22.7 C
Kocaeli
Çarşamba, Ağustos 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1102

Kur’an Kadın ve Dayak – 4

Kur-an’ın olaya bakışı tek taraflı değildir.

Tek taraflı bakış açısıyla hiçbir mesele halledilemez,

Olayların sebeplerini bilmeden sonuçlar üzerinde konuşmak, sadece zaman ve emek kaybı olur.

Ailevi meselelerde erkeği tek suçlu ilan etmek adil değildir. Elbette ki erkeğin suçlu olduğu zamanlarda vardır.

Evdeki huzursuzluğun sebebi erkekse; erkek bütün uyarılara rağmen hatalarından vazgeçip düzelmiyorsa, içkiden, kumardan vazgeçmiyor, evin ve çocukların ihtiyaçlarını karşılamıyor, baskı ve şiddeti alışkanlık haline getirmişse, kadında bir ömür boyu bu erkeğin derdini çekmek zorunda değildir.

Aslolan suçluyu doğru tespit etmek, meselenin kaynağına inebilmektir.

Kadının da İslam’a göre erkeği (EŞİNİ) mahkeme kararıyla boşama hakkı vardır.

Burada boşamak mı daha doğru?

Yoksa elde tutmanın çaresini aramak mı?

Karar sizin

Hanımların affına sığınarak yazıyorum.

Binlerce lira verilerek yapılan estetik ameliyatlarda acı yok mudur?

Güzelleşmek için acıya sabreden hanımlar, çocuklarının ve yuvasının hatırına aynı sabrı hatta fazlasını göstermesi gerekmez mi?

Ne alaka aynı şey mi diye hemen itiraz etmeyiniz.

Her ne sebeple olursa olsun kadın kendi canını kendisi acıtıyorken oluyor da adamın gırtlağına getirdiğinde,  eşi tarafından canı acıtılınca niçin kıyamet kopuyor.

O halde hanım hanımcık olsun yaramazlık yapmasınlar.

Şiddet affedersiniz dayak hiçbir şekilde savunulmaz.

Fakat kadınlar sütten çıkmış ak kaşık mıdır?

Tek suçlu erkekler midir?

Çünkü burada sıkıntının kaynağı kadın sıkıntı çeken erkektir.

Bu hadise erkekten ziyade kadınla, kadının karakteriyle alakalıdır.

Hiç merak etmediniz mi dayak niçin cennetten çıkarılmıştır?

Dayak cennette işe yaramaz ki

Dünyada işe yarar

Ziya Paşa dememiş mi?

Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir

Ben demedim.

Ziya Paşa dedi

Kızacaksanız ona kızın

Ayrıca ben dayağı savunan bir insan değilim.

Cezaya da hepten karşıda değilim

Ceza varken suçlar önlenemiyor, suçluların önü alınamıyorsa ya hepten ceza kaldırılırsa her şeye rağmen asıl olan aile mutluluğudur.

Teferruata takılmak mutluluğu kaçırmaktır.

Bizde evlilikler bir ömür boyu acıyı ve sevinci paylaşmak için yapılır.

Kadınlar annedir, eştir, eli öpülesi varlıklardır.

Ama şüphe uyandıracak

Eşini huylandıracak,

Güveni sarsacak

Davranış yâda davranışlarda bulunmamalıdırlar

Dayaksız ve huzur dolu günler temennisiyle

Yarınınız bu gününüzden mutlu olsun.

Kalbiniz iman,

Eviniz huzur,

Cebiniz para dolsun.

ŞİDDET SON BULSUN     AMİN

“Eski Ülkücü” Gailesi

Rahmetle andığımız Galip Erdem‘in “Ülkücünün Çilesi” isimli meşhur makalesi her dem taze. Bir de sağda-solda, alan çalışmasında ikide bir “eskitme” ülkücü tipi çıkıyor karşımıza.

Neymiş; ocağı o kurmuşmuş, partiyi o kurmuşmuş, sendikayı o kurmuşmuş, zamanında şu kadar hoplamış – bu kadar zıplamış. Sendikalar siyasiymiş de o zaman X partinin mitinglerine gidiyormuş, şimdi Y partisinin.

İnsanın değeri aradığı şeydir” der Mevlâna. Arayışımızı hak aramak, haksızlık karşısında susmamak ve tüzüğünüzün gereğini yapmak üzre icraya çalışıyoruz. Siyasal algının sendikalardan çok onu niteleyenlerin zihninde olduğunu anlatıyoruz, tık yok.

Ne dersen de, ne anlatırsan anlat vatandaşın fikr-i sabiti Nuh deyip Çimento Fabrikası dememek üzere. Üstelik siz kazanımlardan ve kazanımlar için birlikte mücadeleden bahsederken az pişmiş siyasetçi gibi mal beyanına başlıyor. Hem iktidara yalakalık olsun diye eteklerine tutuşmuş meeee’mur örgütlerinin paçalarına tutunmuş hem de muhalefeti idare ediyor.

Hem AKP’ye oy veriyor, hem MHP’liyim diyor. Hem fırsat gözetiyor, hem stepne bulunsun diye çocuğunu ocağa-bucağa gönderiyor. Hem falan sendikanın kurucusuyum diyor, hem filan sendikada zıp zıp zıpırlık yapıyor. Hükmolsun; o Filankes Sen‘deki ‘eskici ülkücü‘ sayısı Falan Sen‘deki Galip Ağabey‘in çilelilerinden kat kat fazla.

Bu arkadaşları her biri bir okul müdürlüğünü geçici mesken tutmuş görünce içim sızlıyor. 7 Kocalı Hürmüz‘ü görmüştüm ama Hürmüz‘ü canlandıracak bu kadar çok ‘er kişi‘ olduğunu tahmin edememiştim. Her birerlerinin ruhuna fatiha mahiyetinde tek tek kendilerine anlattığım sosyolojik saptamaları topluca topunun topuğuna bir sıkımlık macun kabilinden tekraren paylaşıyorum:

  • Ölen Papa da (Jean Paul) ‘eski ülkücü‘ idi. Mehmet Ali Ağca ile çok sıkı

fıkıydılar.

  • Eski ülkücü‘ ile pire zıplama yarışına girmişler. Malum pire kendi ağırlığının

4-5 katı zıplayabiliyor velâkin ‘eski ülkücü‘ pireyi geçmiş.

  • Eskitme vernikte, eskilik antikada güzel. Siz Eskişehirli misiniz?
  • Eskimiş ülkücülüğün son kullanma tarihi, tedavülden kaldırılış kararnamesi

ya da geri dönüşüm kutusu yok mudur?

  • Bu ‘Eski Ülkücüler‘ bu yeni zamanda, hep aynı ifadelerle aynı cümleleri

nasıl kurabiliyorlar yada arkalarında hangi tek tip örgüt var?

  • Eski Ülkücü‘nün filesi iktidar – iktidar dolaştığı halde neden halâ dolmuyor?

 

 

Irkçılık Nedir, Irkçı Kimdir?

0

 

Son günlerde siyasî iktidarın bazı sözcüleri her ağızlarını açtıklarında birilerini ırkçılıkla itham ediyor. Ağır ifadelerle sataşıyorlar. Bu felsefesiz, içeriksiz ve yakışıksız dil ağır bir cevabı hak ediyor. Fakat böyle bir dil, milli ve dini terbiyemizi aşmaktadır. Bu nedenle, birkaç ön açıklama yapıp, kimin ırkçı olduğunu göstereceğim.

Kelime olarak ırk; esas ve kök manasına gelir, dilimizde cins manasında kullanılır. Batı dillerinde ırk (race) kelimesi muayyen bir hayvanın yapısal özellikler bakımından diğer hayvanlardan farklı oluşunu ifade eder. Yani biyolojik bir terimdir, anatomik tipleri anlatır. “İyi cins’ tanımı hayvanlar için geçerlidir. İnsan için böyle bir ifade kullanılamaz. İnsan ırklarını tasnif için antropologların deri rengini ve kafatasını esas almış olmaları meseleyi fizikî bir hususiyete bağladıklarını gösterir. Zaten “ırklar ağırlıklı olarak biyolojik terimler arasında yer alır. Deri rengi, boy ve farazî olarak kabul edilmiş genetik ayrımlar gibi fenotipik ayrımlar üzerine belirli bir vurguyla tartışılır.’

Irkçılık ise bir ideoloji ve davranış biçimi olarak milletten daha çok ırkla ilgili bir yaklaşımdır. Irkçılık, milliyetçiliğin aşırı türleri içinde yer alır. Milliyetçiliğe yönelik eleştirilerin ve tepkilerin önüne ve arkasına ırkçılığın yerleştirilmesinin nedeni budur. İnsan bedenine gönderme yapan bu kelime nefsi vahide olan insanı ifade edemez. İnsanı ırkla tanımlamak onu nesneleştirmektir. Benedict Anderson’un milliyetçilikle ırkçılık arasında kurulan bağ üzerine yaptığı değerlendirme çarpıcıdır: “Milliyetçilik, tarihî mukadderatın terimleriyle düşünür. Oysa ırkçılık, zamanın başlangıcından bu yana iğrenç bir çiftleşmeler dizisiyle aktarılan ebedî bulaşıklıklar rüyası görür. Irkçılık rüyalarının kökenleri millet değil, sınıf ideolojilerinde, en çok da yöneticilerin kutsallık “mavi” ya da “beyaz” kan iddialarında, aristokratlar içi üremelerde yatar. O hâlde modern ırkçılığın farazî aile babası, bir küçük burjuva milliyetçisi değil, kendilerini kutsal ve imtiyazlı gören yöneticilerin ve aristokratların imalatıdır.” Bu değerlendirme siyasî anlamda ırkçılıkla-iktidar biçimleri arasında bir yakınlığın olduğunu gösterir.

Irkçılık insanı bir beden / fizikî şekil gördüğü için ahlak dışıdır. Türk milliyetçiliğinin iki teorisyeni ırkçılığın birlikteyaşama, millet olma ruhundan uzak düşmek ve ahlaksızlık olduğunu vurgular. Rahmetli Ziya Gökalp farklı dini-politik hareketlerin millet kavramına yükledikleri anlamları tahlil ettikten sonra şöyle der: “Her insan kanları aynı olan insanlardan çok dilde ve dinde ortak olduğu insanlarla birlikte yaşamak ister. Çünkü insan oluşumuzun özelliği bedenimizde değil, ruhumuzdadır. İnsan için manevî yapı, maddî yapıdan önce gelir. Bu yüzden milliyette şecere aranmaz. Yalnız eğitimin ve ülkünün / mefkûrenin milli olması aranır.” Rahmetli Erol Güngör ise ırkçılığın ahlaksızlık olduğunu şu ifadelerle dile getirir: “Eğer soyaçekim bizim ahlakımızın temelini teşkil ediyorsa o zaman insan neslini tıpkı cins atların yetiştirilmesinde olduğu gibi fizikî ve fizyolojik bakımlardan ıslah etmek gerekir. Eğer ahlakî şahsiyetimiz doğuştan gelmiyor da, sonradan içinde yaşadığımız toplumda kazanıyorsak, o zaman da eğitim yoluyla gençlere istediğimiz şekilde bir ahlak aşılamak mümkündür.” Yani insanın bedeni, fizikî özellikleri; işlevsel bir değere sahiptir. Oysa insan benliğini oluşturan unsur kültürdür. İnsan benliği değerlerin eğitimi yoluyla şekillenir. Eğer bunun aksi söz konusu olsa herhangi bir değerlendirme durumunda insanın bedenini temel almamız gerekir.”

Her iki milliyetçi düşünüre göre “ırk kavramı, zoolojik bir mefhumdur. İyi cins hayvanı seçmek için kullanılır. Bu da ancak hayvan pazarında geçerlidir. İnsanı bir beden ve fizikî şekilden ibaret görmek “insanı nesneleştirmek” olduğu için ahlak dışıdır. Her millet tarih sahnesine etnik bir mahreçle çıkar. Fakat bu etnik köken genişledikçe milletleşir, sosyo-psikolojik ve hukukî boyut kazanır.

Felsefeden ve sosyal-psikolojiden habersiz kişiler ırkçılığı “etnik duruma” gönderme yapmaktan ibaret sanıyor. Bu ırkçılığın sadece bir türüdür. Irkçılığın, dolayısıyla ahlaksızlığın alanını daraltarak kendine alan açmak isteyen kesimlerin son dönemde başvurdukları bu okuma biçimi kelimenin tam anlamıyla bir çarpıtmadır. Irkçılık söylemi iktidar ve iktidar alanlarıyla içiçedir. Farklı unsurlar içerir ve farklı tutumları barındırır. Bunlardan bir kaçını sırlayarak siyasi iktidarın sözcülerine kimin ırkçı olduğunu hatırlatalım.

BİR: Irkçılık; bir yöneticinin ve seçkinci sınıfın öteki üreterek insanın bedenini siyasi hâkimiyetinin malzemesi yapmasıdır. “Biz ve onlar” ayrımı üzerinden bütün iktidar alanlarını kendi amaçlarına uygun olarak tanzim edenler ırkçıdırlar.

İKİ: Her şeyi en iyi kendisinin iyi bildiğini ve kendi düşüncesinin dışında söylenen her şeyin saçma olduğunu dile getiren ve bunu ideolojik üstünlük olarak sunan bir anlayış ırkçıdır. Çünkü böyle bir anlayışa sahip olan dini-politik yapı farklı bir görüşe açık değildir. Bu tutum başkasına savaş açmaktır: Farklı düşüneni ve muhalifi iktidarın belirlediği iradeye uymaya zorlamak dolaylı ve etkin şiddet biçimidir. Bu yönüyle ilk ırkçı şeytandır. Her durumda herkesi ayartmaya çalışır. Bu bağlamda herkesi belli bir görüşü kabul etmeye zorlamak, bu olmazsa içeri tıkmak ırkçılıktır.

ÜÇ: Millet, insanlığın birlikte yaşama tecrübesinin bir ürünüdür. Millet, sosyo-psikolojik ve hukukî esaslara dayanır. Milleti sosyo-psikolojik ve hukukî esasların dışına taşıyarak kabileler oluşturma girişimi ırkçılıktır. Sosyo-psikolojik ve hukukî esaslara dayalı Türk Milleti yerine her ağzını açtığında kabile isimleri sayanlar saf ırkçıdırlar.

DÖRT: Birlikte yaşamanın ve birbirine güven duymanın teminatı olan hukuku imtiyaz alanı haline getirmek ırkçılıktır. Muhalifleri mahkûm etmek, taraftarları korumak üzerine kurulan bir hukuk anlayışı imtiyaz alanı oluşturmaktır. Her imtiyaz alanı bir seçkinciliğe gönderme yapar ki siyaset felsefesinde bunun adı ırkçılıktır.

Başkalarını ırkçılıkla itham eden iktidar sözcüleri sadece şu tabloya baktıklarında kendi resimlerini görürler. Bir ağacın cinsini gösteren meyvesidir. Ne dediğinize değil, ne yaptığınıza bakın. CNN TV’de 375 gün içeri tıkılan bir gazetecinin / Nedim Şener’in gözyaşlarına şahit oldum. Bu tablo siyasî pratiğin cinsiyetini çok iyi anlatıyor. Oraya buraya sataşana kadar bir etrafınıza bakın. Bir kez daha düşünün. İktidarı kaybettiğiniz de “size iyi yaptığınızı söyleyen hiç kimse yanınızda kalmayacaktır.”

 

 

 

Sivas Olaylarının Düşündürdükleri

 

2 Temmuz 1993 Cuma günü, Cuma namazından sonra çıkan olaylar, bütün yurdu üzüntüye boğmuştur. Olayın ne yönünden bakılırsa bakılsın tasvip edilecek, doğru görülecek bir tarafı yoktur. Elbette “Es-Sebebü ke’l – fâil.” yani sebep olan yapan gibidir hükmünce olaya sebebiyet veren Aziz Nesin’in bu olaylarda payı ve sorumluluğu büyüktür. Hatta birinci derecede olayların çıkmasında rol sahibidir. Bu bakımdan Aziz Nesin’i bu olaylar yüzünden temize çıkarmak mümkün değildir.

Fakat ona tepki olarak yakıp yıkmanın ve otel yakmanın ve onlarca insanın ölümüne yol açacak taşkınlıkların da, savunulacak bir tarafı, benimsenecek bir yönü yoktur. Olamaz da. Bizce olaylar, bir kısım dinde samimî insanımızın, aklî yönden muhakemesizce davranışlarının bir sonucudur. Onlara göre İslâm, rencîde edilmiş, yara almıştır. Sebep olan bellidir. Cezalandırılmalıdır. Madem ki resmî kişiler, bu hususta duyarsızdır. Öyleyse suçlulara hadlerini bildirmek biz Müslümanlara düşmektedir. Yani devlet gereken hassasiyeti göstermemiştir. İslâmı savunmak da bizzât bize / sâde vatandaşa kalmıştır.

Bütün yanılgı ve yanlış değerlendirme, bir kısım kimselerin kendilerini devletin yerine koymasından ileri gelmiştir. Kaldı ki, onların anladığı mânâda bile, devlet olsaydı, yine böyle davranmazdı. O halde hatâ nereden, nasıl kaynaklanmıştır? Hatâ:

1) Vatandaşın devleti yok saymasından!

2) Yok saydığı devletin yerine kendini koymasından!

Burada karşımıza bir soru çıkmakta:

-Kişi veya kişiler; kendilerini devletin yerine koyarak, devlet adına kanunları tatbik edebilirler mi?

Önce tarihî bir olayı hatırlayalım ve sonra, günümüze nasıl ışık tuttuğunu hep birlikte görelim:

Bilindiği gibi Hz. Ömer; Ebu Lü’lü, Cûfeyne ve Hürmüzan’ın plânladıkları bir sûikast neticesinde şehit olmuş; Temim oğullarından biri de, Ebû Lü’lü’yü öldürmüştü. Hz. Ömer’in oğlu Ubeydullah, babasının defin işlerinden sonra Hürmüzan’ı bulup öldürmüş; Cûfeyne’yi de öldürmek üzereyken, Halife Vekili Suheyb, Ubeydullah’ı yakalatarak hapsetmişti.

Bu sırada Halife seçilen Hz. Osman; Hz. Ömer’in oğlu Ubeydullah’ı getirtti. Muhacir ve Ensar’dan orada bulunanlara “Nasıl bir hüküm vermemi tavsiye edersiniz?” diye sordu. Hz. Ali; Hz. Ömer’in oğlu Ubeydullah’a kısas uygulanmasını tavsiye etti. Fakat Hz. Osman bu olayı “Bütün sorumluluk bana aittir.” diyerek suçlunun diyet ödemesi şeklinde hükme bağladı. (Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi  -Hey’et-  2. Cilt, Zaman-çağ Yayınları, İstanbul -1992, S: 194 – 195)

Bilindiği üzere Hz. Ali, ilk üç halifenin âdeta adlî danışmanı mesabesindeydi. Ve Hz. Ali Adâlet-i Mahzâ’nın yâni her ne pahasına olursa olsun, sâdece ve sâdece adâletin tecellîsinin / yerine getirilmesinin tâkipçisi ve tatbikçisiydi.

Dikkat edelim: Hz. Ömer’in oğlu Ubeydullah; babasının kaatilinin yardımcılarından birini “İslâm’da kısas vardır. Yâni öldüren öldürülür.” hükmünce öldürüyor ve diğer sûikastciyi de öldürmek istiyor. Bu hareketinden ötürü Hz. Ali, Ubeydullah’a kısas uygulanmasını yâni onun da öldürülmesini istiyor. Çünkü Ubeydullah; kendisini devletin yerine koymuştur. Halbuki kısası uygulamak devletin vazifesidir. Kişi bunu kendi başına yaparsa kaatil hükmünü alır ve kendisine de kısas uygulanır.

300

İyi düşünelim. Devlet olmasa dahi, çünkü Hz. Ömer şehit edilmiş. Hz. Osman henüz Halife seçilmemiştir. Ortada bir otorite boşluğu var. İşte böyle bir ortamda bile, yâni bir bakıma devlet yokken dahi, kimse  -Hz. Ömer’in oğlu bile olsa-  kendisini devletin yerine koyamaz, onun adına hüküm veremez. İcraat yapamaz. Yaparsa, Hz. Ali’nin belirttiği gibi kısasa müstehak olur.

Bu tarihî olayın perspektifinden baktığımızda; Sivas olaylarında olduğu gibi, kişi veya kişiler; âdeta devlet adına  -ki hiçbir devlet bu şekilde varlığını göstermez-  kişi veya kişileri suçlayıp, haklarından gelmeye kalkamaz. Aksi takdirde, kendileri de suçlu durumuna düşer. Memleketi de bir kaosa sürüklemiş olurlar.

Bu kaos hâlinin İslâm’da adı fitne / karışıklık / anarşi / kör döğüştür. Kaldı ki Fitne; Küfür’den eşedd / daha şiddetlidir. Hele hele ülkemiz; Bölücülük gibi son çırpınışlarını gördüğümüz; çılgınca yapılan terör hareketlerine sahne olurken, birlik ve beraberliğe en çok muhtaç olduğumuz bir zamanda malûm kimseler  -her zaman yaptıkları gibi-  hezeyanlar sarfetseler bile, bizler akl-ı selim sahibi bir millet olarak, bu kışkırtıcı oyunlara âlet olmamalı. Asla sokağa dökülmemeliyiz. Sokak tuzaktır. Bilhassa dış düşmanlarımız bizi birbirimize düşürmek istiyorlar. Unutmayalım, yurt içindeki kavganın, iç gâlibi yoktur. Ancak dış gâlibi vardır. Kavga etmemiz; asıl onlar için bir anlam taşıyor. Kavga edelim de, ne için olursa olsun.

İyi bilelim ki, Kur’an; yurt içinde niza’ı / kavgayı  -sûret-i kat’iyede-  men’ ediyor / yasaklıyor. Hiçbir gerekçe  -haklı da olsak-  yurt içinde kavgayı, kardeş kavgasını onaylamıyor. Hepimiz muhabbet fedaileri olmaya mecburuz. Husumete vaktimiz olmamalı. Yurt içinde birbirimize muhabbetle mükellefiz. Husumeti ise ancak dış düşmanlarımıza karşı göstermeliyiz. Kaldı ki, İslâm tekliftir. Tehdit değil.

Hz. Mevlânâ’ya sorarlar: “Kâfir kimdir, göster bize?” “Siz bana mü’min gösterin, ben de size Kâfir göstereyim.” Diye soruya çok anlamlı bir soruyla karşılık verir. Yâni demek ister ki, siz lâyıkıyla mü’min olsaydınız, Kâfir kâfirliğinde kalır mıydı hiç?

 

 

 

 

 

 

Akaryakıt Zamlarına Bal Taktiği

 

SAHTE BALCILAR TEŞHİR EDİLİYOR: Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, içinde bal olmayan (glikoz ve polenden imal edilmiş) sahte bal pazarlayan bazı firmaları teşhir etti. Tüketicileri aldatan ve sağlık için tehlike barındıran bu ürünlerin satıldığı internet siteleri de Güvenli İnternet Hizmeti kapsamından çıkarıldı.

İletişim araçlarının en tehlikeli kullanım usullerinden biri, insan sağlığını hiçe sayan bu tip kuruluşların yaptığı gibi aldatıcı reklam ve tüketiciyi kandıran pazarlama taktikleri uygulamasıdır.

Aldatıcı reklam ve tüketiciyi kandıran pazarlama usulleri: Bunlar sadece ticari alanda değil, siyaset ve toplumsal dinamikleri yönlendirme alanlarında da sıkça kullanılır. Mesela Anayasa Referandumunda ve “Açılım” politikalarında bu yöntemler uygulandı. “Acı ilaçlar” bir kaşık bal ile birlikte içirildi. Anayasa Mahkemesi ve HSYK değişikliklerinde, “12 Eylülcülerden hesap sorulacak, kadınlara pozitif ayrımcılık yapılacak”, Kürt Açılımında ise “analar ağlamasın” sloganları kullanıldı.

Geçen hafta içinde benzin ve mazota 3 defa zam yapıldı.

Zam haberi ilaç değildir ama acıdır. Acı haberi veren yandaş medya benzer bir yöntem kullandı. Halkın tepki vermesini önlemek için iki taktik uyguladı.

1-    Önce, zamları yapan “Enerji Bakanının da isyan ettiğine” dair haberler yaptı. Bakan “biz iktidara geldiğimizde ham petrol 22 dolardı, şu anda 122 dolar. Yurt dışındaki ham petrol fiyatlarındaki artış ile dövizdeki yükselme nedeniyle maliyetler arttı ve zamlar zorunluluktan kaynaklandı” açıklamasını yaptı.

Petrolün 145 dolar olduğu Temmuz 2008 yılında bile 95 Oktan benzinin 3,5 TL civarında seyrettiğini ne Bakan söyledi, ne de medya bunu hatırlattı. Oysaki şu sıralar Petrol 123 dolar ve 95 Oktan benzinin litre fiyatı 4,7 TL‘ye yükseldi.

Uzmanlar önümüzdeki yakın dönemde petrolün 150 doları geçebileceğini öngörmekte. “Dolar kurunun sabit kaldığını varsayarsak, petrolün varil fiyatı, Temmuz 2008’deki seviyeye gelirse, benzinin rafineri fiyatının 2 liraya ulaşması anlamına geliyor. Rafineriden 2 liraya çıkan benzin de pompaya ulaşana kadar ÖTV, KDV, bayi ve dağıtıcı payı ile 5 lirayı aşacak.”

Çünkü şu anda benzinde dünyanın en yüksek vergisini ödüyoruz. Motorinde de dünyanın ilk 3’ündeyiz. Durum doğalgazda da aynı.

Euro bazında en pahalı benzin satan ülkeyiz. Bir litre benzinin fiyatı Türkiye’de 1.99 Euro. Kriz içindeki Yunanistan’da 1.74 , İsveç’te 1.68 Euro. Bunlar en pahalı benzin satan ülkelerden seçtiklerim. Türkiye’deki fiyatın yarısından azına benzin satan onlarca ülke var. Bunların çoğu da petrol ülkesi değil.

2-    Yandaş medyadan bazıları da sanki petrol fiyatlarını düşürmeye yönelik bir çaba imiş gibi, zam haberinin bir parçası olarak, “Türkiye (Tüpraş)  İran’dan ham petrol alımını yüzde 20 (yani bir milyon ton) azaltacak ve bu kadar petrolü Libya’dan alacak” haberini verdi.

Haberin veriliş tarzı ile İran’dan petrol alımının azaltılması suretiyle daha ucuza petrol tedarik edilebileceği izlenimi verilmeye çalışıldı. Oysaki gerçek bu değildi.

a- Tam tersine bir durum söz konusu olduğu içindir ki, Merkez Bankası “petrol ticareti için daha maliyetli alternatif güzergâhların kullanılması büyük riskler doğurabilir” uyarısında bulundu.

b- İşin gerçeği ABD İran’ın petrol ve finans sektörüne yaptırımlar uygulatmakta idi ve Türkiye’nin de bu yaptırımlara dâhil olması için baskı yapıyordu.

ABD Başkanı Obama İran’a uygulanan tek taraflı ABD yaptırımlarıyla ilgili olarak, “İran petrolüne alternatif yeterli kaynağın bulunduğu, İran’dan ham petrol alımını azaltmayan ülkelere yönelik yaptırıma gidecekleri konusundaki kararlılığını açıkladı.” Obama ayrıca “Türkiye’nin İran’dan petrol alımına büyük oranda bağımlı olmasına rağmen bunu yüzde 20 azaltacak olmasından duyduğu memnuniyeti” ifade etti.

c- ABD, böylece ambargo uyguladığı İran’ı sıkıntıya sokarken, aynı zamanda Libya’da iş yapan kendi petrol şirketlerinin kârlarını artırmasını ve bu arada Libya’da işbaşına getirdiği yeni yönetimin güçlenmesini sağlamış olacak.

d- İran petrolü piyasadan eksildikçe, küresel arz ve talep arasındaki denge bozulacağından fiyatları artırıcı etki yapacak.

SONUÇLAR:

1- Türkiye’nin İran yerine Libya’dan petrol alması bizim kendi irademizle verdiğimiz bir karar değil. Ve bize ekonomik faydası yok.

2- Türkiye doğrudan vergi toplayamıyor. Dolaylı vergiye mahkûm. Benzin, mazot, doğalgaz ve elektrikteki vergiler düşmeyecek.

3- Petrol fiyatları ve dövizdeki yükselme devam ettikçe akaryakıt, doğalgaz ve elektrik zamları devam edecek. Nitekim Elektriğe yüzde 9.26, doğalgaza yüzde 18.72 lik müthiş zamlar geldi. Muhtemelen “yine yeni yeniden” zamlar gelecek.

4- Bu zamlar Türk halkının alım gücünü düşürecek, enflasyonu artıracak, büyüme hızımız düşecek.

5- Halkı aldatıcı reklam ve pazarlama taktikleri ile verilen haberler gerçeği değiştirmez. Bu tür haber verenlerin de teşhir edilmesi lazım.

*****

Bu sonuçları okuduktan sonra bile, sizin ağzınızın tadı bozulmasın.

Bakın en ballı sözü de yine Enerji Bakanı Taner Yıldız söyledi: “Vatandaşların geliri arttığı için, fiyatlar artsa da pek önem arz etmiyor.”

Sayın Bakan, kanaatimce sürçü lisan eseri olan bu sözlerinin kimseye faydası olmadığını özellikle de kendi konumundakiler için zararlı olduğunu fark etmiş olmalıdır. Zira “ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler” diyen Marie Antoinette’i çağrıştıran bir ifade bu.

 

Toplumumuzun Kaybolmuş Figürleri(I) / Külhanbeyleri

Külhan Türk hamamlarının önemli bir bölümüdür. Hamamda kullanılan sıcak su bu alanda ısıtılırdı. Büyük bakır tekneler içindeki su, burada odun ateşiyle kaynatılırdı.

Hamamın bütün bölümleri, külhandan gelen sıcak havanın galeriler vasıtası ile her yere dolaştırılarak,  ulaştırılmasıyla ısıtılırdı. Bu sıcak hava kanallarına cehennem adı verilirdi.

Genelde kış aylarının olumsuz ve soğuk günlerinde evi, barınacak yerleri olmayan, başı boş, yersiz, yurtsuz kimseler, belli bir  sınava tâbî tutulup bunu başardıklarında, hamamın külhan bölümünde kalmaya hak kazanabilirlerdi.

Külhana yeni gelen ve sığınmak isteyen kişiye iki basamaklı bir uygulama  yapılırdı;

İlkin Külhanbaşı, yeni gelene boş bir torba verirdi. Bu torbayı alan aday şeker, un, pirinç ve yağ dilenerek sokak sokak gezer torbayı doldurunca da külhana dönerdi.

İkinci olarak külhanda üç tane lenger çıkarılırdı. İkisinde pilav, birinde de helva yapılırdı. Külhanın eski sakinleri kaşıklarıyla tencerelerin etrafına oturur, deste başının (külhanbaşı) besmelesiyle, yemeğe başlarlardı. Yeni aday ayakta bekler ve gereken hizmetleri yapardı. Yani su, tuz ve ekmek servisi gibi.

Yemek sona erince, yeni gelen de yemek yer ve duaya geçilirdi. Daha sonra hep beraber külhana özgü bir deyişi hep beraber söylerlerdi ve hû çekerlerdi. Bu deyiş şöyle başlardı;

 “Bu ocağın adı külhandır.
Yersiz, yurtsuzlara mekândır.
Nice erler yetişmiş candır.
Kim bilir şimdi nerde, pinhân(sır)dır.

…”

Daha sonra Layhar’ın gömleği olarak bilinen büyük boy bir gömlek ortaya getirilir, son gelenle eskilerden biri aynı anda bu gömleğin içine girerlerdi. Gömleğin yakasından iki kafa çıkarken, sol taraftaki yeni gelenin kolu gömleğin sol kolundan, diğerinin kolu ise  gömleğin sağ kolundan çıkardı.

Külhanbaşı ” işte biz böyleyiz, burada senin benim olmaz. Bir vücudun, birimiz sağ birimiz sol kolu gibiyizdir” der. 

Son olarak herkes, baş, işaret ve orta parmağının arasına bir lokma ekmek alır tuza banar ve yerdi. Pirleri Layhar için Fâtiha okuyarak töreni bitirirdi.

Burada yaşamını sürdürenlere külhanbeyleri denirdi.

Ancak 1700’lü yıllardan sonra külhanbeylerinin büyük bir değişimle dejenere oldukları görülmüştür, daha önce yumuşakbaşlılık ve  ianelerle yaşamlarını sürdüren bu insanların bir bölümü, işi haydutluğa ve zorbalığa dökmüşlerdir. Giderek kendilerine özgü konuşmaları ve kılık kıyafetleriyle toplumun yasadışı ve istenmeyen kişileri olmuşlardır.

Jargonları, Türk argosuna önemli kazanımlar sağlamıştır. Dilleri,  kofi atmak, palavrayı tutturmak, cicozu çekmek, tabanı yağlamak, kandil söndürmek, tahtalı köye postalamak, çakıştırmak gibi sözcüklerin yanı sıra zamanla küfürlü bir üsluba dönüşmüştür. 

En çok bilinen ve  günümüze ulaşan,  bazı eski orta oyunlarında, karagözdeki  külhanbeyi nârasıdır ki hâlâ temsillerde, sinemalarda ironik sahnelerde karşımıza çıkar : ” Anamı kesen ben! Babamı kesen ben! Sülâlemi doğrayan ben! Var mı bana yan bakan?”

Görüldüğü gibi bu ifade, külhanbeylerinin yaşadıkları cemiyetten,  Türk töre, örf, anane ve inancından ne kadar kopuk olduklarını anlatan en iyi  göstergelerden biridir.

Külhanbeylerinin giyim kuşamları da kendilerine has özellikler taşırdı. Kolları bol, göğsü açık, kirli, beyaz mintan, bellerinde kuşak, bol paçalı siyah pantolon ve yumurta topuklu yemeni giyerlerdi. Ceketlerini giymez, omuzlarına asarlardı. Fesleri bir gözlerinin üstüne düşük olarak giyerlerdi.

Yürümeleri de değişikti. Kabara kabara bir omuzları öne sarkık olarak yan yan, çağanoz gibi yürürlerdi.

Sağa sola sataşmak, sarkıntılık, hırsızlık, soygunculuk, sarhoşluk ve sahtekârlık sıradan günlük işleriydi. Her gün ya karakol görevlisinden ya da mahallin kabadayısından bol bol dayak yerlerdi.

Birbirlerini lâkapları ile tanırlardı. Arakçı, Ciroz,  Kılçık, Nargileci gibi.

Çağdaş toplumsal düzenlemeler, külhanbeylerinin yaşam alanlarını ortadan kaldırmıştır. Bu zorba ve haylaz tayfaları tarihe karışmışlardır. 

 

 

 

Mona Rosa ve 4+4+4

 

Uzun bir dönemi şiiri ve fikir donanımı ile etkileyen Sezai Karakoç son röportajında belki de bilinen tüm kültleri yok etti. Mona Rosa adlı şiiri ile ilgili bilinen o efsane hikâyeyi bırakın anlatmayı isminden bile bahsetmedi. Dolayısı ile o efsane bir şekilde zihinlerde buğulandı ve zihinlerden firar etmeye meyletti. Hakikat meylettirildi…

Şiirden kısaca bahsetmek lazım. Bir aşk şiiri; ama günümüze kadar gelen en kült aşk şiiridir. Uzunca ve hisar dergisinde yayınlandıktan sonra ancak şairin dile getirmesi ile ortaya çıkan akrostişli bir şiirdir. Çetrefilli ve bir o kadar kişiyi sarıp sarmalayan ve içinde kocaman bir yaşam yatan şiir…

4+4+4’de gelince 1800’den günümüze iki yüz yıllık pozitivizmin şırıngaları -yer yer Anadolu’da tutmasa da- sürekli enjekte edildi bu ülkeye. Hala o şırınganın etkisinden çıkmayanlar bunun devam etmesini kavga ile provoke ile engellemeye çalışıyorlar. 28 Şubat son sancısı ile büyük bir hamle yapılan ve bunun bin yıl süreceğini hayal eden komite büyük bir kırıklık yaşadı. Bu kırıklar ise Allahın izni ile Silivrilerde tefekkür edilmeye yollandı.

Eğitim sistemimizde yapılmak istenilen değişiklik ise bir intikamdan bir öç almadan bir kişisel hesaplaşmadan çok gelecek nesli kurtarma girişimidir. Şöyle ki; sekiz yıllık kesintisiz eğitimle başlayan süreçte öğrenciler kuvve-i akliye istidanı kullanmaktan ve kullandırılmaktan çok bu istidat kuvve-i gadabiye’ye şeheviye’ye  sevkedildi. On beş yıllık sürede ve süreçte kendinden emin olmayan, savrulmaya her an hazır ve ahlaki temellerine dinamit konulan bir nesil ve robot/tekdüze düşünen atıl nesil yetiştirilmeye çalışıldı. Başarılı oldukları kısmen de olsa doğrudur. Fakat muvaffak olamayacaklar Allahın izni ile ve olamadılar da…

Kur’an-ı Kerim dersinin ortaokullarda ve liselerde seçmeli ders olarak okutulacağı ve imam-hatip liselerinin orta kısımlarının yeniden açılacağı bir süreçte Müslümanların kendilerine gelmelerinin “Ben Müslümanım” demenin yaşamlarına giren fiili tarafın etkisi iledir.

Evlatlarımızın edepli ve adaplı ve de ahlaki düsturlara riayet ederek akli ve nakli ilimleri okuyarak marifete ulaşmaları en temel amacımızıdır. Umarım kız liselerinin yeniden açıldığı ve çoğaltıldığı; normal okullarda da erek-kız eğitiminin öğrencilere zarar vermeyecek hale getirilmesi en ön sıradaki dualarımızda yer alır. Mona Rosa efsane mi gerçek mi bilemem; ama eğitim sistemi varlığımız kadar gerçek. Bu sistemi ebedi olan tarafa çevirmek -dünyayı unutmadan- yaşantımızla ilgilidir. Kazananlar hep yaşayanlar olacaktır…

 

 

Fransa’nın Dilovası’nda Ne İşi Var?

Dün ulusal ve yerel gazetelerde Fransız Le Monde’a gazetesinin haberi ile ilgili ayrıntılı bilgiler yer alıyordu. Gazete olarak haber merkezimize servis edilen bu habere fazla itibar etmedik. Konu ulusal ve yerel basında ayrıntılı bir şekilde işlenince, bizde konuya Fransız kalmamak için kaleme sarıldık. Önce şu soruya cevap arayalım.

Fransızlar Dilovası’nda Ne Arıyor?
Bu soru çok önemli. Bu soruya cevap vermeden Fransızlar ve Fransa sömürgesini anlayamayız. Tarih boyu Fransa, Türkiye’yi ve Türkleri düşman gören bir ekol ve zihniyet tarafından yönetilmekte. Yıllar önce ‘Afrika’da Osmanlı Fransız Mücadelesi’ adlı bir kitap okumuştum. Fransa dünyayı sömürmek için öncelikle Osmanlının yıkılmasını, Osmanlı coğrafyasındaki bir çok ülkenin sömürülmesini planlamış, buna öncelikle Afrika dan başlamıştı. Bugün Afrika coğrafyasının büyük bir kısmı Fransız sömürgesi altında insanlar inim inim inliyor ve insanların ölüm yaşı ortalaması 40 civarında. Son yıllarda Fransa Türkiye’ye karşı düşmanlığını Türkiye’ye açıkça ortaya koymakta. İçte ve dışta Türkiye’yi zora sokacak plan ve propagandalar uygulamakta. 
En ünlü gazetelerin Dilovası’na gönderen Fransızlar, Türkiye’de boş durmamakta. Diyarbakır ve Doğu Anadolu’da cirit atmakta. Fransızlar, Diyarbakır ve Doğu Anadolu’da ne arıyorsa Dilovası’n da da aynı şeyi aramakta. Türkiye’nin birlik ve beraberliğini içte ve dışta yok edebilmek için bütün güçleriyle çalışmakta.
Fransa’yı Tanımak İçin Afrika’yı Görmek Gerek
Dilovası’nda çevre kirliğini araştıran Fransız gazetesi Le Monde’a yöneticilerini Afrika ülkelerini görmeye davet ediyorum. Fransız sömürgesinin ne olduğunu gidip orda görsünler. Ben Kuzey Afrika’nın Tunus, Fas, Batı Afrika’nın Mali, Nijer,Burkina Faso Orta Ofrika’nın Çad, Kamerun ve Nijerya, Doğu Afrika’nın da Etiyopya bölgesini adım adım gezerek belgeseller çektim. Fransızlar bu bölgelerin adeta bu bölgelerin kanını iliğini sömürmüş bütün değerlerini sömürerek, her bakımdan işgal etmiş. Dünyanın en fakir üçüncü ülkesi olan Burkina Faso’da her hafta altın dolu bir uçak Fransa üzerinde Hollanda’ya kaçırılırken, Burkina Faso’lu insanlar 40 yaşında ölüyorlar, üç çocuktan ikisi çocuk yaşta ölürken açlık ve fakirliğin pençesinde inim inim inliyor. Le Monde’a gazetesi ve Türkiye’deki Fransız sevicileri sadece Burkina Faso’yu görsünler ve Fransız sömürgeciliğinin ne olduğuna baksınlar. Eğer Burkina Faso’ya gidemezlerse biz gidip geldik.Arzu ederlersehttp://www.gebzegazetesi.com/yazar.asp?yaziID=12243 linkinden okuyabilirler…
Osmanlı Fransız Mücadelesi Devam Ediyor
Bugün Türkiye kendine gelmekte, hem içte hem de dışta gücüne güç katarak çalışmalarını sürdürmekte. Fransa Osmanlı’yı yıkıp yok ederek sömürge yaptığı Dünya’daki birçok ülkeyi tek tek kaybediyor. Arap Dünyası ve Afrika dünyasında Türkiye sevgisi had safhada. Türkiye 55 ülkeli Afrika da yıllarca 12 ülkede büyük elçisi vardı. Bugün bu büyükelçilik sayısı 30 a yaklaştı. Korku ve dehşete kapılan Fransa Türkiye’yi içerden karıştırmak bölmek ve parçalamak, ayrıca fakirlikten inip inim inleyen Ermenistan’ı tepe tepe kullanmakta. Sözde Ermeni  soykırımı ile Türkiye düşmanlığı yapmakta. İsterseniz Afrika da ki Osmanlı Fransız mücadelesi ile ilgili 
www.belgeselyayincilik.com’da ki http://www.belgeselyayincilik.com/gezi-yazilari/yurt-disi-gezi-yazilari/afrikada-osmanli-medeniyeti linkini okuyabilirsiniz. Ermenistan da ki Fransa sömürgesi yüzünden yaşanan fakirliği ise http://www.belgeselyayincilik.com/gezi-yazilari/yurt-disi-gezi-yazilari/ermenistan linkinden rahatlıkla okuyabilirsiniz. Hem Ermenistan’ı da karış karış gezip Fransız lobisinin Ermenistan’ı nasıl fakir bıraktığını bizzat yerinde görmüş araştırmış bir gazeteci olarak Türkiye’de Fransız lobisi ve ermeni destekçileri Ermenistan da yaşanan fakirliği görmeye davet ediyorum.
Dilovası’nda Çevre Kirliliği Yok mu?
Dilovası’nın 35 yıllık canlı şahidiyim. Dilovası’nın nerden nereye geldiğin en yakın bilen gazetecilerden birisiyim. Bu konuda ciddi araştırmalar yapıp, belgesel çeken, tarihe not düşüp zamana noterlik yapan bir insanım. Dilovası’ n da elbette bir kirlilik var. Son yıllarda bu kirliliğin önüne geçmek için devlet, belediye ve Dilovası halkı âdete seferberlik başlattı. Sanayicilerin büyük bir kısmı iyi niyetle çalışmalar yapıp, bacalarına filtre takıyor. Arıtma tesisleri çalışıyor. Bölgede planlı bir sanayileşme söz konusu. Elbette sıkıntılar ve sorunlar var bu sıkıntı ve sorunlar her geçen çözüm yolunda ilerliyor. Fransız gazetesi Le Monde’a Dilovası’nı gündeme getirerek Türkiye’yi küçük düşürmeye çalışıyor. Dilovası’nın ilçe yapılmasıyla sorunların çözümü yolunda çok önemli atımlar atıldı.

 

Delinin Zoruna Bak !

 

Bu vatanın Türk Vatanı,
Bu milletin Türk Milleti,
Bu devletin Türk Devleti,
Bu bayrağın Türk Bayrağı,

Bu ordunun Türk Ordusu olduğunu içlerine sindiremeyenler var! Bunlar gıpta edeceklerine  -yazık ki-  yersiz bir haset / çekememezlik içindeler!

Oysa bu vatan deyince; Türk adı altında, bu ülkede yaşayan  -menşei ne olursa olsun-  herkesin vatanı olduğunu anlıyoruz.

Oysa bu millet deyince; Türk adı altında, bu vatanda yaşayan  -aslı faslı ne olursa olsun-  her kavmi,  her unsuru kastediyoruz.

Oysa bu devlet deyince;  -kökeni ne olursa olsun-  herkesin devleti olduğunu düşünüyoruz.

Oysa bu bayrak deyince; gölgesinde yer alan, barınan  -soyu sopu ne olursa olsun-  herkesin bayrağıdır diye biliyoruz. Kaldı ki bu bayrak; rengini şehit kanından, Ay’ını İslâm sembolü Hilâl’den almıştır.

Demek ki bu ordu; senin benim  -alt kimliği ne olursa olsun-  herkesin ordusudur.

Nitekim o ocağın kapısından hangimiz girmedi ki?

O ocağın kışlasında hangimiz kalmadı ki?

O ocağın aşından hangimiz yemedi ki?

Kutsal vatan nöbetini hangimiz tutmadı ki?

Kaldı ki bu ordunun askeri “Mehmetçik”tir. Yâni bu ordu Hz. Muhammed’in ordusudur.

İstiklâl Marşı’nda:

Bu ezanlar ki, şehadetleri dînin temeli
Ebedî, yurdumun üstünde benim inlemeli

Diyen bir milletin yâni senin benim hepimizin Ezan-ı Muhammedî’sini koruyan ordudur.

Kısaca Türk Ordusu; Peygamber Ocağı’dır. Hepimiz, sırasında bu ocak uğrunda baş koyacak olanlar değil miyiz?

Onun uğrunda tertemiz alnımızdan vurulmayı göze alacak olanlar değil miyiz?

O Hilâl uğruna Güneşler gibi batıp, şehit olmayacak mıyız?

Zira hepimiz  -aslımız ne olursa olsun-  aynı vatanda yaşamıyor muyuz?

Zira hepimiz  -ayrıca hangi dili bilirsek bilelim-  aynı ortak dili /Türkçe’yi konuşmuyor muyuz?

Zira hepimiz aynı dine yâni İslamiyet’e mensup ve bağlı değil miyiz?

Öyleyse dostlar! Neyin kavgasını yapıyoruz?

Bir bilen varsa Allah aşkına, gelsin beri?

X

Bu milletin dîni de bir, dili de bir, vatanı da bir, burda dur!
Üçü bir olunca, bir olur millet; ey fitne fesatçı mendebur!

Bizi bölmek isteyenlerin isteği, kursağında kalacak.
Henüz yitirmedi aklını bu millet, Delinin zoruna bak!

2460 – 2461

 

 

 

 

 

Acara’da Din ve Ahmed Cevad Ahunov

Acaralılarla olan rabıtamıza biraz dikkatle bakacak olursak bizi kardaşlarımıza bağlayan, onları bize sevdiren ancak din ve Kur’an’ın tavsiyeleridir.
Acara’da başlıca din, Din-i Mübîn-i Muhammedî’dir. Yerlilerden, bir kişi olsun Hıristiyan yoktur. Bize göre bunlar İslâmiyet’i çok eskiden kabul etmişlerdir. Bugün tam manasıyla bir Müslüman kavmidirler. Dini katiyen ihmal etmezler. On beş yaşından yukarı olan her bir Acaralı isterse bey olsun, ağa olsun, namaz kılar, oruç tutar. İslâmiyet’in diğer amellerini yerine getirirler.
Derin bir ormanın sağır bir bucağındaki ak bir caminin ak minaresinde dertli hocanın yanık sesi, Acara’nın kalbi saf çocuklarını namaza dâvet ettiğinde, şadırvanın etrafı dolar. Büyük küçük herkes namaza hazır olur. Artık hiçbir kuvvete karşı boyun eğmeyen bir necip millet, Cenâb-ı Hakk’ın huzurunda eğilir, secde eder, kulluğunu gösterir.
Samîmi bir milletin saf bir ibâdeti… Ben Acara’nın namazına meftunum!
Cuma namazlarının haşmetini görmek için buradaki merkez camilerine gelmelisiniz! Birbirine yakın olan köylerin birinin camii evvelden merkez olarak tanınır ve her Cuma günü etraftaki köylerin bütün erkekleri bu camiye toplanarak namaz kılarlar.
Acara’nın köy camileri her zaman bizim şehir camilerinden kalabalık olur.
Söylendiğine göre Ramazan ayı Acara’da bütün yetişkinler nasıl ki namaz kılıyorlar öyle de oruç tutup Cenab-ı Hakk’ın mağfiretini diliyorlar. Ramazanda her gün camilerde namaz ve vaaz, diğer aylara nispeten daha parlak bir şekildeymiş.
Tabiidir ki oruç ve namaza böyle hevesle yapışan bir millette maharet son derece güzeldir. Acara’da yenilik ve ilerleme yokluğuna rağmen büyük bir temizlik vardır. En aşağı tabakaya kadar bir köylünün bile üst başında geniş bir temizliğin itimat kazandığını görürsünüz. Hiçkimsede hiçbir fena koku, nefes kokması görmezsiniz. Her günde beş vakit abdest, her abdestte güzelce yıkanmanın neticesi işte budur.
Acara’da dinî bayramların çok güzel kutlandığını söylerler. Kısmet olursa Acara’nın bir dinî bayram kutlamasını da görür, okuyucularımıza elimizden geldiği kadar anlatırız. Dinini seven bir millet, bayramını da sevecek ve sevdirecektir.
Acaralıların dine ne kadar güzelce sarıldıklarını bundan da bilmek olur ki, Acara an’aneleri ancak ve ancak İslâm an’anelerinden ibârettir. Millî âdet ve an’ane olarak İslâm an’anelerini, tarihî mukaddesin ifâde ettiği mânayla kabul etmişlerdir. Müslüman gibi düşünüp, Müslüman gibi inanıp, Müslüman gibi sevinirler. Ezberden bir Kur’an âyeti okusanız ağzınızdan öpmek için çalışırlar.
Hanımların örtünmesi meselesine gelince Acara bunda da birçok yerlerden daha iyi riayet etmektedir. Buranın köylerinde bizimkilerde olduğu gibi kadınların yüzleri yarım kapalı değildir, bütün kapalıdır. Beli büzmeli bir çarşaftan başka bir de yüzlerine rûbend/peçe bağlarlar. Buranın hanımları için bu rûbend/peçe zannedersin bizimkilerinden daha elverişlidir. Çünkü yüzü peçeli hanım herkesi görür fakat onu kimse göremez.
Örtünmeye böyle riayet ettiklerine göre söz yok ki buranın kadınları tarla ve çayır işlerine çok az karışırlar. Bütün vakitlerini ev işlerinde geçirirler. Dokuz yaşından aşağı olan kızlar mekteplerinde oğlanlarla beraber ders okurlar. Kur’an-ı Şerîfi hatmettikten sonra yazı bilmeden, okumaktan çekinirler.
İşte bizim Acaralı kardaşlarımızın dine riayetlerinin derecesi budur
Bu son zamanlarda bazı İslâmiyet düşmanları ortaya yanlış bir nazariye çıkarmışlar; güya İslâm’ın yayılma zamanında Acaralıları kılıç zoruyla Müslüman etmişler! Benim anladığıma göre bunlar, İslâm dinini zorla kabul etselerdi bu az müddet içerisinde Hıristiyanlığı da büsbütün unutmazlardı. Az da olsa ondan kalan eserlere tesadüf edilirdi. Nasıl oldu ki güçle Hıristiyanlığı kabul eden birçok milletler asırlarca eski dinlerinin tesiri altında kaldılar da Acaralılar iki yüz eli senede Hıristiyanlığı büsbütün unuttular?
Bunun için büyük bir cesaretle söyleyebiliriz ki Acara’da İslâm dini, yalnız, yalnız irşâd ve hidayet yoluyla yayılmıştır. Bir de fikrin yanlış olduğunu bununla hükmetmek olur ki: Türk idaresi altında çok az kalan bir millet, eğer İslâmiyet’i zorla kabul etmiş olsaydı, ülkelerini Rus istila ettikten sonra kim mâni oldu ki tekrar Hıristiyan olmadı?
‘Sizin babalarınız Hıristiyan’dı, siz de Hıristiyan olmalısınız!’ Diyen bir misyonere namuslu bir Acaralı çocuğu demiş ki: ‘Peki öyleyse siz de Yahudi olunuz! Çünkü babalarınız Yahudi’ydi!’
Güzel ve uygun bir cevaptır, değil mi?
Diyorlar ki siz İslâmiyet’i zorla, kılıç zoruyla kabul etmişsiniz! Bunu diyen adamdan Acaralılar mutlaka incinirler.
Bu fikri kendi haklarında bir iftira olarak görürler. Hakları da vardır.
(30 Aralık 1915 tarihli Açık Söz Gazetesi’nden iktibas eden Bizim Ahıska Dergisi’nin Kış 2012 dönemine ait 25. sayısından alınmıştır.)
AHMET VECAD AHUNDOV KİMDİR?
Azerbaycan millî şairlerinden Ahmed Cevad Ahundov Azerbaycan’ın Gence şehrinde, 5 Mayıs 1892 tarihinde dünyaya geldi. Milliyetçi fikirleri sebebiyle 20 Kasım 1937 tarihinde Stalin’in emri ile 45 yaşında iken kurşunlanarak şehit edildi. 
Türk Dünyası’nın en etkili fikir adamı Gaspıralı İsmail Bey’in Dilde, Fikirde İşte Birlik prensibini benimsedi. Ziya Gökalp, Ömer Seyfeddin ve Ali Cânip Yöntem’in kullandığı yaşayan Türkçenin, Türk dünyasının ortak dili olmasını savundu. Kendisi de bütün şiirlerinde ve yazılarında bu dili kullandı. O’na, ‘Azerbaycan’ın Mehmet Âkif Ersoy’u’ denilebilir. Türkiye’de millî marş gibi coşku ile söylenen Çırpınırdın Karadeniz şarkısının güftesi O’na aittir. O, yalnız Azerbaycan için değil, bütün ömrü boyunca Anadolu insanının acılarına da ağıtlar yazmış, gözyaşı dökmüştür. Anadolu’ya bağlılığını 1912 Balkan Savaşı’nda, Trakya Cephesi’nde bizzat savaşa katılmak suretiyle göstermiştir. 1915’te Sarıkamış’ta şehit olan vatan evlâtları için: 
Sordum garip minâreden  /  Akşam olmuş ezanın hanı ?
Baykuş konmuş minberlere  /  Diyen hanı, duyan hanı  ?
Diyerek feryat etmiştir. Kâzım Karabekir Paşa’nın kazandığı zaferin sevincini ise şu mısralarla dile getirmiştir: 
Atıldı dağlardan zafer topları  /  Yürüdü asker ileri: Bismillâh
O, han sarayında çiçekli bir kız  /  Bekliyor bizleri zafer, Bismillâh !
Can Azerbaycan toprakları kızıl komünist ordunun çizmeleri ile kirlenince Ahmed Cevad Ahundov yine feryatlardadır:
Askersiz kumandanlar  /  Kırıp attı yayını.
Felek gönderdi zehre  / Bu ülkenin payını
Gülmek zaten yok idi  /  Ağlamak da oldu yasak.
Zavallı mağlûp ülke  /  Sana ne hukuk, ne hak !
Ahmet Cevad Ahundov, bu şiirleri yazdı diye, 1923’te Kızıl Polis Örgütü tarafından tutuklanmış, 14 sene Sibirya’da sürgün hayatı yaşamıştır. Sürgünden sonra aynı şiirleri yazmaya devam ettiği için kurşuna dizilmiştir.  
Ahmed Cevat Ahundov’un, Azerbaycan Türklerinin en büyük bestekârlarından olan Üzeyir Hacıbeyoğlu tarafından bestelenen şiiri: 
ÇIRPINIRDI KARADENİZ
Çırpınırdı Karadeniz,
Bakıp Türk’ün bayrağına
Ah..ölmeden bir görseydim
Düşebilsem toprağına.
Sırmalar sarsam koluna
İnciler dizsem yoluna
Fırtınalar dursun yana
Yol ver Türk’ün bayrağına.

Ayrı düştüm dost elinden
Yıllar var ki çarpar sinem
Vefalı Türk geldi yine
Selâm Türk’ün bayrağına.
Kafkaslardan esen yeller
Sana şirin selâm söyler
Olsun bütün Turan eller
Kurban Türk’ün bayrağına.
Kafkaslardan aşacağız
Türklüğe şan katacağız
Türk’ün şanlı bayrağını
Turan ele asacağız.

AHMED CEVAD AHUNDOV