26.6 C
Kocaeli
Çarşamba, Ağustos 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1103

Kendi Ayağımıza Sıktığımız Kurşun

 

Milli Eğitim Bakanı din ve ahlâk dersleri ile ilgili öğrencilere çeşitli seçenekleri sunacaklarını belirtiyor. Artık öğrenciler Hıristiyanlık ve Musevilik hakkında da bilgi alacaklarmış. Herhalde buradaki yanlış; öğrencilere sanki din tercihi yapması gereken birer müşteri gibi bakılmasıdır. Önemli olan öncelikle İslam hakkında doğru dürüst ve yeterli bilgi verilmesidir. Yine Musevilik ve Hıristiyanlık ile birlikte Aleviliğin de öğretilecek olması dikkat çekmektedir. Alevilik İslâm dışı bir din midir ki; Hıristiyanlık ve Musevilik ile birlikte düşünülmektedir? Milli Eğitim Bakanı ne zamandan beri Batının Doğuyu kuşatmasını amaçlayan oryantalist bakışla Türk milletine bakıyor?  Gerçekten çok düşündürücüdür. Bir ara Gönüllü Teşekküller Vakfı adlı kuruluşun bir toplantısı vardı. (Bu kuruluştan Aydınlar Ocağı’nın çıkması son derece isabetli olmuştur. Olaylar ve gelişmeler bizleri doğrulamaktadır.) Bu kuruluşun bir toplantısında konuşturulan malum bir liberal öğretim üyesi, Türkiye’deki Müslüman oranının çok yüksek olduğunu belirtip Alevileri nereye koyuyorsunuz demişti. Aynı soruyu yabancılardan da duymuştuk.

Geçen hafta “Türkiye geçilmez mi?” başlıklı makalemizde bazı hususlar üstünde durmuştuk. Türkiye’nin Çanakkale 1915’ten bu yana, çok defa geçildiğinin aklı başında olan herkes farkındadır.

Hem terör örgütüne karşı bir tavır alıp hem de Oslo’da ve diğer birçok örnekte olduğu gibi müzakereye soyunmak, silah bırakmamış bir terör örgütünü Amerikalıların zoruyla muhatap almak Türkiye’yi “geçilmez” yapmamıştır.

Mensuplarının büyük bir bölümü aşırı soldan gelen malum kürtçü, ırkçı partinin yerine ılımlı ve sağ eğilimli Kürt ırkçılarına parti kurdurulması, başına İsveç’ten ithal edilen kişinin getirilmesi, Barzani’nin önünün açılması, Türkiye’yi “geçilmez” kılmayacaktır.

Batı basınında “Kürdistan’ı kuracaksa bizzat Türkiye kurar” diyenleri haklı çıkarmak için çabalayanlar ülkeyi geçilmez yapmamıştır.

Süleymaniye’de başımıza çuval geçiren ve terfi ettirilen şimdiki CIA başkanının gizli Türkiye ziyareti ile verilen tavizler, herhalde geçilmez olmanın gereği değildir.  Petrolden pay alma rüşvetiyle Barzani’ye destek olmamızın talimatlarını alanlar, Genelkurmayını maalesef terör örgütü gibi görenler, ikinci Malta Sürgünlerine vesile olanlar, herhalde ülkeye daha fazla itibar katmamışlardır.

Hayali AB üyeliği sürecinde dün ve bugün Brüksel’e verilen tavizler, uyum adı altında uydu yasalarının çıkarılması, ruhban okulunun açılma teşebbüsleri daha çok itibar kazanmanın birer yolu değildir.

“Avrupa Yerel Yönetimlere Özerklik Şartı”nın devreye sokulmaya çalışılması, milli sınırlar içinde kalmak şartıyla özerkliğe yol açacak yanlış ifadeler Türkiye’yi geçilmez kılmamıştır.

Malatya Kürecik’deki erken uyarı radar üssü hakkında vatandaş fazla bir şey bilmiyor; aslında merak da etmiyor. Bazılarımız her akşam izlenen uzun uzun dizilerdeki gayri meşru telkinlere ve örneklere aklına takmış; belki de bunları ilerlemenin birer göstergesi sayıyor. Diğer taraftan, borçlandırılan Türk Milleti sadece borcunu ödemeyi düşünür hale sokulmuş. Bunları anladık da Kürecik’deki gerçeği ve olup bitenleri acaba kaç milletvekili merak edip incelemiştir? Bu üssün kurulması komşularımızla sıfır sorunlu olmamızı mümkün kılabilir mi?

 

 

Çıplak Ayaklı Mucize

 

Yunanistan’ın, Osmanlı Türk İmparatorluğu’na karşı başlattığı isyanın 191. yıl dönümü olaylara sahne oldu ve resmi tören geçidi iptal edildi. Atina’da töreni izleyen Yunanistan Cumhurbaşkanı Karolos Papulyas yaptığı açıklama da “Birlik içinde olursak Yunan halkı haysiyetini yeniden kazanacaktır. 1821’de çıplak ayaklı Yunanlıların böylesi bir mucize yaratmalarını kimse beklemiyordu” dedi.

Bu açıklamanın son cümlesi, Türk milleti açısından çok düşündürtücüdür ve düşündürtücü olmaya da devam etmelidir.

Türklere karşı “Çıplak Ayaklı Mucize” mücadelesi sadece Yunanlılara değil günümüzde bile millet olma seviyesini yakalayamamış olan insan topluluklarına bir devlet olma imkanı sağlamıştır. Yani Türklere karşı çıplak ayakla mücadele edenler, son üç yüz yıldır hep kazanmaktadır.

Günümüzde Türkiye’ye karşı mücadele edenlerde, Türk Milleti ve devletinin gücü ve kudreti ile kıyaslandığında çıplak ayaklıdır. Peki bu çıplak ayaklı mücadele, bu dev güce karşı hala nasıl ayakta kalmayı başarmaktadır?

Türklere karşı çıplak ayakla mücadele eden Yunanlıların kazanımlarının nedenini, taraflar açısından ayrı ayrı irdelemek gerekir.

Yunanlıların; bir hedefi, ideali ve stratejisi vardır. İdeallerine büyük bir iman ve inançla bağlıdırlar. Türk tarafının ise günümüzde de olduğu gibi bir ideali, hedefi ve stratejisi yoktur. İman ve inanç açısından dünyaya ve ahirete bireysel bakar olmuşlardır. Kafamızdaki vatan kavramı ise seccadenin serildiği alana kadar gerileyerek küçülmüştür.

Hal böyle olunca çıplak ayaklıda olsanız, kazanmamanız mümkün değildir. Ve Yunanistan, kurulduğu tarihten bu yana Türk topraklarına ala ala, Türkiye’nin aleyhine üç misli büyüyerek daima kazanmıştır. Bu büyümeyi sürdürmek hedefinden de halen vazgeçmiş değildir.

Bu bize göstermektedir ki; bir milletin dünya hayatı ile ilgili bir ideali ve buna bağlı hedefleri ile bunları tahakkuk ettirecek bir stratejisi olmalıdır. Ne yazık ki; Türkiye’de ki gelişmelere ve Türk Milletinin içinde bulunduğu duruma bakarak, bu hal içinde olmadığımızı rahatlıkla söyleyebiliriz.

Türkiye’de, Türk Milletinin lafı bile ağza alınmaktan imtina edilirken, günümüzün çıplak ayaklısı PKK’nın, Yunan örneği gibi nihai hedefine ulaşmayacağını kim söyleyebilir?

Dün Yunanistan kurulurken, Yunanın arkasında kim varsa bugün PKK’nın arkasında onların olduğu unutulmamalıdır.

Dün Rumların Müslüman Türk’e karşı hangi duygu ve düşüncesi varsa, bugün PKK’yı öne koymuş olan Türk düşmanlarının da aynı duygu ve düşünceleri vardır.

1821’de Türk topraklarında “Büyük Helen Devleti”ni kurmak isteyen Rumların, bugün aynı hedefi olduğu gibi, PKK’nın da “Büyük Kürdistan”ı kurma hedefi ve planı bulunmaktadır. Dünün çıplak ayaklıları, Türk’e karşı başarılı olmuştur. Bugünün çıplak ayaklılarının da, Türk’ün haline bakarak başarılı olabileceğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Yunanistan’da, Yunan tarafı Batı Trakya Türklerine bir mum bile koklatmazken, dün olduğu gibi bugünde yaşadığımız şartları yorumlayamayan gafil yöneticilerimizin; sözde Rumlara ait vakıf ve gayrimenkullerin Rumlara iadesinin, ne gibi sonuçlar doğurabileceğini kim izah edebilir? Türk Milleti için izahtan yoksun bu konulara isterseniz Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması ile ilgili Türk tarafının boşvermişliğini ve Atina’nın sessiz sevinç çığlıklarını da ekleyin isterseniz.

Yine başka bir benzerlikte; olmayan bir dili, dil haline getirmek için TRT 6’yı yayına sokan, Anayasasında bir uydurukçayı “anadilde eğitim” adı altında hukukileştirmeye çalışan, teröriste gerilla deme noktasına gelen, saha kontrolünü PKK’ya bırakarak halkını çaresizleştiren, bölünme fikrini kafalara sokan ve bir PKK sermayesi oluşmasına göz yuman, bir anlayış karşısında, çıplak ayaklılar hakikaten bir mucize gerçekleştirir.

Fener Rum Kilisesinin Papazı Bartholomeos “Bu gelişmelerin devamı için Allah’a dua ediyoruz” diyor. Ya ne diyecekti? Barzani’nin de Bartholomeos’tan kalır yanı yok. O da böyle bir Türk Milletinin varlığına yatıp kalkıp şükrediyordur!

Türkiye’yi ufaltmak için plan yapan dahili ve harici düşmanların, bunu gerçekleştirmek için büyük bir inançla mücadele ettiklerini birkez daha Yunan Cumhurbaşkanı Papulyas’ın sözlerinden anlayabiliyoruz. Anlayamadığımız tek şey, pranga vurulmuş zihinlerimizin ve dumura uğratılmış akıllarımızın içinde bulunduğumuz durumun farkına varamayışıdır. Onun için Türk’e karşı “çıplak ayaklı mucizeler” gerçekleşiyor.

 

 

Allah’ın Sevdiği Kimseler

Yüce Allah, insanı dünyaya imtihan için göndermiştir. İnsan, kulluk vazifelerini en iyi şekilde yerine getirerek bu imtihanı kazanmaya çalışmalıdır. Bunun için de Allah’ın sevdiği amelleri yapmalı, hoşnut olmadığı, sevmediği amelleri de yapmamalıdır.  Allahu Teâlâ’nın hangi kullarını hangi davranışlarından dolayı sevdiği, Kur’an-ı Kerim’de ve bazı hadis-i şeriflerde açıklanmıştır. Bunları şöyle özetleyebiliriz:

1. Allah, Resûlüne İtaat Edenleri Sever

“De ki: “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (Âl-i İmrân, 3/31)

2. Allah Takvayı ve Muttakileri Sever

“Kim sözünü yerine getirir ve Allah’a karşı gelmekten sakınırsa şüphesiz Allah da sakınanları (muttakileri) sever.” (Âl-i İmrân, 3/76)

3. Allah İhsanı ve Muhsinleri Sever

“İyilik edin (ihsanda bulunun). Şüphesiz Allah iyilik edenleri (ihsanda bulunanları) sever.” (Bakara, 2/195) “Onlar bollukta ve darlıkta Allah yolunda harcayanlar, öfkelerini yenenler, insanları affedenlerdir. Allah iyilik edenleri sever.” (Âl-i İmrân, 3/134) [Ayrıca Bkz. Âl-i İmrân, 3/148; Mâide, 5/13, 93]

4. Allah Adaleti ve Adil Mü’minleri Sever

“…Eğer hükmedecek olursan aralarında adaletle hükmet. Çünkü Allah, âdil davrananları sever.” (Mâide, 5/42) [Ayrıca Bkz. Mümtehine, 60/4; Hucurât, 49/9; Mâide, 5/42]

5. Allah Tevbeyi ve Tevbe Edenleri Sever

“Şüphesiz Allah çok tevbe edenleri sever …” (Bakara, 2/222)

6. Allah Sabrı ve Sabreden Mü’minleri Sever

“Allah sabredenleri sever.” (Âl-i İmrân, 3/146) “Allah sabredenlerle beraberdir.” (Bakara, 2/153)

7. Allah Cihad Yapanları Sever

“Hiç şüphe yok ki Allah, kendi yolunda, duvarları birbirine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak çarpışanları sever.” (Saff, 61/4)

8. Allah Tevekkül Eden İnsanları Sever

“(Ey Muhammed) bir kere de karar verip azmettin mi, artık Allah’a tevekkül et (O’na dayanıp, güven). Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever.” (Âl-i İmrân, 3/159)

 

9. Allah Mü’minlere Karşı Alçakgönüllü, Müsamahakâr ve Yumuşak Olanları Sever

“…Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler. Onlar mü’minlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı güçlü ve onurludurlar…” (Mâide, 5/54)  “Allah refikdir, (yumuşaklık, kolaylık, müsamaha sahibi). Bu sebeple rıfkı sever, rıfk sebebiyle razı olur, rıfk ile muamele edenlere mahsus bir yardımı vardır…” (Muvatta, İsti’zân, 38) “Allah, satıştaki müsamahayı, satın alıştaki müsamahayı, ödemedeki müsamahayı sever.” (Tirmizî, Büyû, 75)

10. Allah Temizlenenleri Sever

“İlk günden temeli takva (Allah’a karşı gelmekten sakınmak) üzerine kurulan mescit (Kuba mescidi), içinde namaz kılmana elbette daha layıktır. Orada temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah da tertemiz onları sever.” (Tevbe, 9/108 ) “Allah Teâlâ münezzehtir, (halde ve sözde) nezih olanı sever; temizdir, temizliği sever; kerîmdir, keremi sever; cömerttir, cömertliği sever.” (Tirmizî, Edeb, 41)

Allah Bir Kimseyi Severse…

Allahu Teâlâ’nın en çok sevdiği kulu ve elçisi, sevgili Peygamberimiz  (s.a.s.) şöyle buyuruyorlar: “Allah bir kulu sevdi mi Cebrâil (a.s.)’a: “Allah falanı seviyor, onu sen de sev!” diye seslenir. Onu Cebrail (a.s.) da sever. Sonra o, sema ehline: “Allah falanı seviyor, onu siz de sevin!” diye nidâ eder; derken, bütün sema ehli de onu sevmeye başlar. Sonra onun için arz (halkı arasına hüsn-ü kabûl) konur (yeryüzündekilere sevdirilir).” (Buharî, Tevhid, 33, Edeb 41; Müslim, Birr, 157)

Yüce Allah’ın sevdiği kimselerden olabilmek için; biz de O’nu sevmeli, O’nun sevdiği amelleri yaparak razı olduğu şekilde yaşamalıyız.


 

 

Anayasa Çalışmaları

 

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ve Yüce Türk Milleti’nin önüne konan en önemli konuların başında, Anayasa konusu gelmektedir.

Cumhuriyet’in kuruluş ilke ve felsefesinden ve kurucu iradeden intikam almak, 10 Kasım 1938 tarihinden itibaren gizli olarak başlamış ve bugün, artık, açık ve görmek isteyen gözlerin içine sokacak kadar açıkça yapılır hale gelmiş bulunmaktadır.

Bir kere, şu yeni Anayasa ifadesi son derece yanlış ve kasıtlı bir ifadedir. 1876 (I.Meşrutiyet)’dan beri Anayasamız vardır  ve 1908, 1921(kısa ve öz), 1924, 1961, 1982 yıllarında büyük değişimlere uğramış, bu yıllar arasında ve 1982’den sonra da yine bir çok kez değişiklikler yapılmış bulunmaktadır.

O halde, bu fırtınanın nedeni nedir?

Hele, 1982 Anayasası’nın bir çok maddesi değiştirildiği halde, bu olağanüstü gayretkeşliğin anlamı nedir?

Bütün mesele, çok açık ve nettir.

TÜRKSÜZ bir ANAYASA yapmaktır. Bu mümkün olmaz ise, en azından, Anayasa’nın Millîliğini ortadan kaldırmaktır.

1-Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kuruluş ilke ve felsefesi açısından ve kurucu iradenin yaklaşımı açısından, Türk Milleti üzerine kurulmuştur.

2-“Türkiye Cumhuriyeti Devletini kuran halka, Türk Milleti denir.”

3-Türkiye Cumhuriyeti Devleti, ülkesi ve milleti ile bölünmez bir bütündür.

Bu üç temel anlayışı yok etmek, ortadan kaldırmak, bunları yapmak mümkün değil ise, bu temel ilkeleri zayıflatmak, yıpratmak ve gevşetmek temel hedeftir.

Bu hedef kimin hedefidir?

İçeride ve dışarıda, bu ilkeleri değiştirmeyi kim savunuyorsa onların hedefidir.

Eğer amaç demokrasi ise, mevcut Siyasî Partiler Kanunu ve Seçim Kanunu ile demokrasiyi getirmek mümkün değildir. O halde, Anayasa gayretkeşliğinden önce, saydığımız kanunları demokratik hale, toplumun gerçekten katılımını sağlayacak hale getirerek oluşacak bir meclisle Anayasa değişimini yapmak daha doğru, daha akılcı, daha demokratik olmaz mı?

Bu gerçekleri Yüce Türk Milletine anlatmak, milletimizle fikirleşmek ve dertleşmek her iyi niyetli aydının görevidir. Müslüman Türk aydınına düşen tarihî bir görevdir. Tıpkı, Millî Mücadele döneminde içi yananların yaptığı gibi bir sorumluluğu üstlenmek herkesin görevidir.

17 Mart’ta Türkiye Kamu-Sen (Adana) bu konuda bir panel düzenleyerek gerçekten çok önemli bir görev üstlenmiştir.

15 Nisan’da yapılacak bir panelde de Millî Anayasa konusunda toplumumuz bilgilendirilecektir.

Herşeye rağmen, önümüze bir Anayasa dayatılacaktır. Görünen o ki; bundan kaçış zordur.

Bu nedenle, bir takım Anayasal bilgileri vermekte yarar olacağını düşünmekteyim.

a- Anayasa’nın Başlangıç İlkeleri asla değiştirilmemelidir.

b- 1., 2., 3., 4. Madde Devletin temelidir. Bu maddeler ile oynamak devlet ile oynamak demektir. Hiçbirimiz buna müsaade etmemeliyiz.

c- 6. madde Devletin egemenliği meselesidir. Bu madde ile oynamak devletin egemenliğini yok etmek demektir.

d- 7. ve 8. maddeler yasama ve yargının Türk Milleti adına yapıldığının açıkça belirtilmesidir. Bu maddeler ile oynamak, milletin bölünmesi anlamına gelecektir.

e- 41. madde, Türk ailesinin korunması ile ilgilidir. Aile, milletimiz için herşeyden önemlidir.

f- 42. madde, eğitim dili ile ilgilidir. Bu maddenin mutlaka korunması gerektir.

g- 66. madde, vatandaşlık ile ilgilidir. Bu madde, hepimizin üzerine en çok titreyeceği maddelerden biridir.

h- 76, 81, 103, 104, 126, 127, 134 nolu maddeler de mutlaka korunmalıdır.

Bu verdiğimiz teknik bilgilere bir takım eklemeler yapılabilir. İlerleyen zamanlarda bu bilgileri tartışmaya devam edeceğiz.

ÇOK ÖNEMLİ:

30 Nisan’a kadar internet aracılığı ile www.tbmm.gov.tr sitesine girerek görüşlerimizi bildirmek, en azından vatandaşlık görevidir. Sonuç ne olursa olsun, bunu yapmak ülkemiz ve milletimiz için bir görev olarak değerlendirilmelidir.

 

 

Doğu ve Güneydoğu Anadolu Gerçeği

 

Doğu ve Güneydoğu Anadolu’muzun en az bin yıldan beri Anadolu’muzun Türkleşmesinde büyük rol oynamış, büyük fikir ve ilim adamları büyük şairler ve liderler yetiştirmiştir. Bunları genç nesillere tanıtmak boynumuzun borcudur.

Gerçekten büyük Türk Milliyetçisi hak şairi Ercişli Emrah’ı din ve dil âlimi Vankulu Mehmet Efendiyi, büyük müfessirdin âlimi ve Türk Milliyetçisi Vani Mehmet Efendiyi büyük araştırmacı ve âlim Ali Emir’i Efendiyi insanımıza tanıtmamışız. Yine meşhur “Marifetname” yazarı İbrahim Hakkı Hazretlerini layıkı ile tanıtamamışız. Türklüğe hizmet etmiş, Seyyid İdris Bitlis’i Akbıyık Mehmet Beyi tanıyanımız bilenimiz var mı?

Doğu Güneydoğu Anadolu’dan yetişmiş devlete, millete, Türklüğe büyük hizmetlerde bulunmuş değerli âlimler ve destanlaşmış kahramanlar vardır. Mesela Bediüzzaman Hazretleri eserlerinde “bin yıldan beri İslam’ın bayraktarı Bahadır Türk Milletine kılıç çekilmez diyerek gerçeği dile getirmiş ve Türk Milletini övmüştür.

Öz be öz Türk olan vatanseverlerin Çocuklarını aynı şuurda tutabildik mi? Tutamadıysak hata onlarda mı? Bizde mi? yoksa eğitim sisteminde mi?

İtiraf etmeliyiz ki, başarısız ve verimsiz bir milli eğitimimiz var. Evlerinden birer vatansever ve namazlı niyazlı ayrılan gençler Doğu ve Güneydoğu Anadolu çocuklarımızdan bazıları yüksek öğrenim için gittikleri İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyük şehirlerimizde dahi her nasılsa geriye dış güçlerin ve bunların içerdeki satılmış uşakları tarafından kandırılıyor ve beyinleri yıkanmış birer bölücü olarak dönüyorlardı.

Bir milletin ve devletin milli savunmasında milli eğitim en başta gelir. Çocuklarına iyi bir tarih şuuru vermemiş dostunu düşmanını iyi tanıtamamış kendi “milli” ve “mukaddes” değerlerini kafalara ve vicdanlara gerektiği gibi işleyememiş Türk’ü Türk’e, Müslüman’ı Müslüman’a sevdirmemiş bir milli eğitim, sadece isim Milli Eğitim ancak gayrı milli unsurlar eğitimi ele geçirmiş durumda.

Bütün tarihimiz boyunca biz fethettiğimiz topraklara üzerinde asırlar geçse bile kendi adımızı vermiyor, ya eski isimleri kullanılıyor, ya da düşmanlarımızın telkin ettiği isimleri tercih ediyorduk. Mesela ordularımız Avrupa ya açılıyor, oraları “yurt” ediniyor hatta başşehrimizi o toparklara taşıyorduk ancak o toparkları bir türlü Türkleştiremiyorduk. Avrupa topraklarımıza “RUMELİ” diyorduk topyekûn Doğuyu “Kürdistan” diye isimlendirmişiz. İslam ansiklopedisine “Kürt” maddesi ile ilgili olarak meşhur Rus ajanı MİNORSKY’nin bu konudaki yazısını koymuşuz.

Bu gün Ermenilere ve bölücülere kucak açan çevrelerin 1934 yılında Ermenilerce hazırlanıp kukla hükümetlerince yayınlanan ” kurmanca alfabe” adlı kitap Ermeni ve bölücü işbirliğinin nasıl tezgâhlandığını ne güzel ortaya koymaktadır.

Görüldüğü gibi, bütün maksat, Türkiye’mizi bölmek Orta Doğuya konmak ve İslam Dünyasını daimi bir sömürge statüsü içinde tutarak yiyip bitirmek. Bunun içinde Büyük Ortadoğu projesi ortaya konmuştur.

Şimdi biz yalnız propaganda ile yetinmeyen vatan çocuklarını çeşitli tertip ve oyunlarla kandırıp silahlandıran iç çatışmalara ve silahlı eşkıyalığa iten kahpe bir cephe ile karşı karşıyayız. Ermeni ve bölücü teröristleri açıkça himaye eden akan Türk kanına aldırmayan Türk’ün ve İslam’ın gözyaşlarını sadistçe bir zevkle seyreden, kancıkça oyunlar tertip eden düşmanlarımız artık apaçık ortadadır. Vatan çocuklarının şu veya bu şekilde kandırarak terör eğitimine tabi tutan ihanet için şartlandıran bu çevrelerin ve onlara alet olan sözde gazete yazarları, üniversite hocaları, sözde aydınların faaliyetlerini görmemek mümkün değildir. Düşmanlarımız artık açıkça ve pervasızca saldırmaktadırlar.

İlmi ve akademik çalışmalar adı altında gerçekleri gizlemek veya saptırmak bölücü ve yıkıcı niyetlere destek sağlamak için hala kitaplar yazılabilmekte, yayınlar yapılabilmektedir. Bilhassa dıştan desteklenen bu faaliyetler yalancı ve yabancı ideolojiler kanalı ile yarayı gittikçe büyütmeye çalışmaktadırlar. Evet bazı ahmak politikacılar, bazı gafil yazar ve çizerler aldatılmış piyonlar, basiretsiz ideologlar milli ve mukaddes değerlere yabancılaşmış kadrolar, ajanlar çeşitli türdeki azınlık, ırkçıları, yabancı uzmanlar, misyonerler  barış gönüllüleri el ele vererek ülkemizi felakete sürüklemek istemektedirler.

Türk Devletinin parçalanması sadece çeşitli renkteki “küfür cephesinin” işine yaramayacaktır. Allah korusun böyle bir parçalanma olursa, bundan sadece Türklük değil topyekûn İslam Dünyası zarar görecektir. Bunu bilerek ve düşünerek hareket etmek yalnız bir namus borcu değil aynı zamanda dini ve milli bir vecibedir.

Tanrı Türk’ü korusun ve yüceltsin.

 

 

 

Vatanı Bütünleştiren Şehir

 

1912 Balkan Savaşı’nda Edirne, Şükrü Paşa tarafından 160 gün, kahramanca savunulmasına ve düşmana ağır zayiat verdirilmesine rağmen 26 Mart 1913’de Bulgar ve Sırp kuvvetlerince  -maalesef-  işgal edildi.

Bu sırada Müslüman – Arap kardeşlerimizle Trablus – Garb’ı İtalyanlar’a karşı müdafaa edenler arasında bulunan Eşref  Bey, Şeyh Sünusî hazretlerine:  “Efendim, Balkan devletleri İstanbul’un kapısına dayanmışlar, bizleri çağırıyorlar, ne dersiniz?” diye sorunca, gözleri yaşaran Şeyh onları:

“Gidin evlâtlarım! Burası  -Müslümanların hâmisi-  Devlet-i Aliyyemizin kolu bacağıdır, koparsa gene yaşar. Ama istanbul; kalbidir. Elden giderse tamamiyle yok olur! Kalan imkanlarımızla karşı koymaya çalışırız, merak etmeyin.” Sözleriyle metanetle uğurlar. (Mehmet Niyazi, Yazılamamış Destanlar, istanbul – 1991, s: 61 – 62)

Enver Bey ve etrafındaki genç subaylar  -Eşref Bey dâhil-  ne yapıp edip, ecdadımızın ruhaniyetinin sindiği Edirne’yi ve bilhassa Selimiye’yi kurtarmanın yollarını ararlar. (a.g.e.  s: 69) Zaten hükümet de İstanbul’u tehdit eden Bulgar toplarından tedirgindi. (a.g.e. s: 75)

İstanbul’un önlerine düşmanın gelmesini hazmedemeyen ve “Kara gün hepimizedir! Böyle bir günde Din ve Devletin hizmetinde bulunmayacağız da, ne zaman bulunacağız? (üstelik) ceddimize olduğu gibi orada kalan kardeşlerimize de vecibelerimiz vardır (şayet) burada mağlup olursak, İslâm’ı çok karanlık günler beklemektedir. Fakat mâdem ki Cenabı Allah; dîninin Kıyamet’e kadar bâki olduğunu buyuruyor. Allahu a’lem, biz burada muzaffer olacağız.” (a.g.e. s: 56, 59, 84, 85) diyen Milis Miralayı (Albay) Saîd Nursî’nin Molla Kâzım gibi talebeleri ve O’nu sevenlerden oluşan Van Gönüllüleri, ak sakallı, kartal bakışlı yaşlılar, Hakkârili Nâciler, Uşak ve Kafkas Gönüllüleri, Mamaka Mustafalar, Mardinli Kerimler, Dadaş ve Karadeniz Gönüllüleriyle Binbaşı İhsan Bey emrindeki kafkasyalılarla Cihangir oğlu İbrahim, uzun boyu, geniş omuzu ve enerjik tavırlarıyla, sülün gibi bir delikanlı olan Zenci Musa, ineklerini satarak silah alıp İstanbul’a gelen ve Eşref Bey’in emrine giren ak sakallı 90’lık Uşaklı Mehmed Babalar gibi cengaver ve bahâdırlar, Türk Gönüllü Kuvvetleri Genel Kumandanı Eşref bey’in emrine girmek üzere yurdun dört bir tarafından (a.g.e. s: 59, 60, 61, 83, 104, 130, 135, 143, 147, 155, 156):

“İşte aduvv (işte düşman) karşıda hâzır silâh; arş yiğitler vatan imdadına.” Beytine mâsadak olarak koşup geldiler.

Vatan, Millet ve Din adına Edirne’yi kurtarmak için, topyekûn harekete geçtiler. “Bir Hilâl uğruna ” şehit düşüp gâzi oldular. Milletçe bir kahramanlık destanı daha yazdılar. Ay – Yıldızlı bayrağımızı Edirne semalarında yeniden dalgalandırdılar.

Böylece 22 Temmuz 1913’de Enver Bey (Paşa) komutasındaki kuvvetler, hiçbir direnişle karşılaşmadan Edirne’ye muzafferen girdi.

Vatanın bölünmez bütünlüğü, dünya – âleme, vatanın her yöresinden gelenlerle bir daha gösterilmiş oldu.

X

Yeniden gösterileceğinden  olmasın kimsenin şüphesi
İçten dıştan kim olursa olsun kursağında kalır hevesi

 

302

Üfleniyorsa da bâzılara Batı’nın menfur menhus nefesi
Dim dik ayakta her zamanki gibi Ege’nin kahraman Efesi

Kalkar ayağa her bir yöreden Gâzi ve hattâ Şehitler
Düşmana set olur Dağlar aman vermez olur Dar Geçitler

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kur’an Kadın ve Dayak -3

 

Bunun için önce peygamber(sav)in aile yaşantısına bir göz atmalıyız.
Gerek tek eşlilik döneminde gerekse çok eşlilik dönenlerinde eşlerine karşı davranış şekline bakmamız gerekir.
İslam’ın kadına bakış açısını doğru anlayabilmek için cahiliye dönemindeki kadına da bir bakmak zarureti doğar.
Cahiliye döneminde kadının hiç bir değeri yoktu.
Kız çocukları utanç vesilesi idi.
Hatta bazıları diri diri kızlarını toprağa bile gömerlerdi.
Cahiliye dönemindeki Ömer b. Hattab (Hz Ömer) bunlardan biriydi.
Müslüman olduktan sonra bu duruma çok üzülüp ağlayıp gözyaşı akıttığından dolayı gözlerinin önünde iki siyah çizgi oluşmuştur.
Peygamberimiz kadınlarla ilgili bir hadisinde ‘Sizin en hayırlınız kadınlara karşı hayırlı olanınızdır.
Ben kadınlara karşı sizin en hayırlınızım’ buyuruyor.
Ayrıca başka bir hadisinde ‘Cennet anaların ayakları altındadır” buyuruyor.
Tabii ki her ananın değil layık olan anaların.
Bu iki hadis peygamberimizin kadına bakış açısını gösterir.
Peygamberimiz ne peygamberlikten önce nede peygamberlikten sonra  Hanımlarından hiç birin bir tokat bile vurmamıştır.
İslam kadınların haklarını erkeklere karşı garantiye aldığı gibi,  Erkeklerin haklarını da kadınlara karşı garantiye almıştır.
Sadece kadınları koruyup şirret kadınlara karşı erkekleri savunmasız bırakmak olur mu?
Dikkat
Bu ailede bir huzursuzluk var
Huzursuzluk kadından kaynaklanıyor.
Çözüm bulmakta erkeğe düşüyor
Nasihat etmenin olmazsa küsmenin sebebi nedir?
Hanımı huzursuzluk yapmaktan dik başlı davranmaktan vazgeçirip Aile bütünlüğünü sağlamak için değil mi?
Bir gün beş gün bir ay beş ay derken kadın bir türlü dik başlılığından kötü huylarından
Belki iffetsizlikten vazgeçmiyor
Bu durumda erkeğin önünde iki seçenek var
Ya hanımını boşayacak
Yâda belki düzelir umuduyla hanımın canını biraz acıtacak
Tabi acıtayım derken de yetti senin ettiğin deyip de king boks yapmayacak
Burada da erkeğin keyfi davranma hakkı yoktur.
Kurallara uygun hareket etmek mecburiyeti vardır.
Bu erkeğin durup durduk yere canım sıkıldı gel seni biraz dövüp de stres atayım olayı değil ki
Yâda 35. ayette zikredilen tarafların birer hakem tayın etmeleri ile
sorun çözülmeye çalışılacak.
Oldu oldu olmazsa son çare dinde en sevimsiz mubah gündeme gelir.
Oda boşanmaktır.
Çünkü bir ömür boyu erkeğin bu kadının kahrını çekmek mecburiyeti yoktur.
Dikkat
Bunlar bir emir değil tavsiyedir.
Burada erkeğin sıralamaya uyma mecburiyeti bile yoktur.
Bir iki nasihatten sonra,
Hatta hiç nasihat etmeden bile boşama hakkı vardır.
Buradaki sıralama kadının mağduriyetini önlemek içindir.
Çünkü boşanma olayında en fazla mağdur olan taraf kadın ve çocuklardır.
Aynı haklar kadın içinde geçerlidir.

Devam edecek

 

 

“Yadigar-ı Vatan” Işığında Dış Dost ve Düşmanları Seçmek

 

Yunanistan’da Aynoroz (veya Aynaroz) denilen bir yarımada ve burada 20 kadar manastır vardır. 10. yüzyılda dini bir topluluk olarak doğan Aynoroz Bizans, Osmanlı ve Yunan egemenlikleri boyunca özerk bir devletçik olarak yaşamayı başarmış. Bu devletçik 20 manastırı temsil eden 20 kişi ve küçük bir meclis tarafından yönetilir ve Yunanistan‘a bağlıdır. Nüfusunun çoğunluğu rahiplerden meydana gelir ve 2.250 kişi kadardır. Aynoroz nüfusunun tamamı erkektir. Aynoroz’a kadınların girmesi yasak olduğundan Dünya ve Yunanistan’ın tek kadınsız bölgesidir. Aynoroz’un 20 manastırı da ortak bir plana göre ortak bir mimari yapıda inşa edilmiştir. Hepsi kuleli bir surla çevrilmiş olan geniş avlulu kalelerdir.

Aynoroz’a gidebilmek için önce Yunanistan’dan vize almanız gerekiyor. Bu da yetmiyor Türkiye’deki Fener Rum Patrikhanesi’nden de vize almanız icap ediyor. Ortodoks oldukları için, Aynoroz’daki manastırlar yüzlerce yıldan beri Fener Rum Patrikhanesine bağlılar.

Doç. Dr. Ahmet Haluk Dursun bir Türk’ün girmesinin neredeyse imkânsız olduğu bu yere Ortodokslarca çok önemli olan Ayasofya Müzesinin Başkanı olduğu için girebilmiş ve ayinlerini izleyebilmiş. Ayini yöneten dini lider kendisine (Türklere bakışını gösteren) şu sözü söylemiş: “Sizi kâfir kontenjanından ayinimize dâhil ettik.”

*****

Yukarıda sunduğum ve aşağıda arz edeceğim anekdotları (Körfez Belediyesi’nin organizasyonu ile) “Yâdigâr-ı Vatan / “Kültür Coğrafyamızda Osmanlı Mirası” başlıklı bir konferans veren Doç. Dr. Ahmet Haluk Dursun‘dan dinlediklerimden aktarıyorum.

Doç. Dr. Ahmet Haluk Dursun farklı bir bilim adamı. Sadece kütüphanede ve arşiv belgelerinde çalışan bir tarihçi kimliğini yeterli görmediğinden, tarihin günümüzdeki izlerini sahada izlemeye gayret eden bir araştırmacı.

O, Tarihimizin izlerini taşıyan (Tuna ve Orhun gibi) nehirleri, Osmanlı’nın yerleştiği her yere diktiği çınarları, yaptığı dini ve dini olmayan mimari eserleri görmeye, resimlerini çekmeye, belgeleri yorumlayarak kamuoyu ile paylaşmaya çalışmakta.

“Yadigâr-ı vatan”ı yani kaybettiğimiz vatan topraklarında bıraktığımız izleri anlatan bu hikâyecikler, geçen haftaki “İç Düşmanlar Dış Dostlardan Yakındır” başlıklı yazımı tamamlar nitelikte bir sonuç çıkarmamıza yardımcı olacak. (“İç Düşmanlar Dış Dostlardan Yakındır”  başlıklı yazım bugüne kadar facebook’ta en fazla paylaşılan yazım oldu. Alaka duyan okuyucularıma teşekkür ediyorum.)

*****

Doç. Dr. Ahmet Haluk Dursun Balkan ülkelerinde dolaşırken çektiği resimleri paylaşırken iki hususa dikkat çekti:

Eski Osmanlı toprakları olan bu devletlerden çoğu Türklüğe ve Müslümanlara karşı bir kompleks içinde. Bu ülkelerde bol bol Türk’ü / Müslüman’ı tahkir eden heykeller yapılmış. Mesela Haç taşıyan mağrur ve muzaffer Hıristiyan askerinin ayaklarının altına düşmüş Ayyıldız bayraklı, sancağının tepesindeki hilal yere yapışmış Türk askerini gösteren heykel gibi.

Balkanlarda Osmanlı’dan kalan Camilerin hepsinde (AB fonlarıyla yeni restore edilen eserlerde bile) minarelerin ya yarısı veya tamamı yok edilmiş. Bunların bir İslam eseri olduğu gizlenmeye çalışılmış.

*****

Doç. Dr. Ahmet Haluk Dursun, Çin Devletinin sınırları içinde kalan ve Türkler için girmesi son derece zor olan Kaşgar‘ı da (uluslararası bir heyete dâhil olarak) ziyaret etmiş. Kaşgar, Orta Asya’da Türkiye Türkçesine en yakın lehçenin konuşulduğu bölge imiş. Haluk Dursun Hocanın dikkatini çeken hususlardan biri (yasak olduğu halde internet siteleri marifetiyle) Kurtlar Vadisi adlı dizinin Kaşgarlı Türkler arasında çok ilgi görmesi ve seyredilmesi olmuş. Bazı Kaşgarlılar filmdeki bir kısım konuşmaları ezberlemiş, Memati ve Polat rollerine girerek sahneyi canlandırmışlar. Birisi de “Memati Polat’a neden ‘Usta’ diye hitap ediyor. Türkiye Türkçesinde başka bir manası mı var?” diye sormuş.

*****

Ve Doç. Dr. Ahmet Haluk Dursun’u en çok etkileyen şehirlerden Şam‘da yaşadığı bir olay: Hafız Esad döneminde birkaç sene Şam’da yaşayan Doç. Dr. Dursun’a göre, oğul Esad dönemi baba Esad dönemine göre çok yumuşak bir idare olarak kalmaktadır. O dönemde trafik kuralları çok sert cezai yaptırımlara bağlanmış. Ancak Haluk Dursun yabancı arkadaşlarından öğrenir ki, bu cezalar sadece Suriye vatandaşları için olup yabancılara uygulanmamaktadır. Bu bilginin verdiği rahatlıkla yaya geçidi yerine kestirmeden karşıya geçerek kural ihlali yapan Haluk Dursun, Suriye polisine yakalanır. Cezadan kurtulmak için hemen pasaportunu göstererek “ecnebi” yani yabancı olduğunu söyler.

Pasaportu alıp inceleyen Suriyeli polisin verdiği cevap ciltlerle kitabın anlatamayacağı kadar özlüdür: “Sen ecnebi değilsin.” Sebebini de açıklar: “Alman ecnebi, Fransız ecnebi, Amerikalı ecnebi. Ancak sen Türk’sün, sen ecnebi olamazsın.”

*****

“Müslüman halkları çok seven” ABD/AB devletlerinin dost ve müttefiki olarak, “Arap Baharı‘na destek verdik. Libya’ya tepelerine bombalar yağdıranBatılı dostlarımızlabirliktedemokrasi getirdik.” Şimdi de sıra Suriye’de.

Dünya siyasetinin dengeleri icabı bazı taktik tercihler -yanlış olduğu kanaatine varılsa bile- mazur görülebilir. Ancak ülkeyi yönetenler uzun vadeli ve stratejik tercihler yaparken şu temel kuralı unutmamalıdır:

“Dış dost” veya “dış düşman” kavramlarını belirleyen asli unsur geçici siyasi şartlar değil, milletlerin genlerine kadar işlemiş tarihi ve kültürel miraslarıdır.

 

 

Arap Baharı’nın (.!.) Öncüsü Suudi Arabistan’mış

0

 

Feleğin çarkı tersine dönüyor. Menteşesinden boşanmış dünya, en keskin çelişkilere ev sahipliği yapıyor. Ne garip! 21. Yüzyılın başında küresel demokrasinin öncüsü ABD, Ortadoğu’da demokrasi kuşağı oluşturma projesinin öncüsü Suudi Arabistan. Dünyanın Amerikanlaşmasının en munis, en sadık ve en bağımlı yandaşı Suudi Arabistan’ın “Ortadoğu’yu diktatörlerden kurtarma” adına iş birliği yapması zihin denetiminin derinliğini göstermesi açısından çok çarpıcı. Tam bu noktada sormamız gerekiyor: Savaş ve işgal üzerine kurulan bir emperyalist politikanın önünü açan Suudi Vehhabiliği hangi İslâm’ın sözcüsü, ya da temsilcisidir?

Eğer can sıkıntınızı gidermek için bir mizaha ihtiyacınız varsa Suudi Arabistan ile demokrasi kavramını aynı kâğıda yazın ve bakın. Şüphem yok ki kahkahanız duvarları aşacak. Diktatörlüğün kitabını yazmış bu devlet, Suriye devletine hâkim olan diktatör Beşşar Esed’i yıkmak için muhaliflere silah yardımında bulunuyor. Batılı ülkelerin bir an önce Suriye’ye müdahale etmesi için çağrı yapıyor. Bu nasıl bir komedidir? Demek ki bu devlet, İslâm’ın değil emperyalist güçlerin yaraladığı ve bağımlı kıldığı bir çocuktur. Yaralı ve şaşkın çocuk. Elindeki petrole ve paraya ilgi duyan ABD’nin telkinlerini demokrasi zannediyor.

Bu toprakların kaderi İslâm adına ya hınç insanı olmak ya da emperyalizmin uşağı olmak, başka seçenek yoktur. Ya kin ve nefret kusmak ya da işgalci güçlerin eylemlerinin bir parçası olmak nasıl bir zihniyetin eseridir. Böyle bir tutumda İslâm’ın zerresini bulmak mümkün değildir.

Suudi Arabistan şark despotizminin en çarpık biçimidir. Kelimenin tam anlamıyla entegrizmin şeceresini temsil eder. İnsan hakları ve demokrasi bu entegrist devletin meçhulüdür. Durum bu olduğu halde diktatörleri yıkma, Suriye’deki muhalifleri destekleme girişimi ne anlama gelmektedir?

Her şeyi ile ortaya çıkan gerçek şudur: Arap Baharı (!) uydurması altında Ortadoğu iç savaşa çekilmektedir. İç savaş, müdahaleye gerekçe yapılmaktadır. Suudi Arabistan ve Türkiye ise bu sürecin gönüllü iki merkezi olarak emperyal gücün tetikçiliğine soyunmuş durumdadır. Demek ki pazara çıkarılan demokrasi bir yabancı halkı kendi vatandaşı yapmadan ona hükmetme ve onu hem demokratik devletin uzağında tutup hem de demokratik devletlere bağımlı kılmaktır. Şu anda pazarlanan, işletilen ve yutturulan demokrasi budur.

İç savaşa zemin oluşturan, işgalci güçlere öncülük yapan aktörler esareti hürriyet diye pazarlayan meczuplardır. Her türlü farklılığı ortadan kaldıran ve uzun süredir başkalarını tanımlayan ve her türlü şiddeti din adına icra eden bu devlet, totalitarizmin kataloguna Vahhabî püritenliği eklemiştirBir fikri geleneği ve insanın dünyaya açılma ve dünya kurma yeteneğini inkâr eden bu anlayışın ABD merkezli Protestan köktenci hareketlerle örtüşmesi bir özel duruma göndermede bulunuyor mu, bilemem. Fakat ülkemiz siyasetinde söz sahibi olan aktörlerin bir şekilde Suudi Arabistan tezgâhından geçmiş olmaları ve ülkemizde neo-selefilik adı altında giderek yayılan ve desteklenen din anlayışı sözünü ettiğimiz ittifakın arka-planını anlamamıza katkı sağlayabilir.

Bir taraftan Batı ittifakı içinde yer almak, diğer taraftan saf İslâm savunuculuğu yaparak İslâm dünyasının bütünlüğünü tehdit eden iç savaşı beslemek “ancak küresel bir rolle” açıklanabilir. Böyle bir tablo içinde İslâm’dan bahsetmek, yalanı din mertebesine çıkartmaktan başka bir şey değildir. İslâm medeniyeti üzerine zifiri duman gibi çöken Suudi mahlaslı “kaba ideolojinin” mensupları ve bu ideolojinin içinde yer alan siyasî aktörleri Püriten Amerikan’ın aynı vaftiz kabından geçmiş oldukları izlenimi veriyorlar.

Müstevlilerle girişilen bu ortaklık İslâm’ın ve İslâm mekânlarının bağımsız olmadığını gösterir. Açık bir şekilde ifade etmemiz gerekir ki Ortadoğu bir Haçlı tasallutunun altındadır. Bu topraklar güvenliğini yitirmiştir. Hatta Hac ibadetini yapmak için gerekli olan yol güvenliği ortadan kalkmıştır. Ortadoğu coğrafyası “demokrasi oyunu” üzerinden iç savaşa çekilmiştir. Suriye basının verdiği sınırlı bilgiler, toplumun “herç” denilen ortama sürüklendiğini göstermektedir. İnsanlar kitleler halinde göç etmekte ve komşu devletlere sığınmaktadırlar. Bu can pazarını “demokrasi ve özgürlük arayışı” olarak takdim edenler işgalci güçlerin ayartıp bağımlı kıldığı aktörlerdir.

Herkesi zulüm ve zalimlikle suçlayanların böyle bir zulme alet olmaları “imtihan dünyasının garip bir cilvesidir.” Her gün demokrasi ayini yaparak başkalarını tanımlayanlar, bu akan kanı hayatları boyunca temizleyemezler. İslâm bilginlerinin tavsiye ettikleri “korku-ümit” dengesi gerçekliğini bir kez daha ortaya koymaktadır. Haksızlık yapmaktan korkmayan ve ümidini yitiren insanların güzel kelimeleri telaffuz etmeleri hiçbir anlam taşımıyor. Ortadoğu sınırlarında akan kan, gerçeğin ne olduğunu “duyan, gören” her vicdana yeterince anlatmaktadır.

 

 

 

Muhalefetsiz İktidar ve (3) Valiler Mihenk Taşı

Mihenk taşı, gümüş ve altın alaşımlarının kalitesini test etmekte kullanılan bir taştır. Mecazi anlamıyla mihenk taşı bir şeyin kalitesini belirlemek için kullanılan kıstas demektir. Başbakan’ın,”seçilmişleri atanmışlara kul etmem” sözü, ‘kelama gelen kaleme gelir’ misali,  kamu idaresinde yeni düzenlemeler anlamına gelir ama bu düzenlemede geç kalınması devlet idaresini rayından çıkarır.

İl idaresinde otorite valilerdi. Unutmayalım seçilmişler; TBMM üyelerinden ibaret değil, taşrada da seçilmişler var.

İl Genel Meclisleri, İGM Başkanları, Belediye Başkanları ve Belediye Meclis Üyeleri de seçilerek geliyorlar ve hatta Muhtarlar…

Başbakan’ın kamuoyuna yeni açıkladığı bu durum, kendi aralarında çok önceden konuşulmuş olacak ki, kaç ayar olduğunu merak eden yerel seçilmişlerden bazıları valilerin üstünden kendi ayarlarına bakmaya başladılar.

Önceleri yurdumuzun sınırlı bir bölgesinde ve Milli Birliğe karşı olan kesimlerde görülen bu davranış biçimi, son zamanlarda yaygınlık kazanmaya başladı.

İki başlı yönetim Türkiye’ye büyük zarar getirir ve bu durumun daha fazla sürdürülebilirliği olmadığı gibi, başka Türkiye yok…

‘Ya devlet başa, ya kuzgun leşe’… Ötesi. Laf-ı güzaf…

Gururlanma Padişahım!…

Cumhuriyetin idaresi, tek parti dönemi ve askeri idare dönemlerinden sonra ilk kez sınırsız güç sahibi bir iktidarın elinde ve Başbakan çok çabuk sinirleniyor.

Netice itibariyle insandır, sinirlenir ama Başbakan’ı, rol model alanların sinir katsayılarının etkilenme ihtimalinin tehlikesini görmezden gelemeyiz.

Polisler, hâkim ve savcılar ve diğerleri bu durumdan ne kadar etkileniyor acaba?

Türkiye’nin eski idaresi; dayatmacıydı, insanları tek tipe zorluyordu, Müslümanlara karşı müsamahasızdı, iktidarlar vesayet altındaydı, iktidarlar muktedir olamıyordu vs.

Bu nedenlerle Başbakan ne istediyse, halk, ikiletmeden yerine getirdi ama:

Mecliste istediği kanunu çıkaracak gücü olduğu halde…

İstedikleri an, kamu vicdanını geren yasalar çıkarabilmelerine rağmen; çok önemli yapılanmalarda, kanun hükmünde kararname çıkarılmasını ve yasama yetkisini yürütmenin eline vermeyi doğru bulmak mümkün mü?

Bu kanun hükmünde kararnamelerle havuz sistemi oluşturup, koskoca bir Bakanlığın kültürel hafızasını yok edercesine personel değişikliği yapmanın manası var mı?

TSK, YÖK, HSYK, Anayasa Mahkemesi, Danıştay, Yargıtay her şey ama her şey Başbakan’ın istediği gibi şekillendi.

Ortada dişe dokunur bir muhalefet yok. Tek parti döneminde gibiyiz.

Kontrolsüz bir güç oluşmuş durumda. Bu gücün hata yapma ihtimali yok mu? Elbette var. Peki, olası hataları kim, hangi organ nasıl önleyecek?

623 yıl hüküm süren Osmanlı Devleti, Padişahlıkla yönetilirdi.

Padişahlar, Japon imparatoru gibi Güneşin oğlu değildi. Firavunlar gibi Tanrı sayılmazlardı ve onlar, sadece Allah’ın aciz bir kuluydu.

Nefsine esir düşmemeleri için Cuma selamlığında halk; “gururlanma Padişahım senden büyük Allah var” diyerek O’na, Allah’ın aciz bir kulu olduğunu hatırlatıp nefsine ayar çekerlerdi.

Osman Bey’e, Şeyh Edibali bunları nasihat etmişti ve Başbakan bunları biliyor ama bildiğinden geri kalmayabiliyor!…(son)