına tahsis edildi. Bu açıdan Büyükşehir Belediye Başkanımıza müteşekkirim.

Biz zaman zaman afette görev yapan sivil toplum kuruluşları ile toplantılar yapıyoruz. Bu toplantılarda elde ettiğimiz fikirleri maddeler halinde Sayın valimiz Ercan Topaca ya birkaç ay evvel sundum. Sayın Valimiz bir kaç maddeyi çok ciddiye aldı. Hatta Uluslararası Fuar Merkezi depremde ana lojistik merkezi olarak kullanılacağından, bu merkezin arsasının sahilinde bir iskele yapılması teklifimiz üzerine Büyükşehir Belediyesine bu konuda yazı yazdırdı. Gelen cevap ise burasının sulak alan olması dolayısı ile iskele yapılmasının mümkün olamayacağı şeklinde idi. Şimdi burada MİA projesi var. İnşallah bu proje içerisinde iskele yeniden gündeme gelir. Çünkü İstanbul’da olabilecek bir afet  esnasında Karayolu ve Demiryolu işlemez olacağından en açık olabilecek yol Denizyolu idi. Bunun içinde Uluslar arası fuar merkezi ana lojistik deposu olmaya çok uygundu. Bu depodan da en iyi çıkış Denizyolu ile yapılabilirdi. Bizde bunun için sahile bir iskele talep etmiştik. Maalesef şimdilik olmadı. Bu konu bence Büyükşehir Belediyesince yeniden gözden geçirilmelidir.

Uzunçiftlik’teki Afet Merkezi bitirildiğinde Kocaeli için önemli bir eksiklik tamamlanmış olacaktır. Beklenen İstanbul depremi kanaatime göre buradan yönetilecektir.

Konuyu birinci ağızdan bilginize arz ediyorum.

 

 

 

Oyuna Kıbrıs’tan Bakmak

Türk Dünyası’nın her santimetrekaresinde adına “Büyük Oyun” denilen bir oyun oynanırda, bundan Türk Milletinin pek fazla bir haberi olmaz.

Bu oyun, nerede Türk varsa; bu Türk’ün bulunduğu coğrafyanın arazisine uyar ve Türk’ü harcayarak, kullanarak, sülük gibi emerek varlığını sürdürür.

Sonra iş, bu “Büyük Oyun”u Türk’e anlatmaya, izah etmeye ve böylece onu ikna ederek aynı kısır döngüyü devam ettirmeye gelir.

Türk Milleti’ne gittiği yolun felaket olduğunu hissettirmemek için her türlü argüman ve eleman kullanılır.

Günümüzde Türk Milletini ikna etmek ve yanıltmak için kullanılan başlıca araçlar medya, gazeteci ve televizyoncular, akademisyenler, din adamları ve bunlarla beslenen siyasetçilerdir.

Bunlar bakarsınız, bir mağlubiyeti size destan olarak anlatırlar. İki kelimeyi bir araya getiremeyeni ve yazıp çizemeyeni sanatçı, romancı, şair diye yuttururlar. Bunlar için ahlaksızlığı görüntüleyen homoseksüel en iyi yönetmen, pornocu da rolünün hakkını veren en iyi aktristdir.

Bölücü ozan, vatansever bir kahraman olup çıkar. Türk Milletine hakaret ederek yaşayanların, ne kadar haklı olduğunu kafalara sokmak için akla gelmedik yollar denenir.

Bu tipler, Türk Milletinin toslayacağı duvar yaklaştıkça da sevinçten ellerini ovuşturarak, pembe tabloya fırça sallamaya devam eder ve halkımıza yalancı baharı yaşatırlar.

O kadar başarılıdırlar ki; bir türlü gittiğiniz istikametin uçurum olduğunu anlayamazsınız.

Buna karşıda, Türk Milletinin içinde her şeyin farkında olan serdengeçtiler vardır. Ne yapıp ne ederler; Türk Milletini kötü bir akibetten korumaya ya da kaçınılmaz sonun ertelenmesine gayret ederler.

Türk Dünyasını gezdikçe ve yahut dünyanın herhangi bir köşesinde bir Türk’e rastladığınızda “Büyük Oyun”u veya tesirlerini görür yada hissedersiniz.

Geçtiğimiz hafta Romanya’dan sonra Kıbrıs’a yaptığım seyahatte de aynı şeyleri gördüm.

Uzun zamandır düşünüyordum: 1974’de bu Kıbrıs’ın bizim tarafımızdan alınacağı bilinmiyor muydu? diye.

Bu kez KKTC’deki İngiliz köyü Karaman’dan Kıbrıs’ı seyrederken kanaat getirdim; Kıbrıs’ın, Kuzey kısmının bizim tarafımızdan alınmasına ve Yeşil Hat’a kadar gelişimize dünyanın patronları tarafından müsaade edilmiş. Bu sebeple Maraş gibi fazladan aldığımız yerler halen tartışma konusu olarak duruyor.

Kıbrıs, Türk’ündür ve ebediyen öyle kalmalıdır. Bu hususta bir tartışma yok. Ancak verilen müsaade ile kan dökerek aldığımız ve yıllardır mali külfetini ödediğimiz Kıbrıs’ın kuzeyi; masa başı oyunlarla, düşmanlarımız ve onların yerli işbirlikçileri ile geri verilirse ne yaparız? Ve bu Kıbrıs’ın geri iadesi Türk Milletine bir “Barış Projesi” olarak sunulursa, her hapı yutmayı alışkanlık haline getirmiş halkımız buna karşı ne tepki verir?

Bu sorulara verilecek olumsuz cevapları duymak bile istemiyorum.

Çünkü Türk milletini, adına “Barış” veya “analar ağlamasın” diye özetleyebileceğimiz projelerle PKK ile uzlaşma masasına oturtan anlayışın, Kıbrıs’ı bir paket içinde hediye etmeyeceği ne malum?

PKK ve Kürtler; günümüzde “Büyük Oyun”un sahiplerinin Türk Milletine ve Türkiye Cumhuriyeti devletine karşı kullandığı kozlardır.

Bunu Kıbrıs, Romanya, İstanbul, Ankara, İzmir, Diyarbakır ve bütün dünyada açık bir şekilde görmek mümkündür.

KKTC’deki üniversitelerdeki PKK yapılanmasını, KKTC’de cirit atan PKK sempatizanlarının Güney Kıbrıs’tan gördüğü ilgiyi ve kürt sermayesinin KKTC’ye yerleşme çabasına bir bakın, ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız.

Eğer KKTC’ye gitmeye gerek yok diyorsanız başta İstanbul Üniversitesi olmak üzere Türkiye’deki üniversitelerde PKK’nın örgütlenmesine, buna akademisyenlerin desteğine, bölücü sermayenin desteklenmesine ve bunlara siyasetin çanak tutuşunu izleyin derim.

En garibime giden şeyde Türk Solcularının “Büyük Oyun”a karşı sessiz duruşları. Herhalde “halkların kardeşliği”ne takıldılar!

 

 

İslam’da Kardeşlik Hukuku ve Ahlakı – 4

Yüce dinimiz İslam, mü’minler arasında tesis ettiği kardeşliğin zayıflamaması ve zarar görmeden devamını sağlamak için bir takım tedbirler almış, kurallar koymuştur. Bunları ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerle biraz açıklayalım:

 

Alay Etmek

Allahu Teâlâ, küçük düşürücü ve güldürücü hareketlerle insanların kusurlarını ortaya dökmeyi, onları alaya almayı yasaklamıştır. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur: “Ey iman edenler! Bir topluluk bir diğerini alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da diğer kadınları alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler.” (Hucurât, 49/11-12)

Ayıplamak

Müslümanların birbirlerini ayıplamaları da Kur’an-ı Kerim’de yasaklanmıştır: “Birbirinizi ayıplamayın (karalamayın).” (Hucurât, 49/11) Peygamber Efendimiz (s.a.s.) de başkasını ayıplayan kimsenin, ayıpladığı hususun bir gün kendi başına geleceğini haber vermiştir: “Kim kardeşini bir günahı, suçu sebebiyle ayıplarsa, kendisi de onu işleyinceye kadar ölmez.” (Tirmizî, Sıfatü’l-Kıyâme, 53)

Lakap Takmak

Kur’an-ı Kerim’de, “Birbirinizi (kötü) lakaplarla çağırmayın” (Hucurât, 49/11) buyrularak insanları aşağılamak ve kötülemek için söylenen lakaplar yasaklanmıştır.

Sû-i Zanda Bulunmak

Allahu Teâlâ, bir Müslümanın din kardeşleri hakkında kötü zanda (sû-i zan) bulunmasını haram kılmıştır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de; “Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır” (Hucurât, 49/12) buyrulmuştur. Güzel sanma, herkes hakkında iyi niyetli olma, iyi kanaate sahip olma demek olan hüsn-i zan ise teşvik edilmiştir.

Başkalarının Gizli Hallerini ve Kusurlarını Araştırmak

Başkalarının gizli hallerini ve kusurlarını araştırmak son derce yanlış bir davranıştır. Bu yüzden Kur’an-ı Kerim’de; “Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın” (Hucurât, 49/12) buyrularak bu kötü davranış yasaklanmıştır. Hâlbuki dinimizde başkalarının kusurlarını örtmek esastır. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: Kim bir Müslümanın ayıbını örterse, Allah da onun dünya ve ahiretteki ayıplarını örter.” (Müslim, Zikr, 37-38)

Arkasından Çekiştirmek

Bir insanı arkasından çekiştirmek, “gıybet” kelimesiyle ifade edilmektedir. Gıybet; bir kimsenin arkasından konuşmak, duyduğunda hoşuna gitmeyeceği şeyleri söylemektir. Kur’an-ı Kerim’de bu çirkin davranış haram kılınmış ve ölü kardeşin etini yemeye benzetilmiştir: “Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz! Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah tövbeyi çok kabul edendir, çok merhamet edendir.” (Hucurât, 49/12)

Küskünlük ve Dargınlık

İslam, Müslümanların huzur içinde bir arada yaşamaları için küskünlük ve dargınlığı yasaklamıştır. Hz. Peygamber (s.a.s.), kardeşler arasında meydana gelen kırgınlıkların fazla uzatılmaması gerektiğini belirtmiştir: “Bir Müslümanın, din kardeşine üç günden fazla küsmesi helal değildir.” (Buhari, Edep, 62) Birbirlerine kırılmış, küs ve dargın olan Müslümanların aralarının düzeltilmesi mü’minlerin en önemli kardeşlik görevlerindendir. Çünkü Kur’an-ı Kerim’de; “…Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin…” (Hucurât, 49/10) buyrulmuştur.

Yüce Rabbimizin emirleri, Peygamber (s.a.s) Efendimizin tavsiyeleri doğrultusunda daima din kardeşlerimizin iyiliğini ve hayrını istemeliyiz. Aramızda sevgi, hoşgörü ve merhameti yaymaya; birlik, beraberlik, yardımlaşma ve dayanışma temeline dayalı din kardeşliğimizi korumaya azamî gayret göstermeliyiz.