22 C
Kocaeli
Pazar, Ağustos 9, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1043

Bir Garip Öldü Diyeler…

 

 

Her insan, Cenab-ı Allah’ın gücü ve kudreti karşısında gariptir. Bu garipler ölümlüdür ve Allah’ın buyruğu ile de sabittir ki; nefisleri ölümü tadacaktır.

İşte kainatın sonsuz yaratıcısı Allah karşısında, gariplik kisvesine bürünmüş olan bir kamil insanı, Türk Dünyası’nın ak sakalı Prof. Dr. Turan Yazgan hocamızı bu dünyada kaybettik.

Ölüm, alemler arası yeni bir geçişin adı. Turan Hocamızda bu geçişle birlikte sonsuzluk alemine göçtü. Bilirsiniz, bazı canlılar için ölüm yok olmaktır. Ancak Turan Yazgan gibi mümtaz şahsiyetler için ölüm söz konusu değildir. Onlar her iki cihanda ebediyen var olacaktır.

Türk Dünyası Araştırmalar Vakfı gibi abide bir müesseseyi kuran ve bu günlere getiren Prof. Dr. Turan Yazgan; yurtiçi ve yurtdışında binlerce Türk çocuğunun iyi bir eğitim yapmasına vesile oldu. Ayrıca Türk Milletine yaptığı hizmetlerin, ne kadar büyük olduğu izahtan varestedir.

Onun kişisel varlığının en önemli ayırıcı vasfı, bir Türk olarak dünyaya gelmesinde ve yaşamasında yatar. Türk’ün ebediyen var olmasını içeren “Türklük Ülküsü”ne hayatı boyunca sadık kalarak ömrünü tamamladı.

Her yıl düzenli olarak gerçekleştirdiği “Türk Dünyası Çocuk Günleri”nin sonuncusunda, bozulan sağlığına rağmen, dakikalarca ayakta ve dimdik Türk Dünyası’nın dört bir yanından gelen Türk Çocuklarına hitabındaki inancı ve kararlılığı, ömrüm boyunca unutmayacağım. Onun canını bile hiçe sayan bu davranışları, Türk Milletine bağlılığından geliyordu.

Hastalığı nedeniyle son zamanlarda televizyonlara çıkmıyordu. Yanılmıyorsam en uzun süreli son programını, Bengütürk TV’de “Türk Dünyası Sohbetleri” programında benimle yapmıştı. Evinden almış ve evine  bırakmıştım. Çok hastaydı. Buna rağmen bizi kırmamış, televizyona gelmişti. Bizi kırmamasının nedenini sonra anladım. Türk Milletine mensubiyet noktasında aramızda ruh kardeşliği ve yol arkadaşlığı vardı. Turan Hoca, bilgeliği ile bunu hissetmiş, bizi yalnız bırakmamış ve rahatsızlığına rağmen programımızı onurlandırmıştı. Bu da benim yaşam boyu unutamayacağım bir hatıram oldu.

Türk’ü hissetmek ve anlamak için; Turan Hoca’nın konuşmalarını dinlemek kafiydi. Onun her konuşmasından sonra Türklük adına iman tazelememek imkansızdı.

Ancak hoca, hamaset üzerine Türklük yapan bir insan değildi. Her şeyin akıldan ve ilimden geçtiğini biliyor ve bu yollardan geçip gelecek Türk çocuklarının yeniden cihana hakim olacaklarını söylüyordu.

Onun için Türk Dünyası’nı birleştirici ve geliştirici lise ve üniversiteler kurdu, Türk Çocuklarını her yıl İstanbul’da topladı, yayınlar neşretti, Türk kültür ve sanatına hizmet etti. Bu gün arkasında binlerce Turan Yazgan bıraktı dersek, inanın abartmış olmayız.

O; Türk Milletinin birliğine ve Türk Dünyası’nın gücüne inanıyordu. Bana göre haksızda değildi. Şimdi her fani gibi ölümü tattı. Ancak bizler için o ölmedi. Aklımızda fikirleri ve kalbimizde sevgisi hiç sönmeyecek.

“Büyük Türk” rahat uyu, senden aldığımız emaneti taşıyacak, gelecekte dünya hakimiyetini kurmayı başaracak olan Türk çocuklarına bu emaneti sağlam bir şekilde bırakacağız. Allah’ın sonsuz rahmeti  üzerine olsun… Türk Milletinin başı sağ olsun…

 

 

 

Hicret ve Önemi (2)

 

Yurtlarını, yuvalarını, mallarını ve yakınlarını terk ederek Medine’ye hicret eden Mekkeli Müslümanlara “Muhacir” denilmiştir.  İmanlarını korumak, inançlarının gereğini yerine getirebilmek ve İslam’ı yeryüzüne yayabilmek için türlü fedakârlıklara katlanan muhacirler hakkında Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmuştur: “Hicret edenler, yurtlarından çıkarılanlar, yolumda eziyet görenler, savaşanlar ve öldürülenlerin de andolsun, günahlarını elbette örteceğim. Allah katından bir mükâfat olmak üzere, onları içinden ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Mükâfatın en güzeli Allah katındadır.” ﴾Âl-i İmrân, 3/195﴿ .

Başka bir ayet-i kerimede ise; Allah yolunda canlarıyla, mallarıyla mücahede eden Muhacirlerin Allah katında üstün mertebelerinin bulunduğu bildirilmiştir: “İman edip hicret eden ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad eden kimselerin mertebeleri, Allah katında daha üstündür. İşte onlar, başarıya erenlerin ta kendileridir.” ﴾Tevbe, 9/20﴿

Medineli Müslümanlar da bütün mal varlıklarını Mekke’de bırakarak göç edip gelen Muhacirlere kucak açmışlar, sahip oldukları evlerini, mallarını onlarla paylaşmışlardır. Bundan dolayı onlar da yardım edenler anlamına gelen “Ensar” adıyla anılmıştır. Kur’an-ı Kerim’de Ensar’ın ortaya koyduğu yardımseverlik ve fedakârlıklardan övgüyle bahsedilmiştir. Muhacirler ve Ensar’ın faziletleri zikredilerek şöyle buyrulmuştur: “İman edip hicret eden ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler ve (muhacirleri) barındırıp (onlara) yardım edenler var ya, işte onlar birbirlerinin velileridir…” ﴾Enfâl, 8/72﴿ “İman edip hicret eden ve Allah yolunda cihad edenler ve (muhacirleri) barındırıp (onlara) yardım edenler var ya; işte onlar gerçek mü’minlerdir. Onlar için bir bağışlanma ve bol bir rızık vardır.” ﴾Enfâl, 8/74﴿ “İslam’ı ilk önce kabul eden Muhacirler ve Ensar ile iyilikle onlara uyanlar var ya, Allah onlardan razı olmuş; onlar da O’ndan razı olmuşlardır. Allah onlara içinden ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük başarıdır.” ﴾Tevbe, 9/100﴿

Kısa süre içerisinde Medine’de tarihte eşi ve benzeri görülmemiş muhteşem bir kardeşlik tesis edildi. Böylece Hz. Peygamber (s.a.s.)’in önderliğinde Medine’de, büyük İslam Medeniyetinin temelleri atılmış oldu. Kur’an-ı Kerim o günlerden şöyle bahsetmektedir: “O vakti hatırlayın ki siz yeryüzünde güçsüz ve zayıf idiniz. İnsanların sizi kapıp götürmesinden korkuyordunuz. Derken Allah sizi barındırdı, yardımıyla destekledi ve sizi temiz şeylerden rızıklandırdı ki şükredesiniz.” (Enfâl, 8/26)

Hicret; gerek İslam tarihi, gerekse dünya tarihi açısından büyük bir hadisedir. Müslümanların güçlenmesinin ve İslam’ın hızla yayılmasının en önemli sebeplerinden biri olan hicret, İslam tarihinde bir dönüm noktası olmuştur. Hz. Ömer (r.a.)’in halifeliği döneminde, imanın küfre, hakkın batıla galip gelmesinin dönüm noktası sayılan bu olay, öneminden dolayı tarih başlangıcı olarak kabul edilmiştir. Müslüman, Allah’a kulluk vazifelerini yapmak konusunda engellerle karşılaştığında şartların olumsuzluğunu bahane ederek mazeretlere sığınmamalı,  şartların müsait olduğu uygun ortamları arayıp bulmalı ve oraya hicret etmelidir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de imkanı olup da hicret etmeyenlerin sorumlulukları hatırlatılmış ﴾Nisâ, 4/97﴿, Allah için hicret etmek isteyenlere yeryüzünün geniş olduğu haber verilerek şöyle buyrulmuştur: “Kim Allah yolunda hicret ederse, yeryüzünde gidecek çok yer de bulur, genişlik de…” ﴾Nisâ, 4/100﴿

Hicretin esas gayesi İslam’ın en iyi şekilde yaşanması, bunun için uygun şartların oluşturulmasıdır. Hicret; imanı, küfür ve şirke tercih etmek, haramlardan uzaklaşıp helallere, günahlardan sakınarak iyilik ve güzelliklere yönelmektir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de, “Şirkten uzak dur” (Müddessir, 74/5) buyrularak hicret kavramı Allah’a eş koşmak ve puta tapmak gibi çirkin davranışlardan kaçınmak anlamında da kullanılmıştır.

Hicret, haramları terk edip Hakk’a yönelmektir. Geçici dünya zevklerine sırt çevirip, ahiret nimetlerini istemektir. Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurmaktadır: “Gerçek Muhacir, Allah’ın yasakladığı şeyleri terk eden kimsedir.” (Buharî, İman, 4-5) Başka bir hadis-i şeriflerinde ise; “Fitne ve bozgun zamanında ibadet, bana hicret etmek demektir” (Müslim, Fiten, 130) buyurarak zor zamanlarda günahlardan uzak kalarak ibadetlere sarılmanın hicret sevabı kazandıracağını bildirmiştir.

Bu vesileyle; Hz. Peygamber (s.a.s.)’in Mekke-i Mükerreme’den Medine-i Münevvere’ye hicretlerinin 1434. yıldönümünü ve 24 Kasım Cumartesi günü idrak edeceğimiz “Aşura Günü”nü tebrik ediyor, bu kutlu günlerin, milletimizin ve tüm İslam âleminin birlik ve beraberliğine, huzur ve mutluluğuna vesile olmasını diliyorum.

 

 

Akil Adamları Kaybetmek

 

Adliyelerin bir zamanlar onca davayla meşgul olmamasının sebebi her yerleşim birimimizde bir bilge kişinin yahut bir veya birkaç akil adamın bulunmasından kaynaklanıyordu.

Köyde, kentte bir sorun olduğu zaman taraflar sözkonusu bilge veya akil adamlara giderek, durumu anlatır, onlar da “Durun bir kitaba bakalım, ne yazıyor orada”diyerek, son kararını verir”sen haklı, sen haksızsın” biçiminde meseleyi çözer ve taraflar da bu karara uyardı. Öyle mahkemelere gitmek, adli makamları fuzuli yere işgal etmek yoktu.

ÇİÇEK VE ADALET ARASINDAKİ İLİŞKİ

Kanuni Sultan Süleyman Han döneminin anlatıldığı Muhteşem Yüzyıl dizisinde Ebusuud Efendi’nin çarşıyı teftişi sırasında pahalı, eksik ve hileli mal satan, ürün pazarlayan esnafa anında savunması alınarak verilen cezalar örnek oluşturuyor. Hele mahkeme safhasında baklava çalan çocuklara ve haklarını bilen boşanmak talepli bilgiç erkeğe duruşma safhasında Ebussud Efendi’nin verdiği çok ölçülü kararlar da öyle. Taraflar duruşmadan mutlu ayrılmasalar bile çok üzüntülü de değiller. Çünkü kararın doğru olduğunda hemfikirler.

Muhteşem Yüzyıl dizisi tartışılır. Ama Kanuni dizide Ebusuud Efendi’yi keşfediyor ve bir görev veriyor; “değiştirilmesi gerekli olan eski yasaların yerine yeni kanunlar hazırla, ancak bu yeni kanunların da önce islam sonra gelenek ile örtüştürülmesi gerek.” Ebusuud Efendi öyle yapacak. Ayrıca bir Kur’an tefsiri çalışması vardır Ebusuud’un. Dizinin bütün bunları hatırlatması önemli bir gelişme. Görev ayrıca Kanuni tarafındandan bütün Ebusuud Efendilere veriliyor, ayırım yok. İşte o çalıışmalar Sultan’ın “Kanuni” olarak da anılmasını sağlıyor.

Sanırım günümüzde önemli bir eksiklik Ebusuud Efendilerin olmaması. Ebusuud Efendi’nin Kanuni’ye gezdirdiği evinin bahçesinde hukukun ve adaletin de çiçekler gibi olduğunu anlatıp “Çiçeklere su verilmese kurur, çok su verilirse de çürür,  yaşaması için gerektiği kadar su verilmelidir. Adalet de böyledir Sultanım!” demesi galiba hala geçirliliğini koruyor.

OLMAZSA OLMAZLARIN İLKİ

Tarihimizde bunun örnekleri de çok. Ölçü Edebali’nin belirttiği gibi ” İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın!” Türk Tarihinde bilhassa ihtişamların yaşandığı dönemlerin siyasi otoriteleri Fatih, Yavuz ve Kanuni dönemlerinde Akşemsettinler, Molla Güraniler, Ebusuud Efendiler’in olması, padişahın onlarla istişare etmesi, yanlışlardan dönülmesine, eksikliklerin giderilmesine neden olmuştur. Akil adamlar her zaman otoritenin ilk çemberinde görev almışlardır. Olmazsa olmazlardandır.

Günümüze gelince dönüşüm ve değişim öyle hızlı akıyor ki, ürünlerin modelini bile takip etmekte insanlar zorlanıyor. Belki haklı da olabilirler ama mazeret çok. Fakat böylesi bir fotoğraf karşısında bir şeyler yapmanın gereği de kendisini hemen belli ediyor. Dijital gelişmeler karşısında  Kodak gibi dev fotoğraf, kamera  filmi kuruluşları kepenk kapattı ama, fotoğrafçılık sektörü bitmedi tam tersine daha pratik, uygulanabilir ve ucuza mal olabilecek bir döneme girdi. Bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’ye de aynen böyle girdi dijital uygulama. Çok da iyi oldu, herkes ve her kesim resim çekebiliyor, kamera kullanabiliyor hale geldi. Dijital yayıncılık da buna paralel gelişti. Fakat Türkiye’de kitap, gazete ve yayıncılık sektörünü ciddi biçimde vurdu. Peki nasıl?!

BİR BİZE , BİR ÖTE YANA BAKMAK

1970’li yıllarda kötü tercümesi, hedef kitlelere uzak konusu ile okuyucuların hiç de keyif almamasına rağmen, Milliyet’in yayınladığı “Tanrıların Arabaları” isimli kitap adeta kapalı kasa satıyordu, yoktu. Her gün yeni baskısı yapılıyordu. Yetişmiyordu. O yıllarda satılmaz diye bilinen bir eser dahi en az 5 bin basılıp, altı ayda tükeniyordu. Sinema ve tiyatrolar hem metropollerde ve hem de taşrada kapalı gişe oynuyordu. Konserler spor sergi sarayına sığmayınca, stadyumlar açılıyordu.

Bunları neden hatırlatıyorum derseniz, açıklayayım; değişim ve dönüşüm bütün dünyada oluyor, dijital yayıncılık özellikle gelişmiş batı ülkelerinde daha fazla yaygın. Ancak ABD ve Avrupa Birliği ile Japonya’da hala kitaplar milyon adet basılıyor, sinema, tiyatro ve konserlerde hala kuyrukta bekleyen sanatsevenleri görmek mümkün. Yazarlar, çizerler, sanatçılar aristokrat gibi yaşayabiliyorlar. Telifler o kadar güçlü.

SSCB bu konuda örnek iken çözüldükten sonra ikmale bile değil sınıfta kaldı. İslam dünyası okumada ve yayıncılıkta ise elifbayı sökse de, “oku” emrine rağmen kolayacılığı, hantallığı, neme lazımcılığı, tembelliği üzerinden atamadı. Türkiye de bundan nasibini aldı. Deneme, hikaye, şiir ya lütfen sahibi hatırına basılıyor, yahut sanatçı kendi imkanlarıyla yayınlıyor. En kabadayı eser bin adet baskıya veriliyor. Sanatçının, yazarın bırakın geçinmeyi, takatı tükenmiş,artık dayanacak gücü yok.

BİZİ GİDİ BİZİ  HOVARDA MİRASYEDİLER

Dolayısıyla hala bir taraf Mehmet Akif Ersoy, Necip Fazıl Kısakürek’in, karşı yan ise Nazım Hikmet Ran’ın  bir türlü bitmeyen mirasını yiyor.

Türk Dünyası İsmail Gaspıralı’nın, Abdülreşit İbrahim’in, Bahtiyar Vahapzade’nin, Abay’ın, Tokay’ın, Çokay’ın, Fıtrat’ın, Ali Şir Nevai’nin, Cengiz Aytmatov’un geride bıraktığını sırtlıyor.

İslam Dünyası ise Bediüzzaman Said Nursi, Seyit Kutup, Hasan El Nedvi, Mevdudi, Malik Bin Nebi, Hasan el Benna Yusuf Kardavi , Aliya İzzetbegoviç, Muhammed İkbal  ve Ali Şeriati’nin görüşleriyle tabanının ittihadını sağlamaya, ayrışmayı önlemeye çalışıyor. Üstelik otoritenin baskılarına sakin. Bu örnekleri çoğlatmak mümkün, ancak hala yerlerine yeni bir isim ve resim bulunanamış, bu akil adamların mirasları hovardaca tüketiliyor.

Peki nereye kadar? Üstelik Türkiye’deki gelişmeler bir umud ile beklentiye neden oluyor. Ancak bilinmiyor ki ekonomik ve siyasi gelişmeler; medeniyet, kültür ve sanat hayatıyla sürekli örtüşerek paralel gitmiyor. Hep ihmal edilen taraf oluyor, bir sonraki dosyada sümende bekletiliyor.

BİRAZ TEKRAR, BİRAZ HAMASET, BİRAZ  VEFA

İstanbul’u gözlemliyorum, kamusal alanda kültür etkinlikleri ya ölüm yıldönümlerinde bir vefa, ya mazide kalanları gündeme taşımak, biraz hamaset ile yeniden değerlendirmek biçiminde, yahut biz de yaptık, biz de varız şeklinde, tekrardan öte gitmiyor. Hiç ses getiren bir proğrama henüz rastlamadık. Fakat bunlar gerçekleşmese daha da geriye gidilir, iyi ki böyle bir endişe, böyle bir resmiyet mevcut. Birkaç gönüllü kültür adamı kolları sıvamış da böyle bir çerçevede yansıyor. İstanbul  Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Dairesi Başkanlığı’nın sanat hareketliliği öteki hiç bir kentimizde malesef yok, hatta kıyas bile edilemez.

Cemaat vakflarının dışında  öteki sivil toplum kuruluşlarından ESKADER, Türkiye Dil ve Edebiyat Derneği, İlesam, Kubbealtı, TYB, Türkocağı, Türk Edebiyatı Vakfı, Divan Edebiyatı Vakfı, Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı, İstanbul Tasarım Merkezi hemen göze çarpanlar. Gülhane’deki Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Müze Kütüphanesi gerçekten nefis bir yer. Fakat ” kaç kişinin istifade ettiği” sorusunu hemen sorabilirsiniz. Solun üzerine ölü toprağı serpilmiş sanki. SSCB dağıldı, Türk solu da bitti adeta.

DİKKAT ÇEKENLERİ HATIRLAYIN

Türkiye’de son 10 yılın kültür cephesindeki notlarıma bakıyorum yok denecek kadar az. Nedeni ise insana yatırım yok da ondan! İyi ki cemaatler, sivil toplum kendi insanını yetiştiriyor. “Yunus Emre Enstitüleri”, “TİKA” gibi gerçekten çok önemli bir oluşumdu kamu kesiminde. Kültür ve medeniyet hareketimizde hayırlı bir hizmetin yürüyüşü başlatıldı. Sonra Başbakanlık’ta “Yurtdışı Türkler ve Akraba Toplulukları Başkanlığı” hayata geçirildi. “Türk Konseyi” kuruldu. Artık hizmet zamanı “Avrupa Birliği mi, Türk Birliği mi?” tartışması işte bunun için başladı. Bir yarım asır AB ile birlikte Türk Dünyası için de zaman ayrılsaydı çok mesafe alacaktık. Düşünmeye değemez mi?

Kültür Bakanlığı’nın yurtdışına kaçırılmış kültür eserlerimizin Türkiye’ye getirilmesi çalışmaları da takdire şayan. Yeteri kadar yaygınlaşamayan “müze kartı” da öyle. “Mem u Zin”in orijinal dilde yayınlanmasını keşke sivil toplum yapsaydı. Televizyon dizilerimizin yurtdına satılması ve büyük ilgiyle izlenilmesi de çok önem arzediyor. Kars’taki “ucube anıtı” iddiaları ne kadar da tartışıldı? İstanbul Kültür Başkenti Yılı bu kadar değerlendirilmedi, denetlenmedi doğrusu! Muhafazakar sanat tartışması da sanırım son 10 yılın önemli zaman ayrılan  dilimi oldu. Gerçekten neo-liberallikten çıkılıp muhafazakar sanata bir yöneliş mi gerçekleşti? Ne dersiniz?

“BİZİMKİ TÜRKÇE SEVDASI”

Kültüre teşvik var mı? Evet sinema yapımcıları ve özel bazı tiyatrolar bundan istifade ediyor. Senaryo yazımları da bundan nasipleniyor. Ne kadar netice alınabilinir? Galiba bir ekonomistin vereceği cevap olacak bu. Dev kültür merkezlerine harcanan kaynak, proğramlarına yansımıyor; miniminnacık.

Türkiye Dil ve Edebiyat Derneği Başkanı, öğretmen asıllı politikacı Ekrem Erdem “Bizimki Türkçe Sevdası” derken, keşke bu sesin Başkent’teki siyasi otoritede daha fazla çıkması sağlansa. Hükümet proğramındaki “duble yol”u, “bölünmüş yol”a çeviren Ekrem Erdemlerin sayısı artsa.

İstanbul Türkçesi Türk Dünyası ve islam coğrafyasında ortak dil olmalı. Söz konusu ülkelerin dil ve lehçelerini öğrenmek de kolaylaştırılmalı esasında. Gidip gelmeler artmalı, ortak sanat, kültür ve medeniyet hareketi yayğınlaştırılmalı. Peki neden henüz yapamıyoruz? Akil adamlarımız , ferasetli maruf insanlarımız, sağduyulu bilgelerimiz devrede değil çünkü. Coğrafyamızda kaybettiklerimizin yerine yeni isim ve resimleri koyamadık, ortak akılı harekete geçiremedik. Esas sebep bu.

Galiba artık soluklanmamız yeter, düşünmek ile birlikte yeniden kültür, sanat ve medeniyet yürüyüşümüzü hayata geçirmek zamanı; herkes ve herkesim kendi imkan ve kabiliyeti kadar üstelik. Fazla değil her halde?!

 

 

Parasal Çukur

Son 40 yıldır hepimiz şahit oluyoruz; yöneticiler ülkeye yabancı sermaye çektiklerini muhtelif vesilelerle övünerek anlatıyorlar. Ama konu yabancı sermaye çıkışına gelince ortalıkta vaaz eden bir tane bile idareci bulamıyorsunuz. Ağızlarını bıçak açmıyor, çıt çıkarmıyorlar, engellemiyor, engellemek isteseler bile engellettirilmiyorlar.

Global sermaye aslında, revaçta olan tabiriyle, kurtlarla danstır. Zira hiçbir yabancı yatırımcı o ülkeyi kalkındırmak amacıyla babasının hayrına gelmez. Hedefleri bellidir: Diğer ülkelerden daha fazla kar elde etmek, daha kısa sürede daha az emek ve yatırımla daha fazla kazanmak, risksiz bir ortamda parasını çoğaltmak için rahat manuplasyon yapabilmek ve istediği zaman kolaylıkla çıkabilmek. Eğer siz bu şartları sağlarsanız onu ancak o zaman kendi ülkenize çekebilirsiniz. Dolayısıyla, eğer kendi ülkenizin ve insanınızın geleceğini düşünüyorsanız, bunun yanı sıra global sermayeden maksimum faydayı sağlamak ta istiyorsanız bazı tedbirleri almak zorundasınız.

  • 1 Giriş yapan global sermayeyi ihtiyaç duyulan yatırımlara ve üretime yönlendirmelisiniz.
  • 2 O’nun sahip olduğu uluslararası güç ve ilişkilerden yararlanarak ihracatınızı arttırmalısınız.
  • 3 Ekonominizi manuple etmesine, kısa, orta ve uzun vadeli iktisadi planlarınızı bozmasına müsaade etmemelisiniz.
  • 4 Teknolojisinden ve tecrübesinden yararlanmalısınız.
  • 5 Kısa süre içerisinde aniden geri giderek“Parasal Çukur”oluşturmasını önleyici tedbirleri almalısınız.

Aksi taktirde ne olacaktır, ne gibi zincirleme etkiler görülecektir ve ülkenizin başına neler gelecektir? Bakalım:

  • 1. Ülke dışına çıkan paranın hacmine bağlı olarak önemsiz yada tehlikeli, büyük yada küçük parasal çukur oluşacaktır. Bunu koşucunun önüne çıkan hendeğe benzetebiliriz. Eğer ülkenin önüne çıkan parasal çukur küçükse az hasarla atlatılabilir, yok değilse ekonomik krizleri tetikleyici fonksiyon görür. Piyasalardan büyük miktarda nakit para çıkışı olmuşsa ekonominin dengeleri alt üst olacak, kısa, orta ve uzun vadeli ekonomik planlar bozulacaktır.
  • 2. Büyümekte olan ekonominin büyüme trendi yavaşlayacaktır.
  • 3. İşletmeler nakit sıkıntısı içine düşecektir.
  • 4. Nakit para miktarı ve alım gücü azalacaktır.
  • 5. Nakit ihtiyacı ve borçlanma artacaktır.
  • 6. Borçlanma maliyet enflasyonuna yol açacaktır.
  • 7. Yatırımlar azalacak, üretim düşecek, iflaslar ve işten çıkarmalar dolayısıyla işsizlik artacaktır.
  • 8. İşsizlik artışı sosyal yapıyı bozacaktır.
  • 9. Global sermaye yurt dışına dolar olarak çıkacağından dolar kıtlığı oluşacak ve ülke parası değer kaybedecektir.

10.Dış ticaret açığı ortaya çıkacaktır.

      11.İktisadi kararları alma gücü global sermayenin eline geçecektir.

      12.Ülke dışa bağımlı hale gelecektir (bağımsızlık ortadan kalkacaktır).

 

Netice itibarıyla; maharet yabancı sermayeyi – her türlü tavizi vererek, denetimsiz bir şekilde –  ülkeye sokmak değil, onu yatırım ve üretime yönlendirebilmek, global sermayenin uluslar arası ilişkilerinden yararlanarak ihracatı arttırmak ve büyümeyi hızlandırarak kalıcı kılmaktır.

İşte gerçek başarı bunları başarabilmektir.

 

Yunan Severlerin Dikkatine

Türkiye’de içinde bulunduğumuz sıkıntıları ve AKP iktidarının zaafiyetini gören Yunanistan, Türklere ve Türkiye’ye karşı azmış durumda.

“Megali İdea”sından zerrece taviz vermeyen Yunan, yaşadığı ekonomik sıkıntılara rağmen, baş düşman olarak gördüğü Türklere ve Türkiye’ye karşı elinde geleni esirgemiyor.

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu Türk Adaları’nın, nihayet Yunanistan tarafından işgal edildiğini kabul etti. Ancak Davutoğlu’nun konuya ilişkin açıklaması, Türkiye’deki iktidarın zaafiyetlerini ve aczini ortaya koyması bakımından çok ibretliktir.

Daha geçen hafta Rodos’un İbrahim Paşa Camii’nde 5 yıldır imamlık yapan Batı Trakya Türkü ve Yunanistan vatandaşı İlter Meço uyduruk nedenlerle tutuklandı ve bir iki gün süren yargılamadan sonra 21 ay ceza aldı. Kendisini Rodos’ta hiç bir avukat savunmadı. Yargılama o kadar süratli yapıldı ki; Batı Trakya’dan hiç bir Türk avukat, Rodos’a yetişemedi.

Bunlar yetmedi Gümülcine Türk Gençler Birliği’nin, gelene gidene çay kahve ikramının yapıldığı, sıcak havalarda insanların limonata ile serinletildiği büfesi, Yunan makamlarınca kapatıldı.

Biliyorsunuz Yunan tarafı ilk önce Türk Gençler Birliği’nin adına kafayı takmış; “Türk” kelimesinden dolayı tabelayı indirmişti. Türklerin tarihi buluşma mekanı olan, Gümülcine Türk Gençler Birliği, uzun zamandır Yunanistan yönetimi tarafından yıkılmaya çalışılıyor. Hatta bir ara bahçesindeki iki – üç ağacı, gölgesinde oturuyorlar diye kesmeye kalkmışlardı. Ana amaç; Türklerin Batı Trakya’daki birliğini bozmak, asimile etmek ve sonucunda da Yunanistan’dan kaçırtmak. Gümülcine Türk Gençler Birliği’nin Başkanı Koray Hasan’da, son olaydan sonra bu konulardan bahisle feryat ediyor.

Bu Yunanistan, 90 yıldır Batı Trakya Türklerine neler yapmadı neler…

Rodoplardaki Türk köylerini onlarca yıl tecrit ettiler. Kimseyi bölgeye sokmadılar, bölgeden de çıkartmadılar. Altmış binin üzerinde Batı Trakya Türk’ünü sebebsiz ve hukuksuz Yunan vatandaşlığından attılar. Uyduruk kamulaştırma nedenleri ile topraklara ve vakıf mallarına el koydular. Batı Trakya ve adalardaki Türkleri açlığa, yoksulluğa, ölüme mahkum ettiler. Son kitlesel oyunu da Kıbrıs’ta yapacaklardı ama Allah’ın lütfu ve dönemin idarecileri sayesinde Kıbrıs Türkleri kurtuldu. Bütün bunları 32 yıldır AB Üyesi olan Yunanistan yapıyor…

Şimdi hem etniksever AKP hükümetine hem onun başındaki insanlara, hem de Bartholomeos’a, kilisenin avukatı Kezban Hatemi’ye, soykırım tasdikçisi Hasan Cemal’e, Mazlum – Der’e, İnsan Hakları Derneği’ne, bölücü severlere, demokrat ve liberallere, Avrupa Birlikçileri’ne, köşe yazarlarına ve de bunlara benzeyen bil cümle herkese soruyorum: Türk Adaları’nı işgal ettiği Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’ncada kabul edilen, İmam İlter Meço’yu haksız ve hukuksuz mahkum eden ve insanların çay, kahvevede soğuk bir şeyler içme hakkına (!) kötüniyetle mani olan Yunanistan’a karşı ne diyeceksiniz?

Ben bir şey diyemeyeceğinizi biliyorum ama bunu Türk Milleti’de bir kez daha görsün, duysun diye bu soruyu size soruyorum. Çünkü siz yıllardır zulme uğrayan Batı Trakya ve Adalardaki Türkler için hiç bir ses çıkarmadınız. Zaten çıkarmanızda beklenemez.

Ama ne yazık ki Türk Milleti halen sizi adam zannediyor. Belki bu vesile ile sizin ne mal olduğunuzu anlar.

Biz Türkiye Türklerinin, uç beyi vazifesi gören Batı Trakya ve Adalardaki Türklerin sesi olmak gibi bir zorunluluğumuz ve görevimiz var. Bunu yerine getirmekten de bir gün bile olsa geri durmayacağız. Bu bizim arkasında namaza durduğumuz İlter Meço’ya ve Türk Gençler Birliği’nin bahçesinde birlikte çay içtiğimiz Gümülcine’li kardeşlerimize, karşılığı hiç bir zaman ödenemeyecek olan borcumuzdur.

Hicret 2012 – 2

Mekke Müslümanları hicret ayeti gelince;

Adeta müşriklere şöyle dediler.

Lanet olsun

Allah sizi bildiği gibi yapsın.

Bağ bahçe mal mülk sizin olsun.

Alın gözünüze sokun.

Zehir zıkkım olsun.

Yiyerek de çıkaramayasınız.

Hepsini size bırakıyoruz.

İnancımızı rahat yaşayabilmek için memleketimizi terk ediyoruz.

Blöf yapmıyorlardı.

Sadece bağ ve bahçelerini değil

Anne babasını

Eşini ve çocuklarını

En yakınlarını ve en sevdiklerini

Terk edip gidiyorlardı.

Bundan daha büyük fedakârlık olabilir mi?

Onlar bütün dünyalıklarını terk ederken

Biz helal haram demeden dünyalık kazanabilmek için ne taklalar atıyoruz

Günümüz Müslümanları yalanı ve haramı terk edebiliyor mu?

Yâda yüzde kaçı terk ediyor?

Günümüz Müslümanlarının hicreti günahları terk edebilme olayıdır.

Şeytani karakterden uzaklaşma âdemi karaktere yaklaşma olayıdır

Yani tövbe edebilme ve tövbesinde durabilme olayıdır

Yani nefsi emareyi terk edebilme olayıdır.

Ehli kıble cami ve cemaat ehli olan biz günümüz Müslümanları

Nefsi emareyi terk edip günahlarımızdan hicret etmek zorundayız

İstisnalar hariç günümüz Müslüman’ının dinini öğrenmek ve yaşamak gibi bir derdi yok

Yanlışta olsa ki çoğu yanlış ve hatalı

Bildiklerim ve yaptıklarım bana yeter anlayışında

Bugün insanların İslamı öğrenmek ve yaşamaları için hiçbir maddi ve manevi fedakârlığa ihtiyaçları yokken cemaat ehli kaç Müslüman namazını usulüne uygun kılmasını biliyor ve kılıyor.

Ama günümüz müslümanı dünyevi nimet kazanmak için her türlü fedakârlığı yapıyor

Evet, hicret fedakârlıktır.

Madde ve maddiyattan fedakârlıktır

Ama doğru yerde ve doğru zamanda

Hicret hakkın olmayanı terk etmek

Hakkın olandan vazgeçmek

Şeytandan uzaklaşmak ve Rabbine yaklaşmaktır.

Günümüz Müslümanlarının elbette fedakâr olanları çok.

Onlara haksızlık yapmamak lazım.

Bunca hayır hasenat işi de bu fedakâr Müslümanlar aracılığıyla yürütülüyor

Fedakârlık sadece maddi olmaz

Zamanından ve istirahatından fedakârlıkta önemlidir.

Bütün fedakârlıklar eşini çocuklarını ve sevdiklerini geride bırakmanın yanında devede kulak misali bile değildir

                                                       Devam edecek

İdareci ve Yöneticiler

 

Büyük için küçüğün hiçbir zaman hor görülmemesi gerekir.

İnsan için “büyük” bazen kendisi olabilmektedir. Bu en tehlikeli olandır.

Hz. Ali bütün valilerine gönderdiği tavsiye mektuplarında devlet malının millet malı olduğu asla kendilerine ait mallar olmadığını sert bir dille anlatmıştır. Makamlarının dahi millete ait olduğunu söylemiştir.

Alış veriş tek taraflı olamaz. Çünkü adı üzerinde “alış” “veriş” eğer işin içine kurnazlık, bencillik ve çarpma, çırpma girerse bu hadise sadece “alış” olur.

Yönetici devlet malını kullanırken nasıl adaletle taksimat yapacağını bilmelidir. Toplumun idareciyle ilgili yaklaşımlarından bir “yesin kardeşim, ama biraz hizmet de etsin” şeklindedir.

Bu laf genelde belediye başkanları için söylenir. Aslında işin esası şudur yemesin kardeşim yemesin.

Nasıl yiyebilir milletin parasını o paranın içinde öksüzün yetimin, itilip kalkılmışın hakkı var. O paranın içinde ülke savunmasına harcanacak giderler var.

Yapılan haksızlıkların yetim hakkı yiyenlerin Allah tarafından karşılıksız kalmayacağına inanmak gerekiyor.

Bu yüzden halkı aşağılamak kin tutmak ve hakkından bir tane fazlasını almak idareciler ve yöneticiler için ne kötü bir şey.

Herkes günahlarının bedelini ödeyecek, ektiğini biçecektir. Bunu bilen yönetici kimseye kızmaz, gücenmez kimseyi aşağılamaz, hor görmez, kimseyi haksız yere itham etmez, kimseye kin tutmaz.

Hareketlerimiz “sevgi” “adalet” ve “inanç” tarafından yönlendirildiğinden en az gayret harcanır. Çünkü insan devamlılığını sevgi maneviyat enerjisi ile sürdürür günah ve bencillikler insan enerjisini tüketir.

Epiktetos diyor ki;
Ölüm var, o halde neden başkalarının hakkını yersin?
Ölüm var, o halde neden efendilik havasına girersin?
Ölüm var, o halde neden hakkıyla idare etmezsin?
Neden ilahlık taslar, despotluk yaparsın?

Sevginin kaynağı, millete olan adaletin kaynağı hakikatte aranmalıdır.

Hz. Mevlana şöyle diyor; “Dürüst ol, adil ol, hakça düşün, içinden gelen sesin öne çıkardığı değerleri koru. Hayatta bir şeyleri korumak için ayakta kalmazsan her şey seni düşürür”

“Kendini tanı” diyor. Sokrates “Adalet” dediği için yargılandı. Baldıran zehiri ile ölüme mahkûm edildi. Binlerce yıllık tarihin tozlu sayfalarında onun gibi yüzlerce bilge “hakikat” uğruna ölümden korkmadı.

Asırlar önce şöyle demiş Sokrates, özellikle idareciler, yöneticiler iyi okumalı bu sözü; “Kendi içinde yolculuk yap kalbin, gönlün, vicdanın ne diyor? Neyi öne çıkartıyor? Dünyaya şuurlu bakmanın yolu başta bu iç yolculuktan geçiyor”

Hz. Ali bir devlet adamı olarak şu nasihatleri veriyor. Unutma insan doğduğu gün ağlar: O esnada başkaları gülüyordur. Öyle yaşa ki öldüğün gün, gülen sen ol ağlayan halk olsun.

 

 

Türkiye’yi Bölme Orucu

0

 

 

Açılım teranesi ile Habur sınır kapısında pkk’lılara yapılan jest le birlikte anarşi hızla iyice tırmandı. Durmak bilmeyen tuzaklar, baskınlar, öldürmeler devam ediyor. Askerlerimiz, polislerimiz, sivillerimiz hükümetin aldığı yanlış kararlarla, anarşistleri yüreklendirerek, öldürmeler, bomba tuzakları, şehirlerde eylemler hergün katlanarak devam ediyor. Şimdi ise ölüm oruçları ile Türkiye köşeye sıkıştırılmaya çalışılıyor.
PKK’nın Ankara’daki temsilcileri siyasi kanadı, tüm Dünya’daki, Türkiye’deki ve Avrupa’daki hain odaklarla birlikte, Türk Milletine düşman olan herkesten aldıkları destek ve güç sayesinde şimdilerde daha ileri adımlar atmaya başladılar. Günlerce yapılan açlık grevlerini daha da körükleyerek Türkiye’nin başına yeni çoraplar örme planları iyice hızlanmış durumdadır. PKK’nın meclisteki uzantıları var güçleri ile MHP hariç, diğer partilerin içinden de açık ve gizli destekler bulabilmektedirler. CHP’nin bazı teşkilatlarından dahi(İstanbul örgütü vb.) ölüm oruçlarına destekler verilmektedir. Atatürk’ün kurmuş olduğu bu önemli partimizden bazı insanların, bölücü örgüt üyelerinin yaptığı ölüm orucu eylemlerine destek vermeleri düşündürücüdür!!!
PKK’nın siyasi kanadı isteklerini iyice her kanalda ortaya koyarak: Ana dilde eğitim, anadilde savunma ve Öcalan’ın önce ev hapsine daha sonra da serbest bırakılmasına kadar varan istekleri gündemi meşgul etmekte, Türkiye’yi sinir olarak germektedir. Hükümetin Doğu ve Güney Doğuda oya tahvilden dolayı bürokratların ve istihbarat yetkililerin katıldığı Oslo’daki görüşmelerde, teröristleri taraf kabul ederek, onları haklarını almaya çalışan halkın temsilcisi olarak kabul etmeleri, kısaca pkk’yı yasallaştırıyor.

Federasyon istekleri ile iyice hızlanan bu süreç Türkiye’yi bölünme eşiğine sürüklemektedir. Hatta hükümetin meclise getirdiği Büyükşehir yasa tasarısı eğer gerçekleşirse bölücüler önemli bir mevzi daha kazanmış olacaklardır. Muhalefet partilerinin bu tasarıyı engellemek için ellerinden geleni yapmaları lazımdır. AKP içinde bu tasarıya karşı olan çok fazla milletvekili olduğunu herkes biliyor, fakat kararlar tek kişi tarafından alınıp uygulandığından dolayı bu vekiller su yüzüne çıkamamaktadırlar. Bu yürekliliği gösterecekler elbette vardır, ancak şahsi gelecekleri demek ki ülkeden daha önemli gözüküyor!
BDP’nin yukarıda izah ettiğimiz istekleri, hükümet sözcüsü tarafından da gündeme getirilmiş, bu isteklere bakılacağı, olumlu katkı sağlanacağı babındaki cümlelerle ABD’ninde ortaya koyduğu ve Türkiye’ye kibarca bunları yapın dediği tezlere, ılımlı bakıldığı deklare edilmiştir. Bugün Ergenekon’dan yargılananlar içinde suçsuz insanlarda vardır. Ancak öğrendik ki Şemdin Sakık’ın dahi ifadesi ve görüşleri alınıyor şu an, ne kadar acı bir durum! Şemdin Sakık ile Eski Genel Kurmay Başkanı Başbuğ aynı karede, Apo’yu alıp Türk yargısına teslim eden Engin Alan aynı karede… Şemdin Sakık’ın Türk askeri için hiç iyi birşey diyeceğini düşünmek saflığın, komikliğin zirvesi değil midir?
PKK’ya ne kadar taviz verirseniz verin, onlar daha fazlasını isteyecektir. Oslo görüşmelerinde bulunduğu söylenen belgelere göre, İngiltere’nin tanık ve arabulucu rol oynadığı toplantıda, PKK’ya büyük sözler veriliyor. Onlar; PKK’nın iki boyutu olduğunu göremiyorlar, yada kasıtlı görmezlik yapıyorlar. Ülkemizi bölerek PKK’yı tatmin edeceğini sanıyorlar. Oysa terörü sürdürerek beslenen PKK Holding’inin yöneticileri, silah bırakarak güçlerini yitirmek istemezler. Elbette, PKK’nın siyasi boyutu olan partinin yönetici ve milletvekilleri, terörün siyasi rantından yararlanmaktadırlar. Onlar, terörün sona ermesini isteseler bile ki, terörün sürmesi onların da yararınadır, bunu dağdakilere anlatamazlar. Uyuşturucusuyla, silah ticaretiyle, mazot kaçakçılığıyla ve dağda yaratılan önemli bir yönetici potansiyeli ile böylesine çıkarlar sağlayan bir örgüt kendini yok etmez. Hükümet bunları iyi hesap etmelidir…
Ölüm oruçlarını masum göstererek hükümeti PKK’nın istekleri yönünde zorlamak, bu yönlü kararlara sıcak bakmak hainliğin ta kendisidir. Yıllardır Ülkemizi savaş alanına çeviren, insanlarımızı Türk-Kürt demeden acımadan öldüren, öldürmeye devam eden, ülkemizi bölmeye çalışan, huzurumuzu bozan bu hain bölücülerin oyunlarına gelinmemelidir.

Meclisteki ölüm oruçlarını destekleyen tüm milletvekilleri, bürokratlar, diğer partilerdeki gizli yandaşlar onlar niçin ölüm orucu tutmuyorlar? Öcalan neden ölüm orucu tutmuyor? Bulmuşlar cahil insanları piyon olarak kullanıyorlar. Vatan hainlerine idam cezası konsun diyemeyen ve mecliste(Sadece MHP vatan hainlerine idam konsun yönünde mecliste oy kullanmıştır.) idam kaldırılsın diye oy kullananlar, bu kararlarının yanlışlığını şu an hala anlamadılar mı acaba? Adamlar ölüm orucu mu tutuyor, bırakın tutsunlar, hatta milletvekilleri, belediye başkanları da tutması lazım, Öcalan da tutması lazım… Belki …….. daha iyi bir sonuç olurda Türkiye nefes alır…

 

Osmanlı Tımar Sistemi Üzerine Bazı Düşünceler

 

Osmanlı Devleti’nde, Miri Toprak Sistemi’nin esasını Tımar Sistemi oluşturmaktadır. Tımar, Osmanlı Devleti’nden önce var olan bir sistemdir. Belirli bir görev karşılığı ve devlete yapmış olduğu iyi hizmetlerinden dolayı kişilere tahsis edilen ve senelik geliri yirmi bin akçeye kadar olan dirliklere tımar, kendisine böyle imkanlar sağlanan kişiye de sipahi denmektedir.

Tımar Sistemi, Osman Gazi ile birlikte başlamış, Kanuni Sultan Süleyman döneminde en üst seviyeye ulaşmış ve 1839 tarihinde, Tanzimat Fermanı’yla ortadan kaldırılmıştır. Tımar Sistemi’nin en önemli özelliklerinden biri, tımar topraklarından faydalananların, bu topraklardan ancak geçici olarak yararlanmaları hususudur. Bu husus, toprağı işleyenlerin durumlarına göre belirlenmektedir. Tımar Sistemi’nde iki taraf mevcut olup, bunlar sipahi ve reayadan ( köylüden ) oluşmaktadır. Birbirlerine karşı münasebetleri, kanunlarla düzenlenmiştir. Ne sipahi ve ne de reaya, bu toprakların mülkiyet hakkına sahip değildir.

Mülkiyet, ancak devletindir. Reaya, bu toprakları işlediği müddetçe tasarruf hakkına sahiptir. Sipahi ise devletin memuru sıfatıyla, reayadan lüzumlu olan vergileri toplamakta, barış zamanında köylerin asayişini sağlamakta, harp sırasında ise askerleriyle (cebelüleriyle) birlikte, padişahın emrinde harbe katılma sorumluluğundadır. Bu sistem ile devlet, büyük bir masrafa girmeden askeri kuvvet oluşturmuş ve iktisadi hayatın güçlenmesinde çok büyük faydalar sağlamıştır. Zaman içinde tımar sisteminin bozulmasıyla birlikte, Osmanlı ordu düzeninde de bozulmalar olmuş ve bu durum; Celali İsyanlarının doğmasında önemli rol oynamıştır.

Osmanlı Tımar Sistemi’yle Selçuklu Devleti’nde ve bazı İslam ülkelerinde görülen İkta Sistemi arasında önemli benzerlikler vardır. Ancak İkta Sistemi’nde, savaşa asker göndermek mecburiyeti yoktur. Bu sistem, bazı değişikliklere uğrayarak Osmanlı Devleti’nde Tımar Sistemi adını almıştır.

Osmanlı Tımar Sistemi’yle Batı Feodal Sistemi’ni karşılaştırdığımız zaman, birbiriyle ilgisinin olmadığı görülür. Tımar Sistemi’nde reaya hürdür. İşlemiş olduğu toprağı bırakarak başka bir yere gitme hakkına sahiptir. Batı Feodal Sistemi’nde serf hür olmayıp köle durumundadır. Sipahi toprağın sahibi olmayıp, onu ancak devletin adına reayanın tasarrufuna vermekle yükümlüdür. Feodal Sistemi’nde ise, toprak senyörün mülküdür. Feodal Sistem, bir idari, askeri ve sosyal yapıdır. Tımar Sistemi ise, bir toprak rejimi, bir vergi sistemi ve aynı zamanda önemli askeri ve idari yönleri de olan bir sistemdir. Tımar Sistemi’nde devletin gücü hakim, Feodal Sistem’de devletin gücü yok denecek kadar az. İşte  bu açılardan bakıldığında, Osmanlı Tımar Sistemi’yle Batı Feodal Sistemi arasında çok büyük ayrılıklar vardır.

Osmanlı Tımar Sistemi’ni Asya Tipi Üretim Tarzı’yla da ilişkilendirmek mümkün değildir. Çünkü, Osmanlı Devleti’nde Pazar mevcut tu. Asta Tipi Üretim Tarzında Pazar mevcut olmayıp, mülkiyet hakkı da yoktur. Toprak mülkiyetinin varlığını kabul etmemek, düşünce yönünden sakat bir yaklaşımdır.

 

 

Korku İle Ümit Dengesi

 

İslam kaynakları inanmış bir Müslüman’ın havf ile reca yani korku ile ümit arasında bir denge sağlaması gerektiğini bildirmekte. Bu konuda bir hadis-i şerif şöyle: “Müminin ümidiyle korkusu tartılsaydı birbirine tam denk gelirdi.” (Beyhakî; Ahmed)

Kısaca, “Korku halinde kulun Allah’tan ümidini kesmemesi, ümit halinde de Allah’ın gazabından emin olmaması gerektiği” ifade edilir.

Korku ile ümit dengesini sağlamak Allah’a karşı iyi bir kul olmanın vasfı olduğu gibi, Türk Milletinin bir mensubu ve Türkiye Cumhuriyeti’nin bir vatandaşı olarak da korku ile ümit dengesini sağlamak mecburiyetini hissediyorum.

Biliyorum ki, ümitsizlik mücadele, dayanma ve direnme gücümüzü kaybettirirken, aşırı ümit ise eksik ve kusurlarımızı görmememize sebep olur.

*****

Türkiye’nin içinde bulunduğu şartlarda korku ve endişelerimizin ağır basmasına yol açan çok önemli gelişmeler olduğu gibi, ümitlenmemiz için de mevcut bir kısım başarılarımızın ve daha önemlisi çok ciddi potansiyelimizin olduğu da muhakkak.

Bölücü terör örgütünün uzantılarını her gün Türk Milletine meydan okumalarını seyretmekten, gelen şehit haberlerine (bugün de 5 şehidimiz var) üzülmekten ve bunlardan da ağır gelecek şekilde hükümet mensuplarının “bak istediğiniz her şeyi yapıyoruz, lütfen açlık grevini sürdürmeyinşeklindeki pes etmiş ve yalvaran tarzda konuşmalarını dinlemek endişelerimizi artırmakta…

İmralı’daki teröristbaşının talimatıyla başlatılan ve istenilen siyasi talepler karşılanınca yine aynı kişinin talimatıyla sona erdirilen açlık grevleri karşısında, hükümetin tavrı milletimizde askerimizin başına çuval geçirilmesi benzeri bir travma yarattı.

İmralı’daki mahkûmun hapishaneden terör örgütünü yönetmesine izin verilmesine kahrolup, devletin teröristleri muhatap alarak Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının ve kanunlarının nasıl olması gerektiğini pazarlık etmesinden ümitsizliğe kapılmaktayız.

Bundan yüz yıl önce büyük bir felaket yaşadık. 15 günde Balkanları yani şimdiki vatan coğrafyamızın beşte biri kadar toprağımızı ve 1,5 milyon insanımızı kaybettik, daha da fazlası göçmen oldu. Bu facianın yüzüncü yılında “bize bir şey olmaz” zihniyetiyle, “özgüveni olan devletler böyle yapar” diyerek, memleket topraklarının yüzde onunun yabancılara satışına (hem de karşılıklılık ilkesini kaldırarak) izin veren kanunu çıkardık.

Hükümetin büyükelçilere “topraklarımızı pazarlayın” talimatı, şimdiden belli şehirlerde yoğunlaşan yabancıların alımları karşısında vatanımızın geleceğini düşünüp korkmaktayız.

TBMM’de, terör örgütü ile “Oslo görüşmelerinde” mutabakat sağlandığı söylenen konularda, peş peşe kanuni düzenlemeler yapılması canımızı yakmakta.

Yeni çıkarılan Büyükşehirler Kanunu ile BDP’nin güçlü olduğu illerde özerk eyalet sisteminin oluşmasına idari zemin hazırlandığından endişeleniyoruz.

İktidar partisi sayısal çoğunluğunu kullanarak “ana dilde savunma hakkı” adı altında “Türkçe bilenlere de istediği dilde savunma hakkı” veren kanunu çıkardı. Şimdi de “kamu hizmetlerine ana dilde erişim hakkı” verme hazırlığı ile de BDP/PKK kanadının alan hâkimiyetinde olan bölgelerde Türkçeyi ikincil dil haline getirme yolu açılmakta. Bir sonraki adımı düşünerek “bölünmekten” korkmaktayız.

Suriye ile savaşın eşiğine gelinmesi, diğer komşularla ve İsrail ile yaşanan gerilimlerin bölünme riskini artırdığını görmekteyiz.

Bazıları bana evhamlı diyecek ama bölünmekten daha da vahim olarak bir beka meselemiz bile gündemde. Çünkü “yeni anayasa” çalışmaları kapsamında Cumhuriyet’in kuruluş felsefesi tartışılmakta. Sanki mevcut devletimizi yıkılıp yeni bir devlet kuruluyor. Kurucu iradenin temel tercihleri olan “milli ve üniter devlet, dini grupların (ve ordunun) siyaset dışında tutulması, bağımsızlık anlayışı, vatandaşlık tanımı vd. konularda bambaşka bir anlayışla anayasa yapılmaya çalışılmakta. Devletin adı ve kurucu unsuru olan Türk adı bile anayasadan çıkartılmak istenmekte.

*****

Korku ile ümit arasındaki dengeyi nasıl sağlayacağımı bilemiyorum.

Şahsi meselelerim olsa idi “Allah var gam yok” der geçerdim. Meselelerimin çözümü için özgüvenimi sağlam tutarak daha fazla gayretle çalışırdım.

Tevekkül içerisinde ama “deveyi sağlam kazığa bağladıktan sonra” kendimi Allah’a emanet ederek “huzur” soluklanırdım.

Necip Fazıl mısrasıyla kendime tembihlerdim: “Tohum saç, bitmezse toprak utansın.

 

Ancak kendi etki alanımın dışında kalan yani sadece devlet yöneticilerinin milletine güvenen, basiretli ve cesur politikaları ile çözümlenebilecek meseleler bunlar.

*****

Dünyayı ekonomik kriz sallarken bu alandaki sıkıntıları asgari seviyede tutmak, ortalama yıllık yüzde 5′ lik geleneksel kalkınma hızı içinde kalkınmaya devam ediyor olmak, bütünlük ve bekamıza dair korku ve endişelerimizi dengelemeye yeterli değil.

Aklımla korku ve ümitlerimi dengeleyemiyorum. Korkularım ağır basıyor.

Bu kadar olan biteni gördükten sonra “hikmet-i hükümetten sual olmaz” veya “bizi yönetenlerin bir bildiği vardır” da diyemiyorum.

Bizi yönetenlerin aklını ve mevkiini değiştirmek de benim elimde değil.

“Kurtuluş Savaşı yıllarındaki ahval ve şeraitten daha elim bir vaziyette” olmayışımız da beni teselli etmiyor.

Çünkü bu savaşı veren atalarımızın ödediği bedeli bu nesil ödememeli diye düşünüyorum.

Ancak etki alanım içinde mücadele ve direnme gücümü kaybetmemek için ümide ihtiyacım var.

Ümidimi artırabilmek için, atalarımızın yaptığı gibi, duvara “Bu da geçer Yâ Hû” levhası asıp müsekkin (teskin edici ilaç) niyetine günde en az 33 defa okumayı deneyeceğim.