28.9 C
Kocaeli
Cumartesi, Ağustos 8, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1041

Kahramanlar da İnsandır

0

 

Milletler, tarihleri ve kahramanlarıyla yaşarlar. Bir milletin tarihi, dünya sahnesine çıkışıyla başlar bugüne kadar devam eder. Milletlerin tarihlerinde çeşitli tesirler (savaşlar, göçler, tabii âfetler, iklim, coğrafya, kültür,  medeniyet ve rejim değişiklikleri vb.) sebebiyle birbirinden farklı dönemler yaşanmıştır. Bu tarih serüveni içinde çeşitli millî kahramanlar da zuhur etmiştir. O milletin mensupları, hem  bu tarihi, bütün dönemleri zaferleri ve hezimetleriyle; hem de tarihî kahramanlarını hataları ve sevaplarıyla kabullenmek zorundadırlar. Çünkü, tarih yaşanmış ve geri döndürülemez bir süreçtir, ayrıca kahramanlar da insandır.

Tarih de, dil, din, edebiyat, güzel sanatlar, gelenek ve görenekler, ahlâk, hukuk ve töre gibi, millî kültürün önemli bir yapı taşıdır.  Millî kültür, millî kimliğin oluşmasında en önemli unsurdur. Milletler, millî kültürlerine ve dolayısıyla millî kimliklerine sahip çıktıkları oranda, milletler ailesinde saygın bir yer kazanırlar.  Bu demek değildir ki, tarihî olaylar ve kahramanlar eleştirilemez. İnsan eliyle oluşturulan, insan tarafından üretilen  ve insan tarafından sürdürülen her olay, eser ve faaliyetin, mutlaka eksikleri, fazlaları ve yanlışları vardır. Tek mükemmel ve eksiksiz olan, kâinatın sahibi olan Cenab-ı Allah’tır. Ayrıca Allah’ın peygamberi ve velileri de insan-ı kâmildir. Bu çerçevenin dışında kalan her fâni, hatadan münezzeh değildir ve eleştirilir.

Son günlerde kamuoyunu fazlasıyla meşgul eden televizyondaki “Muhteşem Yüzyıl” dizisi ile ilgili tartışmayı, tamamen boş ve gereksiz buluyorum. Her şeyden önce şunu belirteyim, hikâye, roman, tiyatro ve senaryo gibi edebî türler,  yaşananı değil, yaşanabiliri; gerçeği değil, kurguyu yansıtırlar. Bu türlerin belgesel mahiyette olanlarında bile yazarın hayal gücünün katkıları vardır. Hele bir edebî çalışma, birkaç yıl sürecek bir televizyon dizisi ise burada hayal gücünün katkısı daha büyüktür. Burada anlatılanları, bir tarih kitabını yorumlar gibi yorumlarsak, büyük yanlış yaparız. Unutmayalım ki, sosyal ilimlerden biri olan tarihle ilgili yazılan kitaplar bile yüzde yüz objektif değildir, yazan kişinin bilgi, düşünüş ve önyargılarına göre değişik oranlarda subjektiftir.

Muhteşem Yüzyıl’ı değerlendirdiğimizde Osmanlı’nın yükseliş döneminin son padişahı, batılıların “Muhteşem Süleyman” dediği, Kanuni Sultan Süleyman’ı ve dönemini tam olarak yansıtmamaktadır. Çoğunlukla sarayın “Harem” dairesindeki hayatı, entrikaları ve biraz da erotik yanı ön plana çıkarılmıştır. Aslında dizinin adı, “Muhteşem Yüzyıl” değil, “Harem ve Hürrem” olmalıydı.  Dizide Türk’ün altın asrı olan 16. Yüzyıl;  Muhteşem Süleyman’ı, zaferleri, edebiyatı, sanatı, mimarisi, ahlâkı,  adaleti ve âbide şahsiyetleriyle yansıtılmamaktadır. Fakat buna rağmen dizinin, Osmanlı tarihine bigâne ve hatta düşman çevrelerde, bu büyük tarihe merak uyandırdığı, Osmanlı tarihi, Kanunî, Hürrem Sultan, Harem ve Pargalı İbrahim konularında yazılan eserlerin satışında bir patlama meydana getirdiği gerçeğini de göz ardı edilmemelidir.

Burada yapılan yanlış, demokratik bir ülkede üretilen bir film dizisinin, herkesi kucaklaması gereken çevreler tarafından kamuoyu önünde şiddetle kınanması, yapımcıları ve yayıncılarının RTÜK’e, halka ve yargıya hedef gösterilmesidir. Halbuki yapılması gereken, bu diziyi eleştirmek yerine, bize göre doğru tarihi yansıtan bir dizinin yapılmasını teşvik etmek ve desteklemektir. Türklüğü ve milletimizi seven herkes Osmanlı devletini kuran ve bir imparatorluk haline getiren Osmanlı hanedanını sever.  Osmanlı padişahlarının içinde tarihimize şan ve şeref kazandıran zaferlerin ve fetihlerin sahibi kahramanlar vardır. Biz onlarla gurur duyarız.

Fakat şunu da iyi biliriz ki, bu hanedan mensuplarının her ne kadar hiç haini yoksa da,  günahkârı çoktur. Harem bir gerçektir. Padişah hanımlarının çoğu, Balkan ve Doğu Avrupa halklarının Hristiyanlıktan dönme kızlarıdır. Padişahların şer’en evlendiği dört hanımından başka, beraber olduğu cariyeleri de vardır. Kanuni de dahil, çoğu, devletin bekâsı gerekçesiyle, kardeşlerinin ve  evlâtlarının katline cevaz vermişlerdir.  Saltanatlarını sürdürebilmek için, vezirlerinin, sadrazamlarının isyancılarca katline göz yuman, isyan eden halk gruplarını haklı olup olmadıklarına bakmaksızın topyekun katlettiren,  dinen günah olmasına rağmen içki içen padişahlar vardır. Bu eleştirileri yapmak Osmanlı Padişahlarını küçültmez, onların insan olduğunu hatırlatır. İnsanlar kazandırdıkları, hizmetleri ve eserleriyle büyürler, özel hayatlarıyla değil.

Bugün toplumumuzda sık sık yaşanan tartışmaların başında, “Osmanlı” ile “Türkiye Cumhuriyeti”; “Fatih, Yavuz, Kanuni” ile “Gazi Mustafa Kemal Atatürk” taraftarlarının üstünlük tartışmaları gelmektedir. Halbuki, ne bu iki Türk devleti, ne tarihimizin bu iki dönemine damgasını vuran kahramanlar, birbirinin rakibi değildir, birbirinin bütünleyicisidir. Bu devletler de, bu kahramanlar da bizimdir ve biz hepsiyle gurur duyarız. Yalnız ne tarihimizin bu iki dönemi, ne de bu iki dönemin kahramanları tabu değildir, dokunulmaz değildir. Tarihimiz ve kahramanlarımız konusunda yapılan bu ayrımcılıktan bir an önce kurtulmak gerekir. Şunu da unutmamak gerekir, kişileri tabulaştırır, putlaştırır, dokunulmaz kılarsanız, o kişiye en büyük kötülüğü yapmış olursunuz.

Bugün son millî kahramanımız Atatürk’ün imajına en büyük zararı verenler ve Atatürk düşmanlarının ekmeğine yağ sürenler, onun eserlerini ve fikirlerini iyice anlamayan ve onu tabulaştıran fanatik Atatürkçülerdir. Sadece Atatürk rozetleri takarak gezmeyi, her sözlerine ve eylemlerine Atatürk’ü referans göstermeyi ve  anıtlarına çelenk koymayı büyük marifet sayanlar, Atatürk’ün manevi hâtırasını en çok rahatsız edenlerdir. Atatürk’ün, yüce dinimizin milletçe anlaşılması ve Müslümanlığın bilerek yaşanması konusundaki çabalarını, inanca saygılı laiklik anlayışını görmeyerek, onun laiklik ilkesini sadece din ve devlet işlerinin ayrılması olarak görenler, Atatürk’ü büyük ölçüde halkımızdan koparmışlardır. Belirli ön yargıları veya tarihî kinleri nedeniyle, onun sigara ve içki kullanmasını, aleni ibadet etmemesini, ezanı Türkçe okutmasını, İstiklal Mahkemelerinin bazı din adamlarını astırmasını, Arap alfabesini değiştirmesini, kılık-kıyafet inkılâbını yapmasını dillerine dolayarak onu yıpratmaya çalışanlarla,  Atatürk’ü  putlaştırarak onu yıpratan sahte Atatürkçüler arasında hiçbir fark yoktur. Halbuki, Atatürk’e yöneltilen bu suçlamaların bir kısmı gerçek dışı, bir kısmı yaşandığı dönemin şartları içinde değerlendirilmesi gereken olaylar, bir kısmı da özel hayatı ile ilgili insanî zaaflardır. Bunlar, Atatürk’ün son Türk devletinin ve Cumhuriyetimizin kurucusu, Türklük şuurunun canlandırıcısı, modern hayata geçişimizin mimarı olduğu gerçeğini asla gölgeleyemez.

Sözün özü, ne tarihî dönemler, ne de millî kahramanlar dokunulmaz ve eleştirilmez değillerdir. Her dönemin sevapları ve başarıları kadar, günahları ve yanlışları da vardır. Her kahraman da, insandır. Zaafları, hataları ve yanlışları insan olmalarının bir sonucudur. Önemli olan dönemlerin ve şahsiyetlerin genel olarak değerlendirilip, zayıf tarafları kabullenilerek, olumlu yanları ve başarıları fazla ise yüceltilmesidir. Yoksa Don Kişot’un yel değirmenlerine savaş açması gibi, bir kurgudan ibaret olan televizyon dizilerine savaş açarak tarihimizi ve kahramanlarımızı yüceltemeyiz. Sadece gündemi boşuna meşgul ederiz. Eğer çok rahatsızsak, daha iyisini ve doğrusunu yapmalıyız.

 

 

Eksik Bilgi

 

Finansal piyasalarda işlem yapanların karşı tarafla ilgili yeterli bilgiye sahip olmaması “Eksik Bilgilenme (Asimetrik Enformasyon)” olarak adlandırılmakta ve bu eksik bilgilenmenin getirdiği işlem öncesi maliyetlere “Ters Seçim”, işlem sonrası maliyetlere ise “Kötü Niyet” adı verilmektedir.

Örneğin, Tam Bilgilenme (Simetrik Enformasyon) durumunda bankanın yüksek gelirli müşterisine açtığı kredinin getirisi, düşük gelirli müşterisine açtığı kredinin getirisinden daha fazla olacaktır. Oysa Eksik Bilgilenme söz konusu olduğunda müşteri kendi geri ödeme gücü ve niyetiyle ilgili olarak bankaya oranla daha fazla bilgi sahibidir. Bu sorunu çözebilmek için banka bazı yöntemler geliştirmek ve tedbirler almak zorunda kalacaktır; mesela, kredi analizi yapıp rapor hazırlamak ve yüksek teminatlar istemek gibi. Tüm bu işlemler bankaya ilave maliyet yükleyecektir.

Eğer piyasaya iştirak edenler piyasa ya da firmalar hakkında yeni bir bilgi elde ederlerse riske ilişkin beklentileri değişeceğinden piyasa fiyatı da değişecektir. Bekleyişler konusunda bazı modeller ileri sürülmüştür:

 

1.     Markow Bekleyişleri Modeli: Bu modele göre ekonomik birimler “gelecek bugünün aynısı olacaktır” şeklinde bir görüşe sahiptirler ve geçmişteki hatalarından ders almazlar.

2.     Uyumcu (Adaptive) Bekleyişler Modeli: Katılımcılar geçmişin seyrini inceler ve hatalarından ders çıkarırlar.

3.     Akılcı (Rasyonel) Bekleyişler Modeli: Ekonomik birimler mevcut tüm bilgiyi kullanırlar. Bu bilgilere teorik iktisat bilgileri de dahildir. Böylece optimal tahmine ulaşmaya çalışırlar.

Evet; Soros’un da dediği gibi gelecek belirsizliklerle doludur, doğru, ancak sadece gelecek değil geçmiş de mükemmel belirginliğe sahip değildir. Bu nedenle alınan kararlar daima risk taşırlar. Soros’un Bilinç ve Katılım (Yararlanma) işlevlerinin birlikte fonksiyon görmesi bile bu gerçeği değiştiremez. Çünkü Eksik Bilgi hayatın bir gerçeğidir, her zaman vardır ve var olmaya devam edecektir.

Olaylar ancak ortaya çıkıp vuku buldukları andan sonra gerçek haline dönüşürler. Vuku bulmamış geleceğe yönelik olay ve bakışlar sadece yorum, beklenti ve temenniden ibarettir ve olasılık hesaplamasına tabidir. Olasılık hesapları ise yalnız örgütlü manuplasyonun olmadığı ve eksiksiz (tam) bilginin bulunmadığı durumlarda geçerlidir. Dolayısıyla olasılık hesaplamaları daha ziyade müdahalenin söz konusu olmadığı naturel fiziki hadiseleri ve kavramları ölçerler. Karmaşık sosyal meselelerde geçerlilikleri azalır ya da kaybolur. Sosyal ve iktisadi hadiseler karmaşıklaştıkça ve bireysel ya da örgütsel yorum ve müdahaleler arttıkça olasılık hesaplamalarının önem ve geçerliliği de aynı oranda azalır.

“Ameller niyetlere göredir” prensibi gereğince, bilginin kim tarafından, nasıl, ne zaman, nerede ve ne maksatla sunulduğu, bilginin sonucunun (etkisinin) ne olacağı, hangi davranışlara yol açacağı, bu davranışların yaratacağı ortam ve sonuçlarla sonuçların kimlere yarar sağlayacağı gibi hususlar ekonomik analizlerde mutlaka yer almalıdır.

 

 

Ekonomi İyi Yolda, Piyasa Krizde!

 

Ekonomimiz iyi yolda diyorlar. Ben ekonomiden anlamam. Öyle dediklerine göre bir şey var demektir. Benim için ekonomi, cebime giren para, yaşam düzeyim, zorunlu ihtiyaçlarımı gidermem, vergilerimi aksatmamam, borçlarımın artmaması velhasıl evimde elektriğin sönmemesi, doğalgazın kapanmaması, suyun kesilmemesi, ilaçların alınması, taksitlerin ödenmesi demektir vs..

Ülkemin ekonomisi iyiye ama benim ekonomim ise geriye gidiyor. Bu hep böyle oldu. Halkın ekonomisi, makus bir talih haline gelerek hep kötüye gitti.

O zaman bu iyiye giden ekonomi, halkın değil büyük sermayenin ekonomisi demek oluyor…

Son günlerde iyiye gittiği söylenilen Türk ekonomisinin halka arz edildiği piyasalarda inanılmaz bir kriz var. Dükkanlarda ve tezgahlarda yaprak kıpırdamıyor. Kredi kartı, tüketici ve konut kredileri ile borç batağına sokulmuş olan halk; cebinde para olmadığı için piyasaları besleyemiyor.

Her geçen gün orta ölçekteki işletmeci ve sanayici ile esnaf, kepenk kapatıyor. Zaten küçük üretici, çiftçi çoktan ölmüş durumda. Emekli, memur ve işçi ise devre dışı kalmış. Ben ne yapayım böyle iyi ekonomiyi?

İşsizlik almış başını gitmiş. Milyonlarca işsizin arasında iş bulabilen şanslılarda, asgari ücret dolaylarında, adeta karın tokluğuna çalışıyor. Ama makro ekonomik dengeler Cumhuriyet tarihinin en iyi seviyelerindeymiş! Ne güzel ve ağdalı bir laf değil mi?

Ekonomiye “iyi” durumda diyenler, küresel krizin bize teğet geçtiği iddiasındalar. Geçtiğimiz gün katıldığım bir uluslararası toplantıda yabancı akademisyenlerde böyle söyledi. Onlar daha kötü durumdaymış? Demek ki beterin beteri var! Allah bizi bundan korusun…

Türk ekonomisi, küresel güçlerin ve onların işbirlikçisi yerli sermayenin kontrolünde olduğu için, onlar bakımından iyi bir durum olduğu şüphe götürmezdir. Türkiye’nin zenginliğinin bir avuç insan ve onların arkasındaki ülkeler tarafından iç edildiğinden zerrece şüphe yoktur. Onun için benim ve benimde içinde bulunduğum Türk Milleti’nin şahsi ekonomisi bozuktur ve piyasaları krizdedir.

Bir Türk Aydını olan Yusuf Akçura’nın Sebilürreşat Mecmua’sının 18 Haziran 1921 tarihli makalesinde günümüze ışık tutan ilginç tespitler vardır.

Örneğin “Osmanlı Hükümetini borçlandırarak maksatlarının ancak bir kısmını elde eden Avrupa sermayedarları, maksatlarına tamamen nail olmak için Tanzimatçı paşalardan devamlı olarak imtiyazlar koparırlar; sırf kendi menfaatlerini gözeterek, yani devletin ve milletin menfaatlerine hiç kulak asmayarak, demiryollar döşer, rıhtımlar inşa eder, bankalar açarlar, madenler işletirler, sulama işiyle uğraşırlar ve iyi kötü, fakat kötüsü iyisinden fazla pek çok mamul maddelerle şehirlerimizin çarşı ve pazarlarını doldurarak yerli sanatları öldürürler. İşte bu vakaların cümlesi, Avrupa sermayesinin kapitalin Osmanlı Ülkesine doğrudan doğruya ve muzafferane akını demektir.” diye belirtmektedir.

Eh! İlk iktisatçılarımızın Sakız Ohannes Efendiler, Portakal Mikail Paşa’lar olduğunu da bilirsek, piyasaları krizde ama kendisi iyi yolda olan ekonomimizi daha iyi anlarız diye düşünüyorum.

Ancak yandaş olmayan halkın hali hiç iyi değil ve herkesin duası bugünleri bile aramamak. Çünkü yarından büyük endişe var. Ekonomiden anlayanlara duyurulur…

 

 

Allah İşini Sağlam ve Güzel Yapanları Sever

 

Yüce Rabbimiz, yaratmış olduğu kullarına sayısız nimetler vermiş, ancak helal ve meşru yollardan rızkını kazanmak için çalışmasını emretmiştir. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmuştur: “İnsan için ancak kendi çalıştığı vardır.” ( Necm, 53/39) “Allah’ın size rızık olarak verdiklerinden helal, iyi ve temiz olarak yiyin…” (Mâide, 5/88)  Hz. Peygamber (s.a.s.) de, insanın rızık peşinde koşmasını, çalışıp helalinden kazanmasını tavsiye ederek, “İnsanın yiyip içtiklerinin en helal ve bereketli olanı çalışıp, kazanarak aldıklarıdır” (İbn Mâce, H.no. 21237) buyurmuştur.

İnsan, hem kendisinin hem de bakmakla yükümlü olduğu kimselerin geçimlerini sağlayabilmek için çalışmak zorundadır. Bunun için de bir mesleği, sanatı ve çalışabileceği bir işinin olması gerekir. Bir insanın yaşına, eğitimine, sağlık şartlarına uygun bir işe sahip olması onun için bir büyük bir nimettir. Bundan dolayı Müslüman, geçim kaynağı ve rızık kazanma vesilesi olan işinin kıymetini bilmeli, işini severek yapmalı, işinin ve kazancının hakkını vermeli, işini en iyi şekilde yapabilmek için de mesleğinin inceliklerini öğrenmeli ve yeni gelişmeleri takip ederek kendini geliştirmelidir.

İş verimliliğinin, kaliteli mal ve hizmet üretiminin sağlanabilmesi için her iş için liyakatli, kabiliyetli ehil kimseler aranmalıdır. Böyle yapılmadığı takdirde toplumda huzur, güven ve maddî-manevî ilerleme sağlanamaz. Peygamber Efendimiz (s.a.s.), her işin ehline verilmesi gerektiğini belirterek şöyle buyurmuştur: “İş, ehil olmayana verildiği zaman kıyameti bekleyiniz.” (Buharî, İlim, 2)

Allahu Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de, “…İçinizden, çalışan hiç bir kimsenin yaptığını boşa çıkarmayacağım…” (Âl-i İmrân, 3/195) buyurarak insanları çalışmaya teşvik etmiştir. Başka bir ayet-i kerimede ise; Allah’ın, insanın işini sağlam ve güzel yapmasından hoşnut olacağı belirtilerek şöyle buyrulmuştur:  “Yaptığınızı (işinizi) güzel yapın; Allah (işini) güzel yapanları sever.” (Bakara, 2/195) Hz. Peygamber (s.a.s.) de: “Allahu Teâlâ, bir iş yaptığınız zaman onu sağlam ve güzel yapmanızı sever.” (Beyhakî, Şüabü’l-İman, 4/334) buyurmuştur.

Ayet ve hadis-i şerifte geçen “ihsân” kelimesi;  iyilik etmek; bir şeyi iyi, güzel bilmek ve yapmak; en geniş manasıyla  “Cenâb-ı Hakk’a, O’nu görür gibi kulluk etmek” demektir. Dinimizde Müslümanın işini güzel ve sağlam yapması emredilmiştir. Kullarının her davranışını gören ve bilen Yüce Allah, bütün ibadet ve diğer işlerini Allah’ı görüyormuşçasına dikkatli, sağlam ve güzel yapanları sever.

Bundan dolayı, işadamı üretim ve ticaretinde, işçi fabrika ve atölyesinde; kamu görevlisi bürosunda; meslek erbabı ve sanatkâr mesleğinde, sanatında kısaca; herkes kendi işinde dürüst olmalı, sorumluluklarını zamanında ve en güzel şekilde yerine getirmeli, kaliteli mal ve hizmet üretmeye azami gayret göstermelidir.

İnsan gizli-aşikâr her söz ve davranışının Yüce Allah tarafından görüldüğü ve bilindiğinin şuuru içerisinde olmalıdır. Bütün yaptıklarından dolayı ahiret gününde O’na hesap vereceğini düşünerek her işinde doğru, dürüst olmaya, işlerini iyi yapmaya, rızkını helalinden kazanmaya çalışmalıdır.

İşlerin olması gerektiği gibi sağlam, kaliteli ve güzel yapılmaması kul hakkı bakımından olduğu kadar, kamu hakkı açısından da sorumluluk gerektirir. Çünkü işlerin dikkatsizce baştan savma yapılması fert ve toplumun maddî-manevî zarar görmesine sebep olmaktadır. Şunu iyi bilelim ki, işin iyi yapılması kişinin arzusuna bağlı olmayıp, insan için bir zorunluktur ve yaptıklarının hesabını bir gün verecektir. Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Rabbine and olsun ki, onların hepsine yapmakta olduklarını mutlaka soracağız.” (Hicr, 15/92-93)  İşlerini iyi yapanlar ise karşılığını mutlaka görecektir: “Gerçek şu ki, iman edip iyi işler yapanlara gelince, elbette biz işi iyi yapanların ecrini zayi etmeyiz.” (Kehf, 18/30)

Diğer taraftan işini iyi yapmayan kimse işin gerektirdiği kurallara ve taahhüt ettiği çalışma akdine aykırı davranmış olur. Kendi görevlerini ve sorumluluklarını yerine getirmeyerek başkalarının üzerine yıkan kimse de kul hakkına girmiş demektir. Bu şekilde elde edilen kazançlar da helal olmaz. Halbuki Allah, kulunun helal kazanç yolunda koşturmasından hoşnut olmaktadır. Nitekim Allah Resûlü (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Allah kulunu, helal kazanç talebinden yorgun düşmüş görmeyi sever” (Tâc, 2/35)

O halde; Allah’ın bizlere ihsanı olan işimizin kıymetini bilmeli ve en iyi şekilde yerine getirmeliyiz. İşyerinde mesaimizi çalışarak, üreterek doldurmalı, boşa zaman geçirmemeliyiz.

 

 

Üç Ağabey; Yazgan, Babalı ve Karakoç

 

Prof. Dr. Turan Yazgan’ın cenaze namazı 24 Kasım 2012 Cumartesi Günü ikindi namazından sonra Fatih Camii’nde kılındı. Turan Yazgan Türk Dünyası’nın Ağabeyi ve Aksakalı’ydı.  Başkanlığını yürüttüğü Türk Dünyası Araştırmalar Vakfı’nca Türk Dünyası’nın muhtelif  kentlerinde açtığı okullarda bilaücret 5000’in üstünde fakir ama çalışkan, imkanı yok ama ufuk sahibi çocuklarımız okuyordu. Dolayısıyla cenazenin defni Türk Dünyasından gelecek soydaşlarımız için iki gün bekletilmişti.

Nitekim geldiler. Turan Yazgan’ın cenazesi başta Türkiye Cumhuriyeti, Kırım ve Azerbaycan bayrakları olmak üzere Türk Dünyası Bayraklarıylı sarıldı. Tekbirler getirildi, dualar edildi. Fatih Camii’nin içi, avlusu ve çevresindeki cadde ve sokaklar miting alanı gibiydi. Bir de bunun üzerine sıkı bir güvenlik çemberi oluşunca aman Allahım ne girilebiliniyor, ne dışarı çıkılabiliniyordu.

DEVLET ADAMLARI CENAZE MERASİMİNE GELİNCE

Ne olur devlet ricali cenaze merasimlerine katılmasın, yok illa gelecekse sivil gelsin, tebdili kıyafetle buyursun. Zaten çiçek gönderiyor, telgraf çekiyor, belki daha sonra ailelere taziye ziyaretinde bulunuyorlardır. Cenazelere devlet adamları gelince haklı olarak yüzlerce resmi -sivil güvenlik görevlisi geliyor, yasaklar da hemen kendini belli ediyor. Tartışmalar başlıyor. İnsanlar cenazesini rahatlıkla, iç huzuru içinde defnedemiyor.

Isparta Eğridirli (1938) Prof. Dr. Turan Yazgan Türk Dünyasının Bilgesiydi. Benim için bir başka özel yanı ikimizin de Vefa Lisesi öğrenciliğimizdi. İktisat Fakültesi’nde öğretim üyeliği, Türk Dünyası Araştırmalar Vakfı çalışmalarından dolayı hocamızın faaliyetlerini yakından takip ederdik. Mekanı cennet olsun, rahmetlere gark olsun Prof. Dr. Sabahattin Zaim hocamızın bir emaneti gibiydi bizlere. Hayatını Türk Dünyası’na vakfetmişti. Özellikle 2000 yılından itibaren dur durak tanımıyordu. İnsan endeksli politika üretip Türk Dünyası gençlerine yatırım yapıyor, onları bir araya getiriyor, eğitiyor, moral yüklüyor, yüreklendiriyor, sonra iletişimlerini güçlendirerek hızlandırıyordu hizmette. İstanbul Fatih Şehzadebaşı’ndaki Ankaravi Mehmet Efendi Medresesi hem Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı’nın, hem Türk Dünyası Gençlerinin merkezi idi.

Vakfın Süleymaniye Külliyesi’nde de bir ikinci yeri vardı. Kendisini TBMM Kulislerinde yalnız otururken görünce yanına gitmiştim. “Hocam hayırdır, hasta hasta ta buralara kadar gelmişsiniz?!” dedim. Çünkü kanser ile mücadele ediyordu. Demez mi “Süleymaniye Külliyesi Darüsziyafedeki yerimizi elimizden almak istiyorlar, acaba mani olabilir miyim diye buradayım!”  Türk Dünyası’nda kazandı ama burada Vakıflar’a yenildi Prof. Dr. Yazgan.

Fatih Camii o gün  aynı zamanda gönüldaşlarımızın, ülküdaşlarımızın buluştuğu bir üs olmuştu. İçeri bir saatte girebildim, bir o kadar saatte de çıkabildim. Mekanı cennet olsun Prof. Dr. Turan Yazgan hocamızın.

MAHMUT İLE DİRİLİŞE DOĞRU

Trafiğin rahatlamasını Büyük Hamit Oteli’nde bekledim.  18 Sekbenler Camii’nde imam gelmeyince akşam namazı için bir sivil gencin arkasında müezzinlik yaptım. Genç Mahmut Kaçarlar  hemşehrimle burada buluştuk. Öyle bir yağmur başlamıştı ki, zaten önceden de çiseliyordu; yollar bir anda selle tanıştı.

Yağmuru falan dinlemeden Mahmat Kaçarlar’ın küçük şemsiyesinin altında sırasıyla Beyazıd, Sahaflar, Kapalı Çarşı, Nuruosmaniye Caddesi güzergahından Diriliş Yayınevi’ne gittik. Han Kapısı kapalıydı, ancak kilitlenmemişti. Birinci kattaki Diriliş’in zilini çaldık. Bir genç açtı “Üstad içerde mi?” diye sorduk. Yemek kokusundan anladık ki Muharrem Orucu’nda gençler. Sezai Karakoç namaz kılıyordu. Sonra Üstad başta olmak olmak üzere sofra kuruldu gazete üzerine. Onlar oruç açtı, bizler sohpeti sürdürdük. Masanın üzerinde tıpkı basım bir Büyük Doğu vardı. Alıp karıştırdım.

-Sezai Ağabey Büyük Doğu’nun da yazarı Cevat Rifat Atilhan’ı tanıyor muydunuz?

TÜRK OĞLU DÜŞMANINI TANI

Ben Cevat Rıfat Atilhan’ı siyonizme karşı yazdığı mücadele kitaplarından biliyor, bütün kitaplarını tek tek okumuştum. Suzi Liberman’ın Hatıra Defteri bunlardan biriydi. Sonra Türk Oğlu Düşmanını Tanı, Farmasonluk vs. Bu eserleri 1960’lı yıllarda hem okuyor, hem isteyenlere veriyorduk. Büyük de bir alaka vardı Kilis’de Cevat Rıfat’a. Mektupla dost olmuştuk bu İstiklal Savaşı’ndaki Cephe Komundanı General ile. Bize yeni yayınlayacağı “İslam Hakimiyeti ve Uğradığı Suikastler” isimli eserinin reklam broşürlerini göndermişti. Arkadaşım Adil Yuvarlak da bisikletine binerek Kilis Cumhuriyet Caddesi’nde bu broşürleri dağıtmıştı. 27 Mayıs Askeri Darbesinin etkileri o yıllarda sürüyordu. Polisler Adil’e bir ihbar üzerine hemen müdahale etmişler, Cumhuriyet Meydanındaki polis karakoluna götürmüş ve eşek sudan gelene kadar dövmüşler. Adil dayaktan rahatsızlandı, tedavi gördü. Verildiğimiz mahkemede ise berat ettik. Gelişmeyi Cevat Rıfat’a mektup’la bildirdim. Cevap vermedi. Bana imzalı bir kitabını gönderdi. Sezai Karakoç dedi ki;

-Mehmet Bey Cevat Rıfat Atilhan’ı tanıyorum. Şair Semih Rıfat Horozcu ile de amca çocuklarıydı. Macar asıllı Türklerden oldukları bilinir. İki amca çocuğu birbirine zıd görüşlere sahipti. Cevat Rıfat hem Büyük Doğu’da yazıyor, hem de bir siyasi parti gibi faaliyete hazırlanan Büyük Doğu Cemiyeti’nin Başkan Yardımcısıydı. Başkan Necip Fazıl Kısakürek’di. Öteki yardımcı da Kürt asıllı bir din adamı olan Abdurrahim Zapsu idi. Büyük Doğu Cemiyeti Türkiye’de sürekli şube açarak büyüyordu. Diyarbakır, Malatya, Elazığ, Ankara, Kayseri, Kütahya, İstanbul, Afyon çoğu yerde şube açılmışdı.

İKİ NECİP FAZIL KISAKÜREK

-Siz de üye misiniz?

-Üyeyim. Gaziantep Lisesi’nde öğrenci idim. Büyük doğu’yu okuyur, takip ediyor ve Necip Fazıl’a mektup yazıyordum. Birgün baktım üyelik kartım geldi. Şart olan iki referanstan biri Necip Fazıl, ötekisi ise Abdurrahim Zapsu imzasını taşıyordu. Böylece üye olmuştum.

-Büyük Doğu Cemiyeti ne oldu sonra?

-Cemiyetin büyümesi siyasi iktidarı korkutuyordu. Bir gün Diyarbakır Büyük Doğu Cemiyeti İdare Heyeti İstanbul Moda’da oturan Necip Fazıl’ı ziyaret ediyor. Hane halkı ikrama hazırlanırken, Üstad “çayları ben dağıtacağım” diye hatırlatmasına rağmen eşi Neslihan Hanım, başı açık bir vaziyette odaya girerek konuklarına ikramda bulunuyor. Diyarbakır Heyeti gözlerine inanamıyor. Üstad zeki biri. Hemen diyor ki misafirlerine “İki Necip Fazıl vardır. Birisi yazılarını okuduğunuz Büyük Doğunun naşiri, ötekisi de gördüğünüz Necip Fazıl!” Ama bundan sonra çözülme başlıyor. Aleyhte propaganda artıyor. Üstad’a aşırı bağlı Tavşanlılar Necip Fazıl’a bilgi vererek “Üstad Cevat Rıfat ve Abdürrahim Zapsu sizin aleyhinizde bir kampanya başlattılar. Büyük Doğu Cemiyetini ele geçirmek istiyorlar. Bizden de destek istediler. Bilginiz olsun!” diye telgraf çekiyorlar. Necip Fazıl ilk sayıda “Büyük Doğu Cemiyeti Başkan Yardımcıları Cevat Rıfat Atilhan ve Abdürrahim Zapsu ihraç edilmişlerdir” diye duyuruyor. Sonunda ise Büyük Doğu Cemiyeti’ni de kendisinin feshettiği haberi yer alıyor.

HACI NAFİZ ÇELEBİ’NİN KONAĞI

-Öyle anlaşılıyor ki Cevat Rıfat ile arası yok üstadın? Büyük Doğu’da yazılarını görünce şaşırdım doğru?

-Hayırsever insan Hacı Nazif Çelebi bir gün üstadı Süleymaniye’deki evine davet etti. Kapıdan girilince içerisi hemen gözüküyor bu evden. Eski bir Osmanlı evi. Köşede ise Cevat Rıfat Atilhan oturuyor. Hacı Nafiz Çelebi’nin amacı ikisini barıştırmak. Ancak üstad Cevat Rıfat’ı görünce kendisine yakışan biçimde edebi üslubunu şaşırmadan, Hacı Nafiz Çelebiye rağmen ağır konuşuyor, adeta haşlıyor Cevat Rıfat’ı. Barış da sağlanamıyor.

-Hacı Nafiz Çelebi’ye ben de yetiştim. Evinde iftara gitmiştik. Rahmetli Bekir Berk götürmüştü bir grup talebeyi. Zaten Kirazlı Mescid Sokaktaki Nur Dersanesi de çok yakındı. Havaalanlarındaki yer hizmetlerini yürüten Çelebi şirketi de bu hayırsever işadamımızın. Şimdi galiba çocukları ve torunları devam ediyor. Peki ağabey Cevat Rıfat Malatya’da üstad ile birlikte yargılandı mı?

-Doğru Cevat Rıfat, OsmanYüksel Serdengeçti, Saatçi Musa “Malatya Suikasti Davası”nda hep birlikte yargılandılar. Bir müddet cezaevinde yattılar, sonra aklandılar. Bu büyük bir oyunun parçasıydı. Büyük Doğu geniş kitleleri etkiliyordu. Siyasete de girecekti. Başbakan Adnan Menderes’e bu konuda çok ihbar gidiyordu. Onlara inandı. Milliyetçiler Derneği de bu çerçevede kapatıldı. Oysa bütün Türkiye’de şube açmıştı.

-Demokrat Parti’nin kimliğine sahip çıkması, milliyetçi, muhafazkar olması, dini gelişmelere fırsat vermesi Amerika’nın da işine gelmiyordu. Bu oyunun içinde Washington’un olduğuna dair yorumlar okudum ben.

Mahmut Kaçarlar araya girdi, Gazeteci Ahmet Emin Yalman’a suikast düzenleyen lise öğrencisi Hüseyin Üzmez’in ifadesinde “Silahı Necip Fazıl’dan aldım” demesi her halde doğru değil?

İHSAN BABALI VE CAĞALOĞLU YAYINEVİ

Sezai Karakoç “Hiç mümkün mü böyle bir şey olması. Tabii ki yanlış. Oyun içinde oyun oynanıyor. Necip Fazıl kim, silah vermek kim? Yanlış ve iftara” dedi.

Ben yeni bir kulvara daldım bu defa! Hem hatırlattım, hem sordum;

-İhsan Babalı ile biraz bilgi verir misiniz Sezai Ağabey? Allah rahmet eylesin bizim kuşakta nasibi olan bir hayırsever aydınımızdı. Divanyolu’nda Cağaloğlu Yayınevi’nin sahibiydi. Yayınladığı kitapları MTTB’ye getirerek bizlere bedeva verirdi. Özellikle de okuyan gençlere. Aşırı mütevaziydi. Kalın gözlükleri ve kırlaşmış bıyıklarıyla gözümün önüne geliyor rahmetli. Sosyal yanı çok kuvvetliydi. Neşrettiği Muhammed Kutup’un “İslam’da Sosyal Adalet” isimli eseri beni çok etkilemişti.

-İhsan Babalı benim arkadaşımdı. Birlikte Siyasal Bilgilerden mezun olduk, Maliye Bakanlığı’nda birlikte çalıştık. Malatya’ya bile teftişe gittiğimizde her ikimiz de iki ayrı ilçede görevlendirilmiştik. Mudurnuluydu. Hizmet için koşar dururdu. Cemaat, cemiyet, görüş ayrılığı farkı gözetmezdi. Milli Görüşcülere de koşar, İskenderpaşa ya da, Nurculara da. Üniversiteli gençler onun için öncelikliydi. Sanırım Erenköy Sami Efendi’ye mensuptu. Orada da otururdu. Maliye Bakanlığı’nda çalışırken Ankara’dan İstanbul’a gitmeye karar verdik. İkimiz de Maliye Bakanlığı’ndan ayrıldık. İhsan Babalı İstanbul’da muhasebe işleriyle meşgul oldu. Ayrıca yayıncılığa başladı. Güzel eserler neşretti. Hep görüşürdük. Vefat ettiğinde bu hizmet ehli insanın cenazesine maalesef hizmet ettiği kesimden hiç kimse gelmemişti? Oğlu da kanserden erken vefat etti.

GERÇEK DOSTLUK DEDİĞİN

Allah rahmet eylesin. İhsan Babalı ile ben de MTTB’ye geldiğinde görüşürdüm. Sezai Karakoç’un eserlerinin önemini anlatırdı, şair, müellif ve fikir adamı olarak ihmal edilmemesi gerektiği üzerinde durur, mutlaka ve mutlaka okunmasının zaruretine dikkat çekerdi. Hatta parasıyla aldığı Ötüken’in Yayınlarından toplatılan İslamın Dirilişi ve İslam Toplumu’nun Ekonomik Strarüktürü adlı eserleri kabiliyetini keşfettiği üniversite öğrencilerine verirdi. Sonra da derdi ki “Acaba Sezai Bey’in çamaşırını yıkayan, önüne her eve geldiğinde taze aş koyabilen, evini sıcak tutan, rahat ettiren biri olsa daha mı velud olur?” diye serzenişte bulunurdu.

Gerçekten sosyal yanı kuvvetli, talebe ile talebe olacak kadar alçak gönüllüydü İhsan Babalı.

 

 

Yosmalık !..

 

Karaosmanoğlu, Maşukiye’de taş ocağı açılmasına kesinlikle onay vereceğini açıkladı.

Gerekçesi şu; “Hızlı tren hattı için mıcır ihtiyacı var. Maşukiye’de taş ocağı açılmazsa, mıcırı Bilecik’ten almamız gerekir. O zaman maliyet yükselir, 1 liralık iş 5 lira olur!”

Ve ; “Ben, tatlı suda yetişen yosma çevreci değil, sapına kadar çevreciyim!” diyor!

Büyük Türkçe Sözlük’e baktım, “Yosma” sözcüğünün argo anlamı; ” Adi, hafifmeşrep kadın”

Ayrıca; “Süslü, modaya düşkün, edalı, işveli, oynak kadın” anlamlarını da içeriyor.

Karaosmanoğlu, çevreye duyarlı kişi ve kurumları “yosmalık” la suçluyor! Kendisi de “sapına kadar!”çevreci!..

Ben, Karaosmanoğlu’nun çevreye duyarlı bir insan olduğuna inanıyorum.

KYÖD Başkanı olduğum 2010 yılında kendisine,  “Eski Cephanelik” alanı için;     o alanın bir “doğa cenneti” olarak korunması, ve “bilimsel çalışmalar, eğitim, sanat ve kitle sporu alanı” olarak değerlendirilmesine ilişkin bir proje sunmuştuk. Çok etkilenmiş, beğenmiş, Kent Konseyi’nin bu amaçla düzenlediği etkinliğe de katılmıştı.

Ama, gücü yetmedi!..

Ankara’dan gelen kararlara karşı çıkamadı!

Şimdi de emir büyük yerden!

Ankara’dan geliyor!

Maşukiye, bir doğal hazinedir. Bir turizm beldesidir.

Turizmle taş ocağı bir arada olamaz!

Bu gerçeği kendisi de bilir!

Kartepe Belediye Başkanı Karabalık da bilir!

Karabalık, yıllar önce Suadiye Belediye Başkanı iken, kendisiyle söyleşiye gitmiştik.  “Kartepe’ye en yakın ulaşım bizde ama şu taş ocağı olmasaydı!” diye sıkıntısını dile getirmişti!

AKP iktidarının oldu bittiye getirerek çıkardığı “Maden Yasası” ile, akla gelen her yerde taş ocağı açmanın kapısı açıldı.

Taş ocağı işletmesi kısa sürede büyük kazanç sağlıyor!

Hafriyat, dolgu işleri de öyle!

Bu yüzden doğaya insafsızca saldırılıyor!

Hiç kuşkum yok ki, Maşukiye’de açılacak taş ocağından sağlanacak mıcır, Bilecik’ten getirilecek mıcırdan daha ucuza malolmayacak!

Türk halkı, çevreye yönelik saldırılar karşısında artık uyanmaya başladı.

İşte, Karadeniz halkı HES’lere karşı ayakta.

Kocaeli’de de halkın çevreye yönelik saldırılar karşısında bilinçli tepkileri yükseliyor.

Karaosmanoğlu da, Karabalık da “halka hizmet etmek” sözüyle halktan yetki aldılar!

Onların asıl patronu HALKTIR!

Ankara’daki  siyasal patronlar değil!

Bu olayda, “halktan yana” tavır koyan Sibel Gönül’ü ve Kent Konseyi Başkanı Halil İbrahim Kahraman’ı, Kocaeli CHP örgütünü ve özellikle de Maşukiye halkını kutluyorum.

Karaosmanoğlu’na son bir sözüm var;

–   İki dönem Büyükşehir Belediye Başkanlığı yaptınız. Bu onur size de torunlarınıza da yeter. Siyaset her şey değil! Gerekirse Ankara’daki patronlara rest çekin, halkın yanında yer alın. Daha da saygın bir “halk adamı” olarak ölümsüzlüğü seçin!..

 

 

Öğretmenlerimizden Beklediklerimiz

0

 

Öğretmenin lüzûmu zarurîdir. Çünkü kitap; okumak ve anlaşılmak içindir. Okuyucusu olmayan kitap hiç hükmündedir. Kitabı okutacak ise Öğretmen’dir. Müzede rehber ne ise, okulda da Öğretmen odur. Müze mihmandarsız bırakılamayacağı gibi okullar da Öğretmen’siz olamaz.

En iyi intiba ve izlenimin, ilk intiba olduğunu Öğretmen, asla unutmamalı. İlk gireceği sınıflarda ve ilk karşılaşacağı Öğrenci’lerde, bu görünüm ve görüntüsünün, olumlu-olumsuz etkileri olacağını bilmeli. Sene boyu rahat veya huzursuzluğu bu ilk intibasına bağlı olacağını hatırdan  uzak tutmamalı. Bu husus -özellikle- her ders yılında yerine getirilmesi gereken bir vecîbe sayılmalı. Hattâ her öğretim yılı başında, Öğretmen kendini yenilemesini bilmeli. Tecrübelerinin ışığında daha nasıl bir metod uygulaması gerektiği husûsunda kendini yoklamalı ve ilk defa öğrenci karşısına çıkıyormuş, ilk defa ders veriyormuşcasına tatlı bir heyecan duymalı. Böylece talebenin de yeni bir şevk ve arzuyla derslerine sarılması sağlanmış olur. Çünkü duymayan duyuramaz. Hissetmeyen hissettiremez.

Öğretmen’in giyim kuşamı aşırılıklardan uzak; ciddî ve sâde olmalı. Hafifliklerden de kaçınmalı. Çünkü Öğretmen; Öğrenci’nin taklît ettiği; onun gibi olmak istediği önemli bir şahsiyettir. Öğrenci henüz ekilmemiş tarla gibidir. Öğretmen’in her söylediği birer tohum hükmündedir. Öğrenci’de zemin bulur, yeşerir. O kadar ki, Öğrenci anne-babasından daha çok Öğretmen’in dediklerine değer verir. Ve hattâ ebeveynine karşı Öğretmeni’ni savunur. Bu bakımdan Öğretmen çok dikkatli olmalı. Âdeta Öğretmen; Öğrenci’nin gözetimi altındadır. Üstelik bu gözetim, sadece okula inhisar etmez. Okul dışında da Öğretmen; tavır ve davranışlarında titiz ve dikkatli olmalı. Her an gözetim altında bulunduğunu unutmamalı.

Öğretmen, iyice bilmediği, bilip de hazmetmediği bilgiyi; Öğrenci’ye sunmamalı. Önce kendisi, konuyu bir güzel anlamalı. Mes’elenin posasını ayıklamalı. Zararsız ve yan etkisiz olan özünü Öğrenci’ye vermeli. Nasıl ki, koyun et yer, fakat yavrusuna süt verir. Öğretmen de koyun gibi olmalı. Kuş gibi olmamalı. Çünkü kuş yavrusuna hazmetmediği kay’ı verir.

Öğretmen konuyu anlatırken -zaten kayıtlı olan- ders zamanını iyi değerlendirmeli. Dersi dodurmak aslında çok kolay. Zor olan ve istenen, o belirli vakitte konu işlenmiş ve Talebe’ye ana çerçevesiyle aktarılmış olmasıdır ki, bu büyük önem taşır. Dersi öyle işlemeli ki, konuyla ilgili, söylenmesi gereken her şeyi söylemeli. Konuya uzak unsurlara ise, asla yer vermemeli. Bunu gerçekleştirmek için, karşıtı çürütmek yerine, asıl konuyu anlatmalı. Konuya zıt şeylere değinmek ihtiyacı hissederse, bunu detaylarına girmeden, yâni Öğrenci’nin zihnini yanlış ve eğrilerle bulandırmadan yapmalı. Asıl çabası, esas konuyu Öğrenci’ye sindirmek olmalı.

Öğretmen, branşını iyi ve etraflıca bilmeli. Çünkü bir konuyu tam olarak anlatabilmek için, konuyu bütün yönleriyle bilmek gerekir. Zira her konunun, her bir mes’elesinin sâhanın her konusuna bakan birer yönü vardır. Tıpkı halının ortasına konan nakşın, halının her tarafından oraya gelen iplerle ilişkisi olduğu gibi.

Öğretmen’in, her doğruyu, doğru diye söylemesi de doğru değildir. Çünkü zamansız söylenenler, öğrenmeye ve öğrenciye engel teşkil eder. Ve hattâ Öğrenci’yi ümitsizliğe, başarısızlığa iter. Tıpkı komutanın askere plânı bütün detay ve incelikleriyle anlatmasının veya tehlikeden haber vermesinin sakıncalı olması gibi. Çünkü asker, bilmekten değil, tatbikten ve başarılı olmaktan sorumludur. Bunun gibi talebe de, sadece önüne konan konuyu halletmekten sorumlu tutulmalı. Dolaylı konularla dikkati dağıtılıp yapamayacağı

458

duygusuna düşürülmemeli. Özellikle sosyal konularda bu husus daha da önemli. Doğru diye, olmuş  diye yanlışları iyice gözler önüne sermek; niyet ne olursa olsun, zihinleri bulandırır. Yanlış ve çirkinliklere tasvirsiz olarak yer vermeli. Hemen işin doğrusuna geçmeli. Tıpkı hasta olup da tedavisine koşmaktansa, hasta olmamaya bakmak gibi. Özellikle gerçeği, hakikati  nazara vermek üstünde durmalı.

Öğretmen, Öğrenciye hitap ederken çok dikkatli olmalı. Şüphesiz o da insan. Kızacağı, sinirleneceği anlar olur. Tabii, olmaması en ideali. Fakat kızacağı tutarsa, asla Öğrenci’yi küçültücü, onu hor görücü ve Öğrenciler arasında izzet-i nefsini kırıcı sözler sarfetmemeli. Çünkü bu, Öğrenci’yi hem Öğretmen’den hem de dersten soğutur. Onda onulmaz yaralar açar. Zira bedensel somut yaralar iyileşir, fakat kırılan izzet ve şahsiyet yaraları pek derindir. Kolay kolay iyileşmez. Mesela Öğrenci çalışmıyor, tembellik yapıyorsa, ona: “Seni gidi tembel, aptal, haysiyetsiz! Niçin çalışmıyorsun?” gibi kırıcı ve incitici ifadeler yerine: “Benden daha iyi bir hâfızaya sahipsin. Genç ve dinçsin. Anlayacak yaşta ve baştasın. Başarmaman için hiçbir sebep yokken niçin çalışmıyorsun?” derse ve böyle bir girişten sonra, -tabii bu minval üzere- Talebe’ye yüklenirse; Öğrenci alınmayacak ve toparlanmanın yoluna bakacaktır.

Öğretmen teşvik edici, kolaylaştırıcı olmalı. Zorlaştırıcı ve ümit kırıcı olmamalı. Mesela sözlüye kaldırdığı bir öğrenciye: “Oğlum, hakkın beş ama çalışasın diye sana altı veriyorum.” Demesi, Talebe’yi daha çok çalışmaya iter. Unutmamalı ki, Öğrenci’yi canlandıracak ve harekete geçirecek olan şey; başaracağına inanması, onu başarısız kılacak olan ise, bu inancını kaybetmesidir. Talebe’ye yapabileceği, başarabileceği şeklinde telkînatta bulunmalı. Aksi ifadelerden kaçınmalıdır. Öğretmen Talebe’yi kazanmaya hep kazanmaya çalışmalı. Öğrenci ne kadar ateş gibi olsa da, Öğretmen hep su gibi olmalı. Çünkü ateş, suya zarar veremez ama, su ateşi söndürür. Öğretmen su gibi aziz olmalı.

Öyle zaman olur ki, Öğretmen’in sarfettiği bir kelime, sınıfı tamamen karşısına almasına yeter de artar bile. Bazen de Öğretmen’in küçük bir hareketi; Öğretmen’i Öğrenci gözünde öyle büyültür ki, artık o sınıfı istediği hedefe rahatlıkla götürmenin sırrını elde etmiş olur. Öğretmen unutmamalı ki, söz sihir gibi tesir eder. Ya zehir olup dimağına akar veya bal gibi şifa olur, onu diriltir. Meselâ ders esnasında uyuyan birine: “Hadi oğlum kalk ve yüzünü yıka da gel!” Demek, hem Öğrenci’yi mahcubiyete sokarak, yaptığından nâdim edecek, hem de sınıfın sevgisini Öğretmen üstüne çekecektir. Çünkü, durum azarlamayı gerektiren bir hâl iken ve bu yapıldığı takdirde bütün sınıfın -sınıf muhabbeti sebebiyle-  kalben hakarete uğrayan Talebe’den yana bir durum sergilemesi muhakkak iken; Öğretmen’in bu jesti; bütün sınıfı bir anda kendisine hayran edecektir.

Öğretmen, Talebe’nin her şeyini görmemeli. Her söylediğini duymamalı. Her şeyin üstüne gitmemeli. Velhâsıl Öğretmen biraz kör, biraz sağır, biraz da dilsiz olmalı. Yâni bazen görmezlikten, bazen duymazlıktan ve bazen de bilmezlikten gelmeli. Çünkü tembel ve haşarı bir Talebe’yi: “İyisin iyisin.” Diyerek düzeltmek mümkün olduğu gibi. Normal bir Öğrenci’ye de yerli yersiz: “Kötüsün kötüsün!” Diyerek hoyrat bir duruma düşürmek; çok rastlanan bir husûstur.

Öğretmen – Öğrenci ilişkileri de çok nâzik bir konu. Öğretmen; ne Öğrenci’leriyle sıkı fıkı olup etkinliğini zayıflatmalı. Ne de soğuk davranıp, sevecenliğini yitirmeli. Çünkü her ikisi de Öğretmen’in başarısını engeller. Sıkı fıkılık, Öğrenci’yi gevşeklik ve tembelliğe, sertlik ise dersten soğumasına yol açar. Öğretmen dengeyi iyi kurmalı. Eskide enteresan bir örnek vardır: Bir medrese hocası, kör bir kuyuya düşer. Uzatılan ipe ise, ancak kendi Talebe’leri tutup çekmemek şartiyle tutunur ve kurtulur. Çünkü insan, iyiliğin kuludur. Hoca, böyle davranmakla, daha sonra -minnet duygusuna kapılarak- adâletsiz davranmaktan kendini

459

korumuş olur.

Öğrenciler  -genellikle- üç gurupta düşünülmeli. Üstün, Orta ve Alt düzeydekiler. Öğretmen dersini sadece Üst düzeydekilerin anlayacağı bir seviyede anlatırsa, Orta ve Alt seviyedekiler bir şey anlamaz. Alt düzeydeki Öğrenci’lerin seviyesine göre anlatırsa, Üst düzeydekilerin alaycı bakışlarına hedef olur. Öğretmen Orta tabakaya göre dersini anlatmalı. Ta ki her düzeydeki Talebe anlasın. Ne Alt’takinin gocunmasına ne de Üst düzeydekilerin Hoca’yı hafife almalarına gerek kalsın. Nitekim bir Öğretmen, ilk dersine büyük bir heyecan ve ciddiyetle girer. Üst düzeydekilere hitaben yüksek seviyede bir ders yapar. Bütün talebe    -görünüşte- sessizce ve büyük bir ilgiyle onu dinler. Nihayet zil çalar. Öğretmen ilk dersini çok güzel bir şekilde vermiş olmanın memnuniyeti içinde sınıftan çıkar. Öğretmenler Odası’na doğru yürür. Arkadan bir talebe koşarak kendisine yetişir ve der ki: “Hocam siz çok güzel bir ders anlattınız. Fakat biz bir şey anlamadık!”

Öğretmen’in asıl görevi, Öğrenci’yi hayata hazırlamak olduğuna göre, Öğretmen, her şeyin güzel tarafını görmeyi öğretmesini bilmeli. Özellikle, her şeyin güzel tarafını düşünmek gerektiğine dikkat çekmeli. Yine Öğretmen, ancak böyle bir anlayış ve yorumlayışla hayattan lezzet alınacağını, gençlere benimsetmeli.

Öğretmen, Öğrenci’ye çalışma zevki vermeli. Rahatlığın ve kolaylığın zorda yâni çalışmakta olduğunu göstermeli. Aslında çalışmak kolay, tembellik zor. Çünkü en bedbaht, en sıkıntılı olan Talebe, çalışmayan Talebe’dir. Zira çalışmamak, hareketsiz kalmak, varlığımızı unutmak, onu yok saymakla birdir. Ancak çalışan Öğrenci; Öğrenci’liğinin bilincindedir.

Her Öğrenci altın, gümüş, elmas gibi birer madendir. Madenler çeşitli şekillere girer. Fakat yine o madendirler. Mesela altın tas, altın bilezik, altın küpe vs. bütün bu şekillerde altın yine altındır. Bu şekillere giren altın fıtratından, yaratılışından  yâni cevheriyetinden bir  şey kaybetmemiş; sadece altınlık keyfiyeti çeşitli sûretler almıştır.

İşte Öğrenciler de, birer maden gibidir. Eğitim ve Öğretim, onların fıtratında mevcut kabiliyet ve istidatları yok etmeye veya değiştirmeye kalkmamalı. Bu zaten imkânsız. Ya ne yapmalı? Eğitim bu kabiliyetleri keşfederek, meşru zeminlere kanalize etmesini sağlamalı. Eğitim bu rehberliği yapmazsa, o kabiliyetler yine kendisini gösterecek ama başıboş bir akış sergileyerek.

Demek Eğitim’den maksat; karışıcı değil, yol göstericilik olmalı. Yine Eğitim’den gaye, Öğrenci’nin nasıl bir maden olduğunu keşfetmek. Başarabileceği sâhaları ona göstermek. Bu husûsta talebenin elinden tutmak olmalı. İşte Eğitim ancak bu sûretle yâni bu keşfinde isabet eder ve iyi bir yol göstericilik yaparsa, amacına ulaşır.

 

460 – 461

 

 

Hicret 2012 – 3

 

İtaat – teslimiyet ve cesaret

Günümüz dünyasında hicret edilebilecek bir Medine yok.

Her yer Mekke;

Medine’yi Mekke’nin içerisinde oluşturmak gerekir.

Muhacirler Medine’ye yerleştiler ama Mekke’yi unutmadılar

Müslümanlarda Dünya’ya yerleşince Cenneti unutmamalıdırlar.

Cennet Müslümanların vatani aslisidir

Hicret esnasında peygamber(sav) yol arkadaşı olarak Hz Ebubekir(ra) ön plana çıkar.

Fakat o gece peygamberimizin evinde ve O’nun yatağında malum görev üzere sabahlayan

Hz Ali(ra) ihmal edilir.

Hz Ali 20’li yaşlarda çiçeği burnunda bir delikanlı

Müşrik fedaileri peygamberimizi bulamayınca öfkeyle Hz Ali’yi öldürebilirler.

Gerçi onların hedefi Hz Ali değil ama

İşin ucunda yinede böyle bir tehlike de var.

Günümüz İslami cemaat ve kanaat önderlerinden

Yöneticilerden kaç tanesi etrafında onlarca gönüllü varken kendi çocuğuna yâda damadı olacak en yakınına böyle tehlikeli görevi verir.

Bunun Türkçesi şudur: Kendini kurtarmak için başka birini feda etmek.

Çocuklarını askere dahi göndermeyenlerin

Hicreti fedakârlığı itaati teslimiyeti cesareti konuşmaları mikrofonik gevezelik değil de nedir.

Evet, Hz Ali ya beni öldürürseler diye hiç itiraz etmedi.

Hz Peygamberde Ali varken bir başkasına o tehlikeli görevi vermedi

Demek ki fedakarlığa önce kendinden yada en yakınından başlamak gerekir

İşti liderlik budur.

Peygambere itaatta budur

Gerisi hikâye

Gayri Müslimler Günümüz Müslümanlarına

Yâda günümüz Müslümanları bir birlerine güvenip de

Değerli eşyalarını emanet edebilirler mi?

Böyle bir durumda biz olsak nasıl davranırdık.

Bizim canımıza kast edecekler

Biz emanetleri sahiplerine iade etmenin derdine düşeceğiz

Müslüman’ın güvenilir olma sıfatlı burada ortaya çıkıyor.

Müslüman aynı zamanda dürüst ve güvenilir olmak zorundadır

Hicret emri gereği Müslümanlar üçerli beşerli guruplar halinde

Medine’ye doğru yola çıkarken

Yaşlı, hasta ve yatalak bir sahabe

Çocuklarını yanına çağırarak

“Evlatlarım bildiğiniz gibi hicret ayeti nazil oldu.

Ama ben yaşlı ve yatalak bir insanım yürüyemem.

Allah’ın bir emrini yerine getirmeden O’nun huzuruna çıkmaya da utanırım.

Bir sedye getiriniz.

Beni üzerine koyunuz

Beni de beraberinizde götürünüz” der

Sedyenin üzerinde bir miktar gittikten sonra ruhunu teslim eder

Hicrette böyle bir ruh vardır.

İşte bu itaattir.

Teslimiyettir.

Hicretteki cesareti de unutmamak lazım.

Cesaret sadece iman gücüyle ilgili değil

Aynı zamanda kas gücü ve fıtratla da ilgilidir.

Hz Ömer (ra)ın aleni hicret etmesi

Hicret ederken

“Ey müşrikler; işte ben hicret ediyorum.

Kim karısını dul çocuklarını yetim bırakmak istiyorsa önüme çıksın” haykırışı

Müslüman cesaretli olduğu zaman Allah(cc) düşmanın kalbine korku salar,

Cesaretini yitirince de kalbini korku kaplar.

Ve Medine’ye hicret gerçekleşir.

Gerçekleşir ama muhacir evsiz barksız yurtsuz ve yuvasız bir haldedir.

Bu kadar fedakârlık yapan insanları yüz üstü bırakmak olmaz

Burada Peygamber(sav)in zekâsı ve dehası devreye giriyor.

Bir Ensar ile bir Muhaciri kardeş ilan ederek

Muhacirlerin

Barınma ve beslenme meselelerini hallediyor.

Lider aynı zamanda tebaasına sahip çıkan ve onların müşkülatlarını çözen insandır.

Hep ver hep ver

Mantığı İslam’a uygun değildir

Muhacirler de yemek yatak bedava

Yat ye deyip ense yapmadılar.

Kısa süre içerisinde kendi ayakları üzerine duracak hale geldiler.

Muhacirler Medine’ye yerleştiler ama Mekke’yi unutmadılar

Müslümanlarda Dünyaya yerleşince cenneti unutmamalıdırlar.

Çünkü Cennet Müslümanların vatani aslisidir

Allah bizi hicreti gerçek manada anlayanlardan ve nefsinde yaşayanlardan eylesin.

Hicri yılbaşınız tekrar mübarek olsun…

 

 

 

Prof. Dr. Turan Yazgan Hocanın Ardından

 

Hocaların hocası Türk Dünyasının Aksakalı hepimizin önderi yol göstericisi hayatını Türk Dünyasına, Türklüğe adamış büyük insan Hakka yürüdü yeri mekânı Cennet olsun. Türk Milleti başın sağolsun.

Türk Dünyası kavramını ilk kullanan Türk Dünyası Araştırmaları Vakfının Kurucusu hayatının sonuna kadar Türk Dünyası için yaşayan Türk Dünyasının bütünlüğü için çalışan, düşünen, yüreği Türk Dünyası Türklük diye çarpan akıl, gönül, ülkü ve büyük dava adamı, Türk Dünyasının bilgesi, Türk Dünyasının boy boylayıcısı, soy soylayıcısı. Türk Dünyasının Korkut Atası. Sensiz Türk Dünyası hüzünlüdür, öksüzdür çünkü yol göstericini ışığını kaybetmiştir.

Yokluğuna alışmak çok zor olacak, ancak gösterdiğin yolda hiç durmadan, fikirlerini ve bizlere verdiğin feyzi daha ileriye taşıyacağız. Hocam siz rahat uyuyunuz. Yüce Allah sizi Sevgili Peygamberimize komşu etsin. Amin.

 

 

Öğretmenim

Ben çiçeğim öğretmenim,
Su ver bana büyüt beni.
Gelişmem size bağlıdır,
Güneşinle ısıt beni.

Ben insanım öğretmenim,
Sevginle sarmala beni.
Öğrenmezsem yoz kalırım,
Cehalete atma beni.

Ben bayrağım öğretmenim,
Hilale yıldız yap beni.
Beni öyle yetiştir ki!
Zirvelere çıkar beni.

Ben vatanım öğretmenim,
Sınırlarımda gör beni.
Vatan sana canım feda,
Diyenlere katın beni…

Ben manayım öğretmenim,
Özümden ayırma beni.
Yunusça ve Mevlanaca,
Hoşgörüyle doldur beni.

Tut elimden öğretmenim,
Eğit beni, öğret beni.
Sevgi, saygıyla buluştur,
Aydınlıklara at beni…