22 C
Kocaeli
Pazar, Ağustos 9, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1044

2023 üzerine(2)

 

Türkiye’nin bulunmuş olduğu coğrafya ve bulunmuş olduğu konum  ister istemez bu bölgede hem stratejik, hem jeopolitik, hem ekonomik olarak gelişmeye, büyümeye zorlamaktadır. Enerjisini 1945’li yıllardan beri çok küçük olarak başlayarak günümüze kadar artarak gelişen iç meselelerle boğuşmuştur. Bu gidişle de bir müddet daha iç olaylarla enerjisini  boşa  harcayan bir ülke görünümü vereceğe benziyor.

Buna rağmen bile yeni yetişen genç-girişimci bir gençlik özellikle dünyadaki  ekonomik gelişmeleri çok iyi analiz ederek dünyanın dört bir tarafında küçük küçük başladıkları ticari faaliyetleri artırarak devam etmektedir. Bu ticari tecrübeler zaman içinde küresel ticari dünyanın koşullarına uyumda diğer dünya ülkelerine göre daha avantajlı konuma geçecektir. Bu da ülkemizin refah seviyesinde yükselmeye sebep olacaktır. Devletimizin İç ve dış ticaret konusundaki yaklaşımları teşvikleri Uluslar arası ticarette güvenilirliğimizin artması ve diğer bir çok sebep Ülkemizin her alandaki yükselişinin göstergeleridir.

2023 üzerine(1) yazımda daha fazla soyut hedeflerden bahsetmiştim Bu yazımda;

Somut olarak bu gelişmeler nelerdir diye bakarsak. Ülkemizin  2023’deki hedefleri çok önemlidir. Herkesin bu hedeflere katkı koyması gerekir.

Bu hedeflerden bazıları..

  • Dünyanın ilk 10 büyük ekonomisi arasına girmek.
  • Yıllık GSYH’yı 2 trilyon dolara çıkarmak.
  • Kişi başına düşen milli geliri 25 bin dolar
  • 500 milyar dolarlık ihracat yapmak.
  • İhracatta ileri ve yüksek teknolojili ürünlerin payını yüzde 20’lere çıkarmak.
  • İnşaat malzemeleri ihracatında 100 milyar dolarla dünyada ilk üç arasına girmek.
  • Orta ve yüksek teknolojili ürünlerde Avrasya’nın üretim üssü olmak.
  • 46 milyon turist ağırlamak ve 50 milyar dolar gelir elde etmek.
  • İç turizm pazarından 20 milyon kişinin yararlanmasını sağlamak.
  • Büyüme oranlarını sürdürülebilir olarak ortalama yüzde 7’ler seviyesine yükseltmek.
  • Avrupa Birliği’ne tam üye olmak.
  • İstanbul’u dünyanın önemli finans şehirlerinden biri yapmak.
  • Orman varlığını, ülke toplam alanının yüzde 30’una çıkarmak
  • Yenilenebilir enerji kaynaklarını en az yüzde 30 seviyesine çıkarmak.
  • Rüzgar enerjisinde 10 bin MW (megavat) kurulu kapasiteye ulaşmak.
  • Jeotermal kaynakların tamamını kullanmak.
  • 5 bin MW küçük hidroelektrik santrali kurulu kapasitesini sağlamak.
  • 60 milyon kapasiteli 1, 30 milyon kapasiteli 2, 15 milyon kapasiteli 3 havalimanı yapmak.
  • Türkiye’yi havacılık üssü yapmak.
  • Olimpiyat, Dünya Futbol Şampiyonası ya da Avrupa Futbol Şampiyonası gibi bir büyük organizasyona ev sahipliği yapmak.
  • EXPO fuarına ev sahipliği yapmak.
  • Bölünmüş yolları 32 bin kilometreye çıkarmak.
  • 24 yeni karayolu yapmak.
  • Karayolu Akademisi kurmak.
  • Tüm liman ve OSB’lerin bölünmüş yollarla bağlantılarını oluşturmak.
  • Yurtiçi taşımacılıkta denizyolunun payını yüzde 15’e (ton/km), konteynırlaşma oranını yüzde 15’e (TEU) yükseltmek.
  • Gemi inşa sanayisinde 10 milyar dolar inşa geliri ve yeni istihdam alanları oluşturmak.
  • Marmara Denizi’nde kuzey-güney, doğu-batı ulaşımları için modern, fonksiyonel ve intermodal taşımacılığa uygun 2 veya 3 katlı araç yükleme boşaltma imkânları olan Ro-Ro terminalleri inşa etmek.
  • 200 adet balıkçı barınağının 55’ini kademeli olarak yat limanına dönüştürmek.
  • Deniz ticaret filosunu modernize edip, dünyanın en büyük 10 limanından en az birini inşa etmek.
  • Denizcilik ekonomisinde Ar-Ge’nin payını, ulusal hedefe paralel yüzde 2 seviyesine çıkarmak.
  • Gemi inşa sanayisinde yüzde 80 yerli katkı payını yakalamak.
  • Engelliler ve fiziksel hareket kısıtlılığı olanlar için ulaşımda planlama ve tasarım standardı oluşturmak.
  • Raylı sistemlerde yerli sanayiyi teşvik etmek.
  • Kent içi trafikte enerji dostu, çevreye duyarlı doğalgaz-hibrit araç kullanmak, deniz-iç suyolu ulaşımını toplu taşımayla entegre edip iyileştirmek.
  • 6 bin 792 kilometre yeni yüksek hızlı tren ağı inşa etmek.
  • Demiryolu Araştırma Enstitüsü kurmak.
  • Demiryolu payını yolcuda yüzde 10, yükte yüzde 20 artırmak.
  • Türkiye’nin uluslararası uydu projelerinde yer alması için gerekli çalışmalar yapmak.
  • Hava kargo taşımacılığına uygun havaalanlarını serbest bölge ilan etmek.
  • Yerli imalat olarak en az 2 tip uluslararası bilinirliği olan tek-çift motor pervaneli ve çift motorlu hafif jet uçağı üretmek.
  • 100 geniş gövde, 450 dar gövde ve 200 bölgesel uçak olacak şekilde 750 uçaklık bir yapıya ulaşmak.
  • Kendi uydusunu uzaya yerleştirecek teknolojiye sahip olmak.
  • Posta Düzenleme Kurumu kurmak.
  • Bilişimin hacmini 160 milyar dolara çıkarmak.
  • Genişbant internet abone sayısını 30 milyona ulaştırmak.
  • Türkiye’nin ilk savaş uçağını tamamlamak.
  • Otomotiv sektörünün 5 milyon araç üretmesini ve 125 milyar dolarlık ihracat yapmasını sağlamak.
  • Yaklaşık 10 milyar dolarlık yaş sebze ve meyve ihracatı yapmak.
  • Hazır giyim sektöründe 60 milyar dolarlık ihracat yapmak.
  • İçme, kullanma ve sanayi için 38.5 milyar metreküplük su kapasitesi yaratmak; su sıkıntısını ortadan
  • Enerji köprüsü haline gelmek.
  • Petrol ve doğalgaz aramalarını artırıp enerjide dışa bağımlılığı ortadan kaldırmak.
  • İstanbul Menkul Kıymetler Borsası’nda işlem gören şirket sayısını 1.000’e ulaştırmak, nüfusun yüzde 10’una yakın yatırımcı olmasını sağlamak.
  • Okullaşma oranlarını ilköğretim ve ortaöğretimde yüzde 100, yükseköğretimde ise yüzde 50 seviyesine çıkarmak.
  • Teknoparkların etkinliğini artırmak için bölgelerde sağlanan destek, teşvik ve istisnaları 2023’e kadar uzatmak.

 

 

Yazı mı? Tura mı?

 

Capıta Out Navıa*

“Yazı tura atmak” havaya atılan paranın, yere düştüğünde üstte kalacak tarafını tahmin ederek ön almaya çalışmaktır.

Eski çağlarda yaşamış atalarımızdan, zamanımıza kadar ulaşmış bazı uygulamalar vardır ki kullanma nedenleri değişikliğe uğramış olsalar da, varlıklarını devam ettirmektedirler.

“Yazı mı? Tura mı?” sözü günümüze kadar ulaşanlardandır. Ancak günümüzdeki kullanım şekli ile antik dönemdeki işlevi tamamen değişikliğe uğramıştır.

İlk defa “-Yazı mı? Tura mı?” diyen ve bu işlemi yasallaştıran kişi, tarihin önemli komutan ve devlet adamlarından, Roma İmparatoru Jül Sezar (Gaius Julius Caesar )’dır.

Para, Manisa ilimizin bulunduğu Anadolu coğrafyasında hüküm süren Lidyalıların, antik dönemden günümüze dünya ticaretine yön veren bir buluşudur. Olumlu mu yoksa olumsuz mu olduğu hâlâ tartışılan bir armağandır.

Antik dönemin sürekli münakaşa ve itirazlara neden olan takas yöntemli alış verişten meydana gelen ticaret hayatına yeni bir buluşla, müthiş bir çözüm üretmişlerdir. Para, altın ve gümüş karışımından yapılan, küçük yuvarlak sikkelerdir.

İyi niyetli Lidyalı yurttaşlarımız sonradan, paranın insanlar arasında ne büyük sorunlara, ihtilâflara, kavgalara hatta savaşlara  neden olacağını akıllarından bile geçirmemişlerdi.

Zaman akıp da para milattan önceki yüzyıla ulaştığında, artık yalnız alış veriş aracı olmakla kalmamıştır.

Para bastırma iradesi, kudreti, gücü, hakimiyetin ve bağımsızlığın simgesi ve egemenliğin göstergesi haline gelmiştir.

Jül Sezar artık imparatordur. Her sözü kanun değerindedir. Çoktan kendi adına para bastırmıştır. Çağın etkin inancına göre tanrıların da yeryüzündeki temsilcisidir.

Sezar, paranın bir yüzüne kendi başının görüntüsünü arka tarafına ise bir yelkenlinin kabartmasını bastırmıştır.

Jül Sezar,  uzayıp giden mahkeme prosedürleri ve bunlara yapılan itirazları ve dava sonuçlarının kendilerine yakın kişilerin lehine olmasını isteyen lobilerin baskısından kurtulmak için  kısa yoldan ve tarafsız görüneceği bir metotla uyuşmazlıkları çözmek ister.

Ve bir gün  “- Capita aut navia”  diyerek parayı havaya atar. Yere düşen paranın üst tarafında kendi başının resmi görünürse, “kararın haklı” geminin olduğu taraf görünürse “kararın haksız” olduğunun kabul edileceğini irade eder.

İşte böylece “Yazı mı? Tura mı?” başlar. Ve dünyaya yayılır. İngilizler “heads and tail”, Fransızlar  “tête ou navire” veya “pile ou face” diye uygularlar.

Bizde ise, eski paraların bir yüzünde padişah tuğrası diğer yüzünde değer yazısı olduğu için, yazı mı tura mı diye söylenmiştir.

Ancak ülkemizde  kullanımının ve uygulanmasının hukuk, yasa ve bunlara bağlı kararların sonucuyla hiçbir bağlantısı olmamıştır.

Günümüzdeki tek işlevi, bazı oyunlarda ve durumlarda ilk sırayı almak için kur’a atışı olarak kullanılmasıdır.

(*) Baş veya Gemi anlamında yazı mı tura mı değişinin latince orijinal söylenişidir.

 

 

 

Gülümse Bana Öğretmenim

0

 

Sanmıyorum ki ilkokul öğretmenini hatırlamayanınız olsun..

Sınıfta bir sıraya 3 kişi sığışacak kadar küçükken şimdi kocaman kocaman insanlar olduk. Önemli mevkilerde önemli işler yapıyor belki hayati kararların altına imzanızı atıyor veya büyük bir şirketi yönetiyorsunuz… Emrinizde onlarca kişi çalışıyor belki… ama hepimizin hayatındaki dönüm noktası değil midir okula başladığımız o ilk gün…

Bu vesile ile öğretmenler gününüzü kutluyor “GERÇEK” öğretmenlerimizin ellerinden öpüyorum…

” Sıkı sıkı tutmuştu annesinin elini… Bütün gece uyku tutmamış, yatakta dönüp durmuştu… sabah erkenden uyanmış evdekilerden önce kalkıp hazırlanmıştı. Sıklıkla önünden geçtiği, bahçesinde arada bir çocukların çılgınlar gibi koşup oynadığını gördüğü ve okul olduğunu öğrendiği o kocaman binaya doğru adım adım yaklaşıyordu.. ilk kez görecekti  içini. Acaba kendisi gibi kaç çocuk olacaktı? Nasıl bir yerdi orası? Arkadaşları olacak mıydı? En önemlisi de “öğretmen”ini çok merak ediyordu. Nasıl biriydi? Onu nasıl karşılayacaktı? Nasıl bakacaktı kendisine? Ama o biliyordu… öğretmenini çok sevecekti… gözlerinin ta içine bakacaktı, onlarca çocuk içinden kendisini görmesi, fark etmesi ve sevmesi için ne yapması gerekiyorsa yapacaktı. Bütün ödevlerini zamanında bitirecek, hemencecik okumayı sökecekti.. Hatta  belki de çarpım tablosunu o istemeden  ezberleyecekti. Yeter ki öğretmeni  sevsin onu, sabahları ona bakıp sıcacık gülümsesin.. yanından geçerken sırasına yaslanıp anlatsın dersini . Bu bile diğer çocuklardan farklı ve özel hissetmesine yeterdi .. ne inanılmaz olurdu o yumuşak sıcacık eliyle saçını, yanağını okşasa… işte o zaman eğer gerekirse bütün hayat bilgisi kitabını ezbere anlatırdı …””

Biliyorum bu satırları okurken hepinizi oturduğunuz yerden alıp okul sıralarınıza, koşup oynadığınız okul bahçesine, kantinden gelen simit ve tost kokusunun doldurduğu koridorlara götürdüm…

Uzun yıllardır insanların iç dünyalarında geziniyorum, çocukluk anılarında oyun arkadaşı, ergenlik sancılarının sırdaşı oluyorum kimi zaman… kimi zaman da yoğun yaşanmış yılların ardından bir sohbet arkadaşı oluyorum…. bazen de evlatları için üzülen bir anne, eşini anlamaya çalışan bir koca …. Bunların içinde sanırım beni en çok etkileyen öğretmenini hayatının tam da merkezine koyan küçük bir çocuğun yine onun tarafından kırılan kalbini, incinen gururunu, darmadağın olan güvenini görmek ve buna tanık olmak…

Lise öğrencisi bir danışanım olmuştu. Lisedeki ilk yılında sınıfta kaldığı için sınıf tekrarı yaptı demişti annesi ve devam etmişti. ” çok hevesliydi anaokuluna başlayacağı zaman, ancak astım bronşiti yüzünden sadece bir ay devam edebildi okuluna. Ama aklı okulda, fikri okuldaydı. Pencereden gıptayla bakardı okula giden çocuklara ve bilirdim ki sabırsızlanırdı okula gitmek için. Sonraki yıl atlattı rahatsızlığını ve ilkokula başladı. O zamanlar çantasız eğitim vardı okullarda. Çocuklar sınıflarındaki dolaplara bırakırlardı okul malzemelerini.  Ama benim oğlum o kadar hevesliydi ki çantayla okula gidip gelmeye. İlk 4 gün sırtında çanta gidip geldi okula, çok mutluydu. Sonra ki akşam eve geldiğinde yüzü gözü kirlenmiş ağlamaktan gözleri kızarmış, suratı asık bir halde “ben artık okula gitmek istemiyorum ” dedi içini çekerek… Şaşkınlığımı ve üzüntümü gizleyip sarıldım oğluma ve onu yatıştırmaya çalıştım.. Öğrendim ki sınıf öğretmeni okula çantasını götürdüğü için çantasından tutarak itmiş ve” yetti artık! şu çantayı getirme bir daha okula” diye azarlamış. Biliyor musunuz Tülin Hanım o günden sonra oğlum okula hiç mutlu ve isteyerek gitmedi. Okul zamanı hep midesi bulanır karnı ağırırdı ve gitmemek için türlü bahaneler bulurdu. Hiç isteyerek ders çalışmadı ve hep vasat bir öğrenci oldu. O günlerde oğlumdaki hassasiyeti anlatmak ve biraz olsun düzelmesine yardımcı olmasını istemek için öğretmeni ile görüşmeye gitmiştim. Beni fazla hassas çocuk yetiştirmekle suçladı ve  “çocuğunuza özel muamele yapamam ” dedi sert bir ses tonu ile. O zaman anladım oğlumu ve okul hayatına böyle bir öğretmenle başladığı için üzüldüm… Keşke öğretmenlerimizi seçme şansı verilse çocuklarımıza, bize, hepimize…”

Bu lise öğrencisi danışanımla öğretmeninin açtığı yaraları kapatmaya yıktıklarını onarmaya çalışıyoruz haftalardır… Ama biliyorum ki o küçük ve naif ruhlarda açılan yaralar ince ince sızdırır kanını , görmeniz ve anlamanız imkansızdır uzaktan bakınca…Sadece çalışmayı ve okulu sevmeyen bir öğrenci görürsünüz uzaktan ama anlamanız için iyice yaklaşmanız gerekir ve belki de dokunmanız benim dokunduğum gibi…

Okulun ilk 3 yılının bir insanın gelecekteki akademik başarısında belirleyici bir dönem olduğunu artık biliyoruz. Öğretmenin yaklaşım tarzına göre şekillenen öğrenci profili ; Okulu seven başarılı öğrenci veya okuldan soğumuş, isteksiz ve başarısız öğrenci olarak karşımıza çıkıyor.

Sevgili öğretmenlerim, öğrencilerinizin okul sevgisi, ders çalışma isteği kısaca okula karşı geliştirdikleri tutumların sizin sıcak bir gülümsemenize bağlı olduğunu ne olur unutmayın….

 

 

10 Kasım Oratoryosu

0

 

Ekim ayının ortalarıydı. Sınıfımızda ders işlerken okulun nöbetçi öğrencisi içeriye girdi. Belirli isimler okudu ve o isimlerin arasında ben de vardım. Bir an için heyecanlanmıştım. Salona indik, okulumuzun Türkçe öğretmeni Berna Hoca herkesi teker teker sahneye çağırıp kısa şiirler okutuyordu. Beni de çağırdı ,  ben de okudum sonra yerime geçtim. Ne olduğunu henüz kimse bilmiyordu ya da sadece ben bilmiyordum ,  öğrenmek için de sabırsızlanıyordum. Bir an aklıma 29 Ekim geldi,  düşündüm,  ama okuduğumuz şiirlerde yoğunlukla üzüntü ve özlem  duygusu vardı. Ve o zaman 10 Kasım için burda olduğumuzu farkına vardım. Kısa sürede çalışmalara başladık. Berna Hoca herkese ezberlememiz için o kısa şiirlerden verdi. Berna Hoca neden burada olduğumuzu anlatmaya başladı. Tahminim doğruydu 10 Kasım için buradaydık.  Berna Hoca oratoryo yapacağımızı söyledi. Ama bu basit bir oratoryo olmayacağınından bahsetti.  Bizi izlemeye  kaymakamlar,  başkanlar gelecekti.  Merakım gitgide artıyordu. Aklıma tiyatro gibi bir şey geldi. Dayanamayıp Berna Hoca’ya sordum.

-Öğretmenim biz tiyatro gibi bir şey mi yapacağız?

-Onun gibi bir şey Ayşegül,  dedi Berna Hoca

Daha çok meraklanmıştım. Merakımı okul çıkışlarında yaptığımız hazırlıklarda gideriyordum. Yavaş yavaş  her şey yerine oturuyordu. Bir gün gene provadan çıktık ,  herkes evlerine dağılıyordu. Arkadaşlarımdan Ezgi’de oratoryodaydı. Vedalaşırken Ezgi’ye (yanlışlıkla)”Yarın oratoryaa  var mı ?”deyiverdim. O günden sonra arkaşımla biz oratoryoya “oratorya” demeye başladık.

Artık provalarda sahnede çalışıyorduk. Herkes yerini ve şiirini ezberlemişti. Günler su gibi geçti,  gitti. 10 Kasım’a 2 hafta kala koro ile beraber çalışmaya başladık. Oratoroyomuzun konusu Atatürk’ün hayatını baştan sona doğru gerek şiirlerimizle ,  gerek müzikle ,  gerekse bazı olayları canlandırarak sunuyorduk. 10 Kasım’a 1 hafta kala provalarımızı büyük bir disiplinle devam ettirdik. Bu provalarımızda , öncekilerden değişik bir şey yapıyorduk.  Koromuz  “SAMSUNDAN GÜNEŞ GİBİ” adlı parçalarını söylerken biz gemiyi hareket ettiriyorduk (tabii ki denizin üstünde). 10 Kasım’a 2 gün kalmıştı. Gösterimizi okul öğrencilerine sunmuştuk,  yani bazı sınıflara …

Ve 9 Kasım’da genel prova yaptık.   Provada Milli Eğitim  İlçe Müdürlüğünden bir büyüğümüz de vardı.   Bizi önceden izleyip ,  yanlış  şeyleri düzeltmemizi  söyleyecekmiş,  ama bize bir şey düzeltilmesi söylenmedi.  Çünkü  bizi beğenmişti.

Ve 10 Kasım .

Sabah erkenden okula geldik. Herkes çok heyecanlıydı. Saat 9’da okulumuzun bahçesine çıktık. Dokuzu beş geçe sirenlerle beraber saygı duruşuna geçtik.  Biz saygı duruşundayken yağmur yağmaya başlamıştı,  çok uzun bir sessizlik oldu.

Tekrar sınıflara geçtik. Bekledik bekledik,  ve sıra bizdeydi . Sahneye çıktığımda çok heyecanlanmıştım. Hele bana sıra geldiğinde o kadar çok heyecanlanmıştım ki protokoldekilere bakamadım bile. Oratoryomuz bitmişti. Şiirlerimiz okunmuş,  gemimiz yolunu tamamlamış ,  askerimizin de kınası yakılmıştı.

Selamlamada ben selam verememiştim ama olsun. Salondan çıktık. Bir süre gene sınıflarda bekledik .  Körfez Kaymakamı Mahmut Şirinoğlu,  Hava Radar Mevzi ve Körfez Garnizon Komutanı Yarbay Şener Yücel,  Körfez Belediye Başkan Vekili Nurettin Yıldırım ve İlçe Milli Eğitim Müdürümüz Hurşit EKİNCİ ile hep beraber fotoğraf çekildik. Bu fotoğraf gazetelerde  de yayınlandı.  Buna çok sevindik.

 

 

Atatürk’ün İslamiyet hakkındaki görüşleri

 

Prof. Dr. İsmail Yakıt ile Atatürk’ün İslamiyet hakkındaki görüşlerini konuştuk. 
GİRİŞ: 
İslamiyet’in getirdiği dünya düzenine ayak uyduramayanlar, dinî değerleri günlük yaşayışın dışına çıkarmak, İslamiyet’i camilere ve mezarlıklara hapsetmek isteyenler vardır. Bu kişiler; daima Atatürk’e sığınmakta, O’nu kendi düşüncelerine kalkan yapmaktadırlar. Hattâ kendi fikirlerini Atatürk’e mal edip taraftar toplamaya çalışmaktadırlar. Bu çalışmalar sebebiyle Atatürk’ün, İslamiyet aleyhtarı olduğunu düşünen İslamî hassasiyet sâhibi kişiler de Atatürk’ü karalamaya çalışmaktadırlar. Böylece, diğer konularda olduğu gibi, din konusunda da Atatürk’ü olduğundan farklı gösteren bir grup oluşmaktadır.
‘Ötekileştirme’ olarak adlandırılabilecek ön yargılı ve bilgiye dayanmayan bu düşünceler sebebiyle Türkiye enerjisini yanlış yerlerde tüketmektedir. Birlik ve berâberliğimizin oluşması, dolayıysa daha
yüksek bir güce erişmemiz zorlaşmaktadır. Bu zararlı ortamın devam etmemesi arzularına katkıda bulunmak maksadıyla, konunun uzmanı Prof. Dr. Sayın İsmail Yakıt ile Atatürk ve İslamiyet konusunu konuştuk. Konuşmamız sırasında bilinen gerçeklerin hatırlanarak pekişmesi, bilinmeyen gerçeklerle konunun netliğe kavuşması mümkün olacaktır. Zevk ve ilgi ile okuyacağınızı ümit ediyorum.
Yine ümit ediyorum ki sağlanacak yeni açılımlar, ülkemizin sosyal barışına katkıda bulunacak, ‘ötekileştirme’ olarak adlandırılabilecek zararlı çalışmalar en aza indirilebilecektir.
Atatürk
Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk 10 Kasım 1938’de hayata gözlerini yumarken geride bıraktığı en büyük miras ilelebet payidar olacak Türkiye Cumhuriyeti’dir.
Büyük önder Atatürk, hayatı boyunca milletimizin bağımsız bir şekilde yaşaması için çalışmış; insan hak ve özgürlüklerinin tam olarak uygulanmasını hedeflemiştir. Din ve vicdan özgürlüğüne büyük önem veren Atatürk bir sözünde; ‘Her birey istediğini düşünmek, istediğine inanmak, bağlı olduğu dinin gereklerini yapmak veya yapmamak hak ve hürriyetine sâhiptir:’ Demiştir.
Atatürk, lâikliği dinsizlik olarak görmek isteyenlere; ‘Lâiklik asla dinsizlik olmadığı gibi, sahte dindarlık ve büyücülükle (üfürükçülükle) mücâdele kapısını açtığı için gerçek dindarlığın gelişmesi imkânını sağlamıştır. Lâikliği dinsizlikle karıştırmak isteyenler, ilerleme ve canlılığın düşmanlarıdır…’ Diyerek karşılık vermiştir.
Dinî inançların sömürülmesine şiddetle karşı çıkan Atatürk, bu alandaki hizmetlerin sağlıklı bir şekilde sürdürülmesine de önem vermiştir. Bu maksatla İslamiyet’in ana kaynaklarından öğretilmesi çalışmalarıyla yakından ilgilenmiştir.
Atatürk İslam dininde ruhbanlığın olmadığını ve insanların eşit olduğunu vurgulamıştır. O, İslam dinini son ve mükemmel din olarak nitelendirmiş, O’nun tamamen akla ve mantığa uygun olduğunu belirtmiştir.
Mustafa Kemal Atatürk, Osmanlı bilim ve kültürünün hâkim olduğu bir çağ ve coğrafyada doğup büyümüştür. İçinde büyüdüğü kültürü özümsemiş, çağın ilmî ve teknolojik gelişmelerini yakından takip etmiş, toplumun kahir ekseriyetinin mensup olduğu İslam dini hakkında da detaylı denilebilecek düzeyde bilgi sâhibi olmuştur.
Atatürk, iyi bir komutan, iyi bir devlet adamı olması yanında, araştıran, inceleyen ve çağındaki ilmî gelişmeleri yakından takip eden (o dönemin anlatımıyla) münevver bir insandır. Okuyup incelediği kitaplar arasında başta Kur’an ve hadis kaynakları olmak üzere İslam’la ilgili eserler de önemli bir yekûn tutmaktadır. Onun Kur’an’a olan ilgisi yanında Hz. Peygambere olan hayranlığı bilinen bir gerçektir.
Cumhuriyetle birlikte, kendisine hedef olarak seçtiği, ülkeyi çağdaş medeniyet düzeyine ulaştırmak için çaba sarf ederken de, dine ve din hizmetlerine olan ihtiyâcı göz ardı etmediğini görüyoruz. 
Cumhuriyetin ilk kurumlarından biri olarak Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluşu sırasında ve yine TBMM tarafından özel ödenek ayrılmak suretiyle Kur’an tefsiri ve hadis tercümeleri yaptırma kararı alınmıştır. Bu işler yapılırken Atatürk’ün Cumhurbaşkanlığı makamında oturduğunu hatırlarsak konu daha iyi anlaşılacaktır.
Atatürk’ün dinle ilgili görüşleri
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, dini; ‘Herkesin vicdanına kalmış bir iş…’ Olarak tanımladıktan sonra hiç kimsenin bir din veya mezhebi kabul etmesi için zorlanamayacağını belirtmiştir. Bununla birlikte dinin ‘lüzumlu bir müessese’ olduğuna ve ‘dinsiz milletin devamına imkân bulunmadığına’ işaret etmiştir.
Atatürk, birçok konuşmasında İslâm dininin en son ve en mükemmel bir din olduğunu bildirmiştir.
İslâm dininin Türk milletinin yüksekliği ve değerlerine bağlılığıyla daha iyi örtüşebilmesini sağlamak için Kur’an tefsiri ve mealinin hazırlatılmasına imkân sağlamıştır. Atatürk, din ile dil gibi iki fazileti hiçbir kuvvetin milletimizin kalp ve vicdanından çekip alamadığına dikkatleri çekmiştir. 
Atatürk’ün Hz. Muhammed tasavvuru 
Atatürk her fırsatta dinin lüzumundan, İslâm’ın en mâkul ve en son din olduğundan, Kuran-ı Kerim’in en mükemmel kitap olduğundan bahsetmiş, Hz Peygamber’in şanının yüceliğini dile getirmiş, gerçek din âlimlerini ve onların hizmetlerini takdirle anmıştır. Onun, Peygamberimiz
Hz. Muhammed (sav) hakkındaki düşünce ve tasavvurlarını ortaya koyan sözlerinden bazıları şöyledir:
* ‘O, Allah’ın birinci ve en büyük kuludur. O’nun izinde bugün milyonlarca insan yürüyor. Benim, senin adın silinir, fakat sonuca kadar o ölümsüzdür.’
* ‘Hz. Muhammed’in bir avuç imanlı Müslüman’la mahşer gibi kalabalık ve alabildiğine zengin Kureyş ordusuna karşı Bedir Meydan Muharebesi’nde kazandığı zafer, fânî insanların kârı değildir. O’nun peygamberliğinin en kuvvetli delili işte bu savaştır.’
* ‘Allah, kulları gereken olgunluk noktasında ulaşıncaya kadar içlerinden vasıtalarla dahi kullarıyla ilgilenmeyi Tanrı olmanın gereği saymıştır. Onlara Hz. Âdem Aleyhisselam’dan itibâren bilinen veya bilinmeyen sayısız denecek kadar çok nebiler, peygamberler ve elçiler göndermiştir.
Hiç kimsenin şüphesi olmasın! Atatürk’ün Allah ve Peygamber hakkındaki düşünceleri inanmış bir insanın düşünceleridir.
OĞUZ ÇETİNOĞLU
Oğuz Çetinoğlu: Atatürk’ün din ve İslamiyet hakkındaki görüşlerini nasıl değerlendirmek gerekir?
Prof. Dr. İsmail Yakıt: Atatürk’ün din anlayışını ve din hakkındaki görüşlerini tespit etmek için, O’nun hakkında yapılan yorumlardan ziyâde bizzat onun bu konudaki sözlerine bakmak gerekir. 
Her şeyden önce şunu kesin bir dille ifâde edebiliriz ki, Atatürk’ün din konusundaki görüş ve düşünceleri dikkatli bir şekilde incelendiğinde, O’nun din aleyhine veya dinsizlik anlamına gelebilecek herhangi bir sözüne veya tavrına, özellikle İslâm dini aleyhinde herhangi bir ifâdesine rastlamak mümkün değildir. O, İslâm dinine samimiyetle inanmış ve bu dinin değerlerine kuvvetli bir şekilde sâhip çıkmış bir kişidir.
Atatürk şöyle diyordu: ‘Bizim dinimiz için herkesin elinde bir miyar (ölçü) vardır. Bu miyarla hangi şeyin bu dine uygun olup olmadığını kolayca takdir edebilirsiniz. Hangi şey ki akla, mantığa, halkın menfaatine uygundur, biliniz ki, o bizim dinimize de uygundur. Bir şey akıl ve mantığa, milletin menfaatine, İslâm’ın menfaatine muvafıksa kimseye sormayın, o şey dinîdir. Eğer bizim dinimiz aklın, mantığın tetabuk ettiği (uygun olduğu) bir din olmasaydı ekmel olmazdı, âhir (son) din olmazdı.
Büyük dinimiz çalışmayanın insanlıkla alâkası olmadığını bildiriyor. Bazı kimseler asrî (çağdaş) olmayı kâfir olmak sanıyorlar. Asıl küfür, onların bu zannıdır. Bu yanlış tefsiri yapanların maksadı, Müslümanların kâfirlere esir olmasını istemek değil de nedir?’
Çetinoğlu: Atatürk’ün bu düşüncelerini yansıtan söz ve beyanlarına örnek verebilir misiniz?
Yakıt: Millî mücâdelenin kazanılmasından sonra, çıktığı yurt gezilerinden birinde, Balıkesir’de 7.2.1923 tarihinde Zağnos Paşa Camiinde öğle namazının kılınmasına müteakip şehitlerin ruhlarına ithafen okunan mevlitten sonra Atatürk minbere çıkarak halka bir hutbe irad ediyor ve diyor ki:
‘Ey millet, Allah birdir, şanı büyüktür. Allah’ın selâmeti, atıfeti (merhameti) ve hayrı üzerinize olsun. Peygamberimiz Efendimiz Hazretleri, Cenâb-ı Hak tarafından insanlara hakâyık-ı diniyeyi tebliğe (dini hakikatleri bildirmeye) memur ve rasûl olmuştur. Kanun-ı esasi (temel prensip), cümlenizce malumdur ki Kur’ân-ı azimü’ş-şândaki nusûstur (âyetlerdir). İnsanlara feyiz ruhu vermiş olan dinimiz, son dindir, ekmel (en mükemmel) dindir. Çünkü dinimiz akla, mantığa, hakikate tamamen tevafuk ve tetabuk ediyor (uygun düşüyor, örtüşüyor). Eğer akla, mantığa
ve hakikate tevafuk etmemiş olsaydı, bununla diğer kavânîn-i tabiiyye-i ilâhiye beyninde tezat (tabiattaki ilahî kanunlar arasında çelişki) olması icabederdi. Çünkü bilcümle kavânîn-i kevniyyeyi (kainattaki bütün kanunları) yapan Cenâb-ı Hak’tır.’
Çetinoğlu: Atatürk’ün din ve millet ilişkisi üzerine düşünceleri nasıldı?
Yakıt: Şöyle diyordu: ‘Türk Milleti daha dindar olmalıdır, yani bütün sadeliği ile dindar olmalıdır, demek istiyorum. Dinime, bizzat hakikate nasıl inanıyorsam, buna da öyle inanıyorum. Şuura muhalif (bilince aykırı), terakkiye (ilerlemeye) engel hiçbir şey ihtiva etmiyor.’
Çetinoğlu: Atatürk’ün, Peygamberimiz (sav) hakkındaki görüşleri nasıldı?
Yakıt: Atatürk, Peygamberimize hayrandı, hürmetkârdı. Bu duygularını, kendisine sorulan bir soruya verdiği cevaptaki şu cümlelerinden anlıyoruz: ‘Ben O’nun yerinde olsam, yaptıklarını yapamazdım.’
Bir başka yer ve zamanda Atatürk’e; en fazla hayran olduğu kimse sorulduğunda; ‘Hazret-i Muhammed’ derdi. O’nun devlet kurmaktaki yeteneğine, savaşlardaki kumandanlık bilgilerine hayrandı.
Atatürk’ün Hz. Peygamber Efendimiz, dinimiz ve yüce kitabımız hakkındaki sevgi, hayranlık ve inançlarını dile getiren ve bizzat kendi ağzından çıkan sözlerini çoğaltmak mümkündür.
Çetinoğlu: Dinde reform / değişiklik düşünüyor muydu?
Yakıt: Bu soruya, Atatürk’ün kendi sözleriyle cevap vereyim: ‘Temeli çok sağlam bir dinimiz var. Malzemesi iyi. Fakat bina, uzun asırlardır ihmale uğramış. Harçlar döküldükçe yeni harç yapıp binayı takviye etmek lüzumu hissedilmemiş. Aksine olarak birçok yabancı unsur (tefsirler, hurafeler gibi) binayı fazla hırpalamış. Bugün bu binaya dokunulamaz, tâmir de edilmez. Ancak zamanla çatlaklar derinleşecek ve sağlam temeller üzerinde yeni bir bina kurmak lüzumu hâsıl olacaktır.
Din, bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir.
Biz, dine saygı gösteririz. Düşünce ve tefekküre muhalif değiliz.
Biz sâdece din işlerini, millet ve devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyor, kasde ve fiile dayanan taassupkâr (fanatik) hareketlerden sakınıyoruz.
Din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletlerin devamına imkân yoktur.’
Çetinoğlu: Atatürk’e ‘dinsiz’ diyenler oldu…
Yakıt: O’nun lâiklik anlayışını dinsizlik gibi göstermekte fayda bulanlar oldu. Halbuki Atatürk yobaz aleyhtarı idi. Din aleyhtarı ve dinsiz değildi.
Çetinoğlu: Namaz kılanlar hakkındaki görüşleri biliniyor mu?
Yakıt: Bir gün Atatürk’e, Münir Hayri’nin namaz kaldığını söylediler. Atatürk’le Münir Hayri arasında şu konuşmanın geçtiği, belgelerde yazılıdır:
-Sâhi mi?
-Evet, Paşam.
-Niçin namaz kılıyorsun?
-Namaz kılınca içimde bir huzur ve sükûn hissederim.
Atatürk, etrafındakilere döndü:
-Batmak üzere olan bir gemide bulunsanız, her halde, ‘yetiş Gazi’ demezsiniz; ‘Allah’ dersiniz. Bundan tabii ne olabilir? Sonra Münir Hayri’ye şunları söyledi:
-Dünyadaki işlerine zarar getirmemek şartıyla namazını kıl.
Çetinoğlu: Atatürk’ün din konusundaki düşüncelerinde samimi olduğunun delilleri var mı?
Yakıt: Derin bir İslam kültürüne vâkıf olan Atatürk, aynı zamanda samimiyetle inanan bir kişi idi. Nitekim Anadolu’da Millî Mücâdeleyi başlatmak için Samsun’a gideceği günün gecesi anne ve kız kardeşinin hayır dualarını alarak yola çıkıyor ve Erzurum Kongresi’nde söylediği nutku şu sözlerle bitiriyordu: ‘… En son olarak niyaz ederim ki, Cenâb-ı Vâhibü’l-Âmâl Hazretleri Habib-i Ekrem hürmetine, necip milletimizi muvaffak buyursun! Amin.’
Atatürk’ün Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni Hacı Bayram Camii’nde kılınan Cuma namazından sonra Hacı Bayram Veli türbesinde yapılan dualarla açtığını ve ilk hükümetin açılış konuşmalarında da ‘Cenâb-ı Hakk’ın avn ü inâyeti bizimledir.’ dediği hepimizin malumlarıdır.
Atatürk’ün Kocatepe’deki halini anlatan yaveri Muzaffer Kılıç O’nun: ‘Ya Rabbi! Sen Türk ordusunu muzaffer et… Türklüğün, Müslümanlığın düşman ayakları altında, esaret zincirinde kalmasına müsaade etme!’ Diye dua ettiğini söyler.
Atatürk, 23 Mart 1923 de Afyonkarahisar’da halka yaptığı bir konuşmada: ‘Ey ahali! Cenab-ı hak birlik, berâberlik içinde çalışan şerefini namusunu koruyan milletleri mesut eder. Biz de bundan evvel olduğu gibi bundan sonra da bu birlik ve berâberlikle çalışırsak Allah’tan böyle bir saadeti haklı olarak bekleyebiliriz.’
Çetinoğlu: Atatürk namaz kılar mıydı?
Yakıt: Evet kılardı. Bu bilgiyi ünlü hattat, tanburî, bestekâr Hafız Kemal Batanay’ın hatıralarından öğrenmekteyiz. Kemal Batanay, Müttefik kuvvetlerinin Çanakkale’den çekilmelerini müteakip bağlı bulunduğu askerî birliğin de istirahat için Edirne’ye sevk edildiğini belirttikten sonra şöyle devam ediyor: ‘Mustafa Kemal de Edirne 16. Kolordu kumandanlığına tâyin edilmişti. Soğuk bir kış günü Üç Şerefeli Cami’ye geldi. Ben iç ezanı okumuştum. Namazdan sonra beni yanına emretti ve Edirne’de kaldığımız süre içinde ben Cuma namazına hangi camiye gidersem, sen de o camiye gelecek ve iç ezanı okuyacaksın. Sonraki Cuma günlerinde Selimiye Camii’nde ve diğer camilere geldi. Ben de o camilerde iç ezanı okudum.’
Çetinoğlu: Medreselerin, zâviye ve tekkelerin kapatılması meselesi, ‘din aleyhtarlığı’ olarak yorumlanabilir mi?
Yakıt: Atatürk bu konudaki görüşlerini şu cümlelerle açıklıyor: ‘Milletimizin içinde hakikî ve ciddî ulemâ vardır. Milletimiz bu gibi ulemâsıyla müftehirdir. Onlar milletin emniyetine ve ümmetin itimadına mazhardırlar. Bu gibi ulemâya gidin: ‘Bu efendi bize böyle diyor, siz ne diyorsunuz?’ Deyiniz. Bizi yanlış yola sevkeden habisler (pisler), bilirsiniz ki, alelekser
(çoğunlukla din perdesine bürünmüşler, saf ve nezih halkımızı hep şeriat sözleriyle aldata gelmişlerdir. Tarihimizi okuyunuz, dinleyiniz… Görürsünüz ki, milleti mahveden, esir eden, harap eden fenalıklar hep din kisvesi altındaki küfür ve mel’anetten gelmiştir. Onlar her türlü hareketi dinle karıştırırlar. Halbuki, elhamdülillah, hepimiz Müslümanız, hepimiz dindarız. Artık bizim dinin icâbatını (gereklerini) öğrenmek için
ehil olmayan kişi ve kurumlara ihtiyâcımız yoktur.’
Zâviyelerin kapatılması, din aleyhtarlığının değil, insanların dinlerinin gereklerini ehil kişilerden öğrenmeye yönlendirilmek istenmesinin göstergesidir.
Çetinoğlu: Camilerde Kur’an-ı Kerim’in Türkçe okunmasına teşebbüs edilmesini nasıl yorumlamak gerekir?
Yakıt: Atatürk’ün Kur’an-ı Kerim’in Türkçeye tercüme ve tefsir edilmesine verdiği önemi, namazda Kur’an’ın Türkçesini okutmak istemesi ile izah edenler vardır. Bu yorumu yapan zatın, diğer bir iddiası da; ‘Atatürk’ün camilere enstrümantal müzik sokmak isteyeceğinden şüphe etmediğidir.’
Atatürk’ün Türkçe olarak yapılmasını istediği ibâdet, hutbe ve dualardan ibârettir. Hutbenin va’z ve nasihat kısmı zâten Türkçe yapılmaktadır. Arapça okunun duâ kısımları da dâhil olmak üzere hutbenin tamamı Türkçe olarak, bir defa, Hâfız Sadettin Kaynak tarafından ve Atatürk’ün
emri ile 1932 yılında İstanbul’da Süleymaniye Camii’nde okunmuş; ancak yapılan uygulamanın memnuniyet verici olmadığı görüldüğünden ısrar edilmemiştir.
Buna mukabil Atatürk’ün, namazda Kur’an’ın Türkçesini okuttuğuna veya okutmak istediğine dâir bir uygulaması, bir direktifi ve bunlara ait herhangi bir vesika yoktur.
Namazda Kur’an’ın Türkçe okutulacağı veya camiye enstrümantal müzik sokulacağı istikametindeki yorumlar, Atatürk’ün fikrinden ziyâde, bu iddiaları ileri sürenlerin şahsî görüş, yorum ve temennilerinden ibâret kalmaktadır.
Çetinoğlu: Ezan-ı Muhammedi’nin Türkçe okunması meselesi hakkında neler söylemek istersiniz?
Yakıt: İlk Türkçe ezan, 29 Ocak 1932 de Kuşadası’nda Hafız Sadık tarafından okunmuştur. Daha sonra 30 Ocak 1932 tarihinde de İstanbul Fatih Camii’nde Hafız Rifat tarafından önce Arapçası okunduktan sonra Türkçesi okunmuştur. Daha sonra Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 18
Temmuz 1932 tarihli genelgesi uyarınca bütün yurtta ezan ve kametin Türkçe okunması uygulamasına geçilmiştir.
Atatürk’ün sağlığında ibâdet dili ile ilgili olarak ezan, kamet, tekbir ve sala’nın Türkçe okunması kanunî bir hükme bağlanmamıştır. Ezanın Türkçe okunmasının kanunî mecburiyeti Atatürk’ün ölümünden sonradır. 2 Haziran 1941 tarih ve 4055 sayılı kanunla Türk Cezâ Kanunu’nun 526. maddesi değiştirilmiştir. Cezâyi yaptırım getirilmiştir. Sala ise, uygulamadan 4 yıl sonra 15 Nisan 1937 de Diyanet genelgesiyle; tekbir de hiçbir hukukî mecburiyet olmamasına rağmen, 22 Eylül 1948 tarihine kadar Türkçe okunmaya devam etmiş yine Diyanet İşleri Başkanlığı’nın talimatıyla Türkçe okunmaktan vazgeçilmiştir.
Şurası muhakkaktır ki, Atatürk’ün emri ile camilerde Kur’ân-ı Kerîm’in Türkçe meali okunmuştur. Fakat bu, namazda değil, namazdan önce veya sonra, va’z ve nasihat mahiyetinde ve Kur’ân-ı Kerîm’in aslı okunduktan sonra, bu okunan kısmın Türkçe mealini anlatmak maksadıyla yapılmış bir uygulamadır. Nitekim bu uygulama ve çalışmalara katılanların anlattıklarından bu durum açıkça anlaşılmaktadır.
Atatürk’ün arzusu, Kur’ân’ın Türkçesinin de aslı gibi makam ve lahin ile okunması merkezinde idi. Fakat bu, bir türlü olmuyordu. Çünkü tercüme nesirdi. Bununla berâber, iyi bir nesir de değildi. Kur’ân’ın kendisine has olan nefes alma için secavendleri (durakları), seci’ ve kafiyeye benzeyen fakat seci’ ve kafiye olmayan, şiire benzeyen, fakat şiir olmayan, nesre benzeyen fakat nesir olmayan, sözün kısası, her şeyiyle, her haliyle, metni gibi okunmasının da bir mucize oluşundan ileri geliyordu. Türkçe tercümesinde bu vasıfların hiçbiri yoktu. Ve bir türlü olmuyordu ve olamıyordu.
Türkçe, hitabet dili olarak çok kuvvetli idi. Bununla berâber Türkçede makamla bir nesri okumak çok acayip bir şey oluyordu.
Bir gün Fatih Camii’nde Kur’ân’ı Arapça okunup bitirildikten sonra hâfız, cemaate hitaben:
-Dinlediğiniz sûrenin şimdi Türkçe’sini de okuyacağım. Dedi ve Fâtır sûresinin tercümesini okudu. Cemaat bu okuyuştan çok mütehassis ve memnun oldular.
-Aman Hafız Efendi, biraz daha oku!
Diyerek bu hitâbet tarzında okuyuşun çok yerinde ve muvafık olduğunu söylediler ve: ‘Allah râzı olsun. Ne güzel oldu. Dinimizi anladık. Allah ne güzel buyurmuş’ Dediler.
Çetinoğlu: Hilafetin, Şer’iye ve Evkaf vekâletlerinin kaldırılması, din aleyhtarlığı olarak yorumlanabilir mi?
Yakıt: Atatürk, ‘Paşam, din lüzumlu mudur? Halifeliğin kaldırılması iyi mi olmuştur?’ şeklindeki soruya şöyle cevap veriyor: ‘Evet! Din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletin devamına imkân yoktur. Yalnız şurası var ki, Tanrı ile kul arasındaki mukaddes bir bağlılıktır. Mutaassıp İslamcıların din komisyonculuğuna izin verilmemelidir. Dinden maddî çıkar sağlayanlar alçak kişilerdir, işte biz, bu duruma karşıyız. Buna izin vermiyoruz. Bu gibi din ticareti yapan kimseler ve mâsum halkımızı aldatmışlardır. Bizim ve sizin mücâdele edeceğimiz ve ettiğimiz bu kimselerdir. Dinle hilâfeti birbirinden ayırdetmek lâzımdır. Birincisi ne kadar faydalı ise, ikincisi o kadar lüzumsuz bir hal almıştır. Halifeliği kaldırdığımız günden bugüne kadar kimsenin buna sâhip çıkmaması, Müslüman dünyasının halife olmaksızın da yürüyeceğine ve yürümekte olduğuna en güzel örnek değil midir? Şer’iye Vekâleti’nin yerine Diyanet İşleri Başkanlığı, Evkaf Vekâleti yerine de Vakıflar Genel Müdürlüğü kurulmuştur. Kurulan bu müesseseler, adı geçen vekâletlerin görevlerini üstlenmişlerdir.’
Çetinoğlu: Atatürk’ün din konusundaki görüşleri hakkında genel bir değerlendirme yapar mısınız?
Yakıt: Sorularınıza verdiğim cevaplarla ortaya koymaya çalıştığım gibi Atatürk, Allah’a ve İslâm dinine samimi bir kalple bağlı bulunmaktadır.
O, din adına inananların sömürülmesine, dinin politikaya karıştırılmasına ve istismarına karşıdır. Atatürk’ün karşı olduğu çevreler İslâm dininin de karşı olduğu çevreler olup, bunlar yobazlar, bağnazlar, hurâfeciler, din simsarları, bezirgânları ve aktörleridir. O’nun gerçek din adamlarına önem verdiği ve saygı gösterdiği, cevaplar içerisindeki örneklerde de görüldüğü gibi herkesçe bilinmektedir.
Atatürk İslâm dinine gereken önemi vermiş, Hz. Peygamber’e ve Kur’ân’a büyük hürmet göstermiş ve bunları kendi manevî ve mukaddes seviyesine kavuşturmayı hedeflemiştir. İslâm dünyasının geri kalışını, bazılarının yaptığı gibi dinde görmemiş, geri kalışın ve az gelişmişliğin
gerçek sebebinin zihniyet meselesi olduğunu belirtmiştir.
Atatürk, bazı çevrelerin iddia ettiğinin aksine, dini zayıflatmak ve onu hayattan tecrit etmek gibi bir düşüncenin ve fiilin içinde olmamıştır. Hele 1930 sonrası daha önceki dinî fikirlerinden uzaklaştığı yönündeki bir takım kimseler tarafından ortaya atılan bazı iddialar da doğru değildir.
Bilakis O’nun din konusundaki görüşlerini hayatının sonuna kadar sürdürdüğünü, 1935 de yayınlattığı Kur’an Tefsirinden; iftar, Ramazan ve dinî sohbetleri her sene evinde düzenlettiğinden ve her yıl Ramazanda bir ay müddetle Hacı Bayram ve Zincirlikuyu camilerinde hatm-i şerifler okutmasından anlaşılmaktadır. O, inanmamış veya önceki dinî fikirlerinden vazgeçmiş biri olsaydı bunları yapar mıydı?
Atatürk, ‘Mukaddes mihrabı cehlin elinden kurtarıp ehlinin eline vermek…’ azmindeydi. O’nun hedefi dinin, siyasî ve maddî bir araç olarak kullanılmasını önlemektir. O’nun din politikasının temeli dini devletten, din işlerini dünya işlerinden ayırmaktır. Bir diğer ifâdeyle siyasî, sosyal ve hukukî alanlardaki işleri dine dayandırarak bundan menfaat sağlamayı önlemektir.
Kısaca Atatürk, dinsizliğe olduğu kadar, her türlü hurafeye, yobazlığa, safsataya, taassuba, dinin politikaya âlet edilişine ve böylece dini, toplumu sömürme aracı haline getirmek isteyenlere şiddetle karşı çıkmıştır. Yani din kisvesine bürünmüş câhil kimselerin toplum üzerindeki
etkilerini kırmaya çalışmıştır.
Çetinoğlu: Din olgusuna mesâfeli duran Kemalistlerin görüşleri Atatürk’e mal edilebilir mi?
Yakıt: Günümüzde bazı Kemalistlerin din konusunda Atatürk’ü iyi değerlendirdiklerini biliyorum. Ancak bunlar çok az. Ekseriyeti konuyu bilmedikleri gibi, birçoğu da çarpıtıyor ve din hususunda
Atatürk’ü, olduğu gibi değil, olmasını istedikleri gibi ele alıyorlar. Bu konuda ben kısaca şunları söylemek istiyorum: Bugün ülkemizde üç türlü Atatürkçü var; 1- Gerçek Atatürkçüler 2- Atatürkçü geçinenler 3- Atatürk’ten geçinenler. Artık herkes kendine uygun yeri bulsun diyorum
Çetinoğlu: Hocam, çok teşekkür ederim. Konuyu, hiçbir şüpheye yer kalmayacak şekilde en ince detaylarına kadar inandırıcı bir şekilde aydınlattınız. 
Yakıt: Atatürk’le ilgili gerçekleri kamuoyu ile paylaşma imkânı verdiğiniz için ben de teşekkür ediyorum. 
Prof. Dr. İSMAİL YAKIT
1950 yılında Denizli’nin Tavas İlçesi Kızılcabölük Bucağı’nda dünyaya geldi. İlk ve ortaokulu doğduğu şehirde, liseyi Denizli’de bitirdi. 1970 yılında başladığı Yüksek tahsilini Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde 1974 yılında tamamladı.
Millî Eğitim Bakanlığının burslusu olarak Fransa’ya gönderildi. Paris’te Sorbonne
Üniversitesi’nde 1974-1979 yıllarında Doktora yaptı. Doktora tez çalışmaları esnasında,
1976 yılında Sorbonne Üniversitesi’nde Mukayeseli Felsefeler Dalı’nda İhtisas
Diploması aldı. 1976-1977 yıllarında Mısır’da Kahire üniversitelerinde araştırmalarda bulundu. Paris Tıp Fakültesi’nin Juvisy Dokümantasyon Merkezinde araştırmalar yaparak 1978 yılında ‘Anthropologie biologique sertifikası’ aldı. 1979’da İslam Felsefesi ve Mukayeseli Felsefeler dalında Sorbonne Üniversitesi’nde hazırladığı evrim teorileri üzerindeki Doktora tezini savunarak yurda döndü. 
980 yılında Erzurum Atatürk Üniversitesi İslamî İlimler (İlahiyat) Fakültesi’ne Dr. Asistan olarak göreve başladı.
1980-1981 yıllarında KKTC’nde yedek subay olarak askerlik yaptı. 1982 yılında Yardımcı Doçent oldu. 1984 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü Türk-İslam Düşüncesi Tarihi Anabilim Dalı’na naklen tâyin oldu. Burada 1986 yılında Doçent oldu. İslam Felsefesi Profesörlüğü’ne yükseltildi ve 1993 yılında Süleyman Demirel Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kurucu Dekanlığı’na tâyin edildi. 2003 yılına kadar üç dönem arka arkaya dekanlık yaptı.
1993-1999 yıllarında, Sosyal Bilimler Enstitüsü Kurucu Müdürlüğü görevini de yürüttü. 2010 yılı itibariyle İlahiyat Fakültesi’nde öğretim üyesi ve Felsefe ve Din Bilimleri Bölüm Başkanı olarak görev yapmaktadır.
Çok iyi derecede Fransızca ve Arapça bilen Prof. Dr. İsmail Yakıt’ın birçok yayını bulunmaktadır. Yayınlanmış kitaplarının sayısı 15’den; Mahallî ve Türkiye genelinde yayın yapan televizyonlarda katıldığı sohbet ve tartışma programlarının sayısı 30’dan; Atatürk, Din, Laiklik ve Cumhuriyet konularında asker ve sivillere verdiği konferansların sayısı 50’den, millî ve milletlerarası bili şöleni, kongre ve panel gibi katıldığı ilmî toplantıların sayısı 100’den; Yurtiçi ve Yurtdışında ilmî ve kültürel konularda verdiği konferansların sayısı 500’den fazladır.
Çalışmalarının bir kısmı İngilizce, Fransızca, İspanyolca, Arapça, Almanca ve Japoncaya çevrilmiştir.
Yayınlanmış Kitapları:
1-Atatürk ve Din: Ötüken Neşriyat, 2006. 2- Kur’an’ı Anlamak: Ötüken Neşriyat, 2003. 3- Türk-İslâm Kültüründe Ebced Hesabı ve Tarih Düşürme: Ötüken Yayınevi, 2003. 4- Hz. Peygamber’i Anlamak: Ötüken Neşriyat, 2003. 5- l’Attitude du Christianisme et de l’Islam en Face du Darwinisme. (Positions Exégétiques)-Etudes Comparées-Paris-IV, Sorbonne Üniversitesi’nde hazırlanmış ve savunulmuş Doktora Tezi: Paris, 1979. Gerekli ilave ve düzeltmelerden sonra l’Origine et l’Evolution de l’Homme Selon le Darwinisme, la Bible et le Coran adıyla yayındadır. 6- Ihvân-ı Safâ Felsefesinde Bilgi Problemi: İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Yayınları, 1992. 7- Batı
Düşüncesi ve Mevlâna: Ötüken Yayınevi, 2000. 8- İslam’da Bilim Tarihi: Isparta, 2002. 9- Arşiv Belgeleri Işığında Kızılcabölük: Isparta, 2002. 10- Yunus Emre’de Sembolizm / Çıktım Erik Dalına: T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, 2002. 11- Türk-İslam Düşüncesi Üzerine Araştırmalar: Ötüken Neşriyat, 2002. 12- Osmanlı Araştırmaları: Isparta, 2002. 13- İslam’ı Anlamak: Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2005. 14- Atatürk ve Millî Haysiyet: (Baskıya hazırdır). 15- Evrim ve İslam: (Baskıya hazırlanıyor).
Tercüme Ettiği Kitaplar
1- İbn Sînâ Felsefesi ve Ortaçağ Avrupa’sındaki Etkileri: (Prof.Dr.A.-M. Goichon’dan): Ötüken Yayınevi, 2000. 2- İbn el -Arabî ve Fahreddin el-Râzî’nin Düşüncesinde İlâhî “BEN” ile Beşerî “BEN” (Prof.Dr.R.Arnaldez’den): İstanbul, 1985.

 

 

Kosova’da Atatürk’ü Anmak ve “Üst Kimlik”

 

Aydınlar Ocağı yurtdışındaki Türk topluluklarıyla yakın ilişkileri sürdürme gayreti içindedir. Nitekim, Prizren Türk Aydınları Ocağı 2000 yılında Ocak mensubu bir heyeti gidişiyle açılmıştı.

Bu defa da Prizren’de Filizler Atatürkçü Kültür ve Sanat Derneği’nin düzenlediği Atatürk’ü Anma Haftasında bulunduk. Filizler Derneği bu güzel faaliyeti 16 senedir yapıyor. Türkiye’den gelen Türk musikisi ve folklor gruplarının gösterileri oldukça dikkat çekti. Öğrenciler arasında çeşitli yarışmalar yapıldı. Bunun en dikkat çekici olanı Atatürk’ün gençliğe hitabesini okuma yarışmasıydı. Ayrıca film (Fetih 1453) gösterisini kapsayan bu faaliyetler, faaliyetlere katılma ve ilgi gerçekten sevindirici ve duygulandırıcı idi. Bu güzel faaliyetler çocuklarımızı sosyalleştirmekte, mensup oldukları Türk kültürünün özelliklerini onlara kazandırmaktadır.

Toplantılara Sayın Büyükelçimiz Songül Ozan’ın, Türk bakanımız Mahir Yağcılar’ın, Türk milletvekillerinin, Türk temsil heyeti başkanı Albayımızın ve görevlilerin katılması ve faaliyetlere destek olunması birçok güzel tablonun ortay çıkmasına vesile olmuştur. Prizren’de bizlerin de konuşmacı ve oturum başkanı olarak katıldığımız “Atatürk ve Balkanlarda Türkler” konulu açık oturum yapıldı. Aynı açık oturum Priştine’de Kosova Priştineliler Derneği ve Aydınlar Ocağı’nın ortak faaliyeti olarak gerçekleştirildi. Toplantıya iştirak ve ilgi burada da sevindiriciydi.

Priştine’de Türkçe ve Arnavutça eğitim veren bir ilkokulu ziyaret ettik. Bir sınıfta öğrencilerimize hediye kitaplar dağıttık ve öğretmenlerimizle görüştük.

Kosova’da yeni kurulan Prizren Üniversitesi’ni ziyaret ettik. Türk rektör yardımcısı Nuran Malta’dan bilgiler aldık. Öğrenciler ile de görüşme imkânımız doğdu. Kütüphanenin zenginleştirilmesi ve ihtiyaçlar üzerinde durduk.

Ayrıca geçenlerde Prizren’de trafik kazasında kaybettiğimiz, yüzlerce öğrenci yetiştirmiş idealist Türk aydını, mücadele kadını Müveddet Bako’yu da kabri başında andık ve ruhuna Fatihalar gönderdik.

Balkanlarda Büyük Sırbistan, Büyük Arnavutluk ve Büyük Bulgaristan rüzgarları esiyor. Bizdeki gibi ufalma ve egemenliği paylaştırma görülmüyor. Sırbistan’da 1200 kişi üzerinde yapılan bir araştırma da deneklere AB mi yoksa Kosova mı diye soruluyor. Verilen cevaplarda %68 Kosova çıkıyor. Bazı ülkeler genişleme yolunda dernekler kurduruyor.

Bu vesileyle açık oturumların açılış konuşmasında da belirttiğim bir hususa ele alalım. Kimlik konusunda üst ve alt kimlik tanımları bize uymamaktadır. Farklı milliyetlerden ve etnisitelerden yoğun göç almış Avustralya, Kanada ve ABD gibi ülkelerde bir şemsiye olarak üst kimlik kullanılabilir. Çünkü göç edenler önceden herhangi bir bağlarının olmadığı yabancı bir ülkeye gitmektedirler.

Bizde ise; Balkanlardan ve Kafkaslardan Türkiye’ye gelenler yabancı milliyet ve etnisite olmayıp dedelerinin vatanlarına dönmüşlerdir. Rumeli göçlerinde binlerce insan yollarda perişan olmuş ve çok kişi hayatını kaybetmiştir. Bu insanlar kolayına kaçar, bu kadar zorluğa katlanmadan Güneye İtalya’ya da göç edebilirlerdi. Ancak, onlar kendilerine hiç de yabancı olmayan kendilerinden önceki nesillerin vatanlarına dönmeyi tercih etmişlerdir. Bundan dolayı yukarıda saydığımız ülkelerin aksine, Türkiye’de birbirinden farklı etnisiteleri barındıran bir havuz ortaya çıkmamıştır. Daha ziyade tercüme kokan kavramları çok dikkatli kullanmak gerekmektedir.

 

 

“Kuşlar Ovası”nda Türk Olmak…

 

Türk Milleti, tarihinin en kritik dönemlerinden birini, 1912’de başlayıp 1922’de sona eren ve “10 Yıl Savaşları” olarak adlandırılabilecek zaman diliminde yaşamıştır.

Balkanlar’da başlayıp, Çanakkale Boğazı ve Birinci Dünya Savaşı cephelerinde ve de nihayet  Anadolu’da devam eden Kurtuluş Mücadelesi ile son bulan ve Türk Milleti için büyük sıkıntılar içeren bu günler, 9 Eylül 1922’de düşmanın İzmir’de denize dökülmesi ile sonlanmıştır.

İçinde bulunduğumuz coğrafyada yaşayan Türk Milleti, kendisini yok etme hedefi ile içeriden ve dışarıdan saldıranların elinden; Atatürk önderliğinde yapılan mücadele ile kurtulmuştur.

Bu saldırılar günümüzde de devam etmektedir. Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’de bu saldırılara kuvvetli bir şekilde direnmektedir.

Atatürk’ün önderlik ettiği Kurtuluş Mücadelesi Türk Milleti’ni, sadece tarih sahnesinden silinmekten kurtarmamış, bu gün de bayrağımızın ve devletimizin çatısı altında mutlu, huzurlu ve güvenli yaşamamıza neden olmuştur.

Ayrıca Atatürk tarafından kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti, çekildiğimiz topraklarda arkamızda bıraktığımız soydaş ve akraba topluluklarında güvencesi olmuştur.

Yanlışlar ve eksiklikler yok mudur? Elbette vardır. Ancak bu gün bir milletin mensubu olarak dünyaya gözlerimizi açıyorsak ve Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşı olma onurunu yaşıyorsak, bunda Atatürk’ün rolünü ve hakkını görmezden gelemeyiz.

Atatürk’ün verdiği mücadelenin değerini anlayabilmek için yurtdışına ve de özellikle arkamızdan bıraktığımız kardeşlerimizin yaşadığı topraklara bir adım atmalıyız. O zaman Atatürk’ün ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ne anlam ifade ettiği çok daha net bir şekilde görülür.

Yine Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu 29 Ekim 1923’ten bu yana yaşlı dünyamızda meydana gelen savaşlara, kavgalara, ekonomik krizlere ve doğal felaketlere bakarak; devletimizin bu konuların ağır sorunlarından, vatandaşımızı mümkün olduğunca ne kadar iyi koruduğunu görürüz.

Hal böyle olmasına rağmen, Atatürk’le ve onun kurduğu Cumhuriyet’le, var oldukları tarihten beri bir kısım odaklarca uğraşılır.

Bunun iki önemli nedeni vardır. Birincisi Türk Milleti’ni yok etmenin yolu Atatürk’ü milletimizin hafızasından kazıyarak silmekten geçer. Atatürk yok olmadıkça, Türk Milleti yaşayacaktır. İkincisi Atatürk’ün kurduğu ve hedeflerini çizdiği Türkiye Cumhuriyeti yıkılmalıdır. Cumhuriyet yıkılırsa, Atatürk’te yok olacak ve böylece Türkler tarih sahnesinden silinecektir.

Ancak Atatürk’le uğraşanlar büyük bir yanılgı içindedir. O hem Türk Milletinin, hem de ilahi kudretin koruması altındadır.

Bizler bunu bir kez daha “Kuşlar Ovası” anlamına gelen Kosova’ya “Atatürk Haftası” münasebetiyle yaptığımız gezide anladık.

Prizren’de Filizler Atatürkçü Türk Kültür Sanat Derneği, Doğru Yol Derneği ile Priştine’de Elana Çika İlköğretim Okulu’nda gördüğümüz gül yüzlü Türk çocukları, bize firesiz Atatürk’ü kalplerinde yaşattıklarını söylediler.

Biz Türkiye’de, Atatürk’ü şöylemi, böylemi analım derken siz gidin Kosova’da Türkler Atatürk’ü nasıl anıyor bir görün…

Bana göre Kosova’daki her bir Türk, aynı zamanda bir Atatürk. Siz onu ne kadar halkın gözünde küçük düşürmeye ve unutturmaya çalışırsanız çalışın, başta Kosova olmak üzere Türk Dünyası binlerce Atatürk yetiştirerek, yeryüzünde Türk bayrağını dalgalandırmak ve Türk devletini yaşatmak için koşup yetişir.

İşte Atatürk, bu nedenlerle hiç bir zaman ölmeyecek kadar büyük ve kutlu bir insandır. Çünkü Türk Milletine mensup olan herkes bilir ki; varlığını önce Allah’a sonra Mustafa Kemal’e borçludur. Geri kalan herkesinde, bu nedenle Atatürk’le hesabı vardır.

Ancak gelecek; Atatürk’ün Cumhuriyeti emanet ettiği ve bu oyunları bozacak olan Türk çocuklarının olacaktır. Sen rahat uyu Atam; “Kuşlar Ovası”ndaki çocuklarında dahil olmak üzere izindeyiz ve emanetinin bekçisiyiz.

 

 

Atatürk “Put” Değildir!..

 

Dünyanın bütün “uygar” ülkelerinde o ülkenin kahramanlarının heykelleri, büstleri ve fotoğrafları vardır. Ama o ülkelerde hiçbir “akıl ve izan sahibi” o anıtları puta benzetip, kahramanlarına saygı gösterenleri  “putperest” olarak nitelemez!

Ne yazık ki, gerek basınımızda gerekse “sosyal medya” ortamında, Atatürk’e ve O’na saygı duyan insanlara yönelik insafsız bir saldırı vardır.    Bu saldırganlar; Mustafa Kemal’i “dinsiz ve din düşmanı” olmakla itham ediyorlar! Yalan söylüyor, iftira atıyorlar… O’nun din aleyhine söylediği hiçbir sözü örnekleyemiyorlar!

Oysa, Mustafa Kemal’in  İslam dini ve Peygamberimiz hakkında söylediği pek çok güzel sözü vardır. Ve O’nun en büyük hizmeti, “gerçek bir din alimi” olan Elmalılı Hamdi Yazır Hoca’dan istediği  Kur’an ı Kerim tefsiridir.

Dinimiz, Arapçası ezberlenerek öğrenilmez! Ayetlerin anlaşılmasıyla öğrenilir. Ama, halkın bunu öğrenmesi, din üzerinden siyaset ve ticaret yapanların işine gelmez!

Öte yandan; İslam’da Şeriat Devleti olmaz! Dünyevi yönetim biçimi ne olursa olsun, İslam Dini, inananlardan, yönetim konusunda üç şey ister; Adil olmak ( Maide, 5/8),  Ehil olmak ( Nisa, 4/58), Her işi danışarak yapmak ( Şura, 42/38)

Ülkenizi yönetenler adaletle mi yönetiyorlar? İşleri ehil insanlara mı yaptırıyorlar? Halkına ve işin uzmanlarına danışarak mı yapıyorlar? Önemli olan bunlardır.

Sözde şeriatla yönetilen hangi devlette bu üç temel koşul var?

Bu koşulları yerine getiren tek devlet adamı Mustafa Kemal Atatürk‘tü. Ondan sonra bu ülkenin kimler tarafından ve nasıl yönetildiğini, aklı başında olan herkes biliyor. Yalnızca, kafayı yalan yanlış bilgilerle Mustafa Kemal’e takmış olanlar bilmiyor!

Mustafa Kemal Atatürk’ü, ölümünün 74. Yıldönümünde bir kez daha saygı, minnet ve rahmetle anıyoruz…

 

 

 

Hicret ve Önemi (1)

Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) ile Mekkeli Müslümanların milâdî 622 yılında Mekke’den Medine’ye göç etmeleri olayına hicret denilmektedir. Hicret,  Müslümanlar için olduğu kadar tüm insanlık âlemi için de çok büyük öneme sahip tarihî olaylardan biridir.

Hicret; baskı, şiddet ve her türlü insanlık dışı muamelelerle tamamen yok edilmek istenen İslam Dininin, tehdit ve tehlikelerden korunması; inançlarını en iyi şekilde yaşamak isteyen Müslümanlar için uygun ortamın aranmasıdır. Çünkü mü’minler, dinlerini yaşayabilecekleri uygun bir yer aramakla mükelleftirler. Nitekim hicret, İslam tarihinde bir dönüm noktası olmuş, Müslümanların güçlenmesine ve İslam’ın hızla yayılmasına zemin oluşturmuştur.

Mekkeli müşrikler, ilk Müslümanlara akıl almaz insanlık dışı baskı ve zulüm uyguluyor, onları dinlerinden dönmeye zorluyorlardı. Bu baskılara dayanamayan Müslümanlar ilk önce iki kafile halinde Habeşistan’a hicret etmişlerdi. Allah Resûlü (s.a.s.), İslam’ı daha geniş kitlelere yayabilmek, mü’minlerin dinlerini daha rahat yaşayabilmeleri için yeni bir yurt aramaya başladı. Bu sırada Medine’den gelen heyetler, Hz. Peygamber (s.a.s.) ve arkadaşlarını Medine’ye davet ettiler, onları koruyacaklarına dair söz verdiler.  Akabe mevkiinde bu heyetlerle yapılan görüşmelerde Medine’nin İslam’ın yayılmasına, Müslümanların kuvvet bulmasına müsait bir yer olduğu anlaşılarak hicrete karar verildi. Bundan sonra Müslümanlar gizlice Mekke’den çıkarak Medine’ye göç ettiler. Sadece Hz. Ömer (r.a.) açıktan müşriklere meydan okuyarak yola çıktı. Mekke’de sadece Hz. Peygamber (s.a.s.), Hz. Ebu Bekir, aileleri, Hz. Ali (r.a.) ile hastalık ve güçsüzlük gibi nedenlerden dolayı hicret edemeyen çok az sayıda Müslüman kalmıştı.

Peygamber Efendimiz (s.a.s.) de Allahu Teâlâ’nın izin vermesi üzerine Hz. Ebu Bekir ile Medine’ye (Yesrib’e) gitmek üzere yola çıktı. Hz. Ali (r.a.)’yi de kendisine bırakılan emanetleri sahiplerine vermek üzere Mekke’de bıraktı. Müşrikler ise, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in Mekke’den ayrılmasının kendileri için tehlikeli sonuçlar doğuracağından korkarak O’nu öldürmeye karar verdiler. Fakat Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in şehirden ayrıldığını haber alınca peşlerine düştüler ve başına ödül koydular.

Allah Resûlü (s.a.s.) müşrikleri yanıltmak için taktik uygulamış ve Medine’ye aksi istikamette bulunan Sevr mağarasında gizlenerek zaman kazanmıştır. Bu ve benzeri davranışları O’nun Allah’ın yardımına güvenmekle beraber sebeplere sarıldığını ve tedbiri elden bırakmadığını göstermektedir. Hz. Ebu Bekir (r.a.), mağaranın girişine kadar gelen müşriklerin Allah Resûlüne zarar vermesinden endişelendi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.), yol arkadaşına“Üzülme! Allah bizimle beraberdir” buyurarak bir yandan onu teselli ederken, diğer yandan  da Allah’a olan sonsuz güven ve teslimiyetini göstermiştir.

Yüce Allah da Habib-i Kibriya’sını koruyup kollamış, O’nu yardımlarıyla desteklemiştir. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmuştur: “Eğer siz ona (Peygamber’e) yardım etmezseniz, (biliyorsunuz ki) inkar edenler onu iki kişiden biri olarak (Mekke’den) çıkardıkları zaman, ona bizzat Allah yardım etmişti. Hani onlar mağarada bulunuyorlardı. Hani o arkadaşına, ‘Üzülme, çünkü Allah bizimle beraber’ diyordu. Allah da onun üzerine güven duygusu ve huzur indirmiş, sizin kendilerini görmediğiniz bir takım ordularla onu desteklemiş, böylece inkar edenlerin sözünü alçaltmıştı…”(Tevbe,  9/40)

Hz. Peygamber (s.a.s.) ile Hz. Ebu Bekir (r.a.) zorlu ve meşakkatli yolculuğun ardından milâdî 24 Eylül 622’de Medine’ye yaklaşık 3 km. mesafede bulunan Kuba’ya ulaştılar. Burada 14 gün kadar misafir edildiler.  Bu süre zarfında takva mescidi olan Kuba mescidi inşa edildi. Hz. Peygamber (s.a.s.), bu mescidin inşasında bizzat çalışmıştır.

Hz. Peygamber (s.a.s.) bir Cuma günü Kubâ’dan Medine’ye doğru hareket etti. Rânûnâ vadisine geldiklerinde Cuma namazı ile emrolunan Peygamberimiz (s.a.s.)beraberindeki yüz kadar Müslümana ilk Cuma namazını kıldırdı. Daha sonra Medine’ye doğru yola devam edildi. Yol kenarlarında toplanan Medine halkı Hz. Peygamber (s.a.s.)’e sevinç gösterilerinde bulunuyor, kabilelerin ileri gelenleri O’nu misafir etmek için evlerine davet ediyorlardı. Hiç kimseyi kırmak istemeyen Allah Resûlü (s.a.s.), devesinin kendi haline bırakılmasını istedi. Deve,  iki yetim çocuğa ait boş bir arsaya gelince çöktü. Devenin çöktüğü yere evi en yakın olan Hz. Ebu Eyyûb el-Ensârî (Hâlid b. Zeyd), Peygamber Efendimizi evine götürdü ve kendisini yedi ay boyunca misafir etti. Hz. Peygamber (s.a.s.) Mescid-i Nebevî bitişiğindeki hane-i saadetlerinin yapımı tamamlanınca Ebu Eyyûb el-Ensârî (r.a.)’nin evinden oraya taşındılar.

Peygamber Efendimiz (s.a.s.) ve ashabının hicretinden sonraYesrib şehri, “Peygamber Şehri” manasına gelen “Medinetü’n Nebî”,“Medinetü’r-Resûl”ve“el-Medinetü’l-Münevvere”isimleriyle anılmış, daha sonra da kısalarak “Medine” ismini almıştır. (Haftaya devam edecek)

Erzurum’da Bir Kırkıncı Mehmet Var

 

İstanbul’dan ilk uzun süreli ayrılışım olacaktı. Yıl 1968 Eylül’ü. İkamet ettiğim Fatih Askerlik Şubesine müracaat ederek 95. Dönem yol emrimi aldım; istikamet Polatlı Topçu ve Füze Okulu. Ankara’da İlahiyat Fakültesi öğrencisi Ahmet Ergun Bedük’ük kaldığı dersaneye sivil elbiselerimi bıraktım. Her hafta sonu minibüsle Polatlı’dan Kolej’deki 96’lar Sitesine gelerek hem derse iştirak ediyor, hem de hasret gideriyordum dostlarla. Yedek Subay talebe olarak resmi kıyafetle derse iştirak etmem dikkat çekiyordu!. Çünkü askeri elbiseyle gidilmemesi için ikaz edilmiştik. Varsın olsun.

Kış Polatlı’da zorlu geçiyordu. Öğrenci taburumuzda her görüşten üniversite mezunları vardı. Çavuş çıkma korkusu salmıştı etrafı. Örnekleri bir önceki dönem itibariyle acımasızdı. Çünkü sözkonusu bu yıllar ideolojik çatışmaların ve öğrenci hareketlerinin etkili olduğu bir zaman dilimiydi. Hatta Polatlı’da İlahiyatçı-yazar Mehmet Emin Balyan ve Sabri Bey isimli iki arkadaşımızın trafik kazasında hayatlarını kaybetmesi bile değişik yorumlanıyordu. Okul birincimiz İlahiyatçı Seyit Arıcı sürekli sevdiği arkadaşlarına “Yahu biraz ders çalışın, yoksa çavuş çıkacaksınız”diye uyarırdı. Sol öğrenci liderlerinden Aydın Erten de aynı dönem askerdi. Taburumuzda İlahiyatçı Asaf Demirbaş, Gazeteci Kenan Akın da asteğmendi. Son öğrenci maaşlarımızı  Polatlı Topçu ve Füze Okulu içinde inşa edilecek camiye bağışlanmak üzere Asaf Demirbaş’a vekalet vermiştik.

KÜMBET İLE TANIŞIYORUM

Altı ay sonra karlı bir kış gününde kuraları çektik. Önümdeki atama sandığında Gelibolu(Gazeteci İhsan Sümertürk), Şile( Prof. Dr. Celal Yeniçeri) ve Erzurum kalmıştı. Hep içimden dua ediyordum, yakarışım kabul edildi herhalde Erzurum’u çektim. Temmuz ortasında bile karın yağdığını yaşadığım Erzurum’da birbuçuk sene kalacaktım, sevinçliydim. Bir valiz kitapla Erzurum’a gittim. Arı Otel’de kaldım tavsiye üzerine. İlk gittiğim yerlerden biri  de “kümbet” oldu. Koni veya piramit biçiminde damı olan, yuvarlak tarihi bir yapıydı burası. Kubbe biçiminde toparlak kabartılı kümbette birkaç talebe kalıyor ve ders yapılıyordu her zaman.

Kümbet’in talebe sakinleri ikindi sonrası randevu veriyorlardı burası için. “Gel derse katıl, Mehmet Kırkıncı Hoca da gelecek, tanışırsın.” Mehmet Kırkıncı Hoca Efendi’yi burada tanıdım. Başında takke ile kalpak arası bir külahı vardı. Hafif sakallıydı. Orta yaşlı, mütevazi giyimli ve uzun boyluydu. Konuşmasından hemen Erzurumlu olduğunu anlamak mümkündü. Her cümlesinin sonunda bir “Allah Allah” deyişi vardı ki sizi de hayretler içinde bırakır, heyecanlanırdınız. Şefkatli biriydi. Tahminen kırk yaşlarındaydı. Üniversite asistanları ve öğrencilerinin burası bir nevi lokali gibiydi. Şehir ve halk ile de örtüşmüştü. Hele gıdlama şekerle içilen demli çayına diyecek yoktu. Daha sonra tümü Profesör ve rektör olan Ömer Okumuş, Alaattin Sever, Mustafa Kemal Özsoy, Yusuf Vanlı, Cemalettin Atamanalp’ı burada tanıdım.

HEMŞİN PASTANESİ, MTTB VE EMRAH KİTAPEVİ

Erzurum’da önemli bir başka mekan da Rizelilerin Hemşin Pastahanesi’ydi. Milliyetçi, memleketçi görüşe sahip aydınlar da burada toplanır sohpet ederlerdi.  Mehmet Şahin’le (daha sonra Kayseri Üniversitesi Rektörü), Nevzat Kösoğlu’yla, Prof. Dr. Kaya Bilgegil’le, Orhan Okay’la(Prof. Dr)  böyle nasiplendim. Derin sohpetler içinde buldum kendimi.

Üçüncü önemli bir mekan ise Cumhuriyet Caddesi üzerindeki ve orduevinin hemen yanında yer alan Ali Kobaza ve Ömer Eyüboğlu’nun yönettiği MTTB’ydi. Erzurum üniversite kenti olunca önemli hizmet yapıyordu Milli Türk Talebe Birliği. Mekan da çok isabetli seçilmişti. İyi, rahat ve pratik  bir uğrak yeriydi.

MTTB’nin birkaç bina ilerisinde ve aynı sırada Emrah Kitabevi de gençliğin olmazsa olmazlarından bir kültür mekanıydı aynı zamanda. Talebe Bekir Soysal sırtlamış götürüyordu. Emrah’ta en fazla görülenlerden Sucaeddin Erdem ve Osman İnce’ydi aklımda kaldığı kadarıyla. Ama çoğu üniversiteli de Emrah’ın anahtarı vardı, açar içeri girer, müşteriye muhatap olurdu. Kitap, kültür, sinema ve yayın tartışmaları yapılırdı. İstanbul’daki Hareket’in kardeşlerinden Adımlar dergisi de çıtası yüksek Emrah’a özel aylık bir taşra dergisiydi.

Aynı gençler vilayete yakın bir yerde de Ezel Erverdi’nin Nurettin Topçu’dan mülhem Anadolu Fikir Kulübü’nün  müdavimleriydi. Bir anlamda ebedi olduğuna inanılmış bir ruhla Yarınki Türkiye’nin kurucularıydı onlar. Bu eskimez Erzurum evi, şark köşesi ve estetiği görselliğinde döşenmişti.

Ahmet Polat’ın yayınladığı günlük Hürsöz Gazetesi sadece Erzurum’un değil, bölge ve hatta kısmen ülkenin takip edilen önmeli bir ceridesiydi. Muhafazakar kesimin sesi ve soluğuydu. İkisi de rahmetli olan Ahmet Amca’nın oğlu başyazar Mustafa Polat ve yazıişleri müdürü Durdemir Bilirdönmez (Daha sonra Ak Ajans bölge müdürü oldu) yakın arkadaşımdı. Durdemir Bilirdönmez ile her gün buluşur, durum değerlendirmesi yapardık.

ERZURUM, BİR HAKEM VE BİR HAKİM KİŞİ

Mehmet Kırkıncı Hocaefendi herkese ve herkesime kucağını açmış, kuşatmış bir bir sevgi abidesi, bir alperen, bir alim insandı. Sadece Erzurum’da yaşayanlar için değil, Türkiye’nin neresinde olursa olsun bazı konularda Kırkıncı Hoca’nın görüşüne müracaat edilirdi. Meslek ve meşrep taassubu olmaması bir özelliği ve ayrıcalığıydı. Kendi cemaati için de önemli bir hakemdi aynı zamanda. Konumu, sorumluluğu, dokunulmazlığı ne olursa olsun makam, imkan ve ünvan sahibi herkes ile de rahatlıkla konuşabilen bir halk dervişi erendi, onları ikna etmede mahirdi. Kümbet’te gece yarısına kadar devam eden istişare toplantıları, ders ve çaylı sohpetlerden herkes karlı çıkardı. Çay kümbetin vazgeçilmezlerindendi. İlk defa Kümbet’e gelen için gıdlama çayda sorun yaşamadan ve ikaz edilmeden hemen çay kaşığı gelirdi.

Erzurum’un kar’ı kışı uzun ömürlü ve çok bilinen bir mevsimiydi. Hep merak etmişimdir sabah namazlarında camiye gelenleri. Sabahları caminin dolduğu ender kentlerimizden biriydi galiba Erzurum. Abdest alırken bir sıcaklık akıtırdı cami şadırvanındaki musluklar. Kuşlar donmaktan korkmaz, meydan okurlardı adeta o ilk ışıklarda. Lala Paşa’daki bir sabah namazı İstanbul’da bir selatin camii ferahlığı verirdi.

Kışın tevavih namazları da 30 gün doluydu. Ramazan iftarlarında  özel sofra kurulurdu. Cemalettin Atamanalp (Prof. Dr.) O yıllarda mali müşavirdi. Dışardan merdivenle çıkılan evindeki bir iftarda Erzurum’un mahalli yemeklerini ilk kez tatmıştım. Bunlardan biri cağ kebabı, ötekisi de kadayıf dolmasıydı. İlk işim Erzurum lokantalarında bu iki lezzeti aramak oldu. Şimdi moda olmasına ve ülke genelinde yaygınlaşmasına bakmayın; o yıllarda yoktu işte. Sadece Cumhuriyet Caddesi üzerindeki bir lokanta haftada bir gün sipariş alırdı kadayıf dolması için. Şimdi telefonla bile Türkiye’nin dört bir yanına kargo ile gönderiliyor.

Hemşin Pastahenesi de tanınan yerlerden biriydi. İstanbul’da çok kişi burada aynı endişeleri taşıdığım arkadaşları bulabileceğimi, mutlaka tanışmamı istediklerini ısrarla belirtmişlerdi. Sabah kahvaltılarını burada yapardım. Genelde milliyetçi arkadaşlarımızın, akademisyenlerimizin, müteşebbislerin uğrak ve sohbet yeriydi. Bir defasında Galip Erdem ve Nevzat Kösoğlu’nun sohbetlerine burada iştirak etmiştim.

CEZAEVİNDE BİR İSTANBUL EFENDİSİ DERVİŞ

İstanbul Vefa Lisesi’nde okurken Oktay Demirsöz(Asistan), Hüseyin Coşkun (Zeyrek’te İmam, sonra İş ve İşçi Kurumu Genel Müdürü) gibi velilerimden olan Balıkesirli Dr. Mehmet Akay’ın da yedek subay tabip olarak Erzurum Meraşal Fevzi Çakmak  Hastanesi’nde  atandığını öğrendim. Her gün ziyaretine gidiyor, hasbıhal ediyordum bu İstanbul Beyefendi’si sevgi ve şefkat yumağı, hayır ve yardımsever insanla. Kümbet’te derslere geliyor, üniversitedeki arkadaşlarımızın evlerinde de birlikte oluyorduk.

Bir defasında hastaneye gittiğimde tutuklandığını öğrendim! Hasankale Cezaevi’ne gönderilmişti. Bu aşk adamı gül kadar narin insanın askeri bir suç işlemesi mümkün değildi. Fakat etüd ettiği o kitaplar yok mu en büyük suç işte; Risalei-Nur. Kitap okumak ile  Türk Ceza Kanunu’nun hem 163. Maddesi, hem de 6187. Maddesi ihlal edilmişti!. Doğru Hasankale’ye gittik, Dr. Habip Tosyalı ile. Gerçekten Dr. Akay demir parmaklıklar arasındaydı. Ancak morali yüksekti. Hizmet onun için her yerde vardı. Bu açıdan yok yoktu Dr. Akay’a. Hergün onlarca insan ziyaret ediyordu. Cezaevi Müdürü de şaşırıp kaldı ” Hapishanemiz mescide döndü, bir mektep oldu. Kentimizin ekonomisine bu ziyaretçiler ciddi katkıda bulunuyor, Hasankale’nin şifalı termal sularının tanınmasına da vesiye oluyor. Allah ondan razı olsun! “demez mi?

O yıllarda cezaevindekilerle görüşmük sorun değildi. Hatta birlikte bir müddet kalabiliyor, yemek bile yiyebiliyordunuz. Öyle yaptık. Sonra demir parmaklıklar arkasından, yanında gardiyanı duran fotoğraflarını çektim Dr. Mehmet Akay’ın. Mehmet Akay’ın tutuklandığı,Demoklesin Kılıcı gibi inanların başında duran TCK’nun 163. Maddesi olan bu acımasız rakamı kitabıma isim olarak verdim; Yüzaltmışüç. Fotoğrafı da kitabın sahifeleri içinde yayınladım. Yüzaltmışüç inançları dolayısıyla şehit edilen, tutuklanan, mağdur olan, işkence görün müslümanların resmi ve gayriresmi hikayesiydi. 20 bin bastı ve altı ayda bitti. İki yıl kitap üzerinde çalıştım. TBMM ve Adalet Bakanlığı arşivlerini inceledim, kendi arşivimi ortaya koydum. Telife gelince almadım veya vermediler. Yıl 1974.

ERZURUM ÜNİVERSİTESİ ‘NDE 1969 YILI

Arı Otel’den masraf artınca ayrılıp, tümen misafirhanesine geçtim. Ardından Erzurum Üniversitesi asistanlarının hizmetine verilen Halıcık Enstitüsü misafirhanesinde,  son olarak da üniversite lojmanlarında Suat Yıldırım(Prof. Dr.) ile birlikte kaldım. Daha doğrusu beni konuk etti tezkeremi alana kadar bekar Suat Bey. Sonra da eniştemiz oldu memleketimizden. Kış gecelerinin çok uzun olduğu Erzurum’da akademisyen ikametgahlarındaki akademik sohb

 

etlerin yanında, sosyal, kültürel, dini, aktüel gelişmeler de değerlendirilirdi. Hasan Aksay, Necip Fazıl Kısakürek, Kadir Mısıroğlu konuk edilmişti. Hatta bir de Orhan Okay’ın başkan olduğu yardım sandığı kurulmuş, beni de üye almışlardı. Sandık borç da verebiliyor, ama hedefi; fakir fakat çalışkan öğrencilere karşılıksız burs vermekti. Bölgede geziler de yapıyorduk. Kars’a, Kağızman’a kadar gittik. Prof. Dr. Lütfü Ülkümen de üniversiteye bir cami yapılması için canhıraş çalışıyor, kendisini böyle bir hedefe odaklamıştı. Sonunda başarılı da oldu. Cami ibadete açıldı. Hiç unutmuyorum 1969 yılbaşı akşamı Halkevi’nde Mehmet Akif Ersoy’u anmak için alternatif bir proğram düzenlemiştik. İzleyiciler o soğukta dışarıya taşmıştı. 1970 yılına böyle bir miras ve hatıra ile girdik.

Erzurum Atatürk Üniversitesi rektörü Prof. Dr. Kemal Bıyıkoğlu ile  Ziraat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Şaban Karataş’ın makamlarını işgal eden Kadir Manga liderliğindeki solcu öğrenciler iki hocanın da makam kürsüsünü yakmışlardı. Halk ise buna tepkisini her iki hocaya yeni makam kürsüleri alarak cevap verdi ve üniversitede bir törenle kendilerine teslim edildi. Ben de apoletsiz bir rahatlama içinde sivillerimi kuşanarak gittim bu törene. Görselliği ve sanatı öne çıkaran solcular Nazım Hikmet’in şiirlerini okuyordu üniversite lokalinde, hamaset ve idealizmin ağır bastığı muhafazakarlar öğrenciler ise Mehmet Akif ve Necip Fazıl’ı dillendiriyorlardı. Uçlar giderek keskinleşiyordu.

HOCAEFENDİ DİYOR Kİ

Üniversite asistanlık imtihanı açmıştı. Haberi acilen akademik kariyer yapmak isteyen memleketsever gençlere duyurmak gerekiyordu. Gönüllü arkadaşlarla o hafta mektupla, telgrafla haber vermek üzere harekete geçtik. Telefon için saatlerce sıra beklemek gerekiyordu. Otobüs ile Trabzona gitmek belki daha da hızlı olabilirdi. Buna rağmen fedekarlık galip geldi, iletişim büyük ölçüde sağlandı. Hiç uyumayan nakliyeci Vahdettin arkadaşımız bir hafta işini tatil etmiş, Kümbet’te yatıp kalkmıştı.

Bütün bunları niçin hatırladım? ESKADER toplantılarında Mehmet Kırkıncı Hoca Efendi konuktu. Hemşehrisi muallim Mehmet Göllük ile birlikte geldi Timaş Cafe’ye ve uzun bir sohpet içinde bütün bunları hatırladım. Kırkıncı Hoca’nın bütün bu gelişmelerde katkısı ve payı vardı. Sadece bunlar değil, her sorunu uhulet ve suhuletle çözmek gibi bir başka özelliği de vardı ki, çok enteresandır. Aynı duyarlılığı göstermeyenlerin bile hakemliğini yapabilmiştir. İster siyasi veyahut bir başka konu olsun hiç fark etmezdi Kırkıncı Hoca için. Öylesine şefkat ve sevgi doluydu. O akşam ESKADER’de şunlara dikkat çekti;

-Demokrat Parti döneminde dine karşı yeniden bir alaka peyda oldu. Her geçen gün gelişerek de bugünlere gelindi. Risale-i Nur insanlarımız için bir nimet. En çok okunan eserlerdir üstelik. İstanbul işgal edildiği zaman  Hutuvat-ı Sitte’yi yazan Bediüzzaman Said Nursi  Eyüp’te ikamet ederken İsmail Hakkı, Ahmet Naim, Elmalı gibi alimler  sorularıyla sıkıştırdılar. Ancak hepisinin de cevabını verdi üstad. Alimler de Bediüzzaman ismini verdiler kendisine. TBMM kurulduğu zaman Ankara’ya giderek ibadette lakayt gördüğü milletvekillerine namazın önemini anlattı. Paris’te de bir Risale-i Nur Dersahenesi var. Dünyanın bir başka ülkesinde de. Selçuklular bu millete çok hizmet etti. Daha sonra Osmanlı cihan devleti kuruldu ve 600 seneyi aşkın yaşadı.

Mehmet Kırkıncı Hoca hatıralarından da ipuçları verdi;

-Necip Fazıl Kısakürek Büyük Doğu Gazetesini çıkarmak üzere toplantılar yapıyordu. Erzurum’da da bir himmet toplantısı gerçekleştirdi. Görüşlerini merak ediyorduk. Necip Fazıl memleketi Büyük Doğu’nun kurtaracağını ileri sürdü. Rahmetli Turgut Özal çok akıllı ve istişareyi uygulayan bir devlet adamıydı. Kendi tabiriyle “500 kadar kurmayımdan sadece 15’i faydalı hizmetler verdi. Ötekileri çoban bile yapmazlar” demişti.

SİVAS CEZAEVİ’NDE TAŞRALI MARUFLAR

Kırkıncı Hoca 1950 yılında askere gidiyor. Okumak için arkadaşlarına Risale-i Nur eserlerini verince tutuklanıyor. Sadece bununla kalsa iyi. 1960 Askeri Darbesinde de bütün şehirlerdeki muhafazakar maruf insanların tutuklanması gibi Erzurum’da da Kırkıncı Hoca tutuklanarak Sivas’a sürgün ediliyor. Müezzin Nihat Ferah Kilis’te, Terzi Sait Çekmegil Malatya’da, Saatçi Musa Ankara’da tutuklanıyor. Nihat Ferah’tan duymuştum ismini ilk defa Kırkıncı Hoca’nın, çünkü Sivas Cezaevinde hapishane arkadaşıymış.

Kırkıncı Hoca’nın  Allaha Giden Yollar, Kader Nedir?, Nükteler, Hikmet Pırıltıları gibi çok sayıda yayınlanmış eserleri var. Kırkıncı Hoca’ya göre iman; eğrinin doğruluğu, çirkinin güzelleştiği, uzağın yakınlaştığı mukaddes potadır. Hoca bu eserlerinde hayatın her anını kuçaklayan bir genişlikte, zarif, nazik ifadelerle hep iman üzerinde yoğunlaşıyor.

Erzurum’da, hatta bütün Türkiye’de  çoğu insanın yapı taşı mesabesinde olan Mehmet Kırkıncı Hoca Kader Risalesi’ni şerh etti. Öyle bir alaka gördü ki çalışma, ABD’den bile bin adet istendi. Fethullah Gülen Hocaefendi ile hem hemşehri ve hem de aynı ekole mensup nur talebeleridirler.

Mehmet Kırkıncı Hocaefendi 85’ni ikmal etmiş, 90 yaşa doğru yol alıyor. Sağlık ve hayırlı bir ömür dilerim kendisine. İnsana yaptığı yatırım ile en güzel mirası bıraktı evlatlarına, yakınlarına, cemaatine, kentine, bölgesine, Türkiye’ye, islam coğrafyasına ve dünya barışına.