26.6 C
Kocaeli
Çarşamba, Ağustos 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1104

Sinmiş Gibi Gözüken Türkiye

 

Türkiye’nin önemli veya bilerek önemli hale getirilmiş meseleleri gözümüzün önünden akıp gidiyor.
Kiminle konuşsam, herkes yaşadıklarımızın hayati meseleler olduğunun farkında. Bu kişilerin kimi kaderine razı olmuş kimi de bu coğrafya üzerinde tavizler vermeden yaşanamayacağı düşüncesinde. Birileri de yüzmeyi öğrenmeden denizde şalap şulap kulaç atan misali şuursuzca direnmeye çalışıyor.

Türk insanı yüzyıllardır, bireysel ve toplumsal olarak bir korku depremine tutulmuş durumda. Başına gelen inanılmaz olaylardan dolayı haksızda sayılmaz. Kendimi empati yaparak onların yerine koyuyor ve bundan dolayı mümkün olduğunca hepsini anlıyor ve hak veriyorum. Kimse Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in yada Urfa Mutasarrıfı Nusret Bey’in akibetine uğramak istemiyor. Anlayacağınız, devletin vefası(!) göz korkutuyor.

Ancak bunlara rağmen aklımızı ve sükunetimizi koruyarak karşılaştığımız olayların yarattığı sorunlara akılcı çözümler bulmak zorundayız. Çünkü yakın geçmişimizde bunlardan çok daha ağır sorunlarımız ve imkansızlıklarımız vardı. Ve biz hepsini aşarak milli bir devlet kurduk ve “Türk” olmanın haklı gururu ile bu günlere kadar ulaştık. Şimdi bundan sonrasını da en azından çocuklarımız ve torunlarımız için başarmalıyız.

Tüm oyunların ve tuzakların varlığını peşinen kabul ediyorum. Gelin bu oyunları ve tuzakları nasıl atlatacağımızı konuşalım. Türk halkı da bunu bekliyor.

İnsanımız, ülkenin güvenliği ve toplumsal geleceğimiz ile planlı olarak ağırlaştırılmış gündelik geçim derdinin arasına sıkışmış durumda. Bununda küresel güçler ile onların işbirlikçilerinin uyguladığı politikalar nedeniyle oluştuğunu biliyor. Ancak aradığı cevap; gündelik geçim derdine bir helal gelmeden ülkenin güvenliği ile toplumsal geleceğin koruma altına alınıp alınamayacağıdır. Burada bu sorunun altından, kimlerle kalkacağına ilişkin bir tereddütü var. Bu tereddüt giderilirse, Türk halkının iradesini ortaya koyarak, yaşamsal sorunların ortadan kaldırılmasına katkı yapacağından hiç şüphe yok.

Esas korkum, sıkıntıların çözümünün, tavizler vererek halledilebileceğinden yana bir düşünce içinde olanlardır. Bu anlayış, Osmanlı – Türk İmparatorluğu’nun mahvına neden olmuştur. Günümüzde de tavizler vererek ülkeyi ayakta tutmaya çalışanlar azımsanmayacak sayıdadır. Bu sebeple Ali Kemaller, Damat Feritler, Kürt Nemrut Mustafa ve Kara Tahsin Paşalar; varlıklarını hem de küreselcilerden destek alarak ve rahatlık içinde yüzerek sürdürmektedir.

Geçtiğimiz gün bir dostum, adını vererek tartışma açmak istemediğim bir eski cumhurbaşkanımızla yaptığı sohbetleri anlatırken, bu zatın her konunun sonunda “her şeyin en iyisini Amerikalılar bilir” diye sohbeti bağladığını anlattı. Bu örnekleri ve ABD, İngiltere, Almanya, Fransa, Rusya ve İsrail’e bu şekilde güç vehm edenleri çoğaltabiliriz. Bu kişiler maalesef değişik nedenlerle peşinen bir teslimiyet içine düşmüşlerdir. Yakın tarihimizde de bugün olduğu gibi bunlardan pek çoktu…

Bazılarımız hem yaşamsal sorunların farkında hem de her hangi bir teslimiyet içinde değildir. Ancak bu tip insanların, tepkilerinin ve çözümlerinin çoğu, duygusal temelli olmaktadır. Oysa istikbalimiz, bu tarz düşünüp ve hareket edenlerin elindedir. Onurlu ve hür bir şekilde yaşamak istiyorsak, bu arkadaşların ; Türkiye’nin gidişatını, Türk Milleti adına pozitif anlamda etkilemesi gerekiyor. Kanaatime göre, bu insanlarımızın bilgiye ve stratejiye dayalı bir siyaseti yoktur ve sorunların farkında olan halkımızda, pekala bunu görmektedir.

Yapılacak iş, olaylarla, provakasyonla, dezenformasyonla, propagandayla, krizlerle; sindirilmiş gibi duran Türk halkına; bu sorunlardan, bilgiye ve stratejiye dayalı bir uygulama ile sıyrılabileceğimize dair güven vermektir. Türk halkı da böyle bir yaklaşımı asla karşılıksız bırakmayacaktır.

Bunu yapabilmek kolay değildir. Ancak bilgi, çalışma, iyi niyet ve halkla bütünleşmeyle bu zorluğun aşılması mümkündür. Öyleyse bazılarının dediği gibi halk asla uyumamaktadır. Sadece aradığı çözümü bulamamıştır.

Suriye ve ardından gelmesi muhtemelen bir İran meselesi, Türkiye’nin 2012 yılında ödeyeceği söylenilen 135 milyar dolar borç, “Yeni Anayasa” ile etnik mikro milliyetçiliklerin hükmiyet kazanması ve ABD ile İsrail tarafından kurdurulmak istendiği artık aleniyet kazanan “Büyük Kürdistan” projesi ve “Adaletsiz Türkiye!!!”; şu an sindirilmiş bir görüntü veren Türk Milletinin ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kısa vadede aşması gereken önemli problemler olarak duruyor.

Bu meseleler karşısında tavizcilerle bir hedefe varılamayacağı defaatle görülmüştür. Öyleyse yapılacak iş; yaşamsal sorunların farkında olupta çözüm arayan ve sinmiş gibi gözüken Türk halkı ile bilgi ve strateji ile donanmış direnç kulelerini buluşturmaktır.

Bu hususta ümidimizi koruyoruz ve mesuliyet sahiplerinin üzerine düşen görevi hakkıyla yerine getirmelerini bekliyoruz.

 

 

 

28 yaşına girerken

Zaman hızla geçiyor. Ömür dediğin bir varmış bir yokmuş. Ömür geçtikçe insan geçmişe doğru bakıyor. Acısı ile tatlısıyla geçirdiği ömrün muhakeme ve muhasebesini yapıyor.
Gazetecilik hayatı ve Gebze Gazetesi hayatımın en önemli dönüm noktası deyim yerindeyse Gebze Gazetesi ile gençliğim geçti ve orta yaş sınıfımı sürdürüyorum. Ama gerçek yaşım ne olursa olsun gazetemizin 28. yaşına girdiği gibi hep 28 yaşındayım.
Gebze Gazetesi hayatımızın bir parçası oldu ve olmaya da devam ediyor. Neler gördük neler yaşadık. 28 sene önce bu köşede yazdığım ilk yazı ve gazetemizi ilk nüshası gazetemiz idarehanesinin baş köşesini süslüyor. Gazetemiz arşivi âdeta Gebze’nin yaşayan tarihi.
Gebze Gazetesi ile sadece yerel gazetecilik değil, ulusal ve uluslararası gazetecilik yaptık. Gazetecilikle yetinmeyerek televizyon belgeselciliğine el atıp, Türkiye’nin 80’e yakın ili ve dünya’da 70 den fazla ülkeyi gezerek, belgeseller çekip araştırmalar yaparak gelecek kuşaklara aktardım
Devri Âlem programları Gebze Gazetesinin bir kültür hizmeti Bugün birçok televizyonda beğeni ile izlenen Devri Âlem Programları ile ilgili ayrıntılı bilgiyi http://www.belgeselyayincilik.com/devr-i-alem linkinden girerek okuyabilirsiniz.
Nasıl Gazeteci ve Belgeselci Oldum
Gazetecilik ve belgeselcilik serüvenimiz daha ilkokul yıllarımıza kadar dayanmakta. Gebze Gazetesi ile profesyonel olarak yaptığımız gazetecilik ve belgeselciliğimiz ayrı bir yazı konusu isterseniz nasıl gazeteci ve belgeselci de olduğumuzu http://www.belgeselyayincilik.com/devr-i-alem linkinden okuyabilirsiniz
Gazetemizin Tarihçesi
Gebze Gazetesiyle büyüdük ve Gebze GAZETESİ ile yaşadık. Gazetemiz ile ilgili birçok röportajlar yapıldı. İsterseniz buruda 10 Ocak çalışan gazeteciler günü dolayısıyla kaleme aldığım yazının tümünü okumak içinhttp://www.belgeselyayincilik.com/genel/calisan-gazeteciler-gununu-kutlarken linkinden bakabilirsiniz.
28 Yaşına Girerken
Yaş günleri gösterişli, eğlenceli bir şekilde kutlanır. Gerek insan, gerekse de kuruluşların yaş günleri farklı kutlanmalı, geçen zamanın değerlendirilmesi başarılı olup olmadığı ve gelecek yılın nasıl başarılı olabileceği üzerinde fikirler üretilmeli. Biz de yaş günlerinin eğlenceli şekilde kutlanması zamana önem vermediğimizi gösteriyor.
Zaman en değerli ve en önemli varlık. İnsan samanı çok iyi değerlendirmeli. Bir dakikasını bile boş harcamamalıyız zamanın. Hiçbir milletin kültüründe zamanı öldürme deyimi yoktur, ancak bizim kültürümüzde zamanı öldürme deyimi vardır. Kahvehaneler zaman öldürülen yerlerin başında gelmekte. Oysaki zamanı verimli kullanmak gerekir.
İnsanlar için yaş günlerinin ayrı bir önemi vardır. 25 Mart 1985 tarihi gazetemiz için çok önemli bir gündür. Gazetemiz 25 Mart 1985 gününü Gebze’de yayınlanmaya başladı.
Gazetemiz bugün 27 yılı geride bırakıp 28. yıla girdi.  28 yıllık geçmişin muhasebesini yapmak için geriye doğru baktığımda bazen duygulanıyor, bazen üzülüp bazen de keyifleniyorum. Ama en önemlisi iyi ki gazetecilik yapıyorum diyorum.
28 Yıl nasıl geçti diye kendime sorduğumda göz açıp kapayıncaya kadar gelip geçti. Bu gazete ile büyüdük bu gazete ile Gebze’yi yaşayıp bugünlere geldik.
28 Yıl içinde her gün bir birinden önemli haber ve yazılarla tarihe not düştük ve zamana noterlik görevini yaptık. Sadece Gebze’de değil, Gebze Gazetesi ile birlikte Türkiye ve Dünyayı da gezip Osmanlı coğrafyası, Türk Dünyası ve İslam Medeniyet coğrafyası ile ilgili araştırma yazıları yazdık, belgesel TV programları çekerek kültürümüze hizmet yaptık. Gebze gazetesi ile büyüdük, Gebze gazetesi ile yaşadık.
Tarih, Kültür Çevre Platformu
Gebze’de tarih, kültür ve çevre bilinci oluşturduk. Birçok sivil toplum kuruluşunun desteğiyle tarihe, kültüre ve çevreye gerçekten önem veren birçok ismi ödüllendirdik. Birçok Üniversite’den davetler alarak konferanslar verdik. Bugün birçok Üniversite bizi konferans vermeye çağırırken, biz de fırsat buldukça gelen her daveti değerlendirmeye çalışıyoruz. Yine aynı şekilde birçok il ve ilçeden belgesel çekimleri için davetler alıyor ve değerlendirmeye çalışıyoruz.
* Yayın İlkelerimiz
28 Yıl önce 25 Mart 1985 tarihinde bu gazete yayın hayatına başladığında  ” NEDEN GEBZE GAZETESİ? ‘ başlıklı yazımda gazetemizin yayın ilkesini yazdık.  Gazetemiz hiç bir zaman kasıtlı olarak insanların kişilik haklarına, insanlarını onurlarına ve makamlarına saldırmayacağının altını çizmiştik..
Bugüne kadar bu ilkemize hep sadık kaldık. Bugün Gazetemiz Gebze her gün binlerce kişi tarafından satın alınıp okunuyorsa Gazetemizin yayın ilkelerinden taviz vermeden okurlarının güvenine sahip olmasındandır. Gazetemiz sürekli kendisi ile yarış ederek 28 yıldır başarıdan başarıya koştu.   Yine aynı şekilde birçok ödüle de sahip olduk.
İnternet Gazeteciliğinde Dünya Markası  
Gazetemiz internet üzerinden dünyaya açılmakta. Her gün dünyanın birçok ülkesinden on binlerce okurumuz gazetemizi ( www.gebzegazetesi.com ) internet üzerinden takip edilip, okunmakta.( www.google)’de Gebze arandığında bir numarada gazetemiz yer almakta.
Gazetemiz 28. kuruluş yıl dönümü sadece coşku ile değil, büyük bir sorumluluk bilinci ile kutlamakta. 28 yıllık gazetecilik birikimi arşiv ve bilgilerimizi tüm Gebzelilerle paylaşıyoruz. 28 yıl içinde Gebze ve Türkiye’de çok şeyler değişti. Biz Gelişerek büyümeye devam ediyor, 28 yıl önceki ilkemizi korumayı sürdürüyoruz. Bugünlere gelmemizde emeği olanlara şükranlarımızı sunarken, yüce yaratana şükrediyoruz.

Gül Yanığı, Yorgun ve Güzel Ülkem

”Akdeniz mavisi saklı koynunda
 Ey gül yanığı güller ülkesi
 Yoldaşlık etsem kanlı gömleğinin acılarına
 Küllerle savrulan ay ışığında” 

Dünyanın en güzel ülkesi…

Kıymetini bilemediğimiz canım ülkem. 

Yıllarca içten ve dıştan sürekli olarak yıpratılan,huzur verilmeyen vatanım..

Anamın ak sütü kadar kutsalım..

Cennetim

Özgürlüğüm

Biliyorum çok yorgun ve yalnızsın.. 

İşte bu huzursuzluğun, 

Yüreğimden kopan fırtınanın şiddetinden kendimin bile korktuğu bir duygu yoğunluğu haline soktu beni. 

 Ağlamakla gülmek arasını çoktan geçmiş, öfkemi durduramadığım bir durumda kendimi frenlemenin muhasebesini yapıyorum. 

Çelişkiler bir yaşam tarzı oluşturdu kişiliğimizde… Doğruyu giden yollar yoğun bir hileli yönlendirme ve bilgi çarpıtma taarruzuna maruz kaldığından, sapmalara düşmeden yolumuzu bulmak için büyük bir gayret sarf etmekteyiz. 

Çünkü inandığımız tüm kutsal değerlerle aldatılmanın verdiği üzüntü ve kahrın hallerinde inandığımız değerleri kaybetmeden nefsimizle mücadele içersindeyiz. 

Yolsuzluğun, soygunculuğun olduğu bir ortamda hırsızı cezalandırmak yerine, hırsızı ifşa edenleri suçlayanların, ahrette bunun hesabını vereceklerini unutacak kadar gözlerini dünya malına diktiğini görüyor ve irkiliyoruz.. 

Ülkemin dağlarında kol gezen ihanetin, şehirlere ve en ücra köşelere indiği bu günlerde beraber yaşamak zorunda kaldığımız hainlerle kardeşlik masalıyla uyutulmanın ötesindeyiz..

İnsanımızın, bir lokma ekmeğin aslanın ağzından, midesine gittiği bu günlerde, ayakta durabilmenin mücadelesinde ki halini görüp kahretmekteyiz.

Lakin

Umut hilesiz, karanfilin sorguda

Tutuklanmayı beklediğimiz gecelerde

Türkülerin çiçek döktüğü ülkede

Vatanseverce dökülen yazılarımızda

 Çaresizliği bir kader olarak yazan ellerin içimizde ki ihanetini yaşadığımız bu günlere inat, umut ve inanç doluyum.

 ”Demem o ki canlarım hiç boşalmadı sahne bir şekilde hep doldu ve tabi ne yazık ki bu filmler çekilirken olan da hep ülkeme oldu.”

 

 

Türkiye Yeşilay Cemiyeti

Kişinin, ailenin, toplumun gönüllü koruyucusu TÜRKİYE YEŞİLAY CEMİYETİ’ni, Genel Başkan Av. MUHARREM BALCI ile konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Yeşilay’ın kısa bir tarihçesini verebilir misiniz? Hangi tarihte, kimler tarafından nerede kuruldu? 
Av. Muharrem Balcı: Yeşilay Cemiyeti resmî olarak 1 Mart 1920 yılında Şeyh’ül-İslam Haydarizâde İbrahim Efendi’nin öncülüğünde 90 hamiyetli aydın tarafından ‘Hilal-i Ahdar’ ismiyle kuruldu. Kuruluşuna dönemin hangi düşüncede olursa olsun bütün vatanseverleri katılmıştır. Daha sonra ‘Türkiye Yeşilay Cemiyeti’ adını almıştır. Kuruluşunda Mazhar Osman Uzman, Eşref Edip, Said Nursi, Hakkı Tarık Us, Ahmet Emin Yalman gibi şahsiyetler bulunmaktadır. Yeşilay Dergisinin Mart sayısında tüm kurucuların ismi yayınlanmıştır.
Çetinoğlu: Kuruluş gayesi ne idi?
Balcı: Yeşilay Cemiyeti 1920 yılında İngilizlerin İstanbul’u işgallerinde, işgale karşı direnişi kırmak için binlerce kasa içkiyi İstanbul Limanına indirip gençlere dağıtmaya başlaması üzerine, dönemim vatanseverleri tarafından ‘İçki Düşmanlığı’ söylemi ile kuruldu.
Çetinoğlu: Yeşilay günümüzde hangi alanlarda çalışıyor? 
Balcı: Yeşilay alkol, sigara, uyuşturucu maddeler, internet ve TV gibi ekran bağımlılığı, kumar ve şans oyunları, fuhuş gibi alanlarda mücadele etmektedir. Bu alanlarda Yeşilay Cemiyeti bugüne kadar hep sağlık söylemi ile gündemde idi. Ve bunu da çok iyi başardı. Ancak zayıf kaldığına inandığım bir yön daha vardı; hukukî yönü. Bizler insanın ne kendisine ne de bir başkasına zarar verme özgürlüğünün olmadığını vurgulamak üzere Yeşilay’ın hukuk ayağını oluşturuyoruz. Bunun için de gerekli çalışmaları yapıyoruz. 
Çetinoğlu: Hizmetleriniz için gerekli maddî kaynaklar nasıl sağlanıyor?
Balcı: Gerekli maddî kaynaklarımız hamiyetli insanlar tarafından ve ayrıca uygulamaya koyduğumuz projelerden karşılanıyor. 
Çetinoğlu: Devletin katkısı oluyor mu?
Balcı: Devletin maddî anlamda bir katkısı olmadı. Kamu kurumlarının Yeşilay’a faaliyet imkânları tanıması dışında bir katkısı olmamaktadır. Belki bu aşamadan sonra yine projelerimize katkıları olabilecektir. 
Çetinoğlu: Yeşilay olarak devletten beklentileriniz nelerdir?
Balcı: Yeşilay’ın mücadele alanları insanlığın karşılaşabileceği ve karşılaşmama, bulaşmama gibi bir garantisi olmayan alanlardır. Bu anlamda devlet halkını zararlı alışkanlıklar ve bunlardan doğan bağımlılık tehlikesine karşı koruma adına yapacağı tedbir ve gerekli düzenlemelerde Yeşilay ile birlikte adım atması gerekmektedir. Biz devletin bu konuda desteğini almak için Millî Eğitim Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, Gençlik ve Spor Bakanlığı ve bakanlıklara bağlı diğer kurumlar ile görüşmeler içerisindeyiz ve bu görüşmelerin de birer birer meyvesini almaktayız. Madde bağımlılığına karşı önlem almak, bu konuda yasalarda da gerekli düzenlemelerin yapılmasında söz sahibi olmak adına TBMM’de milletvekillerinden oluşan bir Yeşilay Dostluk Grubu kuruyoruz. Bizler bütün bu çalışmalarımızla hem halkımızda hem de devlette farkındalık oluşturmak çabası içerisindeyiz. Bu bağlamda devletin özellikle gençleri bekleyen böylesi bir tehlikeye karşı önemli tedbirler almasını istiyoruz ve bunun için de bir Sivil Toplum Kuruluşu (STK) olarak elimizden geleni yapmaya çalışacağız.
Çetinoğlu: İnsan ve toplum sağlığına zararlı maddelerin ticareti suç olarak kabul ediliyor. Kullanıcılar cezalandırılmıyor. Bu çarpıklık, madde bağımlılığı ile mücâdelenizi nasıl etkiliyor? 
Balcı: Zehir tacirliğinde önemli olan arz ve talep ilişkisidir. Talep olduğunda bu maddelerin arzı maddî olarak büyük getirisi olduğu için önemli ölçüde artıyor. Bu bir suçtur ve devlet bu konuda gerekli önlem ve cezaları yerine getirmektedir. Fakat burada dikkat edilmesi gereken bir nokta daha var; kullanıcı boyutu. Kullanıcılar o maddeye bağımlı olduğu için bir nevi hasta hükmündedir. Bu durumda kullanıcıların cezaları yoktur. Kullanırken yakalandıklarında ise ancak tedavi edilmesi için hastaneye yatırılır. Baktığınızda bu bir çarpıklıktır. Tedaviye cevap vermeyen bağımlı, ihtiyaç duyduğu maddeye kavuşmak için bu sefer satıcılığını gerçekleştirmek ister, aslında istettirilir; satmazsan mal yok gibi. Bu durumda kullanıcı için gerekli tedbir alınmazsa eğer kendisi ticarete başladığı için suçüstü yakalandığı zaman cezaya tabi olur. Buradaki önemli husus tedavi sürecidir. Bazı madde bağımlıları bu bağımlılıktan kurtulmak için bize başvururlar. Bizler de gerekli yerlere yönlendiririz. Bu konuda AMATEM’ler (Alkol ve Madde Bağımlılığı Tedavi ve Eğitim Merkezi) büyük önem arz etmektedir. 
Türkiye’de şu anda birçok hastanede AMATEM’ler hizmet vermektedir. Bu merkezler kullanıcıyı tekrar hayata bağlamada gerekli bütün tedavileri yapmaktadırlar. Zararlı maddelerin arz edenlerinin cezalarına mukabil talep edenlerin de bu maddelerden kurtulması için devletin ve biz STK’larının daha çok mücadele etmesi gerekmektedir.
Çetinoğlu: Kullanmanın serbest, satışının yasak olması çarpıklığı giderilebilir mi?
Balcı: Bu çarpıklık ancak bu maddelerin ticaretini yapanların yakalanması, yaptırımların arttırılması ve kullanıcıların tedavilerinin çok iyi bir şekilde yapılması ile giderebilir sanılıyor. Sadece cezai yaptırımlarla suçların önüne geçilebilseydi adliyeler boş otururlardı. Fakat öyle olmuyor. Her geçen gün bağımlılıklar dünyayı ve insanlığı felakete götürüyor.  Yeşilay olarak bizim hedefimiz ‘Felaketten Önce’ sloganı ile hiç başlamayanlara bağımlılıkları anlatmak ve başlamaları önlemektir. Bu da iyi bir bilinçlendirme ve misyon yükleme ile gerçekleşebilir. Halkımız öncelikle bağımlılıkla mücadelede devleti, sonra STK’ları ve kendini görevli saymalı. Devleti, bağımlılık üreticiliğinden ve bağımlılık üretenlere yardımcı olmaktan vazgeçirecek bilgi ve donanımla donatılmalıdır. Bağımlılıkla mücadele insanımızın esas gayesi olmadan geleceğimizi teminat altına alabilmemiz mümkün değildir.
Çetinoğlu: Devletin sigara ve alkollü içkiler üretmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Balcı: Devletin bu yaptığını insanlığa karşı suçlar kategorisinde değerlendirmekteyim. Devlet sigara konusunda gerekli önlemleri alırken aynı önlemleri maalesef alkollü içkilerde almamaktadır, bir esneklik göstermektedir. Devlet aynı sigara gibi ki sigarada da alınması gereken daha çok tedbir ve yasal düzenlemelerin olması taraftarıyım, alkollü içkilerde de gerekli tedbirleri almak mecburiyetindedir. Televizyonda veya gazetelerde boy boy kendini gösteren içkiler özellikle gençlerde büyük bir özenti uyandırıyor ve gençlere kullanım yolunu açıyor. Bu tehlikeye karşı bilhassa reklam konularında devletin gerekli yasal düzenlemeleri yapması gerekir. Bunların üretimi de suçtur, reklamının yapılması da suçtur, halka sunulması da suçtur. Hangi bağımlılık bir diğerine tercih edilebilir. Devletin bu konuda hassas olması, alkol ve diğer bağımlılık türleriyle de mücadele etmesi gerekir.
Çetinoğlu: Yeşilay Cemiyeti yalnızca madde bağımlılığı ile değil, her türlü kötü alışkanlıklarla da mücâdele ediyor. Mesela kumar… Devlet gelir elde etmek için kendi kurumları aracılığıyla kumar oynatıyor. Millî Piyango, Spor Toto, Kazı Kazan, Sayısal Loto, İddia ve diğerleri… Yeşilay olarak bu konudaki görüş ve düşüncelerinizi alabilir miyim? 
Balcı: Devlet şans oyunları adı altında 11 dalda kumar oynatmaktadır. Borçlar Kanununun 506/2. Maddesine göre, her türlü piyango ve çekiliş devletin izni ile oynanıyorsa, ‘şans oyunları’, gizli oynanırsa ‘kumar’ oluyor. Bu da suç sayılıyor ve gerekli cezai işlemler yapılıyor. Bu büyük bir çelişkidir. Bu oyunlarla insanların, toplumun ahlakı çökertiliyor, yuvalar yıkılıyor, çocuklar sırtlarında çanta, harçlıklarını yatırarak iddia ve diğer oyunları oynamak için bayilerin önünde bekliyorlar. Üstelik bayilerin camlarında +18 yazmaktadır da. Sırf gelir elde etmek için devletin bu alanda yaptıkları çözümü imkânsız problemlere yol açıyor. Kumar en ağır uyuşturucu niteliğine sahiptir. Aklı ve iradeyi tesirsiz bırakır. Kumar bir bağımlılıktır ve devletin de böylesi bir bağımlılığa karşı insanlara eğlence diye hizmet etmesi yerine gerekli tedbirleri alması gerekir.
Çetinoğlu: Ülkemizde sigara, alkol, uyuşturucu kullanımı ne düzeyde?  
Balcı: Yüksek. Bu maddelerin kullanımı ilköğretim yaşlarına kadar inmiş durumda. Bu kadar küçük yaşlarda bu maddelerin kullanım sebeplerinin en önemlisi ebeveyn bilinçsizliği ve ergenlik çağına girmiş veya girecek gencin kendini ispatlama çabasıdır. Özellikle Türkiye uyuşturucuda artık transit değil hedef ve pazar ülke haline gelmiş durumdadır.
Çetinoğlu: Alkol kullanımı konusunda ‘mahalle baskısı’ndan söz ediliyor. Bir değerlendirme yapar mısınız?
Balcı: Evet bir mahalle baskısı var. Seküler sendrom, alkolün denetlenmesi ve zararlarının azaltılmasına karşı çok hassas ve hükümetler üzerinde mahalle baskısı oluşturuyor. Hükümetler de bu mahalle baskısına karşı ellerinin kollarının bağlı olduğunu sanıyor. Halbuki bugün bütün dünya alkol tüketiminin azaltılması yönünde etkili tedbirler almakta, kampanyalar düzenlemektedir. Bizdeki laiklik sendromu ise dünyanın tersine giderek bir mahalle baskısı oluşturmakta, alkolizmin savunucusu durumuna düşmektedir.
Çetinoğlu: Madde bağımlılarının tedâvisi nasıl oluyor? Tedâvi merkezleri var mı?
Balcı: Madde bağımlıların tedavisi aslında bir eğitim sürecinden geçer gibi gerçekleşiyor. Ülkemizde Alkol ve Madde Bağımlılığı Tedavi ve Eğitim Merkezi (AMATEM)’leri birçok devlet ve özel hastanelerimizde bulunmaktadır. Bu tedavi merkezleri alkol ve madde bağımlılarına yönelik hizmet veren ve bu konuda araştırmalar yapan merkezlerdir. Alkol ve madde kullanan kişilere rehabilitasyon imkânları sunmaktadırlar. Ayrıca sigara bağımlıları için de birçok hastanede Sigara Bırakma Polikinlikleri bulunmaktadır. Bu polikliniklerden de çok iyi sonuçlar alınmaktadır.
Çetinoğlu: Yeşilay, bağımlıların tedâvisine katkı sağlıyor mu?
Balcı: Yeşilay Cemiyeti’nin hedefinde hiç başlamayanlar vardır. Bizler tedavi merkezleri ile de irtibat halindeyiz. Bu bağlamda bize başvuran bağımlıları da bu tedavi merkezlerine yönlendirme yapmaktayız.
Çetinoğlu: Televizyon ve internetten yeterli ölçüde yararlanılabiliyor mu?
Balcı: Bir fikri savunuyorsak bu savunma sürecinde gerekli tüm yollara başvurmamız gerekir. Yeşilay Cemiyeti olarak bağımlılığa karşı mücadelemizi gerek kamu spotları ile gerek TV ve radyo programlarına katılım ile gerek de sosyal medya ile iyi bir şekilde duyurmaya çalışıyoruz, Yeşilay’ın görünürlüğünü arttırmaya çalışıyoruz. Sürekli güncellenen sitemiz ile Yeşilay haber sitemiz ile twitter ve facebook ile halkımızı bilinçlendirme yollarına adım atıyoruz. Önümüzdeki günlerde internet sayfamızda bir TV yayınımız başlayacaktır. Ayrıca görüntülü medyada daha fazla yer alacak çalışmalarda bulunuyoruz. Yakın bir zamanda sizlerle bu gelişmeleri paylaşacağız.
Çetinoğlu: Bağımlılıkların sanat yoluyla azaltılması düşünülebilir mi?
Balcı: Bağımlılıktan kurtulmanın bir yolu da o maddeyi ihtiyaç duymamak için insanın kendisine yararlı olabileceği başka şeyler ile ilgilenmesi veya yönelmesidir. Bu bağlamda sanata, spora ve müziğe yönelme bir bağımlı için çok iyi bir ilaçtır düşüncesindeyim. Sanat en genel anlamı ile yapıcılığın ve hayal gücünün ifadesidir. Bir bağımlının bütün duygu ve düşüncelerini yapmak veya gerçekleştirmek istediği bir objeye yöneltmesi onu bağımlı olduğu maddeden uzaklaştırır. Bu noktada bir bağımlının tedavi sürecinde o kişinin sanata yönlendirmesi, eğitilmesi büyük önem arz eder. Nitekim tedavi ve rehabilitasyon merkezlerinde hastalar sanatla uğraştırılmaktadır.
Çetinoğlu: Bağımlık ve spor arasındaki ilişkisinden söz eder misiniz?
Balcı: Spor yapan bir insan zihnî ve fizikî bir aktiviteye girer ve bir sporun iyi bir şekilde yapılması için o zihnin, zihinle beraber fiziğin de temiz olması gerekir. Tıpkı sanat gibi spor da kişiyi bağımlılıktan uzak tutar, hatta hiç başlamamasına yardımcı olur. Çünkü spor sağlık için yapılan bir etkinliktir. Sağlığı için spor yapan bir insan neden sağlığına zarar veren bir maddeye yönelsin ki? Bu konuda özellikle gençleri bağımlılığa bulaşmamak için spora yönlendirmeye çalışıyoruz.
Çetinoğlu: Batılı ülkelerde Yeşilay benzeri kurumlar var mı? Hangi ülkelerde hangi isim altında faaliyet gösteriyorlar? Bu kuruluşlarla işbirliğiniz oluyor mu?
Balcı: Amerika, Avrupa ve birçok Arap ülkesinde alkol ve madde bağımlılığına karşı kurulmuş olan kurumlar bulunmakta. Bizler bu kurumların çoğu ile irtibat halindeyiz. Bu anlamda hizmet eden birçok yabancı kuruluşla partner ilişkisi kurmaktayız. Uluslar arası kuruluşlara üyelik başvurularımızı yaptık ve süreci değerlendiriyoruz. Bir-iki yıl içinde üyelik süreçlerimiz tamamlanmış olacaktır. Bu kapsamda Dış Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı ile ilişkilerimiz ve ortak çalışmalarımız başlamıştır. Yeşilay’ı uluslararası bir platforma taşımak için Yeşilay ile ortak mücadele alanları olan Birleşmiş Milletler Taşkilatı (BMT), Dünya Sağlık Teşkilatı (DST), Avrupa Güvenlik İşbirliği Teşkilatı (AGİT) ve Avrupa Komisyonları ile işbirliği içerisinde olup, bu kuruluşların Danışman Üyesi olma yolunda ilerlemekteyiz.
Çetinoğlu: Zaman zaman yapılan araştırmalarda, zararlı alışkanlıklara başlama yaşının düştüğü haberleri basına yansıyor. Günümüzde madde bağımlılığı kaç yaşında başlamakta?
Balcı: Yeşilay’ın 2009 yılında ve Millî Eğitim ve Emniyet Müdürlüğünün 2010 yılında yaptığı araştırmalarda sigaraya başlama ortalama yaşı 11, alkole 13, uyuşturucuya 14’e düşmüş bulunmaktadır.
Çetinoğlu: Anne ve babalara, evlatlarının madde bağımlısı olmaması ve olmuş ise kurtarılabilmesi için neler tavsiye ediyorsunuz?
Balcı: Bu konuda anne babaların bilinçlenmesi, eğitilmesi şarttır. Böyle bir durumda karşılaşmış anne babalara tavsiye olarak çocuklarının okul ve arkadaş çevrelerini yakın takibe almalarını, çocuğun bağımlılık işaretlerini ergenlik depresyonu, aile veya okul sıkıntısı olarak geçiştirmemelerini, çocukları ile ilgilenmelerini ve çocuklarını muhakkak bir tedavi sürecine başlatmalarını, uzmanlardan yardım almalarını öneriyorum. Bu eğitimle olur. Evlilik öncesi mecburî kurslar ve sertifika vermek suretiyle evlilik öncesinde adayların bu eğitimi almaları gereklidir. Aile ve Sosyal politikalar Bakanlığına bunu bir proje olarak teklif ettik. 
Çetinoğlu: Önceki yıllarla mukayese edildiğinde madde bağımlıları sayısında ciddî bir artış gözlenmekte,  bunun sebebi nedir?
Balcı: Birçok sebebi vardır elbette. Devlet sigara ile mücadele ederken diğer bağımlılık türleri ile (uyuşturucu ile sadece polisiye tedbirler dışında) mücadele etmemekte, aksine bazılarını teşvik etmektedir. Biliyoruz ki ‘her bağımlılık bir diğerini tetiklemektedir’. Mücadele metodu eksik ve yanlış olunca bağımlılık oranları da artmaktadır.
Çetinoğlu: Madde bağımlılarına takınılacak en uygun tavır nedir? Dışlamak, dostluk kurmak ve diğerleri?
Balcı: Dışlamak madde kullananları maddeye daha çok yöneltir. Her şeyden öte bağımlıları hayata kazandırmak gerekir. Toplum içerisinde olan, toplumda aktif rol alan bir kullanıcı bağımlı olduğu maddeden daha çabuk kurtulabilir, uzaklaşabilir. 
Çetinoğlu: Türkiye Yeşilay Cemiyeti’ ne destek olmak isteyen kişi ve kuruluşlar neler yapabilirler? 
Balcı: Yeşilay Cemiyeti’ne şahsî ve kurum olarak üye olunup destek olunabilir. Şahsî üyeler gibi kurumlar da Yeşilay’a üye olup, Yeşilay’ın amaçları doğrultusunda hareket ettiklerini gösterebilirler. Ayrıca il ve ilçe temsilcilerimiz gibi her kurumda da bir Yeşilay Temsilcisi olunması için gerekli çalışmalar içerisindeyiz. Bize şahsî veya kurum olarak üye olmak isteyenler sitemizde üyelik formlarını indirip, gerekli belgeler ile Genel Merkez’imize başvurabilirler. 
Çetinoğlu: Okullarda çalışmalarınız var mı? Neler yapıyorsunuz?
Balcı: ‘Sağlıklı nesil, sağlıklı gelecek’ sloganı ile okullar, geleceğimizin teminatı olan çocuklarımız için en çok faaliyet gösterdiğimiz alanlardır. Türkiye’deki bütün okullara talep dâhilinde afiş, alkol, sigara, uyuşturucu kitapçıkları, broşürler göndermekteyiz. Eğitim sorumlularımız vasıtası ile okullarımızda seminerler yapmaktayız. Millî Eğitim Bakanlığı ile görüşmeler neticesinde Yeşilay ve Millî Eğitim Arasında İşbirliği Protokolü yapılmasının gündeme alınması sonrası Millî Eğitim Bakanlığı ‘Zararlı Madde Bağımlılıklarını Önlemek’ amacı ile bütün İl ve İlçe Millî Eğitim Müdürlüklerine gönderilmesi sureti ile 2012/1 sayılı yılın ilk genelgesini yayınladı. Genelge ile Millî Eğitim Temel Kanunu’nda yer alan ‘Türk Millî Eğitimin genel amacı, Türk milletinin bütün fertlerini; beden, zihin, ahlak, ruh, ve duygu bakımlarından dengeli ve sağlıklı şekilde gelişmiş bir kişiliğe ve karaktere, hür ve ilmî düşünme gücüne sahip, insan haklarına saygılı, topluma karşı sorumluluk duyan verimli kişiler yetiştirmek’ ilkesi gereğince her türlü madde bağımlılığında uzak, toplumu kemiren kötü alışkanlıklara karşı uyarıcı ve bilgilendirici misyon üstlenerek mücadele etmek amacıyla Türkiye Yeşilay Cemiyeti ile tüm eğitim faaliyetlerinin düzenlenmesi kararı alındı. Öğrenci ve öğretmenlerimizin Yeşilay faaliyetlerine katkı sağlamaları, katılacak öğretmenlerin görevleri sırasında izinli sayılmaları sağlandı. Ayrıca her yıl düzenli bir şekilde okullar arası kompozisyon, şiir, resim ve karikatür yarışmaları da yapmaktayız. 
Çetinoğlu: Yeşilay’a üye olmak için şartlarınız nelerdir?
Balcı: Yeşilay’a üye olan kişi kendisine ve bir başkasına zarar verecek bütün zararlı alışkanlıklardan uzak durmak mecburiyetindedir. Ayrıca bir Yeşilaycı Yeşilay’a üye olmakla sadece kendisini değil çevresindekileri de uyarma görevini üstlenmiş bulunmaktadır. Üye formumuzu imzalayacak olanlar herhangi bir madde kullanmadığını ve kullanmayacağını beyan etmektedirler. 
Çetinoğlu: Yeşilay Cemiyeti’nin maksatlarının tahakkuku yolunda size en çok kimler, nasıl destek oluyor?
Balcı: Yeşilay Cemiyeti gönüllüleri ve üyelerinin destekleri ile birçok çalışma yapmaktadır. Ayrıca şimdiki hükümet Yeşilay’ın amaçları doğrultusunda çok iyi politikalar gerçekleştirmiştir. Bu da Yeşilay’ın amaçlarına yönelik daha sağlıklı hareket etmesini kolaylaştırıyor. Gerek devletin madde bağımlılığı konularında iyileştirici politikaları gerek de Yeşilay’ın gönüllüleri ve çalışanları ile projeler dâhilinde Yeşilay daha çok büyüyecek ve gelişme gösterecektir.
Çetinoğlu: Yayınlarınızdan söz eder misiniz?
Balcı: Yeşilay 1924’ten beri aralıksız olarak Yeşilay Dergisi’ni çıkarmaktadır. Mart 2012’de 937. sayısı çıktı. Aylık olan bu dergi eğitim, sağlık ve kültür alanına yöneliktir. Alkol, sigara, kumar, madde bağımlılığı, internet, kitapçıklarımız bulunmaktadır. Bunların yanı sıra Alkol Raporu kitabımızın dağıtımı da yapılmaktadır. Yeşilay’ın ayrıca bir Bağımsızlık Manifestosu’nu çıkardık ve 2 ayda bir Genel Merkez’in ve şube ve temsilciliklerin etkinlik haberlerinin yer aldığı Yeşilay Bülteni’ni çıkarmış bulunmaktayız.
Çetinoğlu: Devlet yetkililerine, anne-babalara, çocuklara, madde bağımlılarına… velhasıl kendinize muhatap kabul ettiğiniz kişi ve kurumlara ayrı ayrı mesajınızı alabilir miyim?
Balcı: Yaşama hakkı mukaddestir.  Ancak benim hayat hakkımın mukaddesliği sizinki mukaddes olduğunda korunacaktır. Aksi halde, sizin hayat hakkınız zedelendiğinde benimki de zedelenmiş olacaktır. İnsanlık onuru, başkaları için bir şeyler yapmaktır.  O halde gerek birey olarak, gerekse sivil toplum kuruluşları olarak birbirimizin yaşama hakkının mukaddesliği ve korunması için mücadele edersek, bir gün inanıyorum ki, ‘bir çocuktan bir katil çıkaran devlet’ten şikâyet etmemize gerek kalmayacaktır.
Çetinoğlu: Çocuklarımıza ve gençlerimize entelektüel derinlik kazanmaları ve doğru bir hayat tarzı tercih etmeleri için neler tavsiye edersiniz?
Balcı: Gençlerin zekâsını ve analitik düşünme yetisini iyi kullanmaları için her türlü bağımlılıktan uzak durmaları gerekir. Bir defa bağımlılığa bulaşan bir beyin hele ki genç bir beyin, toplumu çökertir, sağlıksız bir gelecek oluşturur. Bir maddenin bağımlısı olmak insan hayatını bitirmek demektir. Her şeyi kararında uygulamak gerekir. Bunu TV ve internet kullanımı için söylüyorum. Gençlerin kendilerini delice internete vermeleri, oyun bağımlıları olmaları, ekrana tıkalı olup, ekranın sunduğu fikirlere göre hareket etmeleri gençler için en büyük tehlikedir. Bu anlamda gençlerin bir maddenin bağımlısı olmalarını önlemek amacı ile kendilerini spora ve sanata yönlendirmeleri, bu gibi konularda eğitim veren, bilinçlendiren kişi veya kurumları dikkate almaları gerekir.
Çetinoğlu: Yeşilay gönüllerine ne söylemek istersiniz? 
Balcı: İnsanın sadece kendisini madde bağımlılığı tehlikesinden uzak tutmasına ben ayrancılık derim. Asıl Yeşilaycılık öteki için bir şeyler yapmak demektir. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın demek, karşıdakinin önündeki tehlikeyi umursamamak demektir. Bir Yeşilay gönüllüsü hem kendini hem de çevresini bu konuda uyarması ve bilinçlendirmesi gerekir. Yeşilay’a asıl destek böyle gerçekleşir. Hiç kimsenin bağımlı olmama garantisi yoktur. Ayrıca Yeşilay’ın etkinliklerinde aktif rol alma da bir gönüllülüktür. Bu konuda özellikle gençlerimizi maddelerden uzak tutmak adına Yeşilay Gençlik Kulübü dâhilinde yaptığımız etkinliklerde aktif rol almalarını sağlıyor, gençlerimizi etkinliklerimizde buluşturuyoruz.

Av. MUHARREM BALCI:
1952 yılında İstanbul’da doğdu. İlk, Orta öğrenimini Sarıyer’de, Lise öğrenimini İstanbul Sarıyer   Lisesinde tamamladı. 1977 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun olarak  Avukatlık stajına, 1979 yılı Şubat ayında fiilen Avukatlık mesleğine başladı. Halen serbest  Avukatlık yapmaktadır. Evli, dört çocukludur. 

Av. Muharrem Balcı,  fiili avukatlığının ve hukuk çalışmaların yanı sıra birçok sivil toplum  kuruluşunun kurucu üyesidir ve bu kuruluşların çalışmalarına aktif olarak da katılmaktadır. Bunlar arasında, Hukukçular Derneği (HD), İslam Dünyası Kültür ve Tarih Araştırmaları Merkezi (İDKAM), Mazlumlarda Dayanışma Derneği (MAZLUMDER), Araştırma Kültür Vakfı (AKV) Mütevelli Heyet Üyeliği, Hasta Hakları Aktivistleri Derneği ve Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi’nin kurucu üyesi ve Onur Kurulu Başkanlığı, Hukuk Vakfı Kurucu Üyeliği sayılabilir. 

Birçok sivil toplum kuruluşunun da fahri Hukuk Danışmanlığını yapmaktadır. Halen BİLİM VE SANAT VAKFI’nda  ve Ankara’da Bilgi Vakfı’nda  Genç Hukukçularla birlikte GENÇ HUKUKÇULAR HUKUK OKUMALARI çalışmalarını yürütmekte ve bu çalışmaların toplandığı BİRİKİMLER’in (2003, 2006, 2009) editörlüğünü yapmaktadır. 

Çok sayıda makalelerinin yanı sıra yayınlanmış kitapları, araştırma raporları ve tebliğleri vardır.  Mecelle’yi ilk defa sadeleştirerek hukukçulara sunmuştur.
Yayınlanmış Kitapları:
– MGK ve Demokrasi -Hukuk – Ordu – Siyaset, 3 Baskı, (19989 – 1999 – 2000)
– Eğitim ve Öğretimde Haklar ve Yükümlülükler (1999 )
– Üniversitelerde Disiplin Cezaları ve Hak Arama Yolları (1999)
– İhtilafların Çözüm Yolları ve TAHKİM (1999)
– Temel Belgelerde İnsan Hakları (Av. Gülden Sönmez’le Birlikte), (2001)
– BİRİKİMLER I – II – III Editörlüğü (2003 – 2006 – 2009)
– Aliya ve Arkadaşlarında Yol Haritası ve Gelecek Tasavvuru (2010)

Yayımlanmış Tebliğleri
– Susurluk Batağı, 1997.
– Türk Hukuk Sisteminde İnsanın Değeri, 1998.
– Türk Ceza Kanunu Öntasarısı  (1997) veya Panik Mevzuatı, 1998.
– Her Türlü Son İçin Gerekli Hukuk Formasyonu, 1999.
– Devlet Memuru Olarak Eğitimcilerin Hak ve Yükümlülükleri, 1999.
– Birinci Tanzimat’tan İkinci Tanzimat’a Resepsiyon ve Rehabilitasyon Çalışmalarının Tahlili, 2000.
– Tanzimat’tan Günümüze Islah, Resepsiyon ve Uyum Çalışmalarının Tahlili, 2000.
– Tanzimat’tan Ulusal Programa Yeniden Yapılanmanın Hukuki Gelişim Süreci, 2001.
– Tanzimat ve İslahat Fermanlarının İlk Sadeleştirilmiş Halleri (2001)
– Mecelle’nin İlk Sadeleştirilmiş hali. (20019
– Hukuk Mantığı, 2001.
– Uluslararası İnsan Hakları Hukukunun Önemi, 2001.
– Hukuk Mücadelesi ve Hukuk Formasyonu, 2001.
– Avrupa Birliği Politikamız, 2002.

 

 

Güvenlik Güçlerimiz

Bir konferans için (1992 yılında) gittiğim Hakkari’den Van’a dönüyorum. Şoförün arkasındaki ön koltuktayım. Otobüs, oldukça kalabalık. Görünüşe bakılırsa, benden başka herkes yöre halkından. Kenarlarındaki yalçın dağların göğün derinliklerine doğru yükseldiği Zap vadisinden yukarıda yer alan Hakkari’den Zap suyuna doğru inişe geçtik. İleride Yüksekova yol ayrımına kadar haşin ve hırçın bir şekilde akan Zap suyuna paralel bir asfalt yolda ilerliyoruz. Zap suyunun iki  tarafında göğe dimdik bir duvar gibi yükselen manzaraları seyre dalıp, Allah’ın Celal ismini tefekkür ederken; nazlı bir gelin gibi süzülüyor otobüsümüz.

Yolcular sakin ve sessiz. Herkes kendi aleminde etrafı seyrediyor. Bu minval üzere yol alırken otobüsümüz, birden hafif bir frenle sarsılıp durdu. Herkes daldığı alemden endişeyle uyandı. Başlar, merakla sağa sola “ne oluyor?” dercesine bakındı. Endişeli gözler, birbirini sorguladı. Lisan-ı hâlle söyleşirlerken, otobüse giren bir asker şoföre yaklaşıp, gayet ciddi, o nispette de nazik ve yumuşak bir sesle “Hayırlı yolculuklar.” diledikten sonra, şoförün adını sorup, plakayı ve geçiş saatini, elindeki deftere dikkatle not etti.

Bu arada bir subay da ön kapıdan girerek, o da gayet nâzik ve yumuşak bir dille yoculara hitaben “hayırlı yolculuklar” dileyerek; kimlik kartlarımızı lûtfen çıkarmamızı, bizlerden rica etti ve tek tek kontrol etmeye başladı. Bütün bunları söyleyip yaparken, yolcuları rahatsız etmiş olmanın sıkıntısı yüzünden okunuyor, fakat aynı zamanda vazifesini yapması gerektiği hususuna da müdrik bulunduğu her hâlinden anlaşılıyordu. Birkaç dakika sonra yine selam verip hayırlı yolculuklar dileyerek otobüsten indi.

Böylece tekrar yola koyulduk. Yine yolun iki tarafındaki vahşi, ürkütücü ve yalçın kayaların göğe doğru yükselen görüntüsüne dalmıştık ki, yolculardan biri, âniden patlayıverdi! Şaşkın bakışlarımız arasında gözlerini fıldır fıldır oynatarak âdeta ağzından köpükler saçarak sinirden tit tir titreyerek -anlaşılan kontrol esnasında, kendisini zor zaptetmişti- : “Nedir çektiğimiz? Nedir Doğu’nun çektiği bu çile, bu işkence? Gayrı yetti artık! Bir de derler ki, Doğu’da işkence yok! Gelsinler de görsünler neler çektiğimizi! İşkence var mı yok mu anlasınlar!” diye bağıra çağıra söyleniyor, yolcuların kendisine hak vermesini istercesine, sağa sola bakınıp duruyordu!

Ben de bu âni çıkışa şaşırmıştım. “Kardeşim, işkence buysa, dostlar başına. Sen buna işkence mi diyorsun, Allah aşkına. Öyleyse sen, işkence nedir bilmiyorsun.” Diye cevap vermek istedim fakat sonra vazgeçtim. Çünkü yolcularca yanlış anlaşılmam mümkündü. Neyse…

Durup dururken, kendi kendine, yüksek sesle ileri geri konuşan bu hemşehrilerine; yolcular tuhaf tuhaf baka kaldılar. Bu yersiz çıkış ve homurdanmaya bir mânâ veremediler. Sükûtu ihtiyar ettiler. Kimse tarafından tasvîp  ve tasdîk edilmediğini gören taşkın ve şaşkın yolcumuz, yalnız kaldığını görünce, ister istemez yerine oturdu. Kafasını bir o yana, bir bu yana sallayarak kendi kendisiyle söylenir oldu.

Yola devam ederken, sükunet tekrar avdet etmiş. Yol güzergahında, birkaç kere daha, yine asker, polis ve sivil giyinmiş resmî görevliler tarafından durdurulmuş, yine kimliklerimiz, aynı şekilde kontroldan geçirilmiş. Bu kontroller bitip de, otobüsümüz, durdurulduğu yerden her ayrılışında, aynı şahıs, aynı yersiz çıkışları yapmış, huzursuzluğunu dışa vurmuş, fakat her defasında, diğer otobüs yolcularının, asla tasdik ve tasviplerine nail olamamıştı.

 

210

Hakkari – Van arası, vasat bir sürüşle, dört saatlik bir yol. Bu zaman zarfında Güvenlik Güçleri’mizin kontrolleri, hepsi hepsi sekiz on dakikayı geçmiyor. Üstelik bu vazifeyi; vatandaşı gerçekten incitmeden ve tam bir vazife şuuru içinde özenle yapmaya çalışan ve ister istemez yapmak zorunda olduklarının bilinci içinde hareket eden asker, polis ve sivil giyinmiş resmî görevlilerin, bunca itinasına rağmen, bazan böyle yersiz bir tahammülsüzlük örneği gösterenlere rastlanabiliyor!

Pireyi deve yapan bu gibilerin, orada burada ve bilhassa Batı’da, Polis ve Asker’in Doğu’da işkence yaptıkları şeklindeki söylentilerin temelinde, nasıl masumane bir resmî göreve karşı yersiz ve yakışıksız itham ve hattâ iftiralar yattığını bilelim ve bunlara inanmayalım. Yine bilelim ki, gerçekten resmî zevat, çok zor şartlarda ve hakkında söylenenlerin hâsıl ettiği tedirgin bir ortamda canlarını dişlerine takarak ve hedef olduklarının şuuru içinde metanet, sabır ve büyük bir azim ve şevkle bu Vatan, bu Millet ve bu Devlet için vazife başındalar.

Öyle bir geçiş devresi yaşıyoruz ki, Türkiyemiz, âdeta Mustafa Kemal’in:

“Hattı müdafaa yok. Sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır.”

Hükmüne yeniden mâsadak oluyor.

Fakat ümitvârız. Gecenin en karanlık zamanı, sabahın en yakın olduğu ândır.

 

 

Türkiye “Geçilmez” mi ?

 

Afganistan’da ve terörle mücadelede verdiğimiz şehitleri rahmet ve saygıyla anıyoruz. Onlara çok şey borçlu olduğumuzun farkındayız.

Afganistan ve Dünyanın her tarafıyla ilgilenmek Türkiye’nin tesirliliğini sağlamak en başta gelen görevimizdir. Ancak, terör örgütünü yıllardır Türkiye’ye karşı kullanan sözde dost ve müttefiklerimize karşı daha dikkatli olmamız gerekiyor. Zaman zaman sınırlarımızın güvenliğini korumamız engelleniyor, sınır ötesi terör yuvalarına müdahalemiz izne tabi bir duruma gelirken, Afganistan’a barış ve huzur getirmeye askeri yönden katkı yapmak sanki birbiriyle çelişiyor. Destek olduğumuz, fedakârlıklar yaparak katıldığımız barış ve huzur getirici faaliyetlerin karşılığını göremiyoruz. Türkiye hep veriyor ama almaya gelince önüne çeşitli engeller konuluyor. Milli varlığımızı ilgilendiren konularda bizden kolayca tavizler koparılıyor.

Afganistan’a birlik göndermemiz ve ABD’nin kölesi durumundaki bir yönetimi desteklememiz, Atatürk’ün bir dönem Afgan subaylarını getirerek Türkiye’de eğitmesiyle bir düşünülüyor. Oysa arada önemli farklar var. Atatürk Türkiye’nin siyasi ve kültürel tesirliliğini artırmak ve bu dost milletle iyi ilişkiler kurabilmek için bazı teşebbüslerde bulunmuştu. Bugün ise; biz, bunu küresel güç olan ABD’nin çıkarlarına hizmet için yapar hale geldik.

“Türkiye büyük ülkedir, gerekenleri yapar ve yapmalıdır” diyenler, bu büyüklüğü önce sınır içi ve sınır ötesi müdahalelerde ve Anayasanın dışarının isteklerine göre değiştirilmesine karşı tepki göstermelidirler.

Millî tarihimizde önemli bir yer tutan Çanakkale Zaferi’nin 97. Yıldönümünü kutladık. 1915’lerde “Çanakkale geçilmez” inancıyla savaşanlar ve şehit düşen binlerce insan yaşasalardı, ardından İstanbul’un İtilaf Devletleri tarafından işgalini de görebilecekler ve Mütareke yıllarının İstanbul’unda yaşanan acı olaylara şahit olacaklardı.

Bu bakımdan “Çanakkale geçilmez” sözünü ihtiyatla kullanmak gerekmektedir. Çanakkale’de Türk Milleti ölmedi; ama ömrü uzadı. Çanakkale’de tecrübe kazanan silahlı kuvvetlerimiz, Millî Mücadele’nin kazanılmasında en önemli rolü oynadı. Çanakkale’de ve ardından Millî Mücadele’de şehit düşenler, Anadolu’yu bir kavimler ittifakı olarak görmemişlerdi. Anadolu’da, 2-3 millet ve devlet kurulsun, Türk düşmanlığı yapılsın, Anayasadan Türk Milleti ve Millî kimlik ifadeleri çıkarılsın diye hiç düşünmediler.  Bugün şehitlerimiz mezarlarından bir doğrulsalar, acaba ne diyeceklerdir? Bu şehitler acaba “biz bir yanlış mı yaptık, düşmanı Çanakkale sahillerinde çiçeklerle karşılayıp hoş geldiniz mi demeliydik” sorusunu sormazlar mıydı?

Bugünkü Türkiye’nin manzarası hiç de iç açıcı değildir. Ankara, adeta devre dışı bırakılmış gibidir. Birkaç saatlik tören milliyetçiliği yapmakla gerçekler örtülemiyor. Çanakkale üzerine milliyetçilik yapanlar, İstanbul’daki minyatürk parkının isminin neden Türkiye olarak değiştirildiğini, Fetih 1453 filminde üç hilalli bayrakların neden yer almadığını, MEB’in 2006 yılında Türk klasiklerinin isimlerinin neden “milli klasikler” şekline sokulduğunu, “Gençliğe Hitabe” ve “Andımız” ile neden uğraşıldığını, vaaz ve hutbelerin neden Türkçe dışında yapılmaya çalışıldığını açıklamak zorundadırlar.

Bir dönem İşkodra’da (Arnavutluk) vaaz ve hutbelerin hangi dilde yapılacağı tartışılır. Konu saraya kadar gelir. II. Abdülhamit Han, bugünkü şekliyle hutbelerin “kamusal alan” ve “egemenlik” haklarıyla ilgili olduğu gerekçesiyle Türkçe verilmesini emreder. Anlaşılan II. Abdülhamit’ten başta Diyanet İşleri Başkanı olmak üzere hala ders alması gerekenler vardır.

 

 

Kurbanın Yalakası Kasabın Bıçağını Yalarmış!

Ünlü Fransız düşünür Jean – Jacques Rousseau “İnsan özgür doğar, oysa her yerde zincire vurulmuştur. Bir kimse kendini başkalarının efendisi sanar ama, böyle sanması, onlardan daha da köle olmasına engel değildir” demektedir.

Gerçekten çok doğru bir söz. Hepimiz kendimizi özgür zannediyor olabiliriz ama bu zincirlere vurulmuş olduğumuz gerçeğini kolay kolay değiştirmiyor.

Bir de bunlara, kendi kendimize ilave ettiğimiz diğer zincirleride eklemek gerekir diye düşünüyorum.

Söz hazinesi çok geniş olan dostum Süheyl Çobanoğlu ile geçtiğimiz günlerde sohbet ederken yine dağarcığından enfes bir söz çıkarıp benimle paylaştı: “Kurbanın yalakası kasabın bıçağını yalarmış”.

Alın bu ibretlik sözü Türkiye’deki istediğiniz her olaya uyarlayın. Biraz tefekkür edip düşünürseniz, bu sözün bizim içinde bulunduğumuz durumu çok iyi izah ettiğini ve bu durumlar karşısındaki pozisyonumuzu çok iyi betimlediğini göreceksiniz.

Niye böyleyiz ve neden bu tavırları sergiliyoruz? Yoksa kurban olarak seçildiğimizin farkındamı değiliz?

Nevruz Bayramını bahane ederek, Türk Milletini rahatsız eden zavallı insanlar, kendi milletine ve devletine karşı küresel güçler tarafından, kullanılmak sureti ile kurban edildiklerini anlamıyorlar mı?

Türkiye’de, Türk Milletinin aleyhine seyreden siyasal ve hukuksal gelişmeler karşısında sessiz kalıp, bu kurban misali, kasabın bıçağını adeta yalayarak parlatanlar, bir müddet sonra parlattıkları bıçağın kendi canlarını da alacağını bilmiyor mu?

Yüzyıllardır aynı sorunlar benzer meseleler ve bunlara karşı takınılan değişmez tavırlar. Ne kadar meraklıyız kasabın bıçağını yalayarak parlatmaya…

Geçtiğimiz yüzyılın en önemli savaşlarından biri olan Çanakkale Savaşı’nın 97. yıldönümünü ve aynı zamanda şehitlerimizi anmış olduk.

Bir bakıyorum; 2. Cumhuriyetçiler, Türkiyeliler, Dersim’e katliam diyenler ve Türk Milletinin her türlü kendine özgü değerine karşı olanlar, modaya uyarak, Çanakkale Destanına ve aziz şehitlerimize sahip çıkıyor. Hadi bunlar utanmıyor da, bunları alık alık seyredenlerde mi utanmıyor?

Bu utanmazların bir kez daha “Türk Milletini aldatırmıyım?” çabasını anlıyorum da, bunu her defasında yutan balık hafızalı insanlarımı anlamakta çok zorlanıyorum.

Televizyon ekranları, gazete sayfaları, vaaz kürsüleri, okul sıraları, devlet daireleri ve siyasal partiler, insanımı kasabın bıçağını yalayarak parlatmaya ikna etmeye çalışan gafil ve hainlerle dolu. Bu nasıl görülmez bilemiyorum!

Yine Rousseau ilginç bir söz sarf ediyor: “Bir ulus boyun eğmeye zorlanırda boyun eğerse iyi eder; boyunduruğunu silkip atabilecek olursa daha da iyi eder” .

Bugün eğitim sistemimizde yapılanlara, illa ki Suriye’ye girin ısrarlarına, üniversitelerin dini örgütlenmelerce kontrolüne, vatandaşın aşırı ve karşılıksız borçlandırılmasına, mahkumiyete dönüşen tutukluluklara, topraklarımızın özelleştirme ile peşkeşine, üretimsizliğe ve işsizliğe vb. bakılınca Türk Milletinin boyun eğmeye zorlandığı açıkça görülmektedir.

Bu bir millet için ve hele ki Türkler için kabul edilebilir bir durum değildir. Elbette J.Jacques Rousseau’nun dediği gibi kendisini takılmak istenen boyunduruğu silkinip üzerinden atmalıdır.

Ancak ben Türk Milletine sadece boyunduruk geçirilerek, boynunun eğilmek istendiğini düşünmüyorum. Bence bunu bir safha daha ileri götürerek; Türk Milletinin boynunu koparmak istiyorlar. Hem de bu boynu kesecekleri bıçağı, Türk Milletine parlattırarak…

Hatırlayın, Patrik Gregorius’un, Rus Çarı I. Nikola’ya yazdığı mektubu. Patrik bu mektupta “Yapılacak olan, Türklere birşey hissetirmeden bünyelerindeki tahribatı tamamlamaktır.” diye belirtmektedir. Yine Fener Rum Başpapazlığı’nın açtığı okullardan biri olan İkonomos Akademisi’nin 1884 yılı ders müfredatında: “Türkler ekonomik bakımdan çökertilecek, Türklerin ahlak, milliyet, din ve gelenekleri dejenere edilecek.” denmektedir. Turgut Özakman’ın yeni kitabı Çılgın Türkler – Kıbrıs’ta yazdığı; Başpiskopos ve aynı zamanda Cumhurbaşkanı Makarios’un, Türklerin ruhu için söylediği “O ruhu öldürmeliyiz” sözü de bizler için ibretliktir. O halde kasabın bıçağını yalakalıkla ve yalayarak parlatanlara soruyorum: sonunuzu görmüyor musunuz?

Eğer karşınızdaki güçlerin Türksüz ve Müslümansız bir dünya hedefini biliyorsanız, bunlarında daima gündemlerinde olduğunu bilirsiniz.

Onun için kimseye yalakalık yapacak durumda olmadığınızı biliniz. Hele ülkenin mukedderatını tayin etmek için siyaset yapanlar bunu daha da iyi bilmelidir. Yapacağınız yalakalıkların sizi, milletimizi ve vatanımızı kurtarmayacağından emin olunuz. Tarih sizleri uyarmak için anlattıklarımızın örnekleri ile doludur. Onun için söylemesi bizden tedbir alması sizden…

 

 

Muhalefetsiz İktidar ve (2) Hocalı Katliamının 20. Yılı Ne Anlatıyor?

 

Özal döneminde, “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne” söylemiyle öne çıkan Kafkaslar, Balkanlar, Orta Asya ve Ortadoğu’yu kapsayan Milli Dış Siyasetimiz, AKP döneminde, ABD’nin dümen suyunda Ortadoğu bataklığına doğru sürükleniyor.

Türk Cumhuriyetleriyle sosyal, kültürel ve ekonomik alanda birlik oluşturulmasına dair milli politika derin dondurucuya konuldu, ABD’nin küresel çıkarlarının uzantısı BOP önceliği aldı.

Dostluk ve kardeşliğimizi;”Tek Millet iki devlet” cümlesiyle tanımladığımız Azerbaycan’ın bayraklarını, Bursa’da oynanan Türkiye- Ermenistan Milli maçı öncesinde futbol seyircisinin elinden almıştık.

Şimdi Taksimde on binlerin katılımıyla Hocalı Katliamının 20. yıl dönümünde, telin mitingi tertipliyoruz. Onlarca şehirde konferanslar düzenliyoruz.

İçişleri Bakanı mitingde yaptığı konuşmada, “bu kan yerde kalmayacak” diye hançeresini yırtıyordu.

Bazı vatandaşlar da, birilerine nazire olarak; “hepimiz Türk’üz” pankartını açmışlardı.

TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanı, buna ‘ırkçı söylem’ diyerek karşı çıktı ve savcıları göreve çağırdı.

İHK Başkanın, savcıları göreve çağırmasından ziyade, 20 yıl sonra Hocalı Katliamına gösterilen ulusal düzeyde örgütlü tepki dikkatimi çekiyor.

Bu tepki, BOP eksenli-İran odaklı bir mühendislik çalışmasını akla getiriyor.

İran Azerilerinin başkaldırısına, Azerbaycan ve Türkiye’nin sağlayacağı desteğin alt yapısı mı oluşturuluyor?

İsrail’in son zamanlarda artan Azerbaycan ilgisinin sebebi ne olabilir?

Bu Nasıl Cumhuriyet?

AKP genel başkan yardımcısı Hüseyin Çelik; bize yıllarca “Demokratik Cumhuriyeti” anlattılar meğer anlattıkları “Bürokratik Cumhuriyetmiş” diye beyanatta bulundu.

Çelik’in sözü biter bitmez Başbakan, AKP İl Gençlik Kolları 3. Olağan Kongresinde sinevizyondan yaptığı konuşmada; “seçilmişleri atanmışlara kul etmem” dedi.

Bu sözden sonra aklınıza, doğal olarak, ‘Demokratik Cumhuriyet’ yapılanması gelir elbette… Bakalım, aklımıza gelen başımıza mı geliyor?

Hakan Şükür, özel bir TV kanalında yorumculuk yapmasını etik bulmayan TBMM Başkanı Cemil Çiçek ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın bu görüşlerine karşılık;”beyefendiden izin aldım, gerisi vız gelir tırıs gider” dedi.

Hakan Şükür’ü kim seçmişti?

Hakan Şükür’ü, seçilmişlerden mi sayacağız, atanmışlardan mı?

Milletvekili olduğunun ertesinde, “Meclisin boykot edilmesi hakkında düşüncesini almak için uzatılan mikrofona; “büyüklerimiz bilir” diye açıklamada bulunan, bu Hakan Şükür değil miydi?

Bu durumda Şükür için, Çiçek ve Arınç büyük sayılmadığına göre, Başbakandan başka büyük yok…

Tek seçicinin Başbakan ve de parti Genel Başkanlarının olduğu bu Cumhuriyet sisteminde, Başbakan’ın ve parti Genel Başkanlarının atadıkları seçilmiş, Bakanların seçtikleri atanmış olursa, merakımdan soruyorum:”Valiler atanmış mı olur seçilmiş mi?

Bu durumda Türkiye Cumhuriyetinin niteliği aşağıdakilerden hangisidir?

A- Bürokratik, B- Demokratik, C- Otokratik, D- Hiçbiri…(devam edecek)

 

 

Misafire İkram

 

Yüce dinimiz İslam’ın önem verdiği ahlâkîdeğerlerden biri de misafire ikramda bulunmaktır. Misafirperverlik, milletimizin de en önemli örf ve geleneklerindendir. Misafir, “uzak yoldan gelen, herhangi bir ihtiyacı için yollara düşen kimseye denilmekle beraber, akraba, tanıdık kimselerden olup da gelenlere de misafir denilmektedir.

Yüce Allah, Hz. İbrahim (a.s.)’ı misafirlerine ikramda bulunması sebebiyle övmüş, O’nun bu güzel davranışını bizlere örnek olarak sunmuştur. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmuştur: “(Ey Muhammed!) İbrahim’in ağırlanan misafirlerinin haberi sana geldi mi?  Hani onlar,  İbrahim’in yanına varmışlar ve ‘Selâm olsun sana!’ demişlerdi. O da ‘Size de selâm olsun’ demiş, ‘Bunlar tanınmamış (yabancı) kimseler’ (diye düşünmüştü). Hissettirmeden ailesinin yanına gidip, (pişirilmiş) semiz bir buzağı getirdi. Onu önlerine koydu. ‘Yemez misiniz?’ dedi.”(Zâriyât, 51/24-27)

Ayet-i Kerimede misafirlik adabıyla ilgili bilgiler verilmektedir. Misafirlerin eve girmeden selam vermeleri, Hz. İbrahim (a.s.)’ın ev sahibi olarak misafirlerinin selamını alması, onları evine buyur etmesi, onlara belli etmeden yemek hazırlaması,  evinde bulunan en güzel yemekleri ikram etmesi ve bu yemekleri misafirlerine bizzat kendi elleriyle ikram etmesi örnek alınması gereken güzel davranışlardır.

Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bir hadis-i şeriflerinde, “Kim Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsa misafirine ikramda bulunsun.”(Buharî, Edeb, 85; Müslim, İman, 74) buyurarak misafire ikramda bulunmanın önemini ifade buyurmuştur. Misafirliğin ölçüsünü de şu şekilde belirlemiştir: “Misafire özel ikram bir gün bir gecedir. Misafirlik ise üç gündür. Bundan ötesi sadakadır.”(Buharî, Edeb 31; Tirmizî, Birr 43)

Hz. Peygamber (s.a.s.) evlerine misafir kabul etmişler ve misafirlerine imkanları ölçüsünde en güzel şekilde ikramda bulunmuşlardır. Evinde misafire ikram edecek bir şey bulunmadığında ashabından imkanı olanların misafirlerle ilgilenmesini istemişlerdir.

Ebu Hureyre (r.a.) şöyle rivayet etmiştir: “Allah Resûlüne bir adam geldi ve ‘ben açım’ dedi. Allah Resûlü (s.a.s.), hanımlarına haber göndererek yiyecek bir şey göndermelerini istedi. Fakat onlar, yanlarında sudan başka hiçbir şey olmadığını söylediler. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.s.) : “Bu gece şu şahsı kim misafir etmek ister? diye sordu. Ensar’dan biri “Ben, misafir ederim ya Resûlallah!” diyerek o adamı, alıp evine götürdü. Hanımına: “İşte Allah Resûlünün misafiri. Onu ağırla” dedi. Kadın: “Vallahi, çocuklarımızın yiyeceğinden başka bir şey yok” dedi.  Sahabi “O halde çocukları oyala, sofraya gelmek isterlerse onları uyut. Misafirimiz içeri girince de kandili söndür. Biz sofrada yiyormuş gibi yapalım” dedi.Sofraya oturdular. Misafir karnını doyurdu, onlar da aç yattılar. Sabahleyin o sahabi Hz. Peygamber (s.a.s.)’in yanına gitti. Allah Resûlü onu görünce:  “Bu gece misafirlerinize yaptıklarınızdan Allah Teâlâ memnun oldu” buyurdu. (Buharî, Menâkıbu’l-Ensar, 10; Müslim, Eşribe, 172)

“Kendileri son derece ihtiyaç içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler (Haşr, 59/9) mealindeki ayet-i kerimenin bu olay üzerine indiği rivayet edilmektedir. (Buharî, Tefsir, 59/6)

Misafirini ağırlamak ev sahibinin üzerine bir hak olduğu gibi, misafirin de dikkat etmesi gereken bir takım hususlar vardır. Misafir, ev sahibinin ikram ettiği şeyleri memnuniyetle karşılamalı, asla küçümsememelidir. Ev sahibinin maddî imkanlarını, evin durumunu göz önünde bulundurmalı, uzun süre kalarak onu zor durumda bırakmamalıdır. Allah Resûlü (s.a.s.) bu konuda bizleri şöyle ikaz etmiştir: “Bir Müslümanın, din kardeşinin yanında onu günaha sokacak kadar kalması helal değildir. ” Ashab-ı Kiram, “Ey Allah’ın Resûlü! İnsan din kardeşini nasıl günaha sokar” diye sorunca Hz. Peygamber (s.a.s.); “Misafirini ağırlayacak bir şeyi bulunmayan kimsenin yanında oturup kalmakla” buyurmuştur. (Müslim, Lukata, 15-16)

Allah Resûlü (s.a.s.) misafirin duasını, makbul olan dualar arasında zikretmiş(Ebu Davud, Vitr, 29; Tirmizî, Deavât, 47); imkânları müsait olduğu halde misafir ağırlamak istemeyen kimseleri de, “Misafir ağırlamak istemeyen kimsede hayır yoktur”(İbnHanbel, Müsned, IV, 155)buyurarak uyarmıştır.

O halde; misafirlik adabına uyalım, Allah’ın hoşnutluğunu kazandıran,Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in ve diğer peygamberlerin sünneti olan, milletimizin özenle yerine getirdiği “misafir ağırlama ve misafire ikram” geleneğini yaşatmaya çalışalım.

 

 

Birileri Meydan Okuyor!

 

Bugün gazetesinde röportaj yazarı olarak çalışırken ani bir kararla askere gitmeye karar verdim. İstanbul Fatih Askerlik Şubesi’nde yoklamamı yaptırdım ve hemen 95. Dönem yedek subay öğrenci olarak Polatlı Topçu ve Füze Okulu’na gittim(1968). İdeolojik çatışmaların yoğun olduğu yıllardı o günler. “Kim çavuş çıkacak, kim çıkmayacak?” diyerek şans oyunları oynanırdı ideolojik gruplarımız içinde. Asteğmen olarak Erzurum 29. Tümen’e kur’a çektim. Bir valiz kitabımla birlikte Palandöken’e “merhaba” dedim.

Sözkonusu senelerde kitap okuma, basma, yayma ve dağıtım zirvedeydi. Bir yarbayımız vardı Necdet Sencer adında. Kitapla olan dostluğumu görünce muhabbete başladık. Ailesinin İstanbul Şişli Halaskargazi Caddesi 275 no’da bir kitapevleri varmış; Sander Yayınları ismiyle. İlk izinde gittim Sander Yayınevi’ne tanıştım. Getirdiğim selam ile bana % 25 iskonto yapacaklarını belirttiler. Ancak yayınlarının önemli bölümü o gün moda olan sol eserlerdi. Buna rağmen başta Kemal Tahir’in, Mithat Cemal Kuntay’ın, Lord Kinross’un yayınladıkları bütün eserlerini aldım. Sander’in yöneticisi birkaç kitabı daha okumam için ısrar ediyordu; J. J. Servan-Schreiber’in bir yılda dört baskı yapan Amerika Meydan Okuyor ve Bir Toplumun Uyanışı’yla Anthony Sampson’un Avrupa Nereye Gidiyor?

Fikir Emekçilerinin Dönemlerini Yazma Vebali

Bu son kitapları yeniden okumak ihtiyacı hissettim. Peki neden? İki önemli gelişme oldu benim için. Birincisi Star’ın Büyükdoğu eki vermesi, ikincisi de  Almanya’nın bir rahip olan Joachim Gauck’u cumhurbaşkanı seçmesi. Hatırlarsanız Almanya Başbakanı Merkel de rahip bir aileden gelmektedir. Almanya’nın 11. Cumhurbaşkanı aktivist-rahip doğu Almanyalı Gauck görevi Berlin’de selefi Chirsitan Wulff’dan devir alırkenki törende sevgilisi Daniela Schadt de yalnız bırakmamış! Çiçeği burnunda Gauck, Fransa’nın musevi Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin tersine Türk göçmenler ve islamiyet konusunda ılımlı bir çizgi sürdüreceğini de ilk açıklamasında belirtmiş. Sarkozy Ailesi İspanya’daki yahudi kırımı zamanında Osmanlıların himayesinde önce Selanik’e yerleştirilmiş, daha sonra da Macaristan’a göç etmiş batılılar.

Akademik çalışmalar ancak ilgilisi için önemlidir. Fakat roman, hikaye, şiir gibi edebi dallardaki yayınlar her kesimin alakasını celbetmiş, okunması ve anlaşılması rahat eserlerdir. Keşke bu dönemlerin de romanları, hikayeleri yazılsa, filmleri çekilse. Nedeni de hala Avrupa Birliği ülkelerinde yaşayan dört milyonu aşkın ve bir kısmı da ya vatandaşlığa geçmiş, ya da çift tabiiyetli insanlarımız var da ondan. İyi ki bir zamanlar batıya yönelmiş Türk Edebiyatı içinde Şinasi, Namık Kemal, Ziya Paşa, Ahmet Mithat Efendi, Recaizade Ekrem, Abdülhak Hamid Tarhan, Samipaşazade Sezai, Muallim Naci, Nabizade Nazım gibi ediplerimiz var da döönemlerini yazmışlar. Bu çerçevede aziz dostum Hasan Kayıhan’ı hemen zikretmem gerek Köln’de Bir Türk Kızı romanıyla.

50 Yıl Sonrası Hedef Gösteriliyor

J.J. Servan-Schreiber ne diyordu Amerika Meydan Okuyor’da? George W Bush’un 11 Eylül’de New York’taki ikiz kulelerin vurulmasının ardından yaptığı açıklamada “Haçlı seferleri yeniden başlamıştır”ı da içimde duyarak bu eseri paragraf paragraf not alarak yeniden okudum. Çinli Kuan Tzu’dan “Birisine bir balık versen bir defa doyar, balık tutmayı öğretsen ömür boyu doyar” diye bir alıntı yaparak şöyle diyor ABD’li yazar 1968’de 4. Baskısı yapılan eserinde;

“Asrımızdaki savaşın en yetkili silahları yaratıcı muhayyile ve organizasyon yeteneğidir.. Bu kez karşımızda ne Alman ordusu vardır, ne Münih ve ne de sedan. Bunların yerini General Motors, Bulicin ve Condord uçağı almıştır. Bu savaş topsuz tüfeksiz ilk savaştır. Bugün ortaya atılan yeni bir Malraux çıkacak olsa, Tervel’de boğuşanların yiğitliği yerine, titan maddesinin fethi uğrundaki akıl almaz savaşları, ya da “Birleşik Devletler” alemini ele geçirmek için, girişilen korkunç kavgaları anlatmakla gençliğin ruhunu coşturabilirdi.(sahife 12)

Ortak Pazar’da bizim için hem yeni, hem de ciddi olan şey Avrupa toprağı üzerinde yabancısı olduğumuz bir organizasyon senatonun gelişi ve yayılmasıdır.(23)

Devlet bu güzel tesislere kavuşmakla ne kazanacaktır? Zamanımızda bir sınai teşebbüsün en önemli olan yönü, ne duvarlar ve ne de makinalardır. Önemli olan gayri maddi elamanlardır yani insandır, bunlar da millileştirilemez.(51)

Bilgisayara Yıllar Önce Vurgu

Eğitimin asıl amacı; insanoğlunun yeteneklerini son haddine kadar geliştirebilmektir. Çağımız dünyasında modern teknoloji ile O’nun temelini teşkil eden monagment olmadan ne insanlık gerçek ilerleme kaydedebilir ve de ekonomi.(90)

Nüfusun daha büyük ölçüde şehirleşmesi, sinai otomasyonun doğuracağı sonuçlar ve eğitim sistemimizdeki değişiklikler, bizi ne işe yaradığını, daha yeni öğrenmeye başladığımız bir araca ulaştırır; kompüter’e. Kompüter ile bundan doğan haber alma sistemleri 1980 dünyasının  en önemli faktörü olacaktır.(96)

Avrupa Topluluğu içinde Amerikalılarla boy ölçüşebilecek büyüklük ve yapıda pek az şirket vardır.(116)  İdeolojik nitelikte görüşleri bir yana bırakırsak, endüstri alanındaki sorumluluğa tek çözüm yolu federal tipte bir organizasyon olduğu ortaya çıkar.(119)

Eğer Avrupalılar gelişmelerini kendi elleri ile yürütmek, yani kaderlerine hakim olmak istiyorlarsa, milli ölçüde kendi kendine yeterlik yolunu artık bulmalıdırlar ..sosyalizm denen şeyin eylemine gerekli araçları artık orta çapta bir Avrupa milletinin çağdaş ekonomin ihtiraslarına oranla dolduracak kadar, çerçevesi içinde bulmak çok zordur. Burada sosyalizm kelimesini kullanmak şart değildir. Sosyalizm iradesi politik sistemlerden sadece bir tanesidir.(164)

Korku ve Büyüme Refleksi

Büyük Amerikan Endüstrisinin dümen suyuna giren(165). Ortak pazardaki milli devletler ekonominin kontrolü için gerekli bir takım araçları ellerinden kaçırmış durumdadırlar. Gümrük tarifeleri, miktarların kontrolü, Papa paritesi gibi. Gelişmek isteniyorsa, ya bütün Avrupa’yı kapsayan bir endüstri politikası yaratacağız, ya da Amerikan Endüstrisi Ortak Pazar’ın geleceğini düzenlemeye devam edecektir.(166) Amerika’da devlet, alımları, teknolojik yenilikleri kamçılayan güçlü bir mekanizmadır.(168)

Üç büyük hareket; uzay araştırmaları, atom enerjisi ve ses üstü uçaklar(174).. Devlet-endüstri ve üniversite işbirliği(178)..Amerika’ya karşı Avrupa’da ortak bir federasyon veya konfederasyon(187)..bugün Amerikalılar kendi yurdumuzda bizden daha iyi çalışmasını biliyorlar. Bu iş sadece bildiğimiz kafa meselesi değildi. Bir organizasyon, eğitim ve yetişme meselesidir.(193) Asıl ise yeni araçların, başkalarından daha iyi kullanmayı başarabilmektir. (210) Bugün sol, ilerlemenin hızlanması karşısında düştüğü korku ve büyüme refleksinden kurtulup geleneksel değerlerine kavuşursa(213)..kurtuluşumuz ancak böyle bir uyanışa bağlıdır(279).”

2040 Yılının Okuyucusuna Ulaşmak

Amerika Meydan Okuyor’un bu baskısı 288 sahifeydi.  Aradan neredeyse yarım asır geçmiş, dil, üslup, teknoloji, rejimler ve insanların değiştiğini de nazara alarak değerlendimek gerekir. “Biz burada neredeyiz?”e de cevap verebiliriz. Bunun peşinden de hemen sıcağı sıcağına Stratfor’un kurucusu George Freıdman’ın Gelecek Yüzyıla-21. Yüzyıl İçin Öneriler’i (Pegasus yayınları 2009) okudum.  Buna göre büyüyen ekonomisiyle eski rölüne dönmesi, bölgede etkin bir güç olması ihtimali yüksek Türkiye, Meksika ve Polonya milenyumda öne çıkacak. Çin krize girecek, ABD ile Rusya arasında yeni bir soğuk savaş dönemi başlayacak.

George Orivel’in 1984 romanını çok geride bıraktık. Burak Turna acaba Timaş Yayınları’ndaki “Üçüncü Dünya Savaşı”na böyle mi giriyor?. Satış rekoru kıran Orkun Uçar -Burak Turna’nın politik kurgu romanı, sanal bir çalışma şeklindeki, serinin dördüncü kitabı yayınlandı. Amerika Birleşik Devletleri’nin Türkiye’ye saldırısını anlatan Metal Fırtına gibi bir şey mi yaşayacağız acaba?

TRT’de yönetici olarak çalışırken, kurucusu olduğum Teleteks Yayınları için Japonlarla görüşmeler yapılıyordu. Tokyo’da, Japonlar televizyonlarını heyetimize gezdirdiler.(1990) Ancak bir departmanı göstermediler! Bizimkiler merak edince cevapları şöyle oldu; “Önemli bir ünite değil, 2025 yılının televizyon yayıncılığı çalışmaları yapılıyor. Sadece teknik değil, içerik için proje üretiliyor. 2025 yılının televizyon izleyicisi yayınlarımızdan ne ister, nasıl mutlu olur’a cevap arıyorlar? Hepsi o kadar!” Alışmadığımız bir cevaptı, Ankara’da günlerce ne demek istendiğini anlamaya çalıştı arkadaşlarımız.

Mustafa Kemal Paşa’nın önemli ve ileri bir tespiti olan “Sovyetler birgün parçalanıp dağılacak ve soydaşlarımız bağımsızlıklarını kazanacaklardır.” mealindeki açıklaması neden yıllarca kamuoyundan gizlendi, arşivler açıklanmadı acaba?

Çıraklar Kalfalarını, Kalfalar da Ustalarını Geçebilecek mi?

Sizce promosyon olarak Büyük Doğu’nun tıpkı basımı mı önemli, yoksa insana yatırım yaparak miras yemekten vazgeçip önümüzdeki on yılların yeni Necip Fazıllarını yetiştirmek mi? Yani 2025 yılının okuyucusunun programını üretmek mi? Bir rahip birkaç gün önce Almanya’da cumhurbaşkanı oldu, bir başka rahip ailesinden bayan Merkel Berlin hükümetini yönetirken, “dindar nesil yetiştirmek mi- yetiştirmemek mi? 4+4+4 mü olsun, yoksa 1+8+4 mu yapalım?” tartışması ne kadar banal kalıyor!

Prof. Dr. Salih Tuğ, Tarık Zafer Tunaya’daki Prof. Dr. Süleyman Yalçın’a Vefa Toplantısı’nda islam coğrafyasının geri kalmışlığına dikkat çekerken bir hadis-i şerife vurgu yaptı “Yanlış bir yorum var boynuz kulağı geçmemeli diye.. doğrusu çıraklar ustalarını yakalamakla kalmamalı, geçebilmeli. Terakkimiz, gelişmemiz, büyümemiz buna bağlıdır.”

Ne dersiniz?