18.8 C
Kocaeli
Çarşamba, Ağustos 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1097

Yedi Renk Oldu Tek Yürek

 

Sayın Murat Güzelce “Yeni Demokratik Anayasa Paneli Nevşehir Buluşması”nın davetiyesini faks ile gönderince en son 10 yıl kadar önce gittiğim Nevşehir’e bir kez daha “merhaba” dedim. Tasavvuf tarihçisi, şair Ürgüplü Osmanzade Hüseyin Vassaf, Fethi Baba, Mahfi Baba, Nedim, Seyyid Vehbi, Dürri ve Asım, Şeyhülislam Ürgüplü Hayri Efendi’yi yetiştiren “Şehirler Şehri Nevşehir-i Dilara”ya yol göründü.

Toplanılacak mekan olan İstanbul Eyüp Sultan’da akşam ve yatsı namazlarının lezzeti, okunan ezan, kamet ve Kur’an-ı Kerimlerin tadları, yansıması, vecd içindeki o insanların nuraniyeti daha bir başkadır bu maneviyat kuşatmasında. Beş otobüs peşpeşe sıralandı yarım asırlık Nevşehirliler Kültür, Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği öncülüğünde. Çok sayıda sivil toplum kuruluşu temsilcisi var bendeniz gibi. Daha çok da kentlerimize özgü Adıyaman, Ahlat, Çanakkale, Egeliler, Güneysu, Kahramanmaraş, Konya ve Rize gibi dernek, vakıf ve platform temsilcileri. 81 il temsil edilmiş, 15 STK katkı vermiş “Yedi İklim Tek Yürek ” projesine.

Geçikenler Helalleşmeli

Üç saat kadar rötarla yola çıktık. İstanbul otoban çıkışında geç kalanlarımızı beklemek üzere yasağa rağmen aracımız park ettirilince sürücümüz heyecanla “Otobüsümüzü bağlarlarsa hiç gidemeyiz” dedi panik içinde. Allahtan yetkililerin uyanmamış haline denk geldi otobüsümüz;  sürücümüz kontağı çevirdi, pedala bastı, gaz verdi ve yürüdük.

Benim aziz dostum, bir radikal Büyükdoğucu aydınımız, Bahçelievler’in eskimez, İstanbul TYB’nin taze başkanı Muzaffer Doğan orkestra şefi formunda mikrofonu eline aldı, yeni dostlarla iletişim kurdu, tanıttı, Necip Fazıl’ı seslendirdi esasa inerek, temele kök salarak. Nevşehirliler Derneği Reis-i Umumisi Aşiret Dalcı da “sevmek, paylaşmak ve kardeşce yaşamak” dedi özetin özü olarak. Vücut dili bile dostluğun pekişmesine bir mesajdı; hem latif, hem nazik ve hem de sevgiyle kuşatıldık.

Her Kentte STK İhtiyacı

Orta Anadolu Eğitim ve Kültür Başkanı Dr. Doğan Birgül’ün, İstanbul eski Valisi Vefa Poyraz’ın kulakları çınlatıldı. Bu derneğimiz neler yapmış bakın; Nevşehir dergisi enfes yayınlanıyor. Başarılı öğrencilere burs veriliyor. Hemşehriler arasında projeler, öneriler, eleştiriler paylaşılıyor. İletişim kuruluyor herkesle ve her kesim ile. Barıştan pay almak hedefleniyor. Bahçelievler Kocasinan’da dernek genel merkezi inşa ediliyor, kültür kompleksi adımı atılıyor. Dayanışma, kaynaşma ve paylaşma etkinlikleri düzenleniyor. Maruf insanlara vefa gösteriliyor. Festival de eksik değil gündemlerinde; Balon ve Türkmen Şöleni, kitap yayını, adres fihristi notlarıyla tamamlanacak gayretler.

İstanbul Medeniyet Üniversitemizin değerli öğretim üyesi Doçent Dr. Fehmi Yılmaz koşturmaktan yorulmadı, dinçleşti, en güzel örneği verdi gençlere, akademisyenlere tevazuuyla tarihçi notu düştü bizlere. Yüreğine sağlık hocam.

Sandukadan Çıkan Şualar

Ankara, derken Kırıkkale ve nihayet TŞOF tesislerinde gün ağardı. Ancak soluğu 12 bin nüfuslu Hacıbektaş’ta aldık. Ahmet Yesevi ekolünün Anadolu’da en etkili temsilcisi bir veli Hacı Bektaş. Kültür hayatımızın mimarı Hacı Bektaş Veli’nin dergahını gezdik. Bir üniversite kampüsü burası gününün şartlarına göre. Eren’in deyişi şöyle; ” Ariflerin aslı sudandır. Bunlar marifet taifesidir. Su hem kendi temizdir, hem de temizleyicidir.” Bir başka deyişi de dikkat çekici ” Vay sana ki,  içinde kibir, haset, cimrilik, düşmanlık, tamah, öfke, gıybet, şamata, maskaralık gibi nice şeytan fiili varsa, suyla yıkanıp nasıl arınacaksın?”

Hacı Bektaş Veli Külliyesi’nin etrafı hatıra eşya satıcısı standlarla dolu. Otel ve pansiyonlar da var. Tertemiz bir kent. Hacı Bektaş Veli belli bir kesimin değil hepimizin velisidir. Nitekim yanlış anlamalara meydan vermemek için, Diyanet İşleri Başkanlığımız Hacı Bektaş Veli’nin eserlerini mevcutlardan değil de sandukadan çıkartarak orijinalini yayınladı, iyi de etti. İstismardan kurtardı bu büyük İslam alimini. Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı Dr. Cenksu Üçer Dedeman’da iyi ki böyle doyurucu açıklamalar yaptı heyetimize.

Saat 10.00’a çeyrek var. Nevşehir Dedeman’a vardık. Önce taam, çünkü 15 dakika sonra otel restoranı kapanacak. Açık büfe kahvaltı ister istemez zaman aldı, sonra odalarımıza çekildik, geç kalanlarımızdan dolayı rötar yapınca istirahat etmeden “nasıl bir anayasa istiyoruz” için konferans salonuna indik.

Anayasa Toplumun Bütün Kesimleri İçin

Oturumu Nevşehir Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Filiz Kılıç yönetti. Başkan hanım olunca tebliğ sunan aydınlarımız süreye uymaya çalıştı. Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş duayen ve hocaların hocası olarak ilk konuşmayı yaptı. Ardından Okan Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Mustafa Koçak hepimizin anlayabileceği bir hukuk diliyle konuştu; nasıl bir anayasa?

Hani bir hikaye vardır; ABD’de balonların moda olduğu, adına kulüplerin kurulduğu bir dönemde bir grup balonla gezerken kayboluyorlar gökyüzünde. Yavaş yavaş aşağı inerek nerede olduklarını öğrenmeye çalışıyorlar. Villasında bir adam havuz başında gazete okuyor, havadan ona sesleniyorlar. Nerede olduklarını öğrenirlerse rota çizecekler. “Beyefendi şimdi biz neredeyiz?” Adam gözlüğünü çıkarıyor, havadaki balona bakıyor ve diyor ki “Balonun içindesiniz!” Balondakiler hayretler içinde birbirine bakıyor. “Bu adam kesinlikle bir avukatttır, bir hukukçudur. Biz kendi işimize bakalım.”

Yaşanabilir ve Uygulanabilir Bir Esas

Prof. Dr. Ersan Şen çok alkış aldı hemşehrilerinden. İstanbul Milletvekili Metin Külünk bu işe gönül vermiş, katarlarını sürükleyen lokomotif gibi bir genç siyasetçi. Güneysu, Çanakkale ve Nevşehir’den sonra Bingöl’deki anayasa toplantısına davet etti dinleyicileri. Süreç devam ediyor.  Dört dönem milletvekilliği imtihanını iyi vermiş Mehmet Elkatmış da değerlerine bağlı çağdaş hukuk devleti ve insan hakları mücadelesi için gayretlerini hiç eksiltmemiş.

Programın özeti çıkarılırsa şöyle noktalanabilir;  toplumun bireyleri ve kesimleri  biraraya gelip paylaşabilirlerse  problemler çözülür. Ben değil biz olunmalı. Sivil toplum sesini duyurabilmeli. Eksikliğini hissettirebilmeli. Yeni anayasa toplumu ayrıştırmasın, bütünleştirsin. Toplumun her kesiminden gelecek taleplere yeni anayasa cevap verebilmeli. Sadece hukukçular değil toplum yeni anayasada kendini bulabilmeli. Anayasa yaşanabilir ve uygulanabilir olmalı.

Plaket konusunda cömertiz. Bu çalıştayda da öyle oldu. Bazı arkadaşlarımızın hanımı kızıyor “evde koyacak yer kalmadı artık ” diye. Protokol konuşmaları da “merhaba” demekten öteye gitmemeli, ispat-ı vücud biçiminde uygulanmamalı.

Eskimez Mushara’dan Taze Nevşehir’e

Akşam Fenerbahçe’nin maçı var. Beş yıldızlı otelde maç izlenmez mi, maalesef olmadı, çünkü  Dedeman süper lig’e abone değil! Lobide telefon mesajlarıyla netice alırken, yeni dostlarla muhabbetlerimiz kavileşti. İkinci ve son gün Kapadokya gezimiz var. Sabah altıda kalkabilenler balon seyahati yapabilecek. Bize 150 TL, ötekilere 150 Euro. 24 kişi katılmış. Parayı verenlerin yüzü gülüyor kıskandırarak.

Nevşehir’de Prof. Dr. Mehmet Altan küresel vicdanı anlatmış bilbortlara göre. Necip Fazıl köprülü kavşağı inşa halinde. Üzüm Salkımı Anıtı’nı geçerken, Muzaffer Doğan 15 çeşit Nevşehir üzümü saydı. Nevşehirli Damat İbrahim Paşa Anıtı sürekli yer değiştirmiş kentte. Hasan Emmi yatırı bir halk kahramanı olarak dikkat çekiyor. Sempozyum sonrası Kapadokya gezimiz başladı 5 otobüsle.

Otobüsümüz Zelve Vadisine yol aldı. Etraf üzüm bağları. Henüz filiz veriyor. Paşa Bağı’ndaki peribacaları muhteşem. Turist kaynıyor üstelik. Hususan da Japonlar. Avanos’tan geçtik, ilerde Çavuşin Kilisesi dikkat çekiyor. Otobüs içinde Nevşehir Testi Kebabı’nın Tokatlıların götürdüğü tartışması var. Kim tesçil ettirir ise o kazanıyor. Galibiyet dolayısıyla Tokat’ta kaldı. Gizli Bahçe’den Göreme’ye kuş bakışı bir harika. Tavsiye ederim. Herkes fotoğraf çekme yarışına girdi.

İlimon Ektim Taşa Mı?

Uçhisar ve Kalesi de öyle. Burada bir ayrıntı 300 Fransız aile yaşıyor. Gelmiş buraya yerleşmiş, organik hayata başlamışlar. Uçhisar Camii vakit namazlarında dolu ve tertemiz. Bölgede toprak altından kefeki taşı başta olmak üzere 20 ayrı çeşit taş çıkarılıyor. İnşaat alanları bu taşlarla tezyin edilmiş. Müthiş bir şey.

Nevşehir Kalesi’nde kentsel dönüşüm başlatılmış. Aşağısında ise 7 cami yer alıyor. Göre tamamen boşaltılmış. Buranın elması ve eşeği meşhur dediler. Yol üzerinde bazı tarlaların anız yakmasına şahit oluyoruz. Yedi kata kadar ulaşan yeraltı şehirleri ise Kaymaklı ve Derinkuyu’da. Kasabalarda da 5 yıldızlı oteller var. Derinkuyu’da Belediye Başkanı Ahmet Balcı’yı ziyaret ettik. Yazıhüyük’de ise Belediye Başkanı Cengiz Çavdar’a taziyeye gittik. Hatırlarsanız Ankara’da elleri ve ayakları değiştirilen, ancak başarısız ameliyat sonucu vefat eden Şevket Çavdar, Cengiz Bey’in akrabası. Yazıhüyük’te Şafak Topraktepe Kültür Parkı bahçesinde Türk Cumhuriyetleri bayrakları dalgalanıyor. Çok şık.

Derinkuyu Kilisesi hala dimdik. Demek medeniyetler çatışmıyor. Heykeltıraş ve Mimar Hakkı Atamanlı İran’da gördüğü şekliyle şerefesiz minareli Park Camii’ni sanayide sarı taştan inşa etmiş. Patates bolca ekiliyor bölgede. Fasulye ve kabak bunu takip ediyor. Kabak çekirdeği Ürgüp’te sütle kavrularak pazarlanıyor. Herkes kilo kilo aldı. Ancak üretici dertli. Kabak çekirdeğini toptan 3.5 TL üzerinden satmışlar. Kabak çekirdeği İstanbul’da 18-27 TL’den satılıyor. Bölgede bu resim böyle de ancak, çömlekçilik iddialı bir sektör.

“Olmas İse Olmaz”Lardan Bir Kaçı

Suvermez’in Rumlar bölgede mukim iken eski adı Sırvermez’miş. Başta Bizans olmak üzere bölge çok değişik medeniyetlere analık etmiş. İsimleri daha sonra halk değiştirmiş. Gurbetçiler memleketlerine geldiklerinde bir aylık tatil için tarlalarının içine evler yapmışlar. Dolayısıyla ekonomiye katkısı gerektiği gibi olmamış bu tasarrufun. Rum evleri ise verimli topraklara değil, dağ eteğinde inşa edilmiş! Çelişki dikkat çekici.

Suvermez kasabasında ikindi vakti yöresel öğle yemeği yedik. İsimlerini öğrenemedim ama sofra cömertçe hazırlanmıştı. Adeta ikramda yarışıldı. 300 kişiden fazla idik sofrada.

Taam sonrası Ihlara Vadisi’ne doğru yola çıktık. Saat 18.00’den sonra giriş yasağı varmış. Gerçekten bir tabiat harikası Ihlara.  Uçurumun aşağısı vadi, içinden sular akıyor, toprak münbit. Yerleşim dikkat çekici . Düşündürüyor izleyenleri irkiterek.

Kültür Gecikmesi

Aksaray’a doğru yol alırken Selçuklu mimarisi örneklerini görüyoruz kümbetler gibi. Topraktan sıcak şifalı sular fışkırıyor. Siga Termali, halkın deyişiyle Ziya Hamamı böyle bir yer. Kaplıca ve termal tesisleri var. Lüks oteller ve tatil köyleri mevcut. Belki de çok geç kalınmış bu programlara. Orhan Ağaçlı tesislerinde mola verdik. Sonra ver elini İstanbul. Muzaffer Doğan bir esprisiyle herkesi düşündürdü. “Yaşlılar, lütfen gençlere yer veriniz!.” Çünkü İstanbul halk otobüslerinde, toplu taşıt araçlarında abur cubur yüksek sesle cep telefonları konuşmasının yanında kimse kimseye yer vermiyor maalesef, umursamıyor da. Eğitimde kültürün gecikmesi toplu taşımada da kendini ele veriyor.

Sivil toplumumuza galiba burada da iş düşecek. Ne dersiniz?

Tek yürek olarak yedi rengimiz İstanbul’a yağmurla girdi, nisan bereketi ve bahar rahmeti yüzleri güldürdü. İstanbul sokakları renk renk çiçeklerle donandı, her boy ve renkte lalezar oluştu. Lalenin ömrü maalesef fazla değil, 30 gün kadar, ancak Allah’tan edebiyatımıza iyice yerleşti, bir zaman dilimine de adını verdi. Nedim’i günümüze taşıdı bu markamız.

 

 

 

Yeni Anayasa – 4

Tecrübe hazinesi Prof. Dr. Nevzat YALÇINTAŞ ile sohbetimizin bu bölümünde  hazırlanmakta Yeni Anayasa’nın eğitim ile ilgili maddelerini konuşuyoruz.

(DÖRDÜNCÜ BÖLÜM)

Oğuz Çetinoğlu: İlim, araştırma ve öğretim hürriyeti konularındaki düşüncelerinizi lütfeder misiniz?
Prof. Dr. Yalçıntaş: Bir ülkenin her sahada ilerlemesi, dünyadaki medeniyet yarışında ön saflarda olabilmesinin vazgeçilmez şartlarından birisi de, şüphesiz ki orada ilmî çalışmalar, araştırma ve öğretim faaliyetlerinin hür, serbest olmasına bağlıdır. Bu hürriyetler sağlanmadan ilim adamlarının araştırmacılar ve öğretim üyelerinin verimli olması, çağdaş bilgileri yeni nesillere aktarabilmesi ve değişik sosyo-ekonomik alanlarda gelişmeleri sağlamaları mümkün değildir. Öyleyse Yeni Anayasamızda aşağıdaki gibi bir hükmün yer alması, geçmiş tecrübeleri de göz önünde tutarak zaruri olmaktadır:
Madde- Yüksek öğretimin her kademesinde çalışan öğretim üyeleri, görevlileri ve araştırmacılar ilmî çalışmaları, fikir ve kanaatlerini açıklamak ve öğretim faaliyetlerinde serbesttirler, bunlardan dolayı kınanamaz ve kısıtlanamazlar.
Bir ülkenin ilim adamları, araştırmacı öğretim üye ve görevlileri, ilmî ve fikrî üretimde, yayınlarında hür olmazlarsa, baskı ve cezalandırma tehdidi altında bulunurlarsa, orada yenileşmenin, hataları düzeltmenin dolayısıyla gelişmenin önü kesilmiş olacaktır. Bu ise toplumun hayat damarlarının kesilmesi demektir.
Türkiye’mizin yakın geçmişinde, ilim ve fikir adamlarının susturulması, hatta kanaatlerinden dolayı cezalandırılması olayları, üniversitelerimizde cereyan etmiş, pek çok profesör, doçent ve yardımcıları gibi ilim adamları, listeler halinde, çalıştıkları yüksek öğretim kurumlarından tasfiye edilmiş, işlerine son verilmiştir.
Bu tasfiyeler askerî darbelerden sonra vukuu bulmuştur. Hangi meslekten olursa olsun kişiler, T.C. Ceza Kanunu’nda yazılı belirgin suçlardan dolayı, meşru mahkemelerde yargılandıktan sonra cezalandırılır.
Darbeler döneminde bu hukukî esasa saygı gösterilmemiştir. Şahsî fişlemeler sonucu genellikle köklü üniversitelerimizde görevli pek çok akademisyenin işine son verilmiştir.
Bu hal hukukun ve akademik hürriyetlerin, serbestiyetin açık ihlâlidir. Elbette ‘ilim adamı, öğretim üye ve görevlileri suç işlemez’ denilemez. Fakat suçların bilinmesi ve hangi ceza kanunu maddelerinin ihlâl edildiğinin açıkça bildirilmesi ve âdil yargılama esastır.
Böylece, yüksek vasıflı işgücü yetiştirecek üniversite ve yüksekokullarımız ilim adamlarının bir kısmından mahrum olmuş ve keyfi tasarruflarla akademik hürriyet çiğnenmiştir.
Bu tür baskı ve mesleğinden tasfiye endişesi bir kısım ilim adamlarını suskunluğa ve “Şartlara uyma” yoluna sevk etmekte, konfarmist bir hayat anlayışı ile hakikatin değil gücün, güçlünün savunucusu olmaktadırlar.
Ülkemizde bazı akademisyen ve yazarların millet iradesi hürriyet ve haklar, demokrasi konularında bu insan onurunu esas alan hayatî kavramları savunacakları yerde darbelere, dikta rejimlerine, baskı ve haksızlıklara adeta arka çıkmaları, ilmî, akademik hürriyet gibi temel vasıflardan uzaklaştıkları, hür fikir ve ifade sahibi olamadıklarını göstermektedir.
Bu hal ise bir toplum için büyük bir kayıptır, gerçektende hayat damarlarından birisi tıkanmıştır. Genç yaşlarımda büyük hocalarımdan şöyle bir beyit işitmiştim:
“Sanma ki zulüm ile âlem olur harap.
Eyler onu müdana-i âliman harap”
“Müdana” kelimesi burada menfaat peşinde olmayı ifade ediyor.
Çetinoğlu: 1982 Anayasası’nın 131. maddesinde yer alan Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) tartışmalara konu olmuştu. YÖK Mevzuatı yeniden düzenlenmeli mi?
Yalçıntaş: Ortaöğretimden sonra gelen yüksek öğretim kademesi ülke ve millet için vazgeçilmez, hayatî öneme sahiptir. Üniversite, yüksek okullar ve araştırma enstitüleri tarafından sağlanan bu öğretim ve eğitim, yukarıda belirtilmiş olan, ilmî düşünce, çağdaş seviye ve akademik hürriyetler gibi esaslara göre yürütülür.
Türkiye’de sayıları artmış ve artmakta olan, bütün ülke sathına yayılmış bulunan, yüksek öğretim kuruluşlarının verimliliklerini artırma ve seviyelerinin yükseltilmesi için aralarında millî ölçüde bir koordinasyonunun sağlanması gereklidir. Bu ihtiyaç Yeni Anayasa’da şöyle bir madde ile belirtilip, yer alabilir:
Madde- Bütün üniversitelerin yatırım, kadro yeni akademisyenlerin yetiştirilmesi, ilmî sahada işbirliği ve iş bölümü yapmak ve benzer alanlarda birlikte karar vermek için yüksek öğretim kuruluşları arasında bir “Yüksek Öğretim Koordinasyon Kurulu” kurulur.
Çetinoğlu: Yüksek Öğretim Kurulu’nun adına, ‘Koordinasyon’ kelimesini ekliyorsunuz… 
Yalçıntaş: Evet! Bu kurulun teşekkül şekli, yetki alanları ve çalışma usulleri kendi özel kanununda belirtilir.
Madde- Üniversiteler ve bağlı fakülteler, kendi yönetim organlarını, kendi öğretim üyeleri arasından seçerler. Rektörler, fakülteler arasında dönemsel esasa dayalı olarak seçilirler.
Üniversitelerin ve yönetimlerinin bağlı olduğu esas usuller özel kanunlarında yer alır.
Gerek Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) ve gerekse üniversitelerimizin kuruluş ve çalışma usulleri, yetkilerinin kullanılması, çeşitli müdahaleler geçmişte derin uyuşmazlıklar ve huzursuzluklara yol açmıştı. Böyle bir ortam ülkenin eğitim ve öğretim hayatında, giderilmesi zor kayıplara da yol açıyordu.
Bu durumun ana sebeplerinden biri, hiç şüphesiz, YÖK’ün kuruluşunun askerî döneme rastlaması ve bunun neticesi olarak da düzenlemenin askerî anlayışa göre şekillenmiş olmasıdır. Çıkarılan kanunun yanlışlıklarını düzeltmek gayretiyle hemen başlangıçta İstanbul Üniversitesi Beyazıt Yerleşkesi’nden (Hukuk, İktisat) bu satırların yazarı, Edebiyat Fakültesi’nden merhum hocamız Prof. Dr. Muharrem Ergin, Tıp Fakültelerinden Prof. Dr. Süleyman Yalçın’ın da bulunduğu bir İstanbul Üniversitesi heyeti olarak Ankara’ya gittik. TBMM’nin binasında o günkü askerî yönetim çalışıyordu. Yönetimin genel sekreteri Necdet Üruğ Paşa bizleri nezaket ve saygıyla karşıladı. Rahat görüşebilmemiz için, tatil Cumartesi gününü ayırdı. YÖK konusunu, kanunu ana esasları ve önemli ayrıntılarıyla müzakere ettik.
Değerli ve yetkin bir general olan, sayın genel sekreter sonuçta bize “YÖK kanununun bu şeklinin düzeltilmesi ancak uygulamada bir sürenin geçmesi neticesinde yapılabileceği anlaşılıyor, hocalarım” demek durumunda kaldı. Bizler, daha önce tanıdığımız ve demokrat görüşlü olduğunu bildiğimiz Üruğ Paşa’ya teşekkür ettik ve İstanbul’a dönerek meslektaşlarımıza durumu aktardık.
Sonra ülkemizde normal durum sivil idare avdet etti. Fakat YÖK’te ve kanunun uygulamasında gerekli esas değişiklikler yapılmadı. Bir iki istisnası ile örnek olarak Prof. Dr. Mehmet Sağlam’ı zikredebiliriz, YÖK başkanları, askerî anlayışı, bazen çok daha katı şekilde uygulamaya soktular. Birer akademik kuruluş olan üniversitelerin meselelerini, zamanlarının Ordu Komutan’ları ile çözme yoluna giden YÖK başkanları görüldü. Rahmetli Prof. Dr. Turan Feyzioğlu’nun sıkça söylediği “Kötü kanunlar dahi iyi uygulayıcılar elinde müspet sonuçlar verir” kuralı YÖK’te işlemedi. Bazı başkanların kendi meslektaşları üzerinde tahakküm kurma halleri acı sonuçlar verdi.
YÖK çalışmalarının uzun süre bekleneni verememesi, hatta aksi olumsuz durumların ortaya çıkmasının bir diğer sebebi de bu Kurul’un varlığı ve çalışmalarına ait ayrıntıların 1982 Anayasası’nda yer alması olmuştur.
Anayasa’daki değişiklikler, gerekli olduğu zaman, kısa sürede ve sık olarak yapılamamaktadır. Kanun değişiklikleri yapmadaki esneklik şüphesiz ki Anayasalarda yoktur. Bu bakımdan hem YÖK hem de üniversiteleri ilgilendiren pek çok hususun kendi özel kanunlarında düzenleme zorunluluğu vardır.
Masum ve fakat yanlış olana bir örnek vermek gerekirse, ülkemizin en köklü üniversitelerinden ilki İstanbul Üniversitesi’nin Rektörlüğü, seçimdeki kural sebebiyle tıp mesleğinde olan meslektaşlarımıza tescil edilmiş gibidir.
Bu gibi hallerde rektör seçimi, daha önceleri olduğu gibi, fakülteler arasında dönemsel (rotasyon) hale getirilebilir. Bu değişiklik kanunda yapılabilir.
Buraya kadar yaptığımız açıklamalar gösteriyor ki, 1982 Anayasası’nda yer alan “Yüksek Öğretim Kurumları ve Üst Kuruluşları” düzenleyen ve ayrıntılı hükümleri içeren maddeler (130, 131 ve 132) tamamen kaldırılmalı, onların yerine, teklif ettiğimiz, “Yüksek Öğretim Koordinasyon Kurulu”nu ihdas eden madde getirilmelidir. YÖK ve üniversitelere ait ayrıntılı hükümler kendi özel kanunlarında bulunmalıdır.
Akademik kuruluşlar olan üniversiteler ve yükseköğretimin tümü keyfi ve ideolojik olmayan yönetim şekil ve anlayışına kavuşturulmalıdır. Yeni Anayasa bu esası göstermelidir.
Çetinoğlu: Sizce Türkiye’de; ticarî sınaî ve sosyal alanlarda faaliyet gösteren yabancılarla ilgili mevzuatın ıslaha ihtiyacı var mı? 
Yalçıntaş: Türkiye, tarihi boyunca ve özelliklede Osmanlı Devleti’nin yükselme döneminden beri dışa açık bir ülke olmuştur. Pek çok ülke, toplum ve devletlerle sürekli ilişkilerimiz kurulmuş, karşılıklı çıkarlar sağlanmış ve etkileşim olmuştur.
Fakat Osmanlı Devlet’imizin gerileme sürecinde yabancı ülke ve kuruluşlarla ilişkilerimizde ülkemiz aleyhine bir denge kayması ve maddî ve manevî kaynaklarımızın ecnebiler tarafından istismar edilip, sömürülmemiz durumu ortaya çıkmıştır.
Dolayısıyla cumhuriyetle birlikte ve özelliklede birinci İzmir İktisat Kongresi sonrası Devletimiz, pek çok alanda “korumacı” ve hatta “içine kapanma” denilebilecek bir politika takip etmiştir. Fakat 2. Dünya Harbi’nden sonraki on yıllarda Türkiye, özellikle de rahmetli Turgut Özal’lı dönemde “Dış Dünyaya Açılma” atılımlarında hızlı adımlar atmıştır. Mevzuat değişiklikleri ve uygulamalar olmuştur.
Bu olumlu gelişmeler elbette ki ülkemizin maddî ve manevî varlıklarının yabancıların istekleri, hedefleri istikametinde ülkeye zarar verecek tarzda kullandırılması manasına gelmemelidir. 
Dolayısıyla bazı alanlarda kısıtlamaya varan tedbirler alınması zaruridir.
İşte bu maksatla eğitim, öğretim, kültür ve savunma sanayi gibi alanlarda Türkiye’mizi yabancı nüfuzuna, korumasız terk etmek ülkemizin bütünlüğüne, kültür birliğimiz ve vatan topraklarının savunulmasını zaafa uğratıcı sonuçlar doğurur. Öyleyse Yeni Anayasa’mızda böyle bir olumsuzluğu giderecek bir hükme ihtiyaç vardır:
Çetinoğlu: Madde teklifiniz var mı?
Yalçıntaş: Var. Şöyle bir madde düşünülebilir: 
Madde- Yabancılar Türkiye’de üniversite ve yüksekokul açamazlar. Devlet, yüksek vasıflı insan gücü açığının bulunduğu alanlarda, öğrencilerin, yurt dışındaki üniversite ve araştırma merkezlerinde öğrenim yapmasını kolaylaştırır ve burslar verir. Yurt dışından, Türk Yüksek Öğretim Kurumları’na öğrenim için gelmek isteyen öğrencilere imkânlar hazırlar. Komşu ve Türk Dili konuşan ülkelere öncelik tanınır.
Madde- Yabancılar, medya kuruluş ve tesisleri, radyo, televizyon, günlük gazeteler, süreli yayınlar ve benzerleri ile doğrudan savunma sanayi üretimi yapan kuruluş ve tesislerin yönetimine hâkim sahipleri, işleticileri ve hissedarları olamazlar.
Günümüzde “Hâkimiyet kurma”, “Egemenlik tesis etme” gibi durumlar, çok değişik vasıtalar kullanma ve muğlak terminolojiyi yaygınlaştırma şekilleri ile sessiz usullerle tesis edilebilmektedir. Bu alanda ön planda olan devletler, diğerleri üzerinde etkilerini tesis ve sağlamlaştırma için, görünüşte masum, gerçekte yönlendirme, kontrol etme hedeflerine geniş kitlelerin dikkat ve karşıtlığını çekmeden ulaşmayı değişik ve ince politika teknik ve taktiklerle gerçekleştirmişlerdir.
Geçmiş asırlarda “batı ülkeleri” sömürgeleştireceği ülkelere önce İncil ve din adamları gönderip, müteakiben de ellerinde süngü ve silahı olan istilacı birliklerini sevk ederek oraları hâkimiyetleri altına alıyorlardı.
2. Dünya Harbi sonunda Sovyetler, Nazilerden kurtardığı ülkeleri askerî güçle işgal etmiş ve sonra da hem o milletler dâhilinde ve hedef ülkelerde yayılmacı ideolojisini, komünizmi, yerleştirmeye çalışmıştır.
Böylece hem “tepeden” ve hem de “içten” pek çok zayıf devlet üzerinde hakimiyetin tesis ve devam ettirmek istemiştir. 1990’larda Gorbaçov dönemiyle birlikte dikta, zulüm ve sömürü sistemi çökmüş, yeni müstakil ülkeler kendi devletlerini kurmuşlardır.
Bugünün şartlarında, diğer ülkeler üzerinde hâkimiyet kurmak ve devam ettirmek hedefini seçmiş olan güçlü aktif devletler yeni, sessiz ve masum görünen teknikler geliştirmişlerdir. Bunlardan en derinden etkili olanları ise “eğitim”, “kültür”, “iletişim”, “yayın” alanlarında yapılan çalışmalar ve şüphesiz ki savunma sisteminde görülen bağımlı kılma politikalarıdır.
Eğitim, kültür, iletişim yayınlar vasıtasıyla hedef ülkedeki bir kesim aydın ve onlar vasıtasıyla da kitleler üzerinde zihnî, düşünce, dünya görüşü alanlarında derin bir etki ve yönlendirme gücü elde eden aktif devlet, bu yaptırım üstünlüğünü tabii olarak kendi çıkar ve gayeleri lehine kullanmaktadır.
Zihnî bağımlılık durumuna getirilen topluluklar, milletler en uysal bir tarzda aktif ülkelerin politikalarını kabullenmekte ve netice olarak çeşitli alanlarda sömürülmektedirler. Burada, en yakın geçmişten, herkesin hatırlayacağı bir örnek verebiliriz. Birinci Körfez Savaşı sırasında A.B.D, İngiltere, Fransa ve diğer ittifak devletleri, müştereken etkili bir psikolojik harp taktiği uyguladılar: 
“Irak’ın devlet başkanı Saddam’ın elinde, cehennem topları, füzeler gibi öyle ‘Kitle imha silahları’ bulunmaktadır ki, çok uzak menzilleri, Türkiye’de Ankara’yı hatta daha uzakları vurup tahrip edebilir.” Öyleyse Irak’a yakın her ülke Irak’a savaş ilan etmelidir.
Türkiye üzerinde de bu etki güçlü bir şekilde yapıldı. Ülkemiz Irak’a karşı savaşa, koalisyon kuvvetleriyle beraber katılmadı ve fakat Ankara gibi büyük şehirlerde “Irak’ın imha edici füze ve bombalarına karşı” günlerce “gece karartmaları” yapıldı. Bu şüphesiz gülünç ve aynı zamanda acınacak bir durumdur. Sonuçta, uluslar arası bir “kontrol heyeti” Irak’ın hiçbir kitle imha silahına sahip olmadığını net bir şekilde açıkladı. Bu örnek İttifak Devletleri’nin yalana dayalı bir propagandanın nasıl etkili ve yönlendirici olabileceğini göstermiştir. 
Türkiye dün ve bugün NATO gibi güçlü bir kolektif savunma sistemi içindedir ve “soğuk savaş” sürecinde bu statü bize çok faydalı olmuştur. Varşova Paktı dağılmasına rağmen bizim NATO içinde bulunmamız ülkemizin savunması yönünden hayati öneme haizdir. 
Bu gerçeği tespit etmekle beraber bir başka değişmez gerçeği de daima zihinlerimizde canlı tutmak ve gereğini yapmak zorundayız. “Bir ülkenin gerçek savunma ve caydırıcı gücü kendi millî ordusunun gücü ve imkânlarıyla ölçülür.” Ülkenin savunması gibi hayatî vazgeçilemez ve mukaddes bir görev, esasta, başka ülkelerin kararlarına bağımlı olarak yürütülemez. Bu durum kendi içinde pek çok rizikoyu içerir. 
Bu tespit hiçbir zaman ülke savunması, savaşta galip gelmek için müttefiklerle işbirliği yapmamak manasına elbette gelmeyeceği gibi, her türlü dış kaynakları kullanmamak olarak yorumlanamaz. Çok güçlü bir orduya sahip Fatih Sultan Mehmet dahi surları yıkan topların imalinde Macar ve diğer vasıflı işgücüne başvurmuştur. Tarihte pek çok olumlu örnekler vardır.
Fakat, bugünkü dünya şartları ve konjonktür savunma gücümüzün hususiyle savunma sanayi ve teknolojisi alanlarında, hızla ve ileri derecede takviye edilmesi zaruretini ortaya çıkarmıştır. Sür’atle zaman zaman estirilen karamsar atmosferi bertaraf edip ordumuzun ve ekonomi sanayimizin “caydırıcı” gücünü en üst seviyeye yükseltici atılımları gerçekleştirmemiz erteleyemeyeceğimiz, hayatî bir hedeftir. Teknolojik hamlelerle tam caydırıcı güce sahip olmak, muhakkak ki en verimli savunma şeklidir. Böyle bir hedefi hakikî anlamda gerçekleştirmek kendi savaş sanayimize kendimizin sahip olmamız ve geliştirmemizle mümkündür. İleri teknolojide dış katkı ve işbirliği çoğu zaman kaçınılmazdır, fakat tesislerin sahibi ve yönetimi “millî” olma zarureti vardır. 
Yukarıdaki açıklamalarımızda üniversite, medya savunma sanayi gibi öğretim, iletişim, ülke bütünlüğünü doğrudan ilgilendiren kritik ve hayatî alanların yabancılara devredilemeyeceği bu sahalarda yabancılar lehine özelleştirmeler yapılmaması gerektiğini belirttim. 
Çetinoğlu: Özelleştirme ile ilgili düşüncelerinizi lütfeder misiniz?
Yalçıntaş: 1982 Anayasası’nın 47. ve kenar başlığı “Devletleştirme ve Özelleştirme” olan maddesinde devlet özelleştirmelerine ait hükümler yer almıştır. Uygulamada, özelleştirme alanında lüzumlu olanlarının yanında ülke ve halkımızın aleyhine hatalı bir kısım özelleştirmeler yapılması girişimleri olmuş, bunların bir kısmı kamuoyumuz ve TBMM’nin yerinde hassasiyeti karşısında önlenmiş ve fakat bazıları maalesef yürürlüğe konmuştur. 
Bu hatalı özelleştirmelerden bir tanesi de Tekel’in yani kamu yönetiminin elinde, kontrolünde bulunan alkollü içkilerin üretim ve satışının özelleştirilmesi olmuştur. Bu karar şüphesiz ki halk sağlığına açıkça ve ağır şekilde zarar verici niteliktedir. Özel sektör, dünyanın her yerinde “kâr maksimizasyonu” peşindedir, bu örnekte alkollü içki tüketimini ne kadar teşvik edip artırırsa kârı o kadar yüksek olacaktır. Nitekim öyle de olmakta, özel firmaların, reklam ve diğer teşvik gayretleriyle Türkiye’de alkol tüketim ve alışkanlığı devamlı ve endişe verici bir seyir takip ederek artmaktadır. 
TBMM’de İstanbul Milletvekili olarak bulunduğum sorumluluk döneminde alkollü içki üretim ve satışını özelleştiren mevzuatı önlemek için, milletvekili yetkileri içinde, gayret sarf ettim. Maalesef netice alamadım. Samimi kanaatim bu mevzuatı hazırlayıp TBMM’den geçiren ve lehte oy kullanan meslektaşlarım ağır ve veballi bir hata işlemişlerdir. Ülkemizde alkol tüketiminin artması, hastanelerimize başvuran alkolik vatandaşlarımızın çoğalması, Türkiye’yi kısa sürelerle ziyaret eden turist sayısının fazlalaşması ile izah edilemez. Alkollü içki imal ve satışını serbest bırakan mevzuatı hazırlayan ve halkımıza, gençliğimize karşı işlenen bu vebale el kaldıran pek çok politikacı halen yeni dönem TBMM’nin üyeleridir. Halkımızın, nesillerimiz ve ırkımızın, genel sağlığına aykırı bu durumu, umarız ve dua ederiz ki, önleyici tedbirleri kararlaştırıp uygulamaya koyarlar. 
Değerli Cumhurbaşkanımız Sayın Doç. Dr. Abdullah Gül’ün bu hayatî sağlık konusunda inisiyatifi başlatıcı bir rolü olabilir. Bu alanda sigara içmeyi kısıtlama başarılı uygulamasından daha da olumlu sonuçlar alınabilir. Böylece ağır bir hata ve vebal düzeltilebilir.
Çetinoğlu: Çalışma hayatımızın önemli unsurları olan sendikalar ve toplu sözleşme mevzuatında yeni düzenlemeleri gerekli görüyor musunuz? 
Yalçıntaş: Devletin, yoksullar, yaşlılar, bakıma muhtaç olanlar, engelliler ile alt gelir gruplarını, sosyal adalet, sosyal ve ekonomik denge, vatandaşların insanlık haysiyetine uygun yaşama imkânlarına sahip olmaları ilkelerini gözeterek, koruma görevini daha önce belirtmiştik. Bugün bütün gelişmiş modern devletlerde bu sorumluluk kabul edilerek, çeşitli sosyo-ekonomik tedbirler alınmakta, uygulamalar yürürlüğe konmakta ve toplumda sosyal barış, huzur sağlanarak sürekli gelişme gerçekleştirilmektedir.
Gelirinin, geçiminin kaynağını esasta sadece emeğinin teşkil ettiği işçiler de devletin koruma ve gözetmesi altında olmalıdır. Bu emekçilerin, iş güvenliği ve ailelerinin yaşama şartlarını, sosyal endişelerden mahrum bir “Serbest Ekonomi Piyasası”nın konjonktürel şartlarına terk edilmesi kabul edilemez. 
Bu temel anlayış sebebiyle, özellikle, sanayi inkılâbından günümüze kadar, modern devletler, işçileri, çalışan kadın ve çocukları koruyucu tedbirler almışlar, politikalar geliştirmişlerdir.
Bu koruma uygulamalarından en önemlilerinden birisi de işçilerin sendika kurma hakkına sahip olmaları ve çalışma şartlarını işverenlerle karşılıklı toplu sözleşmelerle kararlaştırmalarıdır.
İşçi sendikalarının Batı Avrupa’da ortaya çıkıp iş piyasasında yerlerini almalarından yakın tarihlere kadar geçen uzun sürede sınıf mücadeleleri yapan, çatışmacı siyasî sendikalarla varlıklarını sürdürmüşlerdir. Bu tür sendikalar, sosyal barış ve huzuru sarsmakta ve pek çok kayıplara sebebiyet vermektedirler.
Özellikle, 20. Yüzyılın ortasından itibaren Batı Dünyası’nda ortaya çıkan gelişmeler, bu tür sınıf mücadelesi yapan, siyasî ve militan yapıdaki sendikaları geri plana itmiş amacı işçilerin, çalışanların refahı yaşama şartlarını düzeltmek olan “meslekî sendikacılığı” güçlendirmiştir. Böylece toplumdaki sosyal huzur bozulmadan çeşitli sektörlerde kayıp ve karşıtlıklar ortaya çıkarmadan, işçiler ve diğer çalışanların dengeli talepleri gerçekleşmektedir.
Ülkemizde de çalışma hayatında, işçi-işveren ilişkilerinde, son dönemlerde, gelişmiş batı ülkelerinde olduğu gibi karışıklıklara, sosyal çatışma ve kayıplara yol açmadan meslekî sendikacılık anlayışı ile uygulaması güç kazanmaktadır. Bu durum, ülke ekonomisinin sürekli büyümesi ve işçilerimizin hayat seviyesinin yükselmesinde çok önemli olmuştur.
Marksist anlayışlı, çatışmacı, siyasî sendikacılıktan, işçilerin hayat seviyesini yükselten, çalışma şartlarını düzelten meslekî, profesyonel sendikacılığa geçiş, devam eden olumlu bir gelişmedir.
Fakat çalışma ilişkilerindeki bu değişim esasta ücretlerinden başka gelirleri olmayan işçilerin, sistem içinde kendilerine ait bir devlet koruması şemsiyesinden mahrum bırakılmaları anlamına gelmez. 1982 Anayasası’nda işçi ve işverenlere ait düzenlemeler uzun maddeler, çok fazla sayıda eklerle, maddeler 51-55 karmaşık hale gelmiştir. 
Çetinoğlu: Madde teklifinizi lütfeder misiniz?
Yalçıntaş: Şöyle olabilir:
Madde – İşçi ve işverenler ücret ve diğer çalışma şartlarını ferden karşılıklı olarak veya üyesi oldukları sendikalar aracılığı ile kararlaştırırlar.
Toplu sözleşme vasıtasıyla yapılan uzlaşmalarda, hakkaniyet, sosyal barış, sosyal adalet, ekonomik ve sosyal denge ilkeleri gözetilir.
Madde- Toplu sözleşme ve müzakerelerinde uzlaşma sağlanamadığı hallerde arabulucu ve bağdaştırıcı safhalardan geçilmeden, işçi ve işveren taraflar grev ve lokavt eylemlerine başvuramazlar. 
Madde- Sendikalar, toplu sözleşmeler, grev ve lokavt eylemlerine ait düzenlemeler kendi özel kanunlarında yer alır.
Grev ve lokavtlar iyi niyet kurallarına aykırı tarzda, sosyal barışı bozan, toplum zararına ve milli serveti tahrip edecek şekilde kullanılamaz.
Çetinoğlu: Bir açık hava müzesi görünümündeki ülkemizde hakkında da düşüncelerinizin olacağını tahmin ediyorum…
Yalçıntaş: 1982 Anayasası’nın 63. Maddesinde Tarih, Kültür ve Tabiat Varlıklarının Korunması başlığı altında Devletin, zikredilen varlıkların korunmasında yüklendiği görev ve sorumluluk hükmü yer almaktadır. Fakat bu maddenin metninden açıkça anlaşılacağı gibi bunlar Türkiye hudutları içindeki varlıklardır.
Türkiye Coğrafyası dışında da çok önemli tarih ve kültür mirasımız bulunmaktadır. Bunların azımsanmayacak bir kısmının, zaman içinde, karşıt yönetimler tarafından tahrip ve yok edildiği bilinmektedir. Buna rağmen önemli ölçüde olanlar halen ayaktadır ve bunların ihya edilmesi Türkiye Cumhuriyeti’nin manevî sorumluluğundadır. Yıkılmış bir “Mostar” köprüsünün tekrar yapılıp, açılması ülkemizin tarih ve kültür alanlarındaki evrensel itibarının yükselmesine önemli ölçüde hizmet etmiş ve milletimizin derin bir sevinç duygusu yaşamasına yol açmıştır.
Tarihî ve kültür mirasımızın, bağlarımızın öncelikle bulunduğu bölge, Avrasya Kıtası’nın güney kuşağıdır, daha net bir ifade ile doğuda Orhun Abideleri ile batıda Drina Köprüsü, Gül Baba Dergâhı’na kadar uzanan kuşaktadır. Bu bölgede yapılan koruma görevlerini Yeni Anayasa’da hükme bağlamak üzere, 1982 Anayasası’nın 63. Maddesi aynen muhafaza edilerek, ona aşağıdaki şu fıkra eklenmesi yerindedir.
Ek fıkra:  Devlet Türkiye dışında ve öncelikle Türk dili konuşan ülkeler ve topluluklarda bulunan tarih ve kültür mirasını korur. Gereken işbirliği anlaşmalarını yapar.
Bilindiği gibi, esasen bu bölgedeki pek çok tarih ve kültür varlıklarımızın Hoca Ahmet Yesevi Külliyesi’nden Sultan Muradın Kosova’daki türbesine kadar, ihya edilip, dünya turizmine açılmıştır. 1982 Anayasası’nın 63. Maddesine yukarıdaki fıkranın ilavesiyle hükümlerinin Yeni Anayasa’da yer alması, konunun önceliği ve uygulamada önemi bakımından yerinde olacaktır.
Çetinoğlu: Siyasetin içinde bulunmuş bir kişi olarak; seçimler ve siyasî faaliyette bulunma hakları konusunda da söyleyecekleriniz olmalı…
Yalçıntaş: Bu konuda 1982 Anayasasının 67. Maddesinin ilk dört fıkrası aynen Yeni Anayasa’da yer alabilir, diğer fıkralar ilgili özel kanunlara aktarılmalıdır.
Siyasî Partiler: Gerçek bir demokratik Cumhuriyet Yönetimi’nin çoğulcu ve hür siyasî partiler mevcut olmadan ve bunlar faaliyetlerini serbestçe yürütüp, dürüst düzenlenen seçimlere eşit hukukî zeminde katılmadan, söz konusu olamayacağı açıktır.
Ülkemizde, demokratik bir yönetimin başlangıcı sayabileceğimiz, 1908 Meşrutiyeti ile aynı zamanda siyasî partilerimiz kurulmaya ve açık bir şekilde faaliyete geçtiler. Bu dönem beraberinde, önlenemez şiddet olayları, devletin en üst kademelerine kadar uzanan siyasî cinayetler, baskınlar ve darbeler getirdi. Sonuçta, İttihat ve Terakki Fırkası’nın katı dikta yönetimi ve isabetsiz icraatı, uzun asırlar varlığını sürdürmüş olan Osmanlı Devleti’nin, yok olup tarihe mal olmasına yol açtı.
Cumhuriyet Dönemi’nin başlangıcında rahmetli Atatürk yakın arkadaşı Fethi Okyar’a Serbest Fırka’yı kurdurarak demokrasiye geçme ideali istikametinde bir adım attırdıysa da bu teşebbüs başarılı olamadı; Türkiye tek parti yönetimiyle 1946 yılına kadar geldi.
1946 yılında, iç ve dünya şartlarının etkisi, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün isabetli öngörüşü ile Celal Bayar, Adnan Menderes ve arkadaşları, mer’i kanunlar değiştirilerek Türkiye’de demokratik rejime geçişe sağladılar. 1946 yılı seçimleriyle 1960 darbesine kadar geçen sürede ve ağırlıklı olarak iki siyasî partinin, C.H.P ve D.P sert ve hırçın siyasî mücadeleleri Türk siyasî hayatına hâkim oldu. 1960 yılı 27 Mayısı’nda yapılan askerî darbe, onar yıl aralıklı olarak ortaya çıkan yeni darbe ve müdahalelerle Türkiye, fiili olarak bir “Demokrasi ve vesayet” rejimi yaşadı. Bu “Demokrasi ve vesayet” rejiminin en önde gelen belirti araz ve göstergelerden birisi de hiç şüphesiz sık sık siyasî partilerin kapatılması idi. Öyle ki kendi kamuoyumuz ve batı demokrasi ülkelerinde Türkiye’nin bir “Partiler mezarlığı” haline getirildiği görüşü yerleşmeye başladı. Bu anormal ve gerçekte ülkemiz, devletimiz ve cumhuriyetimizi zayıflatıp, yıpratan bu darbe ve diğer müdahaleler, zaman zaman dış desteklerin devreye girmesiyle Türkiye’ye hesap edilemez kayıplar verdirdiler.
İşte, bu dönemde, Yeni Anayasa hazırlıkları ile ülkemizin; halk iradesine dayanan, sağlıklı ve sağlam bir demokrasiye kavuşması çalışması yapılıyor. Gerçek bir demokratik Cumhuriyet yönetimini, çoğulcu siyasi partiler olmadan bu partilerin güvenlik içinde istikrarlı faaliyetlerde bulunmalarını sağlamadan tesis etmemiz mümkün değildir.
Unutmayalım ki, ülkemiz, ekonomimiz tüm hızıyla yeni kalkınma hamleleri yaparken, halkın önemli bir çoğunluğunun oyları ve TBMM’nin kararı ile bir siyasî partimiz T.C hükümetini kurup yürütme sorumluluğunu omuzlarına almış iken; oldukça zayıf ve geçersiz argümanlarla iktidar partisinin kapatılması girişimi yapılmıştır. Bu yanlış talebi yapan ve destekleyenler, bekledikleri gerçekleşse idi, ülkemiz ve demokrasimizin ne kadar büyük kaos ve kayıplara sürüklenebileceğini acaba tam hesap edebilmişler miydi? Anayasa Mahkeme’miz, yerinde aldığı bir kararla muhtemel ağır kaos ve kayıpları önledi.
Bu geçmiş müşahhas örnek de gösteriyor ki demokrasinin vazgeçilmez temel kuruluşları olan siyasî partilerimizin güven içinde, istikrarlı çalışmalar yapıp fonksiyonlarını icra edebilmeleri, varlıklarının anayasa teminatına sahip olmalarını gerekli kılmaktadır.
1982 Anayasamızın bu güvenliği verdiği söylenemez. Ayrıca 68 ve 69. Maddeler, ancak kendi kanun ve yönetmeliklerde yer alması gereken pek fazla ayrıntılarla uzatılmıştır. Bu durum anayasa yapma tekniğine aykırıdır.

(DÖRDÜNCÜ BÖLÜMÜN SONU)

 

 

 

Kitaplar Kitabı

 

Kutsal Kitap Kur-an’ın içindekilerden haber veren yazılı ve yazılacak tüm bilgiler; Kur’an denizinden bâzı katre ve damla olduğunu düşünmeli. Bir âyeti anlamaya çalışırken  onun işarî / işaret edilen bir mânası olduğunu da hesaba katmalı. Şöyle bir anlayışa gelmeli.

Bu âyet, Kur’an hazînelerinin hazînesinden bir mâna ve anlam cevheridir. Bu âyetin binlerce mehâsini / güzellikleri vardır. Bu anlam ise Kur’an anlam okyanusunun bir katresi bir damlasıdır. Aman ha, sakın ha âyetin anlamını sadece bundan ibaret sanmayalım. Bu kadarcık bilmeyelim.

Hakikaten sevgili okur! Kur’an öyle bir anlam hazînesidir ki, al al bitmez, harca harca tükenmez. Sanki aldıkça altından kaynayan kuyudur. Veya kaynaktır. Dâima artıyor eksilmiyor. Çoğalıyor azalmıyor. Tıpkı bilgi gibi.

Hani derler ya: Para harcadıkça biter. Bilgi harcadıkça artar. İşte bu misal ve örnekte olduğu gibi, Kur’an öyle bir kaynakdır ki, her zaman, her zemin ve her hâlet-i rûhiye / ruh hâline göre verdiği bilgi ve yaptığı te’sîr ve etki başka başkadır. Çünkü her ânın, her yerin, her durumun ihtiyaç  ve çaresi Kur’an’da mündemiçtir / vardır. Dercedilmiştir / mânalarına eklenmiş, sindirilmiştir.

Kur’an ki, bugün inmişçesine taze, bugün gelmişçesine dertlerimize çare sunar. Çünkü Dünya ihtiyarlandıkça, Dünya eskidikçe Kur’an gençleşiyor, yenileniyor. Her derde çare oluyor. Zira O, Erhamürrahimîn olan Yüce Allah katından; her an, her yerde, her zaman inen rahmetleri yansıtan; İlâhî bir Arşlık görevini üstlenmiş bulunuyor.

Öyle bir Allah tarafından gönderilmiş, içine öyle âyetler / işaretler, alâmetler ve emareler konmuştur ki, her zaman, her yerde; herkes için geçerli, yerinde, hâlledici, çözücü ve hattâ şifa-yâbtır.  Çünkü mekândan, yerden ve zamandan münezzeh / uzak olan, bu çeşit eksik ve kusurlardan berî olan ve kâinatın ezel – ebed sultanı olan Yüce Allah’ın kelâmı ve sözüdür. Sönmez ışığı, geçerli buyruğudur. Zamanları kuşatan zaman üstü Kutsal Sözü’dür.

Bir de Kur’an’da ne kadar âb-ı hayât, hayat verici hükmünde olan envâr-ı tevhîd / tevhîd nûrları / Allah’ın bir olduğunu belirten âyetler var olduğunu düşünelim. Evet âb-ı hayât / hayât suyu hükmünde envâr-ı tevhîd / tevhîd ışıkları / Allah’ı bir bilmenin aydınlığı, etrafımızın ancak o nurla bir mâna kazanacağının delil ve kanıtları var.

Evet, gerçekten Allah’ı var bilmekle, bir bilmekle, her şey anlam kazanıyor. Her şey ancak bu bilişle, bu inanışla, bu oluşla hakikî hüviyet / içyüzü ve mâhiyetiyle anlaşılmış oluyor, aydınlanıyor. Âyetler bu hususlarda âb-ı hayât oluyor. Hayâtımızın gâyesini gösteriyor. Yaşama sevinci veriyor.

Üstelik bitmeyecek, sonu gelmeyecek, bir tatlı huzurun geleceğini müjdeleyerek; daha burada, bu dünyadayken rûhen, mânen huzur dünyasının kapısını çalmış oluyoruz. Maddeten de girilecek olan huzûr ve ebed diyarına bugünden mânen girmiş oluyoruz. Büyük huzûra çıkmış ve kabul edilmiş bulunuyoruz.

Yeter ki, Tevhîd Nûrları’nı Âb-ı Hayât olarak içelim.

Yeter ki, nasıl bir devâya mazhar olduğumuzu / kavuştuğumuzu, önce bu dünyada bilmiş olalım. Nitekim bunun böyle olduğunu Ra’d suresinin 28. Âyeti haber veriyor. Bakın bu konuda ne diyor:

“Haberiniz olsun; kalpler yalnızca Allah’ın zikriyle mutmain (gönlü rahat) olur.”

Evet Kur’an; imanı olmayanı  -inşâllah-  imana getirir. İmanı zayıf olanın imanını / inancını kuvvetlendirir. İmanı kavî / kuvvetli eder. İmanı taklîdî / iğreti olanın imanını tahkîkî / hakîkî yapar.

2475

Kur’an; imanı tahkîkî olanın imanını genişlendirir. İmanı geniş olana bütün kemâlât-ı hakîkîyenin / gerçek mükemmelliklerin medarı / sebebi ve esası / aslı olan mârifetullahta / Allahı anlamada terakkiyât / yükseliş verir.

Böylece Kur’an; bütün bu verişleriyle, insan olan insanın önüne daha nuranî, daha nurlu ve daha parlak manzara ve görünümler açar.

Kur’an; akla da kanaat getirir. Hissesini aldırır. Kalbe de düşeni verir. Ruha da payını ayırır. Hayâlin de arzusunu yerine getirir. Çünkü Kur’anın her âyeti, mârifetullah’a açılan bir penceredir.

X

Hz. Peygamber’i bilinçsizce karikatürize eden ve ettiren Danimarkalılar:

Nasıl bir kitap vahy olduğunu, bilselerdi eğer
Küçük düşürmez; değer üstüne verirlerdi değer

 

 

 

 

 

Sanal Bağımlılık, Uyanıklık, Fırsatçılık

0

Gazetelerden okumuş, haberlerden duymuşuzdur. Olay Kore’de yaşanıyor. Saatlerce internette bir oyuna dalan kadın, doğum sancılarının farkına varmaz ve bir süre sonra doğurur. Vakitsiz gelen bu münasebetsiz bebeği, anne derhal çöpe atar ve dönüp oyuna kaldığı yerden devam eder.

Geçen hafta Cuma namazına gittim. Namazlar kılındı, duaya sıra geldi. Cemaat dua yapıp işine dönmek istiyor. İmam da namazını bitirdi. Dua bir türlü başlamıyor. Niye? Görevli iki müezzin cep telefonlarındaki mesajlarla meşguller.

Cep telefonu, bilgisayar birer haberleşme, iletişim aracı, bilişim ürünü, bizim için bir nesne. Amaçlarımıza hizmet ettiği oranda değerli. Gerçekte, biz bu araçların efendisiyiz. Gel gör ki amaçla araç yer değiştirmiş. Bu da sağlıksız bir insan ve toplum üretiyor. İngiltere’de gençlerin yüzde altmışı monofobi hastasıymış. Monofobi, cep telefonsuz kalma veya yaşama korkusu. Korkunç bağımlılık, korkunç oranda bir hastalık. Gençlerin derhal tedaviye ihtiyaçları var.

Türkiye Yeşilay Cemiyeti medya araçlarına bağımlılıkla ilgili bir video sunumu hazırlamış. Sunumda farkında olmadığımız bağımlılığı fark ediyor; kendinize, çevrenize, çocuklarınıza hem gülüyor hem acıyorsunuz. Ağabi internette yetiştireceği sanal fasulyelerle, kız kardeşi de gelen mesajlara cevap vermekle meşgul. Öyle bir bağımlılık ki iki kardeş de çevrelerinde olan bitenden habersiz. Kız bir yerde şöyle diyor: “Ağabi, anne dur; bedavalarım var, onları bitirmek zorundayım!” Bu videoyu bir lisedeki gençlerle seyrettik. Sonunda gençlere sunumdaki en önemli cümlenin hangisi olduğunu sordum. Çoğu yukarıdaki cümleyi söyledi. GSM hizmeti sunan firmalar, çok uyanık. İnsanın zaafı olan bağımlılığı iyi tespit etmişler, iyi kullanıyorlar. “Bedava” diye sundukları bir lütuf değil, tam bir fırsatçılık.

Bağımlılık artsın, paralar gelsin, sermaye şişsin. Gençler asosyal, toplum duyarsız olsun bana ne? Yaşasın vahşi kapitalizm!

Yazımı sayısal verilerle dolduracak değilim. İstatistikler korkunç. Gençlerin yüzde bilmem kaçı cep telefonu taşıyor, zamanının bilmen ne kadarını internet, televizyon başında geçiriyor. Pek çoğu ne oyun ne kavga etmeyi biliyor. Arzu edilmeyen kavga bile bir iletişim değeri taşıdığı için özlenir oldu. Sanal araçlar ile bedenler çürütüldü, aşklar tüketildi, ümitler yıkıldı, değerler yıpratıldı, inançlar bitirildi, duygular eritildi… Kurduğumuz cümlelerde içtenlik, konuştuğumuz insanlarda dürüstlük, verdiğimiz sözlerde güvenilirlik kalmadı.

Mecbur muyuz böyle bir dünyada yaşamaya? Mekân olarak evet, içerik olarak hayır! Değişmeli bir şeyler, değiştirmeliyiz bir şeyleri. En azından kendimizi sonra yakınlarımızı kurtarmalıyız sanal kölelikten. Medyasız bir ortam oluşturmalıyız, bozulmamış tabiatla, insanla, yüreklerle birlikte. Medya uyanıklarına, fırsatçılarına “Dur, burası çıkmaz sokak!” demeliyiz. Onların cüretkarlığı kadar cesur olmalıyız. Bunun için klinikler değil, dernekler kurmalı, dostluklar oluşturmalıyız. Medya okuryazarlığını önemsemeliyiz, geliştirmeliyiz. Onların sanal silahlarına karşı, bizler fıtrat kalkanımızı kullanmalıyız. Kendimize dönmeli, kendimiz olmalı, kendimiz kalmalıyız. İnsanız!

Benden haykırması. Eylem herkesle birlikte. Sefer olmadan zafer olmaz. Şimdi sefer zamanı!

28 Şubat Analizi

28 Şubat bir mirastır.

Yapanların ve destekleyenlerin çocuklarına ve torunlarına bıraktıkları bir utanç mirasıdır.

Buraya dönmek üzere bir nokta koyalım.

Birinci dalga

İkinci dalga…

Dalga sayısı henüz yetersiz.

Ve olması gereken diğer dalgalar…

Merhum Mehmet Akif istiklal marşını yazdıktan sonra;

“Allah (cc) bu milleti bir daha İstiklal marşı yazmak zorunda bırakmasın.”diye dua etmiştir.

Bende O’ndan esinlenerek diyorum ki

“Allah (cc) bu millete bir daha 28 Şubat ve benzerlerini yaşatmasın.

28 Şubat milleti ve milletin değerlerini düşman gören,

Millete düşman olan bir zihniyetin ürürünüdür.

Milletin inanç ve değerleri kuşatma altına alınmış,

Top yekün bir imha harekâtı başlatılmıştı.

Sağcısı solcusu dinlisi dinsizi ile muhalif gördükleri herkesi düşman kabul etmişlerdi.

Kendi tabirleriyle bin yıl sürecek bir harekât başlatmışlardı.

Göz bebeğimiz olarak gördüğümüz,

Peygamber ocağı olarak nitelendirdiğimiz insanlar

Mevlit kandillerinden ve kutlu doğum haftalarından rahatsız olmuş

Peygamberi anmayı irtica olarak nitelendirmiş ve cadı avına çıkmışlardı.

Diploma denkliği iptal edilerek görevine son verilenler,

Sürgün edilenler,

İşten el çektirilenler

Ordudan atılanlar.

Zülfüyâra dokunduğu için savcılıktan atılarak avukatlık yapması bile yasaklananlar

İkna odalarına alınan başörtülü öğrenciler,

İşlerine son verilen rektörler dekanlar öğretim üyeleri,

Evine ekmek götüremediği için intihar eden babalar…

Ne demiş atalarımız alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste

Kaymaklı yönetim kurulu üyelikleri,

Batırılan bankalar,

Hortumlanan milyar dolarlar

28 Şubat’ın mali boyutu tam ve net olarak bilinemiyor bilinemez de.

Kapanın elinde kaldı.

Unutmamak gerekir ki tatlı tatlı yemenin acı acı çıkarması vardır.

28 Şubat 10 – 15 askerden ibaret değildir, olamaz da.

Bunu bir insana benzetirsek

Bunun kafası yani beyni olduğu gibi

Gövdesi kolları ve bacakları da vardır.

Bende aynı kanaatteyim ki 28 Şubat’ın beyni Sn Demirel’dir.

Günü gelir Sn Demirel’i ayrıca ele alırız.

Adalet Partisi’nin başına nasıl geldi.

Altı kere gidip yedi kere gelmek nasıl olur.

Diğerleri de asker, medya, işadamları ve yüksek yargının bir kısmıdır.

Burada Merhum YAZICIOĞLUNU anmamak haksızlık olur.

İstanbul’da bir toplantıda Çevik Bir’le Yazıcıoğlu karşılaşırlar.

Çevik Bir bir kâğıda: “Türkiye’nin İran olmasına müsaade etmeyeceğiz” diye bir not yazar.

Yazıcıoğlu’na gönderir.

Sanki Türkiye’nin İran olmasını isteyen varmış.

Hükümeti yıkacağız mesajı veriyor.

Aklınca tehdit ediyor.

Merhum Yazıcıoğlu “Biz de Türkiye’nin Suriye olmasına müsaade etmeyeceğiz” diye bir not yazarak Çevik Bir’e gönderiyor.

Sonra” Millete namlusunu çevirmiş tanka selam durmam” diye o tarihi sözünü söyleyerek hükümetin yanında olduğunu belirtiyor.

Yazıcıoğlu’nun şahadetine bir de bu pencereden bakmak lazım.

Kazıklı Voyvoda edasıyla devrin başbakan ve bakanlarına ağza alınmayacak hakaretler edenler aslında aynaya bakarak kendilerini görüyorlardı.

28 Şubat’ın medya ayağını iyi incelemek lazım.

Bu iş sadece Kartel medyası  meselesi değildir.

Amerikancı muhafazakâr medyayı.

Yâda ılıman İslam anlayışıyla yayın yapan basın yayın kuruluşlarını da incelemek gerekir.

O zor dönemde Merhum Yazıcıoğlu gibi milletin yanında yer alarak dik durmak varken,

Zorbaların yani güçlülerin yanında yer alarak,

Merhum Erbakan hocaya açık ve aleni tavır sergileyen,

Aynı dönemde Kanal D de Yalçın Doğan’ın kendisiyle yaptığı röportajda hükümetin ve merhum ERBAKAN hocanın aleyhine konuşmalar yapan,

Hatta “Asker ihtilal yapar isabet ederse iki sevap, hata yaparsa bir sevap alır”  diyen kanaat önderleri ve onların medya gurupları da dikkatlice incelenmelidir.

Sureti haktanmış gibi görünerek hükümete çekil çağrıları yapan,

Sonra kurulan hükümet içinde “Hayırlı olsun” manşetleri atan basın yayın organları iyi incelenmelidir ki 28 Şubata lojistik destek veren tüm kesimler meydana çıksın.

Bu konuyla ilgili hiçbir şey karanlıkta kalmasın.

28 Şubat bütün yönleriyle aydınlatılmadan ülke kabızlıktan kurtulup normale dönemez.

Elbette başta inançlı kesim olmak üzere her kesimden mağdurların 28 Şubat sürecinde parmağı olanlar için intikamcı bir davranış içerisinde olmaları doğru olmayabilir.

Suçluların cezalarını çekmeleri de adalet gereğidir.

Yine unutmamak gerekir ki yüz binlerce hatta milyonlarca mağdurun haklarını helal etmemeleri de bir haktır.

Zaten bu durum Ahiret için bir kamu davası konumundadır.

Bu ve benzeri haklar helal olsun demekle helal olmaz.

“Gerekirse silah kullanırız” diyen ve onlara lojistik destek verenler

Millet sizi baş tacı ederken siz bu aziz milleti ve onun değerlerini hangi hakla düşman görüyor ve onlara silah doğrultuyorsunuz.

Cebinizdeki maaşınız altınızdaki makam arabalarınız.

Her türlü lüks ve konforunuz bu milletin vergileriyle ödenir alınır ve sağlanır.

Sizde o milletin ensesinde boza pişirir kafasına silah doğrultursunuz.

İnsanda iman değilse bile biraz vicdan olması gerekmez mi?

Bu millet size düşman olsaydı tükürüğüyle boğardı.

Bırakın düşman olmasını anladığınız dilden konuşsaydı

Çocuklarını askere göndermez vergi de ödemezdi.

O silahı ve o maaşı o zaman nasıl ve nereden alırdınız.

Erbakan hocayı alaşağı ettiniz.

Hükümeti yıktınız.

Partisini kapattınız

Kendisine siyaset yasağı koydunuz.

28 Şubat uygulamalarının Firavun’un saltanatını garantiye alabilmesi için İsrailoğulları’ndan doğan tüm erkek çocuklar için ölüm emri vermesinden ne farkı var.

Çünkü Firavun’un saltanatı buna bağlı idi

O kendince sağlam hesap yapmıştı ama Allah(cc)ın hesabından haberi yoktu.

Siz de sağlam hesap yapmıştınız ama tarih bilginiz olmadığı için Firavun’un başına gelenlerden haberiniz yoktu.

İlahi adalet gereği Musasız Firavun olur mu?

Şimdi vur başını ranzaya,

Ağla gözlerim ağla,

Ağlar mısınız?

Güler misiniz?

Yoksa namaz mı kılarsınız?

Pantolonunun ütüsü bozuk diye,

Ordudan subay, askeri liseden öğrenci atanların

Namaz kılmaya başlamaları

Keşke inandırıcı olsa

Sizce işe yarar mı?

Zannetmiyorum

Ama ümit fakirin ekmeği

Denize düşen köpüğe sarılır misali

Balans ayarı öylemi?

Alın size balans ayarı.

Pardon demokrasi ayarı

Utancınızla baş başa kalın

Bu utanç sadece sizler için değil

Çocuklarınıza ve torunlarınıza miras bırakacağınız bir duygudur

Hak şerleri hay reyler

Görelim Mevla neyler

Neylerse güzel eyler

Allah(cc) bu aziz millete bir daha 28 Şubat ve benzeri günler göstermesin.

Darbesiz

Cuntasız

Hacı Ahmet Kayhan baba diyor ki

Gördüm ki;

Hâkim amma hükmünde adil değil

Gördüm ki;

Âlim amma ilmiyle amil değil

Gördüm ki;

Mürşit amma kâmil değil

Gördüm ki;

Zengin amma cömert değil

Gördüm ki;

Müslüman amma imanlı değil

Gördüm ki;

Fakir amma, sabırlı değil

Gördüm ki;

Camiye devam eder amma namazda değil

Gördüm ki;

Dergâh kapısında daim amma derviş değil

Gördüm ki;

Zikir dilde amma kalpte değil

Gördüm ki;

Dua için açılmış eller amma ihlâslı değil

Gördüm ki;

Ben diyor amma senden haberdar değil

Gördüm ki;

Cennete talip amma cehennem yolundan kurtulmaya gayretli değil

Gördüm ki;

Ahlaktan bahseder amma edepli olmaya niyetli değil

Gördüm ki;

Dedikodudan şikâyetçi amma vazgeçici değil

Gördüm ki;

Kıskançlıktan korkar amma nefsine hâkim değil

Gördüm ki;

Elde dilde Kur’an amma yolunda değil

Gördüm ki;

Muhammed’e hayran amma ahlakında değil

Gördüm ki;

Gurur- kibir malül amma farkında değil

Gördüm ki;

Hali davranışı İslami amma Muhammedi değil.

 

 

“Ülkücüler”e Sefer Görev Emri mi?

 

İslâmî camiada ilk ‘Minyeli Abdullah‘ ve ‘Yalnız Değilsiniz‘ filmleri oynadığında Müslümanlık iddiasında olanlarında gidip seyretme zorunluluğu vardı. Düşük ayar filmler çekilir; “Ne yapalım, imkânımız bu kadar” denerek dinî hassasiyetler üzerinden hâsılat pazarlanırdı. Bomboş gazeteler, kalitesiz dergiler, berbat müzik kasetleri çıkarılacak ama mütedeyyin pazar ibadet sevabıyla bunları almaya mecbur olacaktı. Sonra sonra önce iktidar olmayı öğrendiler, sonra diğer işleri..

Ülkücüler” filmine gittiğimde ilk aklıma gelen bu oldu. Bu kadar basit bir belgesel herhangi bir TV kanalında tamamen seyretmem mümkün değildi ama sinemada bi’l-mecburiye seyrettim. Ocak’lı arkadaşların görev bilinci ve “Biz gitmesek bir daha sinema salonlarında böyle filmlere yer verilmez” endişesi bana çok tanıdık geldi.

Gelelim filme, daha doğrusu bol canlandırmalı ucuz belgesele:

  • Muhtemelen belgeseli Kurtlar Vadisi ekibi çekti zira öyle bir hava var.
  • Filmin başından sona ocaklı gençlere seminer veren adam Amerikan menşe’li psikopat askerlere benziyor. Yalnız üslubu ocak diline oldukça yabancı.
  • Konuşanların bir kısmı yerinde ve makûl de bazılarını kim, neye göre seçmiş; anlayamadım.
  • Konuşturulan şahsiyetlerin hepsi niye hep Osmanlı armasının önünde konuşturulur; ülkücülüğe adres, yön mü çiziliyor?
  • Belgeselin adı “Ülkücüler” değil de “12 Eylül’de Ülkücüler” olsaymış daha doğru olurmuş. Kavga ve işkence sahnesinden gına geldi.
  • Bu filmin zamanlamasıyla 12 Eylülcülerin yargılanma kararı nasıl çakıştı.
  • Bu belgeseli seyredenlerin komünist düşmanlığının depreşmesi ve askerî üniformalılara karşı buğzun derinleşmesinden başka bir kazanımları olur mu?
  • Gene olsa gene komünistlerle savaşırız” repliği yeni dönemde Ülkücülere eskiye benzer bir rol biçileceğinin mi habercisi?
  • 28 Şubatçıların tasfiyesi yapılacaksa sırada ve hedefte CHP’mi var?
  • Ergenekon, Balyoz, 12 Eylül, 28 Şubat vb. vs. ne varsa içerideki üniformalıları ağır cezalar mı bekliyor diyet olarak?
  • Kullanılmadık‘ diyen Ülkücü Reisler, müdahalenin ne sağcı ne de solcuların işi olmadığını ve dışarıdan planlandığını söylerken kim ve ya kimler kullanılmış olmuyor?
  • Belgesel “mevcut iktidarla kavganızı unutun, onlar da dindar çocuklar. Ama bu solcular var ya, bu solcular” diyorsa zekâmızla alay ediliyor demektir.

Sinema tekniği ve dili açısından zayıf, canlandırma sahneler için çok amatör, diyaloglar içinse soğuk ve ruhsuz, seminer seviyesi olarak da ortaöğretim gençlerine CD gösterimi noktasındaki bu yapım çok gizli olmayan bir 25. Kare gibi bize İslâmcılık ve Osmanlıcılık adresi gösteriyor gibi.

Ocak – bucak mazisi olan ve Nizam-Âlem geleneğinden gelen birisi olarak ben bile şiştim. Ki inançların hayata taşınması gibi sabitelerim vardı. Fakat belgeselden çok mesajlarını beğenmedim. İnşallah reisler, rüesalar beğenmişlerdir. En çok da nerdeyse 1 senedir filmle ilgili takibâtını bizimle, karikatürlerini de film ekibiyle paylaşan Murat Yılmaz‘a üzülürüm.

Ülkücü Hareket engelleniyor mu yoksa çengelleniyor mu?

 

 

Yeni Anayasa – 3

Bilge şahsiyet Prof. Dr. NEVZAT YALÇINTAŞ ile Anayasa sohbetimize devam ediyoruz.
(ÜÇÜNCÜ BÖLÜM)
Oğuz Çetinoğlu: 1982 Anayasası’nın 10. maddesine, ‘eşitlik’ prensibine eklediğiniz bölümle ilgili düşüncelerinizi okuyucularımızla paylaşır mısınız?
Prof. Dr. Yalçıntaş: Başlangıç metninin açıklanmasında, diğer birçok ilkenin ülkemizde ihlal edildiğini, bu ihlallerin aynı zamanda gerçek anlamından saptırılmış, bir “laiklik” kavramına bağlanmak çabasında bulunulduğu anlatılmıştı. Bu yanlış durumun şüphesiz ki en çarpıcı örneği “türban” veya “başörtüsü” yasağı olmuştur. Bu yasak senelerce, hatta bu güne kadar, her yaştan hanımlarımızın başta öğrenim görme, çalışma, sağlık hizmetlerinden yararlanma gibi pek çok hak ve hürriyetlerden mahrum edilmesi sonucunu doğurmuştur. On binler ve belki de yüz binlerce kadın ve genç kızımızın mağdur edildiği bu haksız yasak uygulaması dramının ortadan kaldırılması için yapılan her hukukî teşebbüs, “katı ve hukukla bağdaşmayan”  yorumlarla önlenmiş, bu sosyal dram ve mağduriyet devam ettirilmiştir. Bazı hukukçularımızın tabîi hukuk kuralları ile açıklanamayacak bu yasakçı yorumları uygulamada çok sert ve “insan aklına zarar” örnekler ortaya çıkarmıştır. Bunları, örnekleri de zikrederek, tarihe not düşürecek araştırmacılara bırakmak şimdilik yeterlidir.
Birkaç on yıldır Türkiye’de sürüp giden bu traji-komik problemi sonlandırmak ve ülkemizde medenî bir sosyal ve eğitim-istihdam hayatı tesis etmek için Yeni Anayasamızın “Kanun Önünde Eşitlik” bahsine bir fıkra eklenmesi şart görülüyor.
1982 Anayasası’nın 10. Maddesine ek fıkra:
– Hiçbir kişi inancından, yaşama tarzından, giyiminin şeklinden dolayı insan hak ve hürriyetlerinden ve özellikle öğrenim, işe girme, çalışma, sağlık gibi hizmetlerden yararlanma haklarından mahrum edilemez, kınanamaz.
Bu hak ve hürriyetleri engelleyenlerin suçları Türk Ceza Kanunu’nda düzenlenir.
Çetinoğlu: Bu düzenleme ile ulaşılmak istenen hedefi açıklar mısınız?
Yalçıntaş: Milletimizin topyekûn iradesini temsil edecek yeni Anayasamızda Devletimiz bu haksız ve traji-komik yasaktan kurtulmalıdır. Bir dönemde TBMM’ndeki ve Bakanlar Kurulu’ndaki Millet vekilleri kendi seçtikleri Cumhurbaşkanının görev yaptığı mekâna örtülü hanımları ile giremediler. Bir kısmı da bu durumu ihdas eden Köşk Daveti’ne icabet etmediler.
Böyle bir yasağı ihdas edenler, Anayasal bir kurum olan ve hayatî önem taşıyan T.C Diyanet İşleri Başkanlığı’nın değerli ve bilgin Başkanı Tayyar Altıkulaç zamanında “başörtüsü-tesettür” konusunda verdiği resmî görüşü (Fetvayı) görmezlikten geldiler. O tarafa bakışlarını kararttılar.
Doğru, yanlış her indî, şahsî görüş ve eylemlerini T.C’nin kurucusu dahi kahraman, rahmetli Atatürk’e bağlayan yasakçılar bu büyük önderin muhterem ve merhume annesi ve hanımının da başlarının örtülü olduğunu dikkate bile almadılar ve millet bütünlüğünü bölücü tutumlarını devam ettirdiler.
Yeni Anayasada 1982 Anayasası 10. Maddesinde ki ek fıkra yer aldığında, 1982 Anayasasında “Temel Hak ve Hürriyetlerin sınırlanması başlıklı 13. Maddedeki “Laik Cumhuriyet” deyimi “Dünyevî ve Demokratik Cumhuriyet” tabiri şeklini alacaktır.
Esasen 1982 Anayasası’nın “Temel Haklar ve Ödevler”  başlıklı ikinci kısmı bütün maddeleri ile (12. ve 40.) yeniden ele alınıp incelenerek, demokrasi,  evrensel değerler ve toplumumuzun ulaştığı sivil düzey değerlendirilerek yeniden yazılmalıdır.
Çetinoğlu: Din ve Vicdan Hürriyeti meselesi de önemli bir konu. Mutlaka söyleyecekleriniz vardır…
Yalçıntaş: 1982 Anayasası’nda “Din ve Vicdan Hürriyeti” başlıklı bir maddenin bulunması (24’ncü md) yerinde olmuştur. Esasen aslî ve doğru manada “laik”liğin en önemli öğelerinden birisi de kişileri “Din ve Vicdan” hürriyetine sahip olmasıdır. Bu hak ve hürriyetin inkârı ancak dinî inanç ve vicdanî kanaatleri reddeden, onlara karşı olan Komünist Sovyet Rusya gibi ülkelerde görülmüştür. O tür rejimlerde Marksist bir anlayışla ateizm yaygınlaştırılmaya çalışılmakta ve her bir din, ibadetler, öğrenim, dinî ve vicdanî kanaat içeren yayınlar yasaklanmaktadır. Sembolik bir-ikisi dışında camii, kilise ve havralar başka faaliyetlere tahsis edilmektedir.
24. Maddenin ilk fıkrasında isabetli olarak “herkes, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir” denildikten sonra müteakip fıkrada “14. madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dinî ayin ve törenler serbesttir.” Hükmüne yer verilmiştir.
Şimdi burada şu sual zihinlere gelmektedir: “Acaba böyle bir tekrara lüzum var mıdır? Çünkü özellikle Anayasada yer alan, hüküm ifade eden maddelerin birbirine tezat teşkil eder şeklinde yorumlanması şüphesiz ki doğru olamaz. Temel Kanun olan Anayasaların madde ve hükümleri bir ‘bütün’ teşkil etmesinden dolayı bunların yorumları birbirine uygun, birbirini destekler ve tamamlar şeklinde olmalıdır.
Esasen Anayasa’nın 14. Maddesindeki tek hüküm şöyledir: “Anayasa’da yer alan hak ve hürriyetlerin hiçbiri Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve laik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz.”
Görülüyor ki 14. Madde isabetli olarak genel geçici bir hüküm getirdiğine göre bu durum 24. Madde’deki “hürriyet”ler içinde caridir. Anayasa “Kodifikasyonu”nda da yani metinleştirilmesinde maddelerin birbirine uyumu esastır.
Çetinoğlu: 14. Madde’deki hükümler yerinde midir?
Yalçıntaş: Kesin kanaatimiz şudur: Burada korunan “Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü”, “Temel hak ve hürriyetler” bugünde ve yarınlarda asla vazgeçmeyeceğimiz esaslardır.
Bunlar yeni Anayasa’mızda da yer almalıdır.
Çetinoğlu: Sizi bu kanaate vardıran gerekçeleri açıklar mısınız?
Yalçıntaş: Titizlikle muhafazası gereken birlik, bütünlük ve temel hak ve hürriyetler, ülkemizin uzun zamandır içinde bulunduğu şartlar dolayısıyla, tahrip edilme girişimleriyle karşı karşıya kalmaktadır. Bu satırların okuyucuları en yeni bazı masum gibi gösterilen “bölme” ve “parçalama” hatta tahrik girişimlerini hatırlayacaklardır:
12 Haziran 2011 genel milletvekili seçimlerinin hemen öncesinde Güneydoğu Anadolu’muzun bazı yerleşim yerlerinde yanı başlarında Müslüman halkımızın namazlarını kıldığı büyük camiler mevcut ve açıkken bazı vatandaşlarımız, organizatörlerin öncülüğünde açık havada ayrı Cuma namazı kılmışlar ve mahallî bir dille hutbe dinlemişlerdir.
Bu bölünme, ayrışma teşebbüsü burada kalmadı yine aynı bölgemizin bir ilçesinde üniversal bir çağrı olan Ezan, yine yöreye has bir dille okunmuştur. Bu ayrıştırıcı ve bölücü teşebbüsler dinimizin en hassas vazgeçilmez esaslarından olan Cuma namazlarında, ibadete çağrı için okunan Ezan’ın aslî dilinden başka bir dille yapılıyor. Bu tür girişimlerin ne için, hangi hedefe yönelik olarak yapıldığını anlamak herhalde zor değildir. Ayrıca o bölgede görev yapan imamlardan bazıları şehid edilmişlerdir.
Müşterek vatanımızın bölünmez bir bölgesi olan Güneydoğu’nun bazı yerleşim noktalarında bu müessif girişimler yapılırken çocukluk ve gençlik yıllarımı yaşadığım ülkemizin Başkenti ve Türkçemizin orada doğup büyüyen herkesin ana dili olduğu güzel Ankara’mızda. Başta şehit çocukları olan babam ve annem olmak üzere hemen herkesin, namaza çağrı olan Ezan’ın Türkçe okunmasını başta hiçbir şekilde benimsemediklerini, Ezan-ı Muhammediye hasret çektiklerini bugün gibi hatırlıyorum.
Dahası da var: İlk hür ve dürüst 14 Mayıs 1950 Milletvekilleri seçimlerinin yapılıp TBMM toplantılarının ilklerinin bir gününde, meclis, muhalif ses çıkmadan “Ezan okuma şeklini serbest” bıraktığında Ulus’ta Meclis’in önüne biriken Ankaralıların birbirlerine sarılıp gözleri yaşlar içinde sevinçlerini, şükürlerini belirttiklerinde o kalabalığın arasında bizzat bulunuyordum. Hafızam o genç yaşta bu manzarayı kaydettiği gibi, hemen o gündeki ilk vakit namazında Ankara’daki, bütün minarelerden “Allahü Ekber” sedalarının yükseldiğini işittim. O gün bir bayram havası esti:
İstiklâl Harbi’nin kalpgâhında ve şüphesiz vatanın bütün şehir ve köylerinde. Bu halkın halk için yönetimi demek olan genç Cumhuriyetimizin, “Devlet-Millet” bütünlüğünün ayrılmazlığının hiç şüphesiz daha güçlendiğini bir gündü. Yeni Meclis en güzel kararını almış devlet milletiyle tekrar kucaklaşmıştı. İkisinin arasındaki “sosyal akit” yeni ve güçlü bir imza daha kazanmıştı.
Bizler, bu ülkenin evlatları, doğduğumuzda bu ezan kulaklarımıza okunur, camilerimizde, bu ezanın çağrısı ile omuz omuza vererek sadece Cenab-ı Hakk’a secde eder ve mutlak inandığımız ölümsüzlüğe bu ezanla uğurlanırız.
Bu inanç ve ibadet bütünlüğünü bozmaya çalışanların, fırsat bulduklarında nelere cür’et edeceklerini hepimiz düşünmeliyiz. Yakın ve uzak tarih böyle niyet taşıyanların nihaî hesapta elde ettikleri sonucun şu olduğunu gösteriyor: Hüsran. Yalnız temenni edelim ki “Ba’de harab-ül Basra” olmasın Millet olarak bütünlüğümüzün en temel esasını din birliğimizin teşkil ettiğini, burada bölünüp, parçalanıp, birbirimizden ayrılmaya asla tolerans göstermeyeceğimizi idrak etmemiz gerekmektedir.
Cumhuriyetimizi kuranlar, başta gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere dinimiz İslâmiyet üzerinde ihtilafa düşüp, bölünüp çatışmalara sürüklenmememiz için Cumhuriyetin ilanından sadece aylar sonra “Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kurmuşlardır. Cumhuriyetimizin 100. Yılına doğru gittiğimiz bu zamanlarda eğer asırlık süre içinde, tabii karşılanabilecek bazı fikir ayrılıkları dışında Türkiye’de ağır dinî ayrışmalar, bölünmeye varan çatışmalar ortaya çıkmamış, dinî bütünlüğümüz tahrip edilmemiş ve misyoner nüfuzu, propagandaları zemin tutamamışsa bu olumlu durumda Diyanet İşleri Başkanlığımızın, azimli, yorulmak bilmez ve sağduyulu gayretlerinin, çalışmalarının büyük payı olmuştur. Milletimiz mabetlerimizde bilgilenip en güzel ve vakur şekilde ibadetlerini yapabiliyor, muktedir olanlar bilinçli bir şekilde haclarını eda ediyorlar, ülkemizin tümünde dinimizin emrettiği birlik ve huzur hâkimdir. İslam’ı kabulden bugüne gelen Din ve devlet beraberliği (Din-ü Devlet) ve vatan-millet ayrılmazlığı (mülk-ü millet) asrımızın modern anlayış ve kuruluşları çerçevesinde, pek çok devletleri kıskandıracak bir şekilde ülkemizde devam etmektedir. En müşkül ve problemli zamanlarda, halkımızın kalbi kan ağlarken dahi milletimizin Devletine karşı çıkmaması, sabırla sükûnetini koruması, Devleti ve vatanı için canını seve seve feda etmesi bizi bir tek vücut haline getiren bu asırlar öncesinde başlayan tarihi miras ve an’anedir.
Çetinoğlu: Diyanet İşleri Başkanlığı’nın konumunu tartışmaya açmak isteyenler var. Sizce Diyanet İşleri Başkanlığı’nın anayasadaki yeri ne olmalıdır?
Yalçıntaş: Hiçbir ilmî ve pratik tutarlılığı olmayan ve ideolojik içerikli görüşlerle Diyanet Teşkilâtı’nın varlığına itiraz eden kişiler ya Anayasa Kodifikasyonu’nun tekniğinden habersizdirler veya T.C. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluşunun 1924 yılı başlarında olduğu; Laiklik teriminin ise Anayasamıza 6 Ok’tan birisi olarak 1937 yılında dâhil edildiğini hatırlamak istemiyorlar.
Yeni Anayasamızda da, T.C Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bir Anayasal kuruluş olarak ve görevlerini muhafaza ederek yerini alması mutlak gereklidir.
Çetinoğlu: Gerekçelerini de açıklamak lütfunda bulunur musunuz hocam?
Yalçıntaş: Aksini ileri sürenlere burada başka bir gerçeği, hem tarihte ve hem de günümüzde mevcut değişmeyen bir gerçeği hatırlamalarını isterim: Müslüman milletimiz bu ülke ve devletin sahib-i aslisidir. Azınlık bir cemaat değildir. Gayr-i Müslim vatandaşlarımız Lozan Anlaşması’ndan da gelen cemaat haklarını koruyup, cemaat teşkilâtlarını kurabilirler. Milletimiz ise kendi bir kısım dinî hizmetlerinin, ibadet ve öğretim gibi, devleti eliyle, resmî olarak organize edilmesini istemiş ve bu hususlar Anayasa ve kanunlarla kabul edilmiştir.
Bu yerleşmiş olan düzen sadece Cumhuriyet dönemine de has değildir, asırlardan beri gelmiş, yalnız yenilenmiş, modern şartlara cevap verir hale getirilmiştir. Aslî muhtevasından çıkarılarak, bir çatışma ideolojisi haline getirilmiş yanlış laiklik yorumlarıyla Cumhuriyetimizin temel taşlarını yerinden oynatmayalım. Doğruları yanlışlardan ayırma akıllılığını, beceri ve titizliğini gösterelim. Eğer hâlâ bir “restorasyon” dönemindeysek başarıları, kazanımları tahrip etmeyelim. Enerji ve dikkatimizi hatalarımızı; yeni huzursuzluklara yol açmadan, gelişmiş, sosyal ve siyasî dengesini demokrasi şartlarında gerçekleştirmiş ülkelerin başarılarından örnek alarak, düzeltelim.
Millet varlığında ve ülke yönetiminde büyük bir boşluğu önemli hizmetleriyle dolduran Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 1982 Anayasasındaki konumu aynen korunabilir:
“Madde 136- Genel İdare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, dünyevilik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasî görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek özel kanunda gösterilen görevleri yerine getirir.”
Yukarıda yer alan görev ve unsurlarını;
a) Siyasetin dışında kalmak,
b) Millet dayanışması ve
c) Bütünleşmesini amaç edinmek gibi hedefleri sağlamada Diyanet İşleri Başkanlığımızın, verimli millet-devlet birliğini sağlamlaştırıcı hizmetler verdiğini belirtmek bizler için vicdanî bir vazifedir.
Çetinoğlu: Ekonomik, sosyal ve kültürel hayat ile ilgili görüşlerinizi alabilir miyim?
Yalçıntaş: Toplumun ekonomik, sosyal, kültürel ve manevî yaşayışı kendi normal seyri içinde var olmaktadır. Devletin diğer pek çok konuda olduğu gibi, burada da her alana, kesime ve kişilere müdahil olması, etkili olması gereksiz ve zararlıdır. 1982 Anayasası bu yanlışlığa düşmüş, hazırlanmakta olduğu kısa dönemin olaylarının istikametinde pek çok ayrıntı meseleye ait hükümler getirmeyi hedef almış, kısa bir ifadeyle “konjonktür”e tâbi olmuştur.
Yeni Anayasada ise Millet varlığının iktisadî, sosyal, kültürel ve manevî hayatında tayin edici temel umdeler ve Devletin yeri belirtilmeli ve toplumun tabii yaşayışına müdahaleci hükümlerden kaçınılmalıdır.
Çetinoğlu: Devletin görevi kapsamında, madde için belirlediğiniz bir metin var mı?
Yalçıntaş: Şöyle bir madde teklif ediyorum:
Devlet ekonomik kalkınmayı gerçekleştirmek, sosyal, kültürel ve mânevî gelişmeyi sağlamak için gerekli tedbirleri alır, uygulamaları yapar.
Devlet bu alanlarda faaliyet gösteren özel sektör ve kesimleri teşvik eder.
Yukarıda sayılan alanlarda devlet kanun koyma, düzenlemeler yapma, yatırım, kurumsal tedbirler alma gibi icraata başvuracaktır. Madde zikredilen “manevi gelişme”den daha çok “genel ahlâk” kuralları ve bunlara uyum ve saygı davranışlarının geliştirilmesi kastedilmektedir.
Çetinoğlu: Ailenin ve çocukların korunması konusu var…
Yalçıntaş: 1982 Anayasası’nın 41. maddesi küçük eklemelerle şöyle olabilir:
Aile Türk toplumunun temelidir ve eşler arasındaki saygı ve eşitliğe dayanır.
Devlet, ailenin huzur ve refahı ile özellikle kadın, ana ve çocukların korunması ve millet nüfusunun azalmasını önleme, gelecek genç nesillerin devamını sağlayıcı tüm tedbirleri alır.
Devlet, her türlü istismar ve şiddete karşı çocukları koruyucu, şahsiyetlerini geliştirici tedbirleri alır.
Çetinoğlu: Açıklama maksadıyla söyleyecekleriniz var mı Hocam?
Yalçıntaş: 1982 Anayasası’nda 41. Maddesinde, yerinde olarak belirtildiği gibi “Aile” toplumumuzun temeli ve çekirdeğidir. Tarihimiz boyunca hep böyle olmuştur ve halen de öyledir. Genel olarak batı ülkelerinde aile bağları zayıflamakta ve çözülmektedir. Bu ülkeler bu çözülmeyi durdurmak için pek çok tedbire başvurmakta ve malî harcamalar yapmaktadırlar.
Benzer gerilemeler ve bozulmalara uğramamak için Türkiye aileyi koruma politikalarını geliştirme ve güçlendirmelidir.
Yukarıda teklif ettiğimiz madde de bazı yeni unsurlara yer vermiş bulunuyoruz. Bunlar kısaca şunlardır:
1- Fıkrada “eşitlik” beraber ve ondan önce “saygı” unsurunu ilâve ettik.
2- Fıkrada “aile plânlamasının öğretimi ile uygulamasını sağlamak” hedefi çıkarılmıştır. Modern toplumlarda bu tercih ve uygulama çiftlerin kendilerine bırakılmaktadır. Bu çıkarılan cümlenin yerine “millet nüfusunun azalmasını önleme, “gelecek genç nesillerin devamını sağlayıcı tüm tedbirlerin alınması hedefi konulmuştur.
Bilindiği gibi gelişmiş ülkelerde, nüfus olgunlaşma (maturite) seviyesine ulaşmakta ve nüfus eksilme safhasına girmekte ve bu durum ise o ülkeler için ciddi ekonomik, sosyal ve moral problemlere yol açmaktadır. Batı Avrupa ülkelerinde ve özellikle komşumuz Rusya’da bu sorun şiddetle yaşanmakta, ailelerin çocuk sahibi olma tercihleri, gittikçe artırılan “aile ödemeleri”  ile teşvik edilmektedir.
Ülkemizde devlet ve özel sektörümüzün atılımları ile ekonomi sevindirici bir şekilde, cumhuriyetimizin başlangıcından beri gelişmekte, refah seviyesi yükselmekte, şehirleşme sür’atle artmakta ve zenginleşme devam etmektedir. Bütün bunlar ve diğer faktörler neticesinde de Türkiye’nin nüfusu “maturite” safhasına gelmiş ve doğum oranlarına bağlı olarak nüfus artış hızında sürekli ve belirgin bir düşüş trendi ortaya çıkmıştır.
Demografi ilimin verileri ve Rusya, dâhil Avrupa ülkelerinde görülen ciddi sosyo-ekonomik olumsuzluklar Türkiye’mizin bu temel konuda geç kalmadan etkili tedbirler almasını zaruri kılmaktadır. Bu uygulamaların olumlu ve gelişmeci yönde olması, aileyi güçlendirmesi  gerekmektedir.
Burada şahsî bir not da düşmek isterim. Fransa’da doktora öğrenim yıllarında, yukarıda zikredilen “aile planlaması” uygulamalarının bizim gibi ülkelerde ciddi olumsuzluklara yol açacağını gördüğümden dolayı ülkeme döndükten sonra bizdeki yanlışlığı genç bir akademisyen ve araştırmacı olarak anlatmaya devamlı gayret ettim.
Devlet Plânlama Teşkilatı’nda kendi sorumluluğum altındaki “Sosyal plânlama” çalışmaları dışında ülkemdeki bu “yaygın yanlış”ı ve etkili bir şekilde düzeltme imkânı olmadı. Anayasalar gibi temel mevzuatın hazırlayıcıları da bu tür alanlarda uzman bilgisi olan kişilere başvurmak gereğini duymadıklarından yıllarca bu gayrî ilmî, olumsuz uygulamalar yapıldı. Ülkemizin aleyhine olan bu uygulama bazı dış kuruluş ve çevreler tarafından teşvik edilmiştir. Şurasını da hatırlatalım ki son dönemde hükûmet yetkilileri sorunu gördüler ve düzelmesi için topluma hatırlatıyorlar.
Bir milletin refah seviyesinin yüksek olması şüphesiz ki nüfusunun azlığına değil ve fakat zengin kaynaklara sahip olması ve bunları en verimli bir şekilde değerlendirmesine bağlıdır. 2011 yılının 75 milyonlu Türkiye’nin refah seviyesi, fert başına düşen millî geliri iktisadî güç ve zenginliği 1930’ların ortalama 15 milyon nüfuslu Türkiye’sinden şüphesiz çok daha fazladır. O tarihten bugünlere nüfusumuza katılan 60 milyon Türk yurttaşımız Türkiye’yi fakirleştirmedi, zenginleştirdi.
Çetinoğlu: İnsan topluluklarını ‘millet’ hâline getiren unsurların en önemlilerinden biri olan dilimiz Türkçeye Yeni Anayasa’da yer verilmeli mi?
Yalçıntaş: Yeni Anayasa’nın başlangıç maddelerinde tekraren teklif ettiğimiz ve önceki Anayasalarımızın tümünde olduğu gibi Devletin, dili Türkçedir. Bu esas değişmemeli ve zayıflatılmamalıdır. 1982 Anayasası’nın 42. Eğitim ve öğretimle ilgili maddesinde de, son fıkrada, “Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez”  hükmü yer almaktadır. Bu maddeye en son fıkra olarak aşağıdaki hüküm eklenmelidir:
42. Maddeye Ek:
“Devlet Türkçenin gelişme ve dünyada yaygınlaşması gereken tedbirleri alır, düzenlemeler yapar.”
Türkçe dünyanın en eski köklü ve yaygın dillerinden birisidir. Birleşmiş Milletlerin “UNESCO” teşkilâtının araştırmalarına göre dilimiz Türkçe Dünyada en çok konuşulan 10 dil arasındadır.
Diller konusunda uzman ilim adamları ve araştırmacılar dünyada 2100 civarında değişik dilin varlığını, konuştuğunu tespit etmişlerdir. Sadece Hindistan’da konuşulan mahalli dil sayısı 200’e ulaşmaktadır. Afrika’da, Asya’da, yakınlığımızda olan Kafkasya’da da çok çeşitli diller konuşulmaktadır.
Kafkasya’daki dillerin çokluğundan dolayı, adeta her tepenin arkasında değişik bir dil olduğundan eski Arap coğrafyacıları ve bu bölgeye gelen gezginler Kafkas mıntıkasına “Cebel-i Elsine” “diller ülkesi” demişlerdir. Zamanımızda bu dillerden bazıları kaybolmaktadır. “Ibıhça” bunlardan birisidir.
Söz konusu 2100 civarındaki konuşulan dillerden sadece 75 kadarının 1 milyondan fazla insan tarafından konuşulup yazılı şekilde olduğu, yani yazı dili haline getirilmiş olduğu da yine ilmî olarak tespit edilmiştir.
İşte Türkçemiz, bu 75 civarındaki dünya dillerinden en çok konuşulan ilk 10’u içerisinde bulunmaktadır. UNESCO’nun tespitine göre İngilizce, Mandarin Çincesi, İspanyolca, Portekizce, Bahasa Endonezya’ca gibi çok yaygın dillerin bulunduğu diller grubunda yer almaktadır.
Türkçe Türkiye dışında Çin Seddi’nden Adriyatik’e kadar uzanan coğrafyada,  Avrasya’da yer alan milyonlarca kişinin ana dilidir. Ayrıca, batı Avrupa, kuzey Amerika ve Avustralya’da yaşayan, Türkçe konuşanların sayısı da milyonlarla ifade edilmektedir.
TBMM’nin 22. Döneminin son haftalarında “Yunus Emre Türkçe Kültür Merkezleri” kanununun kabulü sırasında Türkçenin “Dünya Dilleri”nin ön safta gelenlerinden biri olma özelliğine sahip olduğu açıklıkla ortaya konmuştu. Bu konuda Devletimizin sorumluluğunun bir Anayasa hükmü haline getirilmesi yerinde ve zaruridir.
Şu hususu belirtmekte fayda vardır ki geniş Türk coğrafyasında değişik Türkçe lehçeleri konuşulmakta ve yazılmaktadır. Bunların hepsinin, müşterek lehçe olarak, İstanbul’da konuşulup yazılan Türkçeyi tek örnek almaları Kırımdan İsmail Gaspıralı, Azerbaycan’dan Vahapzade, Kazakistan’dan Cengiz Aymatov gibi pek çok fikir, edebiyat adamları ve yazarlar tarafından belirtilmiştir. Böylece Türkiye’nin dil birliği konusundaki sorumluluğu daha da artmaktadır.
Türkçenin yukarda yer aldığı gibi “gelişmesi” ve “yaygınlaşması” için her şeyden önce kendi ülkemiz Türkiye’de bütün okul kademelerinde, yeni tüm okullarda, ilköğretimden Üniversitelere kadar öğretimin Türkçe yapılmasına doğrudan bağlıdır. Bütün ilim, teknik ve meslek dallarında öğretimin kendi öz dilimizde yapılması Türkçeyi de geliştirecek, zenginleştirecek ve çağın tüm kavram ve terimlerinin Türkçe ifadesini mümkün kılacaktır.
Ülkemizde bütün kademelerde öğretimin Türkçe yapılması başka dillerin öğrenilmesine asla engel teşkil etmeyecektir. Yabancı dillerin de öğrenilmesi için Devlet lüzumlu tedbirleri alacak, düzenlemeler yapacaktır, hatta destekçi olacaktır.
Çetinoğlu: Madde metni olarak teklifiniz var mı Efendim?
Yalçıntaş: Yeni Anayasamızda şöyle bir hüküm yer almalıdır.
Madde- Türkiye’de öğretim, bütün kademelerde, Türkçe yapılır. Milletlerarası antlaşma hükümleri saklıdır.
Yabancı dillerin öğrenimi, ayrı kurslarda sağlanır.
Devlet yabancı dillerin öğrenilmesini destekler.
Bu hüküm dolayısıyla, bazı okul ve üniversitelerde yabancı dil öğretimi yapılmasının getirdiği mahzurlar önlenmiş olacaktır.

(ÜÇÜNCÜ BÖLÜMÜN SONU. DÖRDÜNCÜ BÖLÜM YARIN VERİLECEKTİR)

 

Hakimiyet Milletin mi?

TBMM’nin bir kuruluş yıldönümünü daha kutladığımız bu günlerde muhasebesini yapacağımız esas konu, herhalde “milli hâkimiyetin” veya “ulusal egemenliğin” sağlanıp sağlanamadığı olmalıdır.

Çoğu sosyal olayda olduğu gibi “evet” ve “hayır” cevabının kolay verilemeyeceği bir durum söz konusu. Yani tablo ne siyah ne de beyaz. Grinin hangi tonunda olduğumuza karar vermek için günümüzün demokrasi uygulamalarına çeşitli açılardan bakmakta fayda var.

ASKERİ VESAYET: 1960 sonrası asker içinde “Cumhuriyeti koruma ve kollama görevinin” üstlenilmesi veya “durumdan vazife çıkarmak” anlayışı ile yapılan darbeler sürecinin sorgulandığı ve hatta yargılandığı bir dönemdeyiz. Herkesin asli görevini yapmaya başlaması da, TSK içindeki “seçilenlerin ülkeyi yönetme becerisinin olmadığı” anlayışında olanların sesinin çıkamaması iyidir. Millet iradesine sahip çıktığı zaman demokrasimiz de devletimiz de yücelir. Ancak TSK içinde ABD’ci veya anti-Amerikancı gruplarla ilgili bir çatışma olduğu ve ABD’nin kendine karşı komuta kademesini tasfiye ettiğine dair iddialar bile yapılanların millet iradesinin yansıması olmadığına dair şüpheler uyandırmaktadır.

KUVVETLER AYRILIĞI: Millet iradesinin hâkim olduğu rejimlerde, devleti oluşturan yasama- yürütme- yargı kuvvetleri arasında görev ve yetki ayrılığı ile birbirinden bağımsızlığı ifade eden kuvvetler ayrılığı gerçekleştirilmeye çalışılır. Yasama ve Yürütme yani Meclis ile Hükümet arasında ayrımı yapmak, hele de tek parti iktidarlarında güç olmaktadır. Türkiye’de de yaklaşık 10 senedir AKP tek başına iktidar olduğu gibi TBMM çoğunluğunu da elinde bulundurmakta. Hükümetin hazırladığı kanun tasarıları aynen ve hızla Meclis’ten geçmekte. Ciddi bir Meclis denetimi söz konusu olamamakta. Bu yüzden bağımsız ve tarafsız bir yargı erkinin varlığı çok daha önemli hale gelmiştir.

YARGININ BAĞIMSIZLIĞI: Referandumla gerçekleşen Anayasa değişiklikleri öncesi bağımsız ama tarafsız olmayan bir üst yargı söz konusu idi. Anayasa değişikliği sonrası üst yargı organları ve Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu değişikliği sağlandı. Bu defa da “Hükümetin kuşattığı bir yargı” ve de yine tarafsız olmayan fakat taraf değiştirmiş bir yargı oluşturulduğu kanaati hâkim durumda.

LİDER EŞİTTİR SEÇİLMİŞ KRAL: Parti içi demokrasi ve liderlerin denetlenebilir, (partililerin ortak iradesinden sapması halinde) gerekirse görevden uzaklaştırılabilir olması, millet iradesinin üstünlüğü için çok önemlidir. Oysaki bugün parti içinde liderlerin aleyhine konuşmak, karşısına aday olmak hemen hemen imkânsızdır. Bu sebeple parti başkanları adeta (M. Duverger’in tabiriyle) seçilmiş kral durumundadır.

PARTİ İÇİ DEMOKRASİ: Liderin mutlak hâkimiyeti sebebiyle fiilen milletvekilleri, belediye başkanları ve hatta Belediye Meclis Üyeleri bile bizzat parti başkanı tarafından seçilmekte. Parti üyeleri ve delegeler nezdinde yapılan temayül yoklamaları da tamamen gösterişten ibaret. Bütün partiler Anayasa değişikliğinden bahsettikleri ortamda bile bu garabet durumu ortadan kaldırmak, “Siyasi Partiler Kanununu” değiştirmek için kıllarını bile kıpırdatmamakta. Sistem şöyle işliyor: Genelde İl- ilçe başkanlıklarına liderin koyduğu tek adayla seçim yapılmakta. Kazara lidere ters gelen bir aday çıkar ve seçilirse bu teşkilat Genel Merkez tarafından görevden alınmakta. Görevlendirilmiş teşkilat delege yapısını tanzim etmekte, bu delegeler seçimde liderin istediği adaya oy vermekte. Hülasa bütün seçim parametrelerinin tek belirleyicisinin parti lideri olduğu bir mekanizma işletilmektedir.

MİLLETVEKİLLERİNİN LİDERE TABİYETİ: 550 milletvekili adayını oturup bizzat parti başkanı belirlerse, milletvekillerinin yeniden seçilmek için kendilerinin halka değil, liderine beğendirmeye çalışmasından daha tabii bir şey olamaz.

STK’LAR VE SENDİKALAR: Güçlü ve bağımsız sivil toplum kuruluşları milli iradenin hâkim olması için bir fırsattır. Ancak Türkiye’de bir kısmı “güçlüden yana olarak nemalanma” endişesi taşıyan, bir kısmı hukuki veya mali baskılarla sindirilmiş, diğer bir kısmı da belli “kanaat önderlerinin” kontrolünde olan STK’lar milli iradenin tecellisi yönünde beklenen hizmeti verememektedir. Sendikalar ise hem oransal olarak çok az bir kesimde örgütlenmişler ve hem de artık işçinin hak arama organları olma fonksiyonunu büyük ölçüde kaybetmişlerdir.

SERMAYENİN KONTROLÜ: Elinde bulundurduğu mali imkânlar, toplumu yönlendirme ve dönüştürmede önemli gücü bulunan sermaye, devlet imkânlarını kullanmayı sevmektedir. İhalelerden, özelleştirmelerden pay kapmak, kolay ruhsat/ izin almak için iktidara yakın olmak sermaye için önemlidir. Sermayenin, sadece yüce duygularla, milli iradenin yansıması için hizmet etmesini beklemek saflık olur.

BASIN/ MEDYA: Türkiye’de Medya sektörü sadece basın alanında faaliyet göstermiyor. Büyük sermayedarlar enerjiden, iletişime, madencilikten, ticarete kadar çok çeşitli alanlarda çalıştığı için iktidara göbekten bağlı olmak durumundadır. Birazcık direnenin ise mali teftişlerle çok yüksek vergi cezalarıyla karşılaşma riskini göze alabilmesi gerekir.

YOKSULLUK BAĞIMLILIĞI: Yoksul kesime Devletin yaptığı sosyal yardımlar “balık tutmayı öğretmek değil balık vermek” anlayışına dayanıyor. Yanılmıyorsam sosyal yardımların boyutu 15 milyar TL mertebesinde. Fakir halk tabakası, mevcut durumunu değiştirecek, düzenli gelir sağlayacak başka bir çıkış yolu bulamadığı için bu yardımlara muhtaç ve bu yardımların bağımlısıdır. Yeni bir iktidar geldiğinde bu yardımların da kesilebileceği şüphesi içinde olanların, mevcut yardımları sürdürmek için iktidara oy vermek durumunda kalması anlaşılabilir bir şeydir.

Milli irade bu durumdadır. Arz ederim.

Yeni Anayasa – 2

‘İlim adamı’ / ‘halk adamı’ sıfatlarını nefsinde birleştirebilen Prof. Dr. NEVZAT YALÇINTAŞ ile hazırlanacak olan YENİ ANAYASA üzerine konuşmaya devam ediyoruz:
(İKİNCİ BÖLÜM)
Oğuz Çetinoğlu: Başörtüsü zulmüne mâruz kalanların size, duygulu anlar yaşattığı; Kırım’da ve Antalya’da cereyan eden, birbirine benzer iki olay var…
Prof. Dr. Yalçıntaş: Sovyet Rusya dağılmaya başladığında TV yapımcısı yakın dostum Sayın Zafer Karatay’la, bir heyet halinde Kırım’a gittik. Bahçesaray’da, Giray’ların Han Sarayı’nda, Taşavlu’da, 70 yıl sonra ezan okunarak “Şükür Namazı” kıldık. Namaz ve duadan sonra soydaşlarımız önce birbirlerine sarıldılar, tebrik ettiler ve gözyaşları boşalmaya başladı. Sevinç ve heyecanın son noktasında olan Kırımlı soydaşlarımız sonra bana geliyor boynuma sarılıyor ve başlarını omzuma dayayıp ağlıyorlardı.
Bunlardan iş adamı bir genci çok net hatırlıyorum. Benden uzun boyluydu, boynuma sarılmış sağ omzuma başını koyup hıçkırarak ağlıyordu. Sırtını okşayıp teselli etmeye çalıştım. Kucaklaşmalar, tebrikler sona erdiğinde, hayretle ceketimin omuzlarının ıslanmış oluğunu gördüm. Bu ilk defa oluyordu. Fakat bunlar Kırımlı kardeşlerimin sevinç gözyaşlarıydı. Onlar kendi vatanlarında, tarihî başkentlerinde, Giraylar Sarayı’nın avlusunda serbestçe, hep beraber şükür namazını, şehri dolduran gür ezanı dinleyerek kılmışlardı. Saray içindeki süngülü muhafızlar da bu olayı sessizce seyretmişlerdi.
Burada şüphesiz konumuz Kırım ve orada çöken Sovyet rejimi sonrası kavuşulan din ve ibadet hürriyetini anlatmak değil. Fakat omuzlarımın gözyaşları ile ıslandığı bu olay ilk defa olmuştu fakat son değildi. Benzer bir olayı kendi ülkemizde, hemen tamamı Müslüman olan Türkiye’de Selçuklunun, Osmanlı ve Cumhuriyetin güney Kalesi muhteşem ve narin Antalya’da yaşadım.
Başörtüsü yasağının terör estirmeye dönüştüğü zamanlardı. Antalya’ya, başmakale ve yazılarımı yayınlayan Türkiye Gazetesi’nin şehirdeki bürosuna gitmiştim. Oradaki görevliler, benim büroya geleceğimi öğrenen bir kişinin beni beklediğini söylediler. Bu 50 yaşlarında, dinç yapılı, sanki Toroslardan şehre gelmiş mütevazı bir aile babasıydı. “Bana Antalya’da üniversitede Tıp Fakültesi’nde okuyan ve son sınıfa gelmiş kızından bahsetti. O’nun aileden yüksek öğrenime giden tek çocuğu olduğunu söyledi. Diğerleri henüz küçüktü. Anlatışından bu büyük kızını çok sevdiği görülüyordu. Hocam ümidimizi bu kızımıza bağladık. O mezun olup doktorluk yapacaktı, hepimiz çok ümitliydik. Senelerce ailece fedakârlık yaptık. Artık Fakültesini bitirmeye az kalmıştı. Fakat şimdi kızımı Fakültesine sokmuyorlar, sınıfta kalacağını hatta üniversiteden ceza verilip atılacağını söylüyor. Bütün sebep olarak başörtüsünü gösteriyorlar. Şimdi evimiz de başta kızım olmak üzere üzüntüler içindeyiz, ne yapacağımızı bilmiyoruz. Kızım ve annesi her gün gözyaşı döküyor” dedi ve “Torosların bu yiğit babası, bu yağız çiftçi gözyaşlarını döktü”.
Kırımdan sonra omuzum 2. defa ıslanmıştı. Fakat bunlar sevinç değil ıstırap gözyaşları idi, kendi öz vatanında, görevi gençliği yetiştirmek olan kişilerin katı, fanatik davranışları yüzünden.  Bütün isteği son sınıfa gelmiş, yakında doktor olmasını bekledikleri kızının Fakültesinden içeri sokulması ve derslere girebilmesiydi.
Bu acıklı manzara karşısında çaresiz babanın anlattıkları ve ağlaması beni etkilemiş ve ne yapacağımı düşünmeye başlamıştım. Teselli edici bazı sözler söyleyerek ağlamasını durdurdum ve sonra da kızının konusuyla meşgul olacağımı ve hemen bazı temaslarda bulunacağımı vaat ettim. Karşımda bir aile dramı bir gençlik dramı vardı. Niçin ülkeye, değerli varlığımız yüksek öğrenim gençliğine hizmetle, onların yetişmesinden sorumlu kişiler, onların geleceğini alt-üst ediyorlar, öğrenimlerini önlüyorlardı? Sadece Antalyalı çiftçi babanın doktor çıkacak kızı söz konusu değildi. Başta İstanbul, bütün diğer üniversitelerdeki dindar kızlarımızın önlerini kestiler, terör estirdiler, sınavlara almadılar, örtüleri var diye iş vermediler çalışmalarına mani oldular. Bu kişiler nasıl bir zihniyet ve ruh yapısına sahiptirler?
Hatırıma derhal lisansüstü tahsilimi ve araştırmalarımı yaptığım Paris, Cean, Saıbrüken ve diğer Avrupa ve ABD üniversiteleri geldi, bunlar gerçek ilim ve öğretim kuruluşları idi. Orada okuyan öğrenciler ne kadar hür ve mutlu idiler. Benim ülkemin gençlerinin bir kısmı, o senelerde, ya anarşinin içine düşürülmüş, ya inançlarında samimi ve tutarlı oldukları için, pek çok zahmetle giriş hakkı kazandıkları fakültelerine giremiyor, kapılardan kovuluyorlar, diğer bir kısmı da zaruretler içinde kıvranıyorlardı.
Ayrıca Devlet Planlama Teşkilatında çok verimli geçen seneleri düşündüm. Kabiliyetli ve çalışkan genç uzmanlarımızla ülkemizin yüksek vasıflı insan gücü açığını kapatmak için yaptığımız planları, programları, çalışmaları…  
Bu acı duruma yol açıp, ilkel uygulamalara sebep olanlar, vicdanlarında insanî duygulara yer ayırmayan, her şeyi çağdışı ideolojilerin sloganlarına göre değerlendiren, fanatik ruh yapısına sahip her türlü meslekten kişilerdi. Ailelerimize ve on binlerce kız çocuklarımıza ve hanımlarımıza acı yaşattılar, ciddi kayıplara yol açtılar, gözyaşları akıttırdılar. Veballeri büyüktür.
Çetinoğlu: Sekiz yıllık kesintisiz temel eğitim kanunu ve meslek lisesi mezunlarına uygulanan çarpık katsayı uygulaması var…
Yalçıntaş: Yanlış bir lâiklik anlayışı ile sosyal yapımıza, millî bütünlük ve dayanışmamıza indirilen darbeler sadece yüksek öğrenimdeki tesettür meselesi ve bu hanımlara pek çok istihdam kapılarını kapatmadan ibaret değildir. İmam Hatiplerle birlikte, Kalkınma Plânlarımızın hedeflerine tamamen zıt bir şekilde bunların Yüksek Tahsil görme imkânlarını daralttılar. Bunu yapabilmek için bu okullardan mezun gençlerin önünü, hak ettikleri başarı puanlarını keyfi kararlarla düşürdüler. 28 Şubat Post-Modern Darbesi sonucunda ayrıca, isteyen ebeveynleri yazın çocuklarının Kur’an-ı Kerim okuma ve diğer din bilgilerini alma imkânlarına engel çıkardılar. 28 Şubat darbesinin bazı sorumluları ülkemizde hafız yetişme imkânını tamamen ortadan kaldırma girişimi yaptılar. Sonuç alamadılar.
İslâmi öğretim ve yaşama tarzına karşı olan bütün bu ve diğer icraatı yapan ve fikirleri ileri sürenler “Laik” olmanın gereğini yerine getirdiklerini iddia etmekte, ülkemizde sonu gelmez gerginliklere yol açıp milletçe bütünlüğümüz, dayanışma ve huzuru zedeleyip zayıflatmaktadırlar. Bu Cumhuriyetimizin en azından son 70 yıldır içine düşürüldüğü bir rejim zaafı olmuştur.
Demokratik Cumhuriyetimizde yanlış anlayış ve uygulamalar sonucunda ifade ettiği mananın özü ve gerçeğini kaybederek bir sosyal gerginlik ve hatta çatışma mefhumu haline gelen “Laik” kelimesi yerine, Yeni Anayasamızda medenî dünyanın pek çok ülkesinde kabul edilip benimsenen ve Türkçede yeri olan, içeriği derhal anlaşılan “dünyevi” (seküler) terimini kullanmak daha isabetli olacak. Sosyal yaşantımızı bölücü olan bu Fransızca terimin anlaşılmazlığı giderilecektir.
Çetinoğlu: ‘Laik’ kelimesinin dünya anayasalarındaki yeri nedir?
Yalçıntaş: “laik” terimi pek az devletin Anayasasında (Fransa, Meksika, Hindistan, Türkiye gibi) yer almaktadır. Daha çok sayıda ülke ise devletlerinin fonksiyonlarını “dünyevi” (seküler) olarak tanımlamakta ve bu çerçevede “din ve vicdan Hürriyeti”nin tam bir teminat altına almakta aynı zamanda da milletlerinin taşıdığı dinî inançlara yabancı olmamaktadır.
Çetinoğlu: Peki ‘dünyevî’ kelimesinin…
Yalçıntaş: Sovyetler birliğinin dağılmasından sonra müstakil hale gelen Cumhuriyetlerde de benzer durumlar vardır. Bunlardan kardeş Azerbaycan Cumhuriyeti Anayasası buna örnek gösterilebilir. Azerbaycan, müstakil Azerbaycan Cumhuriyetinin Anayasasını hazırlarken, mutat olduğu gibi bir komisyon teşkil etmişti. Anayasa taslağını hazırlamakla görevli bir komisyonun Hukuk Profesörü bir üyesi Türkiye’ye geldi ve benimle de Azerbaycan’ın hazırlanmakta olan Anayasası konusunda istişarelerde bulundu. Burada hemen şu noktayı belirteyim ki Azerbaycan Devletinin istiklâli ile birlikte bazı temel ekonomik-malî kanunların hazırlanıp Millet Meclisine sevk edilmesinde bu kardeş ülkenin üst derece bürokratları ile beraber çalışmıştık. Bu tasarılar Meclisten geçip kanunlaştığı zaman, neşredildikleri Resmî gazetelerin birer nüshasını bana Bakü’de hediye etmişlerdi.
Anayasa hazırlığı için Azerbaycan’dan Türkiye’ye gelen komisyon üyesi profesörle pek çok nokta üzerinde durduk. Bu arada Anayasanın genel esaslarını görüşürken bana “Laik”lik umdesini sordu, ben de Türkiye’de bu terimin anlaşılması ve uygulanmasında başlangıçtan bugüne kadar ülkemizde ortaya çıkan problemleri, ayrışma ve çatışmaları, darbe gerekçelerini ve diğer hususları anlattıktan sonra “Devletinizin asıl fonksiyonu olan dünya işlerini insan haklarını, kuruluş yapınızı, Anayasanızda belirtin. Bu Devletin “Din Hizmetleri ve Öğretimine” sırt çevirmesi anlamına gelmez; bu konuda Türkiye’nin uygulamasını örnek alabilirsiniz, sakın “Laik’lik kavramına takılıp ihtilaflara düşmeyin, sonu gelmez tartışmalara, çatışmalara dalmayın, darbelere gerekçe hazırlama gafletine kapılmayın” şeklinde fikrimi açık bir şekilde belirttim. “Dini inanç ve müesseseleri dışlamayan daha modern ve Demokratik terminolojiyi kullanın diye ifade ettim” Muhatabım bu ve diğer gerekli hususları not alıyordu. Teşekkür etti ve Azerbaycan’a döndü.
Bir müddet sonra Azerbaycan Cumhuriyeti Anayasası kanunlaşmış olarak bize geldi. Merakla ve dikkatle metni inceledim, “Devletin Esasları” bölümünün ilk maddesi olan 7. Maddenin 1. Fıkrasında “Laiklik” terimi değil “dünyevî” tanımlaması yer almıştı.
Fıkra aynen şöyledir: ‘Azerbaycan devleti, demokratik, hukukî, dünyevî ve üniter bir cumhuriyettir.’ Memnun oldum. Dinî inanç ve mensubiyeti sağlam, kadim ve müesseseleri sağlıklı olan milletimizin Anayasasında da başlangıcından beri çatışmayı beraberinde getiren “Laik”lik terimi yerine devletimizin bu alanda asıl fonksiyonunu anlaşılır bir şekilde belirten Türkçe bir terimin konması daha isabetli olacaktır. Bu kelime “dünyevi” ve benzer bir diğeri olabilir.
Çetinoğlu: 1982 Anayasası’nın 2. maddesindeki sosyal kelimesine de ‘Yeni Anayasa’da yer vermiyorsunuz…
Yalçıntaş:  “sosyal” terimi, ifade edildiği şekliyle, muğlâk, net olarak anlaşılmaz bir durumdadır. Bu terim başlangıçta da tartışmalara yol açmıştır ve “sosyalizm”le bir ilgisi olup olmadığı polemik konusu olmuştur. Şüphesiz ki “sosyal” teriminin “sosyalizm”i çağrıştığı, ona atıf yapıldığı doğru bir görüş değildir. Fakat öte taraftan da “Devlet” elbette ki sosyal, bir tüzel kişiliktir, aksi düşünülemez.
Çetinoğlu: Teklifiniz?
Yalçıntaş: Buradaki asıl maksadı 5. Maddede yer alan “Devletin Temel Amaç ve görevleri arasında şu şekilde ifade edebiliriz:
“…… Devlet muhtaçlar ve düşük gelir gruplarını sosyal barış, sosyal adalet ve sosyal denge uygulamaları ile korur.’
Çetinoğlu: Yeni Anayasa’da büyük tartışmalara sebebiyet vereceği tahmin edilen kavramlardan biri de Türklük ve etnisite kavramları olacak. Ortamı yumuşatacak teklifleriniz vardır muhakkak…
Yalçıntaş: 1982 Anayasasının 66. Maddesi “Türk Vatandaşlığı” hususunu düzenlemekte ve “Türklük” kavramını tanımlamaktadır. Tanımlama aynen şöyledir:
“Madde 66- Türk Devletine vatandaşlık bağı olan herkes Türk’tür.’
“Türk babanın veya Türk ananın çocuğu Türk’tür…”  
Bu tanım yerindedir ve Anayasal olarak hukukî anlamda “Türk olma halini, statüsünü tespit etmektedir. “Türk” olma halinin çerçevesini daraltmamak gerekir.
Fakat günümüzde ayrımcılık ve bölücülük cereyanları, çatışma ve başkaldırma eylemleri başladığından beri (1984’den itibaren) milletimizin “Türk Milleti” olarak tanımlanmasına karşı çıkan mensup oldukları “etnik kökenlerini öne çıkararak bir dizi “ayrıcalıklar” talep eden sosyal gruplar mevcuttur. Bölücülerin kanlı eylemleri sonucu 40 binden fazla insanımız hayatını kaybetmiş, bir o kadarı da yaralanmış, sakat kalmıştır.
Bu ayrımcıların bazıları da Atatürk’ün “Ne Mutlu Türküm Diyene” vecizesini de yanlış değerlendirmekte ve buna karşı çıkarak, bulunduğu yerlerden kaldırılmasını istemektedirler. Bu durumu isteyenlerin bir kısmı “Türklük” mensubiyetini zayıflatmak kastı ile hareket etmekte, diğerleri ise Türkçenin nüanslarını bilmemektedirler. Merhum büyük Gazi bu özdeyişiyle “ırkçı” görüşüyle soy itibariyle Türk olanları şüphesiz ki kastetmiyor ve fakat toplayıcı ve kucaklayıcı bir deyişle ‘Türküm diyene” tabirini kullanarak ‘aidiyet’ haline işaret etmektedir.
Aynı vatan topraklarında yaşayan vatandaşlar olarak çeşitli etnik kökenlerden gelebiliriz. Bu, özellikle 20 milyon km2‘ye ulaşan ve 622 yıl süren büyük Devletin bugünkü varisleri olarak tabiidir. Bir üst kimlik olarak bugün Türk aidiyetini bildirmekte olumsuz olan ne vardır? Hepimiz kendi etnik kimliğimizi unutmadan “Türk Milleti” bütünü içinde olduğumuzu gurur duyarak söyleyebiliriz. Cedlerimiz de öyleydi. Omuz omuza, el ele bu güzel, bereketli topraklarda, müşterek vatanımızda, hiçbir dönemde esaret altına girmeden şerefleri ile yaşadılar ve vatanlarını savundular.
Esasen “Türk” lüğün sosyolojik tanımlamasında da ırkçılık, soy, araştırma unsuru dün de bugünde olmamıştır, yoktur: “Türkçe konuşan ve İslâm inancına sahip olan kişiler Türk’tür.”
İslâm inancı temelde ve genel olarak Türk tanımlamasında bin yılı aşan müşterek tarihimizde temel unsur olmuştur. Fakat şüphesiz ki, istisna olan küçük topluluklar mevcuttur:  Gagavuzlar, Çuvaşlar, Rusya Federasyonu’nda, Sibirya’da bazı Türk asıllı toplumlar bu duruma örnek teşkil ederler.
Ayrıca bugün Türkiye hudutları dışında Batı Avrupa, Kuzey Amerika ve Avustralya’da sayıları, toplam, milyonlarla ifade edilen anadilleri Türkçe ve imanları İslâm olan önemli bir nüfusumuz mevcuttur. Bu kardeşlerimizin vatandaşlık statüleri ne olursa olsun Türk’türler ve “Ben Türk milletine mensubum” demeleri belirtip, beyan etmeleri kâfidir. Evet onlar Türkiye’de yaşayan, kardeşleri gibi milletimizin ayrılmaz parçalarıdır.    Kimse aksini söyleme hakkına sahip değildir ve böylece Türkiye’deki “vatandaşlık” düzenlemeleri buna uygundur. Mevcut bazı zorluklar kaldırılmalıdır.
Etnik gruplar ülkemizde ana dilleri değişik, Ermenice, Rumca, İbranice olan gayri Müslim, Türk vatandaşı topluluklar vardır. Cetlerimiz, tarih boyunca bu topluluklara, insanlığa örnek teşkil edecek şekilde en geniş anlamda serbestiyet tanımış. Din, dil ve kültür hayatlarında kendi özellik ve tercihleri ile varlıklarını, cemaat ve müesseselerini, ibadet mekân ve şekillerini devam ettirmişlerdir. Lozan Anlaşmalarında bu azınlıklara, kökenleri ve dinî sebeplerle bazı ilâve haklar ve imkânlar tanınmıştır. Şüphesiz bunların zedelenmemesi gereklidir.
Çetinoğlu: Farklı dinlere mensup olanların durumu anlaşıldı. Bir de farklı etnik kökenlere mensup olanlar var.
Yalçıntaş: Bu etnisiteler Yüce Osmanlı Devletimizden Cumhuriyetimize miras kalmışlardır. Bu topraklar onların da, diğerleri gibi, vatanıdır. Gayri Müslim ekalliyetlerin önemli bir kısmı, Osmanlı Ermenilerinde olduğu gibi yeniden çizilen sınırların ötesinde Suriye, Lübnan, Irak gibi komşularımızda kalmış veya mübadele anlaşmasıyla Anadolu Rumlarıyla Yunanistan’daki Müslüman Türkler yer değiştirmişlerdir.
Fakat ve elbette değişik etnisiteye sahip Müslüman topluluklar ülkemizdeki “azınlıklar”la aynı yapı ve statüde değillerdir. Onlar bu ülke ve milletin aslî unsurlarıdır. Bu Müslüman ve etnik özellikleri olan topluluklara “ekalliyet” elbisesi giydirip, millet bütünlüğünden ayırmaya çalışmak hem onlara ve hem de milletimizin tümüne karşı yapılacak en büyük haksızlık ve millet bütünün her bir cüz’ünün zarar göreceği, tehlikeli anlayış ve teşebbüslerdir. Halen Türkiye’de ırkçı ve etnik fanatizmden beslenen, tahrik edilen “ayrımcı-bölücü” çatışma ve çarpışmaların sebep olduğu beşerî ve gayrı kayıpların büyüklüğü ve dehşetini hissetmeyen bilmeyen kimse yoktur.
Devlet ve millet olarak ortak bir anlayışa gelmeliyiz. Bir taraftan devletin ve milletin bölünmez bütünlüğü temel umde olurken diğer taraftan da kimlikleri yok edici anlayış ve uygulamalara saplanılmamalıdır.
Her bir kişi kendi kimliğini kendisi belirleme hakkına sahiptir ve etnik topluluklar kendi ana dillerini konuşmada, o dilden yayın yapmak ve etnik özelliklerini yaşatmakta serbesttirler.
Kendi kimliklerini kendilerinin tayin ettiği ve onu yaşamada serbest olan kişi ve toplulukların Türkiye’nin millet ve toprak bütünlüğünü bozmaya katılmayacağını ve bunun ağır bir suç olacağını idrak edeceğini düşünmek tabii bir davranıştır.
Buraya kadar yaptığımız açıklamaları teyiden rahmetli Atatürk’ün dâhiyane bir tespitini zikretmek isterim: “Milletimiz din ve dil gibi iki fazilete maliktir. Bu faziletleri hiçbir kuvvet milletimizin kalp ve vicdanından çekip alamamıştır ve alamaz” (Atatürk söylev ve demeçleri: 66-67)
1982 Anayasasının 3. Maddesine “Başkent Ankara’dır” son cümlesinden önce şu cümle eklenebilir:
“Arması, iki yanı buğday başakları ile çevrilmiş, al zemin üzerinde, uçları gökyüzüne bakan ay yıldızdır.”
Çetinoğlu: ‘Arma’dan kastınız, ‘Bayrak’ olmasa gerek. Açıklama lütfeder misiniz?
Yalçıntaş: Devletlerin, kendilerine has bayrakları ile birlikte, pratik kullanım ve temsil maksatları için resmî “arma” ları da mevcuttur. Nitekim Cumhuriyet dönemimizden önce de Osmanlı Devletimizin bilinen “Devlet Arması” da olmuştur. Son senelerde de bu orijinal ve estetik “Arma” dekoratif maksatlarla kullanılmaktadır. Fakat demokratik Cumhuriyetimizde sade, anlaşılır ve Devletimizi temsil edecek bir armaya pratik anlamda ihtiyaç vardır.
Böyle bir devlet arması yeni Anayasamızın 3. Maddesine yukarıda belirttiğimiz şekliyle eklenebilir. Al zemin üzerinde ay yıldızın uçlarının gökyüzüne doğru bakması Milletimiz ve Devletimizin daima yükselmesi ve yücelmesini sembolleştirmektedir. Ay yıldızımızı kucaklayan ve çevreleyen iki dolgun buğday başakları ise vatan topraklarının bolluk ve bereketiyle millet olarak köklerimiz ifade etmektedir.
Böylece 3. Maddede yer alan diğer unsurlarla birlikte “Devlet Arma”mız bir bütün teşkil edecektir.
Çetinoğlu: Anayasanın ‘değiştirilemez’ ve ‘değiştirilmesi teklif bile edilemez’ hükmünü taşıyan maddeleri hakkındaki görüşlerinizi lütfeder misiniz?
Yalçıntaş: Anayasalar elbette ki çok önemli hukuk, kanun belgeleridir. Ait oldukları ülkelerin bugün ve yarınlarını şekillendirir, ülke halkının yönetimlerini, beklentilerini, hak ve mesuliyetlerini belirlerler. Devletin yapısını kurar ve temel hukukî örgüyü tespit eder.
Bu vasıfları ile Anayasa metinlerinin sık sık değişmesi beklenmez, istikrar gözetilir. Fakat şüphesiz ki Anayasalar Kutsal Kitap’lar, Kelâm-ı Kadim değildir ve ilahi Hükümleri ihtiva etmez. Değişen ilişkiler, iç ve dış şartlar toplumların beklentilerine uygun olarak Anayasalar da değişirler. Topyekûn, bir milletin iradesini aksettiren Anayasa hükümlerinin değişmesi TBMM’nin nitelikli çoğunluğu tarafından teklif edilmeli ve nitelikli çoğunluğu tarafından kabul edilmelidir. Bu değişikliklerin gerçekleşebilmesi için takip edilecek usuller referandumu gerektiren haller özel kanunu tarafından düzenlenir. Her ne şekilde olursa olsun, millet iradesinin neticesi olan Anayasanın hukuk esasları, demokrasi rejiminin gerekleri dışında zorlamalarla değiştirilmesi, ılga edilmesi TBMM’ye dayatılması meşru değildir ve ağır bir suç teşkil eder.
Bu hukuk ve kanun dışı uygulama ve girişimler uzak olmayan bir geçmişte Türkiye’de vukuu bulmuş çok acı olaylar ve büyük kayıplar yaşanmıştır.
Milletimizin irade ve kararının bir sonucu olan Anayasa ve onun getirdiği insan hakları ve hürriyetlerine dayalı çoğulcu demokratik düzen başta TBMM olmak üzere Devlet erkinin bütün kurum ve kuruluşları tarafından korunmalı, totaliter ve vesayetçi hiçbir odaklaşma ve girişimlere yol verilmemelidir.
Dolayısıyla yeni Anayasa’da aşağıdaki madde yer almalıdır:
Madde 4 – Millet irade ve hâkimiyetinin sonucu olan Anayasa’nın verdiği yetkileri ve hukuk esaslarına sadık olarak yürütülen uygulama erkini toplumun hiçbir kesimi, kurum, kuruluş, örgüt ve kişiler zorla ele geçiremez ve değiştiremezler.
Millî hâkimiyetin zorla ele geçirilmesi ağır bir suçtur.
Yakın geçmişte ülkemizde “Milli Hâkimiyet” esasını tahrip ederek yok eden darbe ve girişimlerin millet ve devletimize verdiği ağır zararlar, ıstırap ve kayıpları göz önüne getirdiğimizde insan hak ve hürriyetlerine dayalı demokratik cumhuriyet rejiminin kararlı bir şekilde korunmasının hayatî önemi daha açık bir şekilde idrak edilir. Bu herkesi bağlayıcı bir hükümdür.

(İKİNCİ BÖLÜMÜN SONU. ÜÇÜNCÜ BÖLÜM YARIN VERİLECEKTİR)