22.7 C
Kocaeli
Çarşamba, Ağustos 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1101

12 Eylül Darbesinin Yargılanması

12 Eylül 1980 ihtilalini yapan komutanlardan Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya için başlatılan yargılamaya farklı değerlendirmeler yapılmakta.

Beni geçmişe yönelik hesaplaşmalar değil, geleceğe dair ümitler veren projeler, hedefler ve başarı hikâyeleri heyecanlandırıyor. Bir toplumun bu kadar geçmişiyle uğraşmasını enerji kaybı olarak görmekteyim. Geçmişin olaylarını siyasetçilerin ve yargının değil, tarihçilerin, yazarların, sinemacıların, bilim adamlarının tartışması gerektiği kanaatindeyim.

12 Eylül yargılaması kapsamında söylenen belli başlı tezlere karşı görüşlerimi paylaşmak istiyorum.

  1. “Darbecilerin yargılanması ilk defa gerçekleştiği için bu Türkiye demokrasisi için çok önemli bir gelişmedir. Bundan sonra darbe yapmak isteyenler için caydırıcı olacaktır.”

    1. Darbecilerin ilk yargılaması değil, başarılı olmuş darbecilerin ilk yargılamasıdır bu. 1960 darbesinden sonra, 1962 de Harp Okulu Komutanı Talat Aydemir bir darbe teşebbüsünde bulunmuş, ancak emekli edilip, özel af kanunu çıkarılarak kurtulmuştu. Talat Aydemir 1963’de “Anayasa’da öngörülen reformların gerçekleştirilmediği” gerekçesiyle ikinci darbe girişiminde bulunmuş ve başarılı olamamıştı. Yapılan yargılamadan sonra Talat Aydemir ve Binbaşı Fethi Gürcan idam edildiler.

    2. Bu tarihten sonra da 12 Mart 1971 Muhtırası, 12 Eylül 1980 darbesi, 28 Şubat 1997 postmodern darbesi ve darbe teşebbüsü olduğu iddiasıyla yargılaması devam eden Balyoz, internet andıcı vakaları olduğuna göre, bu tür yargılamaların ibret almak yönünden bir etkisi olmamaktadır. Gücü ve hırsı olanlar böyle bir imkânı bulduğunda darbe yapmaktan geri kalmıyor. Önemli olan darbeye mazeret teşkil edecek ortamın oluşturulmamasıdır.

    3. Bu yargılama Anayasa maddesiyle darbecilere koruma sağlanamayacağını gösterdi. Bundan sonra (Allah muhafaza etsin) birileri darbe yapacak olursa belki de ömür boyu gitmemek üzere gelmeyi planlayacaktır.

  2. “Darbeci generaller sıkıyönetim olduğu halde görevlerini yapmadı, darbe için şartların olgunlaşmasını beklediler. Hatta şartların olgunlaşması için tarafları birbirine kırdırıp, çeşitli suikastları ve kitlesel eylemleri organize ettiler. Bu şuradan bellidir ki, 11 Eylül’e kadar günde 20-30 kişi ölürken, 12 Eylül’de terör bıçak gibi kesildi.”

    1. Sıkıyönetim döneminde bile ihtilal sonrasının sert uygulamalarını yapmak mümkün değildi. Terör söylendiği gibi 12 Eylül günü bıçak gibi kesilmedi. Binlerce kişinin hapse konulması sonrası 8-9 ayda kesilen terör olayları basında yer almadığı için hemen kesilmiş izlenimi verdi.

    2. Aile içinde fertlerin karşıt görüşlerde kamplaştığı; insanların her sabah helalleşerek okula ve işe gittiği;  polisin, hâkimin, savcının taraf olduğu; bazı parti teşkilatlarına il ilçe başkanı tayin edilmenin ölüm fermanının imzalanması anlamına geldiği günlerdi. Semtlerin, okulların belli görüş mensuplarınca kurtarılmış bölge ilan edildiği, devlet otoritesinin yok sayıldığı bir dönemdi. Bunları askerin yaptırdığını söylemek fazla insafsızlık olmaz mı?

    3. O günleri yaşayanların çoğunluğu eminim ki, Fatih Altaylı‘nın şu tespitlerine katılmaktadır: 12 Eylül sabahı ailemdeki sevinci hatırlıyorum. “Çocuklarımızın hayatı kurtuldu” sevincini. Bana göre 12 Eylül’de sıkıntı yoktu.  Sorun 13 Eylül’den sonra başladı.

      İnsanlık dışı muameleler, tutuklamalar, uzun gözaltı ve uzun tutukluluk süreleri, işkenceler.

      Diyorlar ya “12 Eylül demokrasiye darbedir” diye. Hangi demokrasiye darbe bana bir söyler misiniz? “İşlemeyen demokrasiye darbedir” 12 Eylül.

      Şunu bilir şunu söylerim, o gün Kenan Evren’e ve silah arkadaşlarına “dua” eden ana baba sayısı “beddua eden” ana baba sayısından fazlaydı.

      6 Nisan 1980 günü görev süresi dolan Cumhurbaşkanı Korutürk’ün yerine 12 Eylül’e kadar seçim yapamayan kilitlenmiş bir Meclis ve “işlemeyen bir demokrasi” vardı. Aslında daha da ötesi söz konusu idi. “Güneş Motel” olayı, yani hepsine bakanlık verilmek suretiyle 11 milletvekilini partisinden istifa ettirip, hükümet düşürmenin neresi demokrasi idi?

    4. “Darbe yapmak için şartları bizzat oluşturdular” tezi, darbecilerin devleti yönetme hırsı içinde yanıp tutuştuklarını, bu ihtirasları uğruna insanlarımızın ölmesine göz yumdukları, ihtilalden sonra da bizzat öldürdükleri iddiasını ihtiva ediyor.

      12 Eylül akşamı o güne kadar Cumhurbaşkanı Vekili olan İhsan Sabri Çağlayangil, Kenan Evren’le görüşür. “Paşam başka çare yoktu diyorsunuz. Temenni edelim ki bu yaptığınız çare olsun. Ordu iş başında ne kadar az kalırsa, o kadar iyi olur.”Evren Çağlayangil’e sitem etti: “Bizim beyanlarımızı dinlemediniz mi, kalmaya hiç niyetimiz yok.” (Nazlı Ilıcak 14 Eylül 2003, www.tercumangazete.com)

      Netekim, yaptıkları Anayasa 7 Kasım 1982’de yüzde 92 oyla kabul edildiği, toplumun bütün yönlendirici güçleri ve kanaat önderlerinin desteklediği bir ortamda 6 Kasım 1983 te seçim yapmışlar. Gerçi Kenan Evren 1989’a kadar Cumhurbaşkanı olarak kaldı ama yönetim 1983’te sivillere devredilmişti.

    5. Konsey’i seçim yapmaya zorlayacak ve yönetimden çekilmelerini gerektirecek bir ortam yoktu.

      Fethullah Gülen 2005‘teki bir röportajında, din derslerini mecburi yapan Kenan Evren için “hiçbir sevabı olmasa bile bu icraatı ona yetebilir, ahirette kurtuluşuna vesile olabilir, cennete de gidebilir” demişti. Cumhurbaşkanlığından ayrıldıktan 9 sene sonra bile işadamları Evren’in tablolarını almak için yarışta idi. 1998 yılında 105 milyar liralık fiyatla satılan tablosu, Kenan Evren’i “yaşayan en pahalı Türk ressamı” yapmıştı.

      Kenan Evren’in kendi ifadesiyle söylediklerine göre;“Etrafımda herkes benim her yaptığımı alkışlıyor, her yaptığımın doğru olduğunu söylüyor, herkes beni vazgeçilmez olarak görüyordu”.

      Bu alkışlar sadece içeriyle sınırlı değil, dışarıda da benzer tavırlar dikkatini çekiyor. Örneğin, Cumhurbaşkanlığı sona ereceği zaman, 1989’da:“Amerikan, İngiliz ve Alman Büyükelçileri geldi bana. Anayasada bir değişiklikle, benim Cumhurbaşkanlığı süremin uzatılmasının Türkiye için çok yararlı olacağını söylediler”.

      Kenan Evren ve arkadaşları iddia edildiği kadar ihtiraslı ve diktatör ruhlu olsalardı herhalde bu ortamda ülke yönetimini bırakmazlar, Mısır’da Libya’da olduğu gibi ömür boyu kalmaya çalışırlardı.

    6. 13 Eylül sonrası hukuk dışı uygulamalar, başta Mamak ve Diyarbakır Cezaevlerinde yapılan insanlık dışı işkencelerin, askerin problem çözme anlayışından kaynaklanmakta olduğu kanaatindeyim. (Darbe sonrası Belediye Başkanlığına getirilen emekli subayların en önemli icraatı binaların dışını kireçle beyaza boyatmaları olmuştu. Evren de Cumhurbaşkanlığı köşkünün bahçesindeki ağaçların envanterini çıkartmış, Köşk personelinin telefonlarına kilit koydurmuştu.) Asker terörü bitirmek istiyordu. Teröre sebep olduğunu düşündüklerine malum insanlık dışı muameleleri yaptı.

    7. Darbelerin dış desteği de iç destek kadar önemlidir. ABD Başkanı’na 12 Eylül’de ihtilal haberinin “our boys have done it – bizim çocuklar işi bitirdi” diye bildirildiği söylenir. “O günler ABD’nin zor günleriydi. Soğuk Savaş sürüyordu. Afganistan, Sovyetler tarafından işgal edilmişti. İran’da devrim olmuş, ABD kapı dışarı atılmıştı. Türkiye ise başıboş sürükleniyordu. Darbenin dış desteği, hatta dış talebi vardı.”

  3. Kenan Evren’in Mahkeme süreci başladıktan sonraki sözlerine aynen katılıyorum: “Darbeler aslında çok kötü. En çok da, orduyu yıpratıyor. Ben bunu 27 Mayıs’ta da yaşadım, 12 Eylül’de de. Ordu hem kendi içinde tedirgin oluyor, hem dışarıya karşı çok hırpalanıyor”.

Dede demek…. ve Dede olmak

Dede deyince akla aksakallı, pir-i fani, görmüş geçirmiş, nur yüzlü insanlar gelir. Sadece babanın babasına dede denmez, annelerin babasına, erenlere, evliyalara ve Allah dostlarına da dede denir. Anadoluda bir çok yer ve bölge adını, Dede’den almaktadır.
DEDE DEDİNİZ Mİ?
İnsanın dedesi olması ne kadar güzel. İster ana, ister babanın babasına Dede diye kucaklayıp, Nur yüzlü sakalını okşayıp, kucağında oturup masallar dinlediniz mi? Dede diyerek boynuna sarılıp, yanağını okşayarak tecrübesinden yararlandınız mı? Yani sizlerin dedesi oldu mu? İnsan dedesiz omur mu? Elbette  dedeler vardır ama benim dedelerim  savaş’ da şehit ve  esir  düşmüşler, Babamım babası hiç  dönmemiş..Yani ben dede diyemeden büyüdüm.
İnsanın dedesi olması büyük bir zenginliktir. Birine dede diyebilmek, ailenin büyüklüğünü, zenginliğini ortaya kor. Dedelerin kıymeti her geçen dönem azalsa da bugün dedeler için huzur evleri ve yaşlılar yurdu yapılsa da Dedeler bambaşkadır. Dedeler evin ve ailenin direği, temel taşıdır. Dedesiz evler ve aileler evleri yıkılmış, direği çökmüş viranelerdir.
Bayram günleri elimde kameram, huzur evlerine gidip belgesel programlar çekerim. Yıllar önce İstanbul Darülaceze’de çektiğim Devr-i Alem  belgesel TV programını hiç unutmam. Yaşlı bir dede ve gözü yaşlı bir büyük annenin evlatları tarafından nasıl Darülaceze’ye terk edildiğinin acı hikayelerini belgeselleştirip gelecek kuşaklara ibret olarak bırakırken göz yaşlarımı tutamamıştım.
Dedesi olanlar, Dedelerinin kıymetini bilmeli, Dedelerine ve büyük annelerine önem verip, onların hayat tecrübelerinden yararlanmalı, dedelerin ve büyük annelerin hayatından ders ve ibret almalıdırlar. Dedeler ve Büyük annelerin yeri huzurevleri değil, evlerimizin baş köşesi olmalıdır.
BEN DEDE DİYEMEDİM
Dede için bu kadar kalem oynattıktan sonra, ben dede deme lafına hasret büyüdüm. Çünkü benim Dedem, Babamın babası Kandazoğlu İbrahim, Babam daha ana karnındayken birinci cihan harbine gidip 28 yaşında şehit olmuştu. Babam yetim olarak dünyaya gelmiş, rahmetli halamdan ve Babamdan Dedem İbrahim’in nasıl savaşa gittiğini ve bir daha nasıl dönmediğini defalarca dinleyerek büyümüştüm.
Annemin babası Şerefoğlu Mustafa ise Sarıkamış Savaşına katılıp, burada esir düştükten sonra 12 sene Sibirya’da esir kalıp, Türkiye’ye döner, Annem dedem savaştan döndükten sonra ilk dünyaya gelen evladıdır. Ben dünyaya gelmeden bir yıl önce 1959 yılında Dedem Şerefoğlu Mustafa’da vefat ettiği için Dede diyememişimdir. Dede demeyi ne kadar çok isterdim… Keşke benimde dedem olsa ve doya doya Dede diyerek dedemin sakalını okşayıp, dizinin dibinde nasihat dinleseydim. Çocukluk yıllarımda hep Dede demenin hasretini yaşadım, Dedesi olanları içten içe kıskanıp, dedelerinin sözünü dinlemeyip, dedelerine saygı göstermeyenlere hep kızdım.
BENDE DEDE OLDUM
Ömür ne de hızlı geçiyor. Daha dün gibi yakın bir geçmişte yaşamıştım çocukluk yıllarımı. Koşup oynamıştım, ilkokula başlayıp eğitimimi tamamlayıp, vatani görevimi tamamladıktan sonra 1984 yılında Gebze’de evlenip, yurt yuva kurmuştum, yaşları 8 ile  26 arasında değişen üç çocuk babası olarak hayatımın en güzel günlerini Gebze’de yaşarken, imkanlarım ölçüsünde Baba olmanın mutluluk ve hazzını doya doya  çocuklarımla  geçirmiştim.
Evlatların büyümesi, onların mürüvvetlerini görmek, bir babanın en büyük mutluluğudur. Ben de evlatlarımın mürüvvetlerini gördüm. Eğitimini başarıyla tamamlayıp, Milli Eğitim bakanlığı bünyesinde İngilizce öğretmenliği yapan ve hayırlı evlat olan kızım Merve’den  2 Mayıs  2012  günü  nur topu gibi bir torunum dünyaya geldi. Asım Eymen adını verdiğimiz torunumu kucağıma aldığımda Dede olmanın Allah cc nimetinin  mutluluk ve hazzını  doya doya yaşadım.
Dede olmak ne büyük mutluluk… Yüce yaradandan duam ve isteğim herkesin ama özellikle evlat hasreti çeken tüm ana ve babaların önce baba ve anne ardında da dede ve nine olma nimetine kavuşturmasıdır.  Evlat hasreti  çekmek ne kadar zor..
Torunum Asım Eymen’i kucağıma aldığımda birinci Cihan Harbi şehidi Kandazoğlu İbrahim Dedem ile Sarıkamış Savaş eseri Şereoğlu Mustafa dedemi  bir kez daha hatırlayıp hayır dua ile  andım..Keşke ben de çocukken dede diyip onları kucaklayıp, sakalını okşayıp nur gibi yüzlerinden öpebilseydim.
İbrahim ve  Mustafa  dedelerimin şahsında ebediyete intikal eden tüm dedelerin ruhu için sizleri Fatiha okumaya davet ediyorum. Ebediyete intal eden tüm  Dedelerin ruhuna Fatiha okurken, vefasızlığa uğramış, horlanıp Huzurevlerine itilmiş tüm dede ve nineleri bir kez daha saygıyla selamlıyor,dede ve nineleri hayatta olanlara , dede ve ninelerinin kıymetini bilmelerini  tavsiye ediyorum.Ben    Şehit dedem İbrahim’in adını    yaşatmak için  dedemin gençlik yıllarını geçirdiği   Espiye/ Soğukpınar beldesine  ” Şehit İbrahim Mescidi” yaparak  ebedileştirmeye  çalıştım.
Bu yazıyı  Damadım ve  kızımdan izin almadan yazdığım için kendilerinden özür dilerken, Yanlış anlaşılmasın…   Bu yazı  ile kendi reklamımı yapmak için  değil , birer  abide olan  dedelerin   kıymetinin bilinmesine  vesile olması için  kaleme aldığımın bilinmesini istiyorum. Benim gibi Dede  olma mutluluğunu yaşayan  Tüm dedeleri  candan kutlarken, Bu yazıyı   biricik  Torunum Asım Eymen’e ithaf ediyor sizlerden de hayır dua   bekliyorum.

 

İslamiyet, Türk Milliyetçiliğini yasaklamamıştır

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü Genel Türk Tarihi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. ABDÜLKADİR DONUK İle Türkçülük ve İslamiyet, Türk-İslam Sentezi üzerine ufuk turu…

Oğuz Çetinoğlu: Bazı çevrelerde ‘Batı tipi milliyetçilikten söz ediliyor. Bu kavramın sizde çağrıştırdıkları nelerdir? Türk milliyetçiliği ile Batı tipi milliyetçilik arasında bir bağ veya benzerlik bulunabilir mi?
Prof. Dr. Abdülkadir Donuk: Diğer konularda olduğu gibi bu hususta da bir benzerlikten söz etmek mümkün değildir. Batıda milliyetçilik duyguları 18. asırda ortaya çıkmıştır. Bu fikirlerin yayılmasında Alman, İtalyan ve Fransa’da vuku bulan hareketlerin rol oynadığı kabul edilir ve bize de oradan geldiği söylenir. Milliyetçilikte Avrupa görüşünün batı dünyası bakımından doğruluğu belki mümkündür. Fakat Türk Tarihi yönünden isabetli olmadığı açıktır. Çünkü Türklerde milliyetçiliğin bundan 2100 yıl öncesine ait izleri bizzat Avrupalı bilginler tarafından tespit edilmiştir. Tanınmış Alman Sinolog Fr. Hirth eski Çin yıllıklarında araştırmalar yaparken Asya Hun hükümdarlarından Çi-çi’nin (ölm. M.Ö. 36) halka yaptığı konuşmaları tespit etmiş ve hayretle görmüştür ki, bu ünlü Türk başbuğunun devlet anlayışı doğrudan doğruya millî duygulara dayanmaktadır. Çi-çi’nin atalarından kalan yadigârlar arasında, geniş ülkelerle birlikte, hürriyet ve istiklalin de bulunduğunu ve bu en kıymetli emanetlere ehemmiyet verilmemesinin millî ihanet sayılacağını açıklayan sözlerini, ‘dünya edebiyatında milliyet fikirlerinin ilk dile gelişi’ diye yorumlayan Fr. Hirth şu neticeye varmıştır;
‘Tarihte milliyetçiliği devlet siyasetinde temel yapan ilk devlet adamı Çi-çi’dir.’ (bk. İ. Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, s. 234, 281 n. 378)
Demek ki, her milletin kendine göre bir milliyetçilik anlayışı tabiî karşılanmalıdır.
Çetinoğlu: Türk milliyetçilerinin din ile kavgalı olduğu iddialarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Donuk: Her millette olduğu gibi, Türk milleti içerisinde de dinî duyguları zayıf insanlar olabilir. Bu inanış ve düşünce tamamen onları bağlar. O, kul ile Allah arasında olan bağlantıdır, hesabını kendisi verecektir. 
Her Türk milliyetçisi inançlı olmak ve mensup olduğu İslâmiyet’i daima muhterem tutmak mevkiindedir. İslâm mübârek ve mukaddes dinimizdir. Din-i mübindir, yani Allah’ın iyiyi kötüyü, hayrı ve şerri ayırt eden apaçık ilahî hükümler manzumesidir. Vicdanlarımızdaki ilahî ışıktır. Türklük şuuru, İslâm ahlak ve faziletini şiar edinerek Allah’ın emirleri doğrultusunda yaşamaya gayret eden insanlarız.
Çetinoğlu: Din olgusuna mesafeli olduğu söylenen Kemalizm düşüncesinin Mustafa Kemal Atatürk ile bağlantısı hakkında düşüncelerinizi açıklar mısınız?
Donuk: Atatürk’ün din anlayışı hakkında o kadar çok şeyler dinledik ve okuduk. Tam bir iman sahibi olduğunu ifade eden de var, aksini söyleyen de var. Dedik ya, ‘Ameller niyete göredir.’
Buna göre vicdanında az da olsa Allah korkusu olan, Atatürk’e böyle iftiralarda bulunmaz. Atatürk’ün bu hususta en büyük gayesi dini ‘hurafelerden, câhil bilgisiz insanların’ elinden kurtarmaktı.
Çeşitli konuşmalarında bu konuyu defalarca belirtmiştir. Buna rağmen, hem konuşmalarını hem din konusunda yaptıklarını inkâr etmek bir Müslüman’a yakışır mı? Herkes, Atatürk’ü dilediği gibi yorumlamaya çalıştı. Herkes kendi kafasında canlandırdığı Atatürk’ü bu topluma kabul ettirmek için uğraştı. Sonunda, gerçeğin çok dışında bir Atatürk portresi ortaya çıktı. 
Bakınız gazeteci Emin Pazarcı’nın bulup neşrettiği bir belge dahi Atatürk’ün nasıl imanlı bir Türk evladı olduğunu ispat eder: 
Cumhuriyet’in ilk yıllarından Atatürk’ün ölümüne kadar Harp Okulu’ndan mezun olan öğrenciler Kur’an üzerine el basarak yemin ediyorlardı. 
Belgede aynen şunlar yazıyor:
‘Ben sulhta ve harpta, karada ve denizde ve havada ve her nerede olursa olsun milletime ve memleketime daima doğruluk ve sadakatle hizmet ve hükümeti Cumhuriyetimizin bütün kanun ve nizamlarına ve âmirlerimizin her türlü emirlerine bütün kalbimle itaat etmekten ayrılmayacağıma ve milletimin namını, mukaddes ve şerefli sancağımın şanını ve askerliğin namus ve şerefini canımdan aziz bilip bu uğurda seve seve canımı feda etmekten hiçbir zaman çekinmeyeceğime ve her zaman vazifesini, namusunu sever, özü ve sözü doğru ve gayretli bir asker olarak çalışmaktan başka bir şey düşünmeyeceğime Cenab-ı Allah’ın kelâmı olan Kur’ân-ı Azimmüşşan’a el basarak yemin ediyorum. Vallah ve Billah’ (Emin Pazarcı, İşte Gerçek Atatürk, Tercüman, 22.11.2004)
Ayrıca Harp Okulu’nda mecburî olarak din dersleri de okutuluyordu. 
Atatürk öldükten sonra, iktidara gelenler tarafından her şeyin değiştirildiğini, Atatürk’ün tanınmaz hale getirildiğini hâlâ bilmeyen var mı dersiniz? Bir defa daha hatırlatalım: ‘Ameller niyetlere göredir.’ (Herkese; gerçek İlâhiyat Fakültesi hocası Prof. Dr. İsmail Yakıt’ın ‘Atatürk ve Din’ adlı kitabını okumasını tavsiye ederim).
Çetinoğlu: Hocanız Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu’nun Türk İslam Sentezi ile ilgili görüşlerini yorumlar mısınız?
Donuk: Müsaade ederseniz bu konuda önce şahsımın düşüncelerini açıklamak istiyorum. 
Bir defa Türk-İslâm sentezi kavramı bana göre uygun değildir. İslâm’ın senteze ihtiyacı yoktur. Her kişi ve her kavim Allah’ın gönderdiği en son hak dini İslâm’a uymak mecburiyetindedir. 
Bu konuyu Aydınlar Ocağı kurucularından ve daha sonra başkanlığını yapmış olan Prof. Dr. Süleyman Yalçın hoca çok iyi açıklamış idi. Hoca diyor ki:
‘1970’li yıllara doğru ülke gündemini tespit edecek ve devletimizin bekası için fikirler ileri sürecek bir derneğe veya vakfa veya bir Ocak’a ihtiyacımız olduğunu düşünerek, ülkemizin gerçek aydınları olarak bir araya gelme ihtiyacını hissettik. Bunun içindir ki, arkadaşlarımız arasında Türkçülük ve İslâmcılık yönleri ağır basanlar bir araya gelmek suretiyle Aydınlar Ocağı çatısı altında toplandık. Özetle sentez şahısların bir araya gelmesi ile meydana geldi. Hadise bundan ibarettir.’ 
Görülüyor ki, olay sadece şahısların bir çatı altında toplanmasıyla teşekkül etmiştir. Gaye, Türk ile İslâm’ı birbirine karıştırarak sentez adı altında İslâm’ı bir ucube haline getirmek değildir. 
Ancak ülkemizde hem Türk’ten hem İslâm’dan rahatsız olan soysuz ve imansız insanlar bulunmaktadır. Bunlar devamlı olarak Türk’e ve İslâm’a ağır sözler söylerler. Bunlara karşı hem mensup olduğumuz ve iftihar ettiğimiz Türk ve Türklüğün haklarını savunmak hem yüce İslâm dinine yapılan hücumları bertaraf etmek ihtiyacı ortaya çıkmıştır. 
Allah’ın bizlere bahşettiği kavmimize ve inancımıza sahip çıkmak, söz söyletmemek vazifemiz değil mi? Bunları yerine getiremiyor isek, mevcudiyetimizin ne anlamı var?
Bugün kendilerini Türk kabul etmeyen insanlar çeşitli toplulukların mezaliminden kaçarak, canlarını kurtaran ve kendilerine kucak açan, bağırlarına basan, aş, iş, toprak ve hürriyetlerine kavuşturan Türk insanının ve Türk devletinin haklarını akıllarından hiçbir zaman çıkarmasınlar. Eğer bu insanlar Allah’a inanıyorlar ise, gece-gündüz Türk devletinin bu âl-i cenaplığına şükretmeleri gerekir. Boşnaklar, Arnavutlar, Çerkesler, Abazalar, Gürcüler, Kürtler vb. kimi Bulgar’ın, kimi Yunan’ın, kimi Rus’un, kimi Saddam’ın zulmünden kaçıp Türkiye’ye sığınarak canlarını kurtarmadılar mı?
İslâm’ı karanlıklar âlemi ve gericilikle itham edenler, Kur’ân’ı açıp okumuş olsa idiler, ne kadar gaflet içerisinde olduklarını anlamış olurlardı. Bu tip insanlar sadece El- Enfâl sûresi 60. âyeti öğrenmiş olsalardı, emin olunuz, hemen imana gelirlerdi:
‘Düşmanın silahından daha üstün bir silahla mücadele ediniz.’ 
İşte, Türk ve İslâm konusunda bir araya gelen insanların yaptıkları mücadelenin özeti.
Bu arada kendini Türk kabul edenlerin yüce İslâm dinine toz kondurmadıkları halde, İslâmî kesimde aynı titizliği müşahede edemiyoruz. Şöyle ki;
a- Diyorlar ki, ‘İslâmiyet milliyetçiliği reddeder.’ Bilindiği gibi, İslâm milliyetçiliği ve ırk kavramını değil, ‘ırkçılığı’ reddeder. Daha önce ifade etmeye çalıştık, milliyetçilik ise, Allah’ın bahşettiği bütün değerlere sahip çıkmaktır, korumaktır. İyi olan hususları İslâm yasaklamaz ki.
Milliyetçiliğe karşı çıkanlar diğer İslâm ülkelerinde de aynı görüşü savunabilirler mi? 
Herhangi bir Arap ülkesinde veya İran’da veya Pakistan’da ve Afganistan’da veya Endonezya’da milliyetçilik aleyhine bir söz söyleme cesaretini kendilerinde bulabilirler mi?
İçimizdeki herhangi bir etnik gruba mensup olanların mesela Gürcülere, Çerkezlere, Kürtlere vb. milliyetçilik konusunda hiçbir laf söylenmez iken, şahsım gibi Türk milliyetçisiyim diyenden neden rahatsızlık duyulmaktadır. Rahatsız olanlar kendilerini Türk kabul etmiyorsa bizim suçumuz ne? Türk olmak suç mu?
b- Diyorlar ki, ‘Milliyetçilik ilerlemeyi engellermiş.’ Ne kadar sakat bir düşünce. Batılı milletler, millî duygularından dolayı mı geri kaldılar?
c- Diyorlar ki, ‘Mensup olduğunuz soy ve sopunuz ile övünemezsiniz.’ Yanlış okumadınız. Bunu kimler söylüyor dersiniz? Anlı şanlı İlahiyat profesörleri. Merak edenler Türk Diyanet Vakfı’nın Ankara, 2005 yılında yayınladığı “Kur’ân-ı Kerim ve Açıklamalı Meâli”nin 516. sahifesine bakabilirler (Hucurâf Sûresi 13. âyete ek ikinci açıklama). Ne hakla soyumla övünmemi yasaklıyorsunuz? Türk’e olan düşmanlığınızın sebebi nedir? Mesela bir Türk ile bir Rus güreş yapıyorlar, Türk’ün Rus’u tuş ile yenmesi neticesinde övünmek, gurur duymak hakkımız değil mi?
d- Hocanın biri de ortaya çıkıyor ve diyor ki; ‘Çocuklarınıza Türk adını veremezsiniz, çünkü onlar kâfirdi.’  Yani şu Türk isimlerini veremezsiniz demek istiyor: Bilge, Oğuz, Kültegin, Mete, Çağrı, İlteriş, Alp, Alp Bilge, Ayhan, Orhan, Yıldız, İlhan, Aydın, Alptekin, Aybike, Aycan, Alpay, Oktay,      Alparslan, Turan, Doğan, Turgut, Korkud, Sencer, Selçuk, Terken vb…
İslâmiyet öncesi Türklerin kâfir olmayıp, aksine Tanrı’ya inandıklarını gösteren yüzlerce belgeye sahip bulunmaktayız. 
e- Bir başka hoca da yazdığı İlmihal de tanınmış bir Türk hükümdarı olan Atilla’ya ‘gaddar, barbar, Allah’ın belası’ diyor. Protestan mezhebinin kurucusu M. Luther de aynısını söylüyor. Bizim hocanın M. Luther’den ne farkı kaldı dersiniz? (Tam İlmihal, Seadet-i Ebediye, İstanbul, 1982, s. 381)
Türk’e ve Türk milliyetçiliğine karşı olanlar yalnız bunlar mı? Bakınız daha kimler var
Bugün ‘Türk milliyetçiliği’ tâbirini yasaklamış bulunmaktayız. Yerine 1982 Anayasası’nda yer aldığı gibi ‘Atatürk Milliyetçiliği’ tâbirini kullanmak mecburiyetindeyiz. Anayasayı hazırlayanlar Türk adından rahatsız oldular ki kaldırdılar. Söyleyin bakalım hiç şahıs milliyetçiliği olur mu? Mesela ben Fâtih’i çok seviyorsam, Fâtih milliyetçisi mi olmam lâzım. Halbuki Atatürk her yerde Türk milliyetçisi olduğunu haykırmış idi.
‘Türk milliyetçiliği’ tâbirinden rahatsız olan bir diğer kurumumuz Danıştay’dır. 1992 yılında Aydınlar Ocağı, kamu yararına dernek statüsüne girmek için üst makamlara başvurmuştu. Konuyu ele alan Danıştay 1. Dairesi, Aydınlar Ocağı’nın tüzüğünde ‘Türk milliyetçiliği’ tâbiri var diye teklifi reddetmişti. Gerekçe olarak da ‘Türk milliyetçiliği tâbiri, devletin tarafsızlık ilkesini bozar.’ Denilmiştir.
Güler misiniz? Ağlar mısınız? Danıştay Türkiye Cumhuriyeti  kurumu değil galiba!
1974 genel affında ‘Kahrolsun Türkiye’ diyenleri Yargıtay’ın af ettiğini unutmamışsınızdır herhalde.
Gelelim rahmetli hocam Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu’nun Türk-İslâm Sentezi ile ilgili görüşlerine. Hoca özetle şu fikirdedir:
‘Türkler, bilindiği üzere, tarihleri boyunca, zaman ve bulundukları mahallerin icapları dolayısıyla, eski aslî inanç sistemlerini korumakla birlikte çeşitli dinlere de girmişlerdir. Asya Hunlarının çocukları olan Tabgaçlar Budizm’e (m. 5. asrın 2. yarısı), Uygur Hakanlığı’nın çökmesi üzerine (840’dan sonra) yeni göçtükleri İç Asya’daki küçük Uygur devletlerinde, o bölgede yaygın Maniheizm’e (762) ve Budizm’e (8. yy. sonları), Batı’da Hazar hakanları ve devletin idareci zümresi Musevîliğin bir kolu olan ‘Karay’ mezhebine, Balkanlarda Bulgar Devleti Ortodoks Hıristiyanlığa (864), Orta Avrupa’da, Türk kültür çevresine bağlı Macarlar, Katolik mezhebine (1000) resmen dâhil olmuşlar, diğer taraftan İç Asya’da Nesturîlik ve Yakubîlik gibi bazı Hıristiyanlık kolları Türkler arasında da görülmüştür. Hattâ aynı Türk imparatorluğu içerisinde yer alan çeşitli kütlelerin türlü itîkadlara sahip oldukları (Zerdüştlük, Brahmanizm, Şamanlık vb…) da tespit edilmiştir. Bu hususlarda elde seyahat notları, hâtıralar, elçi raporları ve nihayet diplomatik belgeler mevcuttur. Fakat adları geçen bu dinlerin hiçbirinde tutunamadıkları bellidir. Zira bir kısmında millî seciyelerini kaybederek ya Çinlileşmişler (Tabgaçlar gibi) ya Hıristiyanlaşmışlar (Tuna Bulgarları, Macarlar gibi), yahut uzunca bir müddet yabancı itîkad içinde yaşamışlarsa da sonunda din değiştirmek ihtiyacı duymuşlardır (İç Asya Uygurları gibi). Ancak İslâmiyet’tir ki, Türkleri candan tatmin edici bir iman sistemi olarak görünür. Zira Türklerin İslâmiyet’teki kadar başka hiçbir dinde kendilerini mutlu hissetmediklerini, bu dine hayatları boyunca sıkı sıkıya sarılması ve hattâ bu dinin mübeşşirlerinin hizmetlerinin çok üstünde bir enerji ile koruyuculuğunu ve yayıcılığını yapmaları göstermektedir. Acaba hangi sebeple Türk din tarihi böyle tecelli etmiştir? Bunun açıklaması son derece basittir: İslâmî itikadlarla, eski Türk dinî inanç sisteminin esasları arasında şaşılacak ölçüde bir mutabakat mevcut bulunmaktadır: Musevîliğin Yahudilere has bir inanç vasfında olması, Hıristiyanlığın ‘üçlü kişilik / Teslîs = Trinity’ düşüncesine dayanması, Maniheizm’deki ikilik (Tensiye=Dualizm), Budistlikte Tanrı kavramının bulunmayışı Türkleri tatmin etmemiş gibidir. Hâlbuki İslâmiyet’in ilan ettiği tek ve yaratıcı Allah, eski Türk inanç anlayışını tamamıyla kavramış durumda idi. Yâni Türkler âdeta, yeni bir din değil, kendi kadîm inançlarının çok daha sağlam, kitabî, inandırıcı bir sisteme girdikleri kanaatinde idiler.
Şimdi eski Türk Tanrı inancı ile İslâmî itikadlar arasındaki ortak noktaları, ana hatlarıyla sıralayalım:
01- Tanrı tek’tir (zira Gök yüzü tektir)
02- Tanrı kâinatın yaratıcısıdır (İdi)
03- Tanrı kâinatın efendisidir (Çalap)
04- Tanrı kadir-i mutlaktır (Ugan)
05- Tanrı kadîmdir, ezelîdir (Bayat)
06- Tanrı ebedîdir (Türk kozmogonisi)
07- Tanrı her yerde hâzır ve nâzırdır (Gök yüzü öyledir)
08- Tanrı her şeyi iradesi altında tutar (Kitâbeler)
09- Tanrı âdildir, haktır (doğruluk, törenin özelliği)
10-    Tanrı bilicidir (Bulgar kitâbeleri, Irk-bitig)
11-    Tanrı huzurunda herkes eşittir (Türk kozmogonisi)
12-    Türklerde put ve putçuluk yoktur (Gök yüzü belirli bir cisim hâline getirilemez)
13-    Türklerde ruh ölmez, ebedîdir.
14-    Türklerde ruhban zümresi yoktur
15-    Türkler töre’yi yeryüzünün hâkim kanunu yapmak isterler (İslâm’da “cihâd”)
16-    Türklerde hükümdar Tanrı bağışı (Kut) sayesinde idare etme yetki ve gücünü kazanır (İslâm’da ilâhî inayet) vb…
İki inanç arasındaki büyük yakınlıklar daha da çoktur. İşte özdeşme vasfındaki bu belirtilerdir ki, İslâmiyet’i iyice tanıyan Türklerin artık kütleler hâlinde Müslüman olmaları neticesinde sosyal ve mânevî hayatın bütün cephelerinde Türk-İslâm kültür terkibi (sentezi) gerçekleşmiştir (hükümranlık anlayışında bile halifelerin sağduyuları ve siyasî kavrayışları sayesinde, ufak çaptaki ihtilaflar halledilmiş, terkip gücünden bir şey kaybetmemiştir.)
Müslüman olan Türk siyasî kuruluşları artık, sosyal durum, iktisadî hayat, askerî ve idarî yönlerde olduğu gibi, dil, edebiyat, san’at itibariyle de yeni kültür şartlarının gereklerine uymuşlar, farklı bir kültürün kadîm Türk kültürüne aşılanması ile farklı bir hüviyete bürünmeye başlamışlardır. Dolayısıyle eski Bozkır Türk devletleri ile İslâmî-Türk kuruluşları birbirinden oldukça ayrıdır. Değişikliğin başlıca sebeplerinden biri, İslâmiyet’in aynı zamanda dünya ile ilgili faaliyetleri de kadrolayan kitabî bir din olması diğeri de yerli halkın İslâm akîdeleri ve müessesesi ile birlikte, eski İran (Sâsâni) geleneklerinden bir kısmını yaşatmakta devam etmesidir. Türkler, defalarca işaret ettiğimiz gibi, idarecilikte doktriner (peşin hükümcü) değil, fakat millî seciyelerinden fedakârlık etmeksizin zaman, mekân ve ahalinin özel durumlarına göre tavır takınmakta mâhir olduklarından, hâkimiyetlerindeki bölgelerde alışılmış, kütleleri tedirgin etmeyen gelenek ve kuruşlara müdahale etmeyerek, sadece halkı huzursuz kılan belirtileri ortadan kaldırmakla yetinmişlerdir. Bu itibarla eski sosyal tabakalaşmanın devamı, halk dili farsça ile Kur’an dili Arapçanın konuşma ve yazışmada, edebiyatta, dinî ve ilmî eserlerde kullanılması, Türk idareciler tarafından İslâmî adlar, lâkaplar, ünvanlar alınması (Hâkan yerine Sultan, Yabgu yerine Melik, Tegin yerine şehzâde, Aygucu, Üge (Öge veya Yuğruş) yerine vezir, Tayangu yerine Hâcib, Şad yerine İlig/Yilig vb…) devlet idaresindeki çeşitli kolların (Divan = Bakanlık) aynen korunması (Hükümdar’ın Çetr / bir nevi şemsiye / kullanması, günde 5 defa / nevbet / çaldırması / mehterin aslı ki, eski Türk devletinde de âdet idi ve hâkimiyet alâmetlerinden sayıldığı için ‘tuğ’ denirdi /, câmilerde hutbede, halifeden sonra adının zikredilmesi, paralarda halifenin adının da yazılı olması; saray teşkilâtında Bayrakdar, Çubdar / koruyucu /, çaşnigir, silahdar, câmedar, vekil-i has / bir saltanat kahyâsı /, taştdâr / ibrikçi başı / vb. gibi güvenilir şahısların yer almaları; hükümette / dîvan-ı saltanat /, Başvezir / vezir-i buzurg veya Hâce /, ve buna bağlı İnşa / veya risalet veya Tuğracı=dış işleri, Dîvan-ı istîfa / maliye /, Dîvan-ı Arz / millî savunma /, Dîvan-ı işraf / umumî teftiş / bakanlıkların bulunması, Kadi’l-kudat / baş kadı ve kadılar / şer’î mahkeme reisleri ile sivil davalar için mahkemelerin mevcudiyeti/) hep bunun neticesidir. 
Türklerin İslâmî çevrede karşılaştıkları fakat esasa taallûk etmeyen bu yeni kültür unsurlarının Türk kültürüne nüfuzunda bilhassa Horasan kıtasının başlıca rolü oynadığı sezilmektedir. Zira asıl ünlü sentezin başlama merkezi burasıdır.
Ancak, görünüşte, gittikçe gelişmek üzere, Horasan’da bir İslâm devleti kurulmakta gibi ise de gerçekte öyle değildi. Terkibin bir kanadını teşkil eden Türk kültürü bütün zindeliği ile devam ediyordu: Hükümranlık anlayışı, devletin askerî karakteri, din hayatında tolerans, düşünce sistemindeki ayrılık, toprak rejiminin değişik oluşu, bazı sosyal haklar, farklılıkların başlıcalarıdır.
(Tafsilât için bkz. İ. Kafesoğlu, Türk-İslâm Sentezi, İstanbul, 1985, s. 159-213).
Prof. Dr. ABDÜLKADİR DONUK
1948 yılında Adana’nın Ceyhan ilçesine bağlı Kırmıt nahiyesinde doğdu. 
İlkokulu doğduğu köyde, orta okulu 1963-1964, liseyi 1966-1967 ders yılında Ceyhan’ da bitirdi. 1968 de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’ne kayıt olarak 1972 yılı Haziran ayında  bu bölümün Umumî Türk Tarihi Kürsüsü’nden mezun oldu. Yardımcı sertifikaları Yeniçağ Tarihi ile Fars Dili ve Edebiyatı idi. Aynı yılın sonunda yapılan yabancı dil imtihanını kazanarak doktora çalışmalarına Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu’nun yanında başladı. 1969 yılından asistanlığa tâyin edildi. 1975 yılına kadar Umumi Türk Tarihi Kürsü Kütüphanesi’nde kütüphane memuru olarak çalıştı. 1975 yazında 4 aylık kısa devreden istifade ederek İzmir’in Bornova İlçesi’nde askerliğini yaptı. 
1978 de doktora tezini tamamlayarak aynı yılın Haziran ayında ‘Doktor’ unvanını aldı. 1980 yılının Ekim ayında kendi imkânlarıyla Amerika’ya giderek Columbia Üniversitesi’nde 1981 yılının Nisan ayına kadar, 6 ay süre ile branşı ile ilgili konularda çalıştı. 
1983 yılında doçentlik imtihanının bütün safhalarını tamamlayarak ‘Üniversite Doçenti’ unvanını aldı. 1988 yılında da ‘Profesör’ oldu. Hâlen Tarih Bölümü Genel Türk Tarihi Anabilim Dalı Başkanı olarak görev yapmaktadır.
Öğrencileri O’nun, yazılı veya ödev kâğıtlarına;  ‘Cevap’ yerine ‘yanıt’ yazılmasını kabul etmeyecek kadar ‘Türkçü’ olduğunu söylüyorlar.  
Üyesi olduğu kuruluşlar: 
Türk Tarih Kurumu, Türk Kültürü Araştırma Enstitüsü, Aydınlar Ocağı, Türk Ocağı, Turan Kültür Vakfı
Yayınlanmış Eserleri:
Eski Türk Devletlerinde Îdari-Askerî Unvan ve Terimler: Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul,1988. Türk Hükümdarları: Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul: 1990.
Prof. Dr. Donuk; evlidir,  iki evlat, iki torun sâhibidir.

 

 

12 Eylül’ün Örttüğü Sivil Darbeler

 

Milli tarihe ilgi ve saygı güzel bir şeydir. Ancak onu tahrif etmemek de gerekir. Romanlarda ve filmlerde tarihi gerçeklere saygı esas olmalıdır. “1453 Fetih” filmini izledim. Klasik üç hilalli Osmanlı Sancağına rastlayamadım. Filmde Mehter de yoktu. Sık sık sarı kırmızı flamalar dikkat çekiyordu. Bir gencimizin Fatih Sultan Mehmet acaba Galatasaraylı mıydı diye sormasını yadırgamadım.

Geçen hafta Nazilli Belediyesi tarafından III.sü düzenlenen Kültür, Sanat ve Edebiyat Festivaline katıldık. THY’nin uçaklarında ve diğer bazı yerlerde Türk Hava Yolları yerine genelde “Turkish Airlines” yazıyor. Acaba Türk Hava Yolları’nın ismi “Turkish Airlines” olarak mı tescil edilmiştir?

Artık geleneksel hale gelen bu faaliyet dolayısıyla Nazilli’nin çalışkan ve gayretli belediye başkanı Haluk Alıcık ve mesai arkadaşlarını tebrik ederiz. Nazilli’de “Etnografya Müzesi“de ziyaret edilmesi gereken yerlerden birisidir. Bu konuda da Belediye yetkililerini kutlarız. Bu müzeyi ziyaretimizde bize seyrettirilen videodan Nazilli Sümerbank Fabrikasının açılış törenini izledik. Rahmetli Mustafa Kemal Atatürk, Celal Bayar ve Fevzi Çakmak Paşa ile geniş bir heyetin açılışa katıldığını gördük. Doğrusu çok duygulandık. Tabii şimdi Sümerbank sadece bir hatıra olarak yaşıyor. Aydın Tekstil fabrikasının yerinde de yeller esiyor. Bu durum sadece Nazilli ve Aydın için geçerli değil. Ülkemizin birçok yerinde istihdam yaratan, mal ve hizmet üreten birçok sanayi kuruluşu özelleştirildi ve ona buna peşkeş çekildi. Adana ve Mersin arasında da aynı şeylere şahit olmuştuk.

Büyük devlet adamı ve örnek siyasetçi Rahmetli Alparslan Türkeş‘in ölüm yıldönümü nedeniyle yapılan toplantıyı ve Belediye önünde vatandaşa yapılan ikramı unutabilmek mümkün değil. Bu arada yakın ilgileri nedeniyle Türk Ocağı Başkanı Ahmet Çekim Bey ve arkadaşlarına, Türk Eğitim-Sen mensuplarına da teşekkür ederiz. Bir rahatsızlık geçiren Nazilli Müftüsü Hasan Hüsnü Sula’ya da geçmiş olsun.

Hemen hemen herkesin evinde ayyıldızlı rozet olmasına rağmen, bunların çoğunu ceket yakalarında göremiyoruz. Yine evlerimizde Kur’an ve bayrak olmasına rağmen, milli bayramlarda önemli bir bölümümüz bunu evlerimize asmıyor. Bu ve benzeri konularda hassas olmalıyız. Bu hassasiyeti göstermemiz gereken günleri yaşıyoruz.

Her 12 Eylül gelince Askeri Müdahale ile ilgili değerlendirmeler yapılır. Oysa büyük çoğunluğun darbe yanlısı yazı ve beyanlarını unutmuş değiliz. 12 Eylül Müdahalesi hiçbir zaman bir çözüm olmamıştır. Her müdahale sonrasında karşılığında Türkiye bir takım tavizler vermek zorunda bırakılmıştır. Askeri darbeleri sık sık dillendirenler bugün peş peşe gelen ve Türkiye’yi tanınmaz hale getiren sivil darbeleri, 12 Eylül’de olduğu gibi 32 sene sonra mı tartışacaklardır?

Yeni anayasa ile 1923’ten bugüne milli tarihimizi silmeyi gözden uzak tutabilmek için yeni gündem maddeleri ortaya çıkarılıyor. Bu arada 12 Eylül öncesi çatışmalarını unutamayan ve adeta tekrar arayan bazı aşırı sol grupların Evren ve Şahinkaya’nın yargılanmasını fırsat bildiklerini görüyoruz. Böyle bir oyuna gelmek, iktidarın işine yarayacaktır.

12 Eylül asıl ülkücüler üzerinde tahribat yapmış, arkalarında dış destek olmadığı için; akla gelmeyen işkencelere tâbi tutulmuşlardır. İdam edilen Mustafa Pehlivanoğlu, Selçuk Duracık, Halil Esendağ, Fikri Arıkan, Cevdet Karakaş, Cengiz Baktemur, Ali Bülent Orkan ve Ahmet Kerse‘nin dış kaynaklı ihanete karşı dik durmaktan başka ne suçları vardı? 12 Eylül öncesinde Türkiye’ye ideolojik bir yön verilmeye çalışıldı.

Bugün ise, Cumhuriyet Türkiye’sini tasfiye etme çabaları resmi kanaldan bile destek buluyor. Fark büyüktür ve çok daha tehlikelidir. Sadece 12 Eylül 1980’lere takılıp kalmayalım.

Batı’nın Türk’le Dansı!

 

Batı dünyası, Türkiye ve Türk Milleti hakkındaki gerçekleri bizden daha iyi biliyor. Yani bizi bizden daha iyi tanıyor.

Yıllardır Datça’ya gelir giderim. Allah’ın nimetlerini hiç esirgemediği dünya cennetlerinden biri de; Datça’dır.

Datça’nın bulunduğu yarımadanın son noktasında, tarihi milattan önce 2000’li yıllara kadar dayanan, antik kent Knidos bulunur.

Bizim daha dün olanlardan haberimiz yok ve Anadolu henüz bizim tarafımızdan bilinmez iken, İngiliz Charles Newton 1856 – 1858 yılları arasında, İngiltere’den çıkıp Knisdos’a gelir ve 2 yıl boyunca kazı yapar.

Pakize Suda eline mikrofon alıp, Türk halkının arasında dolaşsa ve “Knidos nedir” diye sorsa %99’umuzun ne cevap vereceği şimdiden bellidir.

Sadece bu mu? Anadolu’yu ve halkımızı tanımamazlık, Cumhuriyet Dönemi’nde de devam eder. Charles Newton’dan sonra yine bir yabancı, bayan Amerikalı Prof. Cornelia Iris Love, Datça’da Knidos’a, 1968 – 1973 yılları arasında kazı yapmaya gelir.

Bu yabancılar gelene kadar, Knidos neredeyse tamamen toprak altındadır. Peki bu İngiliz ve Amerikalı orada bir antik şehrin bulunduğundan nasıl haberdardı?

Keza İtalyan Papaz Maurizio Garzoni, Türkiye’nin güneydoğu bölgesine 1768’de gelir ve 18 yıl boyunca oralarda gezer. Aramızda kavga çıkartacak nedenleri tıpkı barış gönüllüleri gibi tespit eder ve Roma’ya dönerek 1787 yılında ilk kürtçe grameri, kitap olarak basar. Acaba birilerinin, fitnenin en kolay çıkartılacağı yerin, o topraklar olduğu konusunda önceden bilgisi var mıydı?

Yine XIX. yüzyılda Türkiye’mizin sahip olduğu madenler, her nedense (!) yabancılar tarafından keşfedilmiş ve onlara tanınan imtiyazlarla da işletilmiştir.

O dönemde halk, bugüne benzer bir şekilde; tarlasında çiftçi, ormanda işçi olarak, ürettiği malın tüccarı değildir. Mallarını işlenmemiş olarak satmakta, buna karşılık işlenmiş ürünler almaktaydı. Bu durumdaki bir halkın, madenlerine sahip olmak ve işletmek gibi bir sorunu olamazdı. Peki bizi yönetenler ne ile meşguldu?

Yakın bir zamanda, böyle bir maden varlığımızın olduğu Fethiye’ye gittim. Fransız maden şirketinin hikayelerini dinledim. Kimine göre Fransa, üç dört yüzyıllık krom madenini Fethiye’den çıkardıkları ile ülkesinde depolamıştı. Cumhuriyetin bile bu imtiyazı, süresinin bitimine kadar engelleyemediğini anlattılar. O dönem Fethiye coğrafyasına ulaşmak neredeyse imkansız gibiymiş ama Fransızlar ulaşmış ve kromun kaymağını yemişler. Kervan geçmez, kuş sekmez, bataklık bir Fethiye’de onca mahrumiyete rağmen Fransızların kalması bana göre paradan başka idealleri gerektirir. Hatırlatalım ki; Türkiye’de 1848 yılında kromu bulan ilk kişide Lavrens Smith adında bir yabancıdır. Türkiye’mizdeki ilk madenleri işletenlerinde Avusturya, Hollandalı, İngiliz ve Amerikalılar olduğu görülür.

Benim ısrarla üzerinde durmak istediğim nokta, Batı dünyasının ve özellikle kilise gücünün, milletimiz ve üzerinde yaşadığımız coğrafya hakkında, bizim bilmediğimiz bilgilere sahip olmasıdır. Kanaatimce bu bilgiler Vatikan’ın gizli arşivlerinde saklanmaktadır. Peki bu bilgiler nasıl elde edilmiştir?

Örneğin dini eğitim yanında, felsefe ve arkeoloji eğitimi de gören cizvit papazı Giambattista Toderini 1781’de Venedik’ten İstanbul’a gelir. 1786’ya kadar Türk kültürü üzerine kapsamlı araştırmalar yapar, yazma ve basma kitaplar, astronomi ve coğrafya ile ilgili aletler, eski paralar toplar ve Venedik’e dönüşünde bunları bir kitap olarak yayınlar. Acaba halk olarak, biz o tarihte nelerle meşgulduk?

Toderini ve onun gibi yüzlercesinin Türk topraklarına tesadüfen geldiğini ve uzun yıllar buralarda tesadüfen kaldığını kabul etmek mümkün değildir. O ve onun gibiler bir gaye uğruna gelerek ülkemizde planlı bir şekilde yaşadılar. Ve bilgi depolayarak, bilgi aktarımında bulundular. Bugün halen onların bize karşı yarattığı bu büyük güçle cebelleşiyoruz. Ve halende birçok şeyin farkında değiliz. Kimimiz Allah’ı aldatmakla meşgul, kimimiz parti kongreleri ile uğraşmaktan bunları düşünmeye vakit bulamıyor, kimimiz mezhep mücadelesi veriyor, kimimiz yüzyıllardır din tacirliği ile geçinenlerden medet umuyor, kimimiz kendi gemisini kurtardığına seviniyor…

Oysa karşımızdaki güç; lambasını 24 saat, 365 gün açık tutarak, kazandıklarını kaybetmemek ve daha fazla kazanmak için amansız bir mücadele veriyor. Sizce bu mücadelenin kazananı şimdiden belli değil mi?

 

 

 

 

 

 

Nevruz Ateşi

 

Nevruz münasebetiyle yurdun hemen her yöresinde sözde kutlamalar oldu. Nevruz bahane edilerek asayiş ayaklar altına alındı. Orada burada ateşler yakıldı. Çirkin manzara ve görüntüler dört bir yanı sardı. Taşkınlıklar yapıldı. Malûm Terörist baş tâcı edildi. Sözde bayraklar açıldı. Terör ve Teröristlere sahip çıkıldı. Gaflet  ve dalâletin sapkın sözleri ayyuka çıktı.

Ve her zaman olduğu gibi, zavallı mâsum ve kandırılmış çocuklar, kadın ve kızlar ileri sürüldü. Polisin eli ayağı bağlanmak istendi. Koskoca Türk Devleti’nin mukavemet / direnç gücü yoklandı. Büyük ve genel kalkışmanın provaları yapıldı. Asıl kıpırdanmak isteyişin zamanı tayin edilmek istendi. Avrupa’ya sığınışın, sırasında onları çağırmak isteyişin ve onların hâmiliklerinin Türkiye sınırları içinde gerçekleşip gerçekleşmeyeceği sondaj edildi. Denendi. Ve hattâ ilk adımları atılır gibi oldu.

Böylece dıştan baskılarla sıkıştırılan Türkiye, içerden de, teröristler ve onların aldattıklarıyla bunaltılmak isteniyor. Oysa bu devlet, bu millet; tarih boyunca ne badireler ne tehlikeler atlattı. Bunlar vız gelir tırıs gider. Bu şanlı devlet ve bu aziz milletin Yedi Düvel / Batılı Büyük Devletler, -geçmişte- sırtını yere getiremedi de, bir avuç anarşist ve terörist mi bunda başarılı olacak?

Gülerim onların aklına. Acırım hâllerine. Yazık ediyor kendilerine. Bu şaşkın çıkışlarla           -aslında- içinden çıktıkları ve güya onlar adına, onlar için  -ve fakat onlara rağmen-  savaştıklarını söyledikleri bu vatanın aslî unsurları olan Kürt kardeşlerimizi üzmüş oluyorlar. Asıl onları güç durumda bırakıyor. Öz kardeşleri Türklere karşı onları ister istemez mahçûp ediyorlar.

Fakat ne yapsalar boşuna. Ne kadar uğraşsalar nâfile. Çünkü geçmeyecek bir şey ellerine. Ayıramayacaklar Kürd’ü Türk’den, Türk’ü Kürt’den. Evet ne etseler, boş dönecek elleri geriye. Çünkü asırlar var ki:

Biat etti Türk’ü de Kürd’ü de, Yavuz Sultan Selim Han’a.
Nice kışkırtma fayda etmedi, Kürd’ü Türk’den ayırmaya
Hatta umutlanmasın bakıp da dünkü Dersim’e
Gönül vererek Teröristler bugünkü resime

Sanılmasın ki Türkiye Cumhuriyeti Devleti güçsüz. Zannedilmesin ki polisimiz zayıf. Hele ordumuz değil yetkin.

Fakat arada masum ve mazlum vatandaşlarımızın zarar görme ihtimali var. İşte bu düşünce, belimizi büküyor. Bir bakıma  -şimdilik-  elimizi kolumuzu bağlıyor. Çünkü yurt içinde mücadele zor. Kurunun yanında yaşın da yanma olasılığı var.

İşte bu durum bizi temkinli olmaya sevkediyor. Bizi buna zorluyor. Çünkü başımızda sanki yumurta sepeti taşıyoruz. Hem devlet gemisi yürüyecek hem de hiç mi hiç fire verilmeyecek.

Onun için sabırlı, azimli ve kararlı olmak gerekiyor. Yılmamak, sinmemek, korkmamak lâzım. Er geç bu engeller çekilmek zorunda kalacak aradan. Çıkacak ister istemez mâni olmaktan.

Çünkü Vatan, Millet ve Devlet’in bekaası söz konusu olunca; bir an gelir ki, önüne kim çıkar ve çıkarılırsa; devlet onu ezip geçer. Çünkü bu durumda karşısına çıkan kimsenin artık yaşına, başına ve cinsine bakılmaz. Bunlar mes’ele olmaktan çıkar. Devlet, devletin bekaası ve geleceği için hepsinin icabına bakar.

İşte yükselen Nevruz ateşi, bütün bunları düşündürdü bize
Elbet yeri ve zamanı gelince, Bölücüler getirilir dize

2465 – 2466

 

 

İslam’da Kardeşlik Hukuku ve Ahlak -1

 

Yüce dinimiz İslam; birlik, beraberlik, sevgi, saygı ve dayanışma duygularıyla huzur ve sükûn içerisinde yaşamalarını sağlamak için mü’minleri kardeş ilan etmiştir. Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de, “Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin” (Hucurât, 49/10) buyrulmuştur. Bu ayet-i kerime aynı zamanda kardeşler arasında dargınlığa izin vermemekte, aralarını düzeltmeyi, diğer mü’min kardeşlere emretmektedir. Bununla birlikte Allah’ın rahmet ve merhametini de müjdelemektedir. Böylece, iman edenler arasında kardeşlik hukuku tesis edilmiştir.

Ayet-i kerimeden de açıkça anlaşılacağı üzere yeryüzünün neresinde ve hangi devirde yaşamış olurlarsa olsunlar; renkleri, ırkları ve dilleri ne olursa olsun, bütün mü’minler birbirlerinin kardeşleridirler. Yüce Rabbimiz, ayrıca mü’minler arasındaki kardeşliği onlara bir nimet olarak lütfettiğini belirtiyor: “O (Allah), seni bizzat kendi yardımıyla ve mü’minlerle destekleyen ve onların kalplerini uzlaştırandır. Şayet yeryüzündeki şeyleri tümüyle harcasaydın, sen onların kalplerini birbirleriyle uzlaştıramazdın. Fakat Allah onların arasını uzlaştırdı. Şüphesiz ki O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Enfâl, 8/63)

İslam’dan önceki cahiliye toplumlarına baktığımızda insanların sosyal, ekonomik ve cinsiyet farklılıklarından dolayı birbirlerine zulmettikleri görülmektedir. Nitekim Mekke’de soyluların köleler üzerinde, güçlülerin güçsüzler üzerinde, erkeklerin kadınlar ve kız çocukları üzerindeki zalimane tavrı toplumda müthiş bir huzursuzluk meydana getirmişti. İslam’ın getirdiği iman, sevgi ve kardeşlik eksenine dayalı sosyal anlayış, toplumda gerçek eşitliği sağlamış, böylece beşeriyete, insanî haklara sahip olarak hür doğup hür yaşamanın hazzını yaşatmıştır.

Hz. Peygamber (s.a.s.), ilk önce Mekke’de Müslümanlar arasında kardeşlik ortamı gerçekleştirmiş,  daha sonra yurtlarını, yuvalarını, yakınlarını ve mallarını bırakarak Mekke’den hicret eden Muhacirler ile onlara gönüllerini açan, her türlü imkanlarını onlarla paylaşarak büyük bir fedakârlık örneği gösteren Medine’li Ensar arasında tarihte eşi ve benzeri görülmemiş bir kardeşlik tesis etmiştir. Kur’an-ı Kerim’de bu tarihi olay şu ifadelerle anlatılmaktadır: “Hani siz birbirinize düşman kimselerdiniz de Allah gönüllerinizi ısındırmıştı. Allah’ın nimeti (İslam ve iman) sayesinde kardeşler olmuştunuz. Siz bir ateş çukurunun tam kenarındayken Allah sizi oradan kurtarmıştı.” (Âl-i İmrân, 3/103)

Medineli Müslümanlar, Mekke’den hicret ederek gelen din kardeşlerine her türlü yardım ve fedakârlıkta bulunmuşlar, bu yüzden yardımcılar, yardım edenler manasına “Ensar” vasfıyla anılmışlardır: “İman edip hicret eden ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler ve (muhacirleri) barındırıp (onlara) yardım edenler var ya, işte onlar birbirlerinin velileridir.” (Enfâl, 8/72)

Hz. Peygamber (s.a.s.), Mescid-i Nebevî’nin inşaatını tamamladıktan sonra Muhacirler ile Ensar’dan doksan sahabe arasında ikişer ikişer kardeşlik kurdu. Kendisi de Hz. Ali’yi kardeş edindi. Ensar, Muhacir kardeşlerini alıp evlerine götürdüler, mallarına, servetlerine ortak yaptılar. Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’den hurma bahçelerini muhacir kardeşleri ile aralarında paylaştırmasını istediler. Efendimiz (s.a.s.), bunu kabul etmemiş; hurmalıkların mülkiyetinin kendilerine ait olmasını, Muhacirlerin de hurmaların bakımını yaparak çıkacak mahsulü paylaşmalarını söylemiştir. (Kamil Miras, Tecrîd-i Sarih Tercemesi, VIII, 57)

Kur’an-ı Kerim’de onların bu fedakârlıkları şöyle ifade buyrulur: “Onlardan (muhacirlerden) önce o yurda (Medine’ye) yerleşmiş ve imanı da gönüllerine yerleştirmiş olanlar, hicret edenleri severler. Onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar. Kendileri son derece ihtiyaç içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler.” (Haşr, 59/9)

Allah Resûlü (s.a.s.), diğer yandan da yıllardan beri birbirleriyle geçinemeyen Medineli Evs ve Hazrec kabileleri arasında kalıcı bir barış sağlamıştır.

(Haftaya devam edecek)

 

 

Yiğit Düşünce

 

Yazar Sadık Albayrak ile yarım asırlık bir dostluğumuz var, mesleki dayanışmamız mevcut. Milli Gazete’de birlikte yazdık. O Mizan yazardı, ben ise Lafını Balla Kestim’i. Yüzaltmışüç isimli çalışmam da Milli Gazete’de yayınlamdı, tefrika edildi. Hatırlarsanız “Demoklesin Kılıcı “gibi Türk Ceza Kanunu’nun 163. Maddesi müslümanca düşünmeyi, yazmayı, okumayı ve hatta nefes almayı ve aldırmayı bile belli şartlara bağlıyordu. Yüzaltmışüç isimli çalışmam böyle bir eserdi. Hakkımda açılmış 40’a yakın dava vardı. Sadece benim mi 1960’lı dönemin maruf yazarları Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Mustafa Polat, Eşref Edip, Mehmet Şevket Eygi ve Şule Yüksel Şenler gibi müelliflerin de öyleydi.

İşte bunlardan diğer ikisi de Sadık Albayrak ve Ömer Okçu(Hekimoğlu İsmail) idi. İstanbul’dan Ankara’ya göçmüş bir fikir emekçisi olarak Türkiye Yazarlar Birliği’ni kurmuştuk 14 yazar arkadaşımla beraber. Genel Sekreteriydim bu sivil toplum kuruluşunun. Amaçlarımız arasında tutuklu yazarlarımız için dayanışma da vardı. M.Şevket Eygi yurtdışında Almanya’da bulunduğundan onunla mektuplaşıyorduk emekli hakim Hilmi Karabel aracılığıyla. Tutuklanan Ömer Okçu Ağabeyi Şile cezaevinde ziyaret ettim. Abdülkadir Özkan’ı Polatlı zindanlarında, Sadık Albayrak’ı da Silivri’deki mahpushanede. Şule Hanımı Bahçelievler’de, Necip Fazıl’ı Erenköy’deki konutunda, Eşref Edip’i Cağaloğlu’ndaki ofisinde, Sezai Karakoç’u Ankara Ulus’taki kamu hizmet binasında defalarca ziyaret ettim.

Tevfik ve Hidayet

Sadık Albayrak, Silivri Cezaevi’ndeki ziyaretimden hatıralarında bahseder. Yıllar hızlanarak aktı, Sadık Albayrak kendini son yıllarda kitap çalışmalarına verdi. Ankara’dan İstanbul’a geldiğimde cep telefonuyla merhabalaşırdık. Kendisiyle son olarak birkaç ay önce Harbiye Cemal Reşit Rey (CRR) Konser salonlarındaki bir etkinlikte karşılaştım. Musafaha ettik, sohbete fırsat bulamadık. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile dünür olduklarından alaka fazlaydı ama Sadık Albayrak fikri çalışmalarına hep öncelik verdi, ayrıcalıklı tuttu. Son olarak İz Yayınları’ndan “Yigit Düştüğü Yerden Kalkar” isimli bir çalışması yayınlandı.

İbrahim Altay Sabah Gazetesi’nde konuyla alakalı bir söyleşi yapmıştı Sadık Albayrak ile. Vesile oldu, Sadık Albayrak’ın kitaplarına yeniden göz attım kütüphanemde. İlk kitabı Sömürüye Karşı İslam’dı. Türkiye’de Din Kavgası (1973), Doğunun İsyanı(1981) kitaplarını bana imzalayarak, vermiş. Satır satır okumuşum. Bağcılar Belediyesi’nin Taceddin Dergahı’nın bir kardeşini İstanbul’da yapması dolayısıyla tertiplenen törende, Mehmet Akif Ersoy’un başyazarı olduğu Sebilürreşad’ın tıpkı basımının ilk cildini hazırlayan Üstad Mehmet Ertugrul Düzdağ ile de Sadık Albayrak’ın kulağını çınlatmıştık.

Sadık Albayrak başbakanlık arşivi dahil, başta Süleymaniye ve Beyazıt Kütüphanelerindeki Osmanlıca bilgi ve belgeleri değerlendirerek çalışmalar yapan ve bunun ızdırabını içinde duyan bir aydınımızdı. Hizip taassubundan uzaktı. “Tevfik ve hidayet, rızasına muvafık işlerde siyanet Allahtandır” diyerek gayret ediyordu Sadık Albayrak.

Mahzenlerdeki Bakir Arşivler

Doğunun İsyanı’nda Sadık Albayrak “Türkiye, esir ve mazlum milletlerin öncüsü gibi bir şerefle kendi yolunu, dünya üzerindeki mevkiini kazanmaya başlamıştı.. bugün Türkiye’nin geçmişi ile ilgili binlerce kitap, gazete ve mecmua ile arşivleri dolduran bakir mahzen vesikaları mevcuttur.. biz de bir milletin çilesini, iç buhranlarını, bir kaç yılı içine alan devreyi göz önüne getirerek araştırmaya çalıştık.. bugün bizde son asra ait yapılan çalışmalar kasıtlı bir şekilde tek taraflı olmuş, geçmişe ise küffara bakar gibi bakılmıştır.. “ilmi, dini ve iktisadi teşkilat” kurmanın zaruretine inanarak yola çıkanlar, zamanla masum ve esir milletlere öncü durumuna gelmişlerdir.” diyor. O günlerde Fatih’te, sonra Fındıkzade’de oturuyor Sadık Albayrak. Bugüne kadar sadaleştirdiği eserler dahil 15’e yakın kitabı yayınlanmış gazete yazılarının dışında aziz meslektaşımın.

Ah bir arşivlerimizi uzmanlar şöyle bir inceleyerek ortaya dökse neler çıkacak neler? Onlarca Sadık Albayrak’lar gerek ülkemize. Ermeniler için bile arşivleri açtık, batılı araştırmacılardan “tısss” yok. Onlar ise arşivlerini hala kapalı tutuyor, açmıyorlar!

İslam Enternasyonalizmi

Sadık Albayarak’ın Yiğit Düştüğü Yerden Kalkar adlı çalışmasında “İslam Enternasyonalizmi Üzerine Bir Deneme” ye dikkat çekmesi yerinde bir hatırlatma ve önemli. Çoğu islam coğrafyasında yaşayan aydın olaya vakıf değil., hatta bilmiyor.Unutulmuş, unutturulmuş. Keşke Birinci Büyük Millet Meclisi (1921-1924) tutanakları tıpkı basımı ve açıklamaları bir gazetemiz tarafından ek olarak verilse. Ek olmasının şöyle bir faydası vardır, okunma ihtimali, kitaba göre daha fazladır. Tartışması ve değerlendirilmesi daha uzun zaman alabilir, gündemi etkileyebilir. Sadık Albayarak bu konuda şunları söylüyor “Eğer TBMM zabıtları ve Hilali Ahmer dedikleri Kızılay’ın arşivi olduğu gibi yayınlanmazsa Kurtuluş savaşı ve Cumhuriyet’e gelirken hangi temel değerlere ve dinamiklere dayandığımızı bilmek mümkün değildir. İşte bu kitap öncü konumundadır.”

Sadık Albayrak röportajında satır başlarıyla önemli hususlara temas ediyor, şöyle ki; “Geçmişte cumhurbaşkanları Türkiye’nin dışına çıkmazlardı. Çıksalar da ellerine verilen kağıdı okurlardı. Şimdi öyle değil.

“Bavul Düştü Denize Ama Anahtarı Bendedir.”

Batı 300 senedir manevi alanda bir şey üretmiyor. Doğrudur teknolojiyi geliştirmiş, ama o’nu da putlaştırmış. O teknoloji ekolojik dengeyi bozmuş. Yaşam tarzını mahvetmiş. Ekolojik dengeyi bozanlar, bence esas yobaz onlardır. Çevreyi kirletenler, ruh pisliğini yansıtan insanlardır.

Madem ki yeni dünya düzeni istiyorlar, bu düzende çok çeşitli fikirler olacak. Karadenizli diyor ki, “bavul düştü denize, ama anahtarı bendedir.” Bunu söylemek aptallık değil, bizim bavulu denize attılar ama anahtarı bendedir.

Ben çocuk iken Türk Bayrağı sadece Suriye’deki Caber Kalesi’nde dalgalanırdı. Şimdi dünyanın dört bir yanında dalgalanıyor bayrağımız. Son 10 yılda pasaportumuz bile itibar kazandı. Türkiye futbolda Avrupa üçüncüsü olduğu zaman ben Avrupa’daydım. Suriyeliler, Afrikalılar sokaklarda bizim bayrağımızı taşıyordu.”

Yaşanan Dönemin İzleri

Sadık Albayrak “nasıl bir dindar nesil yetişecek ?” konusuna da değiniyor. 1940’lardaki eğitim sistemini de hatırlatarak  “Çünkü onlar ilkokulu, liseyi, 1950’den önce okudular. O bilgiyle yetiştiler. Eflatun Cem Güney diye bir masalcı var. 1940’lı yılların ikinci yarısında “Nar Tanesi” diye bir masal kitabı yazmış. Orada haşa Allah ile dalga geçiyor: (Allah’ın işi belli olmaz. Bazen kuyruğuyla oynar, bazen bilmem nesiyle.) diyor. 1950’den sonra tekrar basılıyor bu kitap. Felek kelimesi ile değiştirmişler. Bu kitapla yetişen çocuk nasıl olacak? Her şey yaşadığı dönemin izlerini taşır.”

Ulus gazetesi bir zamanlar hükümetin resmi organı gibiydi. Başyazarı da ünlü yazar Falih Rıfkı Atay’dı. O günlere ait anektodu da şöyle hatırlatıyor bir soru üzerine Sadık Albayrak ; “Totaliter ve otoriter sistemin lideri, şefi Mussoloni’yi İtalya’da gören yazarlarımız O’nu Ankara’ya gelince övüyorlar. Hitlerin bıyıklarına özeniyorlar. Moskova’daki Lenin heykellerine hayran kalıyorlar. Gelip Ankara’da yazıyorlar. “Bizim Ruslarla çok iyi ilişki kurmamız lazım. Özgürlükler var, halk buğday üretiyor. Lenin ve Atatürk ölmüşse İnönü ve Stalin başımızdadır.” Bunları yazan Falih Rıfkı Atay’dır.”

Batının etkisi o dönem öyle fazla ki, Yazar ve İstanbul Milletvekili Hüseyin Cahit Yalçın kavga ettiği bir milletvekilini “düello”ya davet ediyor!

“Doğmak İsteyen Bir İstikbal…”

Sadık Albayrak’a göre, “yeniden bir doğuş olmak zorunda. Kafamız Anadolu’da, kalbimiz Mekke’de, ayaklarımız Afrika’da, ellerimiz de Kafkaslar ve Balkanlarda olmalı. Dünyayı algılayabilen bir ortam hazırlamalıyız. Bu da bilgi, beceri ve araştırmayla, heyecan verici olaylarla olur. Karamsarlıkla bir yere varılamaz. Geçmişi bilmek önemli. Toplumun sıçraması için bürokrasi, eğitim, sanayi ve ticaret uyum içinde olmalı. Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil’in dediği gibi ” Doğmak isteyen bir istikbal, ölmek isteyen bir mazi var.” Önemli olan her ikisini bir arada değerlendirmek.. işte bu yapılmamış.. bu kitap bunun muhasalası ve özü konumundadır.”

Sadık Albayrak, derin devlet encümen-i daniş’e de temas ederken, yeni anayasayı da unutmuyor “Dünyadaki gelişmelere açık ve toplumumuzu temel değerleri ve dinamikleriyle hayata hakim kılacak, refah, huzur ve kardeşlik yaşayabileceğimiz bir anayasa. Bütün canlıların haklarına dayalı bir anayasa. İçinde insan da, çevre de, ağaçlar da, hayvanlar da, fok balıkları da olmalı.”

Taze Bir Eskimez Yeni İçin

Belli oluyor insana yatırım yapmanın önemi ve insan endeksli politika üretmenin gereği.  Kültürle, kimlikle ve dil ile medeniyet oluşuyor. Yoksa “bizim oğlan döne okur, döner döner yine okur”dan ileri gidilmez. Araştıran, üreten, yansıtan, paylaşan, takip eden aydınlarımıza ihtiyacımız ne kadar da belli oluyor!? Bu resim bize yiğidin tökezlediği yerden kalkacağını gösteriyor vesselam.

 

 

Türk Eğitim-Sen Genel Sekreteri Musa Akkaş ile eğitim sisteminde yapılan değişiklikleri konuştuk

Türk Eğitim-Sen Genel Sekreteri Musa Akkaş ile eğitim sisteminde yapılan değişiklikleri konuştuk. Bugün yaşadıklarımız 28 Şubat sürecini hatırlatıyor.

 

GİRİŞ:

Terazi‘ genel başlıklı köşemde, iki makale yazmış ve konuyu uzmanlarıyla görüşerek sizlere aktarmayı planladığımı belirtmiştim.

Tartışmalar şiddet de uygulanarak devam ediyor. ‘Eğitim‘ ve ‘şiddet‘ bu iki kelime nasıl bir araya getirilebilir, kelimeler yan yana getirilmekle kalınmaz, uygulaması yapılabilir, doğrusu anlamak mümkün değil. Buradan şu neticeyi çıkarmak mümkündür: Eğitim, asla ve asla ‘eğitim‘ ve ‘şiddet kelimelerini yan yana getirebilenlere ve uygulamaya koyanlara bırakılamayacak kadar önemli bir konudur.

Millî Eğitim sisteminde yapılmak istenen yeni düzenleme konusunda; siyasetçi, sanayici, işletmeci, esnaf, tüccar, diğer bakanlıklar, gazeteciler, yazarlar, yorumcular, dershaneciler, sanatkârlar ve en son da Sayın Cumhurbaşkanı görüşlerini belirttiler.

Eğitim eğitimcilere bırakılmayacak kadar önemlidirçarpık mantığıyla eğitimciler yok sayıldı. İl müdürlüklerinin, ilçe müdürlüklerinin, öğretmenlerin görüşlerine başvurulmadı. İlmî araştırmalar yapılmadı. İşin pedagojik boyutu hiçe sayıldı.

Eğitimin ‘E’sini bilen bilir ki kalem tutmak psikomotor bir davranıştır ve o yüzden 72 ay beklenir. O yüzden okul öncesi eğitimde akademik öğretim yoktur. Ağırlıklı amaç ilköğretime hazırlıktır.

İşte bu sebeple; yapılan anketlerin ortaya koyduğu sonuçlara göre görüşülmekte olan 4 + 4 + 4 sistemi eğitimcilerin yalnızca yüzde 12’si tarafından kabul görüyor.

8 yıllık kesintisiz eğitim, asker dayatması ile uygulamaya konulmuştu. Şimdi de bir grup siyasetçi dayatması ile 4 + 4 + 4 sistemi uygulamaya konulmak isteniliyor. Bir yanlış, başka bir yanlışla düzeltilmeye çalışılıyor. Yanlış, başka bir yanlışla değil, akl-ı selim ile ve uzman görüşleriyle düzeltilir. Yanlış bir uygulama, başka bir yanlış uygulamayla düzeltilmeye kalkışılırsa ancak yanlış2 (yanlış kare) gibi bir çarpık sonuca ulaşılır.

Yeni Anayasa‘yı tartışıyoruz. Doğru yapıyoruz. Mümkün görülmüyor olsa bile, ‘her kesimin üzerinde anlaşabileceği bir Anayasa‘ hedefleniyor. Kâbe yolundaki topal karınca misali, her kesimin görüşü alınmaya çalışılıyor.

Çünkü Anayasa önemli.

Anayasayı hazırlamak için belli bir eğitim öğretime ihtiyaç olduğu herkesin kabul etmek mecburiyetinde olduğu katı bir gerçek. O halde, Millî Eğitim Sistemi, Anayasadan daha önemli ve öncelikli. O halde neden konu uzmanlar masasına yatırılmıyor?

*

Bu günkü röportajımızda, konuyu uzmanıyla konuştuk. Umarız, ilgililer buradaki aklî, ilmî gerçekleri, milletimizin gereklerini ve eğitimcilerimizin gerekçelerini dikkate alırlar.

Oğuz Çetinoğlu: 4+4+4 kesintili temel eğitim sistemi ile ‘kesintisiz 8 yıllık temel eğitim sistemini karşılaştırır mısınız?

Musa Akkaş: Türk Eğitim-Sen, 4+4+4 sisteminin Türk millî eğitiminde yeni sancılara sebep olacağını ilk günden buyana haykırmaktadır. Bugün yaşadıklarımız bize 28 Şubat sürecini hatırlatıyor.

28 Şubat tam bir dayatmaydı. O tarihlerde imam hatip liselerinin ortaokul bölümünü kapatmak, lise bölümünü oluşturulan katsayı problemi ile yok etmek amacıyla 8 yıllık kesintisiz eğitim mecburî hâle getirilmişti. Türk Eğitim-Sen, 28 Şubat sürecinde de bu uygulamanın eğitimi katletmek olduğunu, eğitim-öğretimin problemlerine ideolojik gözlükle bakılmaması gerektiğini her platformda savunmuştu. Karşı çıkmamıza rağmen, anti demokratik yapılanma bütün eleştirilere kulak tıkayarak, pedagojik olmayan, eğitim bilimi ile hiç örtüşmeyen kararını vermişti. 28 Şubat sürecini ve mantığını eleştirenler, bugün aynı mantık ve metodla, eğitim öğretim hayatımızı yeniden dizayn etmeye çalışmaktadır. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarı ve birkaç yandaş Sivil Toplum Kuruluşu (STK) dışında, 4+4+4 sistemini savunan bir tek aklı başında eğitim bilimci ve STK bulunmamaktadır. Ancak, İktidar 28 Şubatçıların anti demokratik usullerini tatbik etmekten geri durmamakta, bütün olumlu eleştiri ve yönlendirmelere kulak tıkamış bir görüntü çizmektedir. 28 Şubat bir tarih değil, 28 Şubat bir zihniyettir. Bu zihniyet, bugün de değişik kisveler altında varlığını devam ettirmektedir.

Çetinoğlu: Türk Eğitim-Sen olarak 1+5+3+4 kesintili eğitimi teklif ediyorsunuz. Bu sistemin özelliklerini ve sağlayacağı yararları okuyucularımızla paylaşır mısınız?

Akkaş: Şu anda ülkemizde 8 yıllık ‘kesintisiz‘ mecburî eğitim yerine 12 yıllık ‘kesintili‘ mecburî eğitim getiren kanun teklifi tartışılmaktadır. Bu teklifi birçok açıdan değerlendirmek gerekmektedir.

Mecburî eğitimin 8 yıldan, 12 yıla çıkarılması olumlu bir gelişmedir. Mecburî eğitim süresinin artırılması, çağ nüfusun tamamının okullu olması ve eğitimini sürdürmesi açısından son derece önemlidir. Ancak, mecburî eğitimin 12 yıla çıkarılması yeterli değildir.

Mecburî eğitim okul öncesi ile birlikte 13 yıl olmalıdır. Kanun teklifinde fizikî alt yapının yetersiz olması gerekçesiyle okul öncesinin kapsam dışı bırakılması büyük bir hatâdır. Bilindiği gibi zâten Millî Eğitim Bakanlığı 71 ilde okul öncesi eğitimi mecburî hale getirmişti. Bu konuda büyük bir gayret söz konusuydu. Millî Eğitim Bakanlığı’nın 2010-2014 Stratejik Planında da, ‘Stratejik Amaçlar‘ başlıklı bölümde ‘Okul öncesi eğitimde yüzde 33 olan net okullaşma oranını dezavantajlı çocukları gözeterek plan dönemi sonuna kadar yüzde 70’in üstüne çıkarmak‘ denilmektedir.

Aynı planın okul öncesi ile ilgili ‘Tema‘ başlıklı bölümünde ise; ‘9. Kalkınma Planı ve Hükümet Programında, 48-72 aylık çağ nüfusunun okullaşması hedefine ulaşabilmek için 2014 yılı sonuna kadar resmî anaokulu sayısını 2.402’ye (anaokullarında derslik sayısı 12.010’a) resmî ana sınıflarındaki sınıf sayısı 33.397 olmak üzere 45.407 dersliğe çıkarılacaktır  ifadesi yer almaktadır.

Ayrıca Millî Eğitim eski Bakanı Nimet Çubukçu‘nun 2013 yılında okul öncesi eğitimin 81 ilde mecburî olacağı, hatta yabancı dil eğitiminin okul öncesinden başlatılacağına yönelik taahhütleri bulunmaktadır. Zaten okul öncesi eğitime yönelik çalışmalar da bu yönde sürdürülmüştü. Yine

Millî Eğitim Bakanı Ömer Dinçer 06 Ocak 2012 tarihinde yaptığı açıklamada ‘Meclis’te AKP grubunda bu konuyla ilgili bir çalışma var. Biz de onlara destek veriyoruz, yapılan çalışmadan bizim de haberimiz var. Bir yıl okul öncesi, diğer 4 yıllarla birlikte toplam 13 yıl‘ demişti. Ayrıca Sayın Bakan’ın ‘Okul öncesi eğitimde hedefimiz yüzde 100’e çıkarmaktır‘ şeklinde beyanı da bulunmaktadır.

Çetinoğlu: Anlaşıldığına göre Eğitim-Sen, 12  Eylül Dönemi’nin uygulamaya koyduğu 8 yıllık kesintisiz temel eğitimsistemini uygun bulmamaktadır. Bu kanaatin oluşmasına temel teşkil eden mahzurları okuyucularımızla paylaşır mısınız?

Akkaş: 15 yıl önce mecburî ve kesintisiz eğitim dayatması ile maalesef bir nesli kaybettik. Bir nesli daha kaybettirmek istiyorlar. 15 yıl önce, sistem, eğitim çevreleri tarafından toplumun taleplerine cevap vermeyeceği ifâde edilmesine rağmen yürürlüğe konuldu. İmam Hatip Liseleri’nin ortaokul kısmı hedef alınarak kesintisiz olarak uygulamaya konulan kesintisiz mecburî eğitim, ilköğretim müfredatında ve okulların mekânla ilgili yapısında bir değişiklik gerektiriyordu. Bu değişiklik yapılamadığı için uzun süre Millî Eğitim planlamasını alt üst etti. Uygulamanın ilk yıllarında ciddî boyutlara varan finansman problemleri ile karşı karşıya kalındı. Bunların ötesinde, kesintisiz mecburî eğitim birçok ilköğretim okulunda eğitime yeni başlayan küçücük çocuklarla ergenlik dönemine girmeye başlayan ortaokul öğrencilerini aynı mekânda tutması bakımından pedagojik bir faciaya dönüştü. Doğru olanı, mevcut hâliyle kesintisiz olarak uygulanan zorunlu eğitimin iki kademe şeklinde uygulanması yönünde olmalı idi. Bizim Türk Eğitim Sen olarak teklifimiz 1+ 5 + 3 + 4 = 13 yıldır. Özellikle ilk 5 yıldan sonra üç yıl sürecek ikinci kademe eğitimin ayrılması, kesintisiz olmaktan çıkarılması gerekir. Bu değişiklik aslında var olan bir pedagojik problemin çözümüne ve sosyal talebin karşılanmasına fayda sağlayacaktır.

Çetinoğlu: Konuşmalar hep mecburîkelimesi ekseninde devam ediyor. Öyle anlaşılıyor ki eğitimin hiç değilse bir bölümünün mecburîolmasında fikir birliği var. Mecburî eğitim neden gerekli?

Akkaş: Evet! Mecburî eğitim gereklidir. Gelişmiş ülkelerde mecburî eğitim vardır. Çünkü eğitimin mecburî hâle getirilmesinde, fakir ve dar gelirli ailelerde düşük okuma yazma oranlarının yükseltilmesi, artan suç oranlarının düşürülmesi, sosyal barış ve birliğin artırılması, çocuk işçiliğinin ve beraberinde ortaya çıkan ucuz işgücüne yönelişlerle doğan problemlerin çözülmesi, bireylerde vatandaşlık bilincini artırarak ortak bir eğitim anlayışının geliştirilmesi bakımından mecburî eğitim şarttır.

Çetinoğlu: 4 + 4 + 4 modeli, eğitim câmiasında tartışmaya açıldı mı, uzmanlardan görüş alındı mı?

Akkaş: 4 + 4 + 4 modeli ortaya atılmadan önce konu kamuoyuyla, bu işin tarafları olan öğretmen, sivil toplum kuruluşları ve sendikalarla tartışılmamıştır. Bu işin içerisinde üniversiteler yoktur. Her konuda görüş bildiren bu kurum maalesef sessiz kalmayı kendine uygun görmüştür.
4 + 4 + 4 modeli önceden 18. Millî Eğitim şurasında tartışıldı‘ deniliyor. Şûra alt komisyonlarında bu konu tartışılmamıştır. Şûra Genel Kurulu’nda hükümetin her dediğine ‘Evet‘ diyen Eğitim Bir-Sen tarafından teklif edilerek kabul edilmiştir.

Çetinoğlu: Okul öncesi eğitim konusunda Türkiye, dünya standartlarının neresinde?

Akkaş: Avrupa Birliği (AB) ülkelerinde okul öncesi eğitim, büyük öneme sahiptir. Bunu AB ülkelerindeki okullaşma oranlarından rahatlıkla gözlemleyebiliriz. AB istatistik kurumu Eurostat‘ın Yayımladığı verilere göre; ilköğretim öncesi okullaşma oranı Fransa, İngiltere, İtalya’da, Belçika’da, İspanya’da, Hollanda’da yüzde 100’dür. Yunanistan, İrlanda, Polonya, Slovakya ve Finlandiya’da yüzde 70’ler düzeyindedir.
Türkiye’de ise 2000 yılında 4 yaşındaki çocukların okul öncesi eğitime katılım oranı yüzde 12 düzeyindeydi. Millî Eğitim Bakanlığı verilerine göre 2010-2011 eğitim-öğretim yılında ülkemizde okul öncesinde okullaşma oranları 3-5 yaş grubunda yüzde 29,85, 4-5 yaş grubunda yüzde 43,10’a yükselmiştir. Okullaşma oranları okul öncesinde 4-5 yaş grubunda kızlarda yüzde 42,47, erkeklerde yüzde 43,70’dir.
Görüldüğü üzere okul öncesi eğitimde Türkiye son 10 yılda büyük bir atılım yapmasına rağmen AB ülkeleri ile kıyaslandığında okul öncesi eğitim istenilen düzeyde değildir. Şayet okul öncesi eğitim mecburî olmaktan çıkarılırsa, bundan geriye gidiş söz konusu olacak ve ülkemizde bugüne kadar okul öncesi eğitime yönelik atılan adımların hiçbir anlamı kalmayacaktır.
Bu rakamlar ışığında, okul öncesi eğitimde AB ülkelerinin standardını yakalamak için çaba gösterilmesi ve mevcut durumu daha da geriye götürecek uygulamalar içine girilmemesi gerekmektedir. Bu aşamada, alt yapı yetersizliği sebebiyle bundan geri adım atılması doğru olmayacaktır. Türk Eğitim-Sen olarak kaybolan yıllarımızı hızla telafi etmek için okul öncesi eğitimin mecburî olması projesinden hiçbir şekilde vazgeçilmemesi gerektiğine inanıyoruz.
Türk Eğitim-Sen olarak, mecburî eğitimin kesintili olmasına karşı değiliz. Ancak bu model 4+4+4 şeklinde değil; 1+5+3+4 şeklinde olmalıdır. Çünkü 4+4+4 şeklindeki model 50 bin sınıf öğretmenini norm fazlası durumuna düşürecektir. Norm fazlası öğretmenler yeni bir krize yol açacak, öğretmen ihtiyacının bulunmadığı illerde bu öğretmenlerin istihdam edilmesi büyük problem olacaktır.

Çetinoğlu: Öğretmen kadrosu açısından bir durum değerlendirmesi yapmanız mümkün mü?

Akkaş: Şu anda 247 bin 293 sınıf öğretmeni vardır. Bu sistemle sınıf öğretmenleri norm fazlası duruma düşerken, bunun karşılığında 100 bin’in üzerinde branş öğretmeni ihtiyacı doğacaktır. Şu anda resmî rakamlara göre Millî Eğitim Bakanlığı’nın 126 bin 137 öğretmen açığı vardır. Ülkemizde öğretmen açığı OECD ülkeleri ile kıyaslandığında ise daha da fazladır. OECD ülkelerinde öğretmen başına düşen öğrenci sayısı ortalama ilköğretimde 16, ortaöğretimde 13,5’dir. Bu rakam İsveç‘te ilköğretimde 12,1, ortaöğretimde 12,3, İspanya‘da ilköğretimde 13,3, ortaöğretimde 9,8, Macaristan‘da 10,7, ortaöğretimde 11,8, Almanya‘da ilköğretimde 17,4, ortaöğretimde 14,8, Lüksemburg‘da 11,6, ortaöğretimde 9,1’dir. Öğretmen başına düşen öğrenci sayısı ülkemizde ise ilköğretimde 21, ortaöğretimde 18’dir. Tabi ki bu ortalama rakamlar; derslik ve öğretmen dağılımının adaletli olmadığı ülkemizde bölge ve illere göre büyük farklılıklar göstermektedir. OECD ülkeleri taban alındığında ülkemizde öğretmen açığı ilköğretimde 157 bin 685, ortaöğretimde 71 bin 398 olmak üzere toplam 229 bin 083’tür. Görüldüğü üzere ülkemizde öğretmen açığı büyük bir yara iken, 350 bin öğretmen tâyin beklemesine rağmen tâyinleri yapılmazken, öğretmen açığı her yıl 30 bin-40 bin öğretmen tâyini yapılarak giderilmeye çalışılırken; 4+4+4 şeklindeki model, öğretmen ihtiyacını daha da artıracaktır.
Bu durumda Millî Eğitim Bakanlığı öğretmen ihtiyacını nasıl gidecektir? Maliye Bakanlığı’nın her yıl 30 bin, 40 bin kadro verdiği göz önüne alındığında, Milli Eğitim Bakanlığı’nın eli, kolu bağlanmış olmayacak mıdır?

Çetinoğlu: Tasarı ile öngörülen düzenleme kanunlaşırsa nasıl bir durum ile karşılaşılacaktır?

Akkaş: Türk Eğitim-Sen olarak bu sistemin hayata geçmesi halinde okulların öğretmensiz kalacağını, Bakanlığın öğretmen açığını, ücretli öğretmen istihdamına ağırlık vererek gidermeye çalışacağını düşünüyoruz. Bu da okullarda eğitim-öğretimin kalitesinin düşmesi, verimin azalması, öğrencilerimizin dünya yarışında çok gerilerde kalmasına sebep olacaktır.
Bu noktada birinci ve ikinci kademe 4 yıl pedagojik açıdan değerlendirilmelidir. Birinci kademe eğitiminin 1 yıl azaltılarak 4 yıla düşürülmesi, ikinci kademe eğitiminin 3 yıldan 4 yıla çıkarılması konusunda pedagojik olarak hangi çalışmalar yapılmıştır? Bunlar kamuoyuyla paylaşılmış mıdır? Ülkemizin ve sınıf öğretmenlerinin 5 yıllık ilkokul eğitimi üzerine önemli tecrübesi vardır. Durum böyleyken; İlkokul eğitiminin 4 yıla düşürülmesi, ülkemizin 5 yıllık ilkokul eğitimi tecrübesinin çöpe atılması anlamına gelmektedir.

Çetinoğlu: Eğitim-Sen olarak kesintili eğitimden yanasınız. Kesintili eğitimin yararları nelerdir?

Akkaş: Kesintili eğitim öğrencilerin meslekî ve teknik eğitime yönlendirilmesi açısından olumlu sonuçlar doğurabilecektir. Çünkü ülkemizde meslekî eğitime gereken önem verilmemekte, meslekî eğitim son sıralarda yer almaktadır. Öğrencilerin meslekî anlamda istediği okula gidebilmesi olumlu bir yaklaşımdır. Ancak birinci veya ikinci kademe 4 yıldan sonra öğrencilerin eğitimlerine açık öğretim yoluyla devam edebilmesine yönelik bir düzenleme yapılmasını doğru bulmuyoruz. Açık öğretimin hangi ihtiyaçtan kaynaklandığını anlamak mümkün değildir.

Çetinoğlu: TBMM Millî Eğitim Alt Komisyonu’nda görüşülmekte olan tasarının başka mahzurları var mı?

Akkaş: Bu düzenleme kız öğrencileri okula gitmesi önünde büyük bir engel olacaktır. Bilindiği gibi bazı bölgelerde aileler çocuklarını okula göndermemek için elinden geleni yapmaktadır. Çocuklarını

okutmak yerine tarlada çalıştırmak veya evlendirmek onlar için en büyük seçenektir. Bu durumda kız çocuklarının okula gönderilmesi için bugüne kadar yapılan kampanyaların hiçbir anlamı kalmayacaktır. Bu düzenleme hayata geçirildiğinde; çocuk gelinlerin sayısı hızla artacak, çocuk işçiliği dolaylı olarak meşru bir zemine kavuşmuş olacak ve en önemlisi özellikle kız çocukları eve hapsedilecektir. Ayrıca bu düzenleme kız çocuklarını hayattan koparmak anlamına da gelmektedir.

Bir yandan kadınların çalışma hayatında yer almasını isterken, diğer yandan böyle bir düzenlemenin yapılması tezat oluşturmaktadır.

Kur’an Kadın ve Dayak – 4

Kur-an’ın olaya bakışı tek taraflı değildir.

Tek taraflı bakış açısıyla hiçbir mesele halledilemez,

Olayların sebeplerini bilmeden sonuçlar üzerinde konuşmak, sadece zaman ve emek kaybı olur.

Ailevi meselelerde erkeği tek suçlu ilan etmek adil değildir. Elbette ki erkeğin suçlu olduğu zamanlarda vardır.

Evdeki huzursuzluğun sebebi erkekse; erkek bütün uyarılara rağmen hatalarından vazgeçip düzelmiyorsa, içkiden, kumardan vazgeçmiyor, evin ve çocukların ihtiyaçlarını karşılamıyor, baskı ve şiddeti alışkanlık haline getirmişse, kadında bir ömür boyu bu erkeğin derdini çekmek zorunda değildir.

Aslolan suçluyu doğru tespit etmek, meselenin kaynağına inebilmektir.

Kadının da İslam’a göre erkeği (EŞİNİ) mahkeme kararıyla boşama hakkı vardır.

Burada boşamak mı daha doğru?

Yoksa elde tutmanın çaresini aramak mı?

Karar sizin

Hanımların affına sığınarak yazıyorum.

Binlerce lira verilerek yapılan estetik ameliyatlarda acı yok mudur?

Güzelleşmek için acıya sabreden hanımlar, çocuklarının ve yuvasının hatırına aynı sabrı hatta fazlasını göstermesi gerekmez mi?

Ne alaka aynı şey mi diye hemen itiraz etmeyiniz.

Her ne sebeple olursa olsun kadın kendi canını kendisi acıtıyorken oluyor da adamın gırtlağına getirdiğinde,  eşi tarafından canı acıtılınca niçin kıyamet kopuyor.

O halde hanım hanımcık olsun yaramazlık yapmasınlar.

Şiddet affedersiniz dayak hiçbir şekilde savunulmaz.

Fakat kadınlar sütten çıkmış ak kaşık mıdır?

Tek suçlu erkekler midir?

Çünkü burada sıkıntının kaynağı kadın sıkıntı çeken erkektir.

Bu hadise erkekten ziyade kadınla, kadının karakteriyle alakalıdır.

Hiç merak etmediniz mi dayak niçin cennetten çıkarılmıştır?

Dayak cennette işe yaramaz ki

Dünyada işe yarar

Ziya Paşa dememiş mi?

Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir

Ben demedim.

Ziya Paşa dedi

Kızacaksanız ona kızın

Ayrıca ben dayağı savunan bir insan değilim.

Cezaya da hepten karşıda değilim

Ceza varken suçlar önlenemiyor, suçluların önü alınamıyorsa ya hepten ceza kaldırılırsa her şeye rağmen asıl olan aile mutluluğudur.

Teferruata takılmak mutluluğu kaçırmaktır.

Bizde evlilikler bir ömür boyu acıyı ve sevinci paylaşmak için yapılır.

Kadınlar annedir, eştir, eli öpülesi varlıklardır.

Ama şüphe uyandıracak

Eşini huylandıracak,

Güveni sarsacak

Davranış yâda davranışlarda bulunmamalıdırlar

Dayaksız ve huzur dolu günler temennisiyle

Yarınınız bu gününüzden mutlu olsun.

Kalbiniz iman,

Eviniz huzur,

Cebiniz para dolsun.

ŞİDDET SON BULSUN     AMİN