28.9 C
Kocaeli
Cumartesi, Ağustos 8, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1040

Sıfır Sorun Hayali

0

Türkiye bugünkü gelinen noktada karmaşadan uzak durmalı diyoruz. Ancak durum öyle bir hal aldı ki, komşularımızla sıfır sorundan, çoklu soruna doğru gidilmeye hızla devam ediliyor.

Türkiye enerji konusunda Rusya’ya muhtaç. Rusya,Ermenistan’ı tutuyor. Rusya, Azerbaycan ve Gürcistan’a baskı yapıyor.Türkiye’nin Azeri ve Gürcistan’dan geçen boru hattına ihtiyacı var,ancak buda yeterli değil.Dolayısıyla Irak’la ilgili ilişkilerimizi masaya yatırmak lazım.

Şu an Musul ve Kerkük petrolleri için Irak merkezi hükümeti ile Kuzey Irak’taki Kürt Özerk tarafları birbirlerine kılıcı çekmiş durumdalar. Türk Hükümeti ise Merkezi hükümeti haksız görmekte. Bakalım Türk Hükümeti gardını nasıl alacak?

George Friedman (Stratfor Düşünce Kuruluşunun başkanı) şöyle diyor:Türkiye bu sorunun çözümü için ellerini kirletmesi gerekir…Kürt Özerk Bölgesi ve Türkiye’nin bu konudaki politikasıyla, Türk-İran ilişkileri ve Türk-ABD ilişkileri birbiri ile kesişiyor.Irak’ın sunduğu her fırsat bir karmaşa içeriyor. Bu da Türkiye’ye sorunu çözmesi için bir fırsat sunuyor. Irak bugün her hususta (ABD yavaş yavaş çekilince) beklenildiği gibi patlamaya hazır bir bomba konumunda. Tarih boyu huzur görmeyen bir coğrafya parçasında, bu bataklıkta, Türkiye bu sorunu çözebilecek mi? Sorunu çözerken Türkiye ellerini kirletecek mi? Dışişlerimiz bakalım nasıl manevra yapacak?

Dışişleri Bakanımız sürekli söylüyor,Ortadoğu’ya biz şekil vereceğiz, bu bölgede oyunu biz kuracağız. Diyor demesine de, bu son gelişmelerle Türkiye’nin, oyunun dışında kaldığını görüyoruz. Dış komşularımızla sıfır sorunlu politika izleyeceğiz diyor hükümet sözcüleri,ancak tersi yaşanıyor.

Örneğin Suriye ile yaşananlar ve yaşanacakları nasıl değerlendirmeliyiz? Esed ve eşleri,başbakanımızla kol kola idi,kardeşim Esed deniyor başka şey denmiyordu.Şimdi resmen savaşıyoruz. Malatya ‘ya kurulan füze kalkanı ile İran’ı karşımıza aldık! Irak’ın idama mahkum ettiği El Maliki’yi sakladık, Irak başbakanı Rusya’dan Türkiye’ye yapmadığı hakaret kalmadı. Şimdi aralar iyice açık. Rusya’nın uçağını indirdik,arma yaptık. Putin nerede ise Türkiye’ye savaş açıp Baltacı’nın intikamını alacak konumunda…

Şimdi Suriye’ye ve İran’a karşı ve İsraili korumak için Patroit füzeleri istedik,geliyor.Suriye ile Hatay ve güney sınırımızda karşılıklı atışmalar devam ediyor. Şuan Güney sınırımızı Suriye jetleri bombalıyor…Yunanistan bildiğimiz gibi,Allah’tan iç ekonomik çöküntü ile uğraşıyor.Kıbrıs Rum kesimi,İsraille ortak Akdeniz de petrol aramaya devam ediyor. AB ve ABD desteği ile bize sürekli sorun çıkartıyor.

İçeride işler hiçte iyi gitmiyor. PKK istediği an istediği yerde eylem yapıp,canlar almaya devam ediyor.Gazetelere bakıyorum,meclisi izliyorum,hükümet PKK isteği olan Büyükşehir yasasını meclisten geçirdi. BDP ve büyük ölçüde CHP’nin desteği ile yasa Cumhurbaşkanına gönderildi. PKK’nın federasyon isteği adım adım ilerliyor.

Sürecin nasıl işleyeceğini Apo karar veriyor,ölüm oruçlarını karar verip bitirtmesi gibi…Devlet Bahçeli haklı olarak bağırıyor:Bir süreç başladı bu sürecin nereye varacağına İmralı canisi karar veriyor diye… Cumhurbaşkanı bu yasayı meclise iade etmelidir, diyor Bahçeli! Kim duyacak ki? Vatandaş bu sese kulak verse hesaplar değişecek,onun için akil adamların bu sesi yaymasına da çok ihtiyaç var. Karar başka yerlerde verilmiş,kotarılmış,şimdi de uygulanıyor.

Vatandaş,işim yok açız diyor,emekli açız diyor, asgari ücrete tabi olanlar,emekliler akrabaların, derneklerin,yardımseverlerin yaptığı yardımlarla idare ediyor. Milli Eğitim ve diğer alanlarda sorunlar zinciri devam ediyor.Anlayacağın içerde de sıfır sorun yerine çoklu sorunlar yaşanmaya devam ediyor.

Sonuç nedir diye sorarsanız? Geçen hafta Gazze için yapılan ateşkesin sağlanması için H.Clinton, Mısır Devlet Başkanı Mursi’yi katkıları ve oynadığı rolden dolayı kutladı. Hani bu coğrafya da oyun kurucu biz olacaktık,ne oldu? Türkiye’den bu anlaşma da tek kelime söz eden yok! Başbakan konuşmasında Nato’ya, Birleşmiş milletlere, batıya,Çin’e, ABD’ye,İngiltere ve Fransa’ya haklı olarak veryansın etti. Demek ki biryerlerde yanlışlar var… Dünyayı iyi okumak lazım,Dünya Türkiye değildir. Anladığım şu ki, yönetimin başına akıl veren danışmanlar zamanında ve yerinde iyi akıl veremiyor.

Sayacağımız birçok sorun daha var.Şimdi bağırmakla ne halledilecek? Hükümet sanmasın ki ”Wanmünit” çıkışı gibi,birkaç dik durma ve çıkış yapmakla, yüzde ellinin üzerine eklemeler yaparım. Türk Milleti Hükümetin bırakın dışarıda,içeride de sorun çözmede zorlandığını görüyor.Bu millet,içeri ve dışarı ya bağırmakla meselelerin çözülmeyeceğini iyi bilir…

Ey muhalefet bu kadar açık varken sizler ne işle meşgul sunuz? Sormadan da geçilirse,bu millete karşı haksızlık etmiş oluruz…

“Küresel Düzene Boyun Eğmeyen Bir Türkiye” İstiyoruz…

Türkiye Cumhuriyeti, bu ülkede yaşayan her bireyin “ÖZGÜR İNSAN”  kimliği taşıdığı, temel “İNSAN HAKLARI”na saygının egemen olduğu, bu ülkede yaşayan insanların etnik köken ve inanç ayrımı olmaksızın eşit ve insanca yaşayabildiği, ülkenin iç ve dış siyasetine hiçbir dış gücün müdahil olamadığı“Tam Bağımsız Türkiye” niteliği taşımalıdır.

Mustafa Kemal’in idealleri de bunlardır.

Bireyin “özgür” olabilmesi için; “nitelikli insan” olabilmesi gerek. Bu da, “nitelikli bir eğitim ve çağdaş bir kültür” ile mümkündür. İnsanların mesleksiz, işsiz ve birilerinin himmetine muhtaç olduğu bir ülkede ne demokrasi yaşar ne de insan özgür insan olabilir.

İnsan, düşüncesi, inancı, yaşamsal ve kültürel özgürlüğü ile insandır. Ötesi, köleliktir!

İnsanca yaşanabilen bir ülke; “Demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti” niteliğini taşımalıdır.

Bugün ülkemiz, bu temel niteliklerden yoksundur!

“İleri Demokrasi” “tek adam egemenliği” olarak algılanmakta, o tek adam hayatın her alanına tek başına müdahil olabilmektedir!

Laiklik, “dinsizlik” değil, “farklı inançların özgürce yaşanabildiği” bir devlet düzeni demektir.

Hukuk Devleti; “siyasal iktidarın yargısal denetimi” varsa ve siyasal iktidar Yargı’ya müdahil değilse vardır.

Sosyal Devlet ise; “eğitimde, sağlıkta, sosyal güvenlikte, barınmada, iş sahibi olmada devlet güvencesi” sağlanabiliyorsa vardır.

Bir “ULUS DEVLET” için; “ulusal güvenlik ve bağımsızlık” temel koşullardır.

Oysa bugün ülkemiz, küresel egemenlerin çıkarlarına göre dış siyasetini belirleyen bir ülke konumundadır. Üstelik, küresel çıkarlar bu ülkenin bölünüp parçalanmasını dayatmaktadır!

Mustafa Kemal’in; “Yurtta barış, dünyada barış” ilkesi ayaklar altındadır!

Küresel çıkarlara hizmet eden ABD üsleri, Kürecik Füze Kalkanı ve Suriye sınırını koruma gerekçesiyle konuşlandırılmak istenen “Patriot Füzeleri” ve NATO’ya bağlanan güvenlik siyaset, bu ülkenin geleceğini tehdit etmektedir.

Anayasa değişikliği, “ana dilde savunma hakkı” , “Büyükşehir Yasaları”, 2003’te çıkarılan “İkiz Yasalar” ve sınır güvenliği için “Özel Ordu” oluşturulması, ülkemiz için çok yönlü tehditler oluşturmaktadır.

Ülkemizin ve bu ülkede yaşayan tün yurttaşlarımızın geleceği için ulus olarak uyanmanın ve uyuyanları uyandırmanın tam zamanıdır.

Atatürkçü Düşünce Dernekleri ve bu temel değerleri taşıyan tüm kurum ve kuruluşların ortak ulusal görevi bu olmalıdır.

Bugünkü toplantımız, ADD Kocaeli Şubesi için bir “yol haritası” belirlemeyi amaçlamaktadır. İnanıyoruz ki, “ortak aklı” oluşturmanın da bir vesilesi olacak bu toplantıdan çıkacak sonuçlar, aynı kaygı ve idealleri taşıyan tüm kurumlar için de bir ışık olacaktır.

Bu toplantımıza katkı veren tüm kardeş kurumlara teşekkür ve saygılarımızla.

 

Banu Avar’lar Konuşabilmeli

 

O işsiz bir gazeteci ve TV programı yapımcısı.

AB’nin, ABD’nin ve küresel sermayenin ikiyüzlülüğünü ortaya koyan TV programları yapardı.

Türkiye’nin, bölgemizin ve dünyadaki geri kalmış ülkelerin, bu güçlerin kontrolünde yürütülen operasyonlarla, nasıl bağımlı ve sömürülen ülkeler haline getirildiğine dikkat çekerdi.

Özellikle 2004- 2008 arasında TRT-1 de yayımlanan “Sınırlar Arasında” adlı haber belgesel programı kendi alanında bir ilk idi. Balkanlar, Kafkasya, Orta Doğu, Orta Asya, Çin, Hindistan, Güney Amerika’ ve Avrupa’dan dosyalarla 82 ülkeden ekrana gelen bir programdı.

Programın akıbeti de çok özel oldu: “2008 Mayıs ayında ABD, İsrail, Gürcistan, İsveç büyükelçilerinin şikayetleri sonucu yayından kaldırıldı.. Bu gerekçe TRT üst yönetimi tarafından beyan edildi(!).”

Çok iyi bir programcı idi. İyi bir eğitimi, gazetecilik ve TV programcılığı alanında ciddi tecrübesi, yaptığı çok başarılı programları vardı. Daha da önemlisi müthiş bir vatan millet sevgisi ve mangal gibi bir yüreği vardı.

Ürküttüğü fincancı katırlarının gücünün boyutunu en iyi bilenlerdendi. Ama içindeki inanç ve Türk milletine olan sevdası, milletinin bağımsızlığına olan tutkusu O’na hepimizin hayranlıkla izlediği mücadele gücünü vermekteydi.

BANU AVAR‘dan söz ettiğimi anladığınızdan eminim.

O, bilgi ve duygularını milleti ile paylaşmak azim ve iradesinin önüne çıkarılan bütün engelleri aşmak için büyük bir gayret içinde. Sesini ve görüşlerini medyada duyuramayınca sosyal medyayı aktif olarak kullanıyor. Feysbuk‘ta onbinlerce insanın okuduğu, paylaştığı görüşleri ülke sathında dalga dalga yayılmakta.

Kitaplar yazıyor: “Sınırlar Arasında, Avrasyalı Olmak, Hangi Avrupa, BÖL VE YUT!, HANGİ DÜNYA DÜZENİ, KAÇIN DEMOKRASİ GELİYOR.” Banu Avar bu yıl Mayıs ayında Kocaeli 4. Kitap Fuarı’nda İzmitliler ile buluşmuştu.

Son olarak yepyeni bir kitabıyla okurları ile buluşmakta: “GÜN O GÜN’DÜR

Bunun yanında yurtiçinde konferanslar vermeye devam ediyor. “10 yıldır, yurdun dört bir yanında köylere, ilçelere illere gidiyor, ilkokullardan liselere, üniversitelere, sendikalardan derneklere her cenahtan davete icabet ediyor. Bu yıl da Anadolu’da 100’den fazla il, ilçe, kasaba ve köyde onbinlerce insanımızla bir araya geldi.”

Memleketin içinde bulunduğu durumu 1919 şartlarıyla mukayese eden Banu Avar benzerlikleri anlatmakta.  Bugün de emperyalist devletlerin aynı hesaplar peşinde olduğunu, aynı metotlarla satın alınmış, beyinleri yıkanmış siyasilerle, sözde aydınları kullandığını çok inandırıcı bir şekilde ifade etmekte.

Banu Avar, GÜN O GÜN’DÜR kitabının ipuçlarını şu sözlerle vermekte:

“1919 şartlarında  ‘bağımsızlığı karakteri sayan’ İslamcı, Türkçü ve Solcu cenahtan vatanseverler bir yandaydı; ‘Verelim kurtulalım, yeter ki bize dokunulmasın!‘ diyen maskeli oyuncular bir tarafta!

Vatanın ‘namus’ olduğunu kavrayanlar, her ilde, ilçede, köylerde bir araya geldiler ve ortak direnişin meşalesini yaktılar.

Birbirinden farklı cenahlardan gelip omuz omuza veren bu insanların verdiği dillere destan mücadele, yedi düveli şaşkına çevirmiş, emperyalizmin kalelerini indirmiş, onun ‘maskeli oyuncularını ‘ ise ‘ecnebi gurbetinde’ ‘vatansız bir ölüm’e itmiştir.

Tıpkı geçen yüzyılın başındaki gibi küresel çeteler ve içerdeki adamlarının ülkeyi felakete sürüklediği böylesi bir dönemde yapılacak şey ‘aynı’dır.

‘Gün’ , işte ‘O Gün’dür!

Türkiye, 100 yıl önce emperyal odakların oyununu bozan tek ülke! Batı yüz yıldır bozulan oyunu yeniden sahnelemek peşinde.. Hedeflerine çok yaklaştıklarını düşünüyorlar.. Yüz yıl önce de öyle düşünmüşlerdi..

Hedeflerine en yakın oldukları noktada DÜŞMÜŞLERDİ.. Onları bu millet yendi! En ummadıkları zaman ve yerdi! Tarih tekerrür etti, benzer bir noktaya geldi..

‘GÜN’ ‘O GÜN’dür! ‘Zafer’ de tekerrür edecektir!”

*****

Bırakın “ileri demokrasileri” normal demokrasilerde bile vatan, millet, bağımsızlık, hürriyet sevdasını haykıran aydınların, düşünen kişilerin görüşlerini paylaşmasına engel olunmaz. Ama küresel çeteler o kadar güçlüdür ki, Banu Avar ve O’nun gibi düşünen fikir ve dava adamlarının halka ulaşmasının önüne binbir engel çıkarılır.

Buna karşılık millet, birkaç düzine “ayarlanmış” sözde aydın, yazar, bilim adamı ile beyni yıkanarak cellâdına âşık hale getirilmeye çalışılır. Bir Holivut filmi özeni ile kurgulanan projelerin sahiplerinin maalesef önemli başarılar kazandığı da açıktır.

Türkiye’nin ve Türk Milletinin Banu Avar ile milli ve bağımsız bir devlette yaşamak gerektiğini haykıran aydınların sesine ihtiyacı var.

Banu Avar’lar konuşabilmeli…

*****

Kocaeli Aydınlar Ocağı bu inançla Banu Avar’ı Kocaeli halkıyla buluşturuyor. Tüm Kocaelilileri konferansa davet ediyor. (07 Aralık 2012 Cuma Günü, saat 19 da, Fuar İçi Leyla Atakan Kültür Merkezi, Dr. Şefik Postalcıoğlu Salonunda)

Banu Avar’dan öğreneceklerimiz olduğu için.. Banu Avar gibilere moral vermek için.. Daha da önemlisi ‘bağımsızlığı karakteri sayan’ İslamcı, Türkçü ve Solcu cenahtan, her partiden vatanseverlerin’ bir arada aynı duyguları paylaşabildiğini göstermek için..

BANU AVAR’ı dinlemek için konferans salonunda buluşalım.

 

 

Öğretmen’e Hitap

0

 

Öğrenci tembellik ve gevşeklik gösterdiği zaman, kırıcı ve hakaret edici bir konuşma yapmamalı. Belki: “Benden daha akıllı ve zeki çocuklarsınız. İstediğiniz takdirde, dersi başaracağınızı biliyorum. Böyleyken niçin çalışmıyoruz?” demek daha etkilidir.

Çünkü konuşanın başkasına söyleyeceği sözü kendisi için söylüyormuş gibi açıklamada bulunması, karşısındakini kızdırmaksızın uyarır.

Nitekim meşhûr Habib-i Neccar Antakya halkına şöyle seslenmişti: “Ben, beni yaratana neden kulluk etmeyecek mişim? Siz (hepiniz) ancak O’na döndürü(lüp götürü)leceksiniz. Ben O’ndan başka tanrılar edinir miyim? Eğer o çok esirgeyici (Allah) bana bir zarar (yapmak) isterse onların (iddia ettiğiniz) şefaati bana hiçbir faide vermez. Onlar beni asla kurtaramaz. Şüphesiz ben o takdirde mutlak apaçık bir sapıklık içindeyim (demek)tir. Gerçek, ben Rabbinize iman ettim. İşte bunu benden duyun.” (Yasin Sûresi: 22 – 25)

Buradaki:  “Bana ne oluyor ki, beni yaratan Allah’a ibadet etmeyeyim?” ifadesi: “Size ne oluyor ki sizi yaratan Allah’a ibadet etmiyorsunuz?” anlamındadır.

Habib-i Neccar, kınamasını hafifletmek için Allah’a iman ve ibadet etmemek gafletini kendine dayandırmıştır.

X

Öğrencileri şöyle bir açıklama ile harekete geçirmek çok daha kolaydır:

“Hayvanlar, dünyaya öğretilmiş olarak gönderilir. Görevleri; ne üzerine yaratılmışlar ise, onu yerine getirmektir. Hiçbir öğrenimden geçmedikleri halde Arıların bal yapması, İpek böceğinin ipek, Kuşların yuva yapmaları gibi.

“İnsanlar ise dünyaya öğretilmemiş; fakat öğrenmeye kabiliyetli olarak gönderilir.  Öyleyse insanın yaratılış gayelerinden başta geleni öğrenmektir. Eğer insan öğrenmiyorsa; yaratılış gayesini yerine getirmiyor demektir.

“Bu durumda hayvandan aşağı seviyeye düşer. Çünkü hayvan, yaratılış gayesini yerine getiriyor.

“Gençler! Öğrenmek insanlığımızın bir gereği. Artık siz bilirsiniz.”

 

 

Tokalaşma

 

Tokalaşmak, antik çağdan günümüze kadar ulaşan ve uygulanmasına devam edilen adetlerimizden biridir. Belki de en yaygın olanıdır.

Tokalaşmanın ne zaman ve nerede başladığına dair kesin bir bilgi henüz yoktur. Sürdürülen araştırmalarda iki görüş öne çıkmaktadır. Tahminler Yemen ve Roma üstünde yoğunlaşmaktadır.

Yemen, antik dönemin en önemli ulaşım, ticaret ve ikmal yollarının kesiştiği bir yöre özelliğine sahiptir. Aynı zamanda da deniz vasıtalarının ihtiyaçlarını temin ettiği, dünyanın en eski yerleşim bölgelerinden biridir.

Bölgedeki Sana (Sana’a) kenti de dünyanın en eski kenti olarak kabul edilerek, UNESCO* tarafından 1986 yılında  “dünya mirası” olarak ilan edilmiş ve koruma altına alınmıştır.

Sana, çok özgün mimarisinin yanı sıra tarihini, kültürünü, efsanelerini konu alan pek çok san’at dalına; opera, bale, roman, filme konu olmuştur. Bu neden ile ziyaretçi yönünden yörenin değeri günümüzde de devam etmektedir.

Bazı araştırmacılar antik dönemdeki bu önemli yöreye sürekli gidip gelenlerin, tekrar kavuşmanın sevincini birbirlerinin ellerini sıkarak göstermelerinin tokalaşmanın başlangıcı olduğunu söylemektedirler.

Diğer bir görüşte el sıkışmanın Roma’da ve milattan önceki yüzyıl içinde Jül Sezar (Julius Caesar) zamanında başladığıdır.

Jül Sezar yesariydi. Günümüz deyimiyle solaktı.

Çevresindekilerin ise hemen hepsi sağ ellerini kullanıyorlardı. Yaşanan çağda herkes silah (kılıç-kama) taşıyordu ve birbirinden korkuyordu. Fesat, dedikodu, gammazlık çok yaygındı. Kimse kimseye güvenmiyor, pusu ve tuzakla hasmını saf dışı edebilmek hep gündemdeydi.

İşte böyle bir ortamda Jül Sezar, sokakta karşılaşanların sağ elleriyle birbirlerinin kollarını tutarak selamlaştıktan sonra  konuşmalarını zorunlu kılan yasayı ilan etti. Böylece, Romalıların huzur ve güven içinde birbirleriyle görüşmelerini sağlamıştı.

Artık, silah tutan eller birbirlerini tutarak selamlaşmalar başlamıştı. İnsanlar birbirlerinden kuşkulanmadan ve korkmadan sohbet edebiliyorlardı.

Jül Sezar’a gelince, kendisi solak olduğu için bu uygulamadan ayrıca  kişisel avantaj sağlamış oluyordu.

Nerede ve ne zaman başlamış olursa olsun tokalaşma insanların hoşuna gitmiş olacak ki, uygulama günümüze kadar ulaşmış ve geleceğe doğru da yoluna devam etmektedir.

Uluslararası sosyal yaşamda da, tokalaşma önemli yerini korumaktadır. Zira karşılama, uğurlama, anlaşma, kutlama, barışma ve vedalaşma gibi durumların vazgeçilmez ritüeli olarak uygulanmaktadır.

Tokalaşmanın kendine özgü ve genel kabul görmüş kuralları vardır:

Normal karşılaşmalarda gençler,  yaşlı kişinin elini uzatmasını beklemelidir.

Resmi durumlarda ise, üst rütbede olanın elini uzatmasını beklemek gerekmektedir.

Kalabalık ortamlarda ise protokol düzenine göre üst rütbelinin, yanına yaklaşıp elini uzatmasını beklemek ve sonra sırayı takip etmek gerekmektedir.

Önemli bir ayrıntı da şudur: Bayram Namazlarında Müslümanlar, namazı müteakip cami çıkışında sırada gördükleri kişilerin ellerini sıkarak ve bayramlarını kutlayarak sıranın sonuna geçer. Bu şekilde cami cemaati birbiriyle tokalaşarak bayramlarını kutlamış olurlar.

Sosyal alanda ise, en yaşlı kişiden başlamak gerekmektedir.

Tokalaşmak belli bir süreyi geçmemelidir.

Tokalaşırken göz teması kurmak, güler yüzlü ve saygılı olmak gerekir.

Eller sıkılırken, pazarlık hariç, sallanmamalıdır.

Tokalaşılacak kişi ayakta ise, ayağa kalkmak lazımdır.

Uzatılan eli boşta bırakmamak gerekmektedir.

Aile bireyleri ve yakın dostların, el sıkışmakla beraber kucaklaşmaları, muhabbet, dostluk ve sevgi göstergesidir.

Sosyal kurallar kadar dini açıdan, özellikle biz Müslümanların, musafaha diye andığı selamlaşma ve tokalaşma Hz. Peygamberimiz (s.a.v.) tarafından bizlere önemle tavsiye edilmiştir. ” Tokalaşın ki, aranızda kin ve nefret barınmasın ” buyurmuşlardır.

Hiç kuşku yok ki tokalaşma sevgiyi, hoş görüyü, dostluğu pekiştiren bir davranış ve ifade tarzıdır.

 

 

Çalışan Anne Olmak

0

 

İnce bir sızıdır çalışan anne olmak… Yaşam boyu emek ve zaman harcadığımız önemli iki şeydir işimiz ve çocuğumuz… Bunlardan birine verdiğimiz emeğin ve zamanın artması demek diğerinin ihmal edilmiş olduğuna işarettir….

Çalışan anneler ister ki her şeyi olması gerektiği gibi yapsınlar… çalışan bir anne aynı zaman da hem bir eş, hem bir ev kadını, hem bir arkadaş, hem de bir evlattır…  hayatındaki sevgi çemberinin içinde herkesi mutlu etsin, herkesin ihtiyaçlarını karşılasın ve bunu yaparken de kimseyi ihmal etmeden kızdırmadan küstürmeden başarsın ister…

Bu istek ne kadar gerçekçidir tartışmak gerekir. Bir reklam vardı birkaç yıl önce. İddialı bir cümle ile çalışan annelere iddialı bir hedef koymuştu adeta. Şöyle diyordu reklamın bir yerinde bir kadın ” çocuk da yaparım kariyerde”.. Bunu gerçekleştirmek o kadar kolay oluyor mu sahi?

Tam bir çatışma değil midir çalışan kadının çocuklarının ihtiyaçlarını karşılamak ve iyi bir eğitim imkanı oluşturmak için çocuklarını bakıcı yada kreşlere teslim ederken onlardan ayrı geçirilen zamanların vicdan sızısı ile baş etmeye çalışmak??

Ne zor zanaattır çalışan anne olmak…. İş yoğunluğu nedeni ile eve geç gelindiğinde evde tamamlanması gereken işlerle çocukları arasında sıkışıp kalmak, evlatlarına karşı kendini suçlu hissetme duygusu ile içindeki ezikliği telafi etmeye çalışmak…  Tercih yapmak zorunda kalmak ne sıkıştırıcı ezici bir duygudur…

Yıllar su gibi akıp gittiğinde ve büyüdüklerinde çocuklarımız, onlarla doyasıya yaşayamadığımız, kaçırdığımız ne çok şey olduğunu fark ederiz… Belki çok iyi okullarda okumuş iyi yerlere gelmişlerdir ama bedelini her iki taraf da ağır ödemiş değil midir? Birbirinizden uzakta geçen zamanların, telafisi mümkün olmayan geri getirilemeyen anların pişmanlığı kaçırılan yılların ve güzelliklerin burukluğu vardır bakışlarda ve yüreklerde…

Hep merak etmişimdir… bir çocuğa annesi ile birlikte büyümek veya iyi bir eğitim ve kariyer arasında seçim yaptırılsaydı seçimi ne olurdu?

Bir zamanlar küçük birer çocuk olan şimdinin anneleri! Çalışan bir anneniniz olsaydı siz hangisini tercih ederdiniz acaba?…

 

 

Engellilere Sahip Çıkıyor Muyuz?

 

3 Aralık Dünya Engelliler günü. Bugün bu konuda çeşitli etkinlikler yapılacak. Daha önce sakat ve özürlü dediğimiz insanlara son yıllarda biraz daha saygı göstererek engelli demeye başladık. Engellilere yönelik devlet ciddi yasalar ve yaptırımlar uygulamaya başladı. Görme özürlü bir vatandaşın milletvekili seçilmesi, engellilerin sorunlarını gündeme daha çok taşınmasına vesile oldu.

Bugüne kadar engellilerle ilgili bir çok yazı kaleme aldım. Makaleler yazdık. Belgesel programlar çekerek kamuoyu oluşturmaya çalıştık. Engellilerle ilgili 3 Aralık’ın Dünya Engelliler günü kabul edilmesi ise konunun dünya kamuoyuna gelmesine vesile oldu. 
3 ARALIK NEDEN DÜNYA ENGELLİLER GÜNÜ?
3 Aralık’ın dünya engelliler günü olarak ilan edilmesi fazla değil 20 yıllık bir geçmişe sahip.  1992 yılından bu yana 3 Aralık gününde Birleşmiş Milletler tarafından uluslararası bir gün olarak kabul edilmiştir. Bu günde dünya çapında organizasyonlar düzenlenmektedir. Bu aktiviteler genellikle ücretsiz olup, gönüllülüğe dayanmaktadır. Hükümet desteği ve sivil toplum organizasyonlarıyla birlikte bu günün kutlanması çeşitlilik göstermektedir. Her yıl bu gün için değişik bir tema edinilmektedir.

HEPİMİZ ENGELLİ ADAYIYIZ
Aslında bir çok engelli, özürlü ve sakat vatandaş doğmadan değil, daha sonra geçirdikleri kazalar neticesi engelli olmakta. Bu kazaların başında ise iş ve trafik kazaları gelmekte. Türkiye iş ve trafik kazaları açısından tam bir savaş alanı. Bir çok insan trafik magandaları yüzünden ya hayatını kaybetmekte veyahut sakat kalmakta. Her yıl meydana gelen trafik kazası bilançoları bu acı gerçeği yüzümüze haykırmakta. 
İŞ KAZALARI’NDA TÜRKİYE’NİN DURUMU
Dünya İş kazaları istatistiği araştırıldığında Türkiye, iş kazalarında neredeyse ön sıralarda yer alıyor. İş kazalarına yönelik yasalar ve yaptırımlar ise sadece göstermelik. Bu konuda ne işveren ne de çalışan işçiler bilinçli değil. 
Sadece Kocaeli bölgesinde iş kazaları sonucu hayatını kaybedenlerle ilgili veriler incelendiğinde karşımıza dehşet manzara çıkmakta. Sakat kalan insanlar ise iş kazalarının boyutunu bizlere göstermekte. Kocaeli’de ki iş mahkemelerinin dokümanları incelendiğinde iş kazalarında sakat kalanlar, bir başka ifadeyle engelli duruma düşen insanlarımız üzerinde ciddi bir araştırma yapıldığında, iş kazalarının hangi boyutta olduğunu göreceğiz. 
İş kazalarıyla ilgili sadece yasalar ve yaptırımlar yetmiyor. Öncelikle çalışan işçiler de bilinçlenmeli. Bir çokları yeterli önlemi almadığı için meslek hastalıklarına yakalanmakta,. Hayatlarının baharlarında ölmekteler. 
İşçi ve iş veren sendikalarımız işçilerin sadece maaşları ve özlük hakları ile ilgili pazarlıklar yapmakta. Aslında işçi sağlığı ve iş güvenliğini birinci öncelik olarak ele almaları gerekmektedir. Bugün bir çok iş yerinde işçi sağlığı ve iş güvenliği uygulanamamakta. Bu yüzden meydana gelen kazalarda bir çok insan hayatını kaybetmekte veyahut sakat kalarak engelli durumuna düşmektedir. 
YANLIŞ DOĞUMLARDA ENGELLİ YAPIYOR
Yanlış ve bilinçsiz doğumlar engelli oranını artırmakta. Son yıllarda sağlık kuruluşlarında doğumların yapılmasıyla bu durum azalmakta, buna rağmen halen kırsal bölgelerde evlerde doğum gerçekleşmekte, doğum esnasında bebekler sakat kalmakta, annenin sağlık durumu tehlikeye düşmektedir. 
Akraba evliliği Türkiye’nin kanayan bir yarasıdır. Akraba evliliği dolayısıyla bir çok sakat ve özürlü bebekler dünyaya gelmekte, toplum bu yüzden büyük sorun ve sıkıntılar yaşamakta.

 

 

Şehir Kültürü

 

Robinson Cruose;  içerisinde bulunduğu gemi fırtınadan batınca, yüzerek tek başına bir adaya çıktı. Adaya çıktığı günü, bir kazık çakarak üzerine iliştirdiği tahtaya yazdı: 30 Eylül 1659. Robinson’un bu adada geçen 28 yıllık hayatı, İngiliz yazar Daniel Defoe tarafından roman hâline getirildi.

Aradan geçen 425 yıl içerisinde şüphesiz Robinson hayatına özenip ıssız bir yerde yalnız başına yaşamaya teşebbüs edenler olmuştur. Fakat onlar, değil 28 yıl, 28 gün bile tahammül edememişlerdir. Çünkü insanoğlu, yaratılışı gereği, topluluk hâlinde yaşamak mecburiyetindedir. İnsanların topluluk hâlinde yaşadıkları yerler, ‘köy’ veya ‘şehir’ olarak adlandırılır. Aynı köyde veya şehirde yaşayan insanlar, köy veya şehir kültürünü oluştururlar. Köyler ve şehirler, kültürleriyle yaşarlar.

Kültür, maddî ve mânevî unsurlardan oluşur. Giyim-kuşam ve günlük hayatta kullanılan bardak, tabak, tepsi ve tencere, yatak, yorgan ve minder gibi her türlü eşya, oturulan evler, taşıma araçları ve onların aksesuarları ve diğer malzemeler ile âletler, kültürün maddî unsurlarıdır. Şarkılar, türküler mahallî oyunlar, maniler, espriler, hatta bölgeye has küfürler, mahallî ağızlar, davranış biçimleri, doğum-evlenme ve ölüm ile ilgili âdetlerin ve geleneklerin tamamı ise kültürün mânevî unsurlarıdır.

Bunların iyi, güzel ve yararlı olanlarını yaşatmak, gelecek nesillere aktarmak, şehirlilik şuuruna sâhip insanların görevidir. Bir millete aidiyet nasıl iftihar vesilesiyle, bir şehre ait olmak da gurur ve övünç kaynağı olarak kullanılır. Her şehrin kültüründe, sonraki nesillerin başını dik tutmalarına katkı sağlayan özellikler mutlaka vardır.

Şehir kültürü zamanla oluşur, gelişir ve değişime uğrar. Bir kısım örf ve âdetler unutulur. Unutulanlar arasında faydalı ve güzel olanlar da bulunabilir. Şehir kültürüne ait yazılar ve kitaplar, şehir kültürünün bütün özellikleriyle aynen yaşanmasını sağlayamasalar da, bilinmesine hizmet ederler.  Bu tür kitaplar, zevkle okunur.

Şehirler de insanlar gibi şahsiyet sâhibidir. O şahsiyet, ‘şehir kültürü’ kavramı ile tanımlanır. Her şehrin, kendine has kültürü vardır. Şehir kültürünün yaşayabilmesi için tanıtımı gerekir. Tanınmayan kültürlerin seveni olmaz. Seveni olmayan kültürler yaşayamaz, gelişemez.

Şehir kültürüne ait yazılar, kitaplar bir anlamda şehir târihini anlatır. Bu tür kitaplar yazıldıkça, ‘geçmiş’ diye bir şey olmayacaktır. Örfler, âdetler, kültürler tâze ve sıcak olarak yaşayacaktır.

BAFRA AH  BAFRA…

Bafralı işadamı Alptekin Ahıshalıoğlu’nun yazıp yayınladığı 13,5 X 21 santim ölçülerindeki 462 sayfalık hâtıra kitabı, tam bir şehir kültürü ansiklopedisidir.

Kitapta Bafra kültüründen beslenen ve Bafra kültürünü şekillendiren renkli ve derinlikli kişiler âdeta tarih galerisinden çıkıp resmigeçit yapıyorlar. Ki o kişilerde kimileri büyük dedesini, kimileri babasını ve hatta kendilerini bulabiliyorlar.

Resim sanatına ilgi duyanlar bilirler: Abidin Dino’ya ait olduğu zannedilen ‘Mutluluğun Resmi’ isimli tablo, 1939 doğumlu ABD’li ressam Diane Dengel tarafından yapılmıştır. Yağlıboya tablonun adı: ‘Home swet home = evim güzel evim’dir.

Bafra Ah Bafra, mutluluğun resmi değilse de Bafra’nın panoramik sosyal tablosudur. Ustalıkla seçilmiş kelimelerle oluşturulan bir tablo.

Alptekin kardeşimiz belki güçlü bir edebiyatçı değil. Fakat kalemini; samimiyetinden, objektifliğinden, insancıl ve haksever, hatır-kadir bilir özelliklerinden aldığı güçle kullandığından, etkileyici bir şehir kültürü kitabı oluşturmuş. Okuyucuyu tebessümden kahkahaya, hüzünden gözyaşına sürükleyen met-cezirlerle minik seyahatlere gönderiyor.

‘Teşbihte hatâ olmaz’ özdeyişinin ardına sığınarak ‘künefe tadında bir kitap’ demek mümkün. Sıcak, tâze, râyihalı ve lezzetli…

Yazdıklarından anlıyoruz: Alptekin, liseden sonra okulu bırakmış. Fakat okumayı bırakmamış. İyi bir satranç oyuncusu olmak isteyenler, ancak mecburî eğitim sürecini tamamlarlar. Engin bir tefekkür yeteneğine sâhip olmak için aynı şartın gerekli olduğunu iddia eden olmamışsa da yücelerdeki Yunus Emre’nin ümmî olduğu hatırlanırsa, yaşadıklarını ve hissettiklerini ustalıkla anlatabilmek için fazla okumaya gerek olmadığı kanaatine varılabilir. Peyami Safâ gibi başka örnekler de vardır.

Alptekin, anlatım gücünü belki de, kafasını kendisine lâzım olmayacak bilgilerle doldurmamış olmasından alıyor. Dikkatli bir gözlemci ve güçlü bir hâfıza ile başarıyı sağlayabilmiş. Sosyoloji veya felsefe okusaydı kimbilir neler yapardı, neler yazardı…

Bafra Ah Bafra, kendi alanında mükemmel bir eser. Her güzelde mutlaka bir kusur bulunur. Çünkü insanoğlunun üretimi olan eserler, tam ve mükemmel olamayabilirler. Eğer öyle olsaydı, gelişme-ilerleme dururdu. Boşuna söylenmemiştir: İyinin iyisi, güzelin güzeli vardır. Daima…

Bafra Ah Bafra da bu gerçeklere uygun kalıptadır.

Bu gerçeği görüp de yazmamak, okuyucuyu, bu satırların yazarının samimiyetinden şüpheye düşürürdü. O halde kusur ve eksikler de belirtilmeli:

Bafralıların bir kısmının küfürlü konuşma alışkanlıkları vardır. Nokta noktalarla geçiştirilmiş olsa bile, hoş olmayan bu alışkanlıklar kitapta bol bol sergilenmiş. ‘Yaşanan hayatta, şehir kültüründe bu varsa… kitapta da olmalıydı.’ Diyenler de elbette haklıdır. Fakat örnek alınması ve o alışkanlıkların devam ettirilmesine meydan açmanın olumsuzluklarını da düşünmek gerekir.

İyi, doğru ve nezih olanı örnek alıp uygulamak mümkündür de, çirkin, yanlış ve kaba hareketleri görüp; ‘Bu kötüdür, ben aksini yapmalıyım…’ Diyebilmek, yanlışa bakarak

doğruyu bulabilmek… her insanın harcı değildir. Üstün vasıflar gerektirir. Umulur ki Bafralılar, o vasıflara sâhiptirler. O zaman mahzurlar ortadan kalkar.

Ramazan ayının 15. günü akşamı Bafralı çocukların sevinç ve heyecanla katıldıkları sele-sepet top kandil gösterileri, yalnızca Bafra’ya has bir uygulamadır. Yalnızca Bafralılar tarafından kullanılan, başka şehirlerde bilinmeyen kelimeler vardır. Bu kelimelerin bir kısmı; satır aralarında geçmekte ve dipnotlarda açıklamaları verilmektedir. Söz konusu kelimeler ve karşılıkları, kitapta kullanılanlardan daha fazladır. Bu konuda genişçe bir araştırma yapılıp, kitabın son sayfasından sonra ‘Bafra Lügatçesi’ başlığı altında verilebilirdi. İnşallah 3. baskıda diyelim.

*   *   *

Bölgesinde özel bir konuma sâhip olan Bafra kültürünün böyle bir kitapla yaşatılması, gelecek nesillere intikal ettirilmesi gerekiyordu. Alptekin Ahıshalıoğlu’na teşekkür borcumuz vardır.

Bir teşekkür borcumuz da kitabın redaksiyonunu yapan ‘Hezarfen – bin hüner sâhibi’ sıfatını hak eden Bafra’nın medar-ı iftiharı, değerli müzisyen sanatkâr, müzikolog ve yazar, kültür adamı Mehmet Güntekin’e…

***

Bafra Balkanlardır. Bafra Kafkasya’dır. Bafra doğudur, Bafra batıdır, kuzeydir ve güneydir. Laz’ı, Kürt’ü, Çerkez’i, Abaza’sı, Ahıskalı’sı Ermeni’si, Rum’u Bafra’da bir arada yaşamıştır. Buna rağmen Bafra, bir kültürler, etnisiteler mozayiği değildir. İnce belli veya ajdar modeli çay bardağı içerisinde karıştırılmış su, dem ve şeker gibidir. Birbirinden ayrılamaz. Bardağa; dem mi önce konulmuştur, su mu veya şeker mi? Bilemezsiniz.

Farklılıklara rağmen, insanların yekdiğerlerini ötekileştirmeden bir arada ve birlikte yaşamaları, erişilmesi zor bir üstünlüktür. Bafra, o üstünlüğe sâhip kültürlü-kâmil insanlar şehridir. Bafra Ah Bafra; okuyucuya, ustaca ve gizlice bu mesajı da veriyor.

Sağ olasın, var olasın Alptekin Kardeşim. İyi ki varsın! İyi ki yazdın, yazıyorsun. Yazmaya devam etmelisin. Yaşadığın şehrin kültürü yüzyıllar boyunca yaşadıkça sen de yaşayacaksın. 
ALPTEKİN AHISHALIOĞLU KİMDİR?

1946 yılında Bafra’da doğdu.  İlk, orta ve liseyi Bafra’da bitirdi. Bir müddet Ankara Yükseliş Koleji’ne devam etti.

Okulu terk ettikten sonra Van’da askerlik hizmetini tamamladı. 1970 yılında Bafra’da Bedestan’da kuyumcu dükkânını açtı. 1988 yılında kuyumculuk mesleğini bırakıp Samsun’da  saat satış mağazası sâhibi oldu. 25 yıldır bu işine devam ediyor. Aylık olarak yayınlanan Türkiye’nin en lüks ve gösterişli yayın organı olan Bafra Haber Gazetesi’nde köşe yazıları yazıyor.

Alptekin Ahıshalıoğlu, 1973 yılında evlendi.  Biri kız diğeri erkek 2 çocuk babasıdır.  
KUŞBAKIŞI

BİR ELEŞTİRMEN OLARAK AHMET HAMDİ TANPINAR

Edebiyatımızda tenkidin önemi gün geçtikçe fark ediliyor. Kendi içinde tutarlı ve olabildiğince gerçekçi ve taraf tutmayan bir yaklaşımla kaleme alınan metinlerin edebiyatımıza katkısı fark ediliyor. Tenkidin geçmişteki olumsuzluğu dâvet eden çağrışımları ötelenerek hissî yaklaşımlar terk ediliyor. Bu bakış açısından etkilenerek aslında tenkidin bütün şartlarını haiz olmasına rağmen eserlerini deneme olarak sunma çelişkisinden yazarlarımız da uzaklaşıyor.

Mehmet Erdoğan’ın ‘Bir Eleştirmen Olarak Ahmet Hamdi Tanpınar’ isimli kitabı, Tanpınar’ı hem bir edebiyat tarihçisi, hem şair hem de bir edebiyat münekkidi olarak tanımamıza yardımcı oluyor. Mehmet Erdoğan ‘Eleştirinin Kaderi’ adlı bölümde ve kitapta yer alan diğer bölümlerde Tanpınar’ın bütün eserlerinde tenkidin izlerini tâkip ediyor.

DERGÂH YAYINLARI: Merkez: Binbirdirek Mahallesi, Klodfarer Caddesi Nu: 3/20 Altan İş Merkezi Sultanahmet – İstanbul.

Telefon: 0.212-518 95 78

Belgegeçer: 0.212-518 95 81

e-posta: bilgi@dergahyayinlari.com, www.destek@dergahyayinlari.com

Satış Yeri: Molla Fenari Sokağı Nu: 28 Yıldız Han Giriş Kat (Katlı otoparkın yanı) Cağaloğlu, Eminönü – İstanbul

Telefon: 0.212- 526 99 41

Belgegeçer: 0.212-519 04 21

e-posta: kitap@dergahyayinlari.com, www.dergahyayinlari.com

GÖÇ ÖYKÜLERİ

Balkan Savaşları’nın yüzüncü yılı vesilesiyle hazırlanan bu kitapta yaşanan acıların vicdanlarda dinmeyen bir sızı gibi yaşadığına şâhit oluyoruz. İstanbul Eyüp Belediyesi ve Eyüp ilçe Müdürlüğü lise öğrencilerine yönelik düzenlediği hikâye yarışması ile genç nesil için bu acıları hem bir tarih bilincine dönüştürmeyi hem de estetik bir yaklaşımla yeniden ele almayı sağlayacak bir projeyi yürürlüğe koymuştu. Bu güzel girişimi, liselilerin Balkan Savaşları’nın yüzüncü yılı vesilesiyle kaleme aldığı hikâyeleri kitaplaştırarak taçlandırmış oldu.

Bu çalışma birçok kurumun birlikte çalışması ile meydana geliyor: Eyüp Kaymakamı Osman Kaymak, Eyüp Belediye Başkanı İsmail Kavuncu ve Türkiye Dil ve Edebiyat Derneği Genel Başkan Yardımcısı Nevzat Bayhan, Eyüp İlçe Müdürü Muhammet Öztürk, katkıda bulunanlardan birkaçıdır.

EYÜP BELEDİYESİ: Nışanca Mahallesi, Feshâne Caddesi Nu: 41 Eyüpsultan, İstanbul.

Telefon: 0.212-440 0 500
Belgegeçer: 0.212-440 0 449 
e-posta: basin@eyup.bel.tr www.eyup.bel.tr

KÜLTÜRÜN RENKLERİ

Nevzat Bayhan; ‘Kültürün Renkleri’nde ‘Kültürü yorumlamayı çok önemli millî bir görev olarak ele almaya çalıştık.’ Diyor. Ve geniş bir konu yelpazesi sunuyor. Yazıların bütününe ve bütün yazılara vicdanî bir duyarlılık duygusu eşlik ediyor. ‘Kamu, kültür-sanatla mesafesini nasıl azaltabilir?’ başlıklı yazı; ‘Devletin kültürel alanın dilinden uzak ve kopuk kalmışlığına dikkat çekerken ne gibi problemler yaşandığını tespit etmekle kalmıyo, çözüm önerileri de sunuyor.

Bürokrasinin azaltılarak iş becerileri artırılmış kamu ile ilgili yeni yapılanmalarla birlikte kamu kurumları arasındaki kültürel çalışmaların da kaynak israfına yol açmayacak şekilde koordine edilmesi teklifler arasında yer alıyor. Özellikle yerel yönetimlerin, bakanlıkların sorumluluk alanındaki konuları üstlenmesine vurgu yapan yazıda, kültürümüzün popülerliğin esiri hâline getirilerek yozlaştığı bir zaman diliminde, bunun önemli bir kaynak israfı oluşturduğuna dikkat çekiliyor.

ZAMAN KİTAP: Çobançeşme Mahallesi, Kalender Sokağı Nu:21 Yenibosna 34530 İstanbul

Telefon: 0.212-454 1 454
Belgegeçer: 0.212-639 34 99  
e-posta: bilgi@zamankitap.com, www.zamankitap.com

KORKUNÇ YILLAR

Henüz öğrenci iken, askere alınan ve ikinci Dünya Savaşı’na sürülen Kırımlı bir gencin, Teğmen Sadık Turan’ın acıklı hikâyesi. Kırım Türklerinden Cengiz Dağcı’nın romanında, Teğmen Sadık Turan’ın hatıraları olarak anlatılmaktadır. Rusların zulmünden kaçarken Almanlara esir düşer ve esir kampında bir arada tutunmaya çalışan bir avuç arkadaşıyla Almanlar tarafından kurulan Türkistan Kurtuluş Lejyonuna katılır. Ruslarla Almanların arasında kalan ve birinden zulüm diğerinden iki yüzlülükten başka bir şey görmeyen Kırım Türklerinin yalnızlıkları…

ÖTÜKEN NEŞRİYAT: İstiklal Caddesi Ankara Han Nu: 63 Kat: 3 Beyoğlu İstanbul.

Telefon: 0.212-251 03 50
Belgegeçer: 0.212-251 00 12

e-posta: otuken@otuken.com.tr,  www.otuken.com.tr     
ORTAÇAĞDA İSTANBUL

Paul Magdalino kitabında; Fatih Sultan Mehmed Han’ın eski sarayı ile Topkapı Sarayı’nın, Bizans saraylarının üzerine inşa edilmediğini, Ayasofya dışındaki kiliselerin camiye dönüştürülmediğini açıklıyor. Belirttiğine göre Osmanlı, görkemli camilerini İstanbul’un tepelerine inşa etmeyi tercih etmiştir. Antik şehirden Ortaçağ şehrine dönüşümde İstanbul’da neler yaşadığı da kitapta yer alıyor. Kitap, Bizans’tan Osmanlı’ya geçişteki şehir hayatının devamlılığını anlatmayı hedefliyor. Başlangıçta üniversite ve müzelerde Bizans tarihi üzerine araştırmalar yapan kişiler için hazırlanan kitap, Türk okuyucular için yeniden derlenerek herkesin ilgisini çeken bir muhtevâya sâhip kılınmış. Tarihî çerçeve, Doğu Roma İmparatorluğu’nun 330 yılında Birinci Konstantin tarafından İstanbul’da kurulması ile başlayıp, 1453 yılında Fatih Sultan Mehmed Han’ın bu şehri Osmanlı’nın başşehri ilan etmesi ile son buluyor. Bu hâliyle; İstanbul’un Konstantin iken önemi ve gelişimini merak edenler için bilgiler ihtiva ediyor. Yazar kitabı için; ‘Kayıp bir dünyanın keşfidir.’ Diyor. Çünkü bugün İstanbul’un 15. yüzyıl öncesine ait çehresinin neredeyse tamamı toprak altında kalmış durumda. İstanbul öyle bir şehir ki, Konstantin burayı inşa ederken, 21. yüzyılda merkez şehir olma idealinin hâlâ hayatta kalacağını tahayyül etmemişti şüphesiz. Vakayinameler, konuşmalar, mektuplar ve azizlerin hayatlarının anlatıldığı metinlerde, merak uyandıran pasajlar var.

KOÇ ÜNİVERSİTESİ YAYINLARI: 0.212 -338 17 97 kup@kuedu.tr

KISA KISA / KISA KISA…

1- MİLLÎ ŞEHİT KAYMAKAM KEMAL BEY: Prof. Dr. Mustafa Erkal. Aydınlar Ocağı Genel Merkezi Yayını. 
Telefon: 0.212 – 531 92 64 e-posta: aydinlarocagi1970@hotmail.com

2-TÜRK’ÜM BEN / Şiirler: Behçet Kemal Çağlar. Boğaziçi Behçet Kemal Çağlar Lisesi Vakfı.

Telefon: 0.212 – 277 99 32

3- İŞPORTACILAR: 5 Kişilik Heyet tarafından hazırlanmıştır. Erguvan Yayınevi.

Telefon: 0.212 – 526 38 96

4-KAYIP TAMGA: Dr. Fatih Karayandı. Çukurovalı Yayınları.

Telefon: 0.322 – 363 24 76
e-posta: drfatihkarayandi@gmail.com

5- BİLGE KAĞAN’IN VASİYETİ: Doç. Dr. Ahmet Taşağıl. Turan Kültür Vakfı Yayını.
Telefon: 0.216-310 89 05

 

 

Dostlarımızı Rahatsız Etmeyin!

 

Aslında konuşulması ve tartışılması gereken konular bir tarafa bırakılıyor.  Havadan sudan konular gündeme oturuyor. Hollanda‘da kamusal alanda Türkçe konuşanlara bugünlerde adeta işkence yapılıyor. Türk çocukları okulda ders aralarında Türkçe konuştukları için okullarından atılıyor ve istikballeri karartılıyor. 2004 yılında Türkçe eğitimi değil, Türkçe öğretimi sosyal bütünleşmeyi engelliyor diye yasaklanmıştı.

Bilhassa yurtdışındaki vatandaşlarımıza yapılan insan hakları ihlalleri yıllardır sürüyor. Onlara sahip çıkmak yerine; Türkiye’de yapay konuları gündeme getiriyoruz. Bunu da yadırgamamak gerekir. Türkiye’de Türkçe ile oynanıyor. Yeni bir devlet kuruluyor veya askeri müdahale sonrası gibi sözde yeni anayasa hazırlanıyor. Türk ve Türkçe ile ülkeyi yönetenler bile kavgalı…

Kerkük’ü unuttuk. Oradaki Türk liderleri pasifleştirmekle uğraşıyoruz. Türkiye’de Türk kimliği ile uğraşanlardan Kerkük’te kimlik savunması mı bekleyeceğiz? Ülke çıkarları ile tamamen ters bir şekilde asıl düşmanı dost edinmişiz. Bağdat yönetimi ile düşman olma pahasına Kuzey Irak’taki siyasi oluşuma çanak tutuyoruz.

Yanlış Suriye politikası, Suriye’nin kuzeyini örgüte teslim etti. Kendi elimizle bindiğimiz dalı kesiyoruz. Madem Barzani Bağdat yönetimi ile ihtilaflı ve bize dayanıyor; o halde biz Barzani’yi niye kullanamıyoruz. Kerkük’te Türkmen çıkarlarını neden koruyamıyoruz? Bazıları taşeronluk deyince kızıyorlar. Ama Türkiye’nin bağımsız bir dış politika izlediği söylenebilir mi?

ABD, Ortadoğu’yu şekillendiriyor. Arap Baharı ile Ortadoğu’da demokratikleşme oyunu oynandı. Şartlar elverdikçe Arap baharından sonra Kürt baharına dönecekler. Suriye’nin ve Irak’ın kuzeyi halledildi. Şimdi sırada İran’dan ve Türkiye’den çalınacak toprak var.

ABD basınında yer alana haberlere göre, Dışişleri eski Bakanı C.Rice ve bazı köşe yazarları Türkiye’nin ABD çıkarlarına göre dönüştürülmesinde ve Kürt açılımının gerçekleşmesinde, Türk Milliyetçileri ve Ulusalcılar büyük engel teşkil ediyorlarmış. Anlaşılan bunlar da olmasa işler çok daha kolay yürüyecek. ABD projeleri rahatlıkla uygulanabilecek. Başbakan’ın zaman zaman oy kaybını önlemek için, sözde milliyetçi görüntü verme gayretlerinden de şikâyet ediliyor. Demek ki, “Malta Sürgünleri”ni andıran Silivri kampları yeterli olamamış. Kuşatma ve küresel istilaya karşı direnç kırılamamış.

Bu gelişme son 6-7 senedir bizim görüşlerimizin ne kadar doğru olduğunu gösteriyor. Sağın milliyetsiz, vatansız, milliyetçiliği küfür gören kesimi ile Türk milliyetçileri arasındaki temel farklar daha iyi ortaya çıkıyor. Devlete karşı dış destekli başkaldırma ve ihanet ittifakı daha da netleşiyor. Batının yeniçerileri ve taşeronları olan bazı liberaller, İslamcı Kürtçüler, Cumhuriyete ve Milli Mücadeleye dün de bugün de karşı oldukları için Kürtçü bölücülüğe göz kırpan bazı İslamcılar, dün de bugün de küresel patron hesabına çalıştıkları ortaya çıkan bazı eski komünistler ortak cephede yerlerini almışlardır.

Diğer tarafta ise, ABD’li sözde dostlarımızın rahatsız oldukları Türk milliyetçileri ve ulusalcılar… 6-7 sene önce Dünyada olup bitenleri fark edemeyenler, 1970’li yılların soğuk harp şartlarının ve ideolojik kamplaşmanın aynen sürdüğünü zannedenler, dün bazı milliyetçileri, ulusalcılarla komünistlerle işbirliği yapmakla suçlamışlardı. Bunun nasıl bir yanılgı ve şaşırtmaca olduğu bugün daha iyi ortaya çıkıyor.

Nitekim, Abant Toplantılarındaki milli devlet, üniter yapı düşmanlığı, taşeronluk yapan aşırı sol ile işbirliği, etnik ırkçılık tahrikçiliği gerçekleri ortaya çıkarıyor.

 

 

Türk’e Vuranlar

Biz bu gidişatı hiç sevemedik,
Dünü arar olduk, bugüne göre.
Ayaklar baş oldu, baş ise ayak,
Yanlışı doğrudan ayırmak gerek…

Ülkemi bölüyor bu hain eller,
Türk adını siliyorlar, hep tek tek…
Çakal sürüleri yakıp yıkıyor,
Şehitsiz günümüz olmuyor ki pek!

Adamlar özgürlük, hukuk diyerek,
Türk’e küfrederek çok yol aldılar.
Askerimi, polisimi vuranlar,
Zılgıtlarla karşılandı gülerek!

Apo denen o hainle çok çabuk,
El altından buluşup, görüştüler.
İnsanidir deyip sinsi planlarını,
Meclisten de geçirdiler bil artık!

Eğitim öğretim ne hale geldi?
Akşam yatıp sabah bulduk dediler.
Şimdi kılık kıyafet de değişti,
Gariban ne giyer, düşünmediler

Esat kardeş ile bilmem nedense,
Kardeşlik yok oldu, düşmanız artık.
Suriye sınırı toz duman şimdi,
Savaş, ölüm, kaçakçılık bol artık.

ABD ne derse o yapılıyor,
Golf sopası acep kimin elinde.
Bizimkiler bir kamera görünce,
Bağırıp, çağırıp nara atıyor…

Velhasıl kelam ey Türk Milleti,
Zaman senin aleyhinde işliyor.
Atam kurduğunuz Cumhuriyeti,
Bunlar içten, onlar dıştan yıkıyor!