16.6 C
Kocaeli
Çarşamba, Ağustos 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1099

Güneşler Güneşi

Peygamberler; irşatları ve yol göstermeleriyle insanları Hakk’a davet etmişler, Tanrı’ya çağırmışlar. Halklar arasında güneş gibi aydınlatıcı insanların yetişmesine vesile olmuşlardır.

İşte Hz. Muhammed, böyle manevi Güneşler Güneşi hükmündedir. Aynı zamanda her Peygamber bir mânevî Güneş’tir. Hayatı anlatır. İnsana yol gösterir. İşte Hz. Muhammed, Hatemü’l-Enbiya / Nebilerin sonuncusu olması hasebiyle Güneşler Güneşi’dir.

Değil sadece dünyamızı, tüm kâinatı aydınlatan en parlak Güneş’tir. Hz. Muhammed Güneşler Güneşi’dir. Çünkü  “Levlâke”  sırrına mazhardır. Yâni  O’nun için “Sen olmasaydın, Sen olmasaydın kâinatı / evreni yaratmazdım.” demiştir Hz. Allah.

Zât-ı Ahmediyye yâni Hz. Muhammed  ” Tevhidin bir bürhan-ı nâtıkı” / “Konuşan delîli”dir. Çünkü  “Nübüvvet beşerde zarurîdir.” / yâni”İnsanların peygambere şiddetle ihtiyacı var.” Tıpkı gözün ışığa ihtiyacı / gereksinimi olduğu gibi.

Peygamber gönderilmesi; insanın olmazsa olmazıdır. Cehalet karanlığını ancak Peygamber ışığı dağıtır. Çünkü kitap varsa, hocası yâni öğreteni ve öğretmeni de olmalı. Kitap, öğretmenin varlığından; öğretmen kitabın varlığından haber verir.

Birbirini gerektirirler. Kitap varsa öğretmen; öğretmen varsa kitap da olacaktır. Olmalıdır da. Nitekim kâinat da büyük bir kitaptır. Öğrencisi insan, öğretmeni Fahr-i Kâinat Hz. Muhammed Mustafa Efendimiz’dir.

Kitabı okumak veya okutmak, kitap için değil; kitapda bahsedilen içindir. O’nu yâni söz konusu Zâtı bilmek, O’nu bulmak, O’nu sevmek, O’nun istediği gibi olmak maksadiyledir. Ki bu; kısaca  “Mârifetullah”  diye adlandırılan hedef, gaye ve maksattan;  yâni Allah bilgisi edinmekten başka bir şey değildir.

İşte bunun için yazılan bir kitap varsa, onu okuyacak biri de olmalı. Aynı zamanda onu okutacak birisi de lâzımdır ki, işte bu Nebiyy-i Zişan / şanlı bir Nebî olan Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa’dır. Ve o kişi Tevhid’in bir Bürhan-ı Nâtıkı, yâni Allah’ı birlemenin O’nu bir bilmenin konuşan bir delili ve kanıtıdır.

Evet Güneşler Güneşi olan Hz. Muhammed; Rabbimizi bize târif eden / tanımlayan üç büyük küllî / kapsamlı târifçiden ikincisidir. Birincisi Kâinat Kitabı , üçüncüsü ise Kur’an-ı Kerim’dir. Üstelik Hz. Muhammed, şu Kitâb-ı Kebîr’in / Kâinat denilen Büyük Kitâb’ın / Evren’in Âyet-i Kübrâsı / En Büyük Âyeti yâni En Büyük Delîli’dir.

Çünkü yeryüzü bir mescit hükmündedir. Mekke mihrabı, Medîne minberidir. O  “Bürhan-ı Bâhir” / O “Açık Delil” olan Peygamberimiz, bütün mü’minlerin / inananların İmamı / Önderi’dir. Bütün insanlara hitabeden / seslenen Hatip ve Konuşmacıdır.

Tüm nebîlerin reisi / başıdır. Bütün evliyanın / velilerin seyyidi / efendisidir. Bütün nebî ve velîlerden oluşan bir zikir / Allah’ı anış halkasının; Hz. Muhammed ser-zâkiri / baş zikredicisidir.

Çünkü bütün enbiya ve nebîler; O’nun canlı kökleridir. Tüm evliya ve velîler; O’nun taze meyveleridir. Onlar bir ağaç gibidir. Ki, O’nun her bir dâvasını; mûcizelerine dayanan bütün nebîler, tasdîk edip / onaylayıp imza ediyorlar.

Ki, O’nun her bir dâvasını; kerametlerine itimat edip güvenen tüm evliyalar / velîler kabul edip / onaylıyorlar. Çünkü O  “Lâ ilâhe illallah” / “Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur.” diyor. Ve bunu dâvâ ediyor.

2472

Bütün mâzi / geçmiş zaman ve müstakbel / gelecek zaman taraflarında saf tutan o nurlu zâkirler / Allah’ı zikredici / anıcı kişiler, aynı kelimeyi tekrar ederek, icma / fikir birliği ile mânen diyorlar ki:

“Sadakte ve bi’l-Hakkı natakte.” / “Doğru dedin ve söylediğin haktır.”

X

Hz. Peygamber’i, (hâşâ) küçük düşürücü karikatürleri çizdirenler ve çizenler; nasıl bir güneşi karartmak istediklerini bilseler; bu densizliği / bu saygısızlığı yapar ve buna âlet olurlar mıydı acaba?

X

Güneş balçıkla sıvanmaz duymadın mı hiç?
Behey mânâ gözünden yoksun hiç oğlu hiç!

Atatürk’ümü karşımda görünce

Herkese merhaba…
İzmit’te bugün 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı festivali başladı sevgili okur.
Çok mutluyum çok. İçimdeki çocukta çok mutlu çok.
Festival kapsamında birbirinden harika programlar hafta boyunca bizi bekliyor. Üstelik festival başlangıcı kiminle yapıldı biliyor musunuz?
Atatürk’e benzerliğiyle tanınan sinema sanatçısı Göksel Kaya ilimize gelerek kentimiz çocuklarını okullarımızda ziyaret etti.
Hal böyle olunca okul kapısında gözlerini açmaya çalışan öğrenciler, karşılarında Atatürk’ü görünce çılgına döndüler.
Kimi sıkıca sarıldı Atatürk’üne.
Kimi doyasıya öptü Atatürk’ünü.
Kimisi soluğu Atatürk’ünün kucağında aldı.
Kimisi şok geçirdi. Olduğu yerde öylece kalakaldı.
Bir başkası gözyaşlarına hakim olamadı Atatürk’ünü karşısında görünce, sicim gibi gözyaşları süzülüverdi yanaklarına.
Atatürk’ünü karşısını gören bir diğerinin heyecandan dizlerinin bağı çözüldü.
Şaşkınlıklarını gizleyemeyen kimi çocuklar gözlerini Atatürk’ten alamadılar.
İlk şoku atlatan çocuklar ise sohbet etmeye başladılar Atatürk’le. Bakın neler söylediler:
“Herkesin derdi AB’ye girmek Atatürk’üm. Halbuki AB’ye girmeye çalışmadan önce ülkemizin dertlerine derman bulmalıyız değil mi?
Kimi aç, kimi evsiz, kimi işsiz, kimi okulsuz insanlarımız var. Ben televizyonda yarı aç, yarı çıplak çocukları görünce çok üzülüyorum.
Sen de onları görünce üzülüyorsun biliyorum.
Önce onlar için birşeyler yapalım Atatürk’üm nolur.
Kapkaçlar, hırsızlıklar, cinayetler olmasın. İnsanlar öldürülmesin.
Yurtta sulh, cihanda sulh derdin ya Atatürk’üm, haydi buradan tüm dünyaya hep birlikte seslenelim.
Yeter artık beyinlerimizi ve kalbimizi kin, nefret ve kötülüklerle doldurmasınlar.
Savaşlar olmasın.
Dünyaya barış hakim olsun.
Biz barışla, sevgiyle büyümek istiyoruz.
Söyle de Atatürk’üm insanlara kendilerine gelsinler.
Neyi paylaşamıyorlar ki anlamıyorum.
Eğitim görmek bizim en temel haklarımızdan biri, elimizden almasınlar onu Atatürk’üm.
Çocuk yaşta evlendirilmesin kızkardeşlerimiz, arkadaşlarımız buna nasıl engel olacağız bize yardım et Atatürk’üm.
Senin matematiğin çok iyiymiş Atatürk’üm, bir de kitap okumayı çok severmişsin, öğretmenim söylemişti bir keresinde. Ben de senin gibi olacağım Atatürk’üm sana söz veriyorum
Keşke hiç ölmeseydin de bizi hep sevseydin Atatürk’üm.
Biliyor musun daha hiçkimse senin gibi sevemedi bizi biliyor musun?
Bir daha gitmeyeceksin değil mi Atatürk’üm gitmeyeceksin.
Şaka şaka zaten hiç gitmemiştin ki sen Atatürk’üm, ben ölene kadar da gitmeyeceksin.
Kalbim seninle çarpıyor daima Atatürk’üm.
Ben ölene kadar da seninle çarpacak kalbim Atatürk’üm.
Seni çok seviyorum.
Çok seviyorum.
İşte benim memleketimdeki Atatürk sevgisi böyle birşey.
Atatürk’ümün kalbimizdeki yeri hiçbir şeyle doldurulamaz.
Ne şanslı bir nesiliz ki bu sevgiyle büyüdük.
Büyümeye de devam edeceğiz sevgili okur.
Siz yazdıklarımı düşünedurun şimdi bana müsaade…
Yeniden görüşünceye kadar en çok beni özleyin.
En çok beni özleyin. En çok beni özleyin.
Hatta bir tek beni özleyin.

 

Peygamberimizi Tanıyalım

Peygamberimiz miladi 20 Nisan 571 de Mekke’de Dünyaya gelmiştir.

Babası Abdullah Kureyş kabilesinin Haşimoğulları kolundandır.

Peygamberimizin soyundan gelenlere Haşimiler de denilir.

Annesi Âmine aynı kabilenin Zühreoğulları kolundandır.

Dünyaya gelmeden iki ay önce babası Abdullah vefat etmiştir.

Dolayısıyla peygamberimiz yetim olarak doğmuştur.

Hicri olarak Rebiyulevvel ayının onikisine denk gelir.

Peygamberimizin doğum günü olan Rebiyülevvel ayının onikisi ülkemizde mevlit kandili olarak düzenlenir.

Mevlit kandili aynı zamanda hicri takvimin ilk kandilidir.

Miladi olarak doğumuna denk gelen 20 Nisan ise Kutlu doğum haftası olarak düzenlenir.

Peygamberimiz dört sene sütannesi Halime’nin yanında kaldıktan sonra 575 yılında annesine teslim edilmiştir.

576- Yılında annesi Âmine Medine’de bulunan babasının mezarını ziyaretten dönerken Ebva köyünde vefat etti.

Yetim doğan peygamberimiz böylece hem yetim hem de öksüz olmuş oldu.

Dedesi Abdulmuttalip torununu yanına aldı.

Baba sevgisi ve anne şefkatini tadamadan büyümek zorunda kaldı.

578- Yılında dedesi Abdulmuttalip vefat etti. Amcası Ebu Talip’in himayesine girdi.

583- Yılında amcası Ebu Talip ile ticaret için Şam yolculuğuna çıktığında Basra Papazı Bahira O’nun beklenen son peygamber olduğunu anladı.

588- Yılında Hilful Fudul (adaleti sağlayanlar) cemiyetine katıldı.

596- Yılında 25 yaşında iken Hz Hatice(r.anha) ile evlendi.

Bu evlilikten Kasım ve Abdullah adında iki erkek çocuğu ile Fatma, Zeynep, Rukiye ve Ümmügülsüm adlarında dört kız çocuğu dünyaya gelmiştir.

Sonraki evliliklerinden İbrahim adında bir erkek çocuğu daha dünyaya gelmiştir.

Erkek çocuklarının hepsi küçük yaşlarda vefat etmişlerdir.

Kız çocuklarından sadece Hz Fatma (ranha) peygamberimizden altı ay sonra vefat etmişlerdir.

605- Yılında 35 yaşında iken Kâbe hakemliği yaparak Hacer-ül Esved taşını yerine koymuştur.

Böylece kabileler arası muhtemel bir savaşı de önlemiş oldu.

610- Yılında 40 yaşında iken ilk vahiy geldi.

Böylece peygamber olmuş oldu.

Peygamberliğinin netleşmesinden sonra 611 yılında Hz Hatice, Hz Ebu Bekir, Hz Ali, Hz Zeyd(r.anhum) Müslüman oldu.

Bunlara ilk dört Müslüman denir.

613- Yılında üç sene gizli davetten sonra Safa tepesine çıkarak halkı açıktan İslam’a davet etti.

615- Yılında Habeşistan ilk hicret gerçekleşti..

616- Yılında Hz HAMZA(r.a) ile Hz ÖMER(r.a) Müslüman oldular.

617- Müşriklerim Müslümanlara ekonomik boykot ilan ederek her türlü ilişkiyi keserek Müslümanların açlığa mahkûm ettiler.

619- Üç sene süren bu ekonomik boykotun sona erdi.

Hz Hatice(r.a) ve Ebu Talip’in vefatından dolayı bu yıla hüzün yılı adı verilmiştir.

620- Peygamberimizin İslami tebliğ için Taif’e gitti ve taşlanarak geri döndü.

Miraç hadisesinin meydana geldi ve birinci Akabe Biati’nin gerçekleşti.

621- İkinci Akabe Biati gerçekleşti ve Müslümanların Medine’ye davet edildiler.

622- Müslümanların Mekke’den Medine’ye hicret ettiler.

Bu tarih Hz Ömer in hilafeti zamanında hicri takvimin başlangıcı olarak kabul edilmiştir.

Hicret esnasında Ranuna vadisinde ilk Cuma namazı kılınmıştır.

Aynı tarihte Medine’de Mescidi Nebi inşa edilmiş.

Ezan bugünkü şekliyle okunmaya başlanmış,

Peygamberimiz Hz Aişe ile evlenmiştir.

623- Yılında kıble Kudüs’ teki Mescidi Aksa’dan Kâbe’ye çevrilmiştir.

624- Yılında Bedir Savaşı yapılmıştır.

Ramazan orucu farz kılındı,

Zekât farz kılındı,

İlk bayram namazı kılındı.

Hz Ali(r.a) ile Hz Fatıma evlendi.

Peygamber (SAV)in soyu bu evlilikten dünyaya gelen Hz Hasan ve Hz Hüseyin’den devam etmiştir

Hz Hasan(ra) ın soyundan gelenlere şerif, Hz Hüseyin’in soyundan gelenlere seyit denir.

625- Yılında Racı vakası,

Beni Nadir gazvesi olmuş,

Yahudiler Medine’den sürgün edilmiştir.

627- Yılında Hendek savaşı yapılmıştır

628- Yılında Hudeybiye barış antlaşması yapıldı.

Komşu devletlerin hükümdarlarına İslam’a davet mektupları gönderildi.

Mekke’den Habeşistan’a hicret edenler Medine’ye geri döndüler

629- Müslümanların Kâbe’yi ziyaret ettiler

Mute savaşı Bizans la ilk karşılaşma

630- Mekke’nin feth edildi.

Kâbe putlardan temizlendi.

Huneyn ve Havazin savaşlarının yapıldı.

Taif’in kuşatıldı.

Peygamberimizin küçük oğlu Hz İbrahim(r.a)’in doğdu.

Tebuk savaşı yapıldı.

Mescidi Dırar’ın yıkıldı.

Hz İbrahim vefat etti.

631- Müslümanlığın bütün Arabistan yarımadasına yayılması gerçekleşti.

632- Veda haccı ve veda hutbesinin 100 bin  civarında kişiye okunması gerçekleşti. 27 Mayıs 632 peygamberimizin hastalandı. 632 yılında 8 Haziran Pazartesi günü  peygamber (sav) Rabbine kavuştu.

Allah bütün Müslümanları şefaatine nail etsin

 

         ÂMİN

Avrupa Birliğine Girmek İsteyenlere Soruyoruz, Vatan Nedir?

Türk Vatanının Avrupa Birliğine feda edilmesini, milletimizin bu topraklar üzerindeki milli hâkimiyetinin kaldırılmasını isteyen beynelmilelcilerin, maddeye taparak manevi değerlerden nasibini almamış ve vatanı karnının doyduğu yer kabul edenler “AVRUPA” isminde bir vatan kurulmasını istemektedirler.

“Vatan” demek tek bir milletin yurdu demektir. Bu ezeli ve ebedi hakikati anlamak için vatan mefhumunun ilmi tarifini yapmak gerekir.

Eğer vatan denilen şey bir kuru topraktan ibaret olsaydı birçok milletler için müşterek bir vatan tasavvur edilebilirdi. Fakat vatan sadece topraktan ibaret değildir. Toprak vatan mefhumunda ancak bir unsurdan ibarettir. Bir memleketin kuru bir coğrafi saha vaziyetinden milli bir vatan haline yükselmesinde güzellikle verimlilik gibi tabii veyahut ferdin bütün insanlık haklarını temin eden yer olmak gibi içtimai ve siyasi vasıfların bile hiçbir tesiri yoktur.

Tabiat güzelliği ve toprak zenginliği dünyanın her yerinde bulunabileceği gibi insani ve siyasi haklardan istifade imkanı da bir toprağın vatan sayılmasına sebep değildir. Çok defa insanlar en zalim idarelerle en ağır haksızlıklar altında bile vatan mefhumuna can vermekte tereddüt etmemişlerdir.

Toprağın vatanlaşması için mukaddesatla, maneviyatla, tarihle ve ataların kemikleriyle yoğrulmuş olması lazımdır. Vatan ataların kemikleri bulunan ve ruhlarına mesken olan topraktır.

Vatandaşın canı, namusu, dini, ataları ve her türlü hakları ancak bu sür’un içinde emin ve masun olduğu için vatan demek sade kuru bir toprak demek değildir. Ferdi toprağa bağlayan bağlardan meydana gelen bir unsurdur. Tabii bu vaziyetle vatan sevgisi netice itibariyle atalarını, dinini, namusunu ve insanlık haklarını tek bir mefhum içinde sevk etmekten başka bir şey değildir.

Vatanın sadece topraktan ibaret olmadığı toprak unsurunun yanında bayrak, Dede Efendinin bir bestesi, Baki’nin Kanuni Mersiyesi gibi Türk cihangirliğinin en yıkılmaz abidesi sayılabilecek bir manzume, Süleymaniye gibi bir kubbe, Fatih’in bütün azametiyle sığmış olduğu mütevazı bir türbe. Milli ruhu şekil ve renkle ifade eden bir çini Yesarinin bir levhası, bir çoban kavalı, davul, zurna, tulum, kemençe bile bir vatan parçasıdır.

Avrupa birliğine girsek vatan mefhumunun mukaddesatıyla maneviyatını yolup soyarak ve onu çırılçıplak bir toprak haline getiririz.

Avrupa Birliğine girersek vatan topraklaşır. Vatan topraklaşınca da millet vatansızlaşır. Türk vatanını Avrupa Birliğine peşkeş çekmek isteyenlerin maksadı işte budur. Bunu hiçbir zaman başaramayacaklardır. Çünkü bu topraklar bu din için toprağa düşmüş şehitlerimizin ruhu vatanımızın her yanını kuşatmıştır. 

Önemli Konular

Nevruz

Haftada bir yazdığınız zaman ve hele bazen bunu da geçirdiğiniz zaman ister istemez konular gecikiyor. O halde daha sık yaz diyenler oluyor, ama, o da kolay bir iş değil elbette.  Hep gıpta ederim, her gün gazete yazısı yazan, hele bir de GERÇEKTEN yazanlara.

Bu girişi şunun için yaptım: bu hafta birden fazla konuya girmek zorundayım.

Önce, geç kalan şu NEVRUZ meselesini konuşalım.  Devlet bugüne kadar Nevruz’u bilmiyormuş, bugün kasten sahip çıkmaya çalışıyormuş.

Hayır! Asla böyle bir şey yoktur.

Osmanlı Devletimiz 1826 yılına kadar Nevruz’u kutlamaktaydı. Yeniçeriliğin kaldırılışı ile birlikte bu kutlama yavaş yavaş ortadan kalktı.

1922 yılında Mustafa Kemal ATATÜRK, yeniden çadırda Nevruz’u kutlama başladı. Ancak o kutlamalar da kesintiye uğradı.

Ancak, Sovyetlerin dağılmasıyla birlikte ortaya çıkan TÜRK CUMHURİYETLERİNİN ilk yaptıkları işlerden biri Nevruz’u Millî bayram olarak kabul etmek olunca, devletimiz yeniden tarihini ve Türk Milletinin dününü hatırlamaya başladı.

Konunun çok özeti budur.

Şehitlik

Dinimizin ve milli değerlerimizin en önemli özelliklerinden biri ŞEHİTLİK mertebesidir. Bu mertebeyi sulandıran, karıştıran ve önüne gelen herkese uygulamayı düşünen bir kafadan nasıl bir milli ve manevi değerlere uymayı bekleyebiliriz?

Doğrusu ben çok şaşırıyorum.

Kaçakçıya, kutsal değerler uğruna ölmeyen gayrı müslüme ŞEHİTLİK mertebesi vermeyi düşünen kafalarla nasıl uyuşabiliriz?

Ortalama bir Müslüman Türk insanının bu soruları mutlaka sorması gerektir.

 4×3 Geldi

Bir süreden beri Millî eğitimde yapılan değişikliği konuşuyoruz.

Getirenler soruyor; çocuklarımız dinini öğrenecekler, kötü mü?

Ben de cevap veriyorum: Hayır hiç de kötü değil.

Ancak, ben başka bir soru soruyorum.

Kesintisiz 8 yıl yapanlar, yani 28 Şubatı yapanlar bugün nerede? Neden o kararları aldılar? Daha üzerinden 15 sene geçmeden bugün toplumun ve ülkenin geldiği noktayı neden hesaplamadılar? Yoksa, ülke ve toplum bugüne gelsin diye mi yaptılar? 28 Şubat acayipliğinden bugün kim yararlanmaktadır? Dünyayı ve dolayısıyla Türkiye’yi yönlendirmeye çalışan güçler böyle mi istemişti?

Bu soruların da cevabını vermek gerekiyor ve bu cevapları ararken rahmetli ERBAKAN’ın son zamanlarda söylediklerini de göz önüne almak gerektir.

Yoksa, bir danışıklı dövüşle karşı karşıya mıyız?

Şimdi gelelim 12 Eylülü yargılamaya:

12 Eylülü yargılayalım, yargılamasına da, 28 Şubatı – yukarıda sorduğum sorular ışığında – ve hatta 27 Nisan 2007 Muhtırasını yargılamayalım mı?

1982 Anayasa halkoylamasında yüzde 92,5 oy veren bizleri nereye koyalım?

12 Eylül, 28 Şubat, 27 Nisan günlerini yaşatanların gerisinde “bizim çocuklar” diyenlerin olduğunu biliyorsak, bunları nereye koyalım?

Fiiliyata geçmemiş darbeleri(!) yapanları sürüm sürüm süründürmeye gücümüz yeterken, yukarıda adı geçen tarihlerin faillerine bugüne kadar neden gücümüz yetmedi?

İşte çok önemli konular bunlar.

Yoksa bütün yapılanlar, TÜRKSÜZ bir ANAYASA yapabilmek ve insanımızın gözünü açmamak için zemin hazırlamak mı?

Türk Eğitim-Sen Genel Sekreteri Musa Akkaş ile eğitim sisteminde yapılan değişiklikleri konuştuk – 2

Türk Eğitim-Sen Genel Sekreteri Musa Akkaş ile eğitim sisteminde yapılan değişiklikleri konuştuk. Tarih ve aziz milletimiz sorumluları mutlaka yargılayacaktır

Oğuz Çetinoğlu: Okul dışı eğitim, aile eğitim ve açık öğretim; klasik eğitimin yerini tutabilir mi?

Musa Akkaş: Eğitim-öğretim okulda yapılır. Eğitim öğretimi sadece ders kitaplarından ibâret görmek sağlıklı bir yaklaşım değildir. Öğrencilerin okul havasını soluması, arkadaşları ile birlikte olması, eğitimini yüz yüze ve öğretmenlerinin gözetiminde sürdürmesi, sosyalleşebileceği bir ortama sâhip olması gibi unsurlarla birlikte eğitim öğretimi değerlendirmek gereklidir.

10 yaşındaki çocuklarımızı yüz yüze eğitimden mahrum bırakmak Türk Millî Eğitimi açısından yeni bir facia olarak değerlendirilmelidir.

Bundan dolayı okulda eğitim şarttır. Mecburî eğitim çağındaki çocuklarımız için açık öğretim, ancak, sağlık durumu müsait olmayan ve çalışmak için başka bölgelere giden geçici tarım işçisi ailelerin çocukları için belli dönemlerde uygulanabilir. Bunun dışındaki bütün çağ nüfusunun okula mutlaka gitmesi sağlanmalıdır.

Şayet uygulama teklif edildiği şekilde hayata geçirilirse ülkemizde okullaşma oranları yüzde 100’e ulaşamayacağı gibi daha da geriye gidecek ve eğitim sistemimiz büyük yara alacaktır. Mevcut sistemde bile okullaşma oranlarının yüzde 100’e çıkarılamadığı düşünüldüğünde, öğrencilere ilk

4 yıldan sonra açık öğretim hakkı vermek, okullaşma oranlarının yüzde 100’e ulaşmasını istememek anlamına gelecektir.

Çetinoğlu: Katsayı uygulamasındaki yeni düzenlemeyi değerlendirir misiniz?

Akkaş: Teklifte katsayı eşitleme düzenlemesi ve meslek liseleriyle düz liseler arasındaki katsayı farkının kaldırılmasını büyük bir memnuniyetle karşılamaktayız. Türk Eğitim- Sen olarak, katsayının kaldırılması için yıllarca mücadele verdik. Sendikamız, bu uygulamanın adaletsiz olduğunu, meslek lisesi öğrencilerini mağdur ettiğini, ülkemizi dünya teknoloji yarışından kopardığını, artık bu konunun ülke gündeminden çıkarılması gerektiğini ifade etmiş, hatta hükümete defalarca çağrıda bulunmuştu. Meslek lisesi öğrencilerinin feryadını, neler kaybettiğini her fırsatta kamuoyuna duyuran Türk Eğitim-Sen, bu uygulama sebebiyle meslek liselerinin kapanma noktasına geldiğini de her platformda anlatmıştı.

Sonunda meslek liselerine darbe vuran bu uygulamaya tamamen son verilmesi, bu konunun istismar malzemesi olmaktan çıkarılması meslek lisesi öğrencilerine ve ailelerine rahat bir nefes

aldıracaktır. Yıllardır hiçbir ilmî ve pedagojik yönü olmayan katsayı zulmünün kaldırılması, meslek

lisesi öğrencilerimizi rahatlatacak ve onların da üniversiteli olabilmesi için eşit koşullarda yarışmasını sağlayacaktır.

Çetinoğlu: 4+4+4 sistemi, kesintisiz 8 yıl uygulamasının mahzurlarını gidecek mi?

Akkaş: 4+4+4 sistemi kesintisiz 8 yıl uygulamasının mahzurlarını gidermeyecek, aksine yeni problemleri beraberinde getirecektir. 4+4+4 sistemi ile 5 yıllık birinci kademe eğitimi 4 yıla düşürülmektedir. Bunu savunanlar, 28 Şubat mantığını yerle bir etmekten başka, sağlam

bir gerekçe ortaya koyamamaktadır. 5 yıllık eğitimde, onca tecrübemizin neden çöpe atıldığını

açıklayacak tek bir mantıklı cümle kuran varsa beri gelsin.

Çetinoğlu: Sözünü ettiğiniz ‘yeni problemler’ nelerdir?

Akkaş: 1 yıl azaltılan birinci kademe eğitiminin ciddî bir öğretmen dengesizliği oluşturacağı, matematik bir gerçektir. Sınıf öğretmenlerinin 1/5’inin norm kadro fazlası olacağı açıktır. Oluşacak norm kadro fazlası öğretmenlerinin, sınıf ortalamasının düşürülerek halledileceğini, okula başlama yaşı bir yaş düşeceğinden, 1’inci Sınıfa kaydolacak öğrenci sayısının iki misli olacağından dolayı fazlalık olmayacağını, bir kısım kapalı köy okullarının açılacağını söyleyenler bulunmaktadır.

Sınıf öğretmenlerinin norm kadro fazlası olmayacağını, bunu Türk Eğitim-Sen’in uydurduğunu söyleyen sendika ve sendikacılar da bulunmaktadır. Ancak, bunların açıkladığı hiçbir tedbir oluşacak

norm kadro fazlalığını engelleyecek boyutta değildir. Birinci dört yıllık döneme kaydolacak öğrenci sayısının, iki katına çıkması, yeni sınıflar açılması sonucunu doğurmayacak, bazı bölgelerde derslik başına düşen öğrenci sayısını ikiye katlayacaktır. Derslik fazlalığı olan bazı bölgelerde veya mahallelerde bu durum mümkün olabilir, ancak, burada da sınıf öğretmeni açığı bulunmaktadır. Dolayısıyla, norm kadro fazlası olan sınıf öğretmenlerinin söz konusu bu bölgelere gönderilmesi söz konusu olabilecektir. Her halükarda sınıf öğretmenlerinin norm kadro fazlası olması kesin görünmektedir.

Bu durum birkaç yıl içinde hal olabilir. Bu mümkündür. Ancak, burada esas kaygımız, bu birkaç yıl içinde, norm kadro fazlası sınıf öğretmenlerinin başına neler geleceğidir. Norm kadro fazlası olacak sınıf öğretmeni sayısı her ilde farklılıklar gösterebilir. Bazı illerde bu sayı o ilin tolere edeceği oranda olabilir, ancak, bazı illerimizde bu sayı binli sayılara ulaşabilecektir. Bu durumda, Millî Eğitim Bakanlığı’nın ne yapacağından emin olmak mümkün değildir. Bugün dahi, norm kadro fazlası

öğretmenleri, çok az sayıda olmalarına rağmen, idare etmeyen, yer değiştirmeye zorlayan Millî Eğitim Bakanlığı’nın, ortada duran yönetmeliğe rağmen, binlerce norm kadro fazlası sınıf öğretmenine göz yumması çok zor görünmektedir.

Çetinoğlu: Okula başlama yaşının bir yaş düşürülmesi….

Akkaş: Okuma yaşının  1 yaş düşürülmesi başka bir problemdir. Kas sinir koordinasyonu tam gelişmemiş, 5 yaş grubunun, 1’inci Sınıfa kaydının ilmî hiçbir gerekçesi bulunmamaktadır. Henüz

oyun çağındaki çocukların okula kabulü, okul öncesini 1’inci Sınıfa kaydırmak anlamına mı gelmektedir? Önümüzdeki eğitim öğretim yılında, hem 5 yaş, hem 6 yaş grubunun 1’inci Sınıfa kabulü, öğretmenlerimiz açısından da sıkıntılı bir yıl yaşanması sonucunu doğuracaktır. 6 yaş grubunun okul öncesi eğitim aldığı, 5 yaş grubunun almadığını düşündüğümüzde, hem bedenî gelişimler farklı, hem becerileri farklı iki yaş grubunun aynı sınıf ortamında eğitilmesi, mecburiyeti ve zorluğunu öğretmenlerimiz yaşayacaktır. Kâğıt üzerinde bu kararı alan yönetim ve bu anlamsız karara karşı durmayan Millî Eğitim Bakanlığı ana sorumlulardır. Bunlara çanak tutan sendikayı da unutmamak gerekir.

Okul öncesi eğitiminin mecburî eğitim dışı bırakılması tam bir garabet uygulamadır. Daha, düne kadar okul öncesi eğitimini bütün illerde mecburî hale getireceğiz, kaybettiğimiz yıllarımızı yeniden kazanacağız, 2011 yılında yüzde 67 oranında okullaşma sağladık, diye övünen Millî Eğitim Bakanlığı, bugün nerededir? ‘TBMM’de 1+4+4+4 modeli üzerine bir teklif hazırlanıyor‘ diyen, Bakan Ömer Dinçer okul öncesi eğitimin olmadığını, sadece 4+4+4’ün olduğunu görünce, niçin bu konuda tek kelime bile söylememektedir?

İkinci dört yıldan sonra öğrencilerin lise eğitimlerini açık öğretim yoluyla alacak olması, bugün lise eğitiminde eriştiğimiz yüzde 67’lik yüz yüze eğitim oranını, kaça düşürecektir? Lise okullaşma oranında yüzde 67’yi yakaladık, bunu yüzde yüzlere çıkaracağız diyen Millî Eğitim Bakanlığı, öğrencilerin önüne açık öğretim imkânını koyduktan sonra, yüz yüze eğitim oranının lisede kaça düşeceğini, bugünden hesaplamakta mıdır? Açık öğretim imkânı, öğretmenin önemini reddetmek, yüz yüze

eğitimin önemini kavrayamamak anlamına mı gelmektedir? Bunu bilmeyen, anlamayan bir Millî Eğitim Bakanı’nın varlığı bizleri rahatsız etmektedir.

Açık öğretimle her problemin çözüleceğine, öğrencilerin arzu edilen eğitimi alacağına inananlar, hem yüz yüze eğitimi, hem de okulda eğitimin önemini de kavrayamamış, çağ dışı kafalardır. Açık öğretim kavramını bu derece yaygınlaştıranların, dershane eğitiminin de patlayacağını öngörmemiş olması da mümkün değildir. Öte yandan imam hatiplerin önünün kapanmaması, imam hatip okullarının

orta bölümünün açılması gerekmektedir. Türkiye’de din istismarı yapılmamalıdır. Bu sebeple imam hatip okullarının orta bölümü açılmalıdır. Ancak açılmazsa okullarda seçmeli din eğitimi veya seçmeli Kuran-ı Kerim eğitimi verilmelidir. Din bir ihtiyaçtır. Şayet bunu karşılamazsanız din eğitimi

merdiven altında yapılır.

Hülasa, önümüzdeki yıllarda eğitim öğretim adına, trajikomik olayları hep birlikte yaşayacağız. Yaşanacak bütün problemleri omuzlayanlar, yine, öğretmenlerimiz olacak, başarı hep bu aklı evvellerin, başarısızlık yine idareci ve öğretmenlerimizin olacaktır. Yine, bugün olduğu gibi, millî eğitim bakanları televizyonlarda, öğretmen eğitiminden, öğretmen başarısından, iyi öğretmen yetiştirmekten söz ederek, kendilerini sütten çıkmış ak kaşık gibi göstermeye devam edecektir.

Tarih ve aziz milletimiz sorumluları mutlaka yargılayacaktır. Ancak, bazı sivil toplum örgütlerinin sorumluluğu saklıdır.

Çetinoğlu: Yetiştirilmesi düşünülen ‘dindar gençlik’ kavramı ile anlatılmak istenilenin ne olduğu belli mi?

Akkaş: Dindar‘ kelimesinin anlamı sözlükte; ‘Dinî kaidelere hakkıyla riayet eden, dininin emirlerini yerine getiren, mütedeyyin.’ Olarak verilmektedir. İnsan için kullanılan bir sıfat olup, dilimize Farsçadan geçmiştir. Kavram olarak da; ‘İslam’ın bütün emir ve nehiylerini şahsına uygulayarak yaşayan mütedeyyin, takva sâhibi insan‘ anlamındadır. Sözlük ve kavram anlamları açısından konuya yaklaştığımızda ‘dindarlık‘ eğitimle elde edilebilecek bir durum olmaktan daha çok, bir hayat tarzıdır. Dindar gençler;

eğitimli gençler olabileceği gibi, eğitim düzeyi ortalamanın altında ve hatta okuma yazma bilmeyen gençlerden de oluşabilir. Dolayısıyla dindar gençlik yetiştirmek (yetişmek eğitimle alakalı bir durum olduğu için) yanlış bir söylemdir. Dindarlık insanların hayata bakış ve yaşayış şekilleriyle doğrudan alakalıdır. Bunun yerine ‘dinî bilgileri yüksek olan bir gençlik‘ ibâresi daha doğru bir yaklaşım olurdu..

Diğer taraftan devlet her alanda olacağı gibi din alanında da doğru ve iyi bir bilgi ve eğitim vermeli, insanların dindar yahut da dine karşı olmalarıyla meşgul olmaması gerekir. Eğitim hayata bakışla ilgili bilgi ve donanımı gençlere yüklemeli, herkesi dindar yapmak için asla uğraşmamalıdır. Âyette buyurulduğu gibi ‘Hidâyet ancak Allah’tandır.’ Yine bir başka âyet mealinde buyrulduğu gibi ‘Allah Rasulü’ne düşen görev, sadece tebliğ‘dir. Esasen Allah-u Teâla dileseydi bütün insanları mü’min ve dindar

olarak yaratırdı. Ama o zaman insanların melekten farkı olmaz, bir başka deyişle bu günkü evren

(dünya hayatı) olmazdı.

Çetinoğlu: Siz dindar gençlik kavramını nasıl yorumluyorsunuz?

Akkaş: Dindar gençlik‘ söylemiyle, neyin kastedildiğinin açıkça ifade edilmediğini düşünüyorum. Gençlik, toplumların geleceğe sağlam temellerle bağlandığı en önemli kesimidir. Bu kitlenin, dinî değerlerini bilerek ahlaklı ve çalışkan bir karakterle yetişmesinin büyük önemi olduğu inancındayım.

Manevî hassasiyetlere sahip bir gençliğin yetişmesi için, yalnızca eğitim kurumlarının katkısı yeterli değildir. Ailenin ve diğer sosyal aktörlerin, yüce dinimiz İslam’ın temel öğretilerinden olan; ahlaklı şahsiyet, fazilet sahibi olma, yetimin hakkını gözetme, insan sevgisi, yardımseverlik, vatanperverlik gibi pek çok hasleti gençlerin öğrenebileceği bir sosyal zemin oluşturmaları gerekir.

Bize göre dindar gençlik, millî olan ile evrensel olanı, İslam ahlak ve fazileti ile Türklük karakteri ve şuurunu düşünce dünyasında buluşturabilmiş olan bir gençliktir.

Çetinoğlu: Gençliğin yalnızca ‘dindar’ olarak yetiştirilmesi; Türkiye’nin gelişmesine, kalkınmasına, dünyada ve bölgesinde daha güçlü, daha itibarlı bir devlet olmasına katkı sağlar mı?

Akkaş: Eğitim tek boyutlu bir kavram olarak karşımıza çıkmaz. Anadolu’nun tâbiriyle dinini, imanını, vatanını, milletini bilen, anasına babasına ve büyüklerine saygılı ve bağlı, bütün bunlarla birlikte çağın gerektirdiği her türlü bilgi ile donanmış bir gençlik yetiştirmeliyiz ki ülkemizi çağlar üzerinden atlatarak, güçlü Türkiye’nin kurulmasını sağlayabilelim. Yalnızca dindar bir gençlikle problemleri çözmemiz mümkün değildir.

Ben dindarlıkla, gelişmişlik arasında doğru orantının bulunduğunu düşünüyorum. Ülkemizde, dindar olmakla, çağı anlamak veya gelişmeciliğin birbiriyle çelişir kavramlar olduğu savunulmuştur. İslam dini, gençlere ve yenileşmeye önem veren bir din olması bakımından; aklın, bilimin ve büyük ideallerin doğmasını sağlamıştır.

Çetinoğlu: Gençliğe yalnızca dininin öğretilmesi yeterli mi? Gençliğin; ahlak, çalışkanlık, mensubu bulunduğu toplumun değerlerini bilmek ve o değerleri geliştirmek, şahsî menfaatlerini milletin-devletin menfaatlerinin önüne koymamak, şahsiyet sâhibi olmak, araştırmak, sevgiyi kindarlığa – gıpta etmeyi kıskançlığa tercih etmek, faziletli, dürüst olmak gibi özelliklere sâhip olmasını da sağlamak gerekmez mi?

Akkaş: İslamiyet’i doğru ve tam anlatarak yetiştirilen dindar gençlik, aynı zamanda sözünü ettiğiniz vasıflara sâhip olacaktır. Çünkü gerçek ve tam dindarlık, bu vasıflara sâhip olmayı gerektirir.

Çetinoğlu: Hedef; ‘dindar gençlik’ yetiştirmek mi olmalı, ‘dinini bilen gençlik’ mi?

Akkaş: Hedef ‘dinini bilen gençlik‘ olmalı. İmam-Hatip Lisesi ve İlahiyat Fakültesi mezunlarının bildikleri bir târif vardır: ‘Fıkıh; kişinin lehinde ve aleyhinde olan şeyleri bilmesidir.’ Derler. Kavram olarak ise, İslâm’ın ferdî ve içtimâî hayata dair amelî hükümlerini bilmeyi ve bu konuyu inceleyen bir ilim dalını ifâde eder. Buradan da anlaşılacağı üzere aslolan bilmektir. Yani eğitimdir, bilgidir.

Çetinoğlu: Dindar‘ olmakla ‘dinini bilmek‘ arasında ne gibi farklar vardır?

Akkaş: Kısaca şöyle diyebiliriz; Dindarlık bir ‘hayat tarzı’dır. Dindar insanlar eğitimli olabileceği gibi eğitimsiz de olabilirler. Dinini bilmek ise, ‘Fıkıh’ kelimesi ile açıklamaya çalıştığımız gibi özellikle kişinin dinî açıdan lehinde ve aleyhinde olan konuları öğrenmesi yahut da bu konuda eğitim alması, özellikle İslam dininin emrettiği ve hatta kadın erkek her Müslüman’a farz kıldığı bir olgudur.

Eğitim hayata bakışla ilgili bilgi ve donanımı gençlere yüklemeli, herkesi dindar yapmak için asla uğraşmamalıdır. Âyette buyrulduğu gibi ‘Hidâyet ancak Allah’tandır.’ Yine bir başka âyet mealinde buyrulduğu gibi ‘Allah Rasulü’ne düşen görev, sadece tebliğ’dir. Esasen Allah-u Teâla dileseydi bütün insanları mü’min ve dindar olarak yaratırdı. Ama o zaman insanların melekten farkı olmaz, bir başka deyişle bu günkü evren (dünya hayatı) olmazdı.

TÜRK EĞİTİM-SEN

18 Haziran 1992 tarihinde kurulan ve kısa adı TÜRK KAMU-SEN olan Türkiye Kamu Çalışanları Sendikası’na bağlı Türkiye Eğitim, Öğretim ve Bilim Hizmetleri Kolu Kamu Çalışanları Sendikası (TÜRK EĞİTİM-SEN), üye sayısı bakımından ülkemizin en büyük memur sendikasıdır. Eğitim alanında çalışanların, eğitimi ve toplumu ilgilendiren her gelişmede müdahil olmaya gayret gösteren ciddî bir sivil toplum kuruluşudur. 1992 yılında kurulan ve merkezi Ankara’da bulunan sendikanın kuruluş maksadı, tüzüğünde şu şekilde açıklanmaktadır:

Sendika;

a) Anayasada ifadesini bulan, devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğüne, millî ve manevî değerlere, insan haklarına, demokratik ve laik cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlı kalarak, demokrasinin korunup bütün kurum ve kurallarıyla yerleşmesi ve çağdaş uygarlık düzeyine ulaşılması yolunda çaba göstermeyi,

b) Toplum ve iş barışını tesis ederek devlet-millet kaynaşmasına ve sosyal adaletin gerçekleşmesine katkıda bulunmayı,

c) Hür sendikacılık anlayışı içerisinde, üyelerinin ekonomik, sosyal, kültürel ve meslekî hak ve menfaatlerini

korumayı ve geliştirmeyi,

ç) Türk millî eğitim sisteminin temel ilke ve hedeflerinin, 21’inci Yüzyılın ihtiyaçlarına cevap verebilecek

şekilde gerçekleşmesi için; uygulamada ortaya çıkan eksiklik, aksaklık ve yanlışlıkları tespit ederek, gelişen eğitim teknolojisi ışığında düzeltilmesi, iyileştirilmesi ve geliştirilmesi yönünde yol göstermeyi, görüş ve önerilerde bulunmayı amaç edinmiştir.

Sendikanın Kurucuları: Şuayıp Özcan, Ahmet Şenses, Yaşar Yeniçerioğlu, Fahrettin Alişar, Firdevs Işık, Vedat

Pürçek ve Abdulmuttalip Geylan.

Sendikanın günümüzdeki genel merkez yöneticileri: Genel Başkan: İsmail Koncuk. Genel Sekreter: Musa Akkaş. Genel Malî Sekreter: Seyit Ali Kaplan. Genel Teşkilatlandırma Sekreteri: Tâlip Geylan. Genel Eğitim ve Sosyal İşler Sekreteri: Cengiz Kocakaplan. Genel Mevzuat ve Toplu Sözleşme Sekreteri: Mehmet Yaşar Şahindoğan.  Genel Dış İlişkiler ve Basın Sekreteri: Sâmi Özdemir.

MUSA AKKAŞ KİMDİR?

1957 Sivas doğumludur. 1980 yılında Eskişehir Eğitim Enstitüsü Matematik bölümünü bitirdi. 1982 yılında Sinop Anadolu Öğretmen Lisesi ve İmam Hatip Lisesi ve Anadolu İmam Hatip Lisesi, 1983 Adana Büyükdilli Ortaokulu, Matematik Öğretmeni olarak görev yaptı. 1987 Sivas Güney Ortaokulu Müdürü, 1991 Sivas Karşıyaka Ortaokulu Müdürü, 2002 Sivas Halil Rıfat Paşa Lisesi Müdürü olarak görev yaptı.

Sendikacılık görevine 1993 yılında Türk Eğitim-Sen Sivas Şubesi Delegesi olarak başladı. 1995 yılında Sivas Türk Eğitim-Sen Şubesi yönetim kurulu Basın ve Halkla ilişkiler sekreterliğine seçildi. 1999 yılında Sivas Türk Eğitim- Sen Başkan yardımcısı oldu, 2000 yılında Sivas Türk Eğitim-Sen Başkanlığına seçildi. 4688 Sayılı Kamu görevlileri sendikaları Kanunu’nun 13 Ağustos 2001 Tarihinde yürürlüğe girmesini müteakip, Türk Eğitim-Sen Sivas kurucular kurulu üyesi ve Başkanı olarak şubeyi kongreye götürdü.

2002 yılında yapılan Türk Eğitim-Sen Sivas Şubesi 1’inci Olağan Genel Kurulunda, 2004 Tarihinde 2’nci Olağan Genel Kurulunda, 2007 Tarihinde 3’üncü Olağan Genel Kurulda Şube Başkanı Seçilerek görev yaptı. Aynı zamanda; 2000-2008 yılına kadar Türkiye Kamu-Sen Sivas İl Temsilcisi olarak görevini sürdürdü. 2005 yılında Genel Merkez 2’nci Olağan Genel Kurulunda Genel Merkez Denetleme Kurulu Üyeliğine seçildi. Öğrencilik yıllarında değişik derneklerde yönetici olarak görev yaptı. Hergün Gazetesi Eskişehir temsilcisi ve muhabirliği görevinde bulundu. Değişik dergi ve internet sitelerinde köşe yazarlığı

yaptı. Soykırım Karşıtları Derneği kurucular kurulu üyesi oldu. 2-3 Şubat 2008 tarihinde yapılan Türk Eğitim-Sen Genel Merkezi kongresinde Toplu görüşme ve mevzuat sekreteri, 24-25 Ekim 2009 tarihinde yapılan Olağanüstü Merkez Genel Kurulunda ise Genel Sekreter görevine devam etmektedir.

28 Şubat’ı Yargılamak ve Yabancılara Toprak Satışı

28 Şubat’ın kudretli komutanı E. Orgeneral Çevik Bir, çoğunluğunu Batı Çalışma Grubu faaliyetlerini yürüten subaylarla birlikte tutuklandı. 28 Şubat 1997’de yapılan ve 8 saat süren Milli Güvenlik Kurulu toplantısında alınan kararlar ile başlayan ve “postmodern darbe” olarak adlandırılan sürecin yargılanması başladı. Ancak gazete haberlerine göre, Ankara Özel Yetkili Cumhuriyet Savcıları tarafından yürütülen soruşturmada döneme adını veren 28 Şubat 1997 MGK kararları sorgulamanın dışında tutulacak.

MGK Kararlarının soruşturma kapsamından çıkarılması bir zaruretten kaynaklanmakta olsa gerek. Çünkü bu kararlarda o dönemin meşru hükümeti olan Refahyol Hükümetinin bütün üyelerinin imzası vardı. O zaman bakan olarak görev yapan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün de imzası bulunuyordu.

İster korkudan, isterse Erbakan’ın “ihtilal yapılmasını önlemek için süreci zamana yayıp, kararları uygulamadan olayı soğutmak politikası” deyin somut olan gerçek, bu kararların altında hükümet üyelerinin imzasının olmasıdır.

MGK Kararları yargılama kapsamına alınırsa, postmodern darbenin mağduru olan hükümetin de yargılanması gerekecekti.

MGK Kararlarının kapsam dışında tutulması ise, bu kararların uygulanması için yürütülen “hukuka aykırı işlemleri” yani yaptıkları psikolojik harekâtla birlikte “mürteci avı”, “balans ayarı”, “fişlemeler”, ordudan ve medyadan bazı isimlerin atılması gibi operasyonları yürüten subayların,  “görevin gereklerine aykırı olarak faaliyet göstermekten” yargılanması ile sınırlı kalacak demektir. “Şüpheliler” şu savunmayı yapmakta: “Biz meşru ve Anayasal bir kurum olan MGK Kararlarının bize görev olarak yüklediği işleri yaptık. Komutanlarımızın verdiği emirleri yerine getirdik.”

28 ŞUBAT/ 12 EYLÜL: Bana göre, 28 Şubat postmodern darbesi, 12 Eylül darbesi ile kıyaslanamayacak kadar yüksek oranda kamuoyu vicdanında mahkûm edilmiştir.

12 Eylül 1980 şartları, Türkiye’nin her şeyden önce can güvenliğinin geldiği ve işlemeyen bir demokrasi sebebiyle meselelere çözüm üretilemediği şartlarda oldu. “Kenan Evren ve arkadaşlarının ihtilal şartlarının olgunlaşması için çatışan tarafları birbirine kırdırdığı” iddiası halen bir varsayımdır, belgelenmemiş bir iddiadır. Mahkemenin 12 Eylül yargılamasında açığa çıkarması gereken ilk husus bu iddianın doğruluğu olmalıdır.

28 Şubatta ise böyle bir ortam yoktu. Demokrasinin kendi içinde çözebileceği meseleleri toplumu zorla bir kalıba sokarak şekillendirmek suretiyle çözmek isteyenlerin; kendilerine dış tehditlere karşı koyması için emanet edilmiş bir gücü, emanet verene karşı kullanması söz konusudur. Ayrıca 28 Şubat’ta Ordu’da emir komuta zinciri ciddi darbe aldı.

TSK’nın dine ve dindarlara karşı olduğu gibi bir algıya sebep oldu. Failler toplumun bunlara vereceği tepkiyi de önceden tahmin edemediler. AKP, 28 Şubat’a tepkinin bir ürünüdür.

“Postmodern darbenin” faili komutanların yargılanmasında hukuki sıkıntı, 28 Şubat MGK Kararlarının yargılanamamasıdır. Ayrıca postmodern darbenin sivil uzantılarına gitmeye kalkışırsanız, o zaman güçlünün (darbecilerin) yanında olanların çoğunun, bugün de güçlünün yanında yani hükümet yandaşı olduğunu görürsünüz. Bu bakımdan soruşturmanın beklenildiği kadar genişletilmesi güç olacaktır.

BEKLENTİLER: Bazı yazarların beklentisi çok geniş ve kapsamlı bir operasyon olacağı yönünde. Mesela Fehmi Koru 28 Şubat’ın başlamasında ve başarıya ulaşmasında önemli rolü olan medya ayağından tutuklamalar beklediğini yazdı.

Taraf Gazetesinin yazarı Mehmet Baransu,  (Balyoz Davasının temelini oluşturan belgelerinin kendisine bavulla gönderildiği kişi) operasyonun dönemin MGK Genel Sekreterleri Tuncer ve İlhan Kılıç Paşalara, Dönemin Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı’ya uzanacağını ve nihayet “dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in de yaptığı hukuksuz işlemlerin hesabını yargı önünde verebileceğini” yazdı.

AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik, Demirel içinBu psikolojik harekâtın orkestra şefiydi. Demirel’in masum olmadığını düşünüyorum” dedi.

NEDEN 14 YIL SONRA? Refahyol Hükümetinin Başbakanı olan Necmettin Erbakan’ın sağ kolu Oğuzhan Asiltürk, “28 Şubat operasyonları size inandırıcı geliyor mu?” sorusuna şu cevabı veriyor: “Bunlar AKP ile ilgili değil. Bunları Türkiye’nin dışında planladılar. Bu askerlerin cezalandırılmaları da takdiri İlahi. Yaptıkları dolayısıyla başlarına geliyor ama bunları yapanların niyeti başka bir şey. Amerika İran’a saldırdığı zaman, tam Amerikancı bir ordu oluşturmak istiyor. Bunu yapamazlar ama niyetleri bu.

Oğuzhan Asiltürk’ün, operasyonu AKP ile (ve bağımsız Yargı ile) ilgili görmemesinin dayanağı şu olsa gerek: “Postmodern darbenin” üzerinden 14 sene geçmiş. Bu 14 sene içinde ceza kanunlarında esaslı bir değişiklik yapılmamış. Yapılan suç ise 29 Şubat 1997’de de suçtu. Ancak bugüne kadar savcılar soruşturma açmadı. Bugüne kadar hükümetlerin hiçbiri ve TBMM böyle bir soruşturma açılması için teşebbüste bulunmadı. AKP hükümetleri de bu konuda dokuz seneden beri harekete geçmedi. Sistem neden kanunları bugün hatırladı?

********

YABANCILARA TOPRAK SATIŞI: Yabancılara toprak satışında bir il veya ilçenin en fazla yüzde 10’u sınırı vardı. Hükümet bu sınırı ortadan kaldırmak istedi. TBMM Adalet Komisyonunda muhalefetin ciddi tepkisi üzerine yüzde 10’luk sınır kaldı ama kapsamı değişti. Dağ ve göller gibi coğrafi alanları da dâhil yüzölçümü üzerinden hesaplanacak. Yeni yüzde 10, eski yüzde 10’dan kat kat fazla. Çünkü mevcut uygulamada yabancıya satışta yüzde 10’luk sınır “ilçe merkezindeki alanın yüzde 10’u” şeklinde uygulanıyordu. Ayrıca yabancıların ülke genelinde alabileceği taşınmazların toplam yüzölçümü 2.5 hektardan 30 hektara çıkarıldı.

Böylece (hem de karşılıklılık şartı aranmaksızın) yabancıların alabileceği Türkiye toprağı miktarı arttırılmış oldu. Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ın verdiği bilgilere göre, zaten Türkiye’de 2002 yılına kadar yabancılara toprak satışı 11 milyon metrekare iken AKP iktidarıyla 2012’de 75 milyon 894 bin metrekareye ulaşmıştı. Bundan sonra yabancılara toprak satışında yeni rekorlar kırılacağı muhakkak.

Bu karar şirketlerin, madenlerin, liman işletmelerinin satılması, enerji ve telekomünikasyon alanının yabancılara terk edilmesinden de tehlikeli bir karar. Çünkü toprak, asla yerine başka bir şey ikame edemeyeceğimiz, bağımsızlığımızın en değerli varlığıdır.

Türkiye geçmişin meseleleri ile yüzleştirilirken, geleceğimiz ayaklarımızın altından bir halı gibi çekilmekte.

“Türkiyelilik”

“Türkiyelilik” vurgusu yapanlar, belirgin bir varlık göstermeye başladılar. Bu ipe sarılmak isteyenler, seslerini gittikçe yükseltir oldular. Aslında yağmurdan kaçarken doluya tutuldular.

Türk Milleti’ni oluşturdukları, kendileri de bu milletin yapı taşlarını teşkil ettikleri halde – ne hikmetse –  Türk Milleti’nin mensubu olduklarından rahatsız oluyorlar.

Bu ismin çatısı altında olmaktan dolayı, kendilerini yersiz ve lüzumsuz, bir o kadar da bilinçsiz olarak bu milletten soyutluyor, dışlıyorlar. Kendilerini ayrı gayrıbir oluş içinde görüyor ve gösteriyorlar.

Hiç yoktan kendilerini büyük bir bağdan yoksun bırakıyor. Kendi kendilerini hariç tutuyorlar. Bu tavırlarıyla boşlukta kimsesiz yapa yalnız kalacaklarını hesaba katmıyorlar. Güvendikleri dağlara bir gün kar yağacağını hiç mi hiç düşünmüyorlar!

Huzur ve emniyet içinde sürdürdükleri varlıklarını, hiçlik okyanusunun öldürücü dalgalarına terkettiklerini  -nedense-  akıl edemiyorlar. Böylelikle mazlum ve masum, büyük kitlelerin başını ağrıtmaktan başka ellerine bir şey geçmeyeceğini hatırlarına bile getirmiyorlar.

Tabii, olan ve olacak olan büyük yığınlara oluyor. Onların yok yere üzülmelerine , tereddüt etmelerine ve şaşkınlık geçirmelerine yol açıyor.

X

Evet ne demiştik: “Türkiyelilik” bilincini yakalamaktan dem vuranlar yağmurdan kaçarken doluya tutulmuş oluyorlar. Çünkü bu  -kendilerine göre-  cankurtaran hükmünde olan “Türkiyelilik” simidine yapışanlar; telaffuz etmekten kaçındıkları, hicap ve utanç duydukları “Türk” kelimesinden kurtulduklarını sanıyorlar.

Peki “Türkiye” ne demek? “Türk’e ait / Türk’ün” , “Türklerin yaşadığı vatan”  ve  “Türklerin bulunduğu yer” demek değil mi?

Bu durumda Türkiye’de doğan, Türkiye’de bulunan ve Türkiye’de yaşayan herkes “Türk”ü, “Türk Milleti”ni oluşturmuş olmuyor mu? Elbette bu “Türk” şemsiyesi altında yer alan herkes doğuştan Türk demek değildir. Ama Türkleşmiş unsurlardır.

Menşe’ / asıl ve kökleri tabii ki başka başka olacak olan Türklerdir. Çünkü bu vatan, Türklerin önderliğinde, rehberliğinde vatan olmuş topraklardır. Nitekim demiyor muyuz?

“Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır.
Toprak, eğer uğrunda ölen varsa vatandır.”

Kısaca Türkiye, Türklerin kılıç hakkıdır.

X

Bu toprakları vatan kılanların akıncısı, öncüsü olarak hep Türkleri karşılarında gördükleri içindir ki,  Anadolu’ya bizzat Batılılar “Türkiye / Türk’e ait ülke” demişlerdir. Hem de asırlarca önce.

Tabii ki bu toprakların vatan oluşunda, Dar-ı İslam / İslâm Toprağı kılınışında; Türklerin saflarında yer alan, Türkten başka müslüman milletlerin de dahli / rolü vardır. Zaten onlar da Türk Milleti’nin aslî unsuru sayılmıştır, ki bu gerçek bugün de geçerlidir.

Nitekim Türk Milleti’ni teşkil eden / oluşturan bütün unsurlar birinci sınıf vatandaştır. Üstelik Türk Devletleri’nde, bir yerlere gelmek için kişide sadece liyakat aranır. Bu anlayış bugün Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin de tatbik edip uyguladığı bir usûl ve metoddur.

2462

Demek ki “Türkiye”, Türk’e ait yurt anlamındadır. “Türkiyelilik” dâvâsı gütmek ise, Türk’e mahsus ülke olan Türkiye’de yaşayan Türk Milleti’nin aslen / doğuştan veya oluştan ötürü Türk olan bir ferdiyim mânâsına gelir. Yoksa sanıldığı gibi  “Benne aslen / doğuştan, ne de dolayısiyle ‘Türk’ değilim!” demek değildir.

Aslında “Türkiyelilik”; Türk’ten kaçayım derken Türk’ün yanına düşmekten başka bir şey değildir. Türkiyelilik’ten Türk olmayış anlamını çıkararak, ayrılık gayrılık güdenlerin, böyle ters bir mânâ vererek bu kavrama yapışmak istemeleri; yersiz bir kelime zorlamasından başka bir şey değildir.

X

Bütün bunlara ne hacet? Bir ve bütünüz be dostlar!
Doğusundan Batısına, Kuzeyinden Güneyine bu millet; diliyle kaynaşmış, diniyle bütünleşmiş, aynı vatanda oluşuyla özdeşleşmiştir.

Görüldüğü üzere Milletin / Türk Milletinin bölünmez, parçalanmaz birer üyesiyiz be canlar!

Kimilerinin kendilerini bu milletten ayrı göstermek için sarıldıkları, tutundukları kelimeler bile, hattızâtında / aslında, başka değil ancak; bir ve bütün olduğumuzu kanıtlıyor.

X

Öyleyse ne menem şey, bu ülke halkı için demek mozayik!
Sakın  düşme ayrı  milletten; yürü, olsun başın dâima dik.

 

Toplumumuzun Kaybolmuş Figürleri (II) Kabadayılar

Kabadayılarda toplumun kaybolmuş figürlerindendir. Ancak kabadayıları ve külhanbeyleri birbirine karıştırmamak gerekmektedir. 

Bir önceki yazımda izah etmeye çalıştığım gibi, külhanbeyler  son zamanlarında, XIX. yy. sonlarında  olumsuz yönde değişime uğramışlardır. Özellikle İstanbul’un huzurunu bozan  zümreler, kopuk takımları haline gelmişlerdir. Serkeşlik, sarhoşluk, hırsızlık, dolandırıcılık, kadınlara sarkıntılık gibi türlü edepsizlikleri  sergileyen kişilerdir. 

Kabadayılar ise Osmanlı İmparatorluğu döneminin yaşamında fevkalâde seçkin bir yere sahip önemli kişilerdir. 

Kabadayılar, mahallenin cesur, gözüpek, babayiğit, merhametli, şefkâtli, mazlumun koruyucusu, mağdurun savunucusu, onurlu, özü sözü doğru, mert kişileridir. Bulundukları yörenin huzuru ve güveni için her türlü olumsuzluğa karşı koyan ve kendilerine özgü kuralları olan insanlardı. 

Kabadayılar ağırbaşlı, yardımsever, namuslu ve güvenilen efendi insanlardı. Mahallenin kadınlarını, kızlarını korur, delikanlılarının içki, kumar ve zararlı alışkanlık edinmemeleri için çaba gösterirlerdi. Semtin âciz, yoksul ve yetimlerinin koruyucusu ve yardımcısıydılar.  

Devletin yetkililerine karşı çok itaatkâr ve saygılı olurlardı. Mahallenin ileri gelenleri ve semtin karakol âmirleri , kabadayılara önem verirler ve sözlerine güven duyarlardı. Bu karizmatik kişiler iyi insanların dostu, kötülerin ise korktuğu adamlardı. Kabadayılar güçlü kuvvetli kişilerdi. Silâh kullanmayı zorunlu olmadıkça sevmezlerdi. İşlerini gerektiğinde meşhûr Osmanlı tokadı ve yumruklarıyla, bilek gücüyle hallederlerdi. 

Kabadayıların önemli bir özellikleri de, hiçbir zaman  en sert tartışmalarda ve kavgalarda bile, içinde ana, kadın, kız lafı geçen kötü söz söylememeleriydi. Küfür etmemeleriydi. Buna riayet etmeyenleri de, hiç affetmezler, sarfettikleri bu sözlerden dolayı pişman ve  perişân ederlerdi.  

Kabadayıların önemli bir görevleri de racon kesmek idi. Racon aslen İtalyancadan dilimize girmiştir. Kelimenin aslı, “ragione”dir. anlamı, akıl, mantık, hak, hukuk, aklı selim demektir. Herhangi bir konuda anlaşmazlığa düşenler, meselenin halli için müracaatlarını kabadayılara yaparlardı. 

Kabadayılardan oluşan heyet her iki tarafı da dinler ve kararını verirdi. Verilen karar kesin olurdu. Taraflar karara uyarlarsa konu kapanırdı.  

Racon için başvuran her iki tarafta karara itiraz ederse aralarında ölümüne dövüşürlerdi (çok nâdir). Kararı biri kabul eder diğeri kabul etmediği koşulda, hükmü kabul etmeyen, yanlızlığa itilir itibarını kaybederdi, itibarsızlaştırılırdı. 

Değişen dünya, yaşam koşullarını da değiştirmiştir. Artık zamanımızda ne kabadayılar ne de külhanbeyleri kalmıştır. Ama romanlarda, senaryolarda, mizâhi oyunlarda vs. yaşayacaklardır.

 

 

 

 

“Hazır Ol Vaktine Suriye Kralı”

Nasrettin Hoca‘nın eşeği kaybolunca küplere binmiş. “Çabuk eşeğimi bulun yoksa ben yapacağımı bilirim” demiş. “Bulamadık, ne yapacaksın?” diye sormuşlar: “Yeni eşek alacağım” demiş.

Necmettin Hoca‘dan çok Hilmi Özkök Hoca‘dan etkilenen siyasal iktidarımız da ikidir Suriye‘ye gider yapıyor; “Şöyle yap, yoksa karışmam / Şunu yapma, yoksa gereğini yaparım.

Neymiş o gerek: BM ya da NATO müdahalesiyle Suriye’yi ikinci bir eşek pardon Irak yapmak. Bu mu Stratejik Derinlik? 28 Şubat filminin gişe rekorları kırdığı 1998-2002 arasında Polis ve Harp Akademilerinde elin şeyiyle gerdeğe girmenin derslerini mi anlatıyordu acep Davutoğlu?

Başbakanımız Suriye‘ye, Cumhurbaşkanımız da İran‘a racon kesiyor. Hani “dost ve kardeş ülke” tabirlerimiz ne oldu; su mu aldı? Hani komşularla “sıfır sorun” politikamız; patladı mı?

Saddam‘ı günahım kadar sevmem ama Türkiye‘nin çıkarı Irak’ın toprak bütünlüğünü korumaktan geçiyorsa onu bile Emperyalizmin Şer Üçgeni‘ ne (ABD, İngiltere, İsrail) teslim etmem. Kaddafî kaçıktı – maçıktı da linç edilince Libya‘da sular duruldu mu yoksa pimaşlardan kan mı akıyor?

Esad kendi halkını vuruyormuşmuş; kim söylüyor?  Reuters, BBC, CNN, El-Cezire ve TRT. 2 sene sonra bu yalanlar ortaya çıktığında kim bu kurumların güvenilirliğini ve her akşam ülkemin bütün kanalizasyonlarını dolaşan laf ola – beri gelecilerin demokratlığını, İslâmcılığını sorgulayacak ki..

İngilizler Basra‘da, Amerikalılar Bağdat‘ta öldürmedik adam bırakmadı. Talabanî ve Barzani kuzeyde toplu kelle uçuruyor. İsrail bir Filistinlileri, bir Lübnanlıları dövüyor. ABD insanlı uçaklarla Afganistan‘ı, insansız uçaklarla Kuzey Pakistan‘ı bombalıyor. Hani Kasımpaşa diyalektiği? Hani pastırma baharı?

Ermenistan Karabağ‘ı boşaltmıyor 1 milyon Azerî Türkü sürgünde sürünmeye devam ediyor. Yunanistan Batı Trakya‘yı ablukaya almış, Ege Adalarında Müslüman bırakmamış; zaten Türk demek de yasak. Eskiden savaş sebebi idi; 6 mili 12 mile çıkardılar, müzik notası bile verilmedi. Kilise açıp Rum vakıf mallarını iade edeceğinize bi el atın da Atina’da bir cami açsınlar, forsunuzu görelim.

Çeçenistan sorunu çözüldü mü; işler Rusya‘ya teslim. Doğu Türkistan‘da dert – sıkıntı bitti mi; herşey Çin için, Çin‘e göre. Bosna‘da kaç hükümet var iç içe ve ne zaman patlar acaba saatli bomba? Gürcistan Kilisesi Türkiye’de fink atıyor, Şaakaşkili Acaristan‘ın Özerk yapısını bozuyor; alo Türkiye, duyuyor musun?

Emperyalizim kahve dövüyor, biz “hınk” diyoruz. Utanmıyor yelliyor, yelpazelendiriyoruz. Haniyse kale kapısını kırılırken koçbaşçılığını yapacağız. Millî (!) Eğitimden sonra bir de Millî (!) Dış Politika.. Hani Atatürk‘tü Batıcı olan, sizi gidi taklitçiler sizi!

Şair ne demiş: Anneme Hilary ille ‘çak’ yaptığımı, Barack’ın işaret parmağıyla beni çağırdığını söylemeyin; o beni hâlâ Dışişleri bakanı zannediyor.

“Meğerse tüm keramet / Ceketteymiş be Ahmet”