29.8 C
Kocaeli
Çarşamba, Ağustos 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1105

Nasıl Bir Milli Kültür Politikası İzlenmeli?

 

Türkiye, görülmemiş bir kültürel yozlaşmayla karşı karşıyadır. Türk Milleti, tarihi misyonu itibariyle, bu yozlaşmanın etkisi altında kalmamalı.

Geçmişe dönecek olursak; Osmanlı yönetici ve aydınları, Devletin gerileme ve çöküş dönemlerinde, Batılı devletlerin maddi kültür üstünlükleri karşısında ne yapacaklarını şaşırarak büyük bir boşluğun içine düşmüşlerdir. Bu durum, Lale Devri’yle birlikte başlamış, iki asır boyunca devam etmiş ve günümüze kadar gelmiştir. Bu zihniyet; geri kalmışlığın sebebini, Türk Milleti’nin kimliğini oluşturan, Ona yaşama gücü veren, Onu diğer toplumlardan farkı kılan Türk Kültürü’ne bağlayarak, ülkeyi mecburi kültür değişmesiyle karşı karşıya bırakmıştır. Bu darboğazdan, Batı Kültürü’ne dönülerek ülkeyi kurtaracaklarına inanmışlar. Oysa, hepimizin bildiği gibi, kendi kültür varlıklarına yabancılaşan, onu dışlayan ve hor gören toplumların akıbeti milletler mezarlığı olmuştur.

Mecburi kültür değişmesiyle Türkiye’ye sokulmuş olan şey, kelimenin tam anlamı ile maddi ve manevi sahalarda Batı taklitçiliğidir. Dolayısıyla, Türk Milleti’nin bünyesine yabancılaşma ve yozlaşma (kültürel yozlaşma) gömleği giydirilmiştir. Böylece, Batılılaşma çabaları, birçok yönüyle toplumun gelişmesini engellemiştir.

Bugüne bakacak olursak; bu mecburi kültür değişmesi, Türk Milleti’nin varolma gücünü zayıflatmış ve ülkenin bugünkü manzarası ortaya çıkmıştır. Bu durum karşısında, artık Türkiye milli bir endişe hissederek yeni kararlar almak zorundadır. İki asra varan tecrübe tam bir fiyasko ile neticelendiğine göre; ilmin ve teknolojinin ulaştığı bugünkü neticeler milletlerin nasıl kalkınacağını gösterdiğine göre; toplumların yaşaması, varolması, düşünmesi ve şekillenmesindeki en büyük vurucu güç kültür olduğudur.

Bu durumda artık düşünülecek bir şey kalmamıştır. Buradan hareketle, Türk Milleti’nin de bu girdaptan kurtulması için başvuracağı çare; kendi özüne dönmesi, maddi ve manevi kültürünü koruması ve aynı zamanda geliştirmesi olmalıdır. Bu aşamada, toplum dinamiklerinin oluşturulmasında, sentez kabiliyeti yüksek, vatansever ve inisiyatif sahibi Türk aydınlarına büyük görevler düşmektedir.

Bu kısa açıklamaların ışığında, bu yapıyı oluşturmak için nasıl bir milli kültür politikası izlenmeli hususundaki bazı görüş ve tespitler aşağıda sıralanmıştır:

-Milli kültür politikasının temelini Türk Milleti’ne mensup olma şuuru oluşturmalı ve yeni nesillere bu şuur aşılanmalı.

-Millet gerçeğini fertlerin ve sosyal grupların üzerinde görmek ve toplumun bu yönde eğitilmesini sağlamak.

-Türk Tarihi’ne bir bütün olarak bakılmalı ve milli tarih konusunda hassas olunmalı, Türk tarih şuuru yeni nesillere öğretilmeli.

-Vatan ve bayrak sevgisi herşeyin üzerinde tutulmalı.

-Herşeyden önce Türkçe’ye saygı gösterilmeli, yer, firma vb. adların mutlaka Türkçe olmasına özen gösterilmeli.

-Türk Milleti’nin kültür varlıkları Dünya’ya iyi tanıtılmalı.

-Türk aile yapısı mutlaka korunmalı.

-İslam Dini’ni yozlaştırmaya yönelik faaliyetler mutlaka önlenmeli.

-Yabancı dille eğitim ve öğretim sisteminden süratle uzaklaşılmalı; yabancı dil öğrenmeyle yabancı dille eğitim ve öğretim birbirlerine karıştırılmamalı. Yabancı dille eğitim ve öğretim yerine; yabancı dil öğrenimine önem verilmeli.

-Türk Arşivleri muazzam belge, bilgi ve kaynaklarla doludur. Türk Kültürü’nü korumak ve kültürel yabancılaşmayı önlemek için bu zengin arşivlerden muhakkak yararlanılmalı.

-Dilde ve edebiyatta yabancılaşma ve yozlaşmanın önlenmesi için başta Milli Eğitim ve Kültür Bakanlıkları ile TRT ortak programlar geliştirmeli.

-Milli musiki mutlaka koruma altına alınmalı ve yabancı musikilerin etkisinden kurtarılmalı.

-Türk Halk Oyunları’nın unutulmaması için gerekli çalışmalar yapılmalı.

-Türk Milli Kültürü’nün korunmasında sivil toplum kuruluşlarının önemi büyüktür. Bu amaçla faaliyet gösteren bu kuruluşlara, devlet ve özel sektör tarafından gerekli maddi destek sağlanmalı.

 

 

Galip Erdem Ağabeyimiz…

 

Atalarımız; ‘Mârifet iltifata tâbidir.’ Derlerdi. Bu sözün iki anlamı vardır: Birincisi; mârifetlere iltifat edilmeli ki, mârifeti sergileyen için teşekkür yerine geçsin. Ve daha fazla teşekküre mazhar olabilmek için yeni mârifetler sergileme iştiyakı oluşsun. İkincisi; iltifat edilen mârifetleri sergileyenlerin sayısı artsın. Çünkü insanoğlu, takdir edilmek ister, takdir edilenleri gördükçe, onlar gibi olmaya çalışır.

Ülkemize ve insanımıza hizmet edenlere; hayatta iken iltifatlarımızı esirgemez isek, ebedî âleme intikal ettiklerinde de saygı ile anma görevimizi yerine getirirsek, yeni idealistlerin yetişmesine katkıda bulunmuş oluruz.

Bu yıl; Galip Erdem Ağabeyimiz’in ebedî âleme intikal edişinin 13. yıldönümüdür.

1960-1980 yılları arasında Ankara Türk Ocağı‘na devam edenlerin, Üniversiteliler Kültür Kulübü üyelerinin, Türk Milliyetçilerinin ve Ülkücü gençlerin sevgili ağabeyi Galip Erdem Ankara’da, 12 Mart 1997 tarihinde Gazi Hastanesi’nde tedavi görmekte iken 67 yaşında Hakk’ın rahmetine kavuştu. Doğumu: Rize’nin Fındıklı ilçesi, 10 Mart 1930.

O’nu bizzat göremeyenler, yazılarından tanıyıp sevmişler, saygı ile bağlanmışlardır. Fındıklı, 1954 yılına kadar Artvin iline bağlı, eski adı Viçe olan, 10 bin nüfuslu şirin bir ilçedir. Galip Erdem, Fındıklı’da Ofluoğlu adı ile bilinen bir ailedendir. Babası, nahiye müdürlüklerinde bulunmuş Râsim Bey, annesi Pehlivanoğullarından Zekiye Hanımdır. Galip Erdem, ailenin tek çocuğudur.

İlkokulu Fındıklı 11 Mart İlkokulunda bitiren Galip Erdem, babasının memuriyeti dolayısıyla, ortaokulu Bitlis ve Siirt gibi illerde tamamladı. Babası Erzurum Narman nahiye müdürlüğüne tâyin edilince, Galip Erdem de Erzurum’da lise tahsiline başladı ve 1949 yılında liseyi pekiyi derece ile bitirdi. İlk yazısı Beşsanat Dergisi’nde, Bayrak adlı ilk şiiri de 1948 yılında yayınlandı.

8 Kasım 1951’de başlayan yedek subaylık görevi, 31 Ekim 1952’de teğmen rütbesiyle sona erdi. 27 Nisan 1953’te PTT Genel Müdürlüğü Ankara Yenişehir  Şubesinde ilk olarak memuriyete adımını attı. 7 Temmuz 1954 tarihinde memuriyetten istifa eden Galip Erdem, Maliye Bakanlığı Millî Emlâk Genel Müdürlüğünde tekrar memuriyete başladı. 6 Ocak 1955 tarihinde bu görevinden ayrıldı. 7 Temmuz 1956 târihinde İETT idaresinde tâkip memuru olarak işe başladı. Ertesi yıl bu görevinden de ayrıldı ve GİMA T.A.Ş’ye girdi. Burada sigortalı olarak 476 gün çalıştı. Bu arada Ankara Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu.

6-7 Eylül 1955 olayları sebebiyle, Topkapı-Çapa dolmuşunda iken gereksiz ve sebepsiz yere içindekilerle birlikte Emniyet Müdürlüğüne götürüldü. 45 gün Selimiye Kışlasında gözaltında tutuldu ve daha sonra suçsuz olduğu anlaşılarak serbest bırakıldı. Gözaltında bulundurulduğu zaman içerisinde 54 kilodan 39 kiloya düştü.

23 Kasım 1959’da Bayındırlık Bakanlığında Tevfik İlerinin müşavirliği görevine başladı. Bu görevi uzun sürmedi. 1 Ağustos 1961 tarihinden itibâren önce Tercüman Gazetesi’nde, Tercüman imzasıyla fıkra yazarlığına başladı, kısa bir süre sonra Gökhan Evliyaoğlu ve Hâmi Tezkan‘ın yayınlamakta olduğu Son Havadis Gazetesi’ne, 1 Ocak 1962 tarihinde aynı kişilerin satın aldığı Yeni İstanbul Gazetesi‘nde, fıkra yazarlığına devam etti. 1963 yılında, İzmir’de avukat İhsan Koloğlu’nun yanında avukatlık stajını tamamladı.

Makaleleri, 10 Mart 1965 târihinden itibâren Zafer Gazetesi‘nde yer aldı. Bir müddet sonra aynı çalışmaya Babıâlide Sabah Gazetesi‘nde devam etti. 1.7.1966 târihinde Millî Eğitim Bakanlığı Devlet Kitapları Müdürlüğüne müşâvir oldu. 2 Mart 1969’da, Bizim Anadolu Gazetesi‘nde tekrar fıkra yazarlığına başladı ve 1974 yılında Orta Doğu, 1977 yılında Hergün gazetelerinde devam etti.

Galip Erdem, daha sonra Başbakanlık Plân ve Prensipler Dairesinde danışman olarak görev aldı. 31 Aralık 1969’dan, istifaen ayrıldığı 30.06.1973 tarihine kadar, danışmanlık görevine devam etti.

1.2.1974’te Ortadoğu Gazetesi’nde tekrar fıkra yazarlığına başladı. 10.9.1975’te Başbakanlık Müşâviri oldu. 22.7.1981 târihinde Turizm ve Tanıtma Bakanlığında Genel Müdürlük Müşâvirliğine nakledildi ve 24.2.1982’de yirmi yıl üzerinden emekli oldu, Ankara’da avukatlık yapmaya başladı. Avukatlıktaki çalışmaları altı yıl devam etti. Mamak’ta görülen ünlü MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Dâvâsı’nın avukatlığını üstlendi.

1987’de MERAY’da (Merzifon Yağlı Tohumlar A.Ş) yönetim kurulu üyeliği, Konya Şeker Fabrikası’nda denetçilik görevinde bulundu. 1987 yılında Sosyal Güvenlik Eğitim Vakfı Başkanlığı vazifesini üstlendi. İktidar değişikliği sebebiyle bu görevinden ayrılmak mecburiyetinde bırakıldı. 15.8.1989’da Namık Kemal Zeybek’in Kültür Bakanlığı döneminde Kültür Bakanlığı APK Başkanlığına APK uzmanı olarak tâyin edildi. Daha sonra üçlü kararname ile 17 Ağustos 1990 tarihinde Bakanlık Müşâvirliğine getirildi. İktidar değişikliği sebebiyle Kültür Bakanlığı’na Fikri Sağlar getirilince, müşavirlikten alınıp aynı bakanlıkta tekrar APK uzmanlığına tâyin edildi.

Bu görevde iken 10.3.1995 tarihinde yaş haddinden emekli oldu. Böylece 26 yıl beş ay hizmeti dolayısıyla birinci derecenin dördüncü kademesinden emekliliğe hak kazandı.

1966’da evlenen ve 1974’de boşanan Galip Erdem’in 1969 doğumlu Bilge Erdem adında bir kızı vardır.

Emekli olduktan sonra Hac farizasını edâ eden Galip Erdem, 1950 yılında Karakedi Mizah Mecmuası’nı yayınlamıştı. 1958-1960 yıllarında Türk Ocakları Merkez Heyetinin yayın organı Türk Yurdu Dergisi’nin Genel Yayın Müdürlüğü görevinde bulundu. Ölçü (1960), Düşünen Adam (1962), Babıâlide Sabah (1965), Zafer (1966), Bizim Anadolu (1969), Devlet (1969), Töre (1971), Bozkurt (1974), Ocak (1971), Yeni Sözcü (1981), Bakış (1981) dergilerinde köşe yazıları, fıkralar ve makaleler yazdı.

Galip Erdem’in yayınlanmış eserleri şunlardır: Ülkücünün Çilesi: (1975), Sosyalizm ve Milliyetçilik Üzerine Mektuplar: (1975), Suçlamalar: (2 cilt 1975-1976), Mektuplar: (1984)

Galip Erdem’in kitap haline gelmemiş yüzlerce yazısı bulunmaktadır. Bu makalelerinden bir kısmı; 2008 yılında, O’nun rahle-i tedrisinden feyz alan İbrahim Metin tarafından ‘Türk Kimdir – Türkçülük Nedir’ adı ile kitaplaştırıldı. Töre Devlet Yayınları’nın 1 numaralı sunumu olan kitap, okuyanda özel olarak hazırlanmış intibaı uyandırmakta, toplama makalelerden oluşturulduğu hissedilmemektedir.

Galip Erdem yazılarında pek çok takma ad da kullanmıştır: ‘Bilge Erdem’, ‘Elif Bilge’, ‘Murat Bilge’, ‘İlteriş Metin’, ‘Mehmet Râsim’, ‘Aptalî’… bu müstear isimlerden bâzılarıdır. Ayrıca yayınlanmamış altmışa yakın şiiri mevcuttur.

Galip Erdem, sevgi ve gönül adamı idi. Ülkücü hareket içerisinde fikir âbidesi olarak sevildi, saygı gördü, hep saygı ile karışık sevgi ile anıldı. Gençler arasında sevgi, gönül ve fikir bağlarını nakış nakış dokudu. Herkesle dosttu. Biri birlerine kırgın olanlar, Galip Ağabey ile dosttu. Bu dostluk, kırgın olanları da bir müddet sonra dostluk potasında kaynaştırıyordu. Kendisine ait bir hayatı, zamanı, parası, evi, elbisesi… hattâ denilebilir ki kendisine ait hiçbir şeyi yoktu. Nesi varsa hepsini Türk Milliyetçiliği Ülküsü’ne gönül vermiş insanlarla paylaştı. 12 Eylül 1980 harekâtından sonra hapishânelerde çile çeken ülkücü gençlere moral vermeyi, onların dışarıdaki yakınlarına maddî manevî destek olmayı gâye edinmişti. Onlara elinden gelen yardımı esirgeyeni adamdan saymadığını her ortamda açık ve net bir şekilde ifâde ederdi. Bu sebeple, en kadim dostlarını bir kalemde defterinden silmiştir. Gönül ve fikir mimarı olduğu her gencin evlenme töreninde, cenazesinde hep hazır bulundu. Yurdun neresinde olursa olsun… sevenlerinin acı ve tatlı günlerinde daima yanındaydı. Gönül zengini, cep fukarasıydı. Onca yokluk içerisinde yaşamasına rağmen, nasıl imkân bulurdu da oralara giderdi bilinmez. Ne yazıktır ki dostları onu yalnızca ‘ağabeylik’ makamına lâyık gördüler. O’na ‘ağabey’ diyen ve zaman zaman çok yetkili konumlarda bulunan (bir-iki kişi hâriç), O’na fazladan bir şeyler veremedi. Mesela milletvekilliği….. Halbuki nice dostunun milletvekili, genel başkan yardımcısı, genel müdür ve bakan olmasını sağlamıştı.

Sâkin tabiatlı, metin ve latifeyi seven, latif bir insandı. Sinirlendiği hissedilmiş olmasına rağmen dışa vurduğu görülmemiştir. Çok kızmasına rağmen hiddetini gözlerine, sesine ve davranışlarına yansıtmamayı, gizlemeyi bilirdi. En ümitsiz durumlarda moral deposu idi. Doğruları çok net ve en keskin cümlelerle ifade etmesine rağmen kırıcı değildi. O’na kızılmaz, ancak hak verilirdi. Zaten kimse, Galip Ağabey’e kızmazdı, kızamazdı, kırılmazdı.

Hayatının hiçbir anında Türk Milliyetçiliği Ülküsü’nden daha yüksek bir duygu, makam ve düşünceye, bu ülkünün önünde ve üzerinde yer ve değer vermedi.

Galip Erdem’den Özlü Sözler

Milliyetçiliği zararlı sayan ve millet birliklerinin ortadan kaldırılmasını isteyen ideolojiler bile; kitaptan hayata,  nazariyeden  uygulamaya geçilince, başarısız kalmış; millet sevgisinin büyük gücüne yenilmişlerdir.

* * *

Milliyetçilik; en geniş manâda bir dünya görüşü, daha dar bir mânâda ideolojidir. Bir insanın milliyetçi olması için başka bir dünya görüşüne ve ideolojiye bağlanmaması şarttır. «Hümanistim ama aynı zamanda milliyetçiyim!» «Marksist – Leninist’iz ve gerçek milliyetçi biziz!» Gibi sözler; bazı kere koyu bir cahillik belirtisi, çoğu zaman da milliyetçiliğe, cemiyet tarafından tanınan yüksek değeri, diğer bir ideoloji

hesabına sömürmek isteğidir. Milliyetçilik yardıma muhtaç değildir; beşer nizamı ve içtimaî birliklerle ilgili dünya görüşleri ve ideolojilerin, kuyruğu durumuna sokulamaz; hele hiçbirinin gerisine atılamaz!

*Yüce atalarımız, bizim için öldüler. Biz de çocuklarımız için ölmesini ve yalnız büyük Türkiye için yaşamasını öğreneceğiz.

*Türk milliyetçiliği, bir insanı mensup olduğu sınıfa göre değil, milletine yaptığı hizmete göre değerlendirir.

*Tek taraflı dostluk, baş ağrısı yapar.

*Yabancı doktrinlere ihanet etmemek inadının sonu, Türk milletine ihanetle biter.

*Milleti yıkmak, milleti meydana getiren müesseseleri yıkmakla mümkün olur.

*Ülkü adını verdiğimiz sevgili, dünya güzellerinin hiçbirine benzemez. Kavuşmayı hep özleyeceksin. Sen yaklaştıkça o uzaklaşacaktır. Yine de yalnız o’na doğru yürüyeceksin. Belki hiç varamayacaksın fakat kavuşmak için çalışacaksın, yorulacaksın, dövüşeceksin, hatta öleceksin.

Galip Erdem’in Rahle-i Tedrisinde Yetişenlerin Bir Kısmı…

Abdurrahman Çelik (Rahmetli), Prof. Dr. Abdurrahman Küçük, Av. Acar Okan, Ali Akbaş, Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun, Ayvaz Gökdemir, Dr. Cezmi Bayram, Prof. Dr. Dursun Yıldırım, Emine Işınsu Öksüz, Dr. Fahri Atasoy, Fikret Koçak, Galip Somuncuoğlu, Halil Özyıldız (Rahmetli), Prof. Dr. Haluk Dokuçoğlu, İbrahim Metin, Prof. Dr. İskender Öksüz, İsmet Binark, Dr. Lütfü Şehsuvaroğlu, Mehmet Ağar Ziraat Y. Mühendisi Dr. Mehmet Akdaş, Meriç Coşkun, Mimar Metin Erson, Metin Kumal (Rahmetli), Prof. Dr. Mustafa Kafalı, Mustafa Taşar, Prof. Dr. Naci Bostancı, Namık Kemal Zeybek, Necdet Sevinç, Prof. Dr. Nedim Ünal, Oğuz Çetinoğlu, Doç. Dr. Necdet Koçak, Nevzat Kösoğlu, Av. Nuri Gürgür, Prof. Dr. Orhan Kavuncu, Osman Çakır, Osman Oktay, Elektrik Y. Mühendisi Özer Ravanoğlu, Sâdi Somuncuoğlu, Dr. Sâkin Öner, Sevinç Çokum, Prof. Dr. Solmaz Ayarslan, Prof. Dr. Suphi Saatçi, Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay, Av.Şeref Yılmaz, Av. Şevket Bülent Yahnici, Av. Yaşar Topçu, Yavuz Bülent Bâkiler, Yücel Hacaloğlu.

Ülkücünün Çilesi

Gün olur, ülküsüz insanlara gıpta ile bakasınız gelir. Rahat yaşarlar. Tıpkı şairin söylediği gibi: Akl-ı şuurları vardır, güzel severler. Bade içerler ve nihayet göçüp giderler.

Ülkücülerin hayatı bambaşkadır.

Sözlüklerinde rahatlık kelimesinin yeri yoktur. Daimi bir mücâdele içinde ömür tüketirler. Hemen herkesle, her şeyle zaman zaman çatıştıkları görülür. Arkadaşları ile, aileleri ile, hattâ sevdikleri ile… Belli bir ülkünün esaslarından ziyade politikanın değişen icaplarına uymayı tercih eden kudret sahipleri ile de sık sık ihtilâfa düşerler. Çok defa, başları belaya girer; gene de sinmezler. Bu halleri kalabalıklara göre, uslanmamaktır; kendilerine göre de, yılmamak.

Ülkücü, dünya nimetlerinden yana nasipsizdir. Gözü yoktur ki, nasibi olsun. Bir lokma, bir hırka o’na yeter. Paraya karşı o kadar müstağnidir ki, halkın hayretine sebep olur. Herkesin istediğini istemez, ne istediğini de herkes anlayamaz. Kendi zevkleri dışında zevk tanımayanların gözünde zevksiz bir adamdır! Küçümserler onu, hayatı anlamamakla, üç günlük dünyanın hakkını vermemekle itham ederler. Böyle davranışlara hiç önem vermez. Elverir ki, inandığına dokunulmasın!

Kalabalığın nazarında o, zavallı bir hayalperesttir. Olmayacak fikirlerin rüyasına dalmış öylece uyumakta, başkalarını da uyumağa teşvik etmekte…

Bir gün fikirlerinin gerçekleştiği görülse bile, O’na hiç kimse aferin demez. Üstelik, Böyle olacağı zaten belli idi. Buyurulur. Ülkücünün, ülküsü ile münasebeti, hakiki bir aşkta sevenle sevgilinin münasebetine benzer. Hep verir, hiç almaz. Sevgili nazlıdır, sitemi eksik etmez, incinmeğe de hiç gelemez. Diğer sahalarda umumiyetle dikkatsiz hareket eden ülkücü, sevgili bahis konusu oldu mu baştanbaşa haysiyet kesilir. Şahsına fenalık yapanlara pek aldırmaz ama, ülküsüne yan gözle bakanlara tahammülü yoktur. Sadakati için karşılık beklemez, mükâfat istemez, bir garip kişidir…

Ülküsüne hizmet edenlere son derece hürmetkârdır. Gerçek âşıklar gibidir; kıskanmaz. Sevgilinin sevildikçe güzelleşeceğini bilir. Sevmenin gururu yegâne süsüdür.

Ülkücünün en çok dinlediği nasihattir. Yapma derler, hayatını heba etme derler, gününü gün et derler. O kadar çok şey söylerler ki, hiç bitmez. O hepsini dinler, ama hiçbirini tutmaz, gene bildiği gibi yaşar.

Ülkücülerin en amansız düşmanları eyyamperestlerdir.  Menfaatlerine tapan bu adamlar, daha çok kazanmalarına, daha rahat yaşamalarına mâni olacak sanırlar da, ülkücüyü hep ezmeğe çalışırlar! Ne garip tecellidir ki, ülkücünün gayretlerinden en çok faydalananlar da eyyamperestlerdir.

Gün gelir, ecel hükmünü icra eder, ülkücü dünyasını değiştirir. Kalabalık o’na acır, daha iyi yaşamış olmasını temenni eder. Halbuki o, inançları uğrunda yaşamanın hazzını tadamadıkları için ömrü boyunca kalabalıklara acımıştır.

GALİP ERDEM:

Tercüman, 13 Ağustos 961

 

 

Muhalefetsiz İktidar ve (1)

 

İktidar ne zaman yıpranma eğilimine girse, gündemi başarıyla değiştirmekle kalmıyor, değiştirdiği gündem sayesinde desteğini birkaç puan daha arttırarak havada ikmal yapıyor ve iktidar kontrolsüz bir güce doğru doludizgin ilerliyor.

Bu nedenle yazımın başlığını (ve) bağlacıyla bıraktım. Yazının tamamını okuyunca başlığı;”İktidarsız Muhalefet veya İktidar Kontrolsüz Güç” olarak tamamlayabilirsiniz.

Gol Çizgisinden Çıkarılan Fitch ve MİT Şutları:

23 Kasım 2011 tarihinde uluslararası derecelendirme kuruluşu Fitch, Türkiye’nin “BB” olan kredi not görünümünü-enflasyonun beklenenden yüksek çıkması ve yüksek düzeyli cari açığın oluşturduğu riskler nedeniyle- “pozitif”ten “durağan”a çevirmişti.

Devlet Bakanı Zafer Çağlayan’ın: “Fitcah, Fitchliğini yapmış!” cümlesiyle özetlediği bu durum, muhalefetin eline güçlü bir koz vermişti.

Başbakan aynı günlerde, CHP lideriyle “Dersim olayları” polemiğine girdi ve “Dersim harekâtı” nedeniyle özür dileyerek gündemi değiştirdi.

Fitch şutunu Başbakan’ın Dersim savunmasıyla kale çizgisinden çıkaran Ak Parti, çok değil 2,5 ay sonra kalesinde beliren yeni gol tehlikesini de ustalıkla savuşturdu.

Hatırlanacağı üzere; genel seçimler öncesinde PKK ile görüşme meselesinden dolayı MHP ve AKP arasında, “şerefli-şerefsiz” tartışması yaşanmıştı.

MİT’in, Oslo’da PKK’nın üst düzey yöneticileriyle görüşmeler yaptığı iddiasıyla MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın ifadeye çağrılması, gündeme bomba gibi düştü ama Ak Partinin Genişletilmiş İl Başkanları Toplantısında, Başbakan’ın;” dindar gençlik yetiştirmek istiyoruz” sözünü tam bir hafta sonra gündeme taşıyan AKP, kale çizgisi üzerindeki bir topu daha taca atmayı başardı.

Dindar Gençlik:

Muhalefet ve çevreleri, AKP’nin ortaya attığı bu yumağa saldırırcasına atlayıp yumağı bedenlerine dolamakla kalmadılar, ‘Bayram Müslümanlarını’ dahi Ak Parti’nin kapısına bıraktılar ve AKP bu tartışmadan da bir iki puan yükselerek çıktı.

Muhalefet,  Başbakan’ın ;’dindar gençlik yetiştireceğiz’ sözüne karşılık; “siz o gömleği çıkarmadınız mı, Mısır’da, laik sistem çağrısı yapmadınız mı” diyemedi.

Oysa muhalefet: “İktidar olduğumuzun ertesinde; isteyen herkesin, Kuran’ı okuyup anlamaları ve dinlerini kimseye muhtaç olmadan öğrenmeleri için gerekli bütün düzenlemeler yapılacaktır, eğer isterse, iktidara da bu hususta gereken destek verilecektir.” şeklinde irade beyan etseydi, AKP’nin sihirli gücünü elinden alırdı ve İslamı politik malzeme olmaktan ebediyen çıkarabilirdi.

Ama bizdeki bazı muhaliflerin ve yandaşlarının, İslam karşıtlığı ABD, AB, İsrail, Rusya, Çin ve Vatikan’ın İslam karşıtlığından bir gömlek üstün olması nedeniyle Müslümanlar seçeneksiz kalıyorlar.

Eğitimde Fiyasko:

Cumhuriyet tarihi boyunca gelmiş geçmiş bütün iktidarların ve partilerin gençlik konusunda iyi veya kötü bir mefkûresi vardı. AKP, işin başında kendini hiçliğe mahkûm etmeyi tercih ettiğinden, AKP’nin mefkûresi denilince durup düşünüyoruz.

İktidarı süresince güzel işlere imza atan AKP, insan kaynaklarını doğru değerlendiremedi. Milletlerin hayatında çok zor yakaladıkları demografik fırsat penceresini boşa çıkardı.

İktidar olduklarında on yaşında olanlar 20 yaşına bastı.

Eğitim sistemini bir türlü rayına oturtamadı, yazboz tahtasına çevirdi.

Ulaştırma hizmetlerini hep aynı Bakanla götürürken, Milli Eğitimde dört Bakan değiştirmiş olması dahi eğitim politikasındaki belirsizliğin göstergesidir.

(devamı var)

 

 

Kur’an, Kadın ve Dayak – 2

Sizin mantığınızın kavramadığı her şeyi mantıksız görürseniz,
O zaman mantığınızda sorun var demektir.
Ayetleri değil de mantığınızı sorgulayınız.
Müslüman kadın ve erkeklerin görevi ayetleri doğru anlamak, anlamadıkları yerleri ehline sormaktır.
Şeytan gibi mugalâta yapmak değildir.
Müslüman olmayanların birinci görevi Müslüman olmaktır.
Olmazlarsa ayette yazılanlar onları ilgilendirmez.
Allah (cc) neye nasıl karar vereceğini onlara mı soracaktı.
Bu birazda ezanın ve Kur’an’ın Türkçe okunmasını,ibadetlerin Türkçe yapılmasını istemek gibi bir şey.
Ezan Türkçe okunsa camiye gidecekler mi?
Kur’an Türkçe yazılsa okuyacaklar mı?
Hayır.
İbadetler Türkçe yapılsa namaz mı kılacaklar?
Hayır.
O halde müslümanın ezanından Kur’an’ından ibadetinden size ne?
Ama siz isterseniz Kur’an’ı Türkçe okuyup ibadetlerinizi Türkçe yapabilirsiniz.
Buna saygı duyarım.
Sizde başkalarının inancına ve kutsallarına saygı duyunuz.
Şimdi bu uzun girişten sonra gelelim esas meseleye
Nisa süresi 34. ayetinde Allah(cc) şöyle buyuruyor.
‘…İyi kadınlar Allaha itaat ederler.
Allah onların (kadınların) haklarını nasıl korumuşsa onlarda kocaları yanlarında olmadığı zaman iffetlerini korurlar. Dik başlılık fenalık ve geçimsizliklerinden korktuğunuz kadınlara nasihat edin (öğüt verin) Eğer uslanmazlarsa kendilerini yataklarında yalnız bırakın (küserek sırtınızı dönün). Bunlarda fayda vermez mecbur kalırsanız (hafifçe) dövün. Bundan sonra eğer huysuzluğundan vazgeçerlerse kendilerini incitmeye bir bahane aramayın (boşama yoluna gitmeyin). Çünkü Allah çök yüce çok büyüktür.’
Müteakip ayette ‘Eğer eşlerin birbirlerinden ayrılacaklarından endişe ederseniz, o zaman kendilerine erkeğin ailesinden bir hakem kadının ailesinden bir hakem gönderin. Bu hakemler onların aralarını barıştırmak isterlerse (Allah) onların aralarını düzeltir. Allah her şeyi bilen her şeyden haberdar olandır.’
Evet, bahse konu ayetler bunlar
Görüldüğü gibi bu ayetler ailevi bir mevzuyu ele almaktadır.
Eşler arasındaki geçimsizlik ve huzursuzluk durumunda takip edilecek esasları belirtmektedir.
Bunları bir bir maddeler halinde sıralayacak olursak;
1 – Nasihat
2 – Küsmek
3 – (Hafifçe) dövmek
4 – Barıştırmak için hakem tayin etmek 
5 – Boşamak
Peygamberimiz bir hadisinde
‘Haksız yere eşini boşayan erkeğe, yine haksız yere eşinden boşanan kadına Allah cennetin kokusunu haram kılmıştır’ buyuruyor.
Peygamberimiz Kur’an’ın ilk müfessiri O’nu en iyi anlayan anlatan ve yaşayan insandır. Peygamberi dolayısıyla hadisi ve sünneti ortadan kaldırırsanız Kur’an’ı anlamak ve yaşamak imkânsız hale gelir.
Nasıl mı?
Namaz, zekât, hac Kur’an’da emredilmiştir. Ama zekâtın yüzdesi, namazın vakitleri ve rekâtları haccın yapılışı anlatılmamıştır. Bunların uygulaması sünnetle belirlenmiştir. Sünneti bir tarafa koyup bu emirleri uygulayın göreyim sizi. Bunu niye yazdım burada dövmenin mahiyetini belirleyecek olanda sünnettir. Peygamberimiz ve sahabe bu ayetleri nasıl anlamış ve uygulamışlardır. Müslümanlar ayetleri keyiflerine göre yorumlayamaz ve de uygulayamazlar.
BU AYETLERİ DOĞRU ANLAYABİLMEK İÇİN PEYGAMBERİMİZ(SAV) VE SAHABE(RANHUM)  HANIMLARINA NASIL DAVRANMIŞTIR ONU BİLMEK GEREKİR.

Devam edecek

Türkiye’de İrtica Potansiyel Bir Tehlikedir Diyenlere Cevaplarımız

 

İslam daima kitap önde kılıç arkada olarak hareket etmiştir. Batı ise daima kılıç önde yürümüştür.

İslam dünyanın dört bir yanına İRŞAD ordusu gönderirken, Hıristiyanlar İslam’a Misyonerlerle, ajanlarla saldırmışlardır. İslam İrşadı temel almış, Hıristiyanlık ise İfsadı temel almıştır. Bunların dünkü tezahürleri ortadadır. Kimin karlı, kimin zararlı olduğu ortadadır.

18. asrın başlarında İngilizlerin Osmanlıyı ve İslam’ı çökertmek için gönderdiği beş bin ajandan biri olan HEMPER’in hatıraları çok ilginçtir. Dış güçlerin ve kaynakların İslam’a saldırıları yanında içeriden de İslam’a yönelen saldırılar devam etmektedir. İslam’a yönelen saldırılardan bazıları şunlardır.

1-Başımıza ne geldiyse İslamiyet’ten geldi.

2-Kur’an gelişmemize engeldir.

3-Ben batı kültürü ile yetiştim, bununla iftihar ediyorum.

4-Kahrolsun Şeriat, kahrolsun İslamiyet

5-TBMM’nin 18. dönem çalışmalarının sona ermesi dolayısıyla TBMM Başkanının yaptığı konuşmadan bir bölüm:

“Demokratik siyasal kültür ise, tek ve mutlak doğrular peşinde koşulmamasını içine alır.”

Dikkat edilirse demokratik siyasal kültür mutlak doğrular peşinde koşulmamasını istiyor. Evet, mutlak doğrularla meşguliyeti yasaklayan demokrasi oysa mutlu kişi, mutlu toplum, hakkı ve hakikati yakalayan toplumlar ve kişilerdir.

6-Türkiye de irtica potansiyel bir tehlikedir diyenler acaba bu iddiaları ortaya koyanlar, Batı kaynaklarına yöneldiklerinin onda biri kadar İslam’a yönelmiş midir? İncelemiş ve araştırmışlar mıdır? Türkiye de irticacı diye itham ettiğiniz kişiler on senedir yönetimdedirler. Türkiye’ye ne şeriat geldi ne de irtica hortladı.

7-Hz. Muhammedi referans almalıyız diyenlerin bu iddialarına milletimizin ve dış kaynakların verdiği cevaplar

Ecdadımızın cevabı:

Ahmet Yesevi Hazretleri, Hz. Muhammed’in 63 yaşında dünyayı terk ettiğinden, 63 yaşına geldiğinde çilehaneye giriyor ve 57 yıl o çilehanede kalıyor. Bir gönül eri bir hak dostu.

Osmanlı İmparatorluğunun kurucusu ilk padişah Osman Bey, Şeyh Edebali’nin evinde duvarda asılı bulunan Kur’an karşısında, Allah’ın kitabı karşısında uzanıp yatmaktan hayâ etmiş, bu hürmet ve edebinin karşılığı olarak kendisine devlet hediye edilmiştir.

Mustafa Kemal Atatürk diyor ki:

“Cenabı hak riayetkâr kılmaya mecbur tuttuğu insanların esasen vicdanındaki hakiki ihtiyacını bilir. Binaenaleyh gönderdiği kitap tamamen o ihtiyaca mutabık hükümler ihtiva eden bir kitaptır. Ve efendiler ilahi hakikatin en son emrettiği kanun böyle olabilir. Taklitle tebdil ile kanun olamaz. Kanun, hakiki kanun olmalıdır. Yani ilahi kanun olmak lazımdır. (Kaynak sd. Cilt 1 Tdt Enst yayını. 1989 sayfa cilt 9, sayfa 1921

“Büyük bir inkılâp yaratan Hz. Muhammed’e beslenilen sevgi ancak onun koyduğu fikirleri esasları korumakla tecelli ettirmekle mümkündür.” ( kaynak 1930 Şemsettin Günaltay ülkü dergisi cilt 9 sayfa 945)

“Hazreti Muhammed Allah’ın birinci ve en büyük kuludur. Onun izinden bugün milyonlarca insan yürüyor. Benim senin adın silinir. Fakat sonsuza kadar o ölümsüzdür”

(Dr. U. Kocatürk: Atatürk’ün fikir ve düşünceleri 1971)

Dış kaynakların Cevabı:

Ondokuzuncu Asrın Filozoflarından Carlyle, bütün dünyaya İslam’ı şu şekilde takdim ediyordu.

İslamiyet gayet parlak bir ateş gibi doğdu, sair dinleri kuru ağacın dalları gibi yuttu.

“Kulak verilecek sözlerin en layığı Muhammed’in sözüdür çünkü hakiki söz onun sözleridir.”

Büyük devlet adımı ve mütefekkir BİSMARK: “Ben bütün semavi kitapları tetkik ettim tahrif olmalarına bakınca, birkaç beşerin saadeti için aradığım hakiki hikmeti bulamadım. Fakat Muhammed’in Kur-an’ını umum kitaplarının üstünde gördüm. Her kelimesinde bir hikmet buldum. Bunun gibi beşerin saadetine hizmet edecek bir eser yoktur. Böyle bir eser beşerin sözü olamaz. Bunu Muhammed’in sözüdür diyenler ilmin zaruriyetini inkar etmiş olurlar. Yani Kur’anın Allah kelamı olduğu açıktır”

Özetlemek gerekirse; dışta zulmün kasırgaları, içte gaflet rüzgârları ve bu ikisi arasında Müslüman Türk Milleti.

Gerçek din âlimleri suskunluğu bırakmadılar.

 

 

Bir Fikrin Düzinelik Çığlığı: Cazim Gürbüz

 

Popülerlik derdi olmayan birini popüler bir takdimle sunuş yapayım ki fikir adamlığı nosyonu peltek vaizliğin postuna ‘cuk‘ otursun:

O bir yeminli malî müşavir; uzun yıllar muhasebecilik yaptı.

O bir bürokrat; TEKEL’de, TSE’de, TMO’da başmüdürlük, bölge müdürlüğü, yönetim kurulu üyeliği yaptı.

O bir siyasetçi; 80 öncesi ve sonrası MHP İl örgütlerinde, 2008‘den beri de HEPAR Genel Merkezi’nde görev yaptı.

O bir gazeteci; TÜHA, Güneş, Ortadoğu, Büyük Kurultay‘a emek verdi, Yeniçağ‘a ve Kocaeli‘ye hala veriyor.

O bir şair; “Ateşkes Çağrısı“, “Saman O Yana, Buğday Bu Yana” ve “Türk’e Baştan Başlamak” onun. Türkiye‘den Azerbaycan‘a ödülleri var.

O bir öykücü; “Nikolay’ın Av Köşkü” bu alanda baş verir.

O bir mizahçı; “Gelin Bizi Ayırt Edin Ulan” ile gülmece öyküde farklı fakat Anadolu tadında güzellikler bulursunuz.

O bir denemeci; “Hazar Üstüne Yazılanlar” ve “Cennetin Kütüphanesi“yle çiçek açar.

O bir meslek erbabı; 500 sayfalık “Edebiyatlaşan Vergiler” kitabı vergiyle edebiyatı bilinmeyenler ikliminde ilklerden biri olarak büyük bir ustalıkla buluşturur.

O bir oyun yazarı ve senarist; “Oyunlar ve Senaryolar-1“, gerisi gelecek.

O bir ekonomist; “Atatürk Ekonomisi ve Beş Destan Adam“la bir devrin iktisadî destanını inceler ve 5 sembol ismi belgesel şiirle anıtlaştırır.

O bir araştırmacı – yazar; “Kartal Gözüyle Lâiklik” ve “Kartal Gözüyle Milliyetçilik” adlı son kitaplarıyla Türkiye‘nin en tartışmalı 2 konusunu fikir ve inanç karışımı bir bilgelikle ve netlikle beyan eder.

Hele o 530 sayfalık 12’nci kitap “Kartal Gözüyle Milliyetçilik“; aynı zamanda bir fikrin serüveni, bir ideolojinin belgeseli tadında. En tatlı tarafı da belgeselcilerin, araştırmacıların sıklıkla düştüğü tarafsızlık / yansızlık kompleksine hiç kapılmaması. Sözü hem ortadan, hem kaynağından söylemesi.

O bir aksiyoner; Kocaeli Şairler ve Yazarlar Birliği‘nden Talât Paşa Komitesi‘ne kadar, Nevruz‘dan Karabağ Soykırımı‘na değin yerel-ulusal-uluslararası her alanda eylemdedir, söyleyecek sözü vardır.

O bir dost; kalemiyle, kelâmıyla ve gönlüyle hep muhabbet saçar. Sohbet ehli olarak her mevzunun kilidini derinliğine açar. Gururdan – kibirden kaçar; tevazu aksesuarıdır, mütevazı yaşar.

O bir inanmış adam; adanmışlığıyla, dosdoğruluğuyla, edebî cephesiyle, manevî vechesiyle hani derler ya; ‘adam gibi adam‘. Nedense onu görende aklıma Şâmil gelir. Yerinden, yurdundan, yöresinden midir; bilemem. Boyundan, posundan, sülâle boyu mücadelesinden midir; diyemem. O “kartalKafkas Kartalı mıdır, HEPAR Kartalı mıdır, Mustafa Kemâl‘in vukûfiyetteki kartal bakışı mıdır; seçemem.

Hükmü okuyana ve tanıyana bırakarak Şeyh Şâmil için yazılan bir şiire nazireyle söze fiyonk atalım:    

Şiir nehrinde arı

Öykü gölünde duru

İnancından güç alır

Fikrin gürbüz çocuğu

Eğmez kimseye boyun

Farklı herkesten huyu

Sekiz farklı konuya

Kitap yazan bir adam

 

 

 

 

Yeni Eğitim Tasarısına Duyulan Tepkinin Sosyolojik Temeli Var mı?

0

 

Tarihsel ve toplumsal olgulardan kopuk bir tepki, insanı gerçeklikten koparır. Etkili ve kalıcı eylem, “olgunun ne olduğunu anlamaya dayanan bakış açısıyla” mümkündür. Eğitim ve öğretim alanında doğru bir tespit yapmak dünyanın değişen dilini, eğitim alanındaki gelişmeleri ve yeni aktörleri görmeye bağlıdır. Çünkü dünya-sisteminin dili ve buna paralel olarak eğitim sistemi değişerek yeni aktörler üretmiştir. Söz konusu değişimin adı, eğitimin sivilleşmesi ve devlete bağlı eğitim sisteminin sınırlandırılmasıdır.

Dünya çapında yaşanan bu değişim, çakma liberallik ve üçüncü tip dindarlık görüntülerine olan tutkumuzdan dolayı sınırlarını aşmış; başka bir şekle bürünmüştür. Ülkemiz ölçeğinde bu durumu, “Millî eğitim sistemimiz ya da insan yetiştirme modelimiz yoktur.” ifadesi özetler. Böyle olmasına karşın, söz konusu çarpık durum sosyo-politik boyut kazanmıştır. Şeklî tartışmalar ve tepkiler, bu tarihsel ve toplumsal olguyu geri çevirmeye yetmez.

Eğitim alanında oluşan sosyo-politik olguyu kısaca özetlememiz gerekirse şunları söyleyebiliriz: 1970’lerden itibaren eğitim görevini üstlenen dershaneler, 2012 itibarıyla büyük bir sektördür. Eski sistemde liseyi bitiren bir öğrencinin üniversitede iyi bir programı kazanması dershaneye gitmesine bağlanmış; bu durum, “Parası olan üniversiteye gider!” mantığını üretmiştir. Merkezden çevreye doğru yayılan bu sistem sadece fırsat eşitliğini ortadan kaldırmamış, aynı zamanda seçkin bir sınıfın oluşmasına katkı sağlamıştır.

Siyasî mücadeleyi toplumdan başlatan dinî-politik kesimin bir tarafı, bu dengesizliği ve “yeniden dirilişin maarifle mümkün olabileceğini” dile getirerek ülke sathında eğitime yönelik bir örgütlenme faaliyetini başlatmıştır. Özel okulların açılmaya başlaması ve her türlü sınavın dershanelere bağlanması bu alanda geniş tabanlı bir yapılanmayı beraberinde getirmiştir. Her türlü sınavda başarılı olmanın ilk şartı dershaneye gitmek olunca, devlet okulları itibarını yitirmeye başlamıştır. Özel alanda oluşturulan “eğitim modeli” oy kaygısıyla bizzat iktidarlar tarafından alkışlanıp kutsanmıştır. Devlet okulları ise şeklî düzeyde belli bir süreci tamamlamak göreviyle sınırlandırılmıştır.

Dershaneler, özel okullar ve öğrenci evleri / yurtları ağı, bölgesel sınırların dışına taşarak dış dünyada faaliyet yapmaya başlamıştır. Biraz kenarda duran, bir ölçüde farklı bir İslâm anlayışına sahip kesimler bu tablodan esinlenerek aynı sistemi biraz daha farklı biçimde uygulamaya başlamışlardır. Özel okullar, dershaneler ve yurtlar yoluyla örgütlenen dinî-politik hareketler büyük bir sektör oluşturmuştur. Siyasî iktidarlar ise herşeyi “özelleştirme” adı altında ya da gücünü koruma gerekçesiyle bu ağa destek olmuştur. Belirtilen ağa en önemli desteği 28 Şubatçılar sağlamıştır. Bir toplumsal olayı ve siyasî hareketi desteklemek her zaman pozitif dille olmaz. Onu aşağılayarak ve gerçek dışı durumla tanımlayarak yapılır ki toplumsal nitelikli hareketler için en önemli destek budur.

Oluşturulan sistem, kapitalist sistemin “dinî kılıflı” bir çoğulculuk modeline eşlik eder görünümündedir. Fakat gerçek rengi farklıdır. Her şeyden önce bu sistem, maddî durumu iyi olan kesime hitap eder. Parasız olarak içine aldığı öğrenciler ise “zeki ve özel yeteneği olan gençler”dir. Hangi açıdan bakılırsa bakılsın kapitalist sistemin hiyerarşik ve seçkinci mantığına dayanır. Bir öğrencinin bir aylık özel okul / dershane masrafı yaklaşık 1500 TL’dir. İki ve daha fazla öğrenciyi buna göre hesap edebilirsiniz. Daha düşük bir maliyetle veya para ödemeden sisteme dâhil olmak ise başarı durumuna ve ağın içinde yer alma yeteneğine ve işlevine göre değişmektedir.

Eğitim alanında dönen sermayeyi fark eden ve Türkiye’nin geleceğiyle ilgili belli amaçları olan bütün kesimlerin ilköğretimden üniversiteye kadar belirtilen çerçevede örgütlenmesi, devlet okullarını etkisiz ve işlevsiz hale getirmiştir. Maddî gücü yerinde olan bir sınıfın özel amaçlı olan kurumlara eklendiği bir ağ ve büyük ağın farklı bakış açılarını oluşturan ve belli bir amaca dayanan diğer ağlarla birlikte teşekkül eden sistem, millî eğitim sisteminin önüne geçmiştir. Millî eğitim, millîlik vasfını zaten yitirmişti. 1990 sonrası süreçte ise eğitim-öğretim vasfını ve yeterliliğini de yitirmiştir. Bunun en somut kanıtı önemli sınavlar döneminde okulların içinin boşalması, dershanelerin dolmasıdır.

Üniversite mezunlarının devletin herhangi bir kurumunda görev alabilme yeterliliğine ulaşma etütlerini, dershaneler yapmaktadır. Özel sektörün istihdam ve ödüllendirme politikaları, eğitim kadrolarına aşıladıkları mefkûre, devletin eğitim ve öğretim politikalarının önüne geçmiştir. Millîlik vasfını yitiren bir kurumda, beş kuruş maaşa talim eden bir öğretmenin söz konusu durumla mücadele etmesi, aynı etkinliği göstermesi sosyo-psikolojik esaslar açısından mümkün değildir.

1990 sonrası, dünya dil sisteminin devlet alanından sivil alana kaydığı ve devletin her açıdan sınırlandırıldığı bir gerçektir. Böyle bir süreçte sivil alanda gereğini yapmayan, değer üretmeyen ve kurumsallaşmayan bir yapının şeklî tartışmaların sınırlarını geçemez. İster kesintili ister kesintisiz olsun ne fark eder? “Zamanı-mekânı dolduran ve biçimlendiren olgu nedir?” ona bakmak lazım. Öyleyse söz konusu bağlamda anlamlı ve amaçlı eylemle etkili bir ağ oluşturmamış yapıların tepkisi, sosyolojik temellerden yoksundur. Tarihî ve içtimaî alanda dönüştürücü eylem geliştirememiş ve kurumsallaşmamış bir yapının payına düşen bağırmaktır. Kaldı ki bu işe tepki göstermenin alanı, sadece TBMM değildir. Önemli olan toplumsal bağlamda var olmaktır. Kimse “Neden bağırmadın?” diye sormaz. Fakat şunu sorar: Bir sivil toplum kuruluşu olan Türk Ocakları insan yetiştirme modeline ve kurumlarına sahip midir, bunların sayısı kaçtır? Cumhuriyeti ve millî devleti önemsediğini söyleyen kesimlerin eğitim alanında ve öğrencileri geleceğe hazırlama yönünde kaç tane kuruluşu vardır ve bunların işleyiş biçimi nasıldır? Üzerinde tartışılması gereken konu budur. Çünkü bu alan, sivil alanı ilgilendiren bir durumdur.

İster 8+4 kesintisiz olsun, isterse 4+4+4 kesintili olsun, isterse 5+4+4 karışık olsun ne fark eder? Hangi biçimde olursa olsun, zamanı-mekânı dolduran yapılar belirleyici olur. Var olmak, tepki göstermek ve kavga etmek değildir. Var olmak, toplumsal bağlamda değer üretmek ve geleceği inşa edecek kurumlar oluşturmaktır.

 

 

 

“İç Düşmanlar” Dış Dostlardan Daha Yakındır

Prof. Dr. Ümit Özdağ “Birlikte yaşamak veya savaşarak tükenmek” başlıklı yazısında Türkiye’nin içinde bulunduğu siyaset ortamının geleceğimiz üzerinde nasıl belirleyici izler bırakabileceğinin bir analizini yapmış. İşte o yazıdan bazı tespitler:
1- Her gün kendi ülkesinin geçmişini, üstelik haksız şekilde yargılayan, mahkûm eden ve aşağılayan bir yaklaşımın, toplumun üzerinde uzlaşacağı bir gelecek kurması mümkün değildir.
2- Bugün devam eden süreçte ne yazık ki, muhalefette  “elime geçen ilk fırsatta bütün bunların intikamını alacağım”  düşüncesini beslemektedir. AKP Hükümetinin şimdilik  “Dersim’den başlayarak 28 Şubat’a kadar uzanan süreçte geçmiş ile hesaplaşma ve geçmişin intikamını alma” yaklaşımı, geleceğin intikam duygularını beslemektedir.
3- Eğer bir toplum ve siyaset bu kadar derin ve özünde intikamcı çizgiler ile bölünmüş ise dış dünyanın böyle bir topluma müdahale etmesi, yönlendirmesi de kolay olmaktadır.
4- Geçmiş ile kavga etmeden uzlaşmayı sağlayan toplumlar enerjilerini geleceği kurmak için kullanmaktadır. Türkiye’nin birbirinden nefret eden değil, birbiri ile rekabet eden bir siyaset anlayışına ihtiyacı vardır.
5- Nefret ve intikam üzerine kurulu siyaset anlayışı,  “iç düşmanlara”  karşı  “dış dostlar”  ile ittifakı kolaylaştırmaktadır. Bu durum  “dış dostları”  Türkiye’de müttefik seçerken rahatlatmaktadır. Örneğin 28 Şubat’ın ve Ergenekon sürecinin  “iç düşmanları”  farklıdır ancak dış dostu sabit kalmıştır.
6- Bu ülkenin gerçek bir çıkış zeminini yakalaması  “iç düşmanların” dış dostlardan daha yakın ve tercih edilir olduğunu anlamasına bağlıdır. Bu anlaşıldığında aslında  “iç düşmanların”  düşünüldüğü kadar düşman olmadığı ve dönüştürmeden birlikte yaşanabileceği de anlaşılacaktır.
Prof. Dr. Ümit Özdağ ciddiye alınması gereken bir bilim adamı. Siyasi analizleri her kesim tarafından dikkatle izlenen Özdağ, iktidar tarafından olmayanların olayları okuması ile iktidar yandaşlarının çok farklı olduğunu gözlemleyerek, “iç düşman” yaratılmasının risklerine dikkat çekiyor.
******
Can Dündar “AKP’nin 28 Şubat’ı” başlıklı yazısında, iktidar yandaşlarının “ileri demokrasiye geçiş”, “tarihimizle yüzleşmek”, “vesayetten kurtulmak” olarak tanımladığı gelişmelere muhalefetin bakış açısını yansıtıyor:
28 Şubat’ta asker siyasete müdahale ediyordu. Şimdi polis ediyor. Silah siyasetten çekilmedi; sadece el değiştirdi.

28 Şubat’ta medya, askerden korkuyordu. Şimdi hükümetten korkuyor. Medya bağımsızlaşmadı, efendi değiştirdi.

28 Şubat’ta Genelkurmay, dinci işletmeleri batırmaya çalışırdı. Bugün de muhalifler iktisadi baskı altına alındı. Ekonomi özerkleşmedi; sermaye el değiştirdi.

28 Şubat’ta insanlar “irticacı” yaftasıyla ordudan, medyadan, politikadan kovulurdu, şimdi “Ergenekoncu” yaftasıyla kovuluyor, yargılanıyor, hapsediliyorlar. Yaftalama âdeti değişmedi; yafta değişti.

28 Şubat’ta dindarlara seks tuzakları kurulur, özel hayatları afişe edilirdi; bugün dindarlar kuruyor seks tuzaklarını… Tuzak aynı tuzak; avcıyla av, yer değiştirdi.

28 Şubat’ta asker, irtica ile mücadele için eğitim süreleriyle oynamıştı. AKP de kendi hedefi için eğitim süreleriyle oynuyor.

28 Şubat, toplumu dizayn etmek, tek tip gençlik yaratmak istiyordu. AKP de aynısını istiyor.

28 Şubat’ta hukuk tamamen siyasallaşmıştı. Bugün hukuk yine emirle hareket ediyor; sadece emri verenler değişti.

28 Şubat, “skandal kaset”ler, fişlemeler, andıçlar, usulsüz dinlemelerle tam bir cadı avıydı. Bugün aynısı devrede… Cadı değişti; av geleneği değişmedi.

Yani AKP, 28 Şubat sürecinde karşı çıktığı ne varsa, beterini hükümette kendisi yaptı.

Ama bu iktidarın 1000 yıl süreceği zannıyla susan, alkış tutan, teslim olan, boyun eğen, göze girmek için kelle verenler şunu aklında tutmalı: Asker, “28 Şubat 1000 yıl sürecek” demişti; 10 yıl bile sürmedi.

AKP, 28 Şubat’çıları örnek alarak kendi kuyusunu kazıyor. Başbakan “28 Şubat’ı yapanlar artık yok ortada, mağdur ettikleri ise ayakta” diyor.
Bugünün tahakkümcüleri için alınacak bir ders yok mu burada?..

*****

Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’ın açıklamasından anladığımız kadarıyla AKP, Can Dündar’ın tasvir ettiği algının kendisi için zararlı olduğunu fark etmiş gibi.
Babacan, “Gerçek anlamda hukuk devleti olmayan bir Türkiye’nin, dünyanın en büyük 10 ekonomisinden birisi olmasının da hayal olduğunu” söyleyerek şunları kaydetti:
“Yargı sürelerinin mutlaka kısalması gerekiyor. Ya adalet yerine gelmediği için insanların hayatı kararıyor ya da insanları tutuklayıp içeri atıyorsunuz, yıllarca kendileri hakkındaki hükmün ne olacağını bilmeden hapislerde duruyor insanlar. Hapishanelerimizde 140 bin kişi var bunların büyük bölümü tutuklular. Hükümlü değil. Daha ne olacağı belli değil karar çıkmamış haklarında. İnsanların hayatı kararıyor.”
Böyle birkaç demeç ve iki gazetecinin tutukluluk halinin sona ermesinin “AKP’nin 28 Şubat’ı” algısını değiştirmeye yetmeyeceği kanaatindeyim. Daha köklü ve inandırıcı bir tavır değişikliğine ihtiyaç var. Karşı tarafın vicdanlarına kazınan mağduriyet ve intikam duygusunun kolay silinmeyeceğini en iyi AKP’yi yönetenler bilir.

Bu sebeple intikamlarından çekinilen “iç düşmanların” şerrinden korunmak için “dışarıdan dostların” himmetine sığınmak durumunda kalan bir iktidara sahip olmak bir ülke için en büyük zafiyettir.

AKP iktidarının “iç düşmanların dış dostlardan daha yakın ve tercih edilir olduğunu anlayacağını” ümit ediyorum. Zira ülkemizin de, AKP’nin de, demokrasimizin de geleceği buna bağlı.

Silahsız Terör ve Abant Maceraları

Üniversitelerde olup bitenden kamuoyu pek haberdar değil… PKK uzantıları Kürtçe afiş ve propaganda afişleriyle psikolojik baskı yaratma peşindeler. Aşırı solun önemli bir bölümü de Devlete ve milli kimliğe de düşman olduklarından Kürtçü ırkçı ve bölücülerle kolaylıkla işbirliğine gidebiliyorlar. Demek ki Türkiye modeli yeni sosyalizmde etnik ırkçılık ideolojik bir vasıta olarak kullanılabiliyor.
Geçenlerde İstanbul Üniversitesi yerleşkesi içinde ve S.B.F önünde bir gurup PKK’lı iki ülkücüye saldırmışlar. Birisi yarı koma halinde hastaneye kaldırılmış. Gözdağı verilerek PKK karşıtı her öğrencinin eğitim ve öğretim hakkı elinden alınmaya çalışılmaktadır. Meclisten üniversiteye kadar terör estirenler durup dururken ortaya çıkmamıştır. Demokratikleşme ve açılım adı altında oynanan oyunlar, bölücü ırkçılığı teşvik etmiş ve sırtını sıvazlamıştır. Son 8-10 senede olup bitenler gözlerden kaçırılmayacak kadar ortadadır. Aslında  Türkiye’de Kürt asıllı vatandaşlarımız için değil; dıştan kumandalı işbirlikçi bazı siyasiler ve belediye başkanları başta olmak üzere, malûm takım imtiyazlı hale getirilmeye çalışılıyor. Anayasada bile Cumhuriyetin eşit vatandaşları yerine gurup ve kollektif haklar tanınarak bazılarına pozitif ayırımcılık yapılma gayreti var.
Geçen Perşembe günü Sivas olayları bahane edilerek İ.Ü. Merkez binada çatışma yaşandı. Yine iktidarca şımartılan PKK yandaşları olayların içindeydi. Ancak bu defa çirkin bir tertip sırıtıyordu. Sadece etnik ırkçılık tahrik edilmiyor; mevcut şartlar değerlendirilerek mezhep çatışması da planlanıyor. Bir tarafta Sünni etiketli Müslüman gençlik, diğer tarafta da Alevileri ve aşırı solu kullanmak ve kendi tarafına çekmek için gayret gösteren PKK’lı ırkçılar. Herhalde oyun bundan böyle bu şekilde oynanacak.
Sadece üniversitelerde değil; toplumun değişik kesimlerinde çatışmaya hazır psikolojik bir ortam gerçekleştiriliyor. TV dizilerinden hemen hemen birçok yerde hep çatışma, silah ve kavga öne çıkarılıyor. Türk Milleti birbiriyle kavgalı hale getiriliyor. Bu tehlikeli gidiş yetkilileri hiç uyandırmıyor. RTÜK’ün Diyarbakır’da bir mahalli TV kanalıyla ilgili aldığı karar utanç vericidir.
Sadece bunlar değil; ama Fethullahçı diye isimlendirilen bir cemaatin milli devlet ve üniter yapı aleyhine nasıl kullanıldığı son Abant toplantılarında da görülüyor. Bir dönem inanan insanların gördüğü ve çoğu kere de abartılan baskılar, bugün Devlete karşı kullanılıyor. Kullananların önemli bir bölümü birden liberalleşen eski komünist takımı… Güya Müslümanları savunmak bunlara düşüyor.
Son toplantıda iki halk şairi gelip program yapmış. Bütünlükten, birlikten ve kardeşlikten bahsetmeleri toplantıya hakim olan etnik ırkçıları oldukça rahatsız etmiş. İşin enteresan tarafı, Kürtçülük yapanların önemli bir bölümü de Kurmançca bilmiyor. Bunlar tabii ki vatan sevgisiyle dolu o halk şairleriyle ters düşeceklerdi. Bir ünvanlı şahıs çıkmış, belediyelere yargı dahil aşırı yetkiler verilmesini istiyor. Bir diğeri Ankara’yı yok saymış federalcilik yapıyor.
Eski bir sola yanaşma siyaset hokkabazı araştırmacı, Kürtlere yağ çekiyor. Abant toplantıları aslında bu cemaatin aynasıdır. Bu düşünülenlerin hiçbirisi ne millidir ne de İslami… Bir vakıf başkanı “Yaptığımız iş vatan hainliği ise; direkt gidelim mahkemenin karşısına” diyebiliyor. Hala vatana hıyanet kanununun yürürlükte olduğunu zannediyor. Bu gibi kişiler faydalansın diye yasa çoktan değiştirildi. Anlaşılan Abant toplantısında bir PKK bayrağı ve KCK flaması yoktu…

Çorba Çeşmesi!..

Belediye Başkanları, özellikle seçimler yaklaşırken, birbirinden ilginç proje ve uygulamalarla çıkarlar karşımıza!
Bunların hepsi onların kafasından çıkmaz.
“Danışmanları” vardır.
Onlar, düşünür taşınır, projeler üretirler.
Bu projelerin çoğu, “halkı tavlama” amaçlıdır!
İzmit Belediyesi Sosyal Yardım İşleri Müdürlüğü, ilk etapta biri seyyar, diğeri sabit olmak üzere “Çeşme Projesi” üretmiş! Gerçekleştirmek üzere de kolları sıvamış!
Simit arabalarını ihaleye çıkarıp, simit fırınlarına sattılar!
Simit arabaları simit fırınlarının eline geçti!
Bir iki gariban kaldı mı bilmem?
Şimdi simitin gramajı yüzde 10 arttı, fiyatı yüzde 35 artarak 1 TL oldu!
Bu, belediye eliyle vatandaşa atılmış bir güzel kazık değil mi?
Şimdi, “Çorba Çeşmeleri” ile puan toplamaya çalışacak!?
Bir gazetemiz vatandaşa sormuş; büyük çoğunluk saçma bulmuş!
Çorbayı kime yaptıracaklar?
Kim bu işten para kazanacak?
Çorba, ne kadar hijyenik olacak?
Bu çorba projesinin bedelini Başkan kendi cebinden ödemeyeceğine göre,  “BİZE” yani vatandaşa kaça malolacak?
Amaç, fakir fukarayı doyurmaksa, “Aşevi” açın.
Ama, vatandaşın onurunu teşhir etmeyin!
Yağmurlu bir havada İzmit’in kaldırımlarında bir yürüyün!
Oynak kaldırım taşlarının çamurlu suları ile bir yıkanın önce!
– Bu kaldırımları kimler yaptı? Kaça yaptı? Neden böyle? Diye bir sorun bakalım!
– Gücünüz yetiyorsa, kent içi trafik sorununu çözün!
– İtfaiyenin çıkamadığı mahallelerde göz göre göre yanan evlerin sahiplerinin acılarını dindirin önce! Dar sokakları, çıkmaz sokakları açın hele!
– Geldiğinizden bu yana “Sabit, Kapalı Pazar Yeri” yapacağınızı söylediniz, hele önce bu sözünüzü tutun!
– Kent içinde, resmi kurumların yerlerini işaretleyen tabela düzeni kurun!
– Kaldırımları araç işgallerinden kurtarın.
– Yeşil alanları artırın.
Belediye olarak yapılması gereken ve hala yapmadığınız onca iş varken, neden öncelikle “Çorba Çeşmesi?”
Kentleri yönetmek, “aklıma geldi yaptım!” mantığı ile değil, “Kentleşme Kültürü” ile mümkündür.
Danışmana ihtiyacınız varsa, “halka danışın!”
Halk, sağduyusu ile en doğruyu söyleyecektir size.
Hem de hiçbir ücret almadan!..
Belediyeciliği çorbaya çevirmeyin lütfen!..