16.6 C
Kocaeli
Çarşamba, Ağustos 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1100

Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Kültür Bakanının dikkatine



Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Kültür Bakanının dikkatine

 15 Nisan 2012, 17:15

 

 Köşe Yazıları

 

 0 yorum

 

 154 okunma

 

 

 


 

 

 

 

iskahraman@gebzegazetesi.com

 

HATIRLATMA: TGRT Belgesel TV, TV 5’de yayınlanan İsmail Kahraman’ın hazırlayıp sunduğu Devr-i Alem Belgesel TV programınde yarın “ERZURUM’UN KURTULUŞU” saat 07:00, 11:00, 14:00, 19:00, 24:15 saatlerinde yayınlanmakdır. Ayrıca, TV 5, Kanal 9, Karadeniz TV, TGRT Avrupa, Kanal Avrupa Vatan TV, Tek Rumeli TV, Nurs Lokman Hekim TV, Kocaeli TV ve bir çok bölgesel TV kanalının belgesel kuşaklarında Devr-i Alem’i izleyerek belgeselciismail@gmail.com’a görüş ve önerilerinizi bekliyoruz


Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Kültür Bakanının dikkatine

Turizm haftası kutlamaları başladı. Kültür ve Turizm Millet ve devletlerin manevi tapu senetleridir. Kültürüne ve Turizm değerlerine sahip çıkmayan toplumlar, varlıklarını devam ettiremezler. Kocaeli ili ve özellikle Gebze bölgesi Kültür ve Turizm değerleri bakımından çok önemli, biz sahip çıkıp yeteri kadar tanıtamadık. Bir dilekçe ile istek ve şikâyetlerimi Cumhurbaşkanı’na iletmek istiyorum.
Kültür ve Turizm değerlerimizle ilgili 30 yıldır yazılar yazmakta, makaleler kaleme almakta Devri Alem belgesel programı olarak çeşitli programlar hazırlayarak hiçbir telif ücreti almadan birçok televizyon kanalına dağıtmaktayım. Sanayi kenti olarak anılan Kocaeli ve Gebze bölgesi, Kültür ve turizm değerlerini tanıtabilseler, bölgemiz büyük çapta ekonomik güce sahip olur, adını dünyaya duyurabilir. Kocaeli’nin Kültür tarihine kısaca baktığımızda, binlerce yıllık bir geçmişi görmekteyiz. Paranın bulunduğu bölgenin Kocaeli olması ekonomik açıdan da çok önemli.
TÜRK İSLAM KÜLTÜRÜNDE KOCAELİ’NİN YERİ
İslam tarihine baktığımızda İstanbul’u fetha gelen sahabeyi ikram ve islam askerleri 1400 yıl önce Gebze bölgesine karargah kurmuşlardı. 1077 yılında Gebze bölgesinde Selçuklu akınlarını görüyoruz. 1329’da Orhan Gazi’nin Bizanslara karşı pelekonan şavaşının Çayırova’da yapıldığını tarihi belgeler ortaya koymaktadır.
Gebze Bölgesindeki Kültür ve Turizm eserleri
Gebze, Darıca, Dilovası ve Çayırova ilçeleri Kültür ve Turizm değerleri açısından zengin bir bölgedir. Dünya’ca ünlü Anibal ‘in anıt mezarı Gebze’de bulunmaktadır. Çağ açıp çağ kapayan Fatih Sultan Mehmet’in otağı geçtiğimiz günlerde vefat yıldönümünde andığımız Mimar Sinan’ın kalfalık eseri Çoban Mustafa Paşa Külliyesi Gebze’dedir. Tavşancıl’dan Bayramoğlu sahiline kadar bir çok tarihi kale kalıntısı vardır. Darıca ve Eskihisar Kalesi binlerce yıllık bir geçmişin taşa vurulan bir mührüdür.

OSMAN HAMDİDEN KİMİN HABERİ VAR?
Türk Müzeciliğinin kurucusu ressam ve müzeci Osman Hamdi ünlü resimlerini Gebze Eskihisar’da çizmiştir. Osman Hamdi sadece bir ressam değil, Türk müzeciliğinin kurucusu, zıraat ve teknik tarıma önem veren birisidir. Her gün Eskihisar’dan topçulara gelip geçen binlerce kişi Osman Hamdi’nin müzesinin bile Eskihisar’da olduğunu bilmeden geçiyorlar.
DARICA KUŞ CENNETİ VE BAYRAMOĞLU SAHİLLERİNİN KIYMETİ
Dünyaca tanınan Darıca Kuş cenneti, hemen yanı başımızda Bayramoğlu sahilleri adeta bir tabloyu andırıyor. Darıca başta olmak üzere bölgemizdeki tarihi çınarlar anıt ağaçlar, eski evler geçmişi nazlı yadigarı. Ballıkayalar tabiat parkı ise Gebze’nin en büyük turizm değerlerinden birisi. Başta Tavşancıl evleri olmak üzere, köylerimizdeki tarihi konaklar ve evler Türk mimarlık tarihinin şaheser örnekleri. Köylerdeki hala sürdürülen köy hayatı azda olsa sebze, meyve ve hayvancılığa verilen önem bölgemizin en önemli kültür değerleri. Denizli göletinin arkasındaki sığırlık merasında 700 yıldan beri varlıklarını sürdüren ve bugün sayları 10 a inen çadırlarda yaşayan yörükler, Kültür tarihimizin yaşayan en değerli varlığı. Bu kültür ve turizm değerlerine başka bir çok şey daha ilave edilebilir.
CUMHURBAŞKANI, BAŞBAKAN VE KÜLTÜR BAKANINDAN İSTEĞİMİZ
Dünden itibaren Turizm haftası kutlanmaya başlandı. Yasak sağma babında göstermelik kutlama törenleri  yine oldu bitti ile gelip geçecek. Kocaeli ve Gebze bölgesindeki başta yaşayan halk olmak üzere yetkili ve yöneticilerimiz Kültür ve Turizm değerlerimize sahip çıkmıyoruz, kıymetini bilmiyor, koruyup tanıtmıyoruz. Cumhurbaşkanı Sayın Abdullan Gül, Başbakan Sayın Erdoğan ve Kültür Bakanı Sayın Ertuğrul Günay’dan Kocaeli ve Gebze bölgesindeki Kültür ve Turizm değerlerinin bir envanterinin çıkartılarak, sanayi ile birlikte Kültür ve Turizm değerleri ile Kocaeli ve Gebze’nin tanınmasını arzu ediyoruz
Milletvekillerimiz Turizm haftası dolayısıyla öncelikle Kültür ve Turizm değerlerini yerinde görüp tanımalarını arzu ediyoruz. Vali Sayın Topaca ve Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Karaosmanoğlu kendilerine bağla daire müdürleri ve yetkili yöneticilerle Kocaeli’deki kültür ve turizm değerlerini tanıtmak için geziler düzenlemelerini istiyoruz.
Sonuç olarak, Turizm haftası kutlanırken sözde yazı yazma yerine eyleme geçecek bir yazı kaleme aldım. Bu yazıyı dilekçe haline getirerek Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Kültür Bakanına gönderiyorum. Kültür ve turizm değerlerimize azda olsa sahip çıkmanın huzuru içindeyim. Siz okurlarımdan da ilgili makamlara birer mesaj atarak vatandaşlık görevinizi yerine getirin.

 

 

 

Kutlu Doğum Haftası

 

İdrak etmekte olduğumuz KUTLU DOĞUM HAFTASI sebebiyle, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Tarihi Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. CÂHİD BALTACI ile PEYGAMBERİMİZ HAZRET-İ MUHAMMED (SAV) EFENDİMİZ hakkında yazılan kitaplar üzerine konuştuk.
GİRİŞ:
Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber (sav) Efendimiz, o dönemde kullanılmakta olan Kamerî takvime göre Rebiü’l-evvel ayının 12. gecesi dünyaya geldi. Miladî takvime göre 571 yılında Nisan ayının 20. günüdür. Ülkemizde 20 Nisan gününü içine alan hafta, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kararı ile Kutlu Doğum Haftası olarak değerlendirilmektedir. Okuyucularımızın Kutlu Doğum Haftası’nı tebrik eder, hayırlara vesile olmasını Cenab-ı Allah’dan niyaz ederim. 
İki dünya serveri’nin cihanı teşrifleri, gerçekten feyizli bir zaman dilimidir. İnsanlık için yepyeni bir dönem, aydınlık bir hayat başlamıştı. O’nun doğumu, Allah’ın biz insanlara bahşettiği en büyük  nimet ve lütuflarından biridir. 
O, 1441 yıl önce bu hafta geldi ve İslam’ı tebliğ etti. O’nun tebliğ ettiği gerçeklerden her birini, yeni bir günün başlangıcında öğrenenler ve uygulayanlar, her gün yeniden doğarak, Kutlu Doğum’u her gün kutluyorlar demektir. Onlar ne mutlu insanlardır. 
O’nun gelişindeki büyüklük hikmet ve rahmeti anlayabilmek için o çağda olup bitenleri öğrenmemiz gereklidir.  
O karanlık çağ, ışığa düşman yarasaların kan emme düşünceleriyle sağda solda sürüler halinde dolaştığı bir çağdı. Her köşe başı devrin zâlimleri tarafından parsellenmiş, insan ve insanlık inim inim inliyordu.
Karanlığın en son noktası şafağın sökme vaktine en yakın olduğu andır. İşte böyle bir karanlığın tam ortasında bütün ihtişamıyla bir güneş doğdu… Karanlık bir çırpıda Nur’a dönüştü. Gelen, Efendimiz Hazret-i Muhammed (sav) idi. Bütün insanlığı mutlak kurtuluşa götürecek zât idi. 
Geldi ve gösterdiği yoldan gidenlere mutluluk ve huzur getirdi. Getirdiği mutluluk ve huzur, 1441yıldır eksilmedi, bitmedi, arttı. Artarak devam ediyor. Çünkü O, Allah’ın sevgili kuludur. Allah da kâinatı, O’nu sevdiği için yaratmıştır. 
O, insandı. İnsana değer veren bir insan. O’nunla ilgili olarak şöyle bir olay anlatılır:
Bir Musevi’nin cenâzesi geçerken, saygı göstermek için ayağa kalktı. Kendisine, cenâzenin bir Musevi’ye ait olduğu söylenince; ‘O, bir insandır. İnsana saygı göstermek gerekir.’ Demiştir. 
Hz. Muhammed’in hayatını anlatan eserlere ‘siyer’ deniliyor. Bu günkü röportajımızda Muhterem Hocamız Câhid Baltacı ile bu konuyu konuştuk. 
Hz. Muhammed’in siretini öğrenmek her Müslüman için görevdir. Kuran-ı Kerimin nasıl okunacağını, nasıl anlaşılacağını ve İslam’ın nasıl yaşanılacağım en güzel anlatan, şüphesiz Hz. Muhammed’dir. Hz. Muhammed’i öteleyerek İslam’ı sağlıklı anlamak mümkün değildir. Bu sebeple İslam’ın ilk nesli olan sahabeler Hz. Muhammed’in bütün davranışlarını adım adım takip etmiş ve daha sonra gelen nesle aktarmışlardır.
İyi okumalar. 
Oğuz Çetinoğlu: Hocam, ilk siyer kitabı ne zaman ve kim tarafından yazıldı?
Prof. Dr. Câhid Baltacı: Bu sahânın ilk müellifleri olan Urve b. Zubeyr Miladî 713, Âmir eş-Şa’bi 721, Eban b. Osman 724 ve Âsım b. Ömer Katade 737 yılında vefat etmiştir. Bu eserlere ‘Kitabu’Megazi’ adı verilmiştir. 
İslam târih yazıcalığının ilk örnekleri olan siyer ve megazi kitaplarında Hz. Muhammed’in yaşadığı hayat anlatılmaktadır. İslam tarihinde bu gelenek, daha sonra da devam etmiştir. Endülüs’te İbn Hazm (vefatı: 1064)Camiu’s-Sire’siyle bu geleneği devam ettirirken, Anadolu’da bu geleneğin değişik formlarıyla mensur ve manzumlarla devam etmekte olduğuna şâhit olmaktayız. 
Çetinoğlu: Osmanlı’da siyer yazımları konusunda durum nasıldı?
Baltacı: Türk-İslam edebiyatının güzel örneklerini oluşturan birer manzum siyer olan eserler, daha çok Hz. Muhammed’i övmek için yazılan mensur ve manzum na’tlar, ki 17. asrın sonu ile 18. asrın başında Nâzım Divanı’nda na’tlara mensur örnek olan Sinan Paşa’nın ‘Tazarrurnâme’si, Hz. Muhammed’in vasıfları ve güzelliklerini anlatan hilyeler, 16. asır şâirlerinden Hakanî’nin hikâyesi meşhurdur. Hz. Muhammed’in miraca çıkışını anlatan Miraciyeler, 17. asır şâirlerinden Gazi-Zâde Nadirî’nin kaside şeklindeki miraciyesi, Aksaraylı İsa’nın ‘Miracnâme’si,Abdülyâsi Çelebi’nin ‘Mirac-nâme-i Seyyidü’l Beşer Hazret-i Resulullah Aleyhi Efdalu’s-Salavat’ adlı eseri, 15. yüzyılda Ârif’in ‘Miracu’n-Nebi’ adlı eseri, Şeyh İsmail Hakkı Bursevî’nin 478 beyitlik ‘Miraciye’ adlı eseri zikredilmeye değerdir.     
Çetinoğlu: Mevlid alanında neler yapmışız?
Baltacı: 15. Asır Divan Edebiyatı’nın en güçlü ve şöhretli eseri süphesiz Süleyman Çelebi’nin Bursa’da tamamladığı Mevlid manzumesidir. Türk edebiyatında pek çok Mevlid yazılmıştır. Edebiyatçılar 200 kadar olduğunu söylerler. Hasibe Mazıoğlu bunlardan 12’sini tanıtmış ve 59’unun da isimlerini vermiştir. Merhum Doç. Dr. Necla Pekolcay, Türkçe Mevlid metinleri üzerinde 1950’de doktora tezi hazırlamıştır. Eserin birçok yazmaları bulunmaktadır.   
Yazmalarının tesbit edilmiş olduğu diğer mevlidler arasında Kerimi’nin 1459’da yazdığı Mevlid, Beyazıd Devlet ve Süleymaniye kütüphânelerindedir.  Hacı Selim Ağa’nın1478’de yazdığı eseri Süleymaniye Kütüphânesi’nde, Hocaoğlu’nun 1478’de yazdığı Mevlid, İstanbul Üniversitesi’nde, Sinanoğlu’nun 1479’da yazdığı eser Süleymaniye Kütüphânesinde bulunmaktadır. Diğer mevlidler arasında; Kasideci-zâde Süleyman Sırrı’nnın, Ebu’l-Hayr İpsalah’ın 1492’de yazdığı, Hamdullah Hamdi Akşemseddin-zâde’nin 1494-1495’de yazdığı eserler ve daha pek çok ismin yazdığı eserler vardır. Salahi Abdullah Selahaddin-i Uşşakî’nin mevlidinin 1175-1671 yılları arasında yazdığı tahmin ediliyor. 
Bunlardan başka müllifi belli olduğu halde yazma nüshasına ulaşılamayan, müellifi belli olmayan veya telif tarihleri belli olmayan mevlidler de vardır. 
Çetinoğlu: Bir de ‘Muhammediye’ olarak anılan siyerler var…
Baltacı: Manzum siyerlerin rağbet görmesi üzerine, 1451 yılında vefat eden Yazıcı-zâde Mehmed Arapça olarak telif ettiği Meğaribu’z-Zaman’ adlı mensur eserini nazma çevirerek adını ‘Muhammediye’ koydu. Muhammediye; ‘Yaratılış’, ‘Hz. Muhammed’in peygamberliği’ ve ‘Kıyamet’ olmak üzere 3 ana bölüm üzerine yazılmış bir siyerdir. 8765 beyitlik Muhammediye’nin birçak yazma nüshası bulunmaktadır. Müellif hattı harekeli nüshası Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivi ve Neşriyat Kütüphânesi’ndedir. İstanbul’da 3’ü Süleymaniye Kütüphânesi’nde olmak üzere 58 tam, 7 eksik nüsha tesbit edilmiştir. Bunlardan başka Anadolu kütüphânelerinde 30’dan, fazla Kahire, Londra ve Vatikan kütüphânelerinde 10’u aşkın yazması bulunmaktadır. Yine eski alfabe ile 20’den fazla baskısı yapılmıştır. 
Osmanlı döneminde zamanla Muhammediyhanlık ortaya çıkmış ve ‘Muhammediye’ gibi  ‘Ahmediye’ ve ‘Mahmudiye’ adıyla eserler telif edilmiştir.
Çetinoğlu: Siyer-i Veysî’den söz ediliyor. Onun hakkında da bilgi lütfeder misiniz?
Baltacı: Yazarı Alaşehirli Uvevs b. Mehmet 1561’de Alaşehirde doğmuştur. Anadolu, Mısır ve Rumeli’de kadılıklarda bulunmuş, 1627-1628’de Üsküp’te vefat etmiş ve orada defnedilmiştir. 11 eseri içinde en meşhuru ‘Dürret’t-Tac fi sireti Sahibi’l- Mirac’ kısaca ‘Siyer-i Veysi’dir. Eser Mekke ve Medine olmak üzere ikiye ayrılmış ve Mekke dönemi tamamlanmış ve Medine dönemini Bedir Savaşı’na kadar yazılabilmiştir. Daha sonra Şair Nabi ve Mazmi-zâde Mustafa zeyiller yazarak eseri tamamlamışlardır, Eser Hicrî 1286’da İstanbul’da 261 sahife olarak basılmıştır. 
Eserin Türkiye kütüphanelerinde tesbit edilmiş 53 yazma nüshası bulunmaktadır.
Çetinoğlu: Abdulaziz Kara Çelebizâde’nin siyer çalışmalarından da söz eder misiniz Hocam?
Baltacı: Birçok ulema yetiştiren Kara Çelebi ailesinden olup 1000/1591’de İstanbul’da doğmuştur.
Şeyhülislamlığa kadar yükselmiş ve birçok hâdiselere karışarak fırtınalı bir hayat yaşayan Abdülaziz Efendi, Osmanlı’da ilk defa resmen Şeyhülislam olmadan yazdığı ve Sultan İbrahim’e takdim ettiği ‘Ravzatu’l ebrar’ adlı tarihiyle ‘Şeyhülislam’ unvanını almış ve daha sonra da Şeyhülislam olmuştur. 
Mensur ve manzum eserleri olan Kara Çelebi-zade, nesirde daha güçlüdür. Eserleri; tarih, siyer, fıkıha aittir. Tercümeleri de vardır. 
Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) Efendimiz’in örnek hayatından alınacak örnekler: 
Efendimiz’in (s.a.v.) hayatında zikirlerin çok önemli bir yeri vardı. Fırsat bulduğu her anda dua ederdi. O (s.a.v.) farz namazlarını nafilelerle süsler, bunlarla her an Allah ile beraber olabilecek bir ruh ve mânâ atmosferi yakalardı. Namaz kılmanın mekruh olduğu zaman dilimlerini Cenab-ı Hakk’ı anarak, O’nun yüce isimlerini hatırlayarak geçirirdi. Allah Resulü’nün bu örnek hareketleri bizlere büyük bir mirastır. 
Dua; bir çağrıdır, yakarıştır, yalvarıştır, istek ve arzuların dile getirilişidir. Beşerin en büyük silahı, sığınağı ve sermayesidir. Allah katında kulun değerinin yükselmesinin vesilesidir. Bunun için yüce Nebi (a.s.) duayı ‘İbâdetin ta kendisi’ veya ‘ibâdetin beyni’ olarak tanımlamaktadır.
Varlık âleminin maksadı ibâdet olduğuna göre Allah’a sunulacak ibâdetlerin başını dua oluşturur. Bundan dolayı da hem ilahî kelam, hem de bu kelamın ilk muhatabı olan Hz. Peygamber duaya çok önem verirdi. 
Kur’-an onlarca, Peygamber Efendimizin hayatı binlerce-milyonlarca dua örneği ihtiva etmektedir. Kur’an bir dua olan Fatiha ile başlayıp, yine bir dua niteliği taşıyan Felak ve Nas süreleriyle sona ererek bu önemi gözlerimizin önüne sermektedir. 
Efendimiz’in hayatının her alanını kaplayan ve bir ömür mübarek ağzından düşürmeden okuduğu dua ve zikirlerinden, bu alanın ne kadar önemli olduğunu öğreniyoruz.
Dua; kâinatın en şerefli varlığı olan insan ile Allah arasındaki en büyük bağdır. Yeryüzünden Allah’a doğru yükseltilen bu çağrılar, insan ile Allah arasındaki ilişkinin canlı tutulmasını sağlar. Bu canlılık Allah’ı hayatın her alanına müdahil kılmak; yani Allah’lı bir hayat yaşamak anlamına gelmektedir. 
En sevinçli halden, en kederli hâle, maddî ve manevî en üst seviyeden, en alt seviyeye, her ne hal ve durumda olunursa olunsun Allah ile olan ilişkinin hayatiyetini sürdürebilmesi ancak dua ile olur. Bu bağın canlılığını Efendimiz çok önemsediği için ömrü boyunca dualarını hayatının her alanına yaymıştır. Bunu yaparken iki maksadının olduğu düşünülebilir: Birincisi; insan-Allah ilişkisinin canlılığını korumak. İkicisi ise: mümin insanın hayatını disiplin altına alma isteğidir. 
‘Tabiat boşluk kabul etmez’ kaidesini iyi bilen o kutlu Nebi, iman eden bir Müslüman’ın hayatının hiçbir karesini boş bırakmak istemez. Sürekli bu disiplini sağlamaya çalışır. O, çok iyi biliyordu ki; kalp, zihin, beden Allah’ı anmaz ise, Allah ile sürdürmesi gereken bağı zayıflatırsa, Allah’a ait olması gereken bu alanlar başka şeylerle doldurulur. Şeytanların ve nefsin hoyratça kullandığı alanlara dönüşür. Bunun için insan sürekli kendini o yüce otoriteye bağlayacak, haddini ve sorumluluklarını hatırlatacak şeylerle meşgul olmalıdır. Çünkü Hak ile meşgul olmayanın, batılın peşine takılması tehlikesi vardır. 
Allah Resulü; ‘Allah’ım,  beni göz açıp kapayıncaya kadar bile olsa nefsimle baş-başa bırakma.’ Diyerek dua ediyordu. Çok küçük bir an bile olsa, Allah’tan ayrı kalmanın insanın başına açacağı felaketleri çok iyi bilen âlemlere Rahmet olarak gönderilen elçi; bu bilinci ümmetinin kuşanması için örneklik etmiştir. 
Allah (cc) Hazretleri’nin kulundan gelen bu dua ve yakarışları asla karşılıksız bırakmayacağını çok iyi bilen Efendimiz, insanın acziyetini ve küçüklüğünü dile getirmesinin Allah’ın hoşuna gittiğini de çok iyi biliyordu. Çünkü Allah; her şeyi, yarattığı aslî konumlarda görmek istiyordu. Dua; beşerin haddini bilmesi, kendi güçsüzlüğünü ve zayıflığını ifâde etmesidir. Asıl güç ve kuvvet sahibinin kim olduğunu belirtmesi, istenilecek ve boyun bükülecek gerçek adresi bulmasıdır.
Dua tevhid’in en büyük anahtarıdır. Sadece uluhiyette tevhid değil; hayatın bütün alanlarında; yani rızıkta, ümitte, korkuda, sevgide, hükümde Allah’ı bir kılmanın ifâdesidir. Doğru yapılan her dua, insanın Allah’a takdim ettiği bir tevhid sunumu niteliğindedir. Öyleyse kul Allah’a bu tevhid sunumunu titizlikle yapmalıdır. Bu titizliğin çerçevesi, Kur’an ve sünnetle tel iğ edilmiştir:  
1- Allah’ın birliğini dile getirmek ve O’nu övgüyle anmak
2- Allah’tan af, merhamet ve hayır gibi manevî isteklerde bulunmak
3- Allah’tan dünyevî isteklerde bulunmak
4- Hamd, selavat ve tesbihle duayı tamamlamak.
Böyle bir yöntem ile insan, Allah’a olan yakarışlarını sunmalı, isteyeceği ve dileyeceği şeyleri en yüksek makama gönderilecek mektup gibi özenle hazırlamalı ve zarflayıp gerçek adresine göndermelidir. Şunu da göz ardı etmemelidir ki; doğru kelam ve üslup ile yapılan duanın kabul edileceği konusunda şüphe duymamalı. Hepsinden önemlisi doğru bir kalp ve zihin birlikteliğiyle Allah’a ulaşan her niyazın, o yüce makamda dikkate alınacağına inanılmalı ve el-Mûcib olan Allah zül Celal Hazretlerinin bu çağrılara icâbet edeceği bilinmelidir. 
(Muhammed Emin Yıldırım’ın İBÂDETİN BEYNİ DUA’ isimli kitabından yararlanılmıştır. Kalem Yayınları. İstanbul, 2006)
Çetinoğlu: Yalnız Hz. Muhammed’in değil, bütün peygamberlerin değilse bile çok sayıda peygamberin hayatını anlatan eserler de bulunuyor…
Baltacı: Bunlara ‘Kısas-ı Enbiya’ deniliyor.  İlk peygamberden son peygambere kadar Kur’an’da adı geçen Peygamberler ve Hz, Muhammed’in doğumundan vefatına kadar hayatını anlatır. En çok bilineni; ‘Mir’atu’s-Safa fi Ahvali’l-Enbiya’dır. Gayr-ı matbu olan bu eserin bugün Türkiye kütüphanelerinde tespit edilmiş 8 yazma nüshası bulunmaktadır.
Çetinoğlu: Ravzatu’l-Ebrar hakkında da bilgi lütfeder misiniz?
Baltacı: Bu kitap da Hz. Âdem’den 1064 yılına kadar gelen umumî bir tarih olmakla berâber kitabın 2. faslında Hz. Muhammed’in hayatından ve savaşlarından bahsetmektedir. 
Hicrî 1248 tarihînde Bulak’da basılmış olan eserin Türkiye dışında bulunan kütüphanelerdeki yazmaların ve Türkiye’deki bir kısmının listesi Fransız Babinger vermiştir.
Osmanlı Tarih Yazarları ve Eserleri isimli kitapta yer alan bilgilere göre Türkiye kütüphânelerindeki yazmalar sayısı 23’tür.  
Çetinoğlu: ‘Güzel Kokulu’ olarak anılan bir eserden söz ediliyor…
Baltacı: Onun asıl adı ‘Fevaihu’n-Nebevıyye fi’s-Sîyeri’l-Musiafavîyye’dir. 
Çetinoğlu: ‘Güzel Kokulu’ ismi nereden geliyor?
Baltacı: Kitabın her bölümü, fayiha (güzel koku) diye isimlendirildiğinden güzel kokular anlamına ‘fevaiha’ denilmiştir. Eser, Hayber Muharebesi’ne kadar Hz. Muhammed’in hayatından bahsetmektedir.
Gayr-i matbu olan eserin Türkiye kütüphanelerinde tespit edilmiş 5 yazması vardır.
Siyer-i Kazaruni Tercümesi, Kazarunlu Saiduddin Muhammed b. Mesud (ö. 758/1356-1357) tarafından Arapça ‘el-Muntakâ fi Siyeri’n Nebevî adlı eserinin tercümesidir. Eser, 4 bölüm ve bir hatimeden ibârettir. Abdulaziz Efendi bu eseri, Ağabeyi ve Hocası Kara Çelebi-zâde Mehmed’in isteğiyle tercüme etmiş ve Sultan Dördüncü.Murad Han’a ithaf etmiştir.
Gayr-i matbu olan eserin kütüphânelerimizde tespit edilmiş 8 nüshası vardır. 
Çetinoğlu: ‘Mir’atü’l- ahlak’ isimli bir siyer kitabı var mı?
Baltacı: Var. Bostan-zâde Yahya isimli zat tarafından yazılmıştır. Tireli Şeyhülislam Mehmed Efendi’nin oğludur. Tahsilden sonra İstanbul kadılığına kadar yükselmiş ve 1049/1639-1640 tarihinde vefat etmiştir. Sultan Birinci Ahmed Han’a takdim ettiği ‘Mir’atü’i-Ahlak’ isimli eserinden başka ‘Gül-i Sadberk’ adında bir siyer kitabı daha vardır. Siyer, Hz. Muhammed’in 100 mucizesini ihtiva etmektedir. Eserin tespit edilmiş 2 adet yazma nüshası bulunmaktadır. Biri Ayasofya Kütüphânesinde 3390.161, diğeri  Selim Ağa Kütüphânesi’nde 842.180 numarada kayıtlıdır. 
Çetinoğlu: Müellifi bilinmeyen siyer yazmalarından söz etmiştiniz…
Baltacı: Bunların belli başlıları 6 adettir: 
1- Muhtasar Siyer-i âl-i Beyt: Süleymaniye Kütüphânesi’nde 4509 numarada kayıtlıdır. 
2- Siyer-i Ebu Nasr Tercemesi: Süleymaniye Kütüphânesi’nde 4566 numarada kayıtlıdır.
3- Siyeru’n-Nebi (Manzum): Hafız Ahmed Paşa Kütühpânesi’nde 234 numarada kayıtlıdır. 
4- Siyer-i Enbiya: Süleymaniye Kütüphânesi’nde 4338 numarada kayıtlıdır. 
5- Veladet ve Mucizaîün-Nabi: Süleymaniye Kütüphânesi 4407 numarada kayıtlıdır. 
6- Siyerden Bir Parça: Süleymaniye Kütüphânesi’nde. 1547 numarada kayıtlıdır. 
Prof. Dr. CÂHİD BALTACI:
1943 yılında Hatay’ın Erzin kazasının Gökdere köyünde doğdu. İmam-Hatip Okulu’nun birinci ve ikinci devresini Adana’da bitirdi. 1967-1968 yıllarında İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü’nden mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yeniçağ Tarihi Kürsüsü’nde  ’15 – 16. Asırlarda Osmanlı Medreseleri’ mevzuunda doktora çalışmalarına başladı. 1975 yılında doktor unvanını aldı. Bu arada çeşitli camilerde imam-hatiplik görevini de yürütüyordu. 1976 yılında İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü tarih öğretmenliğine tâyin edildi.
1978’de Şer’iyye Sicilleri Arşiv uzmanlığına, 15.11.980 yılında ise, Fatih Müftülüğü’ne vekâleten tâyin edildi. 1981 yılında İstanbul Yüksek İslâm Ensitütüsü öğretim üyeliği görevine getirildi. Halen emekli olmakla birlikte, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde İslâm Tarihi derslerini okutmaktadır. 
Prof. Dr. CAHİT BALTACI’NIN ÇEŞİTLİ KONULARDA ESERLERİNDEN BÂZILARI:
Tasavvuf Lügati: Tasavvufun, kültür ve medeniyetimiz içinde ayrı bir yeri vardır. Hz. Muhammed Sallallahu Aleyhi Vesellem ve ashabının yaşadığı zühdü takvayı yaşamayı gaye edinen ilk sûfiler, hicri ikinci asrın ortalarından itibaren bunu bir meslek hâline getirmişler ve daha sonra bu meslek içinde muhtelif tarikatlar zuhur ederek bütün İslâm dünyasına yaymışlar ve günümüze kadar gelmiştir.
Zamanla İslâmi ilimler arasında müstakil bir ilim hüviyeti kazanan tasavvufun, kâinat ve hâdisâta kendine has bir bakış tarzı ve bu tarzı ifâde eden rumuz ve ıstılâhâtı vardır. Bu rumuz ve ıstılâhât, sadece tasavvuf sahasında kalmayarak dışarıya da taşmış ve kültürümüz içinde geniş ölçüde yayılmıştır. Bu yüzden, bugün sadece tasavvufî eserleri değil, kültürümüzün çeflitli sahalarında yazılmış olan eserleri de iyi anlayabilmek için tasavvufun kültürümüze hediye ettiği kelime ve ıstılâhâtı bilmeye ihtiyaç vardır. Kitap bu ihtiyacı karşılamaktadır. 
İslam Medeniyeti Tarihi: İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayını. İstanbul 2010. 
İslam Medeniyeti konusunda gerek Müslümanlar gerekse müsteşriklerin yazdıkları birçok eser vardır. Ancak bu çalışmalar, istisnalar bir yana genelde bütünü kavrayıcı bir bakışla kaleme alınmamıştır. Bunların birçoğu, İslam Medeniyeti’nin bir veya birkaç yönünü işlemekle iktifa etmişlerdir. Bunlar arasında özelikle müsteşriklerin peşin hükümlü yaklaşımları da göz önüne alındığında İslam Medeniyeti konusunda objektif, bütüncül ve müdellel bir tarihe olan ihtiyaç daha da öne çıkmaktadır.
Belirtilen bu üç prensibe sadık kalarak hazırlanan eserde İslam Medeniyeti’nin birçok konusu üzerinde durulmak suretiyle bir medeniyet tarihi şablonu ortaya konulmaya çalışılmış, İslam Medeniyeti hakkında toplu bir bilgi verilmiş ve eserde yer alan her bir konunun bir ihtisası gerektirdiğinin bilinci ile konular miktar-ı kâfide yazıya dökülmüştür.
15. ve 16. Yüzyılda Osmanlı Medreseleri:  İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayını. İstanbul, 2005 (İkinci Baskı) 
Bilindiği gibi Osmanlı dönemindeki eğitim ve öğretimi tetkik edebilmek için oluşturulmuş bir ilmiye kataloğu bulunmamaktadır. Bu sebeple konu üzerinde araştırma yapacak olanların hangi kaynaklara başvuracakları ilk mesele olarak karşılarına çıkacaktır. Eser, bu boşluğu doldurmak maksadıyla hazırlanmıştır. Eserde, Osmanlı’da askeriyeden tıbbiyeye, rasathâneden denizciliğe kadar her alandaki eğitim ve öğretim sistemleri ve bu kurumlarda görev yapan hocalar  hakkında bilgi verilmekte ve 400’e yakın medresenin tarihi ve özellikleri anlatılmaktadır.  
Prf. Dr. Câhid Baltacı’nın kitapları dışında çok sayıda makaleleri ve ilmî bildirileri bulunmaktadır.

 

 

Mahir Ağbinin Bağı

 

Bugünlerde Evliya Çelebi misali, dünya kazan ben kepçe olarak, Türkiye’yi ve Balkanları dolaşıyorum. Geçtiğimiz günlerde Gaziantep, Kahramanmaraş, Adana ve Ceyhan uğradığımız duraklar oldu. Muhtemelen siz bu satırları okurken, Allah nasip ederse Romanya’da ve Romanya Türkleri ile beraber olacağız.

Bu seyahatlerin en önemli amacı; bizlere unutturulmaya çalışılan “BALKAN BOZGUNU”nu 100.Yılında gündeme getirmek ve günümüzde yaşanılanlarla, geçmişte yaşananların benzerliğini ortaya koymak ve de savaş sonucunda çıkan ağır faturayı Türk Milletine anlatmaktır.

Ancak bu seyahatler vesilesi ile benim bir dev olarak nitelediğim Türk Milleti’nin uyku konusundaki ısrarını da hayret ve üzüntüyle müşahede ettiğimi söylemek istiyorum.

Buna mukabil olarak da haksızlık etmemek için sayıları az da olsa uyanık ve şuurlu Türk evladına rastladığımı belirtmek isterim.

Bir de gittiğim her yerin buram buram “Türk” koktuğunu biliniz. Zaten anlatmak istediğim de, budur…

Seyahatimizde ilk durağımız Gaziantep oldu. G.Antep, sanayileşme konusunda almış başını gidiyor. Sabahleyin meşhur “katmer”le kahvaltı yaptık ve Antep’in ünlü “Bakırcılar Çarşısı”nı gezerek, çarşıda bir kahve içtik. Dikkatimizi çeken şey, Gaziantep esnafının gösterdiği yakın ilgi ile bizlere yardımcı olmasıydı. Anladım ki; Gaziantep’in gelişmesinin altında yatan temel faktör, esnafın müşterisine karşı takındığı bu müspet tavırlar olmuş.

Yolumuz Antep’ten Kahramanmaraş’a doğru uzandı. Bizi orada Kahramanmaraşlılar ile Balkan Muhacirlerinin “Mesut Ağa” lakabını yakıştırdığı, ağabeyimiz Mesut Başkır ve kalabalık bir dost grubu karşıladı.

İki ayrı toplantıda, hem “Balkan Savaşları’nın 100 yılı ve Balkanlardaki Türk Soykırımı” üzerine hem de Türkiye Kamu Çalışanları Vakfı (TÜRKAV)’ın düzenlediği “Vefatının 15. Yılında Alparslan Türkeş’i Anma Gecesi”nde konuştuk. Bu toplantılarda şahsımıza gösterilen ilgiyi ömür boyu unutmam mümkün değil.

Bu toplantıların birinde de Arif Yücel üstadın Kuran-ı Kerim kıraatını dinledik. Arif Yücel, Allah’ın kelamını yine Allah’ın verdiği sesle öyle bir güzel okudu ki; ruhumuz o anda binlerce kez secde etti. Arif Yücel hocanın, aynı zamanda hattat olduğunu öğrenmek, bizim yolumuzu ibadete açılmış olan “SULTAN ABDÜLHAMİTHAN CAMİİ”ne yöneltti.

Bu cami benim gördüklerim içinde Cumhuriyet tarihi boyunca yapılmış en güzel camidir diye düşünüyorum. Hepinizin gidip görmesini salık veririm. Camideki işlemeler ve çiniler gerçekten görülmeye değer. Bu güzelliklerde, Arif Yücel hocanın hattatlığının da katkısı olduğunu öğrenmek ona karşı, tanımasakta muhabbetimizi ve saygımızı artırdı.

Kahramanmaraş denince biliyorsunuz akla hemen dondurma, pul biber ve işlemeli altın bilezikler gelir. Ben bunların yanına da bir de “Mahir Ağbinin Bağı”nı ekliyorum. Bu bağı gidip mutlaka görün. Bağın havası, suyu, meyvesi ve panoramik Kahramanmaraş manzarası gerçekten görülmeye değer. Mesut Başkır’ın bağı nerede diye sorarsanız, onu bağı da Kahramanmaraş tabiri ile “Mahir Ağbinin Bağı’nın hemen “gırağında” …

Yolumuz devamla Adana’ya ve oradan da Ceyhan’a ulaştı. Bizleri misafir eden Hatice ve Necati Sultan çiftini, oradaki Adanalı ve de muhacir kardeşlerimizle kucaklaşmayı unutmak olmaz. Hele Giritliler Derneği’ni kurmuş olan Yüksel Hançerli ile Girit’i ve Girit’teki acılar üzerine yaptığımız  konuşmayı ve de bunları sizlerle paylaşmazsam ecdada haksızlık olur.

Son durağımızda Türk Dünyası’na kucak açmış olan Ceyhan Belediye Başkanı Hüseyin Sözlü’nün memleketi Ceyhan oldu.

Herkesin kapı bucak saklandığı bu dönemde, Hüseyin Sözlü gerçekten yiğit bir adam. Milli Şehit Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in heykelini Ceyhan’ın orta yerine dikmiş ve açılışını da yine bir abide adam, rahmetli Rauf Denktaş’a yaptırmış. Üstelik Milli Şehidimiz Kemal Bey’i de her yıl layıkıyla anıyor. Üstelik üst üste 3.kez seçilen Ceyhan’ın bu genç ve dinamik Başkanı, Türk Dünyası’nın her yerine yetişmeye çalışıyor. Çünkü bu güzel beldenin nüfusu, Türk Dünyası’nın her yerinden insanların bir araya toplanmasıyla oluşmuş durumda.

Adana’da “Mesut’un Yeri”nde ve Ceyhan’da yediğimiz Adana Kebaplarını, el yapması şalgam suyunu ve bu mevsimde Ceyhan’da olan marulu ve de Kahramanmaraş’ta yapılan Balkan yemeklerini anmadan geçersem, derdimi eksik anlatmış olurum.

Türk Milleti’nin değerli evlatları; biraz hareketlenip oturduğumuz yerden kalkıp, Türk topraklarını gezmeniz, ihmal ettiğimiz kardeşlerimizle kucaklaşmanız ve rahmetli Ebulfeyz Elçibey’in dediği gibi “Türk’ün Türkle tanış olması” ve de tabiri caizse bu manada iman tazelememiz gerekir diye düşünüyorum. Emin olun, toprağımız ve insanlarımızla her buluşmadan sonra, yeniden diriliyor ve menzile daha hızlı koşuyorum. İsterseniz siz de deneyip görün…

 

 

İslam’da Kardeşlik Hukuku ve Ahlakı-2

 

İnsanlar arasındaki her türlü ayrımcılığı temelden yasaklayan yüce dinimiz İslam, renk, ırk, soy-sop vb. bakımından kimsenin kimseye hiçbir üstünlüğünün olmadığı esasını getirmiş (Müslim, Hac, 147) ve mü’minler arasında kardeşlik tesis etmiştir. Asıl üstünlüğün Allah katında takvâda, yani O’ndan sakınmakta olduğunu (Hucurât, 49/13) ilan ederek en büyük eşitliği gerçekleştirmiş ve dengesizliği gidermiştir.

İman bağı ile birbirilerine bağlı olan mü’minlerin ilişkilerinde karşılıklı sevgi ve saygı hâkimdir. Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) bu sevginin imanın bir tezahürü ve cennete girmenin sebebi olduğunu bildirmişlerdir: “Siz iman etmedikçe cennete giremezsiniz; bir birinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız. Yaptığınız zaman birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selamı yayınız.” (Müslim, İman, 93) Görüldüğü gibi Cennete girmenin yolu imandan geçmekte, iman etmiş olmak için de birbirimizi sevmemiz ve kardeş olmamız gerekmektedir.

Bir kişinin sevdiğini sırf Allah için sevmesi büyük bir ahlakî meziyettir. Bir Müslümanın en önemli özelliklerinden biri de sevdiğini Allah için sevmesi, sevmediğine de Allah için buğz etmesidir. Allah Resûlü (s.a.s.) bu özelliği imanın kemalinin tezahürü olarak görmüş ve böyle bir inanca ulaşan kimsenin, imanın tadına ereceğini şöyle belirtmiştir: “Şu üç özellik kimde bulunursa o kişi imanın zevkini tatmış olur.  1. Allah ve Resûlü kendisine başkalarından daha sevimli olmak. 2. Sevdiği kimseyi sadece Allah için sevmek. 3. İmandan sonra küfre dönmeyi ateşe atılıyormuş gibi kötü görmek.” (Buhârî, İmân, 9)

Hz. Peygamber (s.a.s.), Allah Teâlâ’nın, birbirlerini Allah için seven, Allah için buluşup Allah için ayrılan kimseleri kıyamet günü Arş’ın gölgesinde gölgelendireceğini haber vermiş (Buharî, Ezan, 36), başka bir hadis-i şeriflerinde ise şöyle buyurmuştur: “Hiç şüphesiz Allah Teâlâ Kıyamet günü: ‘Nerede benim rızam için birbirlerini sevenler? Gölgemden başka gölgenin bulunmadığı bu gün onları, kendi arşımın gölgesinde gölgelendireceğim’ buyurur.” (Müslim, Birr, 12)

Mü’minlerin, iyilikte ve takvada (Allah’tan sakınmak ve O’na kulluk yapmada) birbirleriyle yardımlaşmaları din kardeşliğinin bir gereğidir. Allahu Teâlâ, bu konuda şu uyarıyı yapmaktadır: “İyilik ve takva konusunda yardımlaşın, günah ve düşmanlıkta yardımlaşmayın. Allah’tan korkun.” (Mâide, 5/2) Kur’an’da ayrıca, mü’minlerin birbirlerinin dostları oldukları, iyilikte ve hayırda yardımlaşmalarından dolayı Allah’ın kendilerine rahmet edeceği belirtilmektedir: “Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin dostlarıdır. İyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar, namazı dosdoğru kılar, zekâtı verirler. Allah’a ve Resûlü’ne itaat ederler. İşte bunlara Allah rahmet edecektir.” (Tevbe, 9/71)

Müslüman, din kardeşinin sevincini paylaşmalı, dert ve ızdırabına da          ortak olmalıdır. Bir sıkıntısı olan, bir musibet veya zulme uğrayan Müslümana, diğer mü’min kardeşlerinin yardımcı olmaları gerekir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de: “Bir haksızlığa uğradıkları zaman, yardımlaşırlar.” (Şura, 42/39) buyrulmuştur.

Hz. Peygamber (s.a.s.) de; “Kardeşine zalim de olsa mazlum da olsa yardım et” buyurmuştur. “Mazluma yardım ederim, ama zalime nasıl yardım ederim?” diye soran kimseye de şöyle cevap vermiştir: “Onu zulümden vazgeçirirsin, bu da ona yardımdır.(Buharî, Mezâlim, 4; Tirmizî, Fiten, 68)

Bundan da anlaşılıyor ki, zulme ve haksızlığa uğrayan birine yardım etmek kadar, başkalarına zulüm ve haksızlık yaparak günah işleyen kimseye, onu kötülüklerden alıkoymak suretiyle yardım etmek de önemli bir kardeşlik görevidir.

İslam kardeşliğinin en önemli esaslarından biri de diğergâmlık, yani din kardeşlerinin dertleriyle dertlenmektir. Bir Müslümanda asla egoistlik ve bencillik bulunamaz. Çünkü o, din kardeşlerine karşı son derece merhametli,  diğergâm ve fedakâr insandır. Kamil bir mü’min, yoksul ve muhtaç durumdaki kardeşlerinin çektiği sıkıntılara kayıtsız kalmamalı ve yeryüzündeki bütün mü’minlere karşı kendini sorumlu hissetmelidir.

(*)14-20 Nisan tarihlerinde kutlanacak olan “Kutlu Doğum Haftası”nın ülkemize ve tüm insanlığa huzur ve kardeşlik getirmesini Yüce Allah’tan niyaz ediyor, selam ve saygılar sunuyorum.

(Haftaya devam edecek)

Meydanı’ndaki 6 tonluk anıtlar sökülüp batıya götürüldü. Bir kısım götürülen tarihi meteryaller som altındı. Bir de Osmanlı Medeniyeti’ne bakın. Toprakları üzererinde yaşayan her din ve mezhebe teşkilatlanma izni verildi. Bir zamanlar İspanya’nın önemli iki yerleşim birimi Granada ve Kurtuba’da müslüman Araplar bir medeniyet inşa etmişti. 700 bin müslüman yaşıyordu ve 400 camii vardı. 1492’de  İspanya Kralı Ferdinat ve karısı İzabel müslümanları kılıçtan geçirtti; tarihe, medeniyete ait ne varsa yerle bir etti. Aynı tarihlerde İstanbul Kuzgunçuk’ta cami, kilise ve sinağog yanyanaydı.

 

Geldi günümüze Nevzat Bayhan; anlattıkları ve dikkat çektikleri müthiş hususlardı. Çünkü kültür eşittir yaşadığımız hayattı . Kul hakkı ile evrensel insan hakları aynıydı. Cep telefonları, bilgisayarlar, residanslar, arabalar ile hayatımıza giren yeni teknolojiler, yeni kültürler getirdi dünyaya ve ülkemize. Ancak eğitimini görmeden aldık bütün bunları. Kültürel geçikme ile hayata geçirdik. Misalleri de her gün yaşadığımız örneklerdi Nevzat Bayhan’ın:

Sessiz Çığlıkla Haykırabilmek

-Halk otobüslerinde çoğu kimse cep telefonuyla yüksek sesle konuşuyor. Etrafın rahatsız olması umurunda bile değil. Yaşlılara, hamile kadınlara, gazilere, çocuklu bayanlara kimse yer vermiyor. Sürücüler arabasının radyosunu sonuna kadar açıyor, trafik kurallarına riayet etmiyor. Rezidanslarda ve apartmanlarda karşılıklı oturan komşular bile birbirini tanımıyor. Bunlar bize ait sorunlardır ve kültürel gecikmelerdir. Sorunun çözümü de eğitim ile giderilebilinir. Acaba kaç kişi yeni teknolojiyle gelen telefonun, arabanın, bilgisayarın ve toplu yaşamanın eğitimine gitti, öğretisini aldı?

Her halde hiç kimse. Ne gelirse kabul ediyor ve alışmaya çalışıyoruz maalesef.

Herkes her şeyi biliyor. Hatta en iyisini biliyor gibi fotoğraf veriyor! Ama hiç bilmiyor. Günümüzde artık sadece Nevzat Bayhan değil, Nevzat Bayhan’lar olmalı. Kültürel gecikmemiz hızla giderilmeli. Ekrem Erdem Beyefendi’nin proğramı ise sadece ertelendi. Bir Cumartesi yine birlikte olacağız. Bu vesileyle Nevzat Bayhan hayati öneme haiz hususları tek tek hatırlattı herkese. Çok da iyi oldu, istifade edildi. Nasıl edilmez ki, kültürel gecikmeler  her gün kaba etimize bir çimdik atıyor, çığlık atmamak için kendimizi zor tutuyoruz.

Yeni bir medeniyetin inşası için belki de Nevzat Bayhan gibi kültür bakanlarını bekliyoruz farkında olmadan, ancak fark ettirerek.

 

 

Dil, Edebiyat ve Kültür Eşittir..

 

İstanbul’da bir kültür merkezi var. Adı; Dil ve Edebiyat Derneği.
Eyüp Feshane Caddesi üzerindeki merkez, eskimez mimarimiz estetiğinde restorasyonla yenilenmiş iki konak ve müştemilatından oluşuyor. Bir de kitapçısı var insanlara tebessüm eden yüzüyle. Bahçesi etkinlikler sonrasındaki kuru fasulye – pilav ikramı ve çay sohbeti için biçilmiş kaftan. Her kuşaktan insanlarımızın “merhaba” diyerek içeri girdiği bir mekan burası.

Kursları kadar “Cumartesi Sohbetleri” de dikkat çekici proğramlardan oluşuyor. Genel Başkan Ekrem Erdem’ın sohbeti duyurulduğunda alakanın fazla olacağını tahmin etmiştim. Ekrem Erdem(1948) Sivaslı bir edebiyat öğretmeni. Başbakanlık Arşivi Genel Müdürlüğü’nde arşivist olarak da hizmet vermiş bir aydınımız. Bir zamanlar ticaret ile de meşgul olmuş. İki dönem halkımızı parlamentoda temsil etmiş, halen de İstanbul Milletvekili olarak Türkiye büyük Millet Meclisi’nde. Üstelik iktidar partisinin de genel başkan yardımcısı. TBMM içinde dil konusunda en fazla duyarlılık gösteren bir devlet adamı Ekrem Erdem. Hele Türkçe’ye zıd ve inad o firma isimleriyle alakalı mücadelesi her türlü takdirin üstünde. Bu konudaki önerileri de hala hafızalarda.

Mütebessim Bir Kitapevi

Ekrem Erdem, Dil ve Edebiyat Derneği gibi bir sivil toplum kuruluşu için düşünülen 102 kurucuyu tek tek ziyaret ediyor, neden böyle bir ihtiyacın olduğunu anlatmaya çalışıyor. Kaynak aktarıyor, zamanını veriyor. Başarı da elde ediyor. Galiba bunun için böyle bir sohbetin daha fazla alaka göreceğini hissetmiştim. Çünkü dil, kültür ve medeniyet davamız maalesef ve matehessüf birkaç gönüllü aydınımızın sırtına yüklenmiş, fedakarlıkla gidiyor. Müşterileri de gönüllülerimiz, kahramanlarımız!.

Biraz erken gidince Dil ve Edebiyat Kitapçısına uğradım emekli hakim dostum Avukat Abdülkadir Özkesici ile birlikte. Şenol Tanju’yu Safahat ve edebiyat arşivi çalışmalarından dolayı bir kez daha kutladım. Sahaflardan hiç ayrılmayan, “yeni bir belge ve bilgi bulurum” diye gayret gösteren bir aydınımız Şenol Tanju. Rahmet-i rahmana kavuşmuş bazı üdebamızın belge ve mektuplarını dosyasına yerleştirmiş, yaşayan bazı edip, düşünür, akademisyen, yazar, gazeteci ve maruf insanlarımızın el yazılarıyla resimlerini muhtevi arşivini de bizzat gösterdi, gördüm. Zengin bir arşiv oluşturmuş.

Cumartesi Sohbetlerinin müdavimi Almanya doğumlu, İstanbul’da Edebiyat Fakültesi’nde eğitim gören ve Sahafat’ı hiç okumamış Akçay kızımızı içerde, Mehmet Akif Ersoy’un Safahat’ı ile tanıştırdım. Şenol Tanju da imzaladı. Bu çalışmada günümüz okurlarınca bilinmeyen kelimelerin anlamları yazılı sahife altlarında. Bunda da Şenol Tanju’nun göz nuru var.

Dil Nedir veya Ne Değildir?

Bu sırada bir haber geldi içeriye. “Ekrem Erdem Bey’i Başbakan çağırmış. Dolayısıyla gelemeyecekmiş.” Ama nasıl olur? Bendeniz az önce İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Dairesi Başkanı aziz dostum Abdurrahman Şen ile telefon ile görüştüm, Mısırlı ünlü rejisör, Çağrı filminin yönetmeni rahmetli Mustafa Akkad için düzenlenen toplantıda beraberlermiş, sonra “sohbet için Eyüp’e gelecek” dedi.  Ancak öyle olmadı. Devlet hizmeti beklemez. Oraya gitti Ekrem Erdem Bey.

Toplantı yine gerçekleştirildi. Açılışı yine önemli bir kültür adamımız Dil ve Edebiyat Derneği Genel Başkan Yardımcısı Nevzat Bayhan yaptı. Muhterem Bayhan, aziz meslektaşım İstanbul’a Kültür AŞ Genel Müdürü iken proğram, yayın, etkinlik, medeni ve insani ilişkileriyle bu eskimez başkente damgasını vurmuştu. İsmail Gaspıralı Salonu ağzına kadar dolu. Yeni gelenler için oturma düzeni bozulsa da içeriye sandalye taşındı bir müddet. Önce bir film gösterimi icra edildi Dil ve Edebiyat’ı tanıtan, sonra Nevzat Bayhan esasa geçti;

-Popüler kültür maalesef daha fazla etkili günümüzde. Edebiyat dergiciliğimiz de yeterli mesafeyi alamadı. Dil bir sevdadır. Dili olmayanın dini ve milleti de olamaz. Dil duygu yüklüdür. Bu konuda bilirsiniz ne güzel kelam-ı kibarlarımız vardır. Mesela “tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır. Acı dil ise düşmanlık yaratır.”

Erdemin Yansıması

Bize sorulsa ki “dünyayı yöneten temel güçler hangisidir” diye önce düşünür, sonra sıralarız bir bir. Çünkü bu konuda toplumumuzun yeterli tecrübesi ve birikimi mevcut ve yaşadığı olaylar yeter de artar bile. Birinci sırada “askeri güç” vardır. Sonra “ekonomik-iktisadi güç”. Ardından “siyasi” yani “politik güç” gelir. Bunu “diplomatik güç” takip eder ve “kültürel güç” bütün bu kuvvetleri toparlar. Toplumumuz en fazla bu batılı kültürel saldırıdan etkilenmiştir. Hatta kampa bile bölmüştü bir dönem. Kuzey blokun kültürel saldırılarıyla da bu takviye edilmişti! Bir medeniyet takipçisi ve uzmanı Nevzat Bayhan mevzuyu derinleştirdi;

-Kültür bedenin ruhudur. Yapmadığınız şeyi, başkasından isteyemezsiniz. Kelimeler ve dil, dünyalar arası bir köprüdür. İletişim de bununla sağlanıyor. Radyo ve televizyon dili diye hatırınıza gelebilir, bu iletişim değil iletimdir. Kültür için çok tarifler yapıldı. Esasında her şey kültürdür. Alt ve üst kültürler ise medeniyeti oluşturur ve medeniyet evrenseldir. Mesela “sadaka taşı ” bir medeniyettir. Bilmeyenler için belirteyim, caminin kuytu bir köşesindeki “sadaka taşı” için imkanı olanlar para atar, bunu kimse bilmez ve görmez, fakir-fukara da buradan ihtiyacı kadar alır. O’nu da kimse tanımaz ve farketmez.

Medeniyetin Dişleri ve İşleri

Bu bir Osmanlı Medeniyeti’ydi. Günümüzde böyle bir şey olsa “sadaka taşı”nı da söküp götürürler! Nevzat Bayhan İstanbul Taksim ismini de hatırlattı. Bir zamanlar İstanbul’un su deposuydu ve buradan kente su taksim ediliyordu. İsmi ise Taksim olarak buradan yansıyor. Harika değil mi?

Bazı yahudi asıllı Amerikalı bilim adamları (Prof. Dr. Harrington gibi) medeniyetleri çatıştırırlar. Hatta “Medeniyetlerin Çatışması ” diye seminerler düzenler, kitaplar yayınlarlar. Nevzat Bayhan buna da açıklama getirdi;

-Medeniyetler çatışmaz. İstanbul Saraçhane’deki Bozdoğan Kemeri Bizans dönemine aittir ve bir kültürü, medeniyeti yansıtır. Osmanlı Cihan Devleti Bozdoğan Kemeri’nin yıkmadı, tam tersine korudu. Türkiye Cumhuriyeti Devleti de öyle. Trafiği aksatmasına rağmen, bu korumayı sürdürüyor Büyük İskender ve Cengiz Han ise imparatorluklarıyla bir medeniyet kurmadı, getirmedi, işgallerle, yakıp yıkmalarla vurup geçti. Askeri gücünü gösterdi. Medeniyet kuramadı.

Anadolu biliyorsunuz çeşitli medeniyetlere analık yaptı. Batılılar (ki başta İngilizler, Amerikalılar ve Almanlar gelir) Anadolu’dan çaldıkları tarihi eserleri bugün ülkelerindeki müzelerinde sergiliyorlar. Ankara’nın iade talepleri bakalım ne kadar gerçekleşebilecek?! Bakın Nevzat Bayhan ne dedi bu konuda;

Kültür Eşittir Yaşadığımız Hayattır

-İstanbul’un en kara yılları. Sultanahmet  Meydanı’ndaki 6 tonluk anıtlar sökülüp batıya götürüldü. Bir kısım götürülen tarihi meteryaller som altındı. Bir de Osmanlı Medeniyeti’ne bakın. Toprakları üzererinde yaşayan her din ve mezhebe teşkilatlanma izni verildi. Bir zamanlar İspanya’nın önemli iki yerleşim birimi Granada ve Kurtuba’da müslüman Araplar bir medeniyet inşa etmişti. 700 bin müslüman yaşıyordu ve 400 camii vardı. 1492’de  İspanya Kralı Ferdinat ve karısı İzabel müslümanları kılıçtan geçirtti; tarihe, medeniyete ait ne varsa yerle bir etti. Aynı tarihlerde İstanbul Kuzgunçuk’ta cami, kilise ve sinağog yanyanaydı.

Geldi günümüze Nevzat Bayhan; anlattıkları ve dikkat çektikleri müthiş hususlardı. Çünkü kültür eşittir yaşadığımız hayattı . Kul hakkı ile evrensel insan hakları aynıydı. Cep telefonları, bilgisayarlar, residanslar, arabalar ile hayatımıza giren yeni teknolojiler, yeni kültürler getirdi dünyaya ve ülkemize. Ancak eğitimini görmeden aldık bütün bunları. Kültürel geçikme ile hayata geçirdik. Misalleri de her gün yaşadığımız örneklerdi Nevzat Bayhan’ın:

Sessiz Çığlıkla Haykırabilmek

-Halk otobüslerinde çoğu kimse cep telefonuyla yüksek sesle konuşuyor. Etrafın rahatsız olması umurunda bile değil. Yaşlılara, hamile kadınlara, gazilere, çocuklu bayanlara kimse yer vermiyor. Sürücüler arabasının radyosunu sonuna kadar açıyor, trafik kurallarına riayet etmiyor. Rezidanslarda ve apartmanlarda karşılıklı oturan komşular bile birbirini tanımıyor. Bunlar bize ait sorunlardır ve kültürel gecikmelerdir. Sorunun çözümü de eğitim ile giderilebilinir. Acaba kaç kişi yeni teknolojiyle gelen telefonun, arabanın, bilgisayarın ve toplu yaşamanın eğitimine gitti, öğretisini aldı?

Her halde hiç kimse. Ne gelirse kabul ediyor ve alışmaya çalışıyoruz maalesef.

Herkes her şeyi biliyor. Hatta en iyisini biliyor gibi fotoğraf veriyor! Ama hiç bilmiyor. Günümüzde artık sadece Nevzat Bayhan değil, Nevzat Bayhan’lar olmalı. Kültürel gecikmemiz hızla giderilmeli. Ekrem Erdem Beyefendi’nin proğramı ise sadece ertelendi. Bir Cumartesi yine birlikte olacağız. Bu vesileyle Nevzat Bayhan hayati öneme haiz hususları tek tek hatırlattı herkese. Çok da iyi oldu, istifade edildi. Nasıl edilmez ki, kültürel gecikmeler  her gün kaba etimize bir çimdik atıyor, çığlık atmamak için kendimizi zor tutuyoruz.

Yeni bir medeniyetin inşası için belki de Nevzat Bayhan gibi kültür bakanlarını bekliyoruz farkında olmadan, ancak fark ettirerek.

 

 

Sanal Deniz

 

Türkiye’de Ankara gibi başkent olmaya can atan / özenen bir şehir var! Ankara’dan koparak, Ankara gibi davranmaya çalışıyor. Onunla âşık atıyor. İsmini bile değiştirmek istiyor. Başka bir ülke olmak cür’etinde bulunuyor. Ankara’dan bağlarını yavaş yavaş koparıyor. Başına buyruk olmanın adımlarını atıyor.

Türkçe’ye mahallî dili ortak etmek için çabalıyor. Yerli halkı başkalaştırmak istiyor. Öz kardeşleri Türklerden soğutmak ve aklınca ayırmak istiyor. Gelmiş geçmiş kimi iktidar sahiplerinin gâfilce söylediği sözlerden cesaret alıyor.

ABD ve AB’nin oyuncağı olarak, onların örtülü gayelerinin gerçekleşmesine kendi üzerinden çanak tutuyor. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bir ili olduğunu gösteren “Diyarbakır” ismini kullanmıyor. Kendisine “Amed” dedirtmek istiyor.

Resmî dil Türkçe’yi baypas ederek Kürtçe’yi onun yerine ikaame etmenin / yerleştirmenin her vesileyle yolunu arıyor ve bulmuyor da değil.

Devlete ve yasalara meydan okumanın her fırsatta somut örneklerini sunuyor. Devletin isteklerine ters düşen isteklerde bulunuyor. Nitekim bölücü yayın yapan Roj TV’nin kapatılmaması için  -Türkiye’nin başvurusuna rağmen-  Danimarka Hükûmeti’ne aksi yönde mektup göndermek küstahlığında bulunarak, alenen ve açıkça Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne kafa tutuyor.

Van ve Hakkari şehirlerini de yanına çekmeye çalışıyor. Oluşacak kukla devletin içinde yer alması gerekenleri karıştırmak istiyor. Onların da devlete kafa tutmaları için sinsice kışkırtıyor.

Kendisini kukla, sözde başkentliğe hazırlarken, Kuzey Irak’a göz kırpmaktan da geri kalmıyor. Onlarla bir ve beraber olmaya can attığını her fırsatta zımnen / dolayısiyle de olsa çıtlatıyor. Çevre şehirlerini bu hususta harekete geçirmek isterken hudut dışı ilişkileri de ihmal etmiyor.

Eyaleti çağrıştıran adımların resmen atılması ve atılmaya çalışılması, mahallî idareleri merkezden koparma gayretleri, Diyarbakır’a bu hususta adımlar atmak cesaretini veriyor.

Diyarbakır başta olmak üzere onun gibi düşünen kimi belediye başkanları, resmen devlete kafa tutar hâle gelmişler. Dış arenada devletin karşısında, dış devletlerin yanında ve safında alenen ve resmen yer almaya başlamışlardır.

Bütün bunlar niye olmasın? Çünkü ABD ve AB açıkça destek veriyor. Güya ABD baş müttefikimiz! NATO’da silah arkadaşımız! AB ise, aralarına katılmak uğrunda serden ve yârdan geçtiğimiz Birlik! Üstelik  AB’nin en yetkin üyesi olan Almanya; Birinci Dünya Harbi’nde kader birliği ettiğimiz, omuz omuza savaştığımız bir ülke. O bile Türkiye’yi AB’de görmek istemiyor. Dahası bölücü terörü  -maalesef-  el altından desteklemekten de geri kalmıyor.

Bu kadar kışkırtmalar varken; devlete karşı çıkışlar, karşı koymalar niye olmasın. Çünkü Batı üflüyor, bunlar oynuyor. Zaten vardı. Ama küllenmişti. Pusudaydı. ABD ve AB, külleri araladı. İsyan / başkaldırı ateşinin yeniden canlanmasını sağladı.

Nitekim, PKK; ABD ve AB’nin terörist örgütler listesinde. Böyleyken, bu örgütü terörist kabul etmeyen belediye başkanları var! Ve bunlardan biri olan ve bu hususta başı çeken kimse, Türkiye Cumhuriyeti hiçe sayılarak; Washington’a, Paris’e, Brüksel’e ve Stockholm’e davet edilebiliyor!

2467

Sanki:

Hadi bakalım görelim sizi

Hep arkanızdayız dizi dizi

Mahçup etmeyin sakın ha bizi

Göreceksiniz sanal denizi

 

Gibi sözlerle arkaları sıvazlanıyor.

 

Böyle gecenin hiç hayır olur mu seheri?

Ordu’nun kahrına uğrar bunların beheri.

 

 

 

 

 

 

 

 

Bediüzzaman Said Nursî (R. Aleyh) Vuslatının 52.yılı dolayısıyla

 

BEDİÜZZAMAN ünvanı verildiğinde, henüz on dört yaşında idi.
Bediüzzaman Said Nursî, 1878 yılında Bitlis’in, Hizan kazasına bağlı, İsparit nâhiyesinin Nurs köyünde dünyaya geldi.
1886 yılında 8 yaşında iken, İsparit’e bağlı, Tağ köyünde Molla Muhammed Emin Efendi’nin medresesinde öğrenim hayatına başladı.
Kısa bir süre sonra, hocasının emriyle kendi köyü olan Nurs’a geri döndü.
Nurs’ta medrese olmadığından, haftada bir eve gelen ağabeyi Molla Abdullah Efendi’den ders aldı. Haftanın diğer günleri bu dersleri mütalaa etti.
1988 yılında Bahara doğru meşhur rüyasını gördü.
Rüyasında; bütün Peygamberleri Aleyhimüsselam ziyaret ettikten sonra, Sırat Köprüsü başında Peygamber Efendimizi (a.s.m) bekler.
Genç  Said’in ilim talebi üzerine Peygamber Aleyhissâlâtü Vesselâm; “Ümmetimden hiç kimseye sual sormamak şartı ile Kur’ân ilminin kendisine verileceğini” müjdeler.
Bu rüyayı  gördükten sonra ilim öğrenmek için kendisinde yeni bir şevk uyandı.
Babasından izin alarak Seyyidler ailesinin köyü olan Arvas köyüne gitti.
1890 yılının aralık ayında, Molla Muhammed isminde bir zatın refakatinde o zaman Erzurum’a, şimdi ise Ağrı ilimize bağlı olan, Doğubayazıt’a hareket etti.
Said Nursî’nin gerçek tahsilinin başlangıcı bu tarihtir.
1891 yılı başlarında 13 yaşında iken, Doğubayazıt’a gidip, gündüzleri, Beyazıt Medresesi Şeyhi Mehmed Celâlî Efendi’den ders aldı.
Doğubayazıt’ta geçirdiği 1891 kışının üç aylık döneminde, medrese eğitiminin temel kitaplarından olan yüz kadar kitabı, her kitaptan bir veya iki ders, en fazla on ders okumak suretiyle, Şeyh Mehmet Celâlî
Efendi’den icazet aldı.
Bağdat’ta bulunan Abdülkadir Geylânî Hazretlerinin merkadını ziyaret etmek planıyla hocasından izin istedi.
1892 yılında Siirt’e gitti. Burada Molla Fethullah Efendi tarafından yapılan imtihanın başarısı sonucunda, kendisine BEDİÜZZAMAN ünvanı verildiğinde, henüz on dört yaşında idi.
1893yılında Siirt’te âlimlerle münazara etti. Buradaki münazaraları âlimler arasında tanınmasına neden oldu. “Saidü’l-Meşhur” lâkabıyla anılmaya başlandı.
Bitlis’te Şeyh Muhammed Emin Efendi gibi, Abdülhamid’in şeyhülislâmlık teklif ettiği büyük âlimlere kendisini imtihan ettirerek rüştünü ispat etti.
1894 yılında Tillo’da dört-beş ay kaldı. Bir gece rüyasında, Abdülkadir Geylânî Hazretleri Said Nursî’yi, Miran Aşireti Reisi Mustafa Paşa’yı namaza davet etmesi ve emr-i bilmaruf yapması  için görevlendirmişti.
Bunun üzerine hemen yola koyuldu. Tillo’dan hareket edip aşiretin bulunduğu yaylaya ulaştı. Miran Aşireti Reisi Mustafa Paşa’yı zulümden menetti. Cizre âlimleriyle münazara yaptı.
Âlimlerin ve Mustafa Paşa’nın saygısını kazandı. 15 yaşını  idrak ettiği 1894 yılında, Cizre civarında bir seneye yakın kalıp, dersler verdi.
Mardin’de karşılaştığı Cemaleddin Efganî’nin talebesinden Efganî’nin mesleğini, Sinsiye Tarikati mensubundan da, bu tarikatin mahiyetini öğrendi.
Mardin’de, dünya siyaseti, Osmanlı idaresi ve hürriyet konularıyla ilgilenmeye başladı.
20 Ocak 1960’da Emirdağ’dan Isparta’ya döndü. Kısa bir süre Afyon ve Emirdağ’da kaldıktan sonra zatürreye yakalandı. 19 Mart günü sabah namazından sonra dostlarıyla vedalaşarak Isparta’ya döndü.
Bir ramazan ayıydı. Resmî makamlar onun il dışına çıkmasını yasaklamışlardı. Memleketinden çıkalı 34 yıl olmuştu. Ama daha çok Ispartalı, Barlalı, Emirdağlı, Eskişehirli ve Kastamonuluydu.
Hastalığı da giderek artıyordu. 20 Mart 1960 günü uyandıktan sonra ilk sözü, “Gideceğiz” oldu. Talebeleri yolculuğa  çıkmasını istemediler.
O günlerde, İnönü Menderes’e hücum etmişti. Hükümet bildirisi olarak, radyodan Said Nursî’nin Emirdağ ve Isparta’da oturması tavsiye edilmişti.
Emniyet güçleri Ankara veya İstanbul’a gider diye çok korkuyordu.
Evinin önünde, caddede iki polis bekliyordu.
Bediüzzaman, son derece kararlıydı. Sabah saat tam dokuzdu. Sadık talebelerinden Hüsnü Bayram, Bayram Yüksel ve Zübeyir Gündüzalp’in kolları arasında arabaya bindirildi. Araba hareket etmeden, ev sahibi Fitnat Hanım yanına geldi. Bediüzzaman vedalaşarak hasta olduğunu, kendisine dua etmesini istediğinde, Fitnat Hanım’ın gözleri yaşardı.
Ona, polisler geldiğinde bir süre oyalaması, kapıyı hemen açmaması söylendi.
Bediüzzaman gizlice kaçırılıyordu, istikamet Urfa’ydı.
Said Nursî’nin Isparta’dan ayrıldığı haberi kısa sürede polise ulaştı.
Yol üstündeki kasabalara, vilâyetlere telgraflar çekildi.
Hiçbir yerde vakit kaybetmeden yola devam eden araç, Konya-Adana yoluyla, ertesi sabah Urfa’ya ulaştı. Said Nursî, İpek Palas Oteli’nin 27 numaralı odasına çıkarılarak, yatırıldı.
Halk Bediüzzaman’ın Urfa’ya geldiğini duyunca, İpek Palas’a doğru akın etmeye başladı. Isparta’da olsun, Emirdağ’da olsun, hasta olduğu zaman kimseyi yanına almazdı.
Urfa’da ise hiç  kimseye itiraz etmedi.
Hem tahammül etti, hem de yatmadı. Bütün Urfalılar kendisini ziyaret ettiler.
İçişleri Bakanı Namık Gedik, derhal Isparta’ya geri gönderilmesi talimatı verdi.
Hastalığı ağırlaşan Said Nursî’nin, hareket etmeye gücü yoktu.
Talebelerinin, “Üstad çok hasta, yola dayanamaz” sözleri ise yetkililer tarafından, “Bakanlıktan emir var, derhal Urfa’dan çıkacaksınız, gerekirse ambulans veririz. Nasıl çıkıp geldiyse, aynı şekilde dönecek” şeklinde karşılandı.
Bu arada Urfalılar da İpek Oteli’nin önünde biriktiler ve Said Nursî’yi ziyaretlerini sürdürdüler. Polisin “geri dön” sözlerine Said Nursî, “Ben buraya dönmeye gelmedim. Burada kalacağım, belki burada
öleceğim” diyerek karşılık verdi.
Hükümet Tabibinin; “yolculuk edemeyecek kadar hasta” olduğuna dair raporu dahi yeterli olmadı.
Bu durumu protesto amacıyla Ankara’ya açılan telefonların, telgrafların haddi hesabı yoktu.
Gece sahura kalkılmıştı, Bediüzzaman, peynir-zeytinle sahur yapan talebelerini, uzandığı yerden şefkatle izliyordu.
Bir ara buz istedi. Buz olmadığını, eğer isterse çay yapabileceklerini söylediler.
O istemedi. Ramazanın 27. günü idi, yani Kadir Gecesi’ydi. Takvimler 23 Mart 1960’ı gösteriyordu.
Sabah namazı vakti girmişti. Günün o vaktinde onu hep uyanık görmeye alışık oldukları  Üstadları’nı Sabah namazı için kaldırmak isteyen talebeleri, Üstadlarından ses alamadılar. Said Nursî hakkın rahmetine kavuşmuştu.
Bediüzzaman’ın naaşı öğle namazından sonra İpek Palas’tan alındı, iki saatte ancak Halilürrahman dergâhına götürülebildi.
Müthiş bir kalabalık vardı. Urfalı’lar dükkânlarını  kapatmışlardı.
Cenazesini Molla Abdülhamit Efendi yıkadı. O gece, cenazesi camide kaldı. Civar illerden, kaza ve köylerden gelen çok kalabalık bir cemaatle sabaha kadar hatimler okundu, dualar edildi.
24 Mart 1960 Perşembe günü, ikindi namazını müteakiben, Vali ve Belediye Reisi de dahil olmak üzere, on binlerce insanın göğe yükselen tekbir sesleri arasında ve hafif hafif çişeleyen bir yağmur eşliğinde, Bediüzzaman Said Nursî’nin naşı, Halilürrahman Dergahı’nda toprağa verildi.
Bu sırada Emniyet gerekçesi ile askerî birlikler, Urfa’nın etrafını tanklarla çevirmişti.
Ne var ki vefat ettiği halde Said Nursî’nin Urfa’daki misafirliği topu topu 3 ay 18 gün sürdü.
12 Temmuz 1960’da naaşı kabrinden alınarak askeri bir uçakla bilinmeyen bir yere götürüldü.
Mekânı cennet
Derecesi âli olsun
Katkılarından dolayı İlhan ÖZEL Bey kardeşime ve yeni Asya prodüksiyona teşekkürler

 

 

Sevgi Üzerine

 

Sevgi insanın en ince hassas vicdan hislerinin meydana getirdiği merhamet ve şefkat duygularının bir eseridir. Vicdan hükmü kalpteki iyi ve kötü bütün varlığı yakarak silip atmış ve orasını ayna gibi tertemiz bir hale getirmiş olduğundan, Cenab-ı Hak o kalbe tecelli tahtını kurmuştur. Böylece bütün benliği Hak sevgisi kaplamış ve o kimse artık, sevgiden ibaret olmuştur. Artık o her şeyi, her şeyde onu sever olmuştur.

Bu nedenle o kimse Cenab-ı Hakkın dostluk, intibak ve esenlik sıfatları ile sıfatlanıp seçkinler zümresine girmiştir. Artık o insanın her iki dünyada da yeri Cennet, makamı ise, sefa ve dostluktur.

İslamiyet sekiz esasa dayalıdır, bunlarda;

1-Merhamet ve şefkat 2Doğruluk 3Sadakat 4Cömertlik 5-Sabretmek 6-Sır tutmak

7-Fakirliğini ve acizliğini bilmek 8-Allaha şükretmek

İşte bunlar olmadan, her iki dünyada huzur, mutluluk olmaz.

Bu güzel huylardan huylanan ve benliğine maleden bir insan gereği gibi bir Müslüman insan demektir. Çünkü bu güzel huy ve ahlak Peygamberimize ait güzel huy ve sıfatlardır.

Bunun içinde İslamiyet, camide cennet aramaktan ibaret değildir. Bunlardan biri eksik olursa insan gerçek Müslüman sayılmaz. Bunun içinde hayatın devamı huzur ve mutluluğu bu esaslara bağlıdır. İnsan hayatında daima iyiye, güzele ve doğruya dayalı olmalıdır. Ölümsüzlük ve ebedilik, bu gerçeklerle mümkündür.

İşte bu yüzdendir ki, yukarıda ki esaslar insanlığın ve Hak yolcularının elinde daima bir ışık ve bir meşale olmuştur. İnsan nasıl ki karanlıkta önünü göremez ve yol alamazsa, aynı şekilde, Yaratanına da varamaz.

İnsanlığa ve beşeri vicdanlara hayat kaynağı olan, neşe, huzur ve mutluluk bahşeden bu sekiz esastır.

Dünyada ne kadar güzel huy ve ahlak varsa hepsi bunların içindedir. Bunlara sahip olanlar Cennet hayatı sürerler.

İnsanlara cehennem kapılarını açan huylarda şunlardır.

1-Gurur  2-Hırs  3-Kıskançlık  4-Bölücülük  5-Dedikodu  6-Şehvet  7-Öfke

İşte dünyada ne kadar kötü huy ve ahlak varsa onlarda bunların içindedir. Onun için her kim iyiyi, güzeli ve gerçeği kabul etmezse kişiliği ne olursa olsun ve ne kadar suret-i Haktan görünürse görünsün, onun gönlünde bunlar yatıyor demektir. İsterse başı secdeden kalkmasın, hiçbir önemi yoktur.

Gerek insanlık ve gerekse İslamiyet gerçeklere dayanmakla olur. Keyfine göre hareket edip benliğe kapılarak, riya gösteriş ve desinler diye İslamiyet olmaz. O takdirde yedi kötü huyun gurur ve isyan kapılarını insan kendisine açmış olur.

 

 

 

Habersiz Gittiler Veda Etmeden

”Habersiz gittiler veda etmeden,

Söylenecek sözde seda bitmeden”.

Oysa ölüm! Doğanın değişmeyen kanunudur! İnsanlar doğar, büyür ve ölürler.

Ancak bazı insanlar vardır ki, doğar, büyür ama gönüllerde asla ölmezler.

Çünkü onların sağlam, doğru fikirleri vardır. Güçleri buradan gelir.

Haklı davadan daha büyük güç olmadığı için, milyonların yüreğinde hep yaşarlar.

İşte ben böyle birinin cenazesine şahit oldum,

Karakışın ortasındaydık..

Oysa

Mevsimlerden bahardı… Nisanın 4’ü…

Ankara’yı saran puslu bir havada, yağan karın bile söndüremediği milyonların yanan yüreğini gördüm.

O yüreğin tek sloganı vardı…

…. Hakkını helal et bize…..

Bir insanın, ”Ne hakkı olabilirdi ki bu kadar insanda”

Eğer ocağında pişirdiğinde doğruluk ve samimiyet varsa,”Hak”da  vardır.

Ne makam vardı,ne mevkii kalabalıkta..

Su bulan suyla, bulamayan karla abdest alıyordu. Son görevini yerine getirmek için..

Ay yıldızlı bayrak altında toplanmıştı dünyanın her yerinden gelenler..

Yüreklerde sadece

Vatan ve Millet vardı…

”Vatan sevgisi imandandır” imanımızı tamamlayanı uğurluyorduk.

Evet….

Giden heybetli çınardan öğrenmiştik..

Vatan’a dair çok şeyi..

Sivil toplum kuruluşlarında milli olmayı..

Yerli olmayı…

Satılmamayı..

Adam olmayı…

Kendi milletini sevmeyenin, başka milletleri sevemeyeceğini söylerdi hep…

Türklüğü koca bir çınara benzetir,bu ülkede yaşayan herkese bir dal verirdi..

Ayırmazdı..

Bölmezdi..

Biz ne kadar Türk’sek, onlarda o kadar Türk’tür.. der..

Herkesi kucaklayan bir milliyetçilik anlayışıyla,etnik bölünmeye izin vermezdi..

Tüm oyunları bozardı..

Çünkü onun ocağının reisleri bile bazen Kürt’tü, bazen Çerkez ‘di…

Önemli olan bu ülkenin değeri olmaktı..

Önemli olan bu toprağın adamı olmaktı..

Dışardan satın alınan suni ayrımcılıktan uzak olmaktı.

O,

Haber bile vermeden gittiğinde,

Bir anda milyonların haberi olduğu bir kişilikti.

Atatürk’ün ülkesinde, Atatürk’ü seven

Cumhuriyetin bölünmez bütünlüğü için mücadele eden

bir liderdi.

Türk milletinin iyiliğini ve huzurunu isteyen ve ömürlerini bu uğurda mücadele ile geçiren

ebediyete intikal etmiş, tüm atalarımıza, liderlerimize Allahtan rahmet diyorum.

Mekânları Cennet olsun.

Bindik bir alamete

 

İnanılmaz ilginç olaylar yaşıyoruz.

Çarşıya çıkmak istemiyorum!

Adım başı el avuç açan insanları görmek istemiyorum.

“Sosyal Devlet nerede?” diyorum ama kim duyuyor ki?

Toplumda büyük bir suskunluk var.

Gençler, eğitim sistemine getirilen son değişiklikleri eleştiriyor, yürüyor, öteki insanlar sadece seyrediyor, hatta kimileri gençlere kızıyor!

Televizyonda Milli Eğitim Bakanı’nı izliyorum; “İlkokul çocuklarının Kur’an öğreneceklerini” söylüyor.

“Ne var bunda? Çocuklar dinini öğrenmesin mi?” diyeceksiniz!

Elbette öğrenmeli.

Ama bakan; “Arapça okumayı öğrenecekler” diyor!

Yani, “dinini öğretmek” değil amaç!

Arapça “EZBER” yaptırmak!

Okullarda uygulanan ezbere dayalı sistemin çocukları ne kadar mutsuz ve başarısız kıldığını görmüyor adam!

“Neden bilimde, teknolojide ileri ülkeler düzeyinde değiliz?” diye araştırmıyor!

Oysa eğitim, insanı hayata hazırlamak, “becerikli-meslek sahibi insan” yapmak içindir.

– Elektriğe yüzde 8.1 , doğalgaza yüzde 18.72 zam geldi.

– Sokak aydınlatmasının da bedelini artık vatandaş ödeyecek!

– Kamu borç stoku 290.5 milyar lira olmuş! Bütçenin yarısı borç faizlerine gidiyor!

– Ama hükümet, “SERMAYEYE TEŞVİK” olanakları sunuyor!? Ücretlere, maaşlara zam yok! Emekli, işçi, esnaf, memur, köylü sürünüyor!

– Sigara sektörü tamamen yabancıların eline geçti, sigara fiyatları ve vergileri çok yüksek! Piyasadaki sigaraların yüzde 24’ü kaçak sigara imiş! Tıpkı, REJİ dönemini yaşıyoruz!

KENT KONSEYLERİ iktidarın oyuncağı oldu!

Ya piknik düzenliyor, ya da tansiyon-şeker ölçüyorlar! Belediyelerin yaptıkları icraatları izleyen, eleştiren, proje sunan yok!..

Söylenip yazılacak daha çok şey var ama okuyanın da uzun yazıya tahammülü yok!

Hem kaç kişi okuyacak ki?

Okusa da ne tepki koyacaklar ki?

Bindiğimiz alamet ne zaman kıyamete varacak bilemiyorum!

Siz biliyor musunuz?