18.8 C
Kocaeli
Çarşamba, Ağustos 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1098

Ya Açılan Pencere Ya Düşünülen Cendere

Her gazete, her dergi, her kitap bir mekteptir. Mezun etmeyen ama dâima geliştiren, yetiştiren ve yol gösteren bir okul.

Kaç gazete veya dergi okuyorsak, o sayıda mektebe gidiyoruz  demektir.

“Huz ma safa, da’ ma keder.” / “Her şeyin iyi, doğru ve güzel olanını al; kötü, yanlış ve çirkin düşenini bırak.” Mânalarına gelebilecek bu veciz ifadeden faydalanmalı.

Yâni her yazılan, her söylenende az veya çok gerçek payı vardır. Alınacak bir tarafı mevcuttur, demeli.

Yurd’a ve Dünya’ya açılan birer penceredir gazete, dergi ve kitaplar. Bunları okudukça bir çok zıtlarla da karşılaşırız. Zaten her şey zıttıyla anlaşılır. Ancak bu şekilde doğruyu bulur. Güzeli görür. İyiyi bilir hâle geliriz. Ki, bu her zaman böyle mümkündür.

Nitekim boşuna denmemiş:

“Hiçbir müfsit (bozguncu) ben müfsidim (ben bozguncuyum) demez. Dâima sûret-i Hakk’tan (yâni doğruymuş gibi) görünür. Yahut Bâtılı (sapkın yolu, yanlış fikir ve düşünceyi) Hakk (ve doğru gibi) görür. Evet kimse demez ‘Ayranım ekşidir.’ Fakat siz mihenge (ölçüye) vurmadan almayınız. Zira çok silik söz ticarette geziyor. Hattâ benim sözümü de, ben söylediğim için hüsnüzan edip (hakkımda iyi niyet besleyerek) tamamını kabul etmeyiniz. Belki ben de müfsidim (bozguncuyum) veya bilmediğim hâlde ifsât ediyorum (kargaşa çıkarıyorum).

“Öyle ise her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte size söylediğim sözler (önce) hayâlin elinde kalsın. (Sonra) mihenge vurunuz (deneyiniz). Eğer altın çıktı ise kalpte saklayınız. Bakır çıktı ise çok gıybeti (kötülemeyi) üstüne ve bedduayı (ilenmeyi) arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz.”

İşte ancak bu çerçeve içinde okudukça, bu çerçeve içinde gördükçe, bu çerçeve içinde düşündükçe ve bu çerçeve içinde kaldıkça gelişir olgunlaşır, kemâle erer ve mükemmelleşiriz. Öyleyse:

Bir şeyi ne peşînen red, ne de hemen et kabul
Ancak bu şekilde, gerçeği her yerde ara bul

Evet:

Her okuduğumuz; yurda, dünyaya ve kalbe açılan pencere
Yeter ki, peşînen kabul ederek, yapmayalım onu cendere

Ve ancak bu şekilde  “Hakk’ın hatırını muhafaza  (ve korumak) için başka hatırlara bakılmaz.” hükmünü de yerine getirmiş oluruz.

Çeşitli neşir ve yayınları, ayırım yapmadan okudukça, düşündükçe, biz de anlayacağız ki: “Medenîlere galebe çalmak (üstün gelmek) ikna (inanmasını sağlamak) iledir. İcbar (zorlama) ile değildir.”

Ve ancak bu şekilde ekmel tavrı, en mükemmel davranış biçimini elde ederek, şu sözlere tüm kalbimizle katılmış oluruz:

“Biz muhabbet (sevgi) fedaileriyiz. Husûmete (düşmanlığa) vaktimiz yoktur.”

2470 – 2471

 

Başbakan’ın Çin Ziyareti

Türkiye Cumhuriyeti Başbakan’ı, altı bakanı, işadamlarımız ve basınımızın bazı mensuplarıyla beraber önemli bir geziyi gerçekleştirdi. Çin’i resmen ziyaret etti.

Tüm dünyada dikkatle izlenen gezi, önemli değerlendirmelere ve yansımalara neden oldu.

Özellikle Çinli yetkililerce son derece iyi hazırlanan ve en üst düzey protokol kurallarını uygulayarak gerçekleştirdikleri karşılama törenleri, sıcak bir ilişkinin ilk işareti oldu.

Böylece, 2009 yılında Doğu Türkistan’daki olaylar nedeniyle, Türkiye ile arasında sıkıntılar yaşayan Çin,  Başbakan’ın ziyaretiyle, Türkiye ile ilişkiler açısından yeniden iyi bir döneme girdi.

Aslında hem bu ziyaretin gerçekleşmesinde hem de Sincan Uygur özerk bölgesindeki olumlu gelişmelerin kaydedilmesinde, Çin Devlet Başkanı Yardımcısı  Şi Cindin (Xi Jindine)’in önemli gayretleri olmuştur. Özellikle 2012 Şubat ayında,  ülkemizi ziyaretindeki yapıcı girişimleri iki ülke arasındaki gerginliği gidermiştir.

Başbakanımızın gezisinin ilk durağı, özerk Doğu Türkistan’ın merkezi Sincan (Urumçi) olmuştur. Sayın Erdoğan’ın bu çok önemli ziyareti soydaşlarımızca “Türkiye’den kardeşlerimiz geldiler”  diye, mutlulukla ve yoğun ilgiyle karşılanmıştır.

Uygurların büyük ölçüde yaşadığı bu bölgede, ikindi namazında adeta izdiham yaşanmıştır. Başbakan, cami imamının refâkatinde mihrâba kadar varmış ve namaz kılınmıştır.

Namazı takiben, İmam duasının sonuna doğru durarak, Başbakan’dan duayı tamamlayarak Fatiha demesini rica etmiştir. Başbakanımız “ölenlere Allah’tan rahmet ve de yaşayanlara sağlık, âfiyet” dileyerek , ” el-Fâtiha ” demiştir. Cami çıkışında sayın Erdoğan, cemaatin devam eden sevgi gösterileriyle, bu bölgedeki ziyaretini tamamlamıştır.

Başbakanımız ve beraberindekiler, Çin’in görkemli ve ihtişâmlı başkenti Pekin (Beijing)’e hareket etmişlerdir.

Çin 9.600.000 kilometre karelik yüz ölçümüyle dünyanın en büyük ülkelerinden biridir (kimi kaynaklar üçüncü kimileri ise dördüncü büyük olarak görmektedir). Nüfusu ise Çin’i, yaklaşık bir milyar dört yüz milyon (1.347.350.000 31 Aralık 2011 itibariyle) kişiyle dünyanın en kalabalık ülkesi yapmakta ve yine tüm dünya nüfusunun yaklaşık %20 (%19.23) sini Çin nüfusu oluşturmaktadır.

Bu büyük populasyonun %95’i okur yazardır. 850 milyon kişi fiilen çalışmakta ve üretmektedir. İşsizlik %4 seviyesiyle tüm dünya ülkeleri arasında en düşük orandadır. Ülkedeki enflasyon %3 civarındadır.

Çin’deki AR-GE (Araştırma- Geliştirme) kurumlarımda bir buçuk milyon kişi çalışmaktadır. Her yıl 400-500 yeni buluş gerçekleşmekte ve tescil edilmektedir.

Çin uygulamakta olduğu beş yıllık planların XII. Plan dönemini gerçekleştirmektedir. Bu dönemdeki önemli başlıklardan biri 35 bin kilometre yeni otoyol üretmektir. Böylece servise alınacak otoyol uzunluğu 110 bin kilometreye ulaşacaktır.  Zira Çin her yıl yalnız iç pazarı için 18 milyon otomobil üretmektedir.

2011 yılı rakamlarıyla Çin’in ihracatı 1 trilyon 900 milyar  $’dır. İthalatı ise 1.7 trilyon $ civarındadır. Dış ticaret fazlası 2011 için yaklaşık 200 milyar $’a ulaşmıştır.  Şüphesiz ki bu iktisâdi veriler, olağanüstü bir ekonomi gücünün göstergesidir.

Günümüzde ise Çin’in 345 milyar $ seviyesinde dış ticaret fazlasına ulaştığı ifade edilmektedir.

Türkiye’nin 2011 yılında Çin’den 24.159.678.000 $ tutarındaki dış alımına karşın, 2.466.798.000 $ dış satımı gerçekleştirebilmesi, ekonomik açıdan aleyhimize bir göstergedir. Dileriz, Başbakanımızın ziyareti sonrası aramızdaki “dış ticaret dengesizliği” eşitlenme yolunda olumlu bir trende girerek, mâkul rakamlara ulaşır. 

Çin, yeryüzünün en eski ve kâdim medeniyetlerinden biridir. Bizim eski komşumuzdur. Dünyanın uzaklıklarını giderek azaltan yenilikler ve teknolojik gelişmeler, aramızdaki iyi niyetli ilişkilerin olumlu yönde gelişmesine yardımcı olur.

Mutlulukla öğrendiğimize göre, Çin üniversitelerinde çok sayıda Türk öğrenci eğitim görmektedir. Konuyla ilgili olarak Türk Çin İşadamları Derneği Başkan’ı sayın Levent Oğuz, Çin üniversitelerindeki Türk öğrencilere yakın ilgi gösterdiklerini  ifade etmiştir.

Ayrıca, akademik kariyer yapan öğrencilerimizin azımsanmayacak sayılara ulaştığı, yüksek lisans ve  doktora çalışmalarını Çince yazabilecek düzeyde bu dili öğrendikleri ve kısa bir süre sonra Türk Çin ilişkilerine olumlu katkılar sağlayacak düzeye gelebilecekleri yine sayın Oğuz tarafından açıklanmıştır.

 

Yılmaz: Karikatürle muhalefet etkisini gün geçtikçe kaybediyor…

Karikatürist Murat YILMAZ ile Türkyorum sitesinin yaptığı röportaj:

Murat YILMAZ, 1969 yılında, İzmit’te doğdu. Uzun süredir gazetelere ve dergilere karikatürler çizen Yılmaz’ın, katıldığı çeşitli yarışmalarda ödülleri bulunmakta… Halen İzmit’de ikamet ediyor. “Türkyorum” ve karikatür sanatı meraklıları için Murat Yılmaz ile kısa bir söyleşi gerçekleştirdik…

Afşin SELİM

Murat Yılmaz

– Karikatürü “çizgiyle mizah yapma sanatı” olarak tanımlayabilir miyiz?

Tanımlayabiliriz. Dünyada genellikle kabul görmüş olan tanım da budur zaten. Fakat burada mizahın çeşitlerinden olan “kara mizah” olgusunu da unutmamak gerekir. Karikatürün amacının sadece “güldürmek” olduğunu söylemek karikatürün ne olduğunu anlamamızda bizi yanıltabilir. Karikatür kimi yerde “güldürür”, kimi yerde “düşündürür”, kimi yerde de “eleştirir.” Karikatürü bu özellikleriyle beraber anlamak gereklidir.

– Peki, siz karikatür çizmeye ne zaman başladınız, teşvik edenler oldu mu, ilk olarak nerelerde yayımladınız?

Karikatür çizmeye ilkokul 4.sınıfa giderken başlamıştım. O yıllarda Gırgır dergisinde çizen karikatürcülerin çizgilerini taklit ediyordum. Beni teşvik eden olmadı. Aksine ailem derslerimi aksatırım endişesiyle karşı çıkıyordu. İlk karikatürüm de 1981 yılında bir çocuk dergisinde yayınlanmıştı.

– Sizi etkileyen karikatüristler kimlerdi?

Ben Gırgır dergisi ekolünden yetiştiğim için beni ilk etkileyen karikatürist Oğuz Aral oldu. Oğuz Aral’ın çizgisine yakın olan Ergun Gündüz, Şevket Yalaz, Gürcan Özkan, Gürcan Gürsel, İlban Ertem, Bülent Arabacıoğlu gibi karikatürcülerin çizgilerini de çok beğenirdim. Özellikle Bülent Arabacıoğlu’nun çizgilerindeki sağlamlığa ve desen gücüne hayrandım. Hâlâ da öyleyim.

– Sergileriniz oluyor mu?

Ulusal ve uluslararası birçok karma sergilere katıldım. Fakat kendime ait ilk sergiyi geçen sene Kocaeli’ndeki kitap fuarı etkinlikleri çerçevesinde açtım.

– Mesleğiniz dışında nelerle meşgulsünüz?

Kitap okumayı seviyorum. Özellikle tarih kitaplarına meraklıyımdır. Son yıllarda da İslam tarihi üzerinde yoğunlaştım. Nerede Asrı Saadet dönemi ile ilgili inceleme ve araştırma kitapları bulsam hemen almaya çalışırım.

– “Belediyelerimiz karikatür etkinlikleri açısından çok zayıflar” demiştiniz?

Evet. Fakat bu belediyelerden kastım AKP’li, MHP’li ve Saadet Parti’li belediyelerdir. CHP’li belediyeler karikatür etkinlikleri konusunda diğer belediyelerden çok çok ilerdeler. Neden böyle olduğu apayrı bir röportaj konusudur. Sanırım söz konusu partilerin karikatürün gücü konusunda çok fazla bilgileri yok, veya karikatür sanatını önemsemediklerinden dolayı bu tip etkinliklerde zayıf kalıyorlar.

Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş

Karikatürist Murat Yılmaz Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’a karikatürünü takdim ederken -Nisan 2010

Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın takipçileri tarafından da biliniyorsunuz. Karikatürlerinize olan ilgi nasıl?

İlgiden son derece memnunum. Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın internet sitesi sadece Kocaeli’nde değil hemen hemen dünyanın birçok ülkesinde ilgiyle takip edilen bir site.  Geçen dönemki Kocaeli Aydınlar Ocağı başkanı Ahsen Okyar Bey ve bu dönem ki başkanı Ruhittin Sönmez Bey karikatür bilinci ve duyarlılığı son derece yüksek kişilerdir. Bu özelliklerinden dolayı kendileriyle karikatür konusunda çok rahat anlaşıyoruz.

– Eleştiri, bir karikatür için olmazsa olmazı mı?

Özellikle gazete ve dergi karikatürcülüğünde olmazsa olmazıdır. Siyasi ve sosyal konulardaki yanlışlıklar karikatürün en önemli malzemeleri arasındadır. Bu yanlışlıklara dikkat çekmenin en etkileyici yöntemi de karikatürize ederek eleştirmektir. Eskilerin deyimiyle “hicvetmektir.” Hattâ bu hicvediş gerektiği yerde çok sert olmalıdır. Çünkü karikatürize edilerek yapılan bu sert eleştiriler ve hicvedişler yanlışlıkları yapan siyasetçi veya bürokratları rahatsız etmelidir. Eğer rahatsız etmezse karikatürün pek etkisi olmaz.

– Diğer sanat dallarını karikatürden ayıran şey nedir?

Çizim tekniği açısından çizgilerin abartılı olması… Bir de diğer sanat dallarına göre, topluma etkisinin fazla olmasıdır.

– Genel olarak, dünü ve bugünüyle, Türk mizahını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Karikatür açısından 1950 kuşağı karikatürcüleri ile 1980’li yıllardaki Gırgır dergisi ekolünün karikatürcüleri Türk mizahının gelişmesinde önemli bir yere sahiptirler. Eğer Türkiye’de karikatür sanatı bu kadar çok yaygınlaşmışsa bu 1950 ve 1980 kuşağı karikatürcülerinin sayesindedir. Günümüzde ise karikatür sanatı ilerlemesine devam etse de bu ilerleme bence eskiye nazaran çok yavaşlamıştır. Çünkü çizgi yönünden eski mizah dergilerindeki çizgi sağlamlığını günümüzdeki mizah dergilerinde göremiyoruz.  Gerek gazetelerde gerekse mizah dergilerinde “karikatürle muhalefet” etkisini gün geçtikçe kaybediyor. İlerleme sadece komik esprilerin veriliş tarzında oldu. Örneğin günümüzdeki Erdil Yaşaroğlu ve Yiğit Özgür gibi karikatürcüler esprileri eski karikatürcülere nazaran çok daha zekice ve komik tarzda veriyorlar. Esprilerin komikliği açısından günümüz karikatürcülerini ben daha başarılı buluyorum. Tabi bunda yıllar geçtikçe espri anlayışlarının değişmesinin de etkisi var. Belki 20 sene sonraki gençler de bugünkü esprileri beğenmeyip demode bulacaklar.

– Mesela, Fatih Sultan Mehmet’in karikatür çizdiğini hatırlatmıştınız?

Evet. Fakat ilginçtir çoğu kimse Fatih Sultan Mehmet’in bu özelliğini bilmez. Çok iyi tarih okuyucusu olduğunu iddia eden birçok kimseye “Fatih Sultan Mehmet’in karikatür çizdiğini” söylediğimde çok şaşırmışlardır. Konu ile ilgili Semerkand dergisinin 2007 yılındaki 99. sayısında “Fatih’in Defteri” başlıklı bir araştırma yazısı yazmıştım.  Yazıyı şu bağlantıdan okuyabilirsiniz: http://www.kocaeliaydinlarocagi.org.tr/Yazi.aspx?ID=753. Yazıyı yazmadan önce internet üzerinden konu hakkında birçok bilgi toplamıştım. Bu bilgileri derleyerek yazdığım yazıda da görüleceği gibi Fatih’in defteriyle sadece sanat tarihçisi Ord. Prof. Dr. A. Süheyl Ünver ilgilenmiş ve konuyla ilgili olarak “Fatih’in Defteri” isminde bir kitap yazmıştır.

– İyi bir karikatürist aynı zamanda iyi bir okuyucu ve gözlemci olmak zorunda değil mi?

Evet. Oğuz Aral “Espri bulmakta zorlanıyorum” diyen çiçeği burnunda karikatürcülere “Çok okuyun. Hattâ yerde bir gazete kâğıdı dahi görseniz mutlaka okuyun” derdi.  Gözlem yapmak da her karikatürcüde bulunması gereken bir özelliktir. Gerekirse eline kâğıdı kalemi alıp dışarı çıksın bir bankta otursun. Gelen geçenin çizimlerini yapsın. Hiç kimse geçmiyorsa binaları çizsin. Bu tip çalışmaları yaptığı zaman farkında olmadan hayal gücünün de geliştiğini görecektir.

– İnternet, karikatür sanatını nasıl etkiledi?

Çok güzel etkiledi. Biz eskiden karikatürlerimizi göstermek için gazete gazete, dergi dergi dolaşırdık. Eğer uzak yerlere göstermek istiyorsak postaneye gidip zarf içinde karikatürlerimizi gönderir haftalarca, aylarca cevap beklerdik. Fakat internetin hayatımıza girmesi ile bunlara hiç gerek kalmadı. Bir e-postayla dünyanın dört bir tarafına karikatürlerimizi gönderebiliyoruz. Göndermesek bile bir blog site açıp karikatürlerimizi sergileyebiliyoruz. Dünyanın birçok yerindeki karikatürle ilgili etkinlikleri, sergileri, yarışmaları anında takip edebiliyoruz. Yurt içi ve yurt dışındaki birçok karikatüristlerle irtibata geçip haberleşebiliyoruz. Görüş alışverişinde bulunabiliyoruz. Yeni karikatür tekniklerini öğrenebiliyoruz.

Kitap okumak

– Nasıl karikatürist olunur, karikatürist olmak isteyenlere önerileriniz var mı?

Öncellikle sabırlı olmaları gerekiyor. Eğer hobi olarak karikatür çizmek istiyorlarsa hiç başlamasınlar derim. Çünkü karikatür çizmek zevkli olduğu kadar zordur da. İlk başlarda bilgisayarla çizimden uzak durmalıdırlar. Kendi çizgilerini oluşturabilmek için bilekleri ağrıyıncaya kadar sürekli eskiz çalışmaları yapmalıdırlar. Kısacası çok ama çok çalışmalılar.

– Söyleşi için teşekkür eder, çalışmalarınızda başarılar dileriz…

Ben teşekkür ederim. Ayrıca karikatür sanatına olan duyarlılığınızdan dolayı da sizleri tebrik ederim. İyi çalışmalar.

Ulusal Egemenlik ve Çocuklarımız

 

23 Nisan, “Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” dır!

Bu “ulusal” bayramın kaynağı, ulusal mücadelenin “halkın iradesi” ile,  yani “meşruiyet” kazandırılarak verilmiş olmasıdır.

Çocuklar ise, ülkemizin geleceğe yönelik en büyük umududur.

DEVLET’i oluşturan 4 temel öge; ülke, ulus, iktidar ve egemenliktir.

Egemenlik yoksa, devlet de yoktur!

Egemenlik, öncelikle; bir devletin kendi ülkesi içinde her şey ve herkes üzerinde “yasama, yürütme ve yargı” yetkilerini kullanabilmesi, halkın iradesinin eksiksiz olarak devlet düzenine yansıyabilmesidir. Halkın iradesi için ise, öncelikle “özgür birey” ve “eksiksiz demokrasi” gereklidir!

İkinci olarak; Devlet’in, başka bir devletin ya da gücün etki ve baskısı altında olmamasıdır.

Yani, bir ülke ve devlet için egemenliğin tam karşılığı; “Tam Bağımsızlık” dır…

Şimdi, bu temel ölçütlere göre ülkemizi ve devletimizi gözden geçirelim.

– İşsizlik, ekonomik sıkıntılar, özellikle dar ve sabit gelirli yurttaşların “özgür birey” olma hakkını elinden almaktadır.

– “Halkın temsilcileri” doğrudan halkın iradesi ile değil, siyasi partilerin patronları (liderleri) ve yakın çevresinin iradesi ile halka dayatılmaktadır.

– Ulusal egemenliğin “halk adına” kullanılacağı Meclis, çoğunluk ve “lider sultası” altındadır.

– Halkın vekilleri boş kağıtlara ve boş Kararnamelere imza atarak, “ulus egemenliğini” tek kişinin iradesine bırakmaktadırlar.

– Meclis, “halk adına DENETİM” görevini fiilen yapamamaktadır. Hemen hiçbir “Araştırma ya da Gensoru” önergesi uygulanamamaktadır.

– “Vergide Adalet” kavramı yok hükmündedir; az kazanan verginin çoğunluğunu ödemekte, büyük varlık sahipleri vergi vermek yerine “devlete yüksek faizle borç” vererek üste para kazanmaktadırlar.

– Yargı yoluyla “adalet” hem çok pahalı hem çok geç hem de kuşkuludur!

– Bankalarımız, sigorta şirketlerimiz, Borsamız, en stratejik tesislerimiz, limanlarımız, yabancıların kontrolü altındadır.

– Enerjide, teknolojide ve tarımda “dışa bağımlı” bir ülkeyiz.

– Dış borçlarımız ve dış ödemeler açığımız, ülkemizi yabancı finans kaynaklarının tutsağı haline getirmiştir.

– Ülke ekonomisi, “küresel düzenin” yani,  “çok uluslu tekellerin” güdümü altındadır. Yabancı sermayeli büyük Alış Veriş Merkezleri (AVM) küçük esnaf ve sanatkarımızı hızla yok etmektedir.

– Ülkemiz dış politika rotasını ABD, AB ve NATO belirlemektedir. Buna rağmen, “dost ve müttefik” saydığımız hemen her ülke “sözde soykırım” yasaları ile bizi terbiye etmeye kalkmaktadır.

İşte, bu koşullar altında “ulusal egemenlik” kavramının içi boşalmış ve “ulusal egemenlik onurumuz” emperyalist çıkarların ayakları altına alınmıştır.

Ya çocuklarımız?

Sokaklarda çalıştırılan, dilendirilen, tiner ve fuhuş bataklığına sürüklenen, cinsel istismara uğrayan, küçük yaşta suça itilen, çağdışı eğitim düzeni ile “bilgi hamalı” ve “ne olacağını” bilemeyen, özgüvenden yoksun olan çocuklarımızı senede bir gün anımsamak yetmiyor.

Üstelik, göstermelik olarak birkaç dakikalığına çeşitli koltuklara oturtulan çocuklarımıza, “Şimdi yetki sende; ister asar ister kesersin!” diyerek, “sözde demokrasi” dersi vermekle de  bu ulusal bayramın anlamı çelişiyor!

Nihayet; ulusal bayramlarımızı borçlu olduğumuz Mustafa Kemal Atatürk’ü ve O’nun temel değerlerini yok sayarak kutlanan bayramlar da bu ülkeye ve bu ulusa yakışmıyor!

İşte, bu nedenlerle, tüm yurttaşlarımızı sahip oldukları ve yitirmekte oldukları temel değerleri görmeye, uyanık ve bilinçli olmaya, “ulusal egemenlik ve ulusal onurumuzu” yeniden kazanabilmek için, siyasetçilerimizi uyarmaya davet ediyorum.

 

 

 

 

 

Kocaeli İlini tanıyor muyuz?

Bu hafta Turizm haftası kutlanıyor. Resmi ve özel kurumlar göstermelik turizm haftası törenleri düzenliyor. Sözüm ona Kocaeli’yi Dünya’ya tanıtacağız. Yazımın başlığında da ifade ettiğim gibi Biz Kocaeli’yi ne kadar tanıyoruz? Önce bu soruya bir cevap bulmamız gerekiyor.

İddia ediyorum. Bugün bir çok kişi, yetkili yönetici, Kocaeli’yi tanımıyor. Hatta Kocaeli bölgesinde Dünya’ya geldiği halde Kocaeli’yi gezip tanımadan vefat edenler bile var.
Turizm haftası kutlanırken buradan tüm yetkililere ve Kocaeli halkına bir çağrıda bulunmak istiyorum. Gelin kendimize bir iyilik yapalım, İlimiz Kocaeli’yi yakından tanıyalım. Kocaeli’yi tanımak için 2012 yılını Kocaeli Kent Kültür bilinci yılı ilan ederek, Kocaeli’nin ne kadar önemli olduğunu ne kadar Kültür ve Turizm değerlerine sahip olduğunu önce kendimiz öğrenip bilelim
ÖĞRENCİLERE KOCAELİ DERSİ
65 bini Kocaeli Üniversitesinde olmak üzere, GYTE ve diğer okullarımızda 400 bine yakın öğrenci eğitim görüyor. Öğrencilerimiz Kocaeli’yi bile tanımıyorlar. Her yıl onbinlerce öğrenci Kocaeli Üniversitesine kayıt yaptırıyor, değil Kocaeli’yi İzmit merkezi bile tanıyıp gezmeden çekip gidiyorlar. Başta Valililk ve Büyükşehir Belediyemiz olmak üzere, Kocaeli’yi tanıma ve tanıtmak seferberliğine Eğitim kurumlarından başlatıp, resmi dairelerdeki müdür ve memurlar, fabrikalardaki işveren ve işçilere Kocaeli yi tanıtma dersi verilmelidir. Kocaeli’de kenti kültür bilinci olsun istiyorsak, öncelikle Kocaeli’yi tanımalıyız.

 

 

Yeni Anayasa-1

Devlet Planlama Teşkilatı’nda Daire Başkanlığı, TRT Genel Müdürlüğü, 21. ve 22. Dönem İstanbul Milletvekilliği AGİTPA Türk Grubu Başkanlığı ve T.B.M.M. Anayasa Komisyonu Üyeliği gibi görevlerde bulunan Prof. Dr. NEVZAT YALÇINTAŞ ile hazırlanacak olan YENİ ANAYASA üzerine konuştuk.

(BİRİNCİ BÖLÜM)
Oğuz Çetinoğlu: Türkiye’mizin gerçeklerini göz önünde bulundurarak ‘Anayasa’ kavramı üzerinde genel bir değerlendirme lütfeder misiniz Hocam?
Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş: Türkiye’mizin devamlı gelişmesi, için temelde, ülkemizin istikrar içinde bulunması ve siyasî ve sosyo-ekonomik yapının milletçe üzerinde mutabık kaldığımız bazı sağlam esaslara dayanmış olmasına bağlıdır. Bu millî mutabakatın hukukî belgesi ise “Türkiye Cumhuriyeti Anayasası”dır.
Türkiye’miz, cumhuriyetle birlikte ve son 50 yıldan beri çeşitli alanlarda gelişmesini, sosyo-ekonomik kalkınmasını sürdürüyor. Bu “Cumhuriyet Dönemi”ne yani 90 yılı kapsayan sürece bir bütün olarak baktığımızda gelişmenin yavaşladığı hata kalkınmanın eksi olduğu, yani Gayri Safi Milli Hâsıla (GSMH)’nin gerileyip, azaldığı zaman ve seneleri de görmekteyiz. Bu olumsuz yılları daha yakından incelediğimizde, bunların siyasi ve sosyal bakımdan ülkenin çalkantılı, istikrarsız, çatışmalı, gergin bir ortam içinde olduğunu gözlemleriz. Daha kısa bir ifade ile istikrarsız dönemler, ülkemizi pek çok alanda geriletmiş, buna karşılık istikrarlı, huzurlu ve çatışmasız yıllarda ise kalkınma ve gelişme devamlı olmuştur.
Bu istikrarsızlık, karışıklık ve darbeler sürecine “Anayasa Krizleri” de eşlik etmiş ve Anayasalarımız son 50 senedir sürekli değişimlere uğramıştır.
Çetinoğlu: Ülkemizin tarihî ve millî yapısı itibariyle, derin, sağlam, bütünleştirici, ayrımcılığı ve istikrarsızlığı önleyici bir mutabakat sağlanabilmesi için Yeni Anayasa, hangi esaslar üzerine bina edilmelidir?
Yalçıntaş: Uzun ömürlü, huzur ve istikrar sağlayacak anayasanın şu 5 prensibe dayanması gerektiğini düşünüyorum:  
Birincisi Türkiye Cumhuriyeti Devletinin İstiklali.  Buna ‘İstiklal prensibi’ diyebiliriz.
İstiklal prensibi, şüphesiz ki, fazla izaha ihtiyaç göstermemektedir. Bir milletin varlığını sürdürebilmesinin tek ve en önemli şartı bağımız bir devlete sahip olmasıdır. Dünya milletleri arasında Türklerin belki de en önemli ayırıcı farkı, tarihi boyunca hep devleti olması, o devletin yönetimi altında bağımsız yaşayıp başka devletlerin sömürgesi haline gelmemiş olmasıydı. Karanlık mütareke yıllarında, İstanbul işgal altında iken dahi, Ankara’da müstakil devletimizin bayrağı T.B.M.M.’de ve Ankara Kalesi’nin en yüksek burcunda gururla dalgalanıyor ve ordumuz milletimizin içinden çıkarak onun en kudretli koruyucusu durumundaydı.
Şüphesiz ki günümüz dünyasında, milletler, birbirleriyle çok sıkı işbirliğine, devlet yönetimleri “entegrasyon”a (bütünleşmeye) gidebiliyorlar. “Avrupa Birliği” gibi modeller gerçekleştiriyorlar. Yani “Karşılıklı Bağımlılıklar” ortaya çıkıyor. Fakat bu modeller her devletin istiklalinin özüne dokunmadan, anayasalarında özel şartlarla, gerçekleştiriliyor. Hiçbir AB üyesi millî bağımsızlığını kaybetmiyor. 2009 yılının Ekim ayında Nahcivan’da imzalanan “Türk Konseyi” Anlaşması da bu niteliktedir.
İkincicisi: Vatan Toprakları ve Milletin Bölünmezliği prensibidir. Buna da ‘Bütünlük Prensibi’ diyoruz.
Bugünkü dünyamızın somut şartları, yeni devletlerin kurulması, ülkeden ülkeye büyük göçler vs. Müstakil devletler içinde “çok kültürlülük” gerçeğini doğurmuştur. Bunlar, kültürel, dinî, etnik topluluklardır. Bu gruplar ve yerli etnisiteler, millet ve toprak bütünlüğünü parçalayıp, bozmadan iç içe yaşamaktadırlar. Bu, pek çok ülkede görüldüğü gibi, 21. Asrın bir evrensel özelliğidir. Türkiye’mizde, Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılması sonucunda, kaybedilmiş topraklardan pek çok etnik grup ülkemize göç edip yerleşmişlerdir. Ayrıca yerli etnik topluluklar da vardır. Bu topraklar onların da vatanıdır. Fakat etnik toplulukların mevcudiyeti milletin ve devletimizle vatanımızın parçalanmasına yol açamaz. Millet varlığının bölünmesi, oradan hareketle vatan topraklarının ayrılması şüphesiz ki kabul edilemez. Bütünlük Prensibini milletçe korumamız, bütün problemlerimizi buna sadakat göstererek çözmemiz gerekir. Etnisite özelliği taşıyan topluluklar kendi dillerini kullanmak ve kültürel özelliklerini yaşamakta serbesttirler.
Üçüncüsü: Cumhuriyet prensibidir.  Demokrasi ve İnsan Haklarına Dayalı Cumhuriyet. 
Çağımızın en gelişmiş siyasî rejim şekli cumhuriyet olmuştur. Bu rejim sadece bir halk idaresi ve hâkimiyeti ölçütleriyle kalmamış ve fakat aynı zamanda, özellikle 2. Dünya Harbi sonrası, gerçek demokrasi ve insan hakları boyutları ile evrensel olarak yaygınlaşmıştır. Şeklî cumhuriyet rejimlerinin demokrasi, insan hak ve hürriyetleri ile derinleşmiş olması fert ve toplulukları daha mesut kılmış ve dolayısıyla devletlerine içten bağlılıkları ve toplum olarak kaynaşmalarını takviye etmiştir.
Türkiye’mizde de demokrasi ve insan haklarına saygı gösterilmesi daha da gelişirse millî birlik ve bütünlüğümüz o ölçüde güçlenecektir.
Yeni Anayasada ferdi insan hak ve hürriyetleri bu açıdan yer almalıdır. Cumhuriyetimizin şekli “Demokratik Cumhuriyet” olmalıdır.
Dördüncüsü: Ortak Millî ve Manevî Değerlerimiz. Buna,  ‘Kimlik prensibi’ diyebiliriz. 
Üçüncü prensibin açıklamasında işaret edildiği gibi Türkiye Cumhuriyeti Devletimiz, Osmanlı İmparatorluğu’nun mirasçısı olarak pek çok etnik grubu topraklarında barındırmaktadır ve bu etnisitelerin, eşit vatandaşlar olarak tümü “Türk Milleti”nin aslî unsurları olarak ulusumuzu meydana getirmektedir. “Türk” isimlendirmesi kadim zamanlardan beri Çin ve daha sonra Avrupa kaynaklarında ortaya çıkmıştır. Yani 1923 Cumhuriyetin bir ürünü değildir. Türkistan’da ve Anadolu-Rumeli coğrafyasında asırlar boyu beraber yaşamış etnik Türklerle diğer gruplar, tarihin akışı içinde kaynaşmış ve “ortak millî ve manevî değerler” e sahip olmuşlardır. Etnik özellikleri tahrip etmeden bu “Bir Millet” olmanın müşterek değerlerini koruyup devam ettirmeliyiz. Bunlar: Din, dil, müşterek tarih, kültür, adet ve geleneklerdir. Bu müşterekler, asla, “asimilasyon” açısından değerlendirilmemelidir.
Millî ve manevî değerlerimizi yıpratan her girişim, anlayış ve uygulama millet bütünlüğümüzü sarsan bir darbe niteliğindedir.
Beşincisi: Gelişmiş Türkiye ve Güçlü Ordu prensibidir.
Daha önce saydığımız dört madde bir bütün teşkil etmektedir. Fakat dünyamızın bir “milletler yarışı” dünyası olduğunu asla unutmamalıyız. Bu yarışta geride kalmak ve zayıf düşmek varlığımızın tehlikeye girmesi sonucunu doğurur. Bu tehlikeye karşı en geçerli teminatımız gelişmiş bir ülke ve güçlü ekonomi ile kesin caydırıcı teknolojiye sahip millî bir ordudur. Bugünün dünyasında savaş araçları ve teknolojisi en üst derecede geliştirilmiştir. Bir ülkenin toprak bütünlüğü istiklâl ve hürriyetlerinin, nihaî hesapta, asıl teminatı silahlı kuvvetleridir. Ordumuzun caydırıcılığı, barışın en güvenilir garantisidir. Halkımızın “Peygamber Ocağı” dediği silâhlı kuvvetlerimizi yıpratmaya ne sivillerin ne de bazı mensuplarının hakları vardır. Bu iki hedefle birlikte, demokrasi, insan hakları, sosyal adalet ile millî kimlik sağlam bir şekilde gerçekleştirilmelidir.
Bunlar birbirlerini bütünleyen niteliklerdir.
Çetinoğlu: 1982 Anayasası’nda, tartışmalara yol açan ve yapılacak değişiklikle kaldırılması teklif edilen bir başlangıç bölümü vardı. Yeni Anayasa için sizin görüşünüz nedir? 
Yalçıntaş: Yeni Anayasada başlangıç bölümü olmalıdır. Şöyle bir metin öneriyorum:
“İnsanlık tarihinin çok uzak geçmişinden beri, Türk milleti varlığı ve kimliğini devam ettirmiştir. Sultan Alpaslan, Osmangazi, Fatih Sultan Mehmet, Yavuz Sultan Selim, Kanuni Sultan Süleyman, İkinci Sultan Mahmut ve Gazi Mustafa Kemal Atatürk gibi büyük öncü ve kahraman, devlet başkanları, şanlı tarihimizde yer alan müstakil devletlerimizin unutulmaz yöneticileri olmuşlardır.
Bugün, Türkiye Cumhuriyeti aziz Türk milletini; İstiklâl, adalet, eşitlik, hürriyet, insan hakları, hukukun üstünlüğü, demokrasi ve gelişme ilkelerine kesin ve kararlı bir inançla sadık kalarak ve Yüce Yaratanın korumasıyla sonsuza kadar yaşatıp, yükseltecektir.”
Çetinoğlu: Başlangıç bölümüne neden ihtiyaç vardır?  
Yalçıntaş: İstiklaline sahip toplumlar “Devlet”lerini kurarak var olmaktadırlar. Konuya bu açıdan bakıldığında, “Devlet”in en kısa tariflerinden birisi de: “Toplumların, kendi varlıklarını sürdürebilmek ve daha ileri seviyedeki hedeflerini gerçekleştirebilmek için teşkilatlanmış halidir.” Bu teşkilatlanma, bir başka deyimle “Devlet Olma” öncelikle o toplumun vazgeçilmez ihtiyaçlarına ve gelecek için beklentilerine cevap verecek, onları karşılayacaktır. Bunlar kısaca: Adalet ve güvenliği sağlamak, dış tehditlere karşı kuvvet hazırlayıp savunmayı temin etmek, her türlü kamu harcamalarını karşılamak için Maliye sistemi kurmak refah ve gelişmeyi gerçekleştirmek gibi görevlerdir.
Çetinoğlu: Devletin tarifinin verilmesinin gerekçesi nedir?
Yalçıntaş: Türk toplumları da çok eski çağlardan beri çeşitli coğrafyalarda “Devlet”ler kurup müstakil yaşama irade ve gücünü, kudretini gösterdiği için bu “Anayasa” çalışmasının ‘Başlangıç” kısmında Türk Devletlerinin kurucularından ve başkanlarından ön safta olan bazılarını sembol olarak zikrettik. Bu geçmiş, uzun asırlara dayanan tarihî derinlik, halen mevcut ve Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın üyesi ve sayıları 200’e yaklaşan devletlerden belki de iki haneli sayıları bulmayan çok nadir bazılarına ait özelliktir. Bugünkü ve gelecekteki bütün nesillerimiz, atalarımızın bize bıraktığı bu muhteşem tarihî mirası şuurlarında daima yaşatmalıdır. Bizler esir olmayan bir milletin nesilleriyiz.
Cumhurbaşkanlığı forsunda yer alan 16 parlak yıldız bu büyük mirası bize hatırlatan sembollerdir. 
Başlangıç metninin ikinci kısmında ise bugünkü modern Türk halkının halen ve gelecekte takip edeceği temel ilkelerden en hayatî ve evrensel olanlar sayılmaktadır. Şüphesiz ki milletimiz ve devlet için çok önemli olan başka ilkeler de vardır. Bunlar “sosyal”, “dünyevilik”, (laiklik) vs gibi esaslardır. Fakat bu nitelikte olanlar Anayasanın maddelerinde yer alacağı için “Başlangıç”ta sayılmamıştır.
Anayasa belgelerinde, bir milletin bugünkü ve gelecekteki varlığı, istiklâl, hürriyet ve refahı için vazgeçilmez irade beyanı olduğundan “Başlangıcın” bitiş cümlelerinde Cenabı Hakk’ın koruyucu sıfatı yer almıştır. Pek çok ilkenin Anayasalarında benzer ulvi, ilahî atıflar mevcuttur.
Yeni Anayasamız için yeni bir Başlangıç yazmak zarureti; 1982 Anayasasında yer alan metnin uzun, siyasî bir ideolojinin örgülenmesi ve çapraşık ifadeler kullanılmış olmasından dolayı doğmuştur.
Çetinoğlu: Değişmemesi gereken maddeler konusundaki düşüncelerinizi öğrenebilir miyim?
Yalçıntaş: Devletin Adı “Türkiye Cumhuriyeti”dir. Türkiye Devleti Demokratik bir cumhuriyettir. 
“Türkiye Cumhuriyeti” Büyük öncü Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları tarafından kurulduğundan beri bu isim hep devam etmiştir. Değişmemelidir. 
Çetinoğlu: Konu ile ilgili açıklamanız var mı?
Yalçıntaş: “Cumhuriyet” kavram ve terim olarak kendiliğinden bizatihi “Demokrasi”yi kapsamamaktadır. Bu durum hem uygulamada ve hem de siyaset literatüründe böyle olmuştur. İkinci Dünya Harbinden (1939-1945) önceki dönemde “Krallık” yönetimleri terk edilerek birçok ülkede ve özellikle Avrupa Kıtası’nda “Cumhuriyet” isimlendirilmesine sahip siyasî rejimler ortaya çıkmıştır. 
Bunların pek çoğu gerçek “Halk idaresi” niteliğinde değil ve fakat tam aksine diktatorya idareleriydi. İspanya, İtalya, Almanya, Romanya, Rusya önde gelen örneklerdir. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği ismindeki Cumhuriyet vasfına rağmen, tarihin en baskıcı, Stalin ve diğerlerinin diktatörlüğüne dayanan ağır zulüm rejimleriydi.
Halen de, günümüzde, devletlerinin ismi “cumhuriyet” olup ta, parti ve şahıs diktası ile yönetilen ülkeler mevcuttur.
Çetinoğlu: Teklifinizde ‘Demokratik Cumhuriyet’ isimlendirmesi dikkat çekiyor…
Yalçıntaş: Türkiye’mizde de özellikle 1960 yılını takip eden senelerde çeşitli “Hükümet ve Meclis Darbeleri” vukuu bulmuş. Ardı ardına gelen dikta yönetimleri “Halk idaresi” ve dolayısıyla “Milletin iradesine” dayanan siyasî rejim demek olan, Anayasamızda yer alan “Cumhuriyet”i manasında ve uygulamada tahrip etmişler ve fakat yapılan Anayasalarda “Cumhuriyet” terimini muhafaza etmişlerdir.
Hâlbuki milletimizin her dönemde teyiden istediği ve 1946 yılından beri rejim şekli “Demokrasi” olmuş ve her fırsatta seçim oylamalarında iradesini “çoğulcu” “Demokratik Cumhuriyet” lehine kullanmıştır. Hükümet ve TBMM’ne karşı yapılan darbelerle demokratik yönetim şekli kaldırılarak gerçek anlamında “Cumhuriyet”e karşı darbe yapılmış olmaktadır. Öyleyse halkımızın başından beri içten benimsediği Cumhuriyeti, çağımız dünyasında, Yeni Anayasamızda olmazsa olmaz niteliği ile birlikte zikretmemiz hayatî önem taşımaktadır. Dolayısıyla Devletimizin şeklini ifade ederken “Demokratik Cumhuriyet” demek daha uygun olacaktır. Darbe fikirlerini oluşturanların gerçekte bir iktidarı değil ve fakat aynı zamanda “Cumhuriyeti” tahrip ettiklerini net bir şekilde görmeleri sağlanacak ve toplum direnci daha güçlü hale gelecektir.
Çetinoğlu: Eski Anayasadaki ‘Cumhuriyetin nitelikleri’ ile ilgili açıklama sizce yeterli mi?
Yalçıntaş: 1982 Anayasasında yer alan ve “Cumhuriyetin Nitelikleri”ni sayan 2. Maddenin açıklığa kavuşturularak yeniden yazılması zarureti vardır. Yeni ifade şekli olarak şu metin kabul edilebilir:
“Madde 2 – Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzur, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde insan haklarına saygılı, hedefleri sosyal, iktisadî ve kültürel gelişme olan Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, dünyevî bir hukuk devletidir.’ 
Çetinoğlu: Sosyal kelimesini çıkartıyor, ‘Laik’ kavramının yerine ‘dünyevî’ kelimesini koyuyorsunuz, ‘Atatürk Milliyetçiliği’ kavramına açıklık getiriyorsunuz…
Yalçıntaş: 1982 Anayasasının 2. Maddesinde iki virgül arasında yer alan “Atatürk Milliyetçiliği” tabiri bizim yukarıda teklif ettiğimiz ifadede açıklık kazanmaktadır.  Bu tabire netlik kazandırmak bir zaruretten doğmaktadır. Çünkü çeşitli marjinal siyasî ve ideolojik cereyanlar rahmetli Atatürk’ün görüşlerini çarpıtarak, Türkiye’de ve özellikle de 1960 darbesini takip eden yakın geçmişten bugüne kadar kendi totaliter ve milletimizin temel, kök manevî değerlerini zayıflatmak maksadıyla “Atatürkçülük” isimlendirmesi ile yaymak ve bazı zorlama usulleri ile hâkim kılmak istemişlerdir.
Gerçekte ise büyük öncü Atatürk’ün bu marjinal diktacı ve militan görüşleri benimsememiş olduğu aşikârdır. Atatürk hakkında yapılan ciddi ilmî çalışmalara, bu arada merkezi Ankara’da bulunan “Atatürk Araştırmaları Merkezi”nin yayınlarına bakıldığında O’nun temel görüş ve hedefleri açıklıkla görülür. Hiç şüphesiz ki bunlardan önde gelen bir inancı milletimizin “Muasır Medeniyet” seviyesini gerçekleştirmesi bir diğeri de, TBMM bahçesindeki heykelinde yer almış olan “Cumhuriyet Kültür Demektir.”vecizesidir. Bu ifadeler “Atatürk Milliyetçiliği” deyimini isabetli bir manaya kavuşturmaktadır.
Anayasamızın 2. Maddesi için bizim yaptığımız ikinci değişiklik “laiklik” kelimesi, terimi yerine “dünyevî” teriminin kullanılmış olmasıdır. Bu değişikliğin asıl sebebi bu terimin hem uygulamada ve hem de bazı sosyal ve siyasî gruplar tarafından çok olumsuz, militanca ve millet bütünlüğünü bölücü tarzda anlaşılıp, sonu gelmeyen tartışma ve gerginliklere yol açmış olması ve toplum huzuruna zarar verici bu görüş ve davranışların halen devam etmesidir.
Aziz meslektaşım, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin değerli Anayasa Profesörü, TBMM Anayasa Komisyonunun âlim Başkanı Prof. Dr. Burhan Kuzu, Anayasa Hukuku alanın temel kaynaklardan başta gelen eserinde 2. Maddedeki laiklik kavramı için şu açıklamayı yapmaktadır: (Sayfa 56)
“… Hiçbir zaman dinsizlik anlamına gelmeyen laiklik ise her ferdin istediği inanca, mezhebe sahip olabilmesi ibadetini yapabilmesi ve dinî inançlarından dolayı diğer vatandaşlardan farklı bir muameleye tabii kılınmaması manasına gelir.”
Değerli meslektaşımızın bu görüşüne katılıyoruz ve bu yorumun doğru olduğunu teyit ediyoruz. Fakat konunun, paralarda olduğu gibi, bir diğer yüzü de vardır. Soyut kavramlar ilmî, hukukî, içtimaî terimler toplumda yaygın biçimde kullanılıp anlaşıldığı şekilde mana kazanırlar. Lâiklik terimi, ülkemizde uygulama bulduğu hallerde öncelikle kamu otoritesini kullananların din alanına keyfi ve baskıcı bir şekilde müdahale etmesi şeklinde görülüp anlaşılmaktadır. Dolayısıyla Sayın Kuzu’nun hürriyetçi ve insan haklarına dayalı hürriyetçi ve dürüst akademik anlayışı ülkemizde, bazı kısa süren dönemler hariç, bir özlem olmuştur.
Hürriyetçi Batı Bloğuna dâhil olmak için 1946 yılında başlatılan Demokrasiye geçiş karar ve uygulamalarından kısa bir süre sonra Türk Ceza Kanunu’na meşhur 163. Madde eklenerek dinî yaşam, fikirler ve dindarlar üzerine ağır, ezici, cezaevlerine ülkesini ve milletini seven pek çok sayıda vatandaşı sevk edici bir anormal uygulama başlatılmıştır. Sözde “Laikliği Koruma” adına sürdürülen cezalandırmalardan çok sayıda fikir adamı, din hizmetlileri, dinine, inancına hizmet etmek isteyenler, sade Türk vatandaşları, yazarlar, gazeteciler mahkûm edilmişler ve mağdur olmuşlardır.
Bu baskıcı, millî bütünlüğümüzü bölücü, fikir, din ve vicdan hürriyetlerine tamamen aykırı menfi uygulama rahmetli, Türkiye’nin şansı, değerli devlet adamı aziz dostum ve Devlet Plânlama Teşkilâtı’nda âmirim Turgut Özal’ın Başbakanlığına kadar devam etti. Ancak onun aydın görüşlüğü ve kararlılığı sayesinde 141, 142 ile birlikte 163. Madde yürürlükten kaldırıldı.
Burada baskıcı, militan laikçi, müdahaleci davranışları benimseyip, inananları, fikir sahibi olanları ağır şekilde cezalandırıcı uygulamaları yürütenlerin diğer inananlarımızı mağdur edip ve yıldırmakta olduğunu bizzat yaşadığımız bir örnekle açıklamak isterim.
Rahmetli Cumhurbaşkanımız Turgut Özal, 163, 141 ve 142. Maddeleri kaldırmak için yoğun çaba gösterdiği ve hatta çile çekmek derecesinde yorulduğu günlerin birinde benimle ve değerli kardeşim Ali Coşkun’la konuşurken, bizlere: “Özellikle 163. Maddenin Ceza Kanunu’ndan çıkarılması çabalarımda bizzat kendi kabinemdeki bazı Bakan arkadaşlarımdan dahi direnme görüyorum. Sizden bunları ziyaret edip görüşme yapmanızı rica ederim. Ne dersiniz?” diye sordu. Her ikimizde rahmetliye “tabiatıyla, hem onlara gider bu önemli girişimin gereğini anlatır, iknaya çalışırız” dedik ve söz konusu Bakanlarımızı ziyarete başladık. 
Çetinoğlu: Ne gibi durumlarla karşılaştınız?
Yalçıntaş: Önemli Bakanlıklardan birinin başında bulunan bir dostumuzu ziyaret edip diğer maddelerle birlikte 163. Maddenin kaldırılması gerektiğini kendisine, izah ettiğimizde bana endişeli bir tavır ve ses tonuyla: “Peki Hocam o zaman ortalığı sarıklılar, cüppeliler ve deli dervişler sarmaz mı?” diye sormuştu. “Ben ve Sayın Ali Coşkun böyle bir şey olmayacağını, halkımızın anlayış ve medenî seviyesinin yüksek olduğunu ayrıca komünizme kapılmış olanlarında Türkiye’de o zamanki Sovyet Rusya rejiminin meddahlığını yapamayacağını” anlatıp, neticede kanun değişikliği yapılması hususunda ikna ettik.
Yasaklayıcı maddeler kaldırıldığında sonuç, rahmetli Turgut ağabeyinin ve onun gibi düşünenlerin haklı olduğunu gösterdi.
Çetinoğlu: Türkiye’mizde İslam’a mesafeli duranlar bulunduğu gibi, bu gibi kişilerin evhamlarını tahrik eden kişiler de yok değil. Bu durumu demokrasinin, düşünce hürriyetinin tabîi sonucu olarak kabul edebilir miyiz? 
Yalçıntaş: Dinimiz İslâmiyet konusunda böyle endişeli tavırlar dışında asıl üzerinde durulması gerekli olan husus ise Türkiye’mizde İslamî hemen her olumlu hareket ve gelişmeye karşı çıkan, cephe alan, ellerine geçen hemen her fırsatta dinî öğretim, yaşayış ve hürriyetleri kısıtlamaya, zayıflatıp, etkisiz hale getirmeye uğraşan davranışları sürdüren grupların anlayış ve faaliyetleridir.
Bir kişi ve gruplar şüphesiz ki insan hakları ve hürriyetler temelindeki bir ‘laiklik’ anlayıştan uzak ve genelliklede İslâm dininin temel inanç ve öğretilerinden yabancılaşmışlardır. İslamiyet, camiler, ezan, Kur’an Kursları, İmam-Hatip Okulları, örtünme, din dersleri, Diyanet İşleri Başkanlığı, Din Hizmetleri görevlileri v.s gibi pek çok konuda bu kişi ve gruplar hemen reaksiyoner bir tutumla menfi görüş ve davranış sergileyip cephe almaktadırlar.
Çetinoğlu: Türkiye’de en çok istismar edilen kavramlardan biri laiklik…
Yalçıntaş: İslamî konularda karşıt, olumsuz ve genellikle bölücü tutumlar özellikle de Türkiye’mizin 1960 yılından sonraki “Darbeler Döneminde” ortaya çıkmıştır. Bütün darbelerde ve girişimlerinde Anayasada yer alan “Laiklik” kavramı “Laikliğin tehlikede olması” “Laikliğin korunması” “Laikliğe Sadık Kalma” v.s benzeri sloganlar darbeleri meşrulaştırıcı ana motif olarak ileri sürülmüştür.
1982 Anayasasında yer alan bazı olumlu düzenlemeler dışında, diğer darbelerde ve özelliklede 28 Şubat müdahalesinde, dinî öğretim, yaşayış tarzı, çalışma ve istihdam edilme hakkı gibi en temel hak ve hürriyetler ağır bir biçimde, akıl ve insaf ölçülerini aşan derecede, ihlâl edilmiş on binlerce dindar vatandaş ve genç kızlarımız gibi toplum içinde en müşfik ihtimam ve teşvike lâyık evlatlarımız bu dönemde mağdur edilmişlerdir. 
28 Şubat darbesinde ortaya yeniden çıkan zihniyet genelde Türk halkının manevî değerlerine karşıt bir görüş ve davranışı temsil etmektedir. Bütün bu cebredici zihniyet ve icraat yanlış, insan hakları ve demokratik prensiplere zıt bir “militan laiklik” anlayışına dayandırılmıştı.
Çetinoğlu: Bir de başörtüsü zulmü var…
Yalçıntaş: Bu totaliter ve militan lâiklik anlayışının acısını halkımız, yine bir darbe ertesinde gelen “Başörtüsü Yasağı”ndan çekmiştir ve halen de kısmen hafifletilmiş bir şekilde çekmektedir. Böyle bir yasağı salim bir akılla kabullenmek mümkün değildir. Başın, saçları göstermeyecek şekilde kapatılması kadınlar için dinî bir gerektir ve Türk toplumunda bu vecibe asırlardan beri sürdürülmüştür. En son resmî talep üzerine TC Diyanet İşleri Başkanlığı, bu İslamî gerekliliği teyit eden görüşünü, müdellel bir şekilde,  görevine tam müdrik ve vakur bir Başkan olan Sayın Tayyar Altıkulaç döneminde açık olarak vermiştir. O dönem Başbakanlık sorumluluğunu yürüten Sayın Bülent Ulusu bu Anayasal ve rahmetli Atatürk’ün mirası olan kuruluşun görüşüne karşı çıkan, kabullenmeyen bir davranış içine girmemiştir.
Fakat daha sonraki dönemde başörtüsü yasağı özellikle yüksek öğrenimini yapmak isteyen kız öğrencilerimize ve devlet müesseselerinde çalışmak isteyen hanımlara karşı bütün şiddeti ile tatbik edilmiştir. Lise tahsilini tamamlayıp, pek çok zorluklarla üniversite giriş sınavlarını kazanıp yüksek öğrenimi yapmaya hak kazanmış genç kızlarımız üniversite kapılarından içeriye sokulmamış, daha önce fakültelerde okuyanların sınıflarına devamı dolayısıyla tahsillerini tamamlayıp diploma almaları önlenmiş, sınavlara sokulmamışlardır. Bir defasında üniversitesini derece ile bitiren bir genç kızımızın diploma töreninde,  sahnede diplomasını alırken arkadan gelen bir hanım polis memuru bu genç kızın başörtüsünü, her kesin gözleri önünde zorla çekerek çıkarmıştır. Üniversitelerin önünde başörtülü öğrenciler gruplar halinde protestolar yapıp, ağlamışlardır. Kısaca bu “Laiklik Korumasında” devlet terörü estirilmiştir. Ayrıca Sovyet usulüne benzer “ikna odaları” tesis edilmiştir.

 

 

 

 

27 Nisan İnce Ayarı

İktidar Mensuplarının sık sık sığındığı bir beyan var: “Türkiye artık sabah erken kalkanın darbe yapabileceği bir ülke asla ve asla değildir.” Türkiye’de erken uyananın darbe yapabileceğini söylemek işi abartmaktır. Türkiye basit bir Üçüncü Dünya ve Afrika ülkesi değildir. Askeri müdahaleleri hiçbir zaman ülke sorunlarını çözecek bir yol olarak görmüyoruz; ama Türkiye’yi bazı Güney Amerika veya Afrika ülkelerine benzetme gayretlerini de yadırgıyoruz. Kendi kendimize haksızlık yapmayalım.

Askeri darbeler kadar dıştan kumandalı proje ve emirleri uygulama aracı olan sivil darbeleri, yazarı  dışarıda olan açılımları, uyum adı altındaki uydu yasalarını, yabancılara ve dini azınlıklara imtiyazlar sağlanmasını, Telekom gibi birçok kritik kuruluşun özelleştirilmesini, ekonomiyi her an krize sokabilecek cari açığın sıcak para girişleri ile karşılanmasını, özelleştirme adı altındaki yabancılaştırmaları, bankaların ve finans kuruluşlarının el değiştirmelerini nereye sokacağız? Küreselleştirilmenin sihrine kapılmış ve küreselleşme çağında milli menfaatlerin ve milliyetçiliğin yeri olmaz şeklinde düşünen, milli kimlikle kavgalı, bu yönde anayasa darbesi yapmaya hazır, etnik ırkçılığı tahrik eden yönetim zihniyetini bazıları gibi alkışlayacak mıyız?

Suriye devamlı gündemde… Aldığımız ödevin dışına çıkamıyoruz. Suriye’deki gelişmeler Türkiye için bir dönüm noktası olacaktır. Bugünkü ABD güdümlü politika Türkiye’yi genişleterek bölebilir. Buna da Yeni Osmanlıcılık etiketi takılır. Federal yapı, eyalet ve başkanlık sistemi bundan dolayı gündemdedir. Yine bol bol kullanılır ve atılırız. Olup bitenden de kazançlı çıkamayız. Özal, Irak’a müdahale ve işgal döneminde 1 koyup 3 almaktan bahsediyordu. Bunun tersi oldu.  Dışişleri Bakanımız Davutoğlu, Kuzeyden izin vermezsek ABD Irak’ı işgal edemez diyordu. Acaba sonuç ne oldu?

Bölgesinde ve sınırlarındaki gelişmelere son derece hassas olduğunu açıklayan anlayış, Suriye’ye müdahalede bu kadar istekli olmasına rağmen, Irak’ın kuzeyindeki terör ve ihanet yuvalarına müdahaleye neden pek istekli olmadı?

Türkiye, Barzani ile baş başa bırakıldı. Zorla milli çıkarlarımız ile ters dostluklar kurduruluyor.  Türkiye Irak’ta terörist olarak değerlendirilen Cumhurbaşkanı yardımcısı Haşimi ile Barzani’yi buluşturuyor. Muhalif sığınmacı kamplarındaki militanlar sınırı geçiyor, Esat birlikleri ile çatışıyor ve bize geri dönüyorlar. Türkiye terör ve istihbarat ajanlarının kaynadığı bir ülke oldu. Geçen günlerde Suriyeli sığınmacıların çadırlarında silah ve mühimmat bulundu. Zaten onlar da çatışıp geri döndüklerini söylediler.  Türkiye için tek sözde dost Barzani kaldı. Bize zorla nikâh kıydırılıyor ve Ortadoğu dönüştürülüyor.  Türkiye adeta bir müdahale üssü oldu.

Batı çıkarlarına hizmet ettiğin oranda mükâfatlandırılıyorsun. Hollanda’da Cumhurbaşkanımız madalya üstüne madalya aldılar. Peki, Türkiye’nin milli çıkarları ne olacak? Onu sözde dost ve müttefiklere mi havale edeceğiz? O zaman devlet kamu harcamalarını kıssın dışişlerine ne gerek var? Ortadoğu bölge ve ülkeler seviyesinde savaş ortamına girdi. Zaten Ordu ekonomik bir yük değil mi ?! Önce Jandarmayı kaldıralım, Türkiye’nin %92 sini kontrol eden birikimli jandarmanın yerine paralı asker mi ithal edeceğiz?

Cumhuriyetin akılsız dostları birilerine hep siyasi sermaye olmuştur. 28 Şubat’ın halktan kopuk ve uzak, Batıcı kadrosu bugünkü iktidarın yolunu açmıştır. Onlar dışarıdan icazetli, Türk milleti ile yabancılaşmışlardı. Türk milletinin milli ve manevi değerlerine o kadar uzaktılar ki… TSK’ni de asla temsil edemezler. Peki, 27 Nisan muhtırasını verenler, Dolmabahçe’de iktidarla ittifak kuranlar neyin peşinde idi? 27 Nisan iktidara %10 daha fazla oy sağlamadı mı? 28 Şubat demokrasiye ince ayardı da 27 Nisan e-bildirisi kimlerin ayarıydı? Bugün yapılanlar bir başka yönde ince ayar değil mi? Tarih ince ayarlarla mı geçecek? Bir köşe yazarının “Bu ülkede düzen değişmez; sadece üzen ile üzülen zaman zaman yer değiştirir” değerlendirmesi yanlış mı?

 

 

Baserabya Romanya’dır

Uzun zamandır Türk Milletinin dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti devletinin bir milli siyasetinin ve buna bağlı olarak stratejisinin olmadığını söylüyor ve yazıyorum.

Bunu bir kez daha yaptığım Romanya seyahatinde anladım ve gördüm. Romanya’da dolaştığım dört gün boyunca, dikkatimi en çok çeken şey ekonomik çöküntü ve duvarlardaki “Baserabya Romanya’dır” yazılarıydı.

Yakın tarihte oldukça çalkantılı günler yaşayan, 2.Dünya Savaşı’nda Almanya’nın işgalini gören ve bir komünist diktatör olan Çavuşesku’nun zulmü altında kimliksizleşen bir Romanya; Rusya’nın elinden kopardığı Moldovya’nın Romanya olduğu iddiasını bugün, gür bir sesle dile getirmeye çalışıyor.

Gördüm ki; AB üyesi olmasına rağmen ekonomisi çökmüş, son 20 yılda nüfusunun % 25’i dünyanın dört bir tarafına göçmüş, millet olma olgusunu henüz yakalayamamış ve ne yapacağını bilmez bir Romanya’nın en azından Baserabya konusunda milli bir siyaseti var.

Günümüzde dünyanın yükselen yıldızı ilan edilen Türkiye ve Türk Milleti ise milli siyaseti bırakın, milli meselelerden bir haber ve milli kimliği terk etmek üzere tehlikeli adımlar atmakla meşgul…

Söyleyin Allah’ınızı severseniz: Türkiye’de duvarlarda “Batı Trakya Türkiye’nindir”, “Kırcaali Türkiye’nindir”, “Deliorman Türkiye’nindir”, “Musul – Kerkük Türkiye’nindir” , “Kıbrıs Türkiye’nindir”, “Girit – Rodos Türkiye’nindir”, “Üsküp – Prizren – Saraybosna Türkiye’nindir” diye yazılı sloganlar görebilir misiniz? Ya da nostalji bile olsa, milli bir hedefe yönelik sohbet ortamları bulabilir misiniz?

Asla böyle şeyleri ne görebilirsiniz ne de duyabilirsiniz. Çünkü Türk Milletinin ve milletin teşkilatlanmış şekli olan devletin böyle bir milli siyaseti kalmamıştır. “Milli siyaset”in halk nezdinde Atatürk’ün ölümü ile erimeye başladığını ve günümüzde de tükendiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Başbakan R.T. Erdoğan’ın, Darüşşafaka’nın Genel Kurulunda söylediklerine bakılırsa, Türklük ve de İslamlık için geri adımlar, halkı alıştıra alıştıra atılmaya devam edecektir.

Milli kimliğini terk etme noktasına gelmiş ve buna karşı tepkisiz olan bir halkın elbette milli siyaseti olamaz. Ancak Romenler kadar bile direnemediğimiz bir gerçektir.

Romanya tıpkı, Türkiye gibi yeraltı ve yerüstü zenginliklerine sahip bir ülke. Tuna Ovası, uçsuz bucaksız ve çok verimli. Tarım ürünleri konusunda Romanya; AB üyeleri arasında Fransa’dan sonra en verimli topraklar üzerinde kurulu. Ülkenin petrol ve doğalgaz ihtiyacının yarısı yerel kaynaklardan sağlanıyor. Ancak bunlara rağmen Romanya bir çöküş içerisinde. İnsan ister istemez, kendine soruyor: acaba Romanya gibi doğal bir zenginlikler içeren Türkiye, yarınlarda böyle bir fakirlik ve çöküş yaşar mı? diye .

Çünkü dünün emperyalist ülkeleri ve bu günün nam-ı diğer küreselcileri, alacaklarını alıp, alacak olarak birşey kalmayınca veya sömürüyü düzenli ve yasal bir dayanağa oturtup süreklilik kazandırınca artık Romanya’da olduğu gibi Türk Milleti lehine yapacak pek bir şey kalmıyor.

Romanya’da 1900’lü yılların başında yapılan banka binalarına, kiliselere ve diğer gösterişli binalara bakınca bu toprakların Osmanlı – Türk İmparatorluğu’ndan bir daha geri verilmemek üzere alınması için uygun zemin hazırlanmış ve Balkanlar bir savaş meydanı haline getirilerek Türk topraklarına el konulmuş ve Türkler doğu’ya doğru sürülmüşler diye düşünüyorsunuz.

Bugün Türkiye’de, yapılan özelleştirmelere, yabancı sermayenin gelişimine, iç ve dış borçların artışına, cari açığın yükselişine ve eski kiliselerin ihyası ile yenilerinin açılışına bakınca; sanki bir yalancı bahar yaşıyoruz da, sonumuz Romanya’ya benzeyecekmiş diye karamsarlığa kapılıyorum.

Ancak tekrar ediyorum. Dünyada irili ufaklı bir çok devletin ve milletin, Türkiye’ye ve Türk Milletine yada başka konularda diğerlerine karşı milli bir siyaseti vardır. Tıpkı Yunanlıların bize karşı “Megalo İdea”sı olduğu gibi. Onun için hem Baserabya konusunu halkına indirmeyi başarmış Romenleri ve hem de “Megalo İdea”yı canlı tuttukları için Yunanlıları tebrik ediyor ve darısı başımıza diyorum.

 

 

 

Ne Güzel Değil mi?

Bugüne kadar bazılarının söylediği şu sözlerle geldik.

Cumhuriyet’in kurucuları Kuran-ı Kerim”i yasakladı, din düşmanlığı o dönemde çok fazla idi vesaire gibi ifadelerle uzun yıllar boyunca yaşadık ve elbette şimdi çok daha artarak devam ediyor.

Peki!

Öyle idi ise, bugün, dinimizin uygulanması konusunda ne gibi sıkıntılarımız var?

Yani, Cumhuriyeti kuranların böyle bir yasaklama arzuları olsa idi, bugün, din konusunda farklı bir ortam oluşmaz mıydı?

Oysa, kutsal dinimiz konusunda her şey alışıldığı gibi yaşanıyor.

Cumhuriyeti kuran iradenin dine bakışı konusunda kara propaganda öyle etkili olmuş ki, anlatacağım olay bu etkinin dehşetini çok açık olarak gözler önüne sermektedir.

Suriye ile ilgili karmaşa başlayana kadar, her yıl yaz aylarında Irak Ve Suriye’den Türkmen gençleri getirip kültürel ve tarihi bağları geliştirmek adına 1 ay kadar beraberliğimiz oldu.  Suriye’den gelen Türkmen gençlerin bazılarından bizzat duyduğum şu sözler bizleri dehşete düşürdü ve bu konuda uzun uzun konuşmalar yapmak ihtiyacı hissettik.

1-      Türkiye’de Ezan okunuyor, Camiler kapalı değil mi?

2-      Mustafa Kemal ATATÜRK’ün dua ederken resimleri var, Mustafa Kemal  ATATÜRK Müslüman mı ki dua ediyor?

Biz bunları yaşadık.

Bu durum, bahsettiğimiz kara propagandanın nerelere kadar uzandığının çok açık göstergesidir.

Mustafa  Kemal  ATATÜRK’ün Balıkesir Hutbesinin hiç önemi yok.

Mustafa  Kemal  ATATÜRK’ün 1933 yılında, Suudi yöneticilerine mektup yazıp Peygamberimizin mezarını yıkmalarına müsaade etmeyeceğini söylemesinin hiç önemi yok.

1937 yılında Mecliste yaptığı bir konuşmada, Kudüs’ü Hıristiyan Ve Yahudilere bırakamayacaklarını, oranın Müslümanların merkezi olduğunu söylemesinin hiç önemi yok.

Halen ülkemizin en iyi Tefsir ve Meali’ni Elmalılı Hamdi Hoca’ya yaptırmasının hiç önemi yok.

Sahih-i  Buhari’nin 12 ciltlik tercümesini yaptırmasının önemi yok.

Daha sayabileceğim birçok dinî girişimlerin hiç önemi yok.

Biz ne dersek diyelim, kara propaganda devam ediyor.

Peki! Niye bu propaganda var ve niye, bütün açık gerçeklere rağmen devam edecek?

İşte, meselenin düğüm noktası bu soru ve ben de yukarıda anlattıklarımı bu soru için anlattım.

Anadolu’nun, yeniden Türklüğünü hatırlamasının ve Müslüman Türk’ün Anadolu’da kesin zafer kazanmasının hesabı sorulmaktadır.

Onun için; “Ne Mutlu Türküm Diyene” derseniz, başkaları da başka şey söyler denmektedir.

Onun için; Türkiye’de 30-40 belki daha fazla etnik köken var denmektedir.

Onun için; Türk Milliyetçiliği, din karşıtlığı gibi gösterilmeye çalışılmaktadır.

Onun için; çocuklarımızın sabah antları kaldırılmaya çalışılmaktadır.

Onun için; Türk Milleti ibaresinin Anayasa’dan kaldırılması istenmektedir.

Onun için; Mustafa Kemal ATATÜRK düşmanlığı yapılmaktadır.

Onun için; Türkiye, Türklere bırakılamayacak kadar büyük bir ülkedir denmektedir.

Onun için; Türk, öz yurdunda garip hale getirilmeye çalışılmaktadır.

NE GÜZEL DEĞİL Mİ?

Kutsal dinimizi kullanarak Milliyetimizi inkâr edelim.

Niye?

Müslüman Türk olmak her şeyin çözümü olamaz mı?

 

 

İslam’da Kardeşlik Hukuku ve Ahlakı – 3

İslam dini, tesis ettiği kardeşlik hukukunu korumak için mü’minlere bir takım görev ve sorumluluklar yüklemiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Müslümanın Müslüman üzerindeki hakkı beştir: Selâmı almak, hastalandığında ziyaret etmek, cenazesine iştirak etmek, davetine icabet etmek, aksırdığında “yerhamukellah” demek.”(Buharî, Cenâiz 2)

Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in tavsiye ettiği konuları biraz izah edelim:

Selamlaşma:

Selamlaşma mü’minlerin birbirlerine karşılıklı duaları; birbirlerini sevme ve kaynaşma vesilesidir. Bundan dolayı İslam, selamlaşmaya büyük önem vermiştir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmuştur: “Bir selam ile selamlandığınız zaman siz de ondan daha güzeli ile selamlayın yahut aynı ile karşılık verin…” (Nisâ, 4/86) Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) de selamlaşmayı mü’minlerin birbirlerini sevmelerinin dolayısıyla imanlarının kemalinin ve cennete girmenin vesilesi saymıştır. (Müslim, İman, 93)

Hasta Ziyareti:

Müslümanların hasta olan kardeşlerini ziyaret ederek halini hatırını sorması insanî ve ahlâkî bir görevdir. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor: Hasta ziyaret edin, aç olanı doyurun, esiri kurtarın!”(Buharî, Cihad, 171)

Cenazeye Katılmak:

Bir Müslümanın din kardeşine dünya hayatında yapabileceği en son görev, vefat ettiğinde cenazesine iştirak emek, yakınlarına taziyede bulunmak, cenaze namazını kılmak ve onu mezara defnetmektir.Cenaze namazını kıldıktan sonra cenazeyi mezarlığa kadar takip etmenin vedefn olununcaya kadar yanında bulunmanın sevabı pek çoktur. Resûlullah (s.a.s.) Efendimiz, bir Müslümanın cenaze namazını kılan ve cenaze defn edilinceye kadar yanında hazır bulunan kimseye iki büyük dağ gibi ecir ve sevap verileceğini bildirmiştir. (Buharî, Cenâiz, 654)

Davete İcabet:

Müslümanın, bir din kardeşinin evlenme, sünnet düğünleri gibi meşru olan davetlerine geçerli bir mazereti olmadıkça katılması gerekir. Çünkü bu,davet eden ile davetlinin birbirini sevmesine ve kaynaşmasına vesile olan hususlardandır. Katılmaya mani bir durum varsa arayıp kardeşinin gönlünü almalıdır. Hz. Peygamber (s.a.s.)  şöyle buyuruyor: “Kim davet edildiği halde icabet etmezse, Allah ve Resulüne isyan etmiş olur…”(Müslim, Nikâh 103)

Hapşırana Dua:

Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.), aramızdaki sevgi ve muhabbeti artırmak için her fırsatı değerlendirmemizi istemiştir. Hapşıran bir kişiye “yerhamukellah” (Allah sana rahmet etsin) diye dua etmeyi de kardeşler arası bir görev olarak görmüştür.

Müslüman, diğer zamanlarda da dualarıyla din kardeşlerine iyilik ve hayır dilemelidir. Zira Peygamber Efendimiz (s.a.s.); “Müslüman kişinin gıyabında kardeşi için yaptığı dua makbuldür. Onun başının ucunda görevli bir melek vardır ki, o Müslüman kardeşine hayır dua ettikçe ona, görevli olan melek, ‘âmin, istediğin gibisi senin için de verilsin’ der”(Ebu Davud, Vitr, 29; Tirmizî, Birr, 50)buyurarak mü’minin, din kardeşinin gıyabında yaptığı duanın makbul olduğunu bildirmiştir.

Hz. Peygamber (s.a.s.) bunlardan başka olarak, Müslümanları ziyaretleşmeye ve hediyeleşmeye de teşvik etmiştir. Nitekim şöyle buyurmuştur: “Hediyeleşiniz ki birbirinize olan muhabbetiniz artsın.”(Buharî, Edebü’l-Müfred, 594),“Allah için sevdiği bir kişiyi ziyaret eden kimseye bir melek şöyle seslenir: Sana ne mutlu! Güzel bir yolculuk yaptın. Kendine cennette barınak hazırladın.”(Tirmizî, Birr, 64)

Mü’min, daima din kardeşinin iyiliğini istemeli, kendisi için güzel ve yararlı gördüğü bir şeye onun da sahip olmasını arzu etmelidir. Allah Resûlü bunun kâmil bir imanın gereği olduğunu şöyle haber vermiştir: “Sizden biri, kendi için sevdiğini kardeşi için de sevmedikçe gerçek imana eremez.”(Buhari, İman, 7)

 

(Haftaya devam edecek)