25.5 C
Kocaeli
Pazar, Ağustos 9, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1042

Özcan Pehlivanoğlu’nun Yenises Dergisi’ne verdiği röportaj…

 

Mehmet AKSOY YENİSES Dergisi Sorumlu Yazı İşleri Müdürü
www.yenisesonder.com /m.aksoy_33@hotmail.com
YENİSES: Sayın Başkanım; Öncelikle Rumeli, Balkanlar ve Batı Trakya kavramlarını biraz açabilir miyiz?

PEHLİVANOĞLU: Rumeli, Balkan , Trakya ve Batı Trakya kavramları birbirine karışmıştır. Aslında bu kavramlar hepsi bir bütünü ve o bütünün içindeki parçaları ifade eder.

Bu kavramlar üzerinde yaratılan ayrıştırıcı tartışmalar yüzünden Balkanlardan anavatana göç etmek zorunda kalan muhacirler arasında kafa karışıklığı yaratılmış ve bu sebeple de muhacirlere kucak açan Anadolu Türkleri’de meseleyi kavramakta zorlanmışlardır.

Rumeli, Osmanlı Türk İmparatorluğu’nun idari sisteminde bölgeye verdiği isimdir. Balkan ise öz türkçe bir kelime olup, dağlık, yeşillik ve suyu bol anlamındadır.

Beş bin yıldır bu coğrafyada bulunan Türk Milletinin vatanlaştırdığı topraklara koyduğu ad “Balkanlar”dır. Uluslararası terminolojide de bölgenin adı “Balkanlar”dır. Ancak küresel güçler Balkanlar adını silmek için bölgeyi “Güney Doğu Avrupa” olarak adlandırmaktadır.

Trakya ise bahsettiğimiz Balkan topraklarının içinde yer alan bir parçaya verilen addır. Batı Trakya’da bu toprak parçasının Yunanistan ve Bulgaristan’da kalan kısmıdır.

Doğu Trakya ise bizim İstanbul, Tekirdağ, Kırklareli, Edirne ve Çanakkale ilimizin bir kısmını içine almaktadır. Trakya doğusu ve batısı ile bir Türk toprağıdır. Bu nedenle Rumeli veya Balkanlar deyince, İstanbul ve Marmara’nın batı kıyılarından Viyana kapılarına kadar uzanan geniş bir coğrafyayı anlamak lazım…

YENİSES: İstanbul’dan daha önce fethedilerek Osmanlı Cihan Devletinin sınırlarına dâhil edilen ve Evlad-ı Fatihanın yaşadığı Balkanların Türk tarihindeki yeri ve önemi nedir? (Tarih, kültür, medeniyet açısından)

PEHLİVANOĞLU: Bir defa önemli bir yanlışı düzeltmek gerekiyor. Balkanlar Osmanlı Türk İmparatorluğu döneminde fetih edilmiştir. Süleyman Paşa’nın 1352 yılında Çimpe Kalesi’ni fethi bunun başlangıcı olarak kabul ediliyor. Ancak Türklerin Balkanları Türkleştirmesinin tarihi yaklaşık beşbin yıl öncesine gidiyor.

Ön göçlerle kuzeyden Avrupa’ya ve Balkanlara gelen Türkler, bu topraklarda onlarca devlet kuruyor. Onun için Balkanlarda Türklerin tarihini Osmanlılarla başlatmak büyük bir yanlıştır. Peçenek, Kuman , Oğuz, Çepni, Kıpçak, Avarlar, Tatar gibi Türk boyları ve Türk oldukları şüphe götürmez olan Bulgarlar ve Hunlar, Osmanlı’nın bu topraklara gelmesinden binlerce yıl evvel bu toprakların sahibi konumundadır.

Osmanlı Türk İmparatorluğu’nun bu topraklara gelişi kardeşleri ile buluşması mahiyetindedir. Onun için fetih çok kolay sonuçlanmış ve Osmanlı Balkanlarda 600 yıl civarında hükümran olmuştur. Ancak Osmanlı’nın Balkanlardan çekilmesi ile Türk varlığı, bu topraklarda nihayetlenmemiş ve onca bitip tükenmez saldırıya rağmen günümüzde de varlığını olanca gücüyle sürdürmektedir. Bu da bize Türk varlığının, Balkanlarda nasıl bir köklü güce dayandığını göstermektedir.

Türklerin yürüyüşü daima batıyadır. Bu nedenle Türkler, milli mefkureleri sonucu Avrupa’ya ve Avrupa’nın bir parçası olan Balkanlara gelmişlerdir. Türkler bu mefkurelerinden vazgeçmedikleri sürece Balkanlarda ve Avrupa’da var olmaya devam edeceklerdir. Bu sebeple Türkler, Balkanlarda büyük eserler bırakmışlardır. Ancak Balkanlarda Türk varlığını silmeyi kafasına koymuş olan haçlı zihniyeti bu eserlerin çoğunluğunu yok etmeyi başarmıştır. Osmanlı Türk dönemine ait eserlerde aynı akibete uğramasına rağmen, ayakta kalanlar Balkanların ne kadar Türk olduğunu anlatmaya yetmektedir. Ayrıca Türk kültürü ve Türk dili Balkanlarda en kılcal damarlara kadar sinmiştir.

Yapılan arkeolojik, etnografik ve sosyolojik çalışmalarda Türk kültürünün hakim ve baskın bir kültür olarak yaşadığını, günümüzde de çok net olarak görüyoruz. Ayrıca Balkan nüfusunun yüzde yirmibeşinin Müslümanlardan oluştuğunu bilirsek ne ile karşı karşıya olduğumuzu daha iyi anlayabiliriz. Balkanlardaki Türk ve akraba topluluğumuz oluşturan Müslümanların, dini ve milli günlerde on binlerle ifade edilen kalabalıklarla bir araya geldiğini öğrenirsek, Balkanlarla olan mili ve dini bağımızı daha iyi anlarız diye düşünüyorum.

YENİSES: Balkanların jeopolitik ve stratejik açıdan dünyadaki konumu ve önemi?

PEHLİVANOĞLU: Balkanların stratejik önemini anlatmanın günümüzde pek bir değeri olduğunu zannetmiyorum. Çünkü bu önem herkes tarafından ve Türk aydınlarınca da kabul edilen bir durumdur.

Artık yapılması gereken bu önemli coğrafyada Türk Milletinin ve akraba topluluklarımızın (Boşnak, Arnavut, torbeş, pomak, goralı, çingene vs.) varlığının korunması ile ecdatın binlerce yıllık müktesebatına sahip çıkılmasıdır. Bu Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığının sürdürmesi açısından da elzemdir.

Küresel güçler ile bu güçleri arkalayan devletlerin her zaman Balkanlar üzerinde hesapları olmuştur. Bu sebeple Balkanlar Osmanlı’nın gücünü yitirmesi ile işgallere uğramıştır. Bu işgallerin başlıca sebebi Balkanların yer altı ve üstü zenginliklere, su kaynaklarına ve geniş tarım alanlarına sahip olmasıdır.

Son dönemde de ABD bölgede varlığını artırarak geliştirmektedir. AB’de Bulgaristan ve Romanya’yı tam üyeliğe kabul ederek siyasi bir atak yapmıştır. Romanya sınırları içinde yer alan uçsuz bucaksız Tuna Ovası’nın, AB içinde Fransa’dan sonra en büyük tarım arazisi olduğu bilinirse Balkanların önemi anlaşılır diye düşünüyorum.

Askeri açıdan da Balkanlara sahip olmak dünyanın geniş bir bölgesini kontrol altında tutmak demektir. Bu sebeple ABD dünyadaki en büyük askeri üslerinden birini Kosova’da kurmuştur.

YENİSES: Fetihlerle Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslamlaşmasında büyük bir misyon yüklenen Gönül Erleri Alperen ve Gazi dervişlerin Balkanların Türkleşmesinde ve İslamlaşmasında da fonksiyonları olmuş mudur? Örnekler verebilir misiniz?

PEHLİVANOĞLU: Gazi dervişlerin ve Alperenlerin Balkanlarda Türk ve İslam varlığının pekişmesinde en önemli etkenlerden biri olduğu tartışmasız bir tarihi gerçektir. Ben kendimde bir Türk olmama rağmen, Türkleri her zaman asimilasyona yatkın bir millet olarak görmüşümdür. Bunu Balkanlarda görmek çok olasıdır.

Balkan nüfusunun neredeyse tamamına yakını Türk kökenlidir. Ancak dillerini ve dinlerini unuttukları için kendilerini başka milletlerin ferdi olarak görmeye başlamışlardır. Gazi dervişlerin ve Alperenlerin en önemli rolü Balkanlara Anadolu’dan göç edenler ile Balkanlarda yaşayan Türklerin dil ve dinlerini unutmamalarını ve unutanlara hatırlamalarını sağlatmalarıdır. Sarı Saltuk bunun en bariz örneğidir. Bir efsane olarak Balkanların her yerinde yaşamakta ve her dine mensup insan tarafından saygı ile anılmaktadır.

Örneğin Bulgaristan’daki Demir Baba da aynı özelliklere sahip bir derviştir. Türbesi ve dergahı her yıl yapılan ve yaklaşık otuz bin Türk’ün katıldığı anma toplantılarına katılmak suretiyle, mutlaka her Türk tarafından görülmelidir. Niye görülmelidir diyorum, çünkü söz bazı şeyleri anlatmaya kafi gelmez… Bunlar gibi yüzlerce örnek vardır ve Balkanlardaki Müslüman Türkler bu gazi dervişleri ve alperenleri günümüzde de hakkıyla anmaya çalışmaktadır. Ayrıca tarikatların varlığı ve önemi Balkanlarda daha iyi anlaşılır.

Türk varlığı Balkanlarda Halveti, Rıfai, Mevlevi tarikatları başta olmak üzere diğer tarikatlar ve Bektaşilik ile ayakta kalmıştır. Ancak bu, Türkiye ve Türk Milletini teslim almak üzere hareket eden günümüzdeki tarikat anlayışı ile karıştırılmamalıdır.

YENİSES: Sosyal olayları sebep ve netice bakımından, matematik ve fizik kanunları gibi mutlak olarak formüle edemeyiz, ama Müslüman Türk Milleti olarak Balkanlarda baharda doğuşumuzu; kuruluşumuzu, ulu bir çınar gibi büyüyüp dal budak salışımızı; yazın meyveye duruşumuzu; yani gelişmemizi, güzün kuruyup hazana dönüşümüzü; duraklayışımızı ve kışın ölüşümüzü; Balkanları ıstıraplarla terk edişimizi, milli tarih felsefesi açısından yorumlayabilir miyiz? Neden bunlar başımıza geldi?

PEHLİVANOĞLU: Türk Milleti tarih sahnesinde yeryüzünün gördüğü en büyük milletlerden biri hatta en büyüğüdür diyebiliriz. Bu nedenle büyük devletler kurarak, büyük bir uygarlığın sahibi olmuştur. Bu büyük uygarlık, Avrupa ve Avrupa’nın bir parçası olan Balkanlara kadar uzanmıştır.

Türk Milletinin İslam öncesi, inanç ve yaşam felsefesine bakınca, İslam’ın temel felsefesinden pek de uzak olmayan bir yaşam tarzı ve idealleri olduğunu görüyoruz. Bu Osmanlı Türk İmparatorluğu’nun kuruluşu ve gelişimi ile kendini “Cenab-ı Allah’ın nizamını cihana hakim kılmak ” olarak daha bir pekiştiriyor. Böyle bir ideali önüne koyan milletimiz, gözünü budaktan sakınmayarak, gereğini canını hiçe sayarak yapmaktan çekinmiyor. Başarıya da ulaşıyor.

Ancak Türk Milletinin üstün vasıfları olduğu gibi zafiyetleri de var. Örneğin rahata ermek Türk Milletine hiç yaramıyor. Unutkanlık, çok büyük bir hastalık. Ayrıca aşırı güvenden dolayı tedbir almıyor. Nasıl olsa bana bir şey olmaz düşüncesinde. Bu yüzden çıktığı zirveden iniyor. Oysa bu kadar büyük özelliklere sahip bir milletin daima dünyanın hakimi olması ve dünyayı yönetmesi gerekiyor.

Onun için Türk, atalarının kendisine bıraktığı öğütleri mercekle göz altına alıp, satır satır tefekkür ederek okumalı. Böyle yaparsa hatalarını ve eksikliklerin görür, yanlışta tekrara düşmez ve çok sık yaşadığı felaketlerle karşı karşıya kalmaz.

YENİSES: Neden Balkan Faciası, Balkan Bozgunu ve Balkan Acısı? Türk tarihinde birçok mağlubiyetlerimiz ve çöküşümüz var, ama oralarda bu tabirleri fazla kullanmıyoruz. Neden özellikle facia, bozgun ve acı gibi bizi kahreden bu kavramları Balkanlarla ilgili olarak kullanıyoruz?

PEHLİVANOĞLU: Türk tarihinde zaferler olduğu gibi bozgunlarda var. Tarihçiliğimiz maalesef çok kısır. Bu sebeple ne zaferlerimizi ne de bozgunlarımızı analiz edip yorumlayabiliyoruz. Ancak bir millet geleceğine sahip olabilmek istiyorsa bunu yapabilmeli. Balkan faciası ya da bozgunu henüz çok yeni… Daha henüz unutulmadı ve unutturulmak istenmesine rağmen bir direnç sebebiyle unutturulamadı diyelim. Ama Balkan Savaşları gerçekten bir bozgundur. Dönemin tüm yazarçizerleri bunun bir bozgun ve utanç olduğu konusunda birleşmişlerdir.

1.500.000 milyon insanımız hayatını ve devletimizde 15 gün içinde 168.000 kilometrekare toprağını kaybetmiştir. Milyonlarca insanımızda Anadolu’ya göç etmek zorunda kalmıştır. Türk tarihinde yaşanılan bozgunların ve utançların unutturulma nedenlerinden en önemlisi, Türklerin tarihte yaşananlardan ders almayarak yeni bozgunlara tedbirsiz yakalanmasını sağlamaktır. Kanaatime göre başına gelen rezillikleri anlatma konusunda bu kadar ketumiyet içinde olan başka bir millet daha yeryüzünde yoktur.

Tarih açısından yakın bir süreç olarak kabul edilecek olan Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı, İstanbul ve Anadolu’nun işgali sırasında yaşananlar ve daha dün Kıbrıs’ta başımıza gelen rezillikler Türk Milletine anlatılmamıştır. Bilenlerimiz ise derin bir sessizliğe bürünmeyi tercih ederek, bu davranışlara maruz kalan milletimize bunları anlatmayı zul olarak görmüşlerdir. Ben zaferlerin iyi anlaşılması ve bozgun ile utançlarla da yüzleşilmesi gerektiğini düşünüyorum…

Bu yıl Balkan Savaşları’nın (1912-2012) 100.Yılıdır. Yine Balkan Savaşları hakkıyla anılmıyor ve bu bozgunla yüzleşilmiyor. Bunun ayıbı da hepimize ait. Bana göre ecdadın kemikleri sızlıyor.

YENİSES: 250 bin şehit vererek düşmana geçit vermediğimiz Çanakkale üzerinde hassasiyetle durulurken, 1 milyon 500 bin Türk çocuğunun telef olduğu Balkan Bozgunu üzerinde niye duyarsız davranıyoruz? Bu konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

PEHLİVANOĞLU: Bunun en önemli nedeni içimizdeki gafil ve işbirlikçi hainlerdir. Balkanlar Avrupa’da olduğu için, Avrupa’daki Türk varlığı unutturulmak ve yok edilmek istenmiştir. Oysa biz AB’ye girmeye çalışıp kendimizin Avrupalılığını ispata çalışıyoruz. Halbuki Balkanları bilirseniz binlerce yıldır Avrupalı olduğunuzu da olduğunu bilirsiniz.

Ayrıca Balkan Savaşları’nda meydana gelen hadiseler Türkler açısından inanılmaz gaflet ve ihanet örnekleridir. Bunlar öğrenilirse yeni gafletlerin ve ihanetlerin zemin bulması mümkün olmaz. Bunlar öğrenilmemeli ki, Türk Milleti yeni ihanetlerle karşı karşıya kalsın. Bu gün Türkiye, Balkan Savaşları öncesi ve sırasında yaşanan benzer olayları ve ihanetleri yaşıyor. Eğer Türk Milleti bunları bilse ve mukayese yapabilse, bu gün yaşananlara karşı tedbir alacak. Onun için Balkan Savaşlarını ve kayıplarını bilmemeli !!!

Balkan Savaşları’nı ve sonuçlarını bilmesine rağmen bunları Türk Milletinle paylaşmayan kim varsa Türk Milletine karşı bir ihanet içindedir. Ben Çanakkale Savunmasının ve şehitlerimizin anılmasını takdirle karşılıyorum. Ancak Çanakkale Savaşı’nın sebep ve sonuçlarını da Türk Milleti çok iyi bilmelidir. Hamaset ve duygularla yapılan anmaların bizi bir yere götürmediği kanaatindeyim. Öyle olmasa Çanakkale Savaşı’ndan bir buçuk yıl önce meydana gelen Balkan Savaşlarını bilir ve Çanakkale’den altı misli fazla insan kaybettiğimiz bu savaşları da hakkıyla anardık…

Keza Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı’nı da. Böyle yapmadığımız bir gerçek. Öyleyse bu gerçek sorgulanmalı ve gerçekleri bizden kaçıranların yakasına yapışılmalıdır.

YENİSES: Balkanlarda bugün sosyal ve kültürel hayat, siyasi ve ekonomik yapı, dini ve manevi durum, Osmanlı mirası tarihi eserlerimiz ne vaziyette? Her şeye rağmen ümitvar mıyız?

PEHLİVANOĞLU: Soğuk savaşın sona ermesi ile Türk tarafı Balkanlarda bir inisiyatif alma fırsatı yakalamıştır. Daha önce de söyledim. Balkanların nüfusunun %25’i Müslümandır. Dini kıbleleri Mekke, siyasi kıbleleri ise Ankara’dır. Bu gerçek onca baskı ve zulme karşılık değiştirilememiştir. Bu fırsat devletimiz ve milletimizce değerlendirilmelidir. Devletimizin yapamadığı, yetişemediği işlere vatandaşımız koşmalıdır. Nihayetinde son 20 yıldır Türk insanı Balkanlara koşarak oradaki kardeşleri ile kucaklaşmaktadır. Bunu artırılması gerekmektedir.

Türk hükümetlerinin Balkanlardaki Türk varlığı konusunda daha milli davranmasını bekliyoruz. Balkanlardaki bütün ülkelerde Türk varlığı maddi ve manevi olarak ayaktadır. Türkler siyasette, ekonomide, sanatta, kültürde, bilimde Balkanlardaki yaşama damga vurmaya devam ediyorlar. Yeter ki, biz onların varlığından haberdar olalım ve desteklerimizi onlardan eksik etmeyelim.

Benim okurlardan bir isteğimde Balkanlar konusunda ilişkiler geliştirilsin diye Türk Siyaseti üzerinde baskı kurmalarıdır. Ne yazık ki; Türk siyasetinin çoğunluğu Türk Dünyası’na uzak siyasetçilerden oluşuyor. Ben Balkanlar ve Türk Dünyası’nın başarısı açısından çok ümitliyim. Çünkü Türk Milleti az imkanla çok iş yapmaya yatkındır.

YENİSES: Türkiye’nin Batı Trakya ile ilgili dış politikası (varsa) ne durumda? Ve ne olmalı?

PEHLİVANOĞLU: Türkiye’de Balkanlar konusundaki bir yanlış algıda “Batı Trakya Meselesi”dir. Türkiye’nin Lozan’dan bu yana Balkan politikası Batı Trakya ve Batı Trakya Türkleri üzerine şekillenmiştir. Bu yanlış bir politikadır. Böyle olunca halkımız Balkan denilince Batı Trakya’yı anlamıştır.

Halbuki Batı Trakya bizim dış politikamızda çok önemli bir unsur olmasına rağmen 550.000 kilometrekarelik Balkan topraklarında çok ufak bir yeri teşkil eder. Biz böyle bir yanlışa düşerek Balkanlardaki diğer Türk varlığını cumhuriyet tarihi boyunca ilgiden mahrum bıraktık. Batı Trakya ile ilgilenmemize rağmen Yunan tarafının bölgede yaşayan Türklere uyguladığı zulüm ve asimilasyon içeren politikalarının önüne geçemedik. Hem de Yunanistan’ın 1980 yılından itibaren AB üyesi olmasına rağmen.

Bence her Türk evladı, Lozan Anlaşması ile Yunanistan’a rehin olarak bırakılmış olan Batı Trakya Türkleri’nin sorunları ile ilgilenmeyi bir görev saymalı ve bu görevi eksiksiz yerine getirmelidir. Onlar, bana göre bizim huzurumuz için orada esirdirler.

YENİSES: Israrla üzerinde durduğunuz; Batı dünyasının ve özellikle kilise gücünün, milletimizi ve üzerinde yaşadığımız coğrafyayı bizden daha iyi tanıdığı ve ona göre strateji geliştirdiği konusunu örneklerle biraz açabilir miyiz? İşe nereden başlamalıyız ve insanlarımızı nasıl aydınlatmalıyız?

PEHLİVANOĞLU: Her Türk evladı şunu iyi bilmelidir ki; haçlı zihniyeti Türksüz bir dünya tasavvur etmekte ve bunun için bitmez tükenmez bir sabırla planlarını uygulamaktadır. Niçin böyle bir değerlendirme yaptığım aklınıza gelebilir. Balkanlarda yaşadıklarımız, bize bunu öğretmiştir. Bunun nedeni ise Türk Milleti’nin İslam’ın bayraktarı olmasıdır. Yani bir dinler savaşı vardır ve İslam’ın yenilmesi için İslam’ın korkusuz cengaveri Türk Milleti yok edilmelidir.

Dün Balkanlarda bu gün ülkemizde yaşananların altında bu neden yatmaktadır. Bu plan kilise kaynaklıdır. Balkanlarda Türk ve Müslümanları soykırıma tabi tutan planların yapımcısı ve uygulayıcısı kilisedir. Katliamların başında papaz ve piskoposların bulunması bunun en bariz kanıtıdır. Bu konuda kilisenin yani Vatikan’ın ve İstanbul’daki başpapazlığın büyük bir birikimi vardır. Onun için karşımızdaki gücü hafife almadan, karşı stratejiler üretmemiz gerekmektedir.

Ancak son dönem de ülkemizde misyonerlik ve yeni kiliselerin açılmasına gösterilen müsamaha ve de dinler arası diyalog tuzağı; Balkanlara ve en son Kıbrıs’ta yaşananlara bakarak bizi çok tedirgin etmektedir. Bu işlerden kurtulmanın ya da güçlü bir şekilde mücadele edebilmenin yolu Ankara’da Türk evlatlarının iktidar olmasından geçmektedir. Ben Türk Milleti’nin Türkiye’de iktidar olmayı başardığını düşünmüyorum.

Eğer kendi ülkenizde iktidar ve muktedir değilseniz, sınırlarınız dışında yapacağınız şeyler güdük kalmaya mahkumdur. Ben her bir Türk evladının, Ankara’da Türk Milletinin iktidarı için çalışmasının yapılması gereken en önemli birinci iş olarak görüyorum.

YENİSES: Balkanlar ve strateji uzmanlığınız yanında siyaset ve futbol hakemliği kimliğinizi de unutmayalım. Milletler mücadelesinde bir güç gösterisi olarak değerlendirdiğimiz sporu ve futbolu salt futbol olarak değerlendirmediğinizi düşünüyorum. Türkiye’yi, Balkanları ve Batı dünyasını tanıyan bir aydınımız olarak ve tecrübelerinize dayanarak, geleceğimiz olan ve yeni ufuklara yelken açacak olan gençlerimize Dergimiz YENİSES aracılığıyla ulaştıracağınız bir mesajınız var mı?

PEHLİVANOĞLU: Her Türk çocuğu siyaset yapmalıdır. Ana ve babalar çocuklarını siyaset yapmaları konusunda teşvik etmelidir. Eğer bu alanı boş bırakırsanız doğanın bir kanunu olarak boşluk birileri tarafından hem de hemen doldurulmaktadır. Türk aileleri çocuklarını siyasetten uzak tutmuştur. Bu nedenle siyaset mikro milliyetçilerin kontrolündedir. Türk gençleri siyasete girerek bunu kırmalıdır. Ben de bu anlamda siyaset yapıyorum ve halen MHP’nin Merkez Yönetim Kurulunda görevliyim…

Yaklaşık otuz yıl futbolun içinde bulunan bir kişi olarak söyleyebileceğim tek şey “futbolun afyon niteliğinde bir uyuşturucu olduğu”dur. Futbolun bu özelliği dünyanın hükümdarları tarafından keşfedilir keşfedilmez, futbol insanları uyutmak için kullanılmıştır. Günümüzde de kullanılmaya devam etmektedir. Ülkemiz onca yaşamsal sorunla karşı karşıyayken, futbolcu transferleri ile uğraşan ve takımının onbirini ezbere sayan milyonlarca insanımız vardır. Ancak bunlara ülkeniz sorunlarını say deseniz dilsiz papağan gibi susup kalırlar. İşte futbol böylesine kirletilmiş bir spor dalıdır. Gençler boş işler yerine faydalı işler ile uğraşsınlar. Türkiye’nin Balkanlardaki gibi gazi dervişlere ve ülkesine ışık olacak alperenlere ihtiyacı var. Biz futbola değil onlara bakalım…

Ayrıca gençlerimiz çok iyi eğitim almalı ve mutlaka en az iki yabancı dili iyi bilmelidir. Bir dalda çalışarak ihtisaslaşmalı ve bir gün bir vazifeye adam arandığında onu en iyi yapacak şekilde hazır olmalıdır. Yaşam felsefesini, dini ve milli yapımızdan esinlenerek oluşturmalı, kendi menfaatlerini gözettiği kadar toplumsal menfaatleri de gözetmelidir.

Nefisler mutlaka terbiye edilmelidir. Ben demeden biz demeyi öğrenmeli ve buna göre yaşamayı başarmalıdır. Gelişmeler, yarınların bu günlerden daha çetin geçeceğini göstermektedir. Türk gençleri zorlu günleri ancak böyle aşabilecektir.

YENİSES: Sayın Başkanım; vereceğiniz aydınlatıcı bilgiler için şimdiden teşekkür ederiz. Son olarak dünyanın ve Türkiye’nin yeniden şekillenmesinde basının önemi ve Dergimizle ilgili duygu ve düşüncelerinizi alabilir miyiz?

PEHLİVANOĞLU: YENİSES DERGİSİ gerçekten önemli bir misyonu yerine getirmektedir. Bu misyonun önemi gelecekte daha iyi anlaşılacaktır. Bu hep böyle olmuştur. Türkiye’mizde medya ihanetin kontrolünde olduğu için derginizin önemi çok büyüktür. Çünkü siz Türk Milleti için düşünmekte ve yazmaktasınız. Bu anlamda Türk Milleti açısından değerinize paha biçilemez. Hepimize düşen görev YENİSES DERGİSİ’ni mümkün olduğunca Türkiye’de ve Türk Dünyası’nda okunmasına katkı sağlamaktır. Ancak o zaman hedefe ulaşılabilir.

Emin olun ki; Türk Milleti’nin evlatlarından ziyade Türk Milletine düşman olanlar derginizi satır satır okumakta ve sizin öneminizi bilmektedir. Bu ayıbımızı ortadan kaldırarak hayrımıza çıkan bu yayınları okumalı ve okutmalıyız… Buradan sizin aracılığınızla bütün okuyuculara ve fikirdaşlarıma selam ve saygılarımı sunuyorum.

 

 

 

Prof. Dr. Turan Yazgan- Türklüğe Adanan Bir Ömür

 

“TÜRK DÜNYASI kavramını ilk kullanan, TÜRK DÜNYASI ARAŞTIRMALARI VAKFI’nın kurucusu, hayatını TÜRK DÜNYASI’na adayan,
son anına kadar TÜRK DÜNYASI için yaşayan, çalışan, düşünen, yüreği TÜRK DÜNYASI, TÜRK DÜNYASI diye çarpan;
Akıl, gönül ve dava adamı,
TÜRK DÜNYASI’nın bilicisi,
TÜRK DÜNYASI’nın boy boylayıcısı, soy soylayıcısı,
TÜRK DÜNYASI’nın ad koyucusu, yaşayan son Korkut Atası,
TÜRK DÜNYASI’nın aksakalı;
Hepimizin hocası;
TURAN’ın yol göstericisi,
adı ile müsemma Prof. Dr. TURAN YAZGAN Hocamız Hakkın rahmetine yürümüştür.

TÜRK DÜNYASI’nın başı sağolsun, yattığı yer nurla dolsun, ALLAH rahmet eylesin.”

******

Vefat haberi http://www.turan.org.tr/ sitesinden bu şekilde duyurulan Prof. Dr. Turan Yazgan Fatih Camiinden binlerce seveni tarafından ebediyete uğurlandı. Bu internet sitesi merhum Hocamızın 32 yıldan beri faaliyetini sürdüren Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı‘nın faaliyetlerinin tanıtımı için kurulmuş bir site.

Genel Başkan sıfatıyla Turan Hocamız Vakfın faaliyetlerini ana başlıklar halinde şöyle özetlemişti:

1. “Türk Dünyası Terimini İlk Yerleştiren

2.    Türk Dünyasının Müziğini Derleyip Korosuyla İlk Tanıtan

3. Türk Ülkelerine Toplu Olarak İlk Ulaşan

4. Türk Liderlerini Türkiye’ye İlk Getirip Tanıtan

5.    Türk Topluluklarının Bayraklarını İlk Neşreden

6. Türk Ülkelerinde İlk Türkçe Eğitimi Başlatan

7.    Türk Dünyası İle İlgili İlk Gençlik Şöleni Düzenleyen

8.    Türk Dünyası İle İlgili İlk Çocuk Şöleni Düzenleyen

9. Türk Dünyası Ressamlarına İlk Resim Sergileri Açan

10.  Türk Dünyası Tiyatrosunu Türkiye’de İlk Sahneleten

11.  Türk Ülkelerinde İlk Konferansları Gerçekleştiren

12. Türkiye’de İlk Türk Halkları Asamblesi Konferansını düzenleyen.

13.  Türkiye’de İlk Aksakallılar Konferansını düzenleyen.

14.  Türkiye’de İlk Türk Kadın Kurultayını Gerçekleştiren

15. Türkler Arasında İlk Kültür Münasebetlerini Kuran

16. Türkleri Birbirlerine İlk Tanıtan

17. Türk Ülkelerinde Dilde Fikirde İşde Birlik İdealini Tekrar İlk Canlandıran

18. Türk Dünyasının Her Yerine İlk Damgasını Vuran

19. Türk Dünyasını Her Yönüyle Araştırıp; Müzik Yayınlarıyla, Kitap Yayınlarıyla, Dergi Yayınlarıyla, Takvim Yayınlarıyla Bütün Dünya’ya Kesintisiz İlk Duyuran…”

Bütün bu ilkleri yapan Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı ve bu vakfın kurucusu ve Genel Başkanı Prof. Dr. Turan Yazgan idi.

******

Dünyanın neresinde bir Türk varsa onunla alakalanmak görevini hissederek yaşayan büyük dava adamı Turan Yazgan‘ın ismini üniversite yıllarımdan duymaya başlamıştım. İki olay bana Onunla daha yakından görüşme imkânı sağlamıştı.

Galiba 1985’di. Petkim Mühendisler Derneği Başkanı seçilmiştim. Yönetim Kurulundaki arkadaşlarımla 1980 sonrası yapılmayan bir şeyi yeniden başlatmak, konferanslar tertip etmek istedik. Bunun için İstanbul’a gittik. Birkaç bilim adamı ile görüştük. Pek istekli olmadılar. Hatta bazıları “bu tür faaliyetlerin döneminin bittiği” görüşünü dile getirerek moralimizi bozdular. Son bir ümitle Turan Yazgan Hocamızın kendisi veya tavsiye edeceği bilim adamlarını davet edelim düşüncesiyle Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı’na gittik.

Turan Yazgan Hoca bir yandan çeşitli işlerle meşgul oluyorken bir taraftan kendisini ziyarete gelen dostlarıyla da görüşüyordu. Odada olanlardan biri de (bugün Aydınlar Ocaklarının Genel Başkanlığını yürüten) Prof. Dr. Mustafa Erkal idi. Mustafa Erkal Hoca davetimizi hemen kabul etti ve hatta kendi imkânlarıyla otobüsle geldi. Yarımca’da Petkim Konferans Salonunda Eğitim Dilinin Türkçe olması gerektiği konusunda çok güzel bir konferans verdi.

******

1989 yılında Sovyetler Birliği Devlet Başkanı Gorbaçov’un yürüttüğü “Glasnost ve Perestroyka” rüzgârına kapılmıştı. Sovyetler Birliği içerisinde uygulanan ağır baskı hafifletilmiş, dış dünya ile irtibata izin verilmeye başlanmıştı. Bu durum Birlik içinde bağımsızlık hareketlerinin açığa çıkmasına ve canlanmasına sebep olmuştu.

Kasım 1989’da Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı’nın düzenlediği direkt uçuşla Azerbaycan’a yapılan ilk seyahat bir bakıma Sovyetler Birliği’ne ilk giriş sayılabilir. Büyük bir hasretle kucaklaşma sağlayan bu ilk seyahat o kadar büyük bir heyecan uyandırmıştı ki, Ağustos 1990 da Turan Hoca ikinci seyahati düzenleyecekti. Bu defa İstanbul’dan Semerkant‘a ilk uçuşun gerçekleşeceği Özbekistan ziyareti ve arkasından Bakü (Azerbaycan) ziyaretini içine alan bir seyahati planlamıştı. İşte bana bu seyahate katılmak nasip oldu.

İçinde Türkiye’nin çok tanınmış siyaset, fikir, sanat, iş dünyası, eğitimci, yazar, şairlerinin de olduğu 160 civarında değerli yolcusu ile o tarihi ve unutulmaz yolculuğu yaptık. İzmit’ten katılan diğer arkadaşımız ise bugün TBMM Başkan Vekili olan Meral Akşener‘di. Bu kafilenin içinden bakan, milletvekili, Anayasa Mahkemesi Üyesi gibi çok sayıda önemli görevleri üstlenenler çıktı.

Kafilemizden vefat edenlerden ilk aklıma gelenler, Ahmet Kabaklı, Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu, Avni Çarsancaklı, Erdem Bayazıt.

Bu seyahatte, biz göçüp geldiğimiz Orta Asya’da bize benzeyen kardeşlerimizin varlığını keşfetmekten, Onlar ise hep hasretini duydukları Türkiye’den gelen kardeşlerini görmekten müthiş heyecan duymaktaydık. Semerkant ve Buhara gezilerinin akabinde yolculuğumuzun ikinci bölümü Bakü oldu.

Yolculuk boyunca Turan Yazgan Hocamızın kusursuz bir seyahat olması için sarf ettiği gayretler kadar, O’nun hem Özbekistan’da ve hem de Azerbaycan’da çok üst seviyede insanlardan geniş bir dost çevresi edinmiş olduğunu müşahede etmiştim. Hala Rusların hâkimiyetinde olan ve sıkıyönetim uygulamasının olduğu bu yerlerde, bağımsızlık yanlısı muhalefetin en etkili isimleriyle buluşup toplantılar yapması aynı zamanda büyük cesaret işiydi. Özbekistan’da Birlik Partisi Başkanıyla ve Azerbaycan’da Halk Cephesi’nin lideri (daha sonra Cumhurbaşkanı olan) Ebulfez Elçibey ile Turan Hoca sayesinde kucaklaşabilmiştik.

******

Türk Dünyasından İstanbul’a gelen insanların ilk ziyaret ettiği isimlerin başında Prof. Dr. Turan Yazgan geliyordu. Türk Cumhuriyetlerinde kurduğu üniversiteler, yazdığı kitaplar, makaleler, yetiştirdiği öğrenciler yanında verdiği konferanslar O’nun bilgisinin ve sevdasının sadakasını fazlasıyla verdiğinin ispatıdır. (Kocaeli Aydınlar Ocağı’nda Ekim 1987’de verdiği “Milli Gelirin Dağılımı” konusunda konferansta söyledikleri de hala güncelliğini muhafaza etmekte.)

Türk Milleti en büyük evlatlarından birini kaybetti. Sevgili Hocamıza Allahtan rahmet, O’nun sevdalısı olduğu aziz Türk Milletine başsağlığı diliyorum.

 

 

Mektepli-Mektepsiz Tüm Öğretmenlerime

0

 

Herkese merhaba. Herkese merhaba… Herkese merhaba…

Yüzyıllar öncesinden Diyojen, “Yeryüzünde öğretmenlikten daha şerefli meslek tanımıyorum” der.

Socrates ise, öğretmenin ve öğretmenliğin önemini, “Dünyada her şeye değer biçilebilir ama öğretmenin eserine değer biçilemez. Çünkü onun eseri hem her şeydir, hem de hiçbir şeydir.” diyerek anlatır.

Gelelim bizim memleketimize der gibisiniz sevgili okur, tamam tamam geldik. Yakın geçmişimize bir pencere açalım ve bakalım eğitimde nasıl bir geçmişten nerelere gelmişiz hep birlikte analiz edelim.

Cumhuriyetimizin hedefi Kurtuluş Savaşı’mızın sürdüğü günlerde çoktan belirlenmiş. Çağdaş, demokratik bir toplum yaratmak.

Atatürk’üm Kurtuluş Savaşı’mızın en bunalımlı günlerinde 16 Temmuz 1921’de Ankara’da “Maarif Kongresi”sini toplar. Açılış konuşmasının odak noktası kesinlikle eski devrin boş inançlarından arındırılmış yepyeni bir kültüre doğru yol almanın kaçınılmazlığı olur. Tek çözümün eğitim olduğuna karar verilir. Ve kollar sıvanır.
Eğitim için uygun atmosfer ve koşullar yaratılır. Çünkü genç Cumhuriyetimizin kaybedecek bir saniyesi bile olmadığı kabul edilir.

Cumhuriyet Türkiye’sinin devraldığı mirasa baktığımızda karanlık bir tablo ile karşılaşırız. Geniş halk kitlelerine ulaştırılamamış bir eğitim ve bir türlü aşılamayan bir okuma-yazma sorunu. Halkın yüzde doksanı okuma ve yazma bilmediği gibi, eğitimde var olan ikilik ise, birbirine taban tabana zıt bireyler yetiştirerek, toplumdaki kültür çelişkisini daha da tırmandırıyordu.

3 Mart 1924’te “Öğretim Birliği Kanunu” kabul edilir ve öğretimdeki bu uygulamaya son verilir. Yüzyıllar boyunca ülkemizde kız çocukları için eğitim yok sayılmışken, Atatürk’üm Türk milletinin kadını ve erkeği ile bir bütün olduğunu dile getirir, Türk kadınını yüceltir ve bugün de yürürlükte olan “Milli Eğitim Kanunu”numuzun eğitimde kadın-erkek farkı gözetmeksizin devreye alınmasını sağlar.

Atatürkçü Milli Eğitim anlayışı yaygın, demokratik bir eğitimi yaşama geçirmeyi hedefler. Bu amaçla herkese okuma yazma öğretmek için bir seferberlik başlatılır.

1928 yılında Arap harfleri kaldırılır, yerine bugün kullanmakta olduğumuz Türk harflerinin kabulü gerçekleştirilir. Harf devrimi yeni bir alfabeye duyulan gereksinimin yanında eğitimi yaygınlaştırmak, okuma yazmayı kolaylaştırmak için de etkili bir araç olur.

Ardından “Millet Mektepleri” açılır ve çok kısa sürede çok sayıda yetişkin yurttaşa okuma yazma öğretilir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’üm, “Millet Mektepleri’nde yazı tahtasının başına geçer ve dersler verir. Halkına önderlik eder.

Atatürk’üm  bireyleri eğitimden geçmiş bir devletin değişen dünya koşulları, ilerleyen bilim ve teknoloji karşısında gerekli atılımları dinamik bir şekilde gerçekleştirebileceğine inanır ve milletini de buna inandırır. Çünkü Atatürk’üme göre Milli Eğitim Türk Milleti’ni daha güçlü, daha donanımlı yapma aracıdır.

Bakanlar Kurulu 11.11.1928 günü yaptığı toplantıda, Ata’ya Ulus Okullar Başöğretmenliği ünvanını verir. 24 Kasım ise, Atatürk’ümün Millet Mektepleri Başöğretmenliği’ni kabul ettiği gündür sevgili okur.

Öğrencileri, öğretmenleri, okulları çok seven Atatürk’üm yurt gezilerinde okullara uğrar. Sınıflara girer, sıralara oturur, dersleri dinler. Öğrencilere sorular sorar. Öğretmenlerle konuşur. Bunun yanı sıra her yerde öğretmenliğin üstün bir meslek olduğunu anlatır.

Çünkü, yeni Türkiye’nin yaratılmasında öğretmenlere büyük görevler düştüğüne  ve çağdaş bir ulus olmamız için eğitimin yaygınlaştırılması gerektiğine inanan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’üm, söylediği sözlerle bunu her fırsatta da dile getirir. “Ulusları kurtaracak olan yalnız ve ancak öğretmenlerdir.” Sözü Başöğretmen Atatürk’ün öğretmene verdiği önemi ve duyduğu saygıyı anlatan en güzel örneklerden biridir.

Hal böyle olunca da Atatürk’ün 100. doğum yıl dönümü 1981 yılında benim canım ülkemde, 24 Kasım’ın her yıl Öğretmenler Günü olarak kutlanması kararlaştırılır. O gün bugündür Öğretmenler Günü’nü kutluyoruz sevgili okur.

Ve bugün 24 Kasım 2012 Öğretmenler Günü. Geçmişimize bir pencere açıp, nereden nerelere nasıl bir inançla geldiğimizi anlatmak istedim. Bugüne nasıl güvenle bakmamız gerektiğini hatırlamak ve değerlerimize sahip çıkmak gerektiğinin bir kez daha altını çizmek istiyorum sevgili okur.

Bizleri hammadde olarak ele alan, üzerimizde titiz, dikkatli ve sabırla çalışmalar yaparak bizi şekillendiren, duygularımıza, ruhumuza, fikirlerimize ve hayata bakışımıza yön veren, bize iyiyi, doğruyu, güzeli, milli duyguları ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılığı öğreten öğretmenlerimiz. Sıhhatlerini, nefeslerini, enerjilerini, kısacası ömürlerini bizim için harcayan öğretmenlerimiz.

Başta emekli öğretmen olan canım annem olmak üzere, eğitim ve öğretimime katkı sunan ve bana emeği geçen mektepli mektepsiz tüm öğretmenlerimin Öğretmenler Günü’nü kutluyor, kendilerine en içten, saygı, sevgi ve teşekkürlerimi sunuyorum.

Bugünde bana ayrılan sütunların sonuna geldik sevgili okur, bana müsaade. Yeniden görüşünceye kadar en çok beni özleyin. Gönlünüzce bir hafta sonu diliyorum.

 

 

 

Devlet Hizmetinde Bir Hain: Öcalan !

 

Bir kısım vatan haini, emellerine ulaşmak için bu kez açlık grevi yaparak ölüm orucuna girdi.

Amaç her zaman olduğu gibi dünyanın Türkiye’ye müdahalesi için uygun bir zemin yaratmaktı.

Hainlerin ölüm orucunu fırsat bilen iki yüzlü dünyanın Türkiye temsilcileri, bu işten rant çıkarmaya kalktılar.

Bu durumdan Türkiye’yi kurtaran (!) adam, hainbaşı Öcalan oldu. İmralı’dan emir verdi, cezaevlerindeki ölüm orucu sona erdi.

Bunun üzerine PKK’nın siyasal kanadı ve TBMM’deki temsilcisi BDP’nin Eşbaşkanı Gülten Kışanak, Abdullah Öcalan için “Herkese rahat bir nefes aldırdı. İnsan hayatına ne kadar önem verdiğini gösterdi” dedi.

Demek ki buna göre, hainbaşı Öcalan, başladığı günden bu güne, PKK terörü sebebiyle ölen, 50.000 civarında insanın ve 6000 üzerinde asker, polis ve korucunun şehadetinden mesul değil…

Gazetelerin haberine göre MİT’te, BDP’yi devre dışı bırakmak için Öcalan’ı muhatap almış. Ve anlaşmışlar ki; kardeş Mehmet Öcalan, İmralı’dan aldığı yazılı mesajı muhataplara ulaştırmış.

Bütün bunlar üzerine, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç adı belli olmayan bir millete “Milletimize geçmiş olsun” diyerek açıklama yapmış, ölüm orucundan vazgeçen tutuklu ve hükümlülere teşekkür etmiş.

Katil Öcalan, Türkiye’ye teslim edildiğinde boşuna, Türkiye’nin hizmetinde olmak istediğini belirtmemiş. Demek ki, bu günleri görmüş!

Meydana gelen hadiseler çok acıdır. Bölücübaşı Öcalan’ın Türk kamuoyu nezdinde getirildiği pozisyon çok üzücüdür. Hakkari Şemdinli’de biri üsteğmen olmak üzere beş yiğit evladımızın şehit edildiği günde, Türk insanının Gazze – İsrail meselesi ile Fenerbahçe’li Caner’in gördüğü kırmızı kartla meşgul edilmesi çok manidardır.

Koskoca devletimizin, Öcalan’dan medet umar hale düşürülmesi yüz kızartıcıdır. Nasıl ki, Şemdin Sakık isimli katilin, Türk Ordusu’na mensup subayların yargılandığı davada gizli tanıklık yapması gibi.

Söyleyin bari Abdullah Öcalan, devletin hizmetine girdi deyin. Bu bir oyun diye anlatın. Böylece devletin emrine girmiş bir Öcalan dağdaki gençlerinde ölümüne engel olur. Onlara, sizi kandırdık, Öcalan devletle birlikte diye söyleyin… Bari boşuna ölmesinler!

Aziz Türk Milleti; işte sizi böyle yumuşatmak, böyle ikna etmek istiyorlar. Demokrasi, özgürlük, insan hakları, barış kavramları ile aldatıyorlar, kandırıyorlar. Öcalan’ın, PKK’nın ve onların arkasındakilerin tek hedefi; Türk topraklarını bölmek. Bunlar neredeyse; hain, bölücübaşı, katil bir adamı hristiyan olsalar aziz, bizde de seyh mertebesine yükseltecekler.

Ben merak ediyorum dünyanın neresinde ihanet bu kadar ödüllendiriliyor? Siz hiç düşünmez misiniz?

 

 

Ayasofya Neden İbadete Açılmalı?

 

Ayasofya ile ilgili yıllardan beri tartışmalar yapılır. İbadete açılmasıyla ilgili yürüyüşler düzenlenir, siyasiler vaatte bulunur. Ama bugüne kadar bu konuda yapılan çalışmalar sadece sözde kalmış, uygulamaya geçmemiştir. Ayasofya, İstanbul’un fethinin sembolüdür. İstanbul’da ilk Cuma namazının kılındığı Fatih Sultan Mehmet Han’ın vakfıdır. Vakıf senedi de halen devlet arşivinde bulunmaktadır.

Bu konuda Gebzeli akademisyen bir okurumuz sayın Numan Akdoğan’dan yazılı bir mesaj aldım. Ayasofya’nın neden ibadete açılmasının gerektiğini sebepleriyle açıklayan sayın Akdoğan, kendi ifadesiyle sultan Orhan zamanından beri Gebzelidir. Aslen Fizikçi olmasına rağmen aile tarihiyle de yakından ilgilenmektedir. Sayın Akdoğan’ın mektubunu yayınlamadan Akdoğan’ın kimliğini özetle sizinle paylaşmak istiyorum.

NUMAN AKDOĞAN KİMDİR?

Ailesi Sultan Orhan zamanından beri Gebzeli olan, baba tarafından soyu hem Dağıstan Türklerine hem de Evlad-ı Fatihan olan Bender Türklerine dayanan Numan Akdoğan Gebze´nin Çerkeşli Köyü´nde doğdu. İlkokulu Çerkeşli´de, ortaokulu Hereke´de ve liseyi İzmit´te okudu. Yıldız Teknik Üniversitesi´nden mezun olduktan sonra aynı üniversitede master eğitimi aldı ve doktora için Almanya´ya gitti. Doktorasını bitirdikten sonra Türkiye´ye dönen Numan Akdoğan Gebze bölge tarihiyle de yakından ilgilenmekte, gazetemizi ve TV programlarımızı da yakından takip eden geleceğin uluslarası Fizik profesörü olmaya aday önemli bir ilim adamı. Geçtiğimiz hafta Almanya’da bulunduğum süre içinde Almanya’da ki okuduğu Üniversite tarafından konferansa davet edildiğini de Almanya’da öğrenmiş oldum. Doçent Dr. Numan Akdoğan’ın yazısını sizlerle paylaşıyorum:

AYASOFYA CAMİİ MÜSLÜMANLARIN İBADETİNE AÇILMALIDIR

Hz. Mevlamız Bakara suresinin 114. ayet-i kerimesinde “Allah’ın mescidlerinde O’nun adının anılmasını men eden ve onların harap olmasına çalışan kimseden daha zalim kim olabilir” buyuruyor.

İşte 1934 yılında Ayasofya Camii’nin müzeye çevrilmesi kararının altında imzası olan herkes, ve o günden bugüne yetkisi olduğu halde Ayasofya Camii’ni Müslümanların ibadetine açmayan bütün idareciler bu ayet-i kerimenin muhatabıdırlar.

Peki Ayasofya Camii’ni kim açacak? İşte Ayasofya Camii’ni açacak olan bahtiyar bahadırları da Rabbimiz Tevbe suresinin 18. ayet-i kerimesinde şöyle haber veriyor: “Allah’ın mescidlerini, ancak Allah’a ve ahiret gününe iman eden, namazlarını dosdoğru kılan, zekatını veren ve Allah’tan başkasından korkmayan kimseler imar eder. İşte doğru yola ermişlerden olmaları umulanlar bunlardır. “

Bu zamana kadar Ayasofya Camii’nin ibadete açılması için Müslümanların birçok girişimi oldu. Kürsülerden zamanın idarecilerine nasihat edildi, gazete ve dergilerde yazılar yazıldı, idarecilere dilekçeler verildi, gösteriler düzenlendi, içinde ve dışında cemaatle namaz kılındı. Ancak alemdeki her iş Hz. Allah’ın izni olur. Hz. Allah’ın dilemediğini kimse olduramaz. Ol dediğini de kimse engelleyemez.

İşte biz Hz. Allah’ın Tevbe suresinin 18. ayet-i kerimesinde tarif buyurduğu kullarından olmak ümidiyle tekrardan zamanımızın idarecilerine sesleniyoruz. Ayasofya Camii’ni Feth-i Mübin’in 560. yıldönümü olan 29 Mayıs 2013 günü ibadete açınız ve Bakara suresinin 114. ayet-i kerimesinde anlatılan zalimlerden olmayınız. Bu hayırlı işi yarına bırakmayınız, ertelemeyiniz. Yarın belki Hz. Allah’ın takdir ettiği ömür biter de, pişman ve mesul olursunuz.

Peki aradan 78 sene geçtikten sonra ve herkesin bu durumu kabullendiği düşünülürken buna ne gerek var diyenler de olabilir. Onlara da cevabımız şudur: Van’ın Akdamar adasındaki Surp Haç Kilisesi 2007 yılında Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanı ve Ermenistan Kültür Bakanı Yardımcısının katılımıyla müze olarak tekrar açılmıştır. Aynı kilisede 2010 yılında yani tam 95 yıl sonra Aram Ateşyan yönetiminde bir ayin düzenlenmiştir ve kilise olarak ibadete açılmıştır. Yine Trabzon’da bulunan ve Ortodoks Rumlara ait olan Sümela Manastırı ve Kilisesi’nde Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin izni ile 2010 yılında tam 88 yıl aradan sonra Fener Rum Patriği Dimitri Bartholomeos yönetiminde ayin düzenlenmiş ve Rumların ibadetine açılmıştır. Peki yıllar sonra bu mekanların gayrimüslim vatandaşlarımızın ibadetine açılması hoş görülürken, 1453-1934 yılları arasında tam 481 yıl camii olarak hizmet veren Ayasofya Camii’nin Müslümanların ibadetine açılması neden sorgulanıyor ve hor görülüyor?

Yine 2011 yılında çıkarılan bir kanunla Türkiye Cumhuriyeti döneminde el konulan azınlık vakıflarının malları iade edildi. Peki 1934 yılında haksız yere el konularak müzeye çevrilen ve Fatih Sultan Mehmet Han Vakfı’na ait olan Ayasofya Camii neden Müslümanlara iade edilmiyor? Peki bu adalet midir?

Ayasofya Camii’nin Müslümanların ibadetine hala açılmamış olmasının sebeplerinden biri de biz Müslümanların halidir. Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) vefatından önce Mescid-i Nebevi’de Sahabe-i Kiram Efendilerimize şöyle hitap etmiştir: “Ey insanlar! Günah, nimetin değiştirilmesine sebep olur. Eğer insanlar Allah’a itaatkar olursa, emir ve amirleri de öyle olur. Eğer halk facir (günahkar) olursa, onlar da o tavır ve hal üzere olurlar.”

Sözü uzatmadan neticeye gelelim. 29 Mayıs 2013 günü fethin 560. yılında Ayasofya Camii Müslümanların ibadetine açılmalıdır. O tarihe kadar bütün Müslümanlar bu hususta bir kamuoyu oluşturulmasına gayret etmelidir. Önümüzdeki altı ay içerisinde Ayasofya Camii rahatlıkla ibadete hazır hale getirilebilir. Hz. Fatih’in fetihten sonra 3 gün içerisinde Ayasofya Camii’ni ibadete hazır hale getirdiği düşünülürse, bugünkü mimari ve inşaat teknolojisiyle altı ay oldukça yeterli bir zamandır.

Ayasofya Camii’nin ibadete açıldığını belirten Bakanlar Kurulu kararının hemen sonrasında, 2006-2012 yılları arasında 6 yıl Ayasofya’ya hizmet eden Sayın Prof. Dr. Haluk Dursun başkanlığındaki bir heyet hızlıca restorasyon çalışmalarına başlamalıdır. Bu heyet içerisinde “Kiliseden Müzeye Ayasofya Camii” kitabının yazarlarından biri olan Sayın Prof. Dr. Ahmed Akgündüz gibi bilim adamlarının yanında, kendi alanında çok başarılı çalışmaları bulunan arkeolog, sanat tarihçisi, mimar, iç mimar ve inşaat mühendisleri de bulunmalıdır. İçerideki mozaik ve figürlerin yüksek çözünürlüklü fotoğrafları alındıktan sonra üzerleri kapatılmalı ve Ayasofya tam bir camii hüviyetine kavuşturulmalıdır. Açılışına dünyanın her yerindeki Müslümanların temsilcileri, İslam ülkelerinin idarecileri, bilim adamları, sanatçıları ve halkları davet edilmelidir.

Sözümüzü Ahmed Cevdet Paşa’nın, Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-i Hulefa’da geçen, veciz ifadeleri ile bitirelim: “Bu dünya konağına her gün gelip giden çok. Ama dönüp gelen yok. Vefasız dünya kimseye kalmaz. İnsan dünyaya gelir, genç olur, ihtiyar olur. Şöyle olur, böyle olur. Nihayet ölür. Ölenler sanki dünyaya gelmemiş gibi olur. Fakat hayır işleyenlerin güzel adı kalır. İyilik edenler mükafatını görür. Kötülük edenler de cezasını bulur. Bunlara bakıp ibret almalı. Gaflet uykusundan uyanıp, agah olmalı. “

Çalışmak bizden, muvaffakiyet Hz. Allah’tandır.

Doç. Dr. Numan Akdoğan

Evet Numan Akdoğan beyin yazısını sizlerle paylaştım. Gerçekten önemli bir yazı. Özellikle son yıllarda turizme canlılık getirecek gerekçesiyle bir çok kilise restore edilip tamir ediliyor. Buna karşılık tarihi camilerimiz kendi kaderleriyle baş başa bırakılmış durumda. Akdamar kilisesi tamir edilirken, Akdamar’ın karşı tarafından Süphan dağı eteklerinde ki Sultan Alparslan’ın Malazgirt zaferi öncesi Cuma namazı kıldığı Malazgirt’te ki tarihi Hamidiye Camisi yeri üzerinde ahır bulunmakta. Kiliselere verilen önem camilerimize de verilmelidir.

 

 

Kardeşliğimiz

0

 

Suriye, sınırındaki karakollardan 30 tanesini PKK’nın oradaki kolu olan PYD’ye teslim etti. 5-10 kişilik guruplarla PYD’liler, Suriye’nin onlara bıraktığı uçaksavarlar, piyade tüfekleri, 100BXCotomatik tüfekler ve diğer askeri malzemelerle birlikte sınır karakollarına yerleşmiş oldular. Esad Türkiye’ye daha çok zarar verebilmek için aklına gelebilen her hinliği uygulama peşindedir.

Aylardan beri kendi ülkesinin insanlarına kan kusturmaktadır. Oysa başbakanımızla “kardeşim” rolünü ne de güzel oynuyorlardı. Bırakın Türkiye’nin başbakanı ile kardeş olmayı, adam kendi halkını acımadan yok ediyor. Ben sözü Müslümanların birbirini tutmalarının, korumalarının ne kadar gerçekle ilgisi olduğunu görmek istiyorum. İslamdaki kardeşlik duygularının çağımızda ve geçmişte ne kadar uygulandığını anlamak istiyorum. İslam Birliği düşüncesi ne kadar uygulanabilir? Bugünkü globalleşilen dünyada yaşanılanlarla, yaşadıklarımızla İslam Birliği ne kadar örtüşür? Zaten geçmişte kurulmamış mıydı? Biz kendimize güveniyoruz ”Allah’ın dediği olur” diyoruz da, karşıdaki muhataplara ne kadar güvenebiliriz? 
20 küsür Müslüman Arap ülkesi, her hususta kültürleri aynı olmalarına rağmen bir araya gelemezken, araya birde diğer topluluklar girerse nasıl olacak bu birliktelik? Aynı evde iki kardeş birbiri ile yeri geliyor birbirine düşman kesiliyor. Osmanlı bu birliği tesis etmişti ancak yürütemedi. Bazı Arap toplulukları İngilizlerle birleşerek Osmanlıyı arkadan hançerlemişlerdi, bunu herkes biliyor. Haçlı ordularının bize verdiği zulüm kadarda, bu güvendiğimiz Arap kardeşlerimiz, bizi içten ve arkamızdan vuran azınlıklarla bir olarak Osmanlı Devleti’nin yıkılmasına zemin hazırlamadılar mı?

Bizler Türk Birliği derken bize müslüman değilsiniz gözüyle bakanlar, Türk Milleti’nin bu kardeş deyip bağrımıza bastıklarımız tarafından hançerlenmesi hakkında ne söyleyebilirler? 1980’li yıllardı Konya -Beyşehir’de bir köyde öğretmenlik mesleğimi yapıyordum. İran -Irak savaşı patlak verdi, Saddam’ı binlerce Türkmen’i ve Müslümanı öldürtmesinden dolayı sevmiyordum. Yaşadığım köy küçük bir köydü, 4 aile hariç gerisi Humeyni’yi, yani İran’ı tutuyorlardı. O dört aileden ikisi çocuklarını Süleymancı guruba ait Kur-an Kursuna vermişlerdi. Ve bu dört aileye yapmadıkları düşmanlık kalmamıştı.

Birgün İran’a yardım için benden de para istediler. Bende dedim ki Müslüman Müslümanın kardeşidir, biz müslüman kardeşlerimizi sevmedikçe hakiki müslüman olamayız. Ben İran’a vereceğim para ile İran silah alıp, Iraktaki Müslüman kardeşlerimi öldürmeyecekler mi? İran da Irak’ta cephede ön safa sürdüğü askerler Türkmenler ve Azeri Türkleri değil mi? Ben bu yardımı bir Müslüman Türk olarak yapmayacağım dedim. Sonra bana da düşman kesildiler, Allah’tan tayinimi başka bir kasabaya yaptırdım da bu sıkıntılardan, başımıza geleceklerden kurtarmış olduk. Ancak ben o köyden giderken bu baskı altındaki dört ailenin fertleri gece gizlice evime geldiler, bana sarılıp Hocam bizi bırakma deyip ağlamışlardı. Bu hususlar beni çok etkilemişti, çok üzülmüştüm. Türk kelimesine düşman hale getirilen bu insanların, İslam adına hareket ettiklerini sanmaları, birileri tarafından beyinleri yıkanarak Türk’e düşman olmaları, hatta oradaki İlkokulu dahi istememeleri, Atatürk, Cumhuriyet gibi değerlerimizle alay etmeleri ne kadar düşündürücü ve ne kadar acı vericidir.
Filistin’de hergün İsrail keferesi masum Müslümanları katlederken, şu an Gazze’yi yapılacak seçimlerde daha fazla oy alma adına yine bombalayıp, masum Müslümanları öldürürlerken, Arap dünyası ne yapıyor? TV de o çocukların halini, o insanların çektiklerini gördükçe insanın yaşama arzusu kalmazken, Arap Kralı ve diğer zenginler, ABD uşaklığı yaparak, zevk içinde yaşayanlar, tüm Müslüman ülkeler ne yapıyor? Toplantı yapıyorlar. Peki sonuç ne? Kocaman bir sıfır. ABD’ye göbekten bağlı olanlar acaba hiç vicdanları sızlamıyor mu?

Şimdi Kardeş Esed, çocuk katili pkk’ya karakolları, silahları teslim ederek daha çok Müslüman Türk’ün öldürülmesini sağlıyor. Hani bir zamanlar kardeşti, sarmaş dolaştık… ABD ve AB ülkelerinin istediği zaten Ortadoğu’da Türkiye ve çevre ülkelere karşı, petrolleri daha kolay sömürmek için bir tampon kullanabilecekleri Kürt Devleti kurmak değil miydi?

İşte Suriye’nin Kuzeyi tamam, Irak’ın Kuzeyi tamam, sağolasın kardeş ESED. Kaldı Türkiye’nin Güneyi, orası da Mecliste hallediliyor. Şehitlerimiz dizi dizi gelirken, benzine ve tüm diğer vergilere zamlar gelirken, halk SİSTEMİN getirdiği psikolojik ve maddi pragmalarla boğuşurken ilgisiz ve bu hain tuzaklardan uzak, farkında değil. Türk Milleti bilmiyor ki Federasyonlarla Türkiye’nin bölünmesi iyice kolaylaşacak. Halkın gündeminde bu tehlike hiç hesapta yok. Sadece cılız bir muhalefet kanadının (Milliyetçilerin) çabaları var. O da yetmiyor. Yıllarca ABD ve diğer Emperyalistler Türkiye’nin istenilen bölünme kıvamına gelinmesini adım adım ilerleyerek sağladılar.
Oysa herşeyiyle (Diniyle, diliyle, kültürüyle, Ülküsüyle vs.) bir olan Türk Dünyası, ortaya atıldığından beri Türk Birliğine önem verseydi, Dünya’nın neresinde olursa olsun, tüm müslümanlara bu zulümler yapılabilir miydi? Türk Dünyası, Dilde birlik, işte birlik, fikirde birlik Ülküsünü, bugünkü şartlarda topluluklar ve kurulan Türk Cumhuriyetleri ile yeniden atağa kalkarak ,tazeleyerek (Ekonomik, siyasal, Dil ve ortak kültür, askeri yardımlaşma vs.) yakınlaşma, birlikte hareket etme çabalarını gündemde tutarak, görüşmeler yaparak, devletler arası paktlar oluşturarak Türk Birliğine kapı aralanmalıdır. Yeterli alt yapı ve kurumlar mevcuttur. Yeter ki beyinlerimizi, yüreklerimizi bu kutsal meseleye açık tutalım. Müslüman müslümanın kardeşidir emrini unutmadan!!!

 

Ortadoğu Uzmanı Prof. Dr. Ömer Alparslan Aksu ile Avrasya Coğrafyasında Yaşanan Üstünlük Mücadelesi ve Türkler hakkında konuştuk

 

OĞUZ ÇETİNOĞLU – MEHMET ŞADİ POLAT

Ortadoğu Uzmanı Prof. Dr. Ömer Alparslan Aksu ile Avrasya Coğrafyasında Yaşanan Üstünlük Mücadelesi ve Türkler hakkında konuştuk.

Soru: Kıyasıya bir üstünlük mücâdelesinin yaşandığı Avrasya coğrafyası hakkında genel bir değerlendirmenizle giriş yapabilir miyiz?

Prof. Dr. Ömer Alparslan Aksu: Dünya siyasî târihinde Avrasya, jeopolitik önemi dolayısıyla hep gündemde kalmış ve dünya hâkimiyetinin de hep merkezî olmuştur. Avrasya, dünya nüfusunun yaklaşık % 75’ne, dünya GSMH’nın % 60’ına, giderek artan ekonomik gücü, zengin tabiî yer altı ve yer üstü ham madde kaynakları ile enerji kaynaklarının da dörtte üçüne (% 75) sâhip olan bir bölgedir.

Târihin gördüğü bütün büyük küresel güçler Avrasya’dan çıkmış ve birbirleri ile kendi aralarında rekabet etmiştir. Ancak Avrasya dışından gelerek, deniz gücü ile Asya’yı güneyden sarıp Avrasya’nın kalpgâhına girerek burada üstün­lük sağlayan ilk küresel güç, Kara Avrupa’sının her şeyiyle dışında olan İngiltere’dir (UK). İngiltere İkinci Dünya Savaşı sonrası güney Avrasya’daki gücünü yitirince bıraktığı boşluğu bu defa da ABD doldurur.

Avrasya tanımı genelde Avrupa ile Asya’yı kap­samasına rağmen, özel tanımı ve önemi dolayısıyla daha sınırlı bir bölgeyi kapsar. Bu da Avrupa ve Asya kıtasının bağlantı bölgeleri yâni eklemleri, Avrupa ve Asya Balkanları olarak adlandırılan bu coğrafya­ya “Orta Avrasya” veya “Merkezî Avrasya” da denir.

Bugünkü İslâm coğrafyası ağırlıklı olarak bu bölge­nin içindedir. Orta Avrasya aynı zamanda dünyânın da kalpgâhıdır. Bu bölge sâdece bugün değil, târih boyunca büyük güçlerin dünya hâkimiyeti için devamlı çatıştığı özel bir coğrafyadır. Orta Avrasya’ya 16. yüzyıla kadar Türk coğrafyası adı da verilmiştir. Nitekim Jeopolitiğin “Kara Gücü” teorisinin tanınmış siması Mackinder: “Dünya târihinin coğrafî ekseni gördüğü ve merkez bölgesini kalpgâh olarak adlan­dırdığı Avrasya’nın doğu-batı ekseni, Türk târihinin büyük bölümüne de eksen olmuş, Türk soyunun ana yurt, hayat ve hâkimiyet alanı olma özelliğini ta­şımıştır. Bugün de bu eksen Orta Asya’da ortaya çı­kan beş Türk Cumhuriyeti ile Orta Avrasya’nın doğu ve kuzeyine doğru genişlemiştir.” demiştir.

Soru: Kadim Türk yurdu olan bu coğrafyada en büyük değişim Türklerde oldu. Önce göçler sonra insanlığın târihini yönlendiren değişim… Gelişmeleri yorumlar mısınız?

Prof. Dr. Ömer Alparslan Aksu: Türklerin İslâm öncesi batıya yürüyüşünün ana ekseni, Hunlarla doğudan Mançurya ve Moğolistan’dan, Hazar ve Karadeniz’in kuzeyinden Orta Avrupa içlerine kadar sürmüştür. Türklerin tâ­rihî yürüyüşünün seyrini ve güzergâhını değiştiren olay ise İslâmiyet’e girmeleridir. Böylece Müslüman­lığa devlet olarak ilk giren Karahanlılarla (942-1212) bu güzergâh yâni ana eksen, güneye Türkistan’a ve oradan da Hazar ve Karadeniz’in güneyinden İran üzerinden Anadolu’ya kayar.

Bu yürüyüş Türk Mille­tinin târihî mukadderâtını 2200 yıl boyunca, düzenli diyebileceğimiz hamlelerle Avrasya’nın kuzey do­ğusundan, güney batısına, yâni kapalı kıtadan açık kıtaya, sıcak denizlere doğru kaydırmıştır. Esâsen bu eksenin güneye kaymasına Arap Abbasi Devleti önemli bir rol oynamıştır. Çünkü Abbasiler asker­likte temâyüz eden Türklere ordusunu açıp, onlara en üst görevleri vermiştir. Böylece Türkler Abbasiler döneminde Orta Asya’dan, tâ Mısır’a kadar gider ve orada askerî dehâlarını göstererek devletler kurarlar.

Esâsında ilk Müslüman Türk Devleti olarak Karahanlılar gösterilirse de Karahanlılardan önce Mısır’da ilk Türk devletleri olan Tolunoğulları (868-905) ve Akşitler-İhşitler (935-969) vardır. Ancak bu devletlerin ahâlisi Türk değil, ama yöneticileri Türk’tür. Türklerin kendi güçleri ve millet olarak ken­di başlarına Orta Doğu’ya, Anadolu’ya akıp gelme­leri Selçuklular iledir. Türkiye ise bu kaymanın târihî ve jeopolitik sonucudur. Türkleri Anadolu’ya, Yakın Doğuya, açık kıtaya, Akdeniz’e çıkaran da Selçuk­lulardır. Türkiye Devleti’nin temelleri de Selçuklu ile atılır. Osmanlı ile de Türklüğün ağırlık noktası Anadolu’dan batıya, Avrupa Balkanlarına ve Doğu Akdeniz çanağına kayar. Târihte Orta Avrupa’ya Kuzey Türklerinden sonra tekrar yönelme bu defâ Karadeniz’in güneyinden yâni Anadolu üzerinden Osmanlılarca gerçekleştirilir.

Soru: Avrasya bir bütün olmakla birlikte, bütünün parçaları farklılıklar gösteriyor mu?

Prof. Dr. Ömer Alparslan Aksu: Avrasya’nın kalpgâhı olan “Orta Avrasya” veya “Merkezî Avrasya”; Karadeniz’in batısından İskandinavya’nın doğusuna çekilen bir hattın doğu­su ile Hindistan, Çin ve Japonya’nın batısında bulu­nan kara parçasıdır. Dolayısıyla bu tanım, batısında bugünkü Balkan Ülkeleri hâriç Avrupa Birliği ülkeleri ile doğusunda da Japonya, Çin ve Hindistan gibi, bu iki bloğun arasında kalan bölgeye verilen addır.

Orta veya Merkezî Avrasya bölgesi ise; târih boyu canlı kadim milletlerin yurdu olan ve bugün ise Büyük Orta Doğu olarak adlandırılan İslâm coğrafyasıdır. Bu “Orta Avrasya” veya “Merkezî Avrasya” bölgesi târihî süreçte başlangıçta tek yapı olarak Türklerin, daha sonra Türklerle Rusların ve nihâyet 1895 Pamir antlaşması ile başlayan ve Birinci Dünya Savaşı sonrasında da Ruslarla İngilizlerin kontrol ettiği bir bölgedir. Bu târihten sonra da Orta veya Merkezî Avrasya, kuzey ve güney Avrasya olarak da ikiye ayrılır.

Soru: Türklerin Avrasya coğrafyasında yerinden söz eder misiniz?

Prof. Dr. Ömer Alparslan Aksu: Merkezî veya Orta Avrasya’nın ilk bilinen kadim milleti Türklerdir. Z. Velidi Togan,” Türklerin menşe’i bahis mevzuu olunca, gözler, bugün dahî bunların ekseriyetinin yaşamakta olduğu Orta Asya’ya (Doğu ve Batı Türkistan’a) dikilir; fakat bu milletin ikinci büyük ve kuvvetli kitlesi Ön Asya’da ve Karadeniz etrafında yaşamaktadır.” Türklerin târihini yazan Jean-Paul Roux, “Türklerin insanlık serüvenindeki rolü temel nitelikte olmuştur. Sâdece Osmanlı im­paratorluğunun özellikle 16. yüzyılda dünyânın en büyük gücü olduğu bilinir.

Buna karşılık, Türklerin Mançurya’dan Macaristan’a bütün Avrasya bozkırla­rını baştanbaşa sardığı, Avrupa ve Uzak Doğuyu saldırıları ile bunalttıkları, Hindistan’a, Ruslara boyun eğdirdikleri ve hâkimiyetlerini Pekin’e, Delhi’ye, Kâbil’e, İsfahan’a, Bağdat’a, Kahire’ye, Şam’a, Kostantinopolis’e, Tunus’a, Cezayir’e kadar yaydıkları pek bilinmez.”

Türk târihî genelde hep Orta Asya’nın doğusun­dan yâni kuzeydoğu Avrasya’da bulunan bugünkü Moğolistan bölgesinden büyük dalgalar hâlinde gelerek, Avrasya’nın batısına ve güneyine yayıldığı şeklindedir. Burada sırasıyla Sakalar (İskitler), Hunlar, Avarlar, Göktürkler, Uygurlar, Karahanlılar, Altın Ordu, Moğollar ve nihâyet Timur imparatorluk­ları hüküm sürmüştür.

Bu sayılan büyük Türk imparatorlukları ağırlıklı olarak kuzey olmak üzere, bugünkü Orta Avrasya’nın tamâmına hâkim olurlar. Esâsında Türkler, İslâm öncesi dönemde Gök Tanrı ile güneşe yönelip onu da “Kızıl Elma” olarak algılamıştır. Bu sebeple Türk­ler, Kızıl Elmayı tâkip etmişler yâni, devamlı surette güneşin batışı yönünde hep batıya gitmişlerdir. Türkle­rin hep batıya yönelişi sonuçta Hun İmparatoru Atilla ile karşısına Avrupa’nın en batısındaki Roma İmparatorluğu’nun karşılaşmasına yol açar. Sonradan yine batıya yürüyüşün Osmanlı ile de sürdüğünü ve yine Fâtih Sultan Mehmed Hân’ın Doğu Roma’yı alıp, Batı Roma’yı da almak içinde güney İtalya’da Otranto’ya çıktığı bilinmektedir. Fâtih Sultan Mehmed’in vefatı üzerine bu sefer tamamlanamamıştır.

Soru: Türklerin göçleri hangi sebeple durdu?

Prof. Dr. Ömer Alparslan Aksu: Türklerin Avrasya’daki batıya yürüyüşleri hem kuzeyden hem de güneyden 17. yüzyılın sonlarında durur. (1683 Viyana kuşatması). Bu târihten son­ra Kuzey Avrasya’daki yürüyüş, Ruslarla batıdan doğuya doğru yön değiştirir. Bunu sağlayan süreç ise, Türk olan Timur’un yine Türk olan Altın Ordu Devleti’ni yıkması ile başlar. Ruslarla Avrasya’da yön değiştiren yürüyüş, sâdece Karadeniz ve Hazar’ın Kuzeyinde kalır. Yâni Ruslar sâdece Avrasya’nın kuzeyinde kalırlar, güneye bir türlü inemezler. Gerçi Ruslar da târihî süreçte güneye yürüyüşünü Balkanlar­dan, Kafkaslardan ve nihâyet son yürüyüşlerini de 1979’da Afganistan üzerinden de denemiş olsalar da sonuçta başaramazlar.

 

Türklerin târih boyunca Avrasya’da hep doğu­dan batıya doğru yayıldığını Carter V. Findley, kitabında: “Türklerin iki bin yıl boyunca Avrasya’da yayılmalarının târihî, bugünkü medeniyetler çatışması tartışmalarından yüzyıllar öncesi başlamıştır. Türk­ler Avrasya boyunca doğudan batıya göçerken medeniyetler arasında da göçmüşler, ama bu süreçte kimliklerini de korumuşlardır. Ayrıca çok uzun dö­nemler boyunca belirli bir medeniyeti benimseyip o medeniyetin gelişmesine katkıda bulunabileceklerini de göstermişlerdir” Burada özellikle belirtmek ge­rekir ki, Türkler kadar medeniyetler arasında geçişi ve değişimi kolaylıkla sağlayan başka bir millet de yok gibidir

Soru: Avrasya’da üstünlük mücâdelesinin târihî gelişimine geçebilir miyiz?

Prof. Dr. Ömer Alparslan Aksu: Avrasya’da ilk üstünlüğü sağlayan devlet, Sakalardır. Sonra Hunlar olmuştur. Hunlardan sonra Asya’dan gelen üçüncü dalga Avarlardır. Önce Ha­zar Denizi’nin kuzeyi, Kafkaslar ve Karadeniz’in ku­zeyini alarak bugünkü Macaristan’a gelip yerleşirler. Avrasya’da en büyük güç olurlar.

Türk Avarlar, Avrasya’nın en kuzey batısındaki bataklık ve ormanlarından getirdikleri Slavları güneye getirip bugünkü Ukrayna ile Sırbistan arasın­daki verimli topraklara yerleştirirler. Slavları, Rusları târih sahnesine çıkaran Avarlardır. Ancak Avarlar yıkıldıktan sonra zamanla güçlenen Rus Knezlikleri birleşerek, bugünkü Ukrayna bölgesinde önce Kiev, sonra da Moskova Knezliği’ni kurarak târih sahnesine çıkarlar. Ruslar, giderek 14. yüzyıldan itibâren Avrasya’nın kuzeyinde varlık göstermeye başlar­lar. Böylece Ruslar, Çarlık Rusya’sı ve sonrasında SSCB ile târihin gördüğü en büyük imparatorluklar­dan birine sâhip olurlar.

Avarlardan sonra gelen Moğollar, mâlûm târihte doğudan batıya yönelen ve târihin gördüğü en büyük kara imparatorluğunu kurarlar.

Avrasya’da Moğollardan sonra gelen diğer bü­yük güç Timur İmparatorluğu’dur. Timurlular ise Avarlar gibi yine Ruslara yardım bakımından bir ayrıcalığa sâhiptir. Avrasya’da nasıl Avarlar Rusları ortaya çıkardıysa Timur da Rusların önünü açıp, ba­tıdan doğuya yönelmesini sağlamıştır. Timur önce Avrasya’nın kuzey batısındaki Altın Ordu’yu (1395) sonrada güney batıdaki Osmanlı’yı (1402) yıkarak, Avrasya’da Rusların önünü açar. Avrasya’da bun­dan sonra Ruslar önce dağılan bütün Tatar toprakları­nı (16. yy.da), sonra Timur’un varislerinin toprakları­nı (17.yy ve 18.yy.da) nihâyet Osmanlı topraklarını (19. yy.da ) ele geçirir.

Târihî süreçte Avrasya’da üstünlük, 16. yüzyıla kadar kesintisiz Türklerin elindedir. Ancak 16. yüzyıldan itibaren Ruslar da Avrasya’da kendini gös­terir. “Ruslar, kıtalararası yâni Pasifik Okyanusuna varan genişlemeye, 1555 de Altın Ordu Devleti’ni yıkarak 1581 de Ural dağları bölgesini, giderek Sibirya ve Çin’den aldıkları ile 1860 da Pasifik Ok­yanusuna kadarki Kuzey Avrasya’yı alarak Çin ile komşu olur.”

Soru: Çin’in durumu nedir?

Prof. Dr. Ömer Alparslan Aksu: Çin ise Avrasya’da üstünlük mücadelesinde ilk defa bölge dışına taşarak, yâni Altay ve Tanrı Dağ­larını aşarak batıya, Orta Asya’ya 751 yılında ilk ve son defa geçmeye çalışır. Ancak Çinliler, Müslüman Araplarla birlikte Kalmuk Türkleri’nin meydana getirdiği ordu karşısında Talas Savaşı’nda yenilir. O târihten bu yana Çin Avrasya’nın batısına doğru yâni Merkezî Avrasya’ya yönelme gibi bir heves ve çaba içerisine girmez. Sâdece Doğu Türkistan’a kadar genişler. Bu sebeple Avrasya’daki üstünlük mücâdelesi 16. yüzyıldan, 19. yüzyıla kadar Türklerle Ruslar arasında geçer.

Kuzey Avrasya bu târihî süreçte sâdece Türkleri ve Rusları tanımıştır. Gerçi bu arada yakın târihte batı’dan, Katolik Avrupa’dan Rusya’ya iki istila Napolyon ve Hitlerle görülür. Ancak Rusya’nın güçlü generali Mareşal Kış’a yenilerek geri dönerler. Bu nedenle Kuzey Avrasya coğrafî çetinliği yüzünden pek dış istilalara Güney Avrasya kadar maruz kal­mamıştır. Dolayısıyla Kuzey Avrasya’da Türklerle Ruslar, bu iki millet târihî süreçte birlikte iç içe yaşa­mışlar ve birbirleri ile kolayca bütünleşmiş ve 1991 yılında dağılırken de büyük bir sıkıntı veya savaş hâli yaşanmadan kolaylıkla da ayrılmışlardır.

Bu sebeple Avrasya’nın kuzeyi güneyine göre her zaman daha istikrarlı kalmıştır. Çünkü coğrafî şartlar, yerellik bunu kolaylaştırmıştır. Gerisi artık târihin getirdi­ği ve milletlerin kendi aralarındaki “Med-Cezir” git-gel’lerinin şekillendirmesinin tabiî sonucu olarak karşılanıyor. Bu da târih ve coğrafyanın kucağındaki bu iki milletin “git-gellerini anlaşılır ve uzlaşılır kılı­yor. Onun için 21. yüzyılın ilk çeyreğinde ise, kuzey Avrasya’da târihin med-cezir (gel-git) olayının bu sefer Türkler lehine çalışmaya başladığı görülüyor. SSCB’nin dağılması sonucu yeniden bağımsızlıklarına kavuşan Türk Cumhuriyetlerinin ortaya çıkmasıyla Türklerle Ruslar arasında tekrar ikili bir yapı sessiz­ce, kavgasız gürültüsüz meydana geliyor.

Soru: Avrasya’nın güneyinde de Türkleri görüyoruz…

Prof. Dr. Ömer Alparslan Aksu: Orta Avrasya’nın güneyinde kendilerini göste­ren büyük Türk devletleri; Karahanlılar, Büyük Selçuklular, Gazneliler, Timurîler, Babüroğulları, Safevî-Avşarlar ve nihâyet Osmanlılardır. Ancak unut­mamak gerekir ki, Orta Avrasya’nın kuzey ve güney şeklinde ikiye ayrılması 1895’te İngiltere, Rusya ve Çin arasında yapılan Pamir Antlaşmasından sonra kendini gösterir. Yoksa daha önceki Türk hâkimiyeti dönemlerinde kuzey-güney ayırımı yoktur. Türkler bu her iki bölgeye de birlikte egemendir.

Türkler zaman zaman Avrasya’nın dışına da çı­karlar. Avrupa’yı olduğu gibi, Çin’i ve Hindistan’ın ve Afrika’nın kuzeyini de ele geçirirler. Ancak bu bölge­lerde sonradan tutunamazlar ve tekrar kendilerinin hayat sâhâsı olan Orta Avrasya’nın doğu-batı ek­senine çekilirler.

Orta Avrasya’nın güneyi, bugün itibariyle, doğu­da Çin ve Hindistan’ı dışarıda bırakıp, batıya doğru Pakistan, Afganistan, Orta Asya devletleri, İran, Irak, Arabistan yarımadasının Doğu Akdeniz çanağındaki Arap devletleri, Balkanlar, İsrail ve Türkiye’den meydana gelir.

Târihinin çok hareketli, dolayısıyla devamlı değişim yaşayan ve çok kan dökülen bir bölgesidir. Merkezî veya Orta Avrasya’nın güneyi jeopolitik açıdan dünyanın kalpgâhıdır. Bu bölge aynı zamanda kadim mede­niyetlerin de merkezîdir. Ayrıca suyollarının, ticâret yollarının, dinlerin, dillerin, imparatorlukların tam kesişme ve kavşak noktasıdır. Kuzey Avrasya’nın dinginliğine, kısmen istikrarlılığına rağmen, Orta Avrasya’nın güneyi ise tamamen istikrarsız ve kargaşanın kördüğüm ve savaşların yoğun olduğu bir coğrafyadır. Bu durum dün de böyleydi hattâ bugün de daha fazlasıyla böyledir.

Soru: Böylece Avrasya coğrafyasındaki üstünlük mücâdelesinde Avrupalılar mı devreye giriyor?

Prof. Dr. Ömer Alparslan Aksu: 19. ve 20. yüzyılda Avrasya’nın eklem bölgesin­de yâni kalpgâhında bundan böyle üstünlük mücâdelesi İngiltere, Almanya ve Rusya arasında gelişir. 1854 yılında Osmanlı’nın yanında Kırım Savaşı’na katılan Fransa ve İngiltere, Rusya’nın o sırada Gü­ney Avrasya’ya yönelmesini frenler. Ancak Rusya Alman desteği ile 1878 savaşında Osmanlı’yı ye­nerek bir diğer süper güç konumuna erişmesiyle güney Avrasya’da dengeler yeniden bozulur.

Bunun üzerine İngiltere Güney Doğu Avrasya’ya yönelerek, 1858 yılında Hindistan’daki Türk Babüroğulları Devleti’ni yıkar ve o bölgeyi ele geçirir. Böylece yüzyıllardır Güney Avrasya’da hüküm süren Türk­lerin doğu kanadı kırılır. Böylece Güney Avrasya’da İngiltere ile yeni bir dönem başlar. Artık bundan sonra İslâm dünyasının ve dolayısıyla da onu tek başına temsil eden Türk dünyasının çözülmesi ile işlerin ters gitmeye başladığı görülür. Böylece Güney Avrasya’nın doğusunu işgal eden İngiltere batıya doğru ilerlemeye başlar.

Bu arada İngiltere Rusya’nın güneye sarkmasını önlemek maksadıyla 1895 yılında Pamir Antlaşmasını imzâlar. Bu anlaşma gereğince Rusya Orta Asya Türk bölgesinde kalarak güneyi İngiltere’ye bırakır. Böylece güneyde rahatlayan İngiltere Babüroğulları Devleti’ni yıktık­tan sonra arkasından Afganistan ve İran’da Türk soylu Safevîlerle başlayan Kaçar Hânedanlığı’nı ve nihâyet Osmanlı Türklerinin bulunduğu bölgeyi de kontrolüne geçirmeye başlar. Böylece İngilte­re ve Rusya 1895’te yaptığı Pamir Antlaşması’yla, Avrasya’nın kalpgâhını, yâni Merkezî Avrasya’yı kuzey ve güney şeklinde aralarında bölüşler. Yaklaşan Birinci Dünya Savaşı ile de Osmanlı ve Almanya’yı tasfiyeye çalışan Avrasya’da iki önemli aktör olurlar.

Sonuçta Avrasya’nın kuzeyindeki Türk bölgeleri­ni Rusya, güneyindeki Türk bölgelerini de İngiltere kontrol etmeye başlar. Böylece Avrasya’daki son Türk devletleri Osmanlı ile Safevi-Kaçar Hânedanlığı, kuzey’den Rusya’nın, güney ve doğudan da İngiltere’nin kıskacına girer.

Soru: Yirminci yüzyılda durum nasıl oldu?

Prof. Dr. Ömer Alparslan Aksu: 20. yüzyılın ilk çeyreğinde Güney Avrasya’daki üstünlük mücâdelesi; artık öncelikle askerî harca­malarla gücü tükenen, batı’daki sanayi devrimini yakalayamayan ve son dönemlerinde de sâdece dengelerden yararlanan Osmanlı’yı yıkma mücâde­lesine dönüşür. Çünkü Hindistan’da Babüroğulları yıkıldıktan ve İran’daki Kaçar Türk Hânedanlığı da kontrol altına alındıktan sonra sıra, batıya dire­nen en son ve en önemli Türk-İslâm devleti olan Osmanlı’ya gelir.

20. yüzyılın ilk yarısında Avrasya’daki üstünlük mücâdelesi Ruslar, Almanya ve İngiltere arasında olur.

Târihte Türklerin İslâm’a girişi olan 751 yılın­dan sonra giderek 20. yüzyılın başına kadar güney Avrasya’nın tamâmında Türklerin egemenliği görü­lür. Ancak 1858 yılında Britanya’nın Hindistan’ı işgâli ile durum değişmeye başlar. Güney Avrasya’da artık bundan sonra üstünlük çatışması İngilizler ile Türkler arasında Birinci Dünya Savaşı’na kadar devâm eder. 1858’den 1918 yılına kadar geçen dönemde Güney Avrasya’da egemenlik doğudan batıya doğ­ru giderek Türklerden İngilizlere geçer.

Soru: Birinci Dünya Savaşı ve sonrasına gelebilir miyiz?

Prof. Dr. Ömer Alparslan Aksu: Esâsında Birinci Dünya Savaşı, Almanya ile Britanya’nın Osmanlı Devleti üzerinden Merke­zî Avrasya’nın güneyini ele geçirme mücâdelesidir. Avrupa’da bir güç merkezî olan Almanya, Avrasya’daki Ruslarla İngilizler arasında Merkezî Avrasya’nın paylaşılması ile ilgili gelişmelerden ra­hatsız olur. Almanya kendisine hayat alanı (Lebens Raum) olarak hep doğuyu yâni Avrasya’yı görür. Oysa Almanya, Afrika’da büyük bir koloni kurmuş olmasına ve bu bölgeyi kontrol etmesine rağmen gözü hep Avrasya’dadır. Birinci Dünya Savaşı öncesi ‘beş B’ olarak bilinen Berlin, Belgrat, Bizans (İstanbul), Bağdat ve Bombay (Hindistan) hattını ele geçirmeyi hedef olarak belirlemiştir.

Hattâ Birinci Dünya Savaşı’nda Almanlar Osmanlı ile birlik olarak Berlin – Bağdat demiryolunun yapı­mına başlamışlardı bile ama olmadı. Almanya, sa­vaşı acı bir şekilde Avrasya inadı yüzünden kaybe­der. Nihâyet 1914’de Birinci Dünya Savaşı ile de Almanya ve Osmanlı devletleri yıkılır. Böylece Avrasya’daki üstünlük mücâdelesini Rusya ile Anglo-Sakson Bri­tanya kazanır.

Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı’nın yıkılma­sıyla Güney Avrasya’nın tamâmında hâkimiyet İngiltere’nin kontrolüne geçer. Böylece Türkler, Kuzey Avrasya’da Rusların, Güney Avrasya’da da İngiltere’nin baskısı ile bitirilme, hatta târihten silinme noktasına gelir. Bir yanda Sevr Antlaşması ile Osmanlı’nın tasfiyesi, diğer yanda da, İran’da Türk – Kaçar Hânedanlığı bir darbe ile yıkılarak, Türk olmayan Pehlevi ailesinin iktidara taşınması sağlanır.

20. yüzyılın ilk çeyreği hem Türk hem de İslâm târihinin en dibe vurduğu son Türk ve Müslüman devletlerinin de târihe gömüldüğü bir dönemdir. Ar­tık Avrasya târihini bir zamanlar tek başına bütün ihtişâmıyla dolduran Türk Milletine Avrasya mezar olur. Ancak son anda külleri üzerinde yeniden dirilerek Mondros Antlaşması’nı kabul etmeyen Gâzi Mustafa Kemâl ve arkadaşları, ellerinde kalan son Türk coğrafyası Anadolu’da tutunmayı başarır. Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti, hem de târihte ilk defâ Türk adını vurgulayarak bu milleti yeniden târih sahnesine sürme gücü ve becerisini gösterir.

Türkler, târih sahnesine çıktıkları yerden bu­gün ulaştıkları yerlere kadar çeşitli evrelerden geçmiştir. Türklerin; târihlerinin ilk dönemlerinde Ku­zey Avrasya’da batıya, Avrupa’ya uzanan kolu Hıristiyanlaşarak Türklüklerini Gagavuzlar dışında kaybetmiştir. Meselâ, Finler, Macarlar, Bulgarlar, Romanya ve Ukrayna’da Kumanlar ve Rusya’daki Çuvaşlar gibi. Oysa Müslüman olan Türkler Orta ve Güney Avrasya’da hâlen hayâtiyetini devâm ettirmektedirler. Bu hususa Türk târihini inceleyen Findley de dikkati çeker. “Türk târihinde hem uzun devamlılıklar hem de büyük dönüşümler vardır. Bu dönüşümlerin ikisi özellikle önemlidir: Türklerin İslâmiyet’i kabul edişleri ve modernliğe girişleri. “

Türkler, 19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın ilk çey­reğinde artık bölgede bir güç olma konumunu kaybederler.

Soru: İkinci Dünya Savaşı boyunca hangi aktörleri görüyoruz?

Prof. Dr. Ömer Alparslan Aksu: Birinci Dünya Savaşı, Katolik Kutsal Roma Germen’in temsilcisi Almanya ile Avrasya’nın zen­gin hammadde ve enerji yataklarını kontrol eden Müslüman-Türk Osmanlı’nın tasfiyesi ile sonuçla­nır. Böylece Katolik Kutsal Roma Germen ile Müs­lüman Osmanlı’nın Avrasya’dan tasfiyesi ile mey­dan, Anglo-Sakson İngiltere-ABD ile Ruslara kalır.

Ancak Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Avrasya dışından bölgeye yaklaşan Anglo-Saksonların akıl almaz ihtirası ve bölge için baş gösteren tehlikele­ri ilk sezinleyenler de Almanlarla Ruslar olmuştur. Bunu Brzezinski, “Hitler ile Stalin 1940 Kasım ayın­da yaptıkları gizli görüşmede, ABD’nin Avrasya’nın dışında tutulması gerektiği konusunda açıkça an­laşmaya varmaları dikkate değerdir. Her ikisi de, ABD iktidarının Avrasya’ya enjekte edilmesinin, kendi küresel egemenlik hırslarına engel olacağının bilincindeydiler. İkisi de Avrasya’nın dünyanın mer­kezi olduğu ve Avrasya’yı kontrol edenin dünyayı da kontrol edeceği anlayışını paylaşıyorlardı.” şeklin­de belirtir.

Ancak hırsını kontrol edemeyen Hitler, dünyayı tek başına kontrol edebilmesi için târihî ve jeopolitik bir zorunluluk olarak gördüğü Avrasya’yı kontrol edebilmek için SSCB’ne saldırarak Stalin ile yaptığı anlaşmayı bozar. Avrasya’nın kalpgâhını tek başına ele geçirmek ister. Böylece o güne kadar Avrasya’yı kontrol eden Anglo-Saksonlara (İngiltere ve ABD) ve Ruslara karşı iki cephede birden sava­şır.

Bu sırada İkinci Dünya Savaşı ile Avrasya’nın doğu­sunda da yeni bir çatışma merkezi meydana gelir. Japonlar da gözünü diktiği ve kendilerine hayat alanı olarak seçtiği Avrasya’nın doğusundaki Mançurya’yı ele geçirmek arzusu ile SSCB’ne saldırır. Bu durumda Ruslar, batıdan Almanların, doğudan da Japonla­rın saldırılarına cevap veremez hâle gelir. Kuzey Avrasya’da Rusların artık sonunun geldiğinin işâ­retleri belirir. Aynı şekilde İngilizler de Almanlarla savaşta çok sıkışır. Avrasya üzerine tarafların kı­yasıya savaşı bütün dünya dengelerini alt üst eder.

Bu sırada İngiltere, kontrolden çıkan Almanya’yı frenleyecek tek güç olan yine kendinden olan Anglo-Sakson ABD’yi savaşa sokmanın peşindedir. Esâsen, ABD yönetiminde Anglo-Sakson ve Yahu­di lobisinin etkisi çok fazladır. Hele bir de bu arada Avrupa’da Yahudi soykırımını başlatan Almanlara karşı Yahudilerde de öfke son haddindedir. Bu se­bepten, ABD’nin savaşa karışması için bir yandan Fransa’dan sonra çökme sırasının kendisine de ge­leceği endişesi içinde kıvranan Anglo-Sakson İngiltere, diğer yandan da Avrupa da soykırıma uğrayan Yahudiler büyük çaba harcarlar. Ancak ABD Başka­nı’nın da istemesine rağmen kamuoyundan çekinildiğinden savaş kararının alınması da öyle çok kolay bir iş değildir.

İşte tam bu sırada beklenen fırsat düşer. Japonların Pearl Harbor’da Amerikan donan­masına saldırması üzerine ABD savaş kararı alarak Britanya’nın ve Rusya’nın imdâdına yetişir. Her iki cephede de savaşa girmesi ABD’yi de çok sıkıntıya sokar. Bunun üzerine ABD dünya târihinde ilk defa nükleer silâha başvurur. ABD’nin Japonya’ya atom bombasını atmasıyla savaşın kaderi değişir. Dünya târihinin en kanlı savaşı yaşanır. Bu nükleer gücün kullanıldığını gören Almanlar ve Japonlar sa­vaşı bırakmak zorunda kalırlar. Böylece her iki ülke de savaşı kaybeder, ülkeleri de işgâl edilir.

Soru: İkinci Dünya Savaşı sonrasında…?

Prof. Dr. Ömer Alparslan Aksu: İkinci Dünya Savaşının hemen sonrasında SSCB’nin Stalin ile birlikte sosyalist bir yayılmacı politikaya yönelmesiyle ABD ile SSCB karşı karşıya gelir. Rusya Avrasya’da gücünü yeniden ortaya koyar ve sosyalist rejimini de bütün dünyaya yaymaya çalışır. Bu durum, ABD’yi sosyalist sistemin karşısı­na demokrat dünyayı yanına çekerek bölgede tam hâkim unsur kılar. ABD bunun üzerine Batı Avrupa, Japonya ve Kore’ye yerleşir. Böylece ABD’nin önderliğindeki ‘Demokrat Dünya’ ile SSCB’nin ön­derliğindeki ‘Sosyalist Dünya’ arasında Soğuk Sa­vaş dönemi ile ilk defa dünya çapında ve ideolojik bir yapıda iki küresel süper güç olarak ortaya çıkar.

İkinci Dünya Savaşı, Katolik Kutsal Roma Germen ütopyasının Hitlerle birlikte bir daha dirilmemek üzere çökertilmesi ve Orta Avrasya’ya devamlı gözünü diken Almanların, 20. Yüzyılda ikinci defâ yenilmesi üzerine, tasfiyesi ile sonuçlanır. Böylece yıkıcı ve kanlı Birinci ve İkinci Dünya Savaşı ile Protestan Anglo-Saksonlar ile Ortodoks Rusya’nın ittifâkı, Kara Avrupa’sını yâni Katolik Roma Germeni ve ütopya­sını ezerek, yıkarak, artık bundan sonra büyük bir güç olma ve dünyanın kalpgâhı Orta Avrasya’ya veya Merkezî Avrasya’ya musallat olma konumun­dan çıkarır. Artık bundan sonra Kutsal Roma-Ger­men ütopyası yerine Protestan Anglo-Sakson dünya hâkimiyeti ve tek dünya ütopyası kendini gösterir.

Katolik dünyanın merkezî Vatikan, Katolik Av­rupalı liderlerin Birinci Napolyon ve Hitler örneğinde görüldüğü gibi hırslarını engelleyemez. Dolayısıyla Vaterloo, Birinci ve İkinci Dünya Savaşı ile Katolik ağırlıklı Kara Avrupa’sı gücünü yitirir, bütün iddiasını kay­beder. Bunun üzerine bu olaylardan ders alınarak Roma-Vatikan’ın himâyesinde Avrupa Birliği şeklin­de yeniden toparlanmaya çalışırlar. Bu toparlanma Alman Başbakanı Adaneuer ile Fransız Başkanı De Gauel’ün işbirliği ile yeniden canlandırılır. Ancak bu iki lider öldükten sonra bu ideal tekrar sulandırılır. Bunu da İngilizler diplomasi ile sağlar.

Oysa İngiliz­lerin Avrupa Birliği’ne katılma müracaatları Adanuer ve De Gaul döneminde hep reddedilir. İngilizlerin bu Katolik birliğinin oluşmaması içip elinden gele­ni arkasına koymadığı da bilinir. Ayrıca İkinci Dünya Savaşı sonrası yakılıp yıkılan Avrupa’nın toparlan­ması ve SSCB’nin tehditlerinden de korunması için Avrupa’ya yerleşen ABD ve onun askerî şemsiye­si NATO’nun altında yeniden Katolik Avrupa Birliği ideali-Nazi Almanya’sının yaptıkları da daha hâlâ hafızalarda taze iken, ne dereceye kadar gerçek­leştirilebilir o da ayrı bir soru.

Ancak ne var ki, İkinci Dünya Savaşı bütün Avrupa’yı, bu arada da her iki savaşın ABD takvi­yeli gâlibi İngiltere’yi de bitirir. Bu sebeple bundan böyle batı’yı artık ABD tek başına temsil edecek ve Avrasya’ya yönelme ve kontrol etme görevini de tek başına üstlenecektir.

Soru: Rusya devreden çıkartılıyor mu?

Prof. Dr. Ömer Alparslan Aksu: İkinci Dünya Savaşı’nın iki müttefiki SSCB ile ABD savaş biter bitmez hemen düşman cepheleri pay­laşırlar. ABD bundan sonra SSCB’nin karşısına hem Avrupa’da hem de pasifikte dikilir, ABD NATO, SSCB’de VARŞOVA askerî ittifakını kurar. Bundan sonra dünyada Avrasya üzerinde ABD-SSCB ara­sında başlayan küresel üstünlük mücâdelesi “So­ğuk Savaş” olarak adlandırılan yeni bir döneme gi­rer. Böylece ABD, SSCB’yi batıda Batı Avrupa’dan ve doğuda da Japonya ve G. Kore üzerinden kıs­kaca alır.

Böylece gelişen durum; Birinci Dünya Savaşından yeni büyük bir küre­sel güç olarak ve iyice güçlenerek çıkan SSCB ile İkinci Dünya Savaşı’nın kaderini tek başına değiştiren ABD’yi devreye sokar. Artık bundan böyle dünya, batılı kapitalist, demokrat dünyayı temsil eden ABD ile sosyalist dünyayı temsil eden SSCB şeklinde iki kutuplu hale dönüşür.

İkinci Dünya Savaşı sonrası ABD, târihte ilk defa Avrasyalı olmayan, ancak târihin gördüğü en büyük teknolojik, ekonomik ve askerî küresel bir güce sâ­hiptir. İkinci Dünya Savaşı, Amerikan askerî gücünün Avrupa’ya yoğun bir biçimde çıkarılması için ilk fır­satı sağladı. Bu uluslararası arenada ortaya çıkan yeni bir oyuncunun sinyalini veren, büyüklüğü ve genişliği görülmemiş boyutlarda bir okyanus ötesi askerî harekâttı. ABD, Birinci Dünya Savaşı bitince tekrar kıtasına çekilmişti. Oysa İkinci Dünya savaşı ile ABD, SSCB’nin karşısında ona meydan okuyan bir karşı güç olarak dünya politikasındaki yerini alır. Av­rupa ve diğer demokratik kapitalist dünyayı da arka­sına alarak SSCB’ye karşı soğuk savaşı başlatır.

Burada SSCB, Çin’i de yanına alarak, birlikte Avrasya’nın tamâmını ele geçirip kendini dünya­nın hâkimi ve tek küresel güç olarak görmek isti­yordu. 1960’lardan sonra Orta ve Güney Amerika’dan, özellikle Orta Doğu’da İsrail karşısın­da bocalayan Arap ülkelerini de yanına alarak oluşturduğu enerji tekeli ile batıya sıkıntılı dönemler yaşattı. Hatta 1970’li yıllarda Doğu Asya’da ABD’nin Vietnam bozgununu da yönetti.

SSCB’nin ABD tarafından hem doğudan hem de batıdan kuşatılması, Rusya’nın orta bölgeden güneye, kadim sıcak denizlere çıkma projesini tekrar gündeme getirir. Balkanlardan Adriyatik Denizi’ne ve İstanbul Boğazı’ndan Ege Denizi’ne çıkamayan Rus­lar bugün son çâre olarak Avrasya’nın güneyindeki Afganistan üzerinden Hint Okyanusuna çıkmayı de­ner. Çünkü Avrasya’nın doğusundan ve batısından kuşatılan Ruslar için son çâre Güney’e yönelmedir. Zâten 1895 Pamir Antlaşması da; Britanya’nın devre dışı kalmasıyla hükmünü yitirmiştir. Bunun yerine o bölgede bağımsızlığını kazanan Hindistan’la da ilişkileri geliştirir.

Onun için çıkar yol güneydedir, Rus politikacı Viladimir Jirinovski bu pro­jeyi; “Güneye Doğru Son İlerleyiş” adlı kitabında uzun uzadıya anlatır. Jirinovski kitabında: “Güneye doğru son ilerleyiş, yâni Rusya’nın Hint Okyanusu ve Akdeniz’e açılması, gerçekten Rusya’yı kurtaracak tek yol.” olduğunu belirtmektedir. Doğudan ve batı­dan sıkıştırılan Rusya’nın güneyden kendine sıcak denizlere çıkış yolu araması hep düşünülmüştü. An­cak bu yol vaktiyle İngiltere tarafından kapatılmıştı. Bu konuda Rus târihçi Nikolay Starikov, “Rusya’nın yıkılmasını kim finanse ediyor?” adlı kitabını Pravda gazetesindeki tanıtım yazısında, “İngiltere’nin Türk boğazlarının Moskova’nın eline geçmemesi için ül­kede 1917 devrimini yaptırdığını, 200 yıl boyunca İngiltere, İstanbul ve Çanakkale Boğazları üzerin­den Akdeniz’e çıkmamızı bloke ettiğini” anlatıyor.

İngiltere 1895 Pamir Antlaşması ile Rusları Orta Asya’ya hapsederek, Hindistan, Afganistan, İran ve Arabistan’ı kontrolüne alarak Ruslara güneyi kapa­mıştı. Ancak 1970’ler de gücünün zirvesinde olan Rusya, önce Arap dünyâsına sokularak İsrail yü­zünden sıkıntı çeken ABD’yi o bölgede sıkıştırmaya ve onu orada hapsetmeye çalışır. Böylece Sovyet­ler vaktiyle Güney Avrasya’da İngiltere’nin çizdiği sınırların artık değişmesi gerektiğine olan kuvvetli inancı sonucu önce çok zayıf ve belirli hazırlıkların da yapıldığı güneydeki zayıf halka Afganistan ile sı­cak denizlere giden yolu açmayı bu bölgede sınırla­rı değiştirmeyi düşünür.

Rus politikacısı Jirinovski k

Geleceğimizin Mimarları Öğretmenlerimizin Onur Günü Kutlu Olsun

0

 

Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk, devletin “hürriyet ve istiklâlini muhafaza ve müdafaa” görevini  Türk Gençliğine, bu gençliğin yetiştirilmesi görevini de “Maarif ordusu” dediği  ve “dünyanın en muhterem  varlıkları”  kabul  ettiği öğretmenlerimize teslim etmiştir. Onun için de, savaştan çıkmış, yeniden yapılanma süreci ve mali sıkıntı içinde olan ülkemizde  öğretmenin mali yönden kimseye muhtaç olmasını istememiş, bunun için de en yüksek düzeyde maaş alan memurlar arasında yer almasını sağlamıştır. Öğretmenlik, dünyanın gelişmiş bütün ülkelerinde en kariyerli mesleklerden biridir ve bu yüzden de mali ve sosyal statüsü yüksektir.

Öğretmen, sadece yükseköğretimde öğrendiklerini öğrencilerine aktaran bir papağan değildir. Öğretmen, ailelerin en kıymetli varlığı olan çocukları sevgiyle kucaklayan, bilgiyle kuşatan, yeteneklerini geliştiren ve hayata hazırlayan ulvi bir mesleğin sahibidir.  Bütün bilgi, görgü, beceri ve tecrübesini öğrencisiyle paylaşır.  Yirmi dört saatini öğrencisinin gelişmesine ve başarısına adayan insandır. Çünkü okuttuğu, öğrettiği ve eğittiği çocuğun, gencin ülkenin geleceğinin sahibi olacağını bilir. Bu görev sorumluluğu ve bilinci ile çalışır. Öğretmen, basit bir masa memuru değildir, ülkenin geleceği ellerine teslim edilen insandır.

Öğretmen, ders saatleri dışında da eğitim etkinlikleri yapar;  sosyal, sportif, kültürel ve sanatsal yönden öğrencilerine destek olur, rehberlik yapar;  çeşitli yarışmalara hazırlar; onları araştırma yapmaya ve proje hazırlamaya yönlendirir, bu konuda danışmanlık yapar. Öğretmen, gece evinde de bir gün sonraki dersine hazırlanır, plan yapar, deney hazırlar,  ödev ve proje konusu belirler, yazılı soruları hazırlar, ödev-proje ve yazılıları değerlendirir, bunlarla ilgili notları e-okul sistemine girer. Tatil günlerinde, Milli Eğitim Bakanlığı ve Milli Eğitim Müdürlükleri ile çeşitli Bakanlıkların, kuruluşların, ÖSYM ve Açık Öğretim Fakültesinin merkezi sınavlarında görev alır.

Öğretmen, öğrencisinin ailesinin kayıtsız bir üyesidir.  Yerine göre öğrencisinin ikinci anne veya babasıdır.  Öğrencisinin ailevi sorunları, maddi ve manevi sıkıntıları, sağlığı,  çalışma ortamı ve şartları, çevresi, alışkanlıkları ile ilgilenir. Onları iyileştirici ve çözücü çalışmalar yapar. Bu konularda maddi ve manevi fedakârlıklardan kaçınmaz. Rehberi olduğu sınıfın bütün öğrencilerinin akademik performansları, ruhsal durumları, sosyal etkinliklerle ilgileri ve başarıları ile ilgilenir, devam durumlarını takip eder,  yönetim, öğretmen ve diğer öğrencilerle problemlerinin çözümüne yardımcı olur, öğrenci gözlem formlarını doldurur.

Öğretmen,  ders saatleri dışında, okuldaki sosyal etkinlik kulüplerinde danışmanlık, çeşitli komitelerde ve kurullarda üyelik yapar. Öğretmenler Kurulu, Şube Öğretmenler Kurulu, Zümre Öğretmenler Kurulu ve Eğitim Bölgesi Öğretmenler Kurullarına katılır. Tatil günleri ve dönemlerinde Bakanlığın ve Milli Eğitim Müdürlüklerinin hizmet içi eğitim seminerlerine, kurslarına ve sempozyumlarına, çeşitli resmi ve özel kurum ve kuruluşların, sivil toplum örgütlerinin eğitim faaliyetlerine katılır.

Öğretmenin, burada ifade etmeyi unuttuğumuz daha birçok görevi vardır. Öğretmenin yaptığı çalışmalar, alt yapı yatırımları gibidir, herkes tarafından fark edilmez ve hemen sonuç vermez.  Ama yüzde yedi okuryazarı olan Cumhuriyet Türkiyesi, büyük önder Atatürk’ün Millet Mektepleri Başöğretmenliğini kabul ettiği 24 Kasım 1928 tarihinden bir yıl sonra açılan eğitim seferberliği ile 1,5, milyon insanını okuryazar haline getirmiştir. Bütün olumsuzluklara rağmen bugün bir yerlere gelmişsek, ülkemiz Balkanlar, Doğu Avrupa, Ortadoğu, Afrika, Kafkasya ve Ortaasya’daki dost ve komşu ülkelerden daha ileri durumdaysa, bunu Cumhuriyet eğitimine, Atatürk’e ve Türk öğretmenine borçluyuz.

Bugün mezrada, köyde, kazada, şehirde bayrağımızı şerefle dalgalandıran ve eğitim meşalesini küçük ve genç beyinlere taşıyan, onlara Türkçeyi, Türkiye’yi ve insanlığı öğreten bu fedakâr öğretmenlerimizdir. Türk öğretmeni; insanımızı millî, insanî ve ahlakî değerlerle eğitmek, ülkemizi muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkarmak idealleriyle ücra yurt köşelerinde çeşitli yokluklar ve sıkıntılar içinde hizmet verirken, zaman zaman bölücü terör örgütlerinin hedefi olmakta kaçırılmakta veya şehit edilmektedir.

Fakat, bugün Türk öğretmeninin başta maddi sorunları olmak üzere birçok sorunu bulunmaktadır. Bugün bir yıllık öğretmen 1600 lira,  otuz yıllık öğretmen 2000 lira maaş alıyor. Aralarında dört yüz liralık fark var. Ders ücreti 8 lira. Okulun ilkokul mezunu hizmetlisi ile üniversite mezunu öğretmeni arasında en fazla 100 liralık fark var. Aynı tahsili yapan bazı memurlarla öğretmen arasında iki-üç kat fark oluşmuş durumda.  Otuz yıllık bir öğretmen emekli olduğunda 1500 lira emekli maaşı alıyor.. Öğretmen öğrencisi gibi giyinemiyor, harcayamıyorsa, kitap, gazete, dergi alamıyorsa, çocuğunu istediği  gibi giydirip, gezdirip okutamıyorsa, bu öğretmenden verimli olmasını, sorunlarından sıyrılıp kendini işine vermesini nasıl bekleyebilirsiniz ? Hele bir de kiracı ise, bu kişinin geçim derdinden başka düşüncesi olur mu?

Değerli öğretmenlerimiz, bunların hepsi doğru ama, herkes toplumdaki yerini kendi tayin eder, Bu zorluklarınızın faturasını öğrencinize çıkarmaya kalkmak, “ben bu paraya bu kadar çalışırım” demek,  öğretmenlik sıfatını taşıyan kişilere yakışmaz.  Toplum hayatında bütün haklar büyük fedakarlıklar ve mücadelelerle kazanılmıştır.  Unutmayalım, ağlamayan çocuğa ne meme, ne mama verirler. “Hak verilmez, alınır.” Kimseyi suçlamayalım, her toplum, her topluluk lâyık olduğu idare ile yönetilir.

Bu duygu ve düşüncelerle saygıdeğer öğretmenlerimizin onur günü olan ÖĞRETMENLER GÜNÜnü en samimi duygularımla kutlarım.

 

 

Aydınlar Ocakları 38. Şurası

 

Aydınlar Ocaklarını bir araya getiren, ilişkileri geliştiren, ülke ve Dünya sorunlarını görüşme ve tartışma, kültür çevresini tanıma imkânları sağlayan şuraların 38. si Bursa Aydınlar Ocağı’nın ev sahipliğinde yapıldı. 16-18 Kasım 2012 tarihleri arasında Kervansaray Oteli’nde yapılan Şuraya yoğun iştirak dikkati çekti.

Toplantının açılışına milletvekilleri, vali ve belediye başkan yardımcıları, belediye başkanları, bürokratlar ve 25 Ocaktan gelen üyelerle misafirler katıldı.

Saygı duruşu, İstiklal Marşı ve şehitlerimiz için okunan Kuran-ı Kerim’den sonra protokol konuşmalarına geçildi. Ardından “Anayasa Çalışmalarına Milli Bakış” konulu açık oturum yapıldı. Oturum başkanlığını Prof. Dr. İsmail Tatlıoğlu’ nun yaptığı toplantıda Prof. Dr. Hasan Tunç ve Doç.Dr. M.Tevfik Gülsoy konuşmacı oldular. Anayasa çalışmaları çok yönlü ele alındı. Hiç bir ciddi devletin kabullenemeyeceği, kendi kendini inkâr anlamı taşıyan dayatma ve zorlamalar ortaya kondu. Devletin yeni kurulmadığı ve askeri darbe sonrası bir dönem yaşanmadığından “Yeni Anayasa” kavramının yanlış olduğu ifade edildi. Türkiye’nin egemenlik haklarını ihlal edecek ve milletleşme sürecini çözecek sözde demokratikleşme çabalarının kabul edilemeyeceği kaydedildi. Konuşmacılar; Anayasa, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel niteliklerini dışlayamaz. Eğitimde ve yargıda dil birliği esastır görüşünde birleştiler. Aslında AİHM’ne göre, eğitim ve yargı dili bir grubun veya şahsın isteği ile değiştirilememektedir. Mahalli dillerin kullanımı, devletin diline ait hakkını ihlal etmemek kaydıyla mümkündür. ABD’de 2007 yılında İngilizce Dil Birliği Kanunu‘nun çıkarılarak İspanyolca ve diğer dillere karşı nasıl bir tavır alındığı ortaya kondu. Avrupa ülkelerinde ve bilhassa Fransa’da yargıda devletin dilinin esas oldu; ancak tercüman da kullanılabileceği belirtildi. Alman ve Fransız Anayasalarında milli kimliğin 15-20 defa ifade edildiği belirtildi.

2. ve 3. Oturumlar Ocaklar arası istişareye ayrıldı. 4. Oturumda Av. Özcan Pehlivanoğlu, Gümülcine Seçilmiş Müftüsü İbrahim Şerif ve Kosova Türk Aydınları Ocağı Başkanı Ferhat Derviş  gelişmeler ve gerçekler üzerinde durdular. Türk Dünyasının çeşitli meselelerini ele aldılar. Şura’da Kerkük türküleri ağırlıklı Türk musikisi şöleni de vardı.

Bütün şuralarda olduğu gibi, çevrenin kültür değerlerini tanıtıcı bir gezinin düzenlenmesi de ihmal edilmedi. Şuralar için büyük önem taşıyan sonuç bildirisi komisyon tarafından açıklandı. Bu bildiri Ocağın internet sitesinde ayrıntılı olarak yer almaktadır.

Şura’nın hazırlanmasına büyük emek veren Bursa Aydınlar Ocağı Başkanı İhsan Bilgili’ye, eski başkan Cafer Genç ve arkadaşlarına, önemli destek sağlayan İznik Belediye Başkanı Sayın Kadri Eryılmaz’a, Bursa Valisi Sayın Şerafettin Harput ve Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Recep Altepe’ye, Cerrah Belediye Başkanı Sayın İsmail Karaman’a, Bursa Ocağımızın kurucu başkanı Sayın Dr. Ahmet Özkul’a, Ocağın İlim İstişare Kurulu üyesi Sayın Mehmet Ziya Aslanlı’ya teşekkürü bir borç biliriz.

 

 

Bir Başka Açıdan Eğitim ve Öğretim

0

 

Eğitimin geçmişe, hâle ve geleceğe bakan yönleri var. Eğitimin insana, dünyaya, kâinâta, devlete, hikmete kısaca insanı ilgilendiren her şeye bakan tarafları var. “İnsanım, insanî olan hiçbir şey bana yabancı değil.” İfadesinde belirtildiği gibi, insanî olan her şey eğitimin   sâhasıdır.

Eğitimin konusu insandır. İnsan ise yaratılıştan medenîdir. Yalnız yaşayamaz. Meselâ bir ekmek için, çok ellere muhtaç. Üstelik en yakın çevresinden en uzağına kadar çeşitli ilişkiler,  iç içe daireler içinde. Aile, okul, toplum, şehir, memleket, yurt ve evren gibi.

Bunlar iki grupta toplanabilir: Yakın çevre / iç çevre / samîmî çevre ve Uzak çevre / dışçevre / resmî çevre. Bunlar arasında nasıl bir durumda olacak, nasıl davranacak? Çünkü insan ya idare eden veya edilendir. Her iki hâlde de nasıl bir çerçeve içinde hareket etmeli? Nereye kadar  aktif, faal olacak? Nereye kadar pasif  ve hareketsiz kalacak? Bunları bilmek zorunda.

Eğitimin konusu insandır. Çünkü her görevin başarısı insana bakar. Nitekim yüksek bir zât halka sorar: “Nasıl hizmet etmek istersiniz?” Kimi: “Ev dolusu para şartı”ndan, kimi: “Yol ve köprü yapmak”tan, kimi de: “Fakirlere yardım etmek”ten söz eder. Soruyu soran: “Hayır  hayır, hiçbiri değil der. Bana herşeyden önce adam lâzım adam.” Böylece her zaman ve her yerde hizmetin temelini yetişmiş elemanın teşkil ettiğini nazara verir.

İşte eğitim, toplumun temel taşları olacak insanların yetişmesini sağlar. Eskilerin “Kaht-ı Ricâl” yâni adam kıtlığı dedikleri yokluğu gidermeye  çalışır.

Eğitim, insanı ahlâk sâhibi yapmak için uğraşır. Burada iki ahlâk tipiyle karşılaşılıyor: Beşer ahlâkı ve İlâhî ahlâk. İnsanlığın ortaya çıkışından beri bu iki ahlâk akımı birbiriyle çekişmişler, birbirinin yerini almaya çalışmışlar. Bir bakıma Eğitim Tarihi, bu iki zümre faaliyetlerinin sergilenmesinden başka bir şey değil.

Eğitimin konusu insandır demiştik. Çünkü insan hayata dinleyici olarak başlar. Öğrenici olarak devam eder. Sonra öğretici olur. Fakat öğreticiyken de öğrenciliği devam eder. Daha doğrusu bu safhada insan; her üç vasfı da zaman zaman gösterir. Yâni insan bazen öğretici, bazen öğrenici, bazen de dinleyicidir.

Eğitim Tarihi, herkesin ihtiyaç duyduğu bir bilim dalı. İster istemez insan, hayatın bir devresinden sonra eğitici olmaktan kurtulamaz. En azından toplumda ya anne veya baba olarak yerini alacak, çocukların ilk eğiticisi olacaktır. Dolayısıyla bu bilgilere muhtaç.

Eğitim, insanı hayata hazırlar. Öyleyse, onu hayâta hazırlamakta yetki sahibi kim olmalı? İnsanın kendisi mi? Yoksa onu yapan mı? “Yapan bilir, bilen konuşur.” Hükmünce bu sâhada söz kime düşer? Treni yapan, ona rayı da döşemiş. Yâni yapılan, yapanın gösterdiği yolda varlığını sürdürebilmekte. İnsan da yapılan olduğuna göre, rotasını kendisi mi çizmeli, yoksa yapanın gösterdiği yolda mı gitmeli?

İşte Eğitim Tarihi, bu iki gidişatın tarih boyunca çizdiği grafiği gözler önüne serer.

Eğitimin konusu insandır. Herşey toplumda insan unsuruna dayanır. Çünkü toplumun temel taşı insandır. Nitekim: “Kanunlar ne kadar iyi olursa olsun, tatbik edenler kötüyse bir işe yaramaz. Kanunlar ne kadar kötü olursa olsun, uygulayanlar müspet ise, mes’ele yok.” Denmiştir.

Eğitim insanı tahlil eder, yâni çözmeye çalışır. Varlık sebebini araştırır. “İnsan niçin vardır?” sorusunu cevaplandırır. İnsan sırf yemek için yaratıldıysa, Fil kadar yiyemiyor! Dünya’ya sâdece yüzmek gayesiyle  getirilmişse, Balık gibi yüzemiyor! Cihan’a Uçmak amacıyla

469

gönderilmişse, Kartal daha iyi uçuyor. Bir araya gelmek zevki için yaşatılıyorsa, bu husûsta da Serçe kuşuna yetişemiyor!

Öyleyse niçin var edilmiştir insan? İşte Eğitimin ana konusu bu.

Eğitim bizlere, Şems-i Tebrizî’nin dile getirdiği ve olmasını temennî ettiği bir kimlik kazandırmak ister. Bir toplantıda herkes: “Şu âlim bunu dedi. O bilgin şunu söyledi.” Diyerek, birbirlerine lâf yetiştirmeye çabalarken; Şems-i Tebrizî, daha fazla dayanamaz ve oturduğu yerden doğrularak: “Daha ne zamâna kadar, o dedi bu dedi deyip de, kendinizden bir şey söylemeyeceksiniz? Sizin aklınız fikriniz yok mu?” der. Şüphesiz burada kasdedilen, öğrenilenin özümsenmesi, gıdanın kana karışarak vücûdun hayâtiyetini sağlaması gibi, bilginin de idrâk edilerek, şahsiyetin oluşmasında rol sâhibi olmasının istenmesidir.

İnsânın varlık sebebi öğrenmek. Eğitimin amacı da bu öğrenmeyi sağlamaktır. Çünkü, İnsân’ın Dünya’da var oluşunun başta gelen sebebi “öğrenici” olmak vasfıdır. Bu o kadar önemlidir ki, beşikten mezara kadar sürer. Ömür biter fakat “öğrenici” olma niteliği sona ermez. “Öğrenici” yâni öğrenci olması, insânın var oluş gâyesidir demiştik.

Evet nasıl ki, Hayvanlar Dünyâ’ya “öğretilmiş” olarak gönderiliyorlar. Ve ne üzere öğretilmişlerse, onu hemen yerine getiriyorlar ve bu hayâtları boyunca devâm edip gidiyor. İnsan ise öğretilmemiş, fakat öğrenmeye istidatlı ve kabiliyetli olarak Dünya’ya gönderiliyor. Demek ki, insanın asıl görevi öğrenmektir. Öğrenmeyen insan yaratılış gâyesini yerine getirmiyor demektir.

Eğitim, basîret gözünü açar. Çünkü basîretsiz gözün kıymeti yok. Basîret ise gerçeği kalben hissedip anlamaktır. Çünkü kalpte, eşyanın hakikatlerini bilen feraset yâni seziş yâni nâfiziyet / içe işleyiş merkezi var. Eğitim, kalpteki basîret mahallini / idrâk, anlama, kavrama yerini devreye sokar.

Akıl ampülse, kalpteki basîret merkezi ise elektriktir. Elektriksiz ampül bir şeye yaramadığı gibi, kalbin basiretini harekete geçiremeyen; ne kendisini ne de başkasını aydınlatabilir. Aklın ışığı kalpten gelmezse, akıl ampülü sönük kalır. Fikirlerimizin ışığı, kalpten gelen ışıkla karışmazsa karanlıktayız demektir.

Nasıl ki, gözde bir beyazlık var, fakat beyaz ve karanlık. İçinde bir siyahlık var. Ama ışıklı bir gece gibi. Bu olmazsa o göz bir şey göremez. Gözdeki beyazlık gibi olan fikir beyazlığı; gözdeki siyahlık gibi olan kalp siyahlığı ile bir arada bulunmazsa; ilim ve basîret olmaz. Kısaca kalpsiz akıl olmaz. Tıpkı cereyansız ampül aydınlatmadığı gibi. Yâni göz; yapılanı görüp de, basîret; yapanı görmezse; görmenin değer ve mânâsı kalmaz.

Demek ki göz maddeyi, basîret ise mânâyı görüyor. Meselâ kediye vurulduğunda; sopaya saldırır. Onu düşman bilir. Düşmanlığın sopayı tutandan geldiğini anlayamaz. Çünkü gözü var, basîreti yok. Zira göz ampülü kalpten ışık almamakta. İnsan da baktığı hâlde görmüyorsa; insanlığın dört  mertebesinden; yâni bitki, hayvan, insan ve inançlı insan tabakalarından biri olan hayvanlıkta kalmış olup, insanlık derecesine yükselememiş demektir.

İşte eğitim, yeni bir şey göstermiyor. Fakat görüleni idrâk ettiren / algılatan bir fonksiyon icra ediyor. Böylece görmekle öğrenim, anlamakla eğitim sâhibi olunur. Öğrenim tek başına mümkün, eğitim kendi kendine imkânsız. Öğrenimde göze, eğitimde rehbere muhtâçlık söz konusu. İşte bunu eğitim kurumları sağlar. Onun için eğitim, ince bir san’attır. Yaratılıştan medenî yâni toplu yaşamak zorunda olan insan eğitilmeli ki, toplum ilişkileri tabiî seyrinde yürüsün. Toplum dengeli ve oturaklı bir hâl alsın.

Eğitim insanı mutlu kılmak içindir. İnsan rûhunda emânet olarak ekilen sayısız tohumları

sulamak ve geliştirmek için, insanı eğitim ile yükümlü tutmak gerek. Tohum-Toprak, İnsan-Eğitim ilişkilerinde bunun somut örnekleri görülebilir. Tohumun toprakta çatlayıp gelişmesi,

470

sonra toprak yüzüne çıkması neyse, insanın da eğitim toprağında çatlayarak toplum yüzüne

çıkması aynı şey.

Tohumun bitki olarak canlı kalması, toprakla ilişkisini kesmemesine bağlı olduğu gibi, insanın da insanlık vasfını sürdürmesi eğitime uzak kalmamasıyla mümkün. Zaten beşikten mezâra ilmin gerekli oluşu bu yüzden değil mi? Eğer eğitim olmasaydı, rûhlardaki o tohumlar  gelişemezdi.

Evet, insanın hâllerine dikkatle bakılırsa görülür ki, rûhun mânen ilerlemesini, vicdânın gelişmesini, akıl ve fikrin açılıp yükselmesini aşılayan ve ortaya çıkaran eğitimdir. Hayat veren ise büyük ve yüksek rûhlu eğitimciler, ilhâm eden ise inançlardır.

Eğer bu noktalar olmasaydı, insan hayvânlık düzeyinde kalacaktı. İnsândaki bu kadar  vicdânî erdemler ve güzel ahlâk tamamen yok olacaktı. Demek ki, insanlar curufla / toprakla karışık cevherler olup, ancak eğitim fabrikasında tasfiye ve tesviye olunmaya muhtaçtırlar.

Eğitimde terbiye ve ilim birbirinden ayrılmaz. İnsânı erdemliğe götürmeyen soyut bilgi, eğitim ve irfân sayılmaz. İlim aynı zamânda mürşit / irşât edici yâni yol gösterici olmalı. Çünkü gerçek bilgi ve eğitimde, mutlaka irşât yâni eğitmek de vardır. Bir bakıma mâlûmât, ilim demek değildir. Çünkü ilim çok şey bilmek değil, az bildiğini çok iyi bilmek ve anlamaktır.

Aslında ilim; anlamak, fehmetmek, idrâk etmektir. Zira çok bilen var ki, bildiğini anlamış değil. Tıpkı bakıp da görmeyen, duyup da işitmeyen misâli. Unutmayalım ki, balı tatmak, görmenin gayrıdır.

Eğitimden asıl amaç; insânın bizzât kendisidir. Bu hakîkati Yûnus Emre ne güzel ifâde etmiş:

 

“İlim ilim bilmektir. İlim kendin bilmektir.

Sen kendini bilmezsin! Ya (bu) niçe (nasıl) okumaktır?

 

Okumaktan ma’nî (mânâ) ne? Kişi Hakk’ı bilmektir

Çün (çünkü) okudun bilmezsin! Hâ bir kuru emektir.”

 

Yine eğitimden maksat, insanın kendinden kendine giden yolun farkına varması, onu açmasıdır. Bu gerçek de Yûnus Emre’de, özlü bir şekilde ifâdesini bulmuş:

 

“Süleyman Kuş dili  bilir dediler

Süleyman var  Süleymandan içeri.”

 

Eğitimden amaç, Balık ikrâm etmek değil, Balık tutmasını öğretmek olmalı. Çünkü Balık; İnsânı bir kere, Balık Tutmak ise hayât boyu doyurur.

Evren-Göz-Eğitim arasında üçlü bir işbirliği var. Eğitim ışık gibidir. Duvar olacak taşlar için harç ne ise, evren ile göz arasındaki harç olan eğitim de odur.

Eğitim insâna, istediğini gösterecek gözlük takmasını sağlar. Toprağa bakan, taktığı gözlüğe göre farklı şeyler görür. Aynı yere bakan biyolog, jeolog ve kimyager ayrı ayrı şeyler görür. Her gözlükten nasîbi olan ise her şeyi görür. İnsan, her şey arasında bir şeyi çok görmek isterse, bunu ancak eğitim sağlar. Yâni insân, ancak eğitimle ihtisaslaşır, uzmanlaşır.

Kısacası eğitim; insânı bakıp da görmezlikten, duyup da işitmezlikten, bilip de anlamazlıktan kurtarır.

 

471- 473