31.6 C
Kocaeli
Cumartesi, Ağustos 8, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1039

Büyükşehir Yasası Adaletli Uygulanmalı

 

TBMM’de geçtiğimiz ay büyük tartışmalar arasında oylanarak kabul edilen Büyükşehir yasası önceki gün Cumhurbaşkanı sayın Abdullah Gül tarafından onaylanarak yürürlüğe girdi. Böylelikle Resmi Gazete’de yayınlandıktan sonra yasa uygulamaya konulacak. Bana göre aceleye getirilen bu yasa uygulanırken, çok dikkatli ve adaletli bir şekilde gerçekleştirilmeli.

Daha önce de bu köşeden dile getirmiştik. Büyükşehir yasası hazırlanırken, ince eleyip sık dokunmalıydı ve yasanın getirdiği aksaklıklar göz önüne alınmalıydı. Ancak bu olmadı, her işi aceleye getirdiğimiz gibi bu yasayı da aceleye getirdik ve tartışmalar, kavgalar arasında Büyükşehir yasası yürürlüğe girdi. Yasanın örnek alındığı Kocaeli ve İstanbul’da ne yazık ki yeterince araştırma yapılmadı. Keşke anketler düzenlenip yerinde incelemeler yapılsaydı.

Keşke TBMM bu yasayı çıkarmadan önce, yasanın örnek alındığı Kocaeli’de anketler yapıp halkın memnuniyetini sorsaydı. Yeni çıkan yasayla belde belediyeleri kapatılacak, köyler mahalleye dönüşecek, İl Özel İdareleri lağvedilecek. Küçük belediyelerin kapatılması doğru bir düşünce. Ancak hizmet dağıtımının adaletli yapılıp yapılmayacağı ise tam bilmece.
Kocaeli örneği üzerinden gidecek olursak yasayla birlikte tüm belediyeler Büyükşehir’e bağlandı. Hizmet dağılımının adaletli olup olmadığı ise muamma. Bize göre Kocaeli’yi besleyen, vergi gelirlerinin yükünü çeken Gebze bölgesi verdiğini alamadı. Hizmet gelmedi demek ne kadar yanlışsa, yapılan hizmetlerin yeterli olduğu düşüncesi o kadar yanlış. Çünkü bu bölge daha fazla hizmeti hak ediyor. İzmit ve civarına yapılan yatırımların Gebze bölgesine yapılmaması çok üzücü. 
Şimdi Türkiye’de ki bütün büyükşehir belediyeleri, Kocaeli örnek alınarak illerin tamamını kapsıyor. Mevcut 16 Büyükşehir’e 13 büyükşehir daha eklenerek sayı 29 oldu. Başbakan Erdoğan her platformda Kocaeli’yi örnek gösterdi. Ancak uygulamanın aksayan yönleri ne yazık ki göz ardı edildi.
ANKETLER YAPILMALI
Yeni yasanın getirdiği en önemli değişikliklerden birisi hiç kuşkusuz köylerin tüzel kişiliğinin sona erdirilmesi oldu. Böylelikle bir gecede Türkiye’nin hiçbir Büyükşehir’inde köy kalmadı, bütün köyler mahalle oldu. Köylerimizin tarihi geçmişi bir anda silinirken, önümüzde ki dönemde köylere ne kadar hizmet gideceği akıllarda soru işareti olarak kaldı.  Bir ülkenin oluşumunda en büyük rollerden birini üstlenen köylerin statüsünün değişmesinin neler getireceğini önümüzde ki günlerde göreceğiz. Ancak koskoca Kocaeli’de artık köy denen olgudan bahsedemeyecek olmamız üzüntü verici. Buradan Sayın Başbakan’a bir çağrıda bulunmak istiyorum, her fırsatta örnek gösterdiği Kocaeli bölgesinde Büyükşehirli ilgili bir anket düzenlesin. Bakalım nasıl bir sonuç çıkacak. Halkımız hizmetlerin adaletli yapıldığına inanıyor mu, Büyükşehir hizmetlerinden memnun mu, 2014 seçim takvimi yaklaşırken Büyükşehir 3 yıl da ne kadar hizmet yaptı, seçim beyannamesinde verilen sözlerin ne kadar tutuldu. Bunlar kamuoyuna açıklanmalı, anketler yapılarak da doğruluğu ve yanlışlığı ortaya çıkarılmalı. Bana göre Büyükşehir Yasası aceleye getirildi. Keşke üzerinde biraz daha ciddi çalışılabilseydi.
YASANIN GETİRDİKLERİ
Yasa, ilimizdeki köylerin tüzel kişiliklerini sona erdirdi ve mahalleye dönüştürdü. Buna, orman köyleri de dahil oldu. Buna göre ilimizde 270 köy ilçelere bağlandı. Bu köylerden 18 tanesi Gebze’ye, 4 tanesi de Dilovası’na bağlandı. Çayırova ve Darıca’nın köyleri yoktu. Gebze’de Ahatlı, Balçık, Cumaköy, Denizli, Duraklı, Elbizli, Eskihisar, Hatipler, Kadıllı, Kargalı, Mollafenari, Muallimköy, Mudarlı, Ovacık, Pelitli, Tavşanlı, Tepemanayır ve Yağcılar köyleri; Dilovası’nın ise Çerkeşli, Demirciler, Köseler ve Tepecik köyleri mahalle isimleriyle anılacak. Böylelikle Gebze’nin 22 olan mahalle sayısı 40 oldu, Dilovası’nın 8 olan mahalle sayısı ise 12’ye yükseldi.
Buna göre tarım ve hayvancılık amaçlı yapılardaki işletmeler ile bu yerlerde oturanların ihtiyaçlarını karşılayacak bakkal, manav, berber, fırın, kahve, lokanta, pansiyonlar ve büfeler işletme ruhsatı almış sayılacak. Bu işletmelerin bulunduğu binalardan, kanunun yayımlandığı tarihe kadar bitirilmiş olanlar da ruhsatlandırılmış sayılacak. Tüzel kişiliği kaldırılan köylerde Emlak Vergisi, Belediye Gelirleri Kanunu uyarınca alınması gereken vergi, harç ve katılım payları 5 yıl süreyle alınmayacak. Bu yerlerde içme ve kullanma suları için alınacak ücret, 5 yıl süreyle en düşük tarifenin yüzde 25´ini geçmeyecek şekilde belirlenecek.

 

 

Mevlânâ’da Aşk Felsefesi

 

Hazret-i Mevlana Hakkında Telif ve Tercüme Eserleriyle Tanınan Senail Özkan İle Mevlana’da Aşk Felsefesi üzerine Konuştuk.
MEVLÂNÂ CELALEDDİN-İ RÛMÎ:
Mesnevî adlı eseri ile tasavvuf düşüncesini ve edebiyatını derinden etkileyen, Türk asıllı mutasavvıf şâir ve filozof Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî Hazretleri 17 Aralık 1273 tarihinde Konya’da vefat etti. Doğumu: Horasan’ın Belh şehri, 30.09.1207. Ölümünden sonra oğlu ve öğrencileri O’nun adına Mevlevî Tarîkati’ni kurdular. Babası Bahaeddin Veled de tanınmış ve büyük bir mutasavvıf, hoca ve yazardı. Moğol tehlikesi sebebiyle Türkistan’dan, İran yoluyla Anadolu’ya göç etmişti. 
Türk-İslâm Âlemi’nin, Yunus Emre ile birlikte yetiştirdiği en büyük mutasavvıf ve şâir, şüphesiz Mevlânâ’dır.  O, yalnız  Türkiye’de değil, dünyanın her tarafında tanınıp sevilen ulu bir ilim çınarıdır.  Asıl adı Celâleddin idi. Fikirleriyle tanınıp sevildikten sonra, kendisine,  efendimiz  anlamındaki  Mevlânâ  sıfatı lâyık görüldü. Mevlâ: efendi, nâ eki ise Arapça’da bizim  anlamındadır.  Anadolu’da yaşaması ve Anadolu’nun  o dönemde  Diyâr-ı Rum  olarak anılması sebebiyle  Rûmî  lakabı verildi. 
Babası Muhammed Bahaeddin Veled,  Belh şehrinde yaşayan bir din ve ilim adamı idi. Esasen o dönemde bütün din adamları aynı zamanda fizik, tıp, astronomi, kimya ilimlerini bilirlerdi. Âlim sıfatına sâhip olanlar da  İslâmiyet’i çok iyi bilirler ve uygularlardı. 
Mevlânâ, 1207 yılında, Belh şehrinde dünyaya geldi. Büyük bir ihtimalle, Moğol saldırıları ve  ülkede yaşayan diğer âlimler ile ülke Sultanının kendisini kıskanması sebebiyle Sultânü’l Ulemâ Bahaeddin Veled,  Belh şehrini terk etmeye karar verir. Ülke Sultânının kıskançlığını, O’nun, bir ülkede iki sultan olmaz sözüne bağlayanlar vardır. Bulunduğu ülkede, açıklanan sebeplerle daha fazla kalmasının doğru olmayacağını düşünen Sultanü’l Ulemâ, ülke Sultânından destûr (günümüz söyleyişi ile izin) alarak göç hazırlıklarını tamamlar.   Aile fertleri ve kendisini sevenlerle birlikte oluşan kervan; Nişabür, Bağdat, Mekke, Medine, Şam ve Halep’te birkaç gün kaldıktan sonra, Selçukluların Türk Yurdu hâline getirdikleri Anadolu’ya  geçti. Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri ve Niğde’de kısa sürelerle kaldılar. Sonunda Karaman’a yerleştiler. Belh’de doğan Mevlâna, ailesi 1228 yılında Karaman’a yerleşildiğinde 21 yaşında idi. Burada, Gevher Hâtun ile evlendi.  Alâeddin Çelebi ve Sultan Veled adı verilen iki oğlu Karaman’da dünyaya geldi. Babasından, Feridüddin-i Attar Hazretlerinden, Şeyh Muhyiddin-i Arâbî, Şeyh Sâdettin Hamevî, Osman Rûmî, Seyyid Burhaneddin Tırmizî gibi, döneminin çok  büyük âlimlerinden dersler aldı. 
Babası Sultanü’l Ulemâ Bahaeddin  Veled, ebedî âleme göçünce, O’nu sevenler, Mevlânâ’nın etrafında toplandılar. Mevlânâ artık Konya’dan dünyayı  aydınlatan bir ışık idi.  Ortadoğu’dan ve çok uzak yerlerden gelen bilginler bile derslerinden yararlanıyorlardı. Bu bilginler arasında İran’dan Konya’ya, Şems-i Tebrizî (Tebrizli Şems) isimli  bir şahıs geldi. Şems; coşkun, çılgın, pervâsız ve cerbezeli bir derviş idi. Mevlânâ ile karşılaştıklarında emsalsiz bir sohbete başladılar. Şems, kimsenin bilmediği, insanı hayretten hayrete sürükleyen, şaşkına çeviren sözler söylüyordu. Mevlânâ o güne kadar edindiği bilgilerin çok yavan ve sıradan gerçekler olduğunu anladı. Şems artık, Mevlânâ’nın da etrafında pervane gibi döndüğü  göz kamaştıran bir ışıktı.  Allah aşkı yolunda yanmaya hazır bir cevher olan Mevlânâ’yı, Şems’in ilim ve Allah sevgisi tutuşturmuştu. Şems-i Tebrizî, Mevlânâ için şöyle diyordu: Gerçi biz O’nu irşâd ettik. Fakat sonunda, O’nun irşâdına muhtaç kaldık. 
Bir müddet sonra Şems, ortalıktan  birden bire kayboldu. Kısa bir süre sonra da ölüsü bulundu.  Mevlânâ artık kendisini tam anlamıyla Allah’a vermişti. 17 Aralık 1273’te sevgililerin en yücesine, Cenab-ı Allah’a kavuştu. 
Âlimin ölümü, âlemin ölümüdür. Konya’nın, Konyalıların yasına elemine, dünyanın her tarafından gelen, her dine, her ırka mensup binlerce insan, tabutunun arkasından gözyaşı dökerek  yürüdüler. Çünkü O;

Yine de gel… Yine de gel ! Ne olursan ol, yine de gel !
Hıristiyan, Mecûsi, putperest olsan  da yine gel… 
Bizim dergâhımız umutsuzluk dergâhı değildir. 
Yüz kerre tevbeni bozmuş bile olsan, yine gel… ! 
Demişti. Bu sözleri, icabet edilmesi gerekli bir dâvet olarak kabul eden Mevlânâ severler gelmişlerdi. Gelmeye hep devam ettiler. Dünya durdukça da devam edecekler. 
Mevlevî tarikatının Türk hayatına, şiirine ve musikisine kattığı değerler çoktur. En büyük hizmeti de Mevlânâ’nın eser ve hatırâlarını olduğu gibi koruması,  yazdıklarını açıklayan yüzlerce eserin yayınlanması ve o büyük insanın fikir, davranış ve görüşleri etrafında, yüzyıllar boyu gelişen bir kültür  âbidesi hazırlamış olmasıdır. Mevlevî dergâhlarının, onların kapanmasından sonra da Mevlevîlerin bir başka ve çok önemli hizmeti de büyük mürşidin fikirlerini daha geniş kitlelere, yeni yetişen nesillere yayması ve tanıtmasıdır. Bu vesile ile pek çok insan, temiz bir âleme intisap etmiş, binlerce  insan, İslâmiyet ile şereflenme imkânı bulmuştur. Mevlânâ, yalnızca kendi çağının insanlarını aydınlatmakla kalmamış, asırlar sonrasında yaşayan insanların da neşe, huzur, ve umut kaynağı olmuştur. O’nun hoşgörüsünü benimseyenler, daha kolay ve rahat yaşanılır bir dünya oluşmasına önemli katkılarda bulunmuşlardır. O, çocukların dostu, yoksul ve düşkünlerin sığınağı, her düşüncenin barınağı idi. Hayatta iken olduğu gibi, sekiz asır sonra da insanlığın taçsız mânevî sultanıdır. 
Mevlânâ, fevkalâde üstün vasıflı, eşine çok ender rastlanabilecek mükemmellikte bir insandı. O’na göre gerçek oruç,  Allah’tan (cc) başka her şeyi terk etmektir. Namaz, Allah’a kavuşmaktır. Fakat bu kavuşmanın ne şekilde olduğunu herkes bilemez. Mihrabı, dost çehresi olarak görebilen kimse için yüz çeşit namaz, rükû ve secde vardır. Diyordu. Haramlardan titizlikle kaçınırdı. Özetle: olgun,  velî ve âlim  bir Müslüman’dı. Doğudan ve batıdan, çeşitli din, mezhep ve meşrep sahibi kimseleri kendisine hayran bırakan merhameti, hoşgörüsü ve insan sevgisi, gönül okşayıcılığı, benzerine rastlanamaz ölçüde idi. Sıradan  insanları değil, cihanı titreten hükümdarları da  kendisine bağlamasını bilmiştir. Selçuklu Sultanları sık sık Mevlânâ’nın türbesini ziyaret ederlerdi. Osmanlı hükümdarlarından Yıldırım Beyazıd, Mevlânâ’nın oğlu olan Sultan Veled’in torunu Devlet Hâtun ile evlenmişti. Sultan İkinci Beyazıd Han, Yavuz Sultan Selim Han, Kanûnî Sultan Süleyman Han, Sultan Üçüncü  Selim Han  ve diğer  padişahlar Mevlevî dergâh ve tekkelerine daima cömertçe yardımcı olmuşlardır. 36 Osmanlı Padişahının,  Osman Gazi dâhil olmak üzere 18’i Mevlevî tarikatına mensup idi. Atatürk, diğer tarikatlarla birlikte Mevlevî tarikatını da kapatınca, Mevlevîlerin gönlünü almak için dönemin son Mevlevî Şeyhi Abdülhâlim Çelebi’yi, Konya’dan milletvekili seçtirip Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkan Vekilliği görevi ile taltif etmişti. Ayrıca oğlu Bakîr Çelebi’nin, Halep’teki Mevlevî Dergâhına gitmesini sağlamıştı. Bakîr Çelebi Atatürk’ün hasta olduğu ölümünden önceki son  günlerinde, İstanbul’a geldi ve kendisini ziyaret etti.  Bakîr Çelebi tekrar Halep’e gidince, Suriye hükümetinin:   Biz burayı kapattık  sözü  ile karşılaştı ve  Türkiye’ye geri dönmek mecburiyetinde kaldı.  Mevlevî Şeyhliği kurumu da böylece son buldu. Bakîr Çelebi’nin oğlu Celâleddin  Çelebi de 2000 yılında  Hakk’ın rahmetine kavuştu. 
Mevlânâ, feyiz aldığı âlimler aracılığı ile Hz. Ali ve  Peygamber Efendimiz’e uzanan bir zincirin halkasıdır. O zincir şöyle oluşur: Mevlânâ, Seyyid Burhaneddin Muhakkik Tırmizî, Mevlânâ’nın babası  Muhammed Bahaeddin Veled, Şemsü’l Eimme  Sirahsî, Ahmet Hatibî, Ahmet Gazalî, Ebu Bekir Nessâc, Muhammed  Zeccac, Ebû Bekir Şıblî  ve Cüneyd-i Bağdadî.
Oğuz Çetinoğlu: Mevlânâ Hazretleri; ‘Aşk olmasaydı, varlık olmazdı.’ Buyuruyor. Demek ki Hz. Mevlânâ’nın hayatında-düşüncesinde aşk kavramı merkezdedir. Giriş mâhiyetinde bir değerlendirme  lütfeder misiniz?
Senail Özkan: Mevlânâ’nın felsefesinin, tefekkürünün, sanatının, etik ve estetiğinin esası “aşk”tır. Hatta O’nun din ve Allah anlayışı da “aşk”tan mülhemdir, “aşk”a istinat eder, “aşk”ın açılımından ibârettir. O, daima diri ve bâkî olana âşıktır. “Zaten aşk ezelîdir, kâfirlikle Müslümanlıksa çok sonradan meydana gelmiş bir şeydir.”  Aşk ontolojidir, metafizik güzelliktir.
Hz. Mevlânâ, metafizik mevzuları akılla çözmek, ilahiyatı malum görüş ve bilgilerle savunmak ve bir sürü karmaşık felsefî spekülasyonlarla uğraşmak yerine, kalbine doğan ilhamları ve sezgileri konuşturmayı tercih eder. O’nun felsefî bir sistem oluşturmak sıkıntısı yoktur. Etik ve estetik mülahazaları, görüşleri vardır; ama ne belli bir estetik projesi ne de derinlemesine düşünülmüş, temellendirilmiş bir etiği vardır. O, düşüncelerini içinden geldiği gibi söyler; ama aşkın dilini konuşur; kalbin diliyle ve hatta bazen de gaybın diliyle söyler. Denilebilir ki Hegel, bütün felsefî sistemini, âdeta ters çevrilmiş bir piramidi andırır biçimde, bir tek kavram üzerine, “Idee” yahut “Geist” (ruh) üzerine inşa ederken Mevlâna, “aşk felsefesi”ni hiçbir sistem sıkıntısı çekmeden serazat ve coşkun bir tarzda terennüm etmiştir. Onun bütün hayatının ve düşüncesinin hülasası “aşk”tır; bu “aşk”ı o üç kelimeyle özetler: “Hamdım, piştim, yandım.” Özetler dedik ya aslında özetleyemez, çünkü aşk ifâdeye sığmaz. Aşk, onu dilhûn eder; o ise sadece kendi haline işaret eder:
Birisi âşıklık nedir diye sordu. Dedim ki: Benim gibi olursan bilirsin. 
Esasen aşk, Mevlânâ’nın vurguladığı üzere, “bilmek”le değil, “olmak”la ilgilidir; yanarak pişmek ve olmak… Hakikaten de aşk yanmaktır, âteş-i candır, âfet-i candır… Fuzuli, ‘Leyla ve Mecnun’ adlı eserinde annenin ağzından oğluna, Mecnun’a şu öğüdü söyletir:

‘Can verme gâm-ı aşka ki aşk âfet-i candır
Aşk âfet-i can olduğunu meşhur-i cihândır.’ 
Şu var ki Mevlânâ, ne kadar gelişmiş olursa olsun dilin “aşk”ı anlatmaya kifâyet etmeyeceğini bilir; zira “Dil, mânâlar için bir kanal gibidir. Deniz kanala nasıl sığar?”  Evet, okyanus elbette bu kanala sığmaz; amma deryalar dalgalanmadan durulmaz. Onun söyledikleri dalgalanan okyanusun kıyıya gönderdiği köpükler gibidir. Asıl söyleyemedikleri, söylemek istedikleri gönül okyanusunun derinliklerindedir. Mevlânâ kalbinin iç mekânlarındaki oluşumları lisan marifetiyle ifade etmenin mümkün olmadığını bildiği için başka ifade vasıtalarını da kullanma yoluna gider. 
Çetinoğlu: Aşkı, kelimelerle ifâde etmenin mümkün olmadığını bilmesine rağmen yine de ifâde etmekten geri durmuyor. Hangi vâsıtaları kullanıyor?
Özkan: Semâ’, musıkî, dua ve zikir gibi bütün ifâde vasıtalarını seferber ediyor.  Ama bütün bunlar yetmez “aşk”ı ifade etmeye. O kanaatteyim ki Diyâr-ı Rûm’un büyük Pîr’i mümkün olsaydı aşk bahsinde başta mimarî, heykel, resim olmak üzere tüm estetik ifade vasıtalarını hiç çekinmeden kullanma yoluna giderdi. Evet, hiç şüphesiz o bütün sanatlardan istifade ederdi; çünkü onun için aslolan aşktır; aşk bütün ruhların iksiridir. Schelling diyor ki: “Güzellik, sonsuzluğun sınırlı bir şekilde duygulara sunulmuş olarak görünmesidir.” Mevlânâ da şöyle diyor: “Ey güzel yüzüne cihan güzelleri hasret çeken! Ey iki kaşları âşıklara kıble olan! Senin güzellik ırmağına çırılçıplak dalmak için, ben bütün kendi sıfatlarımdan soyundum.” 
Çetinoğlu: Diğer sıfat ve vasıflarına halel getirmemek üzere Mevlânâ’ya ‘Aşk şairidir’ diyebilir miyiz?
Özkan: Evet! Mevlânâ bir aşk şairidir; ancak diğer aşk şairlerinden farklı bir anlayış biçimi ve tarzı vardır. O, diğer lirik şairler gibi, sadece insanın insana olan aşkından yahut insanın Allah’a olan aşkından bahsetmez, bilakis çok daha evrensel bir aşktan söz eder. Mevlânâ, aşkın varoluşun esrarı olduğunu bilir ve bu cümleden tüm varlıkların aşkından bahseder. Onun nezdinde bütün mahlûkat âşıktır, âlem aşktan yaratılmıştır; zira “Aşk olmasaydı, varlık olmazdı.” “Bütün dünya, o sonsuz bağdan, o uçsuz-bucaksız bahçeden koparılmış bir gül demetidir.” “Bu toprağa damlayan bir yudumla yüzlerce tomurcuğun oluşu nedendir?”  diye hikmetinden sual eder Mevlânâ. 
Çetinoğlu: Bu, ilahî aşk. Mevlânâ’nın tefekküründe mecâzî ve beşeri aşka yer yok mu? 
Özkan: Hiç şüphesiz Mevlânâ’nın tefekküründe mecazî ve beşerî aşka da yer vardır; ancak onun kastettiği ve yücelttiği aşk ilâhî aşktır. Hazreti Pîr’e göre sadece insan değil, bilakis tüm yaratıklar Allah’a âşıktırlar; Allah’ın ebedî sevgisine ve rahmetine susamışlardır. Âşık olan sadece insan değildir; kâinatta ne varsa hepsi coşkun bir vecd ile yanarak O’na doğru hareket etmektedir. Güneşin etrafında dönen zerreleri de gezegenleri de hareketlendiren aşktır. Dahası bütün mahlûkat bu aşkla sarhoştur:
‘Ey deveci, sarhoş olarak sıra sıra giden deve katarlarına bak, 
Emir sarhoş, efendi sarhoş, sevgili sarhoş, yabancılar sarhoştur. 
Ey bahçıvan, gök gürültüsü çalgıcı, bulut da sâkî olunca, 
Bahçe sarhoş, otlak sarhoş, gonca sarhoş, diken sarhoş oldu.
Ey gökyüzü daha ne zamana kadar döneceksin, (dört) unsurun dönüşüne bak.
Su sarhoş, rüzgâr sarhoş, toprak sarhoş, ateş sarhoştur.
Sûretin durumu böyledir, mânânın durumunu sorma,
Ruh sarhoş, akıl sarhoş, hayal sarhoş, sırlar sarhoştur.
Git, sen Cebbar’sın, toprak ol, bak ki, 
Toprağın, zerre zerre Cebbâr yaratıcıdan dolayı sarhoş olduğunu göresin.
Sende ilâhî şarap var, onu yavaş ve hoşça iç,
Eğer bir kimse ondan günde yüz harvar (yük) içmek isterse, o sarhoştur. 
Bağı süsleyen bülbül ve ağacı süsleyen yapraklar tümden sarhoştur, O’na âşıktır; kimi içten kimi dıştan O’nun için yanmakta ve O’nun için şarkılarını terennüm etmektedir:
Kurt da aşk nedir, bilir, horoz da, arslan da.
Aşka karşı kör olan, köpekten de aşağıdır. 
Mevlânâ, bir mektubunda da şöyle yazıyor:
‘Onsekiz bin âlemde herkes, bir şeyi sever, bir şeye âşıktır. Her âşığın yüceliği, sevgilisinin yüceliği miktarıncadır. Kimin sevgilisi, daha lâtifse, daha zarîfse, özü daha yüceyse, âşığı da daha azizdir.’ 
Bu demektir ki Allah’ı en çok seven en yücedir. Geniş mânâda insan, bir taraftan böylesine bir aşkı câzibe kuvveti olarak, diğer taraftan da yaratıkların daha yüksek bir varlık basamağına duydukları genel bir hasret olarak telakki edebilir:
Bir tek zerre, O’nun aşk güneşinden boş değil,
Her gül, O’nun vuslat bahçesinin kokularını taşır. 
Çetinoğlu: Yunus Emre’de de benzer ifâdelere rastlamak mümkün…
Özkan: Evet! Bu konuda Yunus da Mevlânâ ile aynı kanaati paylaşır:
Aşksız âdem dünyada belli bilin ki yoktur
Her biri bir nesneye sevgisi var âşıktır
Mevlânâ, önceki mutasavvıfların aşkın tabiatı hakkında yazdıkları sayısız teorik risâleleri bilir; fakat o, “İnsan bir şeyi ancak daha lâtif olan başka bir şeyle tasvir edebilir. Şimdi aşktan daha lâtif bir şey olmadığına göre, o nasıl tasvir edilebilir?”  diyen âşık Sumnûn (ö. 907) ile hemfikirdir.
Güneş gibidir parlaklıkta sevgilim,
Âşık zerre gibi onun etrafında döner.
Aşkın bahar rüzgârı esmeğe başlayınca-
Kuru olmayan bütün dallar semâ’a başlar. 
Çetinoğlu: Mevlâna, insanın insana olan aşkı hakkında ne düşünüyor?
Özkan: Mevlânâ için insanın insana olan aşkı caziptir, çekicidir, iştah vericidir; ancak geçicidir. Şehvet yakıcıdır ve yoldan çıkarır. Mesnevi’nin ilk hikâyesinde Mevlânâ, beşerî aşkın aldatıcılığını ve geçiciliğini dile getirir. Şöyle ki; Bir gün padişah yolda rastladığı bir halayığa gönlünü kaptırır, onu sarayına getirir. Ne var ki halayık kısa bir zaman sonra hastalanır. Padişah tüm hekimleri toplar ama hiçbiri hastanın derdine deva bulmaz. Padişah şifa Allah’tandır deyip dua ederken, uyuyuverir ve rüyasında bir evliya görür. Evliya bir hekimden bahseder ve bu hekimin yakında şehre geleceğini söyler. Hakikaten de böyle bir hekim gelir ve hastayı muayene eder. Nihayet halayığın aslında Semerkant’ta bir kuyumcuya âşık olduğu ortaya çıkar. Hastanın iyileşmesi kuyumcunun gelmesine bağlıdır. Derken kuyumcu getirilir. Vuslat gerçekleşince halayık iyileşmeye başlar. Bunun üzerine hekim bir şurup yapar ve kuyumcuya içirir. Bu sefer kuyumcu hastalanır, günler geçtikçe çirkinleşir. Bir zaman sonra halayık bu kadar çirkin birini nasıl sevdiğine şaşırır ve pişman olur.
Çetinoğlu: Mevlânâ, mecâzî aşkın yâni bir insanın güzelliğinden büyülenerek ona âşık olmayı kabul etmiyor mu?
Özkan: Onun da faydalı olduğuna da işaret eder; yeter ki âşık aşkında samimi olsun, en temiz duygularla, iffet ve sadakatle sevdiğine bağlansın. Mevlânâ buyuruyor ki; Vehme, hevese âşık olan sadıksa, bu mecaz onu hakikate götürür. “Âşıklık ister nefsanî olsun, ister rûhânî olsun, sonunda bizi ötelere götürecek bir rehber, bir kılavuzdur.” Hatta Mevlânâ, beşerî aşkı küçümsemek yahut reddetmek şöyle dursun, bilakis aslında onun ilahi karakter taşıdığını vurgular: “Her vara taallûk eden aşkın, Tanrı vasfından, meydana gelir, o şeyin yaldızından, o şeyin zahirî güzelliğinden değil.” 
Mevlânâ’yı asıl öfkelendirenler, beşerî ve ilâhi aşka bigâne kalanlardır. Hz. Pîr diyor ki, “Odundan daha aşağı değilsin, inle, inle!” Ona göre, gönlünde aşka yer vermeyen, hissiz ve taş kalpli insanlar hayvandan da aşağıdırlar:
‘Kurt da aşk nedir, bilir, horoz da, arslan da.
Aşka karşı kör olan, köpekten de aşağıdır. 
Baht sana yâr olur yaver kesilirse,
Aşk, seninle işe güce girişir. 
Aşksız ömrü hesaba sayma; 
O, sayıdan dışarda kalacaktır çünkü.
Çetinoğlu: Mevlânâ ile Yunus Emre’nin düşünceleri bir defa daha kesişiyor…
Özkan: Evet! Yunus Emre daha da ileri gider:
İşitin ey yârenler aşk bir güneşe benzer
Aşkı olmayan gönül misâl-i taşa benzer
Taş gönülde ne biter dilinde ağu tüter
Nice yumşak söylese sözü savaşa benzer
Aşkı var gönül yanar yumşanır muma döner
Taş gönüller kararmış sarp katı kışa benzer
Ol sultan kapısında hazreti tapusunda
Âşıkların yıldızı her dem çavuşa benzer
Geç Yunus endîşeden gerekse bu pîşeden
Ere aşk gerek evvel ondan dervişe benzer
SENAİL ÖZKAN:
Türk yazar ve araştırmacı Senail Özkan, 1955 yılında Gümüşhane’de doğdu. İlk ve orta tahsilini Gümüşhane’de yaptı. 1974 başladığı Hacettepe Üniversitesi Elektronik Mühendisliği bölümünden 1978’de ayrılarak Almanya’ya gitti. 1979-1985 yıllarında Bonn Üniversitesinde Felsefe, Alman Edebiyatı ve Sosyoloji okudu. Üç yıl tekstil ticareti ile uğraştı. Uzun yıllar Köln ve Bonn’da yeminli tercümanlık yaptı. 1998 yılında Türkiye’ye döndü. Hâlen İstanbul’da oturmakta ve mütercim ve yazar olarak hayatını devam ettirmektedir. Evli ve iki çocuk babasıdır.
Eserleri genel olarak Türk ve Alman felsefesini sentezlemektedir. 
Tamamı Ötüken Neşriyat A.Ş. tarafından yayınlanan eserleri: 
Aşk ve Akıl / Doğu ve Batı: (Felsefe) 2006, Schopenhauer Paradokslar Üzerinde Raks: 2006, Mevlana ve Goethe: (Felsefe) (2006),  Nietzsche Kaplan Sırtında Felsefe: (Felsefe) 2004, Söz Bir Yelpazedir: (Felsefe-Edebiyat) 2010. 
Çevirileri: 1) Annemarie Schimmel’den Ben Rüzgârım Sen Ateş: Mevlana Celaleddin Rumi / Büyük Mutasavvıfın Hayatı ve Eseri, 2) Annemarie Schimmel / Muhammed İkbal / Peygamberane bir şair ve filozof. 3) Annemarie Schimmel,Yunus Emre İle Yollarda 1999. 4)Annemarie Schimmel / Şark Kedisi: 2009, 5) Johann Wolfgang von Goethe / Doğu – Batı Divanı: 2009, 6) Joseph von Hammer / İstanbul ve Boğaziçi 1. Cilt. Türk Tarih Kurumu. Ankara – 2011. 7) Katharina Mommsen, Goethe ve İslam, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2012.

 

 

 

 

 

Terörden Şikayet Hakkı Var mı?

 

 

Her gün yeni bir vukuatla karşımıza çıkan ve PKK’nın TBMM’deki kolu olarak isimlendirilen malum partinin bazı milletvekilleri için dokunulmazlıklarının kaldırılması gündemdedir.

Teröristlerle kucaklaşan, içli dışlı olan, milletvekillerince taraftarlarına “silahlanın” talimatı veren, Anayasa da ve yasalarda çiğnenmedik yer bırakmayan, suç üstüne suç işleyen bu siyasilerin eğer dokunulmazlıkları kaldırılmayacaksa; milletvekillerinin dokunulmazlıklarının bundan böyle kaldırılmayacağı hükmü getirilmelidir.

Efendim konunun hem hukuki, hem de siyasi boyutu var” şeklinde siyasi dansözlüğü bırakalım. Esas olan hukuki boyuttur. Eğer hukuk siyasete kurban edilecekse; o zaman hukuk devletinden bahsedilemez. Hukuk devletinin olmadığı ve yıpratıldığı bir yerde demokrasi topal hale getirilir. Sadece demokratikleşme oyunları oynanır.

Kamuoyunun beklentisi dokunulmazlıkların kaldırılmasıdır. Halkın geniş nefretini kazanan terörle bütünleşmiş siyasi bir partiye ve onun mensuplarına hukukun uygulanmaması, ülkeyi çok daha büyük sorunlarla karşılaştırır. Böyle bir gaflet ve yanlış, terörü azdırır ve ona mevzi kazandırır.

Türkiye’de olanların onda biri herhangi bir Avrupa ülkesinde olsaydı; o ülkeyi yönetenler dokunulmazlıkları kaldıralım mı, yoksa kaldırmayalım mı tartışmasına girmezlerdi. Aslında devlet adamlığı burada belli olur. Devlet adamlığı her gün tecrübe kazanılan bir mevki değil, tecrübenin konuşturulacağı bir yerdir.

Eğer bir ülkede vatan görevini yapan Mehmetçikle terörist bir tutulur, her ikisine de ağlarız diyen garip siyasetçiler türerse; o ülkede terör neden devam ediyor diye sorulmaz.

Bölücü ve ırkçı terör baskı altında ülkede milli kimliği tartışmaya açan siyasiler, aslında demokrasinin ayıbıdır. Almanya veya Fransa’da bazıları çıksa; biz Alman veya Fransız milli kimliğini reddediyoruz deseler karşılarında kendileri ile uzlaşmak için çırpınan tavizci devlet adamları bulabilirler miydi?

Bir dönem terörün gerekçesini bölgesel az gelişmişliğe bağladık. Daha sonra kültürel haklar ezberine kapıldık. Daha sonra Kürt açılımı yapmaya kalktık, elimize ayağımıza bulaştırdık. Ülkenin toprak bütünlüğünü hedef alan ırkçı ve bölücü terörü daha fazla demokrasi ile ortadan kaldıracağımızı zannettik. Terör örgütünün isteklerini silahsız olmaları şartıyla kabul etmeye kalktık. Habur’da, Oslo’da ve diğer birçok örnekte devleti yıprattık. Hayali özgürlükler uğruna güvenliği perişan ettik. Karakollarda savunmaya geçerek terörle mücadele edeceğimizi zannettik. Terörün ekonomik kaynaklarına nedense dokunmadık.

Terörün asıl kalbi olan Irak’ın kuzeyine garip bir hoşgörü ile baktık ve gerekeni yapmadık. Irak’ın kuzeyine müdahaleye bundan dolayı izin alamadık! Milliyeti ve milli kimliği etniklik seviyesinde aşağıladık. Örgütün isteklerini yerine getirerek mücadele edeceğimizi zannettik. Bir mahalli dili seçmeli derse ve TV yayını haline soktuk. Egemenlik haklarımızı hiçleyerek yargıda anadilde savunma yolu açarak terör örgütüne yeni fırsatlar verdik. TSK’ni yabancı bir ordu gibi değerlendirdik ve mücadelede zaman zaman önünü kestik.

Terör örgütünün isteklerine uyarak Yerel Yönetimler Yasasını çıkarttık ve mahalli özerkliğe ve federatif yapıya yol açtık. Mahalli derebeyleri yaratarak devletin gücünü zayıflattık. Yargıyı siyasallaştırdık ve arka bahçe haline getirdik. Bütün bunlardan sonra biz yine terörden şikâyetçiyiz!

Bir yanlış ezber sürekli tekrarlanmaktadır : “Türk ve Kürt milliyetçiliğine karşıyız” Türk milliyetçiliğine sahip çıkmak bir Kürt’ün veya bir başkasının da hakkıdır ve vatandaşlık görevidir.

Milliyeti, Türk milletine mensup olayı etnik taassup ve ırkçılığın önüne geçirirsek; bir Kürt’ün Türk milliyetçisi olmasının önünde hiçbir engel kalmaz.

Milliyetçilik kültürel bir savunmadır. Emperyalizme karşı, haça karşı hilalin mücadelesidir. Yukarıdaki sözü bir başbakan söylerse ona da sorarlar: Sen hangi ülkenin başbakanısın?

Dünyaya ve etrafımıza bakalım, küreselleştirilmeye rağmen, milliyetçilik yükselen en önemli değerdir. Buna karşı çıkarak milli menfaatler nasıl korunabilir? Ben bir yabancı olsaydım, bu beyanata bayılırdım…

 

 

Diyanet İşleri Başkanı’na Açık Mektup

0

Muhterem Hocam, geçen hafta bir yakınımın düğün cemiyeti vesilesi ile Burdur’a gittim. Bu arada beş altı arkadaş ile birlikte akşam namazını kılmak üzere Burdur Gölü’nün kenarında bulunan BURKENT Camii’ne gittik. Camii’nin kapısından içeri girince bir kartona büyük harflerle yazılmış olan “BU CAMİDE CUMA NAMAZI ON REKÂT OLARAK KILINMAKTADIR” ilanı dikkatimi çekti ve hayretime mucip oldu.

Akşam Namazını eda ettikten sonra, İmam Efendi’ye hocam, bu ilan da nereden çıktı, benim yaşım 74, en azından 60 küsur senedir Cuma Namazı kılarım, böyle bir durum ile ilk defa karşılaşıyorum dedim. İmam Efendi cevaben, doğru olanın bu olduğunu, halen Burdur dahilinde dört camii de daha Cuma Namazının on rekat olarak kılınmakta olduğunu, pek yakında da diğer camilerin tamamında bu şekilde tatbikata başlanacağını kendinden gayet emin bir şekilde ifade etti.  İmam Efendinin bu tutumu karşısında söyleyecek fazla bir şey olmadığını anladım.  Sadece, bildiğim kadarıyla yapılan bu uygulamanın hatalı olduğunu,  Memleketimiz de bulunan camilerin tamamında cemaat tarafından Cuma Namazının 16 rekât olarak kılınmakta olduğunu ifade etmekle yetindim. Ayrıca cemaatin tamamının bu usule uyup uymadığını merak ettiğim için sorduğum da ise,  uymayanların olduğunu, onların 16 rekâtı tamamlamak üzere namazlarını kılmaya devam ettiklerini beyan etti.

Değerli Hocam, ben bir din âlimi değilim. Bu işin inceliklerini derinlemesine pek fazla bilmem. Ancak bugüne kadar Hocalarımızın öğrettikleri ve okuduğum İlmihallerden öğrendiklerim ile amel ederek ve en önemlisi de Cuma Namazını kılmış olduğum camilerdeki tatbikatı da görerek elimin erdiği, gücümün yettiği kadar Allah’ın izniyle Cuma Namazlarını 16 rekât olarak kıldım ve halende ayni minval üzere kılmaya da devam ediyorum. Bildiğim kadarıyla, ikamet etmekte olduğum Kocaeli’nin bütün camilerinde de Cuma Namazı 16 rekât olarak kılınmaktadır.

Diğer taraftan gelmiş geçmiş bütün Muttaki Âlimlerimiz ve ecdadımız da Cuma Namazlarını 16 rekât olarak kılmışlardır. Bu cümleden olmak üzere, muteber olarak kabul edilen, eski din âlimlerinden Merhum Ömer Nasuhi BİLMEN Hoca Efendi’nin Büyük İslam İlmihali isimli eserinde de Cuma Namazı’nın 16 rekât olarak kılınacağı bariz bir şekilde izah edilmiş bulunmaktadır.

Ben bu meseleyi, halen vazife yapmakta bulunan bazı İmam Efendiler ve yıllarca muhtelif yerlerde müftülük yapmış olan tanıdık arkadaşlarla da istişare ettim. Hepsinin vermiş olduğu cevap Burdur’da yapılan uygulamanın yanlış olduğu şeklinde olmuştur. Bütün camilerimizde bazı cemaatin Cuma’nın ilk dört rekât sünneti ve 2 rekat farzını kıldıktan sonra, bir kısmının da Cuma’nın son dört rekat sünnetini de kıldıktan sonra dışarıya çıktıklarını, ancak cemaatin büyük bir çoğunluğunun ise dört rekat ‘Zuhriahir’ ile birlikte iki rekat da vaktin son sünnetini kılmak suretiyle namazlarını 16 rekata tamamladıklarını çok açık bir şekilde ifade ederek, vazife yaptıkları süre zarfında da vaazlarında zaman zaman Cuma Namazının 16 rekat olarak kılınması gerektiği hususunu cemaatlerine telkin ettiklerini beyan etmişlerdir.

Değerli Hocam, malumlarınız olduğu üzere ” İslam, Birlik ve Beraberlik Dinidir”. Aynı zamanda Din hassas bir konu olması itibariyle her önüne gelenin kendisini yetkili görmek suretiyle, din ile alakalı hususlarda yeni bir hüküm ihdas edememesi gerektiği kanaatinde bulunmaktayım. Zira Memleketimiz de bu hususlarda yorum yapabilecek olan yegâne merci, Zatı Âlinizin başında bulunmuş olduğu Diyanet İşleri Başkanlığıdır.

Ehemmiyetine binaen şu hususu ifade edeyim ki, eğer Burdur’un bazı Camilerinde yapılmak ta olan bu uygulayamaya müdahale edilmeyip de bu uygulama devam ettiği takdirde, üstelikte diğer camilerde de tatbik edilmeye başladığı takdirde, o zaman tam bir karışıklık meydana gelecektir. Şöyle ki,

Yeni Namaza başlayan bir kimse veya yeni Müslüman olmuş birisi, bir camiye gidip o camide Cuma namazı 16 rekât kılındığı için o da haliyle 16 rekât olarak namazını eda edecektir. Fakat müteakip hafta başka bir camiye gittiği takdirde ise birde bakacaktır ki imam, namazı 10 rekâtta bitirip başlamış tespih çekmeye. Bu durumda yeni namaza başlayan bizim genç delikanlı ile çiçeği burnunda yeni Müslüman olan kardeşimiz şaşırıp kalacak, belki de büyük ihtimal ile tereddüt içinde kalacaktır. Diğer taraftan ayni camide namaz kılan cemaatin bir kısmı imam ile birlikte tespih çekip dua ederken bu uygulamayı kabul etmeyen bir kısım cemaatte 16 rekâta tamamlamak için namaz kılmaya devam edecektir.  Hele birde o camide cenaze varsa, imam efendi namazını bitirdiği için Cenaze Namazını kıldırmak için musalla taşında yatmakta olan cenazenin başına gidecek, bir kısım cemaat ise içeri de namazlarını kılmaya devam edeceklerdir. Takdir edersiniz ki, bu husus cemaat arasında ikiliğe sebep olacak ve muhtemelen de birbirlerine karşı en hafifinden buğz edeceklerdir.

Muhterem Hocam, yukarıda İslam, birlik ve beraberlik dininidir dedik. Fakat buna rağmen Zat-ı Âlinizin de büyük gayretlerine rağmen İslam Ülkeleri arasında bayramların ayni günde yapılması mümkün olamamaktadır. Tabii ki bu husus Müslümanlar arasında ve bilhassa Memleketimiz için büyük bir üzüntü kaynağı olmaktadır. Diyelim ki bu mesele İslam Ülkeleri arası bir husus olduğu için ortak bir noktada buluşma imkânı bulunmamaktadır. Buna karşılık olarak, hiç değilse Müslümanların diğer bir bayramı olarak bilinen Cuma Namazında olsun birliğin sağlanması hususu büyük ehemmiyet arz etmektedir. Bu konu hakkındaki inisiyatifin ise Diyanet İşleri Başkanı olarak Sizlerin yetkisi dâhilinde olduğu hususu izahtan varestedir.

Değerli Hocam Netice İtibariyle,   âcizane olarak Burdur da bazı Camilerde yapılmakta olan uygulamanın yanlış olduğu kanaatindeyim. Bu bakımdan da kendi adıma diyorum ki, bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da Allah sağlık ve sıhhat verdiği sürece emri hak vaki oluncaya kadar Cuma Namazlarını 16 rekât olarak kılmaya devam edeceğim. Müslüman kardeşlerimin kahir ekseriyetinin de benim gibi düşündüğüne kalbim gibi inanıyorum.

Bu vesile ile selam ve hürmetlerimi sunar, Cenab- ı  Allah’tan hayırlı günler niyaz ederim.

Külekler Şehri: Bakü

Dost ve kardeş Azerbaycan’a dört günlük bir ziyaretimiz oldu. Bu dört günde yaşadıklarımızı dört yüz sayfaya sığdırmak mümkün değil.

Bir defa Azerbaycan, kendini Türk olarak kabul eden herkesin memleketi. Bize öyle davrandılar ki, kendimizi evimizde hissettik. Onun için ha Azerbaycan’da yaşamışsın ha Türkiye’de…

Gidiş amacımız; Azerbaycan ve Türk Dünyası ile Balkan Türkleri arasındaki ilişkiyi geliştirmek, bilmeyenlere Balkanlardaki Türk ve İslam topluluklarının varlığını anlatmak, Türk’ün kaderi haline gelmiş soykırımı konuşmanın yollarını aramaktı.

Ancak bizi çok şuurlu ve bir o kadar da bilgili olan bir Azerbaycan Türklüğü karşıladı ki; Türkiye’de yaşadıklarımız karşısında emin olun utandık.

Hele “Fahri Hıyaban” adı verilen özel mezarlığı ziyaretimiz orada yatan başta Haydar Aliyev, Ebufeyz Elçibey, Bahtiyar Vahapzade, Saffet Vurgun, Hüseyin Cahit ve daha niceleri olmak üzere bize aslında beslendiğimiz damarın, Azerbaycan’da olduğunu gösterdi.

Azeri Türk Kadınlar Birliği Başkanı Tenzile Rüstemhanlı‘nın, bir akademisyen olarak aldığı doktora ünvanını kutladığı yemeğe, bizleri de davet etmesi ve bu yemek meclisinde ömrümün 50 senesinde Türkiye’de bir türlü göremediğim “Türklük Ruhu”nu görmüş olmam hayatımın en mesut anlarından biri olarak kaldı.

Sabir Rüstemhanlı başta olmak üzere Azerbaycan’ın önde gelen akademisyenlerinin bu söz meclisinde ettiği manalı lafları görüp duysaydınız; ne demek istediğimi daha iyi anlardınız.

Bu yemekte en az Türkiye’de tanındığı kadar Azerbaycan’da da tanınan “Türklük Ülküsü”nün uç beyi sanatçı dostum Ahmet Şafak‘ın da yer alması, gönlümüzün aldığı tata, daha da bir lezzet kattı.

Bakü Büyükelçimiz Alper Coşkun‘un bizi kabul edişi ve bir saate yakın süren sohbetimiz ve KKTC’nin kuruluş resepsiyonunda beraber olduğumuz elçilik personelimizin düşünceleri, bize Türkiye’nin ve Türk Dünyası’nın yarınlarının daha iyi olacağı yönündeki kanaatimizi, biraz daha pekiştirdi.

Azerbaycan’a gidip de,Türk Dünyası’nın Ak Sakalı rahmetli Turan Yazgan Hoca‘nın eserlerini görmeden ve onu anmadan dönmek olmaz. Hocanın açtığı fakülteyi ve liseyi ziyaret ettik. Okullarda yüzlerce öğrencinin “Türklük ve İslamiyet” şuuru çerçevesinde çok iyi eğitildiklerini, bir kez daha gördük. Allah, Turan Yazgan hocadan ve onunla birlikte emeği geçenlerden binlerce kez razı olsun.

Bakü’de altı bin civarında Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı yada Türk Dünyasının çeşitli bölgelerinden gelmiş Türk çocuğu yüksek öğrenim görüyor. Verdiğim iki konferanstan birini Azerbaycan – Türkiye Gençlerinin Dostluk Cemiyeti‘nde, bu gençlerin karşında gerçekleştirdim. Malatyalı Oğuz Kağan ile Bakü’lü Raşhan Karaşlı, eş başkan olarak bu cemiyeti yönetiyorlar. Ancak bu gençler Türkiye’den, hükümetten, siyasi partilerimizden, stk’lardan ilgi ve destek bekliyorlar. Özünü koruyan ve ruhunu satmayan bu gençlere Türk Milleti; ilgisini, desteğini ve duasını esirgememelidir.

Yine çok faydalı çalışmalarını gördüğüm ve iki kez ziyaret ettiğim Azerbaycan Türk Sanayici ve İşadamları Beynelhalk Cemiyeti (TÜSİAB)nin çok değerli yöneticileri Yasin Göral ve Selçuk Düzgün kardeşimin misafirperverliklerini unutamam.

Bunlara ilaveten dikkatimi çeken bir diğer önemli hususta Azerbaycanlı Türklerin, Türkiye’yi çok yakından izlemeleri ve bizle ilgili yorumlarındaki isabet payının yüksekliğiydi. Yazılarımın bir çok kişi tarafından okunduğunu görmek ve bu nedenle tanınıyor olmak, şahsım açısından hem sevindirici hem de düşündürtücü oldu. Acaba yazılarım Türkiye’de bu kadar ilgi görüyor mu?

Dediğim gibi yazacak çok şey var. Tokat Milletvekilimiz Reşat Doğru’dan tutunda, Hayri Ortaş hocadan Kağan Elmas’a, Eray ve Haluk kardeşlerime ve daha bir çok insana aslında yer vermem gerekiyor.

Son sözleride Ganire Paşayeva‘ya ayırmak isterim. Ganire hanım, Türk Dünyası’nın lokomotiflerinden biri. Onunla Balkan Türkleri ve Azerbaycan Türkleri arasındaki ilişkiyi güçlendirmek için sözleştik.

Bütün bu yazdıklarımdan sonra, rüzgarlar şehri sıfatı yakıştırılan ve büyük bir gelişme içinde olan Bakü’de gördüm ki; Türkiye’ye ve Türklerin imdadına koşup gelecek bir Azerbaycan bizi bekliyor. Bir kardeşin orada beklemesi bizim için çok büyük mana taşır, hele Anadolu’da bin yıllık kardeşlik hukuku çiğnenirken…

İslam’da Komşuluk Hakkı

Yüce dinimiz İslam, huzurlu ve mutlu bir toplum oluşturmayı hedeflemiştir. Bunun için de Müslümanların akrabalarıyla, komşularıyla ve bütün din kardeşleriyle iyi ilişkiler içinde olmalarını emretmiştir. Kur’an-ı Kerim’de, “Allah’a ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya, elinizin altındakilere iyilik edin. Şüphesiz Allah, kibirlenen ve övünen kimseleri sevmez.” (Nisâ, 4/36) buyrularak akrabalara gösterilen ilgi ve alakanın komşulara da gösterilmesi emredilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) de, “Cebrâil (a.s.), bana komşuya iyilik etmeyi o kadar tavsiye etti ki, neredeyse komşuyu komşuya mirasçı kılacak zannettim” (Buharî, Edeb, 28) buyurmuştur.

Allah Resûlü (s.a.s.), komşularla iyi geçinmeyi olgun Müslüman olmanın ölçüsü olarak değerlendirerek, “Komşularına iyi komşuluk et ki, gerçek Müslümanlardan olasın” (İbn Mâce, Zühd, 24) buyurmuştur. Peygamberimiz (s.a.s.) ayrıca, “Allah’a ve ahiret gününe iman eden komşusuna eziyet etmesin” (Müslim, İman, 73) buyurarak mü’minleri komşularına kötülük yapmaktan sakındırmıştır.

Hz. Peygamber (s.a.s.) bir gün; “Vallahi iman etmiş olamaz, Vallahi iman etmiş olamaz, Vallahi iman etmiş olamaz” buyurdular. Bir sahabi, “Kim iman etmiş olamaz, ey Allah’ın Resûlü” diye sorunca, Efendimiz (s.a.s); “Komşusunun, kötülüğünden emin olmadığı kimse” diye cevap verdiler. (Buharî, Edeb, 29) Hz. Peygamber (s.a.s.), bir defasında çokça nafile namaz kılan, sadaka veren, oruç tutan, ancak diliyle komşusuna eziyet eden birisinden bahsedilince, “O cehennemde olacaktır” buyurmuş; çok fazla nafile ibadeti olmayan, ancak diliyle komşusuna eziyet etmeyen biri hakkında ise; “O da cennette olacaktır” buyurmuştur. (İbn Hanbel, II, 440)

Hadis-i şeriflerde komşuluk ilişkileriyle ilgili belli başlı şu hususlara dikkat çekilmektedir: 1. Mutlu gününde sevincine, kederli günlerinde üzüntüsüne ortak olmak, 2. Maddî sıkıntıya düşünce yardım etmek, şayet borç veya ödünç bir şey isterse vermek, 3. İhtiyacı olduğunda yardımına koşmak, 4. Kokusu komşusunun evine gidecek bir yemek yapınca ona da bir miktar ikram etmek, 5. İzni olmadan evinin önünü, rüzgarını ve güneşini kapatacak şekilde bina yapmamak, 6. Hastalanınca ziyaret etmek, 7. Ölünce kabre götürüp defnetmek. 8. Karşılaşınca selam vermek, 9. Ayıplarını örtmek. 10. Bir nimete kavuştuğunda tebrik etmek. 11. Bir musibet ve sıkıntıyla karşılaştığında teselli etmek.

Komşularımızla olan ilişkilerimizi karşılıklı yardımlaşma, ziyaret, hediyeleşme, iyilik ve ikramlarla canlı tutmaya çalışmalıyız. Allah Resûlü (s.a.s.), “Allah’a ve ahiret gününe iman eden komşusuna ikramda bulunsun” (Buharî, Edeb, 31) buyurarak Müslümanları komşularına iyilik ve ikramda bulunmaya teşvik etmiştir. Bu nedenle hiçbir ikramı önemsiz görmemek, az-çok, büyük-küçük demeden hediye alıp vermek gerekir. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) ufak bir şeyle bile olsa komşuların birbirlerine ikramda bulunmaları gerektiğini ifade ederek, hanım sahabilere hitaben şöyle buyurmuştur: “Ey Müslüman kadınlar! Komşu hanımlar birbirlerine ikramda bulunmayı küçümsemesin. İkram edilen şey bir koyun parçası bile olsa!” (Buharî, Edeb, 30; Müslim, Zekât, 90)

Müslüman, komşularına iyilik için her fırsatı değerlendirmeli, elindeki kısıtlı imkanlarla dahi komşuluk bağlarını devam ettirmeye çalışmalıdır. Peygamberimiz (s.a.s.), Ebu Zer (r.a.)’e şöyle tavsiye buyurmuştur: “Ebu Zer! Çorba pişirdiğin zaman suyunu fazla koy ve komşularını da gözet.” (Müslim, Birr,  143)

Günümüzde aynı apartmanda yaşadıkları halde birbirleriyle tanışmayan, selamlaşmayan, birbirlerinden habersiz yaşayan, komşularının dert ve sıkıntılarına duyarsız kalan insanların olması oldukça üzücü ve düşündürücü bir durumdur. Halbuki Müslümanların komşularıyla tanışması, onların durumlarıyla yakından ilgilenmesi lazımdır. Allah Resûlü (s.a.s.), “Yanı başında komşusu açken kendisi tok yatan kimse mü’min değildir”(Hâkim, II, 15) sözüyle bu gerçeğe işaret buyurmuştur.

Komşularımızın haklarına riayet etmek ve onlarla iyi geçinmek zorundayız, çünkü komşularımızın hakkımızda iyi şehadette bulunmaları günahlarımızın bağışlanmasına vesiledir. Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Bir Müslüman ölür de en yakın komşularından üç kişi onun hakkında iyi şahitlikte bulunursa, Allah Teâlâ; ‘Bildikleri şey konusunda kullarımın şahitliğini kabul ettim.’ Yahut ‘Kulumun bildiğim günahlarını affettim’ buyurur.”(Ahmed, II, 408-409)

O halde; hiçbir ayrım yapmadan bütün komşularımızın haklarına riayet etmeli, onlarla iyi ilişkiler kurmalı, onlara her zaman iyilikte bulunmalı ve herhangi bir şekilde zarar vermekten sakınmalıyız.

 

IMF İle Büyümek

1945 yılında kurulan IMF’nin (Uluslararası Para Fonu’nun) amaçları arasında fakirliği azaltmak, istihdam yaratmak ve ekonomik büyümenin sürdürülebilirliğini arttırmak gibi temenniler bulunmaktadır. Fakat ne hikmetse bugüne kadar IMF kıskacına sıkışan hiçbir ülkede bu amaçlar gerçekleştirilememiştir. Örneğin, ülkemizde fakirliğin azaldığını, istihdam artışı gerçekleştiğini ve üretim bazlı ekonomik büyümenin istikrarlı bir şekilde devam ettiğini söylemek ne ölçüde doğrudur? Buna mukabil; IMF girdabından kurtulan ülkelerin ekonomilerini düzlüğe çıkardıkları dikkat çekici bir vakıadır. IMF’den borç alan Brezilya ve Rusya’nın IMF programlarından bağımsız iktisadi politikalar uygulayarak bugün Çin’le birlikte IMF’ye kredi verecek düzeye gelmeleri diğer ülkeler için de örnek teşkil etmelidir (Çin 50, Rusya 10, Brezilya 10 milyar Dolar kredi vermeyi önermektedir).

IMF’nin ülkeleri sömürgeleştiren etkileri 3 yolla gerçekleşmektedir:

 

  • 1. Uygulanmasını önerdiği bağımlı politikalar ki bu politikalar sosyo-ekonomik olmanın ötesinde siyasi ve askeri olumsuz sonuçlar da doğurmaktadır.
  • 2. Yüksek faizli ve giderek artan dış borç yükü nedeniyle dış politikanın ülke çıkarları aleyhine gelişmesi.
  • 3. Getirilen özelleştirme şartları sonucu ulusal kaynakların yabancıların eline geçmesi.

 Önce sistemin nasıl işlediğine bakalım:

 

  • 1. Her üye ülke için bir kota belirlenir ki bu kota aynı zamanda şu 3 şeyi belirler: IMF kaynaklarına erişimi, maksimum yükümlülükleri ve karar mekanizmasındaki oy hakkını. Bu bağlamda en büyük kotaya sahip olan ülkenin Amerika Birleşik Devletleri olduğunu söylemeye gerek bile bulunmamaktadır.
  • 2. Üye ülke yaptığı Kota Anlaşması gereği, IMF’nin finansal kaynakları için yükümlü olduğu ödeme miktarının % 25’ini SDR (Özel Çekim Hakkı) yada Amerikan Doları veya Avro yada İngiliz Sterlini olarak ödemek mecburiyetindedir. Geri kalan % 75’i ise kendi para birimi ile öder.
  • 3. Üye ülkeler 1 yılda kendi kotasının % 100’ü kadar, buna mukabil toplamda en fazla % 300’ü kadar kredi alabilir. Bir başka ifadeyle daha önce vermiş olduğu parayı (ki % 75’i kendi ulusal para birimiyleydi) karşılığında faiz ödeyerek (genellikle Amerikan Doları cinsinden) geri alır.
  • 4. Acil durumlarda alınacak kredilerin 3-5 yıl gibi kısa sürelerde geri ödenmesi gerekir.
  • 5. SDR tahsilatları konusunda yapılan tadilatlar (değişiklik ve düzeltmelerle ilgili düzenlemeler) toplam oyun % 16,75’ine sahip olan Amerika Birleşik Devletleri tarafından onaylanmadığı takdirde yürürlüğe giremez.

Kredi alabilmek için IMF Yönetim Kurulu’na “Niyet Mektubu” verilir ve yapılan antlaşma ile IMF’nin koyacağı kurallara uyulacağı taahhüt edilir. Dolayısıyla;

 

  • 1. Ülkelere açılacak kredi miktarları oy hakkı fazla olan hakim güçler tarafından belirlenmektedir.
  • 2. Faiz oranlarının tespiti de yine aynı hakim güçlerin yetkisindedir.
  • 3. Uygulanacak sınai ve iktisadi program IMF’nin koyduğu kurallara göre yine IMF tarafından denetlenir ve programa uyuluyorsa kredi parça parça verilir. Yani, geçen sürede şartlarınız değişmiş ise ek tavizler vermek zorunda kalabilirsiniz. Ayrıca, paranın bir defada alınamaması milli menfaatlere uygun farklı bir şekilde kullanılmasını da önler. Kısacası ekonominiz ve sanayiniz IMF’nin kontrolü altına girmiştir.

Bir başka dikkat çekici husus az gelişmiş Asya ve Afrika ülkelerine yönelik “doğal kaynakların yönetimi konusunda büyüme odaklı reformlar alanında işbirliği” kavramıdır. Bu kavramı herkesin kolaylıkla anlayabileceği şekilde yeniden ifade edecek olursak; “büyüme odaklı reformlar yapmak istiyorsanız sahip olduğunuz doğal kaynaklarınızın yönetimi yani paylaşımı konusunda global güçlerle işbirliği yapmak zorundasınız” demektir.

Sonuç itibarıyla; IMF’nin hedef ve amaçları çarpıcı bir biçimde gözler önüne çıkmaktadır. Dolayısıyla, gelişmekte olan ülkelerin IMF odaklı büyümeden ziyade kendi dinamik iç kaynakları ile büyümesi onlar açısından hayati öneme haizdir.

 

Sevgili Üstadım Behçet Tar

Önceki gün, ufak bir kaza geçirdim ve maalesef omuz kemiğim kırıldı. Sıkıcı bir hastane faslından sonra, Allahtan ameliyata gerek görmediler ve sıkı bantlar içine beni (21) günlük bir mecburi tatile mahkum ettiler.  Söz aramızda 40 yıllık iş hayatımda 21 günlük kesintisiz tatil hiç yapmadım.  Hoş, şimdi de yapacak değilim ya..Allah daha kötü şeyler vermesin. İyiyim çok şükür ve bilgisayarım açık, tek kolla talim ediyorum.

Evet bir yandan Allaha şükrediyorum, bu kadarla kaldığı içi ve bir yandan da notlarımı karıştırıyorum. Sevgili Behçet TAR üstadın ikinci, üçüncü yeni yıl mesajlarını gördüm. Ve biraz ondan bahsetmeye karar verdim.

Tanısanız,  O’nu mutlaka seversiniz…

Akbank Müfettişi Behçet TAR, diyebilirim ki; iz bırakanlardandır. Hemen herkes onu tanırdı. Tabii, emekli olduktan yıllar sonra gittiği bir Akbank Şubesinde; gişedeki kızımızın; “HAYIR EFENDİM TANIMIYORUM..” Dediği güne kadar, o da bu mutluluk ve gururu hep taşımıştır..

Onu, bir uzaktan tanıyanlar vardır, bir de yakından tanıyanlar onunla çalışanlar, uzun- kısa, arkadaşlık yapmış olanlar… Ben bu ikinci grupta yer alıyorum. Uzun süre beraberliğimiz oldu. Aslına, kibar ve centilmendir, pırlanta gibi bir kalbi vardır. Nazik ve kültürlüdür, nerede, ne zaman ne yapacağını, ne konuşacağını bilir, ama belki biraz fazla hassastır ve karşısındakinden de bu nezaketi bekler..

Onunla ilk tanışmamız 1971 İzmit teftişine olmuştu. Ben, çok yeni bir Müfettiş Mv. O ise Yetkili Muavindi ve sanıyorum, Derince Şubesini teftiş ediyordu, biz ise Sevgili Erol ARIĞ üstatla birlikte merkezdeydik. Sayın Erol ARIĞ da çok dolu, kültürlü, bilgili bir Müfettişti. Aynı zamanda  çelebi bir insandı.. Ondan da ayrıca bahsederiz….

Gelelim yine Behçet TAR Üstadımıza; onu uzaktan tanıyanlar, onun biraz da belki fazla yapmacık halleri olduğunu, gereksiz alınganlıkları olduğunu filan düşünebilirler.  Aslında bu onun doğal halidir ama gelinde anlatın.

Evet ilk 1971 de İzmit’te beraberdik. Aynı otelde kaldık. Kardeş gibiydik, çok da iyi anlaşıyorduk. İkimizin de ince bir espri anlayışımız vardı. Şakalaşırdık. Seviyeli şakalarımız hep olmuştur. 

Ben evliydim ama eşim Amasya’da kalıyordu. İzmit’te  biz Behçet üstadla bekar  kalıyorduk. Arada bir hafta sonları İstanbul’a giderdi.. Ve sanıyorum, İstanbul’da bir sevgilisi, belki kız arkadaşı vardı. Ara sıra gider gelirdi.  Benim için İstanbul İzmit farkı yoktu. Zira henüz İstanbul’da evim yoktu.

Bir gün, İ.İ.T.İlimler Akademisinden bir mektup geldi. AKADEMİYİ, derece ile İKİNCİLİKLE BİTİRMİŞTİM. Ve İstanbul Hilton’da bir tören yapılacaktı. Bu törene eşimle birlikte davetliydim.  Eşim önce İzmit’e  geldi. Bir iki gün İzmit’te kaldık, sonra da İstanbul’ geçmiştik.  İşte o, 1-2 günlük İzmit konaklamamızda Sevgili Behçet Üstadın, çok yardımlarını gördüm.  

İş olarak bana toleranslı davrandı ve eşimle beraber olabilme imkanı buldum.

Teftişin son dönemleri olduğu için hemen her akşam bir iş yemeği vardı. Ben bu  yemeklere katılmamayı ve eşimle birlikte olmayı düşündüğümü söylediğimde kesin tavır aldı ve; NE DEMEK O DA BİZİM KARDEŞİMİZ VE YEMEKLERDE BİRLİKTE OLACAĞIZ diyerek bu arada Erol üstatla da konuşarak, yemeklere eşimle birlikte katılmamı temin etti ve bize arkadaşlık yaptı.  İşte bu nezih yemekleri ben ve eşim de hiç unutmayız. Tabii o yemeklerde bizimle birlikte olan Sevgili Behçet TAR’ı da unutmayız.. 

Geçenlerde Sevgili kardeşimiz Seçkin KÖSE, – o da eski bir Akbank Müfettişidir ve daha sonra bazı büyük bankalarda önemli pozisyonlarda görev almıştır, daha sonra ondan da ayrıca bahsedeceği- bizleri, meşhur RUMELİ KÖFTECİSİNE davet etti.

Bu yemekte, İsmail  Necdet SOMAYSOY, Bahçekapı Eski Müdürü, şimdilerde başarılı sigortacı Fevzi YILDIZ, Avukat ……….  …………..  ve Sevgili Behçet TAR vardı.

Ve Behçet TAR üstadımız yemeğe geç kaldı.. Bunun üzerine ona sürpriz olsun diye herkes BİR BEHÇET TAR HİKAYESİ ANLATMAYA karar verdik.

İlk hikaye-anı Seçkin KÖSE’den geldi; Seçkin, Üstadı teftiş ediyordu ve bir olay vardı. Seçkin, sevgili üstada bir sorgulama mektubu yazmıştı, mektubun resmi adı da İSTİZAH MEKTUBU, idi. Mektubu alan Behçet Üstat, üzerinde resmen İSTİZAH MEKTUBU yazan metni aldı, baktı, kızardı, bozardı, mektubu kaptığı gibi Seçkine koştu. Elinde mektup ve sordu:

  • – Seçkin Bey bu nedir? Dedi..
  • – Üstadım, şey, şeyyy yani İstizah mektubu…
  • – Görüyorum, üstünde de öyle yazıyor. Ama bu ne demek.?
  • – Yani, üstadım,şey istizah mektubumuz bu ve cevap, cevap yani…
  • – Bak Seçkin Bey, ben bunu biliyorum, biliyorum da bu ne demek kardeşim? Bu benim Meslek hayatımın da sonu demek. İstediğiniz bu ise BUYURUN İSTİFA EDİYORUM..
  • – Estağfurullah Üstadım, şey yani şey üstat siz buna bi cevap yazın, sonra sonra hallederiz..
  • – OLMAZ kardeşim. Ben hayatımda istizah mektubu almadım. Bu ne demek bu?
  • – Üstadım .. Şey yani ben de almadım.. daha doğrusu yazmadım da. Ama, ama, neyse üstat siz verin onu bana ve konudaki görüşünü lütfen yazın. Yazın ben hallederim.

Ortalık biraz sakinlemişti. Behçet Beyin yüzündeki kırmızı-mor rengin yerini hafif tertip bir gülümseme almıştı. Duygulandı. Biraz daha dursa gözlerinden yaş süzülecekti. Gülümsedi ve ayrıldı.

Seçkinin anlattığına göre, esasen olay aydınlatılmış ve Behçet Beyin sorumluluğu olmadığı da anlaşılmıştı.

Olayı yeniden anımsadı, yeniden kızardı. Ve hemen gülümsedi.

Daha bir şey söylemesine zaman kalmadan ben başladım, yeni bir Behçet TAR hikayesine…

TOZ ŞEKERLE KÜP ŞEKERİN ARKADAŞLIĞI

Beyoğlu Şubesi teftişinde Sevgili Behçet TAR Üstadla beraberdik. Önce görev taksiminde bana kambiyo teftişi görevi verilmişti. Behçet Üstat buna şidetle itiraz etmişti. Kambiyo’yu o teftiş etmek istiyordu. Ertekin Yüceege bunu kabul etmedi ve bana;

  • – BAK DOĞAN, ŞİMDİ KAMBİYO SERVİSİNE GİRECEKSİN VE ELİNİ PANTOLON CEBİNE SOKACAKSIN VE SERVİSTE ŞÖYLE İYİ BİR TUR ATACAKSIN. Anladın mı? Aynen dediğim gibi. Sonra Sor O AYKUT’a!… Sor, sor, sor ve not al hadi bakalım..
  • – Tamam Üstadım. Derhal dedim ve odadan ayrıldım.

Ben odadan çıktığımda Behçet Üstat hala itiraz ediyordu.. Ama nafile… Ertekin Üstat kararını vermişti.  KAMBİYO benim oldu ve güzel bir rapor da hazırlanmıştı. O zamanlar BEYOĞLU Akbank’ın en büyük ve Kambiyo’da da eb yetkili Şubesi idi.. Bu benim için de bir kariyer geliştirme basamağı olmuştu…

İşte bu teftişte bir ARA GÖREV olarak, Behçet TAR Üstada yardım etmem istenilmişti. O zamanlar çok moda olan, ya da önemli rutin işlerden olan; “SENET MUTABAKATI” yapıyorduk.. Sevgili üstad SENETLERİ okuyor; ben ise DEFTERDEKİ KAYITLARI işaretliyordum.  

Basit, rutin ama sıkıcı bir işti… Behçet Üstat, senetleri şaşılacak bir hızla okuyordu..  Ben de aynı hıza ayak uyduruyordum.. Derken, Üstat bir hinlik yapmış olacak ki; bilerek bir seneti yanlış okudu ve hızla geçti.. Ben de rahatlıkla onaylamıştım.

Durdu, müstehzi bir ifade ile, baktı,

  • – Efendim? Efendim? Diyerek, tekrar soran gözlerle aynı meblağı bir daha okudu. İşte o zaman fark ettim ki ben yanlış onaylıyordum..
  • – Özür dilerim Efendim dedim. Biraz kızarmış biraz da bozulmuştum..
  • – Dur bakalım dedi. Biraz ara verelim.
  • – İyi olur üstadım dedim.

Mola verdik. Çaylar geldi. Bir yandan çayımızı yudumlarken, ;Üstat söze başladı.

  • – Bak dedi sana bir hikaye anlatayım.
  • – Anlatın efendim. Dedim. Ve başladı anlatmaya
  • – Bir gün TOZ ŞEKERLE KESME ŞEKER ARKADAŞ OLMUŞLAR…
  • – Evet efendim… Dedim. O devam etti..
  • – Bir ara kesme şeker, toz şekere dönmüş ve şöyle bir baktıktan sonra; YAA demiş, sen de bu ara amma dağıttın!…

Bunu söylerken bana şöyle bıyık atlından gülümseyerek, müstehzi bir bakış atıyordu..

  • – Haklısın Üstadım. Biraz dağıttık galiba.. Dedim ve devam ettik..

Bana yine müstehzi bir gülüş attı.. Ve devam ettik…

Son derece dikkatle devam ediyordum, hem benim önümdeki rakamı işaretliyor, hem de çaktırmadan onun elinden kayan senet metnine bakıyordum. Bir nevi onu da kontrol ediyordum. Bu artık benim içi bir onur meselesi olmuştu.. Beş on dakika geçmişti ki, Üstadın bir senedi yanlış okumuş olabileceğini fark ettim.  

Hemen göz attım.. Evet yanlış okumuştu.. Durdum…O’na baktım… Gayet ciddi bir tonla;

  • – Üstadım? Dedim.. Şöyle bir baktı hemen fark etti.. PARDON, PARDON… Dedi…
  • – Önemli değil efendim!..Dedim.. Ve devam ettim; bir şey söyleyebilir miyim Üstad.
  • – Buyurun bakalım. Dedi Acı bir gülümseme ile… Anlat anlat..
  • – Hani şu TOZ ŞEKERLE KESME ŞEKER vardı ya, Kesme şeker ona AMMA DAĞITTIN demişti ya…
  • – Eeee, ee?
  • – Toz şeker de bir süre sonra KESME ŞEKERE dönmüş ve ona; “SEN DE AMMA DÖRT KÖŞE OLDUN HAA!” demiş…
  • – Haklısın!.. dedi… Defteri hırsla kapattı ve kalktı.. Şaşırmıştım..
  • – Üstad! Dedim . Hiç bakmadı..

Odadan çıkıyordu..  Arkasından koştum..  Durmadı, dönüp bakmadı,    hızla şubeyi terk etti. Ben arkasında o önde adeta koşar adımlarla İstiklal caddesini geçtik. 400 metre ötedeki Taksim Meydanına ulaşmıştık. Oradaki büfelerden birine girdi, hızla bir sandalye çekti.. Garsona seslendi..

  • – BİR TANE BİRA LÜTFEN… Hemen karşısına oturdum. Garson bir daha seslendi.
  • – Arkadaşa da bakar mısınız?

O esnada gözlerinin kızardığını ve birkaç damla yaşın süzüldüğü gördüm. Kalktım ve kucakladım. Hıçkıra hıçkıra ağladı. Bir müddet öyle kaldık.

  • – Özür diledim. Kalktı bir daha sarıldı..
  • – Önemli değil.. dedi

Orada, iki saate yakın oturduk, havadan sudan konuştuk… Tatlı bir sohbetti.. Rahatlamıştı. Ben de çok mutlu olmuştum.. Şubeye kolkola döndük.

O gün bu gün, Sevgili Behçet TAR Üstadımızla seviyeli bir dostluğumuz vardır.  Sık görüşmesek de birbirimize sevgi ve saygımız içtendir.

Bu hikayeyi anlatınca gülümsedi. Ve kendi yazdığı yeni kitaptan bahsetti.  Anılarını yazmıştı.. Bazılarını bize de anlattı..

İsimler, zaman ve mekan birebir doğruydu..

Ben; “Aslında ZOR Değil” de aynı şeyi yapmamıştım… Mesela Uzaylı BÜROKRAT Bölümlerinde Dünyamızda birebir yaşanan olumsuzluklar UZAYDA bir yerlerde geçmişçesine değişik isim ve mekan adları ile aktarılmıştı.  Ama ne söylediğimiz anlaşılıyordu…

Ona bunu anlattık..

O, yaptıklarını savundu; Ben, dedi özellikle isimleri, yazdım. Herkes görsün ve benden sorsunlar.  Onlar böyle davrandılar.. Ben de yazdım.

Üstadın yazdıkları; sadece ona dönük saygısızlıklar, vefasızlıklar, egoist davranışlardı.. Görgü ve Kültür farklılıkları, belki terbiye noksanlıkları idi.  Bunlar sadece ayıplanır, ama suç olarak telakki edilmezdi.  Oysa bizim yazdıklarımız, AYIP ve GÜNAH’ın ötesinde, resmen SUÇ olan ve cezalandırılması gereken şeylerdi.

Ama problem bunların yasalar önünde ispatlanabilmesi, YASAL GÜCÜN KULLANILABİMESİ olayı idi. Bunu yapabilmek ise öyle çok kolay değildi.  Devlet GÜCÜ, İktidar ERKİ gerektiriyordu.

Ve bazen, hatta genellikle, O ERK’in sahipleri bunu yapıyorsa söylenecek söz, yapacak şey kalmıyordu.

İşte biz bunun için, OLAYLARI Aldık ve ANASTRAL Gezegenine taşıdık.  Bu pislikler, bu çirkin olaylar bizim GÜZEL DÜNYAMIZDA olamazdı.  Onlar ancak ANASTRAL gibi KÖTÜ ( ! ) gezegenlerde olabilirdi.  O nedenle biz u yolu seçtik..

Yeni Kılık Kıyafet Yönetmeliği

0

 

Hayırlısı olsun

Serbest kıyafet sadece öğrenciler için değil,

Öğretmenler ve tüm sivil memurlar içinde olmalıdır.

Bu serbestlik tüm kamuda

Hizmet alan veren ayrımı yapmaksızın başörtüsünü de kapsamalıdır.

Özgürlükler tek taraflı olursa toplumun vicdanını incitir

Yeni yönetmelik bazı okullarda yürürlüğe girdi bile.

Bu yönetmelik değişikliğine toptan iyi yâda hepten kötü demek doğru olmaz.

Mutlaka aksayan ve eksik olan yönleri olacaktır.

Ben özgürlüklerden yana bir insanım.

Özgürlükleri de sınırsız görmemek gerekir.

Elbette ki eleştiren ve karşı çıkanlar da olacak.

Onlara da saygı duymak gerekir.

Elbette ki öğrenciler arasında giyim kuşamda fark ve olacaktır.

Bu gayet normaldir.

Bu farkı ortadan kaldırmak eşyanın tabiatına aykırıdır.

Diyelim ki üniforma ile giyim kuşamdaki farkı kaldırdınız

Her teneffüs kantine giden öğrenci ile cebinde harçlığı olmayan öğrenci arasındaki farkı nasıl kaldıracaksınız.

Yâda bunu hiç düşündünüz mü?

Bu fark öğrencilerin giydikleri ayakkabıda

Kullandıkları telefon markalarında ortaya çıkmıyor mu?

Olaya nasıl bakarsanız öyle görürsünüz.

Bir arkadaşım yaşadığı şu gerçeği anlatmıştı

Ben ortaokul ve lisede okurken

Arabaya verecek param olmadığı için köyden ilçeye yaya gelirdim

Cebimde kantine gidecek param yoktu

Onun için varlıklı öğrencilerle hiç arkadaşlık yapmadım.

Günümüzde artık böyle öğrenci kalmadı mı dersiniz.?

Dershanelere giden öğrenciler arasında giyim kuşamda sıkıntı yaşanıyor mu?

Büyükler bu ve benzeri işleri kaşımasalar öğrenciler kendi aralarında çoktan aştılar bu meseleleri.

Bu genelge peşinden başörtüsü serbestliğini getirir diye endişe ediliyorsa

Kürtlere. Alevilere, terör suçu işleyenler azınlıklara her türlü hak tanınırken

Olması gerekende budur

Başörtülüler hala bu ülkenin kunta kinteleri mi?

SADECE İmam hatip lisesi öğrencilerine

ve seçmeli Kur’an DERSİ OKUYAN ÖĞRENCİLERE Mİ BAŞÖRTÜSÜ ALLAH(cc)ın EMRİ

Muhalefet yönetmeliğe karşı çıkmaktansa

Başörtüsünü de içerisine alacak şekilde genişletilmesine uğraşsa

Bu kesimi AK PARTİ ye mecbur olmaktan kurtarır.

Pastadan büyük dilim alır.

Artık insanlar korku ve vehimlerini bir kenara bırakmalıdırlar.

Atatürk kadınlara Seçme seçilme hakkı tanıdı.

Biz hala başörtüsünün hak olup olmadığını konuşuyoruz.

AK PARTİ de bu kesimi çantada keklik  görürse

Bir gün fena halde yanıldığını anlar.

Özgür yarınlarda buluşmak temennisiyle…

 

 

Ahmet Hakan’a Cevap

Ahmet Hakan’ın yazılarını devamlı okuyan birisi olarak Hürriyet Gazetesinde 29 Kasım 2012 Perşembe günlü yazısında “Yeni Ombudsmanı takdim ediyorum” başlıklı yazısını okudum ve Ahmet Hakan’ın hiç araştırma yapmadan incelemeden kendisini savcı, hâkim yerine koyarak karar verip bu yazıyı yazdığını gördüm.

Ahmet Hakan köşesindeki yazılarında karşı olduklarını acımasızca eleştiren, kendi aklına, düşüncelerine uygun bulduğu kişileri de göklere çıkaran bir yazar olduğunu biliyordum. Ancak bu yazısında gördüm ki birilerine yaranmak için bilmediği bir konuda kesin konuşuyor ve yazıyor.

Ahmet Hakan yazısında ” Hrant Dink Türklüğe hakaret suçunu işlememişti” “yazdığı metinde hakaret yoktu” diyebiliyor. Kardeşim sen hâkimlerin, savcıların, Yargıtay’da ki Ceza Dairesi hâkimlerinin hatta Yargıtay Ceza Daireleri Genel Kurulu Hâkimlerinin kararlarını kabul etmeyecek kadar kendini insanüstü bir varlık olarak mı görüyorsun?

Hırant Dink yazısında ne söylemişti.

“Türkten boşalacak o zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan Ermeninin Ermenistan ile kuracağı asil kanda mevcuttur. Bu cümleyi kuran Hrant Dink daha nasıl hakaret edebilir.

Türk’ün kanı niye zehirli Ermeninin kanı niye temiz? Ermeninin Ermenistanla kuracağı asil kanda mevcuttur derken ne demek istemiştir?

Hrant Dink’in yargılandığı Şişli 2. Asliye Ceza Mahkemesinde bende müdahil olarak duruşmaya katıldım.

Mahkemenin vermiş olduğu kararı Hrant’ın Avukatları temyiz ettiği gibi bende Hrant aleyhine temyiz talebinde bulundum.

Yargıtay Ceza Dairesi Yerel Mahkemenin verdiği kararı onadı. Ancak Yargıtay savcısının acele itiraz olarak beraat etmesi talebi ile dosyayı Yargıtay Ceza Daireleri Genel Kuruluna taşıdı.

Yargıtay Ceza Daireleri Genel Kurulu Ceza Dairesinin ONAMA kararını uygun bularak kararın ONANMASINA karar verdi. Karar bu aşamalardan geçerek kesinleşmiş oldu.

Bu hâkimlerin ve savcıların verdiği karar yanlış ama hukukçu olmayan Ahmet Hakanın düşünceleri doğru. Ahmet Hakan Yargıtay Ceza Dairesinde kaç hâkim olduğunu, Yargıtay Ceza Genel Kurulunda kaç hakim olduğunu biliyor mu?  

Ahmet Hakan diyor ki ” bin türlü yargısal sürecin sonunda konu Yargıtay Ceza Kuruluna geldi, kurulda Hrant’ın Türklüğe hakaret ettiği görüşünü ağırlıklı olarak savunan isim Nihat Ömeroğlu idi. Kuruldan karar Ömeroğlu’nun istediği yönde Çıktı”

Ahmet Hakan şunu iyi bilsin ki Nihat Ömeroğlu o tarihte Ceza Dairesi üyesidir. Ceza Dairesinde beş Hâkimden biridir. Kaldı ki dosya Yargıtay Genel Kuruluna gitmiş ve oradaki 23 hâkimin oyu ile karar ONANMIŞTIR. Yargıtay Ceza Daireleri Hrant’ın dosyası Yargıtay Ceza Dairelerine gittiği tarihte 11 Ceza Dairesi vardı. Her daireden bir başkan ve bir üye genel kurula katılır. Böylece 22 Hâkim ve birde başkan olmak üzere 23 kişiden oluşur.

Şimdi Ceza Daireleri 15’e çıkmış ve üye sayısı da 33 olmuştur.

Ahmet Hakan’ın bir büyük yanlışı da Nihat Ömeroğlu ağırlıklı olarak savundu diyor. Nihat Ömeroğlu savunma makamında değil karar makamındadır. Ve bir oyu vardır.

Ahmet Hakan’a tavsiyemiz kendisini hukukun üzerinde görmesin ve bilmediği konularda ahkâm kesmesin Nihat Ömeroğlu’nu eleştireyim derken bu kararı ONAYAN bütün hâkimlere de hakaret ettiğinin farkında mıdır acaba?

Not: Değerli kardeşim Necdet Bayraktaroğlu Askeri Hâkim Albay olarak görev yaptığı Silahlı Kuvvetlerden emekli olduktan sonra kendisini Türk Tarihine adamış ve çok önemli bir eser meydana getirmiştir.

TARİHİMİZDEKİ MUHTEŞEM MEKTUPLAR okumanızı tavsiye ederim.