31.6 C
Kocaeli
Cumartesi, Ağustos 8, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1038

“Son Cellat” ve Amasya

SOFRACIOĞLU Çifti ile Röportaj)

Ünlü aktör Kadir İNANIR’ın iddialı filmi “Son Cellat” gösterime girdi.

Geçtiğimiz yıllarda (04 Ekim 2008) akşamı CEVAHİR AVM Sinemalarında, “Son Cellat” ın galası yapıldı.

Gala’ya sanat çevrelerinin çok ilgi gösterdiğini söyleyemeyiz ama Amasya gerçekten yoğun ilgi gösterdi. 

Yalnızca bu tören için o günkü Amasya Valisi Celalettin LEKESİZ özel olarak, ekibi ile birlikte  Amasya’dan geldi.

Ve Sevgili o günkü Belediye Başkanımız, Eski Devlet Bakanı İsmet ÖZASLAN, eşi Nurşen ÖZASLAN, Kültür Müdürü; Hüseyin MENÇ, yine Amasya’mızın çok  sevilen, Yalı Boyu Evleri Projesini başlatan, Vali Hüseyin POROY’la birlikte Turizm ve Kültür taşlarını  yerli yerine oturtmaya ilk başlayan  eski Belediye Başkanı, sevgili Hüseyin BAŞ, özel olarak sadece bu tören için geldiler.

AMASYA VAKFIMIZ, Hanımlar Grubu; Keriman SOFRACIOĞLU, İlhan AK, Fatma Ruhat Bozkurt, Sare YAZICILAR; Vali Beyin Davetiyle bu törene özel olarak katıldılar ve onlara Vakıfımızın Kurucularından AMASYA SEVDALISI, Ünlü Bankacı, Yazar, Sevgili Ağabeyimiz; Doğan SOFRACIOĞLU, eşlik etti.

GALA’dan önce; görüştüğümüz, Keriman SOFRACIOĞLU ablamız, bize bir kopya verdi;

 “Şayet, filmde AMASYA ön plana çıkarılmış ise, AMASYA’nın tanıtımına katkısı var ise; bu film için daha doğrusu AMASYA’nın tanıtımına katkılarından dolayı Kadir İNANIR ve Yapımcıları  “ALTIN ELMA” ödülü  için ADAY göstermek istiyoruz.” Dedi.

Doğan SOFARCIOĞLU ağabeyimiz onu tasdik etti ve Jüride tek oyum var ve EVET derim. Dedi.

Filmi izledikten sonra Sofracıoğlu çiftini tekrar yakaladık. Ve sorduk;

  • – Nasıl ALTIN ELMA tamam mı? Her ikisi de acı bir gülümseme ile cevap verdiler;
  • – HAYIR!.. Hayır.. Ve eklediler;
  • – Filmin sanat yönüne, tekniğine, aktörlere hiç sözümüz yok; SAVCI, MÜDÜR, başrolde Kadir İNANIR, rollerini fevkalade güzel yaptılar, her türlü takdirin üzerinde oldular.
  • – Peki nedir, güzel olmayan? AMASYA için bir eksi mi vardır?

                        

  • – EVET, evet dediler ikisi birden bir EKSİ vardı. Birkaç eksi vardı.

                          

  • – Keriman Hanım, nedir bunlar, filmde Amasya gösteriliyordu, değil mi?

 

  • – Evet, evet ama, birincisi Resim çok net değildi. İkincisi ve daha önemlisi de; Bulmuşsun AMASYA gibi harika bir dekor; bunu bol bol; Dış Mekan Olarak göster de filmin sıkıcı, ağır, abartılı havası kalksın. Neyse fazla bir şey söylemek istemiyorum. Doğan söylesin.

 

  • – Evet, Doğan Ağabey; Keriman Abla topu size attı, ne dersiniz?

 

  • – Keriman haklı. Film ağır ve biraz da abartılıydı. Hapishane şartlarını kastetmiyorum. Oralarda daha da ağır şartlar olabilir, düzeltilmelidir. Asıl ADALET katledilmişti. Suçsuz bir adam asılıyordu, bir başka suçsuz garibin hayatı kararıyordu. Her ne kadar aksaklıklar olsa da Türk Adaleti bu haksız ithamları, bu ağırlıkta hak etmemiştir. Belli bir zihniyetin bir saplantısı sergilenmiştir. Nasıl telafi ederler bilemem

 

  • – Evet Efendim. Başka AMASYA açısında demiştiniz?

 

  • – AMASYA’nın hak etmediği başka şeyler de var. Mesela Dış Mekan Güzellikleri filmin sunumunu etkiler, gişe rekorlarım kırdırabilirdi. AMASYA Sanatçı gözüyle, ince ruhlu bir sanatçı gözüyle, hollywood stüdyolarını da bilen birileri gözüyle, mükemmel, harika bir TABİİ STÜDYO’dur Yapımcılar, bazı takıntıları nedeniyle bu fırsatı kaçırmışlardır. Bunu kendileri için kaçırılmış bir fırsat olarak görüyorum.

                         

  • – Haklısınız efendim.

 

  • – Daha bitmedi. Asıl haksızlık filmin sonunda yapıldı. Orada sahne var. Filmin kahramanı, rolünü harika yapan Kadir İNANIR, hapisten çıkıyor, kimsesi yok, garip, eski atını ve hamallık yaptığı arabasını buluyor. Hamallığına başlıyor.

 

Ve, kar maskeli iki serseri yolunu kesip,  onu DARP ediyor ve parasını GASP etmeye çalışıyor. Ama para yok. Bunun üzerine kızıyorlar ve bir güzel dayak atıyorlar. Sonra da ATI ve ARABAYI alıp gidiyorlar.

İşte kırılma noktası burasıdır.

Zavallı yapımcılar, zahmet edip POLİS Kayıtlarına baksalardı.  AMASYA’nın binlerce yıllık tarihinde bu tür TEK BİR VAK’anın olmadığını görürlerdi. Sokaktaki adam ve Yöneticiler de onlara bunu söylerlerdi.

Vali bey, ne düşünür bilemem ama, ben diyorum ki, bundan sonra senaryosunu da incelemedikleri bir filme, bir etkinliğe böyle gözü kapalı destek olmasınlar.

Şahsen bunu bilsem o GALA’ya gitmezdim.  AMASYA yöneticileri de gelmezdi sanıyorum. Onlar çok kibar, şöhretli bir sanatçıya ev sahipliği yaptılar ve bunu sonuna kadar da götürdüler. Ama senaryo ve yönetmen aynı ağırlıkta ve -Amasya açısından- iltifata layık değillerdi.

Aslında küçük küçücük bir detay vardı. Hani o en sonda; darp ve gasp’tan hemen önce bir detay vardı, sanki senarist bunu düşünmüş, çekim yeri neresi olursa olsun, adi bir DARP ve GASP ile mekana rahatsızlık vermemek için ne kadar da güzel yazmış; ATIN AĞINDA BİR YARA VARDI. Ve bilirsiniz, özellikle yaralanan AT’lar iiyi olmazlar ve ölürler, ya da acı çekmemeleri için öldürülürler.

Düşünebiliyor musunuz, SON CELLAT böyle bir amaçla, ATINI da ÖLDÜRSE ve Gerçekten SON CELLAT unvanını böylece noktalasa daha anlamlı daha romantik olmaz mıydı dersiniz. 

Senarist olayı buraya getirmiş, getirmiş ama ona hayat verecek Yönetmen gerek.  Bence yönetmen senaryoya da senariste de, daha önemlisi  Amasya’ya da ihanet etmiştir.  

Düşünebiliyor musunuz sonunda Son Cellat Kendi TEK VALĞI, sevgilisi, her şeyi olan YASEMİN’i, AT’ı için de CELLAT OLMAK Zorunda kalacaktı.

Ve AM ASYA’ya bu ağır, haksız, töhmet ve  hakaret yapılmayacaktı.

  • – Peki efendim, şimdi “ALTIN ELMA” yok mu?
  • – ALTIN ELMA kesinlikle yok ve sessiz protesto var. Yönetmen de Kadir İNANIR da bunu telafi edecek başka bir hizmet yapmalılar AMASYA için.. İşte o zaman affedilebilirler belki.

 

  • – Teşekkür ederim efendim.. Gerçekten haklısınız. SON çok yanlış bitmiş. Ve gerçekten ADALET için de ağır itham var. Ne diyelim, bizden bu kadar…

Sezgin ÜNSAL

Nasıl mı? sadece soygunda

Zikir

Zikir nedir?

Tekke yâda dergâhlarda yapılan 20-30 dakikalık bir ibadet midir?

Yoksa hayatın her alanını kapsayan bir eylem midir?

Allah demek yâda Allah’ı hatırlamak neyi gerektirir?

Bu gün amacından uzaklaştırılan

İçi boşaltılan kavramlardan biride zikirdir

Allah (cc) ayetinde ”Dikkat ediniz kalpler ancak Allah(cc)ı zikretmekle huzur bulur”buyuruyor

Allah diyen (zikreden) insanların sosyal yaşantılarında ki olumlu değişikliklere dikkat çekiyor

Kalbi huzurlu olan insanların kendileri de huzurlu olur.

Peki, bugün böyle mi?

Değilse neden?

Camide aynı safta

Tekkede aynı halkada birleşen insanlar huzuru bulsalar bunu caminin ve dergâhın dışına taşıyabilseler sosyal hayatımızda huzurla tanışmış olur.

Toplum huzurlu olur.

Zikir nedir?

Belirli bir zamanı belirli bir mekânı var mıdır?

Zikir 7 gün 24 saat Allah(cc)ı unutmamaktır

Zikir bir şuur(bilinç) durumudur

Allah(cc)ı hatırlamanın ve hatırlatmanın ötesinde O’nu unutmamaktır.

İnsanlar dünya meşgalelerinden zaman zaman gaflete düşseler bile

Gaflet halinin uzun sürmemesi ve en önemlisi alışkanlık yapmamasıdır.

Allah(cc)ı unutmamak sosyal hayatın bütünü içerisinde geçerli olmalıdır.

Allah(cc)ı zikretmek

O’nun emir ve yasaklarını hatırlamaktır.

Sadece hatırlamakla kalmayıp gereğini yapmakla olur.

Sadece hatırlayıp gereğini yapmamak birazda umursamamak olur ki

Allah korusun tehlikeli ve sıkıntılı bir durumdur.

Üretici kaliteli mal üretip; işini adam gibi yani Müslüman’a yakışır bir şekilde yapıyor

İnsanları kandırmıyor ve aldatmıyorsa

Pazarcı malın iyisini tezgâhın önüne çürüğünü altına koyuyorsa

Kasap kıymaya gereğinden fazla yağ katmıyorsa

Borçlu borcunu zamanında ödeyip insanları iyilik yaptığına pişman etmiyorsa

Çöpçüsünden tutunda devletin en tepe noktasına kadar insanlar işlerini hakkıyla yapıyorlarsa

İşte bu zikirdir yani Allah(cc)ı unutmamaktır

Ve zikrin sosyal hayata yansımasıdır.

İşte o zaman kalplerde toplumlarda huzurlu olur

Zikirlerde amacına ulaşmış olur.

Bu gün aynı saftaki cemaat

Aynı halkadaki sufi

Aynı evdeki baba-oğul yâda kardeşler

Birbirlerine güven duymuyorsa

Cüzdanın olduğu yerlerde vicdan bir tarafa bırakılıyorsa

Burada gerçek manada bir zikirden bahsedilebilir mi?

Bu gün işin sıkıntılı hatta tehlikeli hali gafletin sadece sokakla değil camiyi dergâhı da kapsamış olmasıdır.

İstisnalar olmakla beraber mevcut realite budur.

Bu gün insanlar zikir halkasında bile gaflet halindedirler.

Dilleri Allah der ama birçoğunun kalbi ve beyni başka işlerle meşguldür.

Namaz kılan,

kuran okuyan

hatta hacda şeytanı taşlayan insanların birçoğu da o esnada bile gaflet halindedirler.

Namazdan çıkıp harama koşan

Okuduğu kuranın kendisinden ne istediğinden haberi olmayan

Taşladığı şeytanın sonradan peşinden koşan insanın gaflette değil midir?

Bir taraftan Allah deyip diğer taraftan yalan söyler haram ve günahlar ile meşgul olursan

Zikir sadece söylemde kalıp eyleme geçmiyorsa amacına ulaşmamış yâda içerisi boşaltılmış bir durum olur.

Sahibine pek faydası olmaz.

Ben zikir yapılmasın demiyorum.

Allah lafzı Müslüman’a bir şey hatırlatsın

Müslüman’da onun gereğini yapsın diyorum

Zannediyoruz ki beş vakit namaz kılmak

Yâda günde bir cüz kuran okumak

Veya dergâhta 20 dakika zikir halkasında bulunmak yetiyor

Elbet yeter ama dışarı çıkınca Allah(cc)ı unutmayıp gereğini yaparsan yeter.

Günümüzde zikir ibadet halinden adet haline geldi.

İbadetleri adet halinden çıkararak şuur (bilinç) haline döndürmemiz gerekir.

Dilimiz Allah derken kalbimiz ve beynimiz onunla uyumlu hale gelmesidir.

 Buda söylemde kalmayıp eyleme geçmekle olur.

Zikir sadece tasavvufi bir kavramla sınırlı olmayıp

Hayatın bütünüyle ilgilidir

İşte zikir budur.

Devlet Kurmak İsteyen Kürtçüler

 

Her halkın her devletin resmi tarih tezleri bazı abartı ve çarpıtmalardan nasibini almıştır. Devlet kuramamış devleti olmamış halkların tarihinde ise abartı ve çarpıtmalar birbirine karışır. Hayali coğrafya, hayali devlet, hayali vatan, hayali sanatla ilgili uydurma ve abartıları, o halkla hiç ilgisi olmayan ve etnik mensubiyeti kesinlik kazanmamış önemli tarihi şahısların sahiplenilmesi, genellikle devlet sahibi olamamış çoğu küçük halkların sınır tanımaz, uçuk fantazyalarındandır.

Kürt tarihi olarak ellerde dolaşan çoğu siyasi Kürtçüler bir kısımda suyu bulandırmak isteyen yabancı bilim adamları ve şarlatanlar tarafından sağlam temeller üzerine oturtulmadan yazılmış tarih kitapları, kürt gençleri arasında rağbet görmekte: Fakat bunların hiç birisi o kitaplarda anlatılanların doğru mu yalan mı olduğunu anlayabilmesini sağlayacak bir mihenk taşına sahip bulunmamaktadır.

Yalan üzerine kurulmuş “inanmazsan git rahmetliye sor” mantığıyla oluşturulan ideolojik ve militan zihniyetle yazılan tarih kitaplarıyla yetişen bir kürt nesli önünde sonunda tezatlar labirentinin içinde kaybolmaya mahkûmdur.

Geçmişte bu bölgede yaşamış etnik mensubiyeti açıkça belirlenmiş tüm halkları kürt kabul eden sözde tarihçiler Türk Milletinin düşmanlarıdır.

Tarihi bir gerçek vardır Kürtler Orhun abidelerinde de belirtildiği gibi Türk boyundandır ve bizim kardeşimizdir.

 

 

“Resmi-Özel Okullu” ve “Zengin-Fakir Öğrenci” Ayırımı

0

 

Sayın Ömer Dinçer’in Milli Eğitim Bakanı olmasından bu yana eğitim sisteminde çok radikal düzenlemeler yapıldı. 2011 yılı sonunda önce 2012-2013 öğretim yılından itibaren 5. Sınıftan 8. Sınıfa kadar seçmeli olarak uygulanmak üzere Arapça dersleri kabul edildi. 30 Mart 2012 tarihinde (4+4+4) 12 yıllık kesintili zorunlu eğitim sistemine geçildi, İmam Hatip Ortaokulları açıldı, genel ortaokullara ve liselere Kur’ân-ı Kerim ve Peygamberimizin Hayatı seçmeli ders olarak konuldu. Milli bayramların kutlanması ile ilgili yönetmelik değiştirilerek 19 Mayıs törenlerinin stadyumlarda yapılması yasaklandı. Son olarak 2013-2014 öğretim yılından itibaren uygulanmak üzere ilk ve orta öğretimde serbest kıyafet uygulamasına geçilmesine karar verildi. Fakat bazı aceleci idareciler bu uygulamayı şimdiden başlattılar. Kısacası, eğitim ve toplum hayatımızda büyük etkileri ve yankıları olacak kararlar, bir yıl gibi kısa sürede alındı. Aslında bu dört karar da birbirinden ayrı olmayıp, birbirinin bütünleyicisidir.

İlk ve orta öğretimde tek tip kıyafet uygulaması, aileler arasındaki sosyo-ekonomik farklılıkları giderme ve  sokaktaki çocukla okuldakini ayırdederek öğrencilik bilincini oluşturma amacıyla uygulanıyordu. 1930’lu yıllarda başlayan tek tip kıyafet uygulaması, zaten 1990’lı yıllarda önce özel okullarda farklı günlerde farklı önlük giydirilerek, daha sonra ilköğretimin ilk beş yılında siyah önlük yerine mavi önlük giyimine geçilerek esnetildi. 2000’li yılların başında kız öğrencilere eteğin yanısıra kumaş pantolon  giyme, bazı resmi ve özel okullarda gömlek yerine tişört, ceket yerine hırka giyme izninin verilmesi, zaten okullarda serbeste yakın bir kıyafet uygulamasını başlatmıştı. Milli Eğitim Bakanlığında serbest kıyafete geçme  çalışmaları, aslında Sayın Nimet Çubukçu(Baş)’nun bakanlığı zamanında başlamıştı.

2013-2014 öğretim yılında ilk ve orta öğretimde uygulamaya konulacak serbest kıyafet uygulaması birçok sorunu da beraberinde getirecektir. Öncelikle aileler arasındaki sosyo-ekonomik farklar nedeniyle öğrencilerin serbest kıyafet giymesi konusunda büyük bir kaos yaşanacaktır. Serbest kıyafet yanlılarının ilk öne süreceği husus, gelişmiş ülkelerde de bu uygulamanın yapıldığıdır. Gerçekten Avrupa’da gördüğüm birçok  ülkede serbest kıyafet  uygulaması var. Yalnız hayatının her alanında kurallara bağlı yaşayan Büyük Britanya İmparatorluğu(İngiltere)’nda tek tip kıyafet uygulaması devam ediyor.  Amerika’ya gittiğimde mevsim yazdı, okullar tatildi, ama orada da serbest kıyafet uygulaması olduğunu biliyorum. Fakat Avrupa ve Amerika’da ailelerin gelir seviyeleri arasında bizimki kadar uçurum bulunmamaktadır Halbuki, ülkemizde Doğu Anadolu ve  Güneydoğu Anadolu’da hiç geliri olmayan, Orta Anadolu’da dar gelirli, büyük şehirlerimizde asgari ücretli ve gecekonduda yaşayan çok insanımız var. 12 milyon yeşil kartlımız var. Kişi başına yıllık gelir ortalamamız  10 bin dolar deniyor ama, bu miktarın çok altında olan yüzde 40 insanımız var. Bu durumda değiştirecek kıyafeti olmayan öğrencinin ve bunları alamayan  ailelerin düşeceği psikolojik durumu bir düşünün. Okullarda zengin-fakir ayırımının ve belki de düşmanlığının görülebileceğini düşünüyorum.  Devlet bu durumdaki ailelere, Güneydoğu’da okula giden çocuklara aylık para yardımı yaptığı gibi,  yılda en az iki defa kıyafet yardımı sağlayacaksa diyeceğim bir şey yok.

Kırk yıllık eğitimci ve yönetici olarak, serbest kıyafetin okul yöneticileri ve öğretmenler tarafından farklı uygulanacağını düşünüyorum. Giysi ve ayakkabılarda  yerli ve yabancı markalar; ellere, kollara, yüzlere dövme, piercing, yüzük, kolye ve küpeler; erkeklerde uzun saçlar, favoriler, bıyıklar, hatta sakallar yaygınlaşacak. İdareciler ve öğrenciler arasında kıyafet tartışmaları yaşanacak. Bu serbestlik öğrenci davranışlarına da yansıyacak.İdarecilere ve öğretmenlere saygısızlıklar artacak.  Disiplin kurullarına eskiye göre daha çok iş çıkacaktır. Vaktiyle okullarda, “kapıcı çocukları ile varlıklı ailelerin çocuklarını ayrı sınıflarda okutuyorsun” diye idareciler hakkında soruşturma açıldığına ve bunun sonucunda birçoğunun idari görevlerinin alındığına  şahit oldum.

İmam-Hatip Ortaokulları ve Liselerinde ve diğer okullardaki Kur’ân-ı Kerîm derslerinde türban takılmasını doğru buluyorum. Çünkü veli çocuğunu bu okullara verir ve bu dersi seçerken kızının başına türban örteceğini düşünür. Yönetmelikte İmam-Hatipler dışındaki okullarda kız ve erkek öğrencilerin başlarının açık olacağı belirtiliyorsa da, Kur’ân-ı Kerim dersini seçen bazı kız öğrencilerin bu ders dışında da türbanlarını takmak isteyeceklerini, velilerin de bu konuda okul idareleri üzerinde baskı yapacaklarını tahmin ediyorum. Ayrıca bu dersi seçen öğrencilerle seçmeyenler arasında  sürtüşme ve ötekileştirme yaşanmasından korkuyorum. Yönetmelikteki anlaşılmaz bir husus da, kısa kollu gömlek ve tişört giyilmesinin yasaklanmasıdır. Son yıllarda okullarda bahar ve yaz aylarında kısa kollu gömlek ve tişörtler giyiliyordu, ama hiçbir öğrenci bundan rahatsız değildi ve kimse bu yüzden arkadaşını taciz etmedi. Bu yasağı görünce, 19 Mayıs törenlerinin stadyumlarda yapılmasının neden yasaklandığını daha iyi anlıyorum.

Serbest kıyafete izin veren yönetmelikteki anlaşılmaz bir husus da, kıyafet konusunda resmi okullarla özel okullar arasındaki farklı uygulamadır. Özel okullarda ve kolejlerde giyilecek öğrenci kıyafetini, yüzde 60 velinin tercihi belirleyecekmiş. İlk ve orta öğretimde öğrenim gören öğrencilerin yüzde üçünü oluşturan özel okullara ve kolejlere tanınan bu esneklik, yüzde doksan yediyi oluşturan devlet okullarına da tanınamamaz mıydı? Resmi okul velilerinin acaba kıyafet seçme yeteneği ve hakkı yok mu? Bu uygulama sonunda birçok özel okul velisinin ve idarecisinin okullarının diğer okullardan farklılığını vurgulamak için öğrencilerine armalı forma giydirme tercihinde bulunacaklarını sanıyorum. Bu durum, “zengin-fakir öğrenci” ayırımından sonra bir de, “özel okullu-devlet okullu öğrenci” ayırımına yol açacaktır.        Serbest kıyafete izin veren yönetmelikteki anlamsız bir yasak da ,öğrencilerin okul arması ve rozeti dışında arma ve rozet takamamalarıdır. Acaba  çocuklarımız Türk bayrağı, Fatih, Atatürk,Yavuz ve tuğra rozeti takarlarsa hangi ayırımcılığa sebep olurlar? Çocuklarımız ve gençlerimiz, milli şahsiyet ve simgelerin rozetlerini taksalar hangi kötülüğe hizmet ederler? Bu yasak bana, bazı milli ve kutsal değerlerin gençlerimize unutturulmak istendiğini düşündürtüyor. Acaba bazı okullarda öğrenciler özellikle Türk bayrağı ve Atatürk rozeti takarlarsa haklarında nasıl bir işlem yapılacaktır? Bu yasağın da sürtüşmelere yol açacağını düşünüyorum. Halbuki, bunun yerine sadece “siyasî, dinî, ideolojik ve müstehcen rozet ve armalar”  yasaklanabilirdi.

Görüldüğü gibi, bir taraftan serbest kıyafete izin veren, bir taraftan da birçok yasak getiren bu  yönetmelik önümüzdeki öğretim yılından itibaren okullarımızda kaosa yol açacaktır.  Halbuki ,okul yöneticilerine “kılık-kıyafet konusunda öğrencilerinizi fazla sıkmayın, biraz daha esnek davranın, Kur’ân-ı Kerim dersini seçen kızlara da bu derste türban takmalarına izin verin” denseydi daha doğru bir karar olurdu ve fazla sorun da yaşanmazdı.

 

 

Tarihine Şaşı Bakan Aydınlar

0

Son yıllarda demokrasi uğruna demokrasi ve hakikatlerin katledildiği günleri yaşıyoruz. Bunun en bariz sebepleri, on yıldır iktidarda bulunan yönetimin sınırsız demokrasi (ileri demokrasi) vaat etmesi ve sinsi olarak cumhuriyetle ve tarihimizin kutsal değerleriyle hesaplaşması olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Mevcut hükümet,  iktidara geldikten sonra adeta Türk milletini çoğumuzun bildiği kurbağa testine tabi tuttu. Bilirsiniz kurbağayı haşlamak için önce kaynar suyun içine atarsanız, kurbağa kaynamakta olan suyun içinden zıplayıp kendisini dışarı atar. Ama aynı şekilde soğuk suyun içine atar da suyu yavaş, yavaş ısıtırsanız, kurbağa gene haşlanır ama hiçbir tepki göstermeden, farkında olmadan mayışarak haşlanır.

Bir örnek verecek olursak, on yıldır iş başına gelen Milli Eğitim Bakanlarını gözden geçirelim bakalım. Hüseyin Çelik; her ne kadar halk tarafından fazla tanınmasa da yazar, çizer takımının bir kısmından bazı tenkitler aldı, görevi süresince durumu idare etmeye çalıştı, bir takım cumhuriyetin temel ilkelerini sarsıcı laflar ettiyse de sadece söyledikleriyle kaldı. Nimet Çubukçu; Tam bir cumhuriyet kadını portresi çizmesine rağmen, kendisinden beklenmeyen yıkıcı söylemlerde bulundu ama henüz icraata geçirmedi. Nitekim daha fazla bir zaman geçmeden milli eğitimin temel ilkeleri tartışılmaya başlandı. Esas son darbe, şu an görevini yapmakta olan Ömer Dinçer, dönemiyle eğitimin çivileri oynamaya başladı. İlk Öğretim okullarında andımızın kaldırılacak olması, bayrak şiirinin ders kitaplarından kaldırılması, 4+4+4 sisteminin, eğitimcilerle yeteri kadar tartışmadan getirilmesi ve en son öğrencilerin giyeceklerine getirilen serbestiyet. Vay efendim tek tip siyah önlük bir üniforma imiş te faşizmi çağrışım yaptırıyormuş. Yukarıda bahsettiklerim “kurbağa testi” nin en bariz örneklerinden bir kaçıdır.

Hükümetin, milli eğitimde olduğu gibi diğer bakanlıklardaki şaşırtıcı tutumlarını da örnek verecek olursak, eski genel kurmay başkanı dahil bir çok askerin ve millet vekillerinin Silivri de tutulmaları, Şemdin Sakık gibi bir teröristin gizli tanık olarak dinlenilecek olması, kendisine aydın! Süsü veren art niyetli bir kısım zevat’ı cüretlendirerek, bastırılmış duygularını açığa vurmasına sebebiyet vermektedir.

Orhan Pamuk, sırf Nobel barış ödülü almak pahasına Osmanlı döneminde bilmem ne kadar Ermeni katledilmiştir diyerek kendi tarihine ihanet etmiştir. O Nobel ki, Kuzey Afrika ve Orta doğuda misket bombalarının mucidi ve üreticisi olarak nice masum insanın kanına girmiştir. Günahlarının kefaretini ödemek için de kendi ismi altında böyle bir ödül geleneğini başlatmıştır.

Son günlerde ismini sık, sık duyduğumuz, güya adı tarihçiye çıkmış Emine Hür denen hanım efendi, o kanal senin, bu kanal benim dolaşarak, gerek Osmanlı, gerekse son Cumhuriyet dönemine ait sarfettiği sözler, maalesef kabul edilir cinsten olmasa gerek. Mesela karşısında konuşan kişi, Osmanlıdan bahsediyor; o günkü şartlarda İngiltere, Avusturya, Prusya, Fransa, Macaristan ve Rusya imparatorluklarının yaptığını yapan Osmanlının sanki başka bir seçeneği varmış gibi – vay efendim onları, insanları savaşlarda öldürerek ülkelerini feth ettikleri için mi savunacağız, diyerek güya fetih olaylarını suçlayıcı ifadeler kullanıyor. Son Cumhuriyet döneminden ve Atatürk’ten bahsediliyor, yok, hanımefendiye beğendirecek tek bir icraat bulamazsınız…

Hele adı birde tarihçiye çıkmış üstelik prof. ünvanlı bir bayan öyle bir laf etti ki tam da bizim gibi ileri demokrasilerle! Yönetilen ülkelere mahsus; güya Osmanlı padişahlarının hepsi veled-i zina imiş. Gel de işin içinden çık çıkabilirsen.

Toplumumuzun, bu olup bitenlerden hiç haberi olmamıştı veya onları pek ilgilendirmiyordu da.Tv. Dizilerİ seyretmekten, evlenme programları izlemekten, kahve hanelerde pişpirik oynamaktan vakit bulamamışlardı çünkü…

Banu Avar Konferansının Ardından

 

Konferans başlamadan bütün koltuklar dolmuştu. Ayakta kalanların bir kısmına tedarik edebildiğimiz ilave sandalyeler ise yetersiz kaldı.

Banu Avar sahneye fırladı, isteyenlerin sahneye gelip oturarak izleyebileceğini söyledi. Ayakta kalan gençlerin bir kısmı sahneyi doldurdu ve oturdular. Yine de ayakta kalanlar salona sığamadı, salon girişindeki holde dahi konferans sonuna kadar ayakta dinleyen büyükçe bir grup vardı.

Kocaeli Aydınlar Ocağı olarak yaptığımız aylık konferanslardan biriydi. Bu defa konuşmacı Banu Avar’dı. Banu Avar özellikle yemekli bir toplantı istememiş, seçkin bir grubun kapalı toplantılarından biri olmasını değil, işçilerin, memurların, öğrencilerin de katılabileceği halka açık bir söyleşi olmasını arzu etmişti.

Seçtiğimiz salon konferanslar için çok uygun yapıda. Konuşmacının izleyicisi ile göz teması kurmasına imkân veren, teknik imkânları ve altyapısı uygun olan bir mekân. Üstelik Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın Yönetim Kurulu üyesi iken vefat eden ve Kocaeli’ye olan hizmetlerine bir şükran nişanesi olarak ismi bu salona verilen Dr. Şefik Postalcıoğlu’nun ismini taşıyor. Yani bizim için iyi bir tercih idi. Ancak konuşmacı Banu Avar olunca daha da büyük bir salona ihtiyaç olduğunu anladık.

*****

7 Aralık Cuma akşamı gerçekleşen konferansta ilginç olan sadece seyircinin sayısı ve pür dikkat dinlemesi değildi.

Kocaeli Aydınlar Ocağı Başkanı olarak, “Neden Banu Avar?” sorusunun cevabını verdiğim, “Banu Avarlar Konuşabilmeli” başlığı ile özetlenebilecek bir açış konuşması yaptım. Daha sonra sahneye gelen Banu Avar cesur ifadelerle küresel güçlerin Türkiye üzerinde uyguladığı projelerden söz etti.

Siyasi partilerin iktidarda olanının da, muhalefette olanların da küresel güçlerin etkisinde veya kontrolünde olduğunu iddia etti.

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin temellerinin 20 Temmuz 1996 da Washington Enstitüsü’nde atıldığına dair Şevket Kazan’ın açıklaması ve Ekim 1996’da ABD Devlet Bakanından, Ankara Büyükelçisi’ne gönderilen kriptodan bahisle bu tezini örneklendirdi.

Banu Avar iktidarların küresel güçlerin güdümünde yaptığı yanlışlardan örnekler verdi. Özelleştirmelerle kapatılan fabrikalardan, misyoner faaliyetlerden bahsetti. Medya vasıtasıyla tek tipleştirme ve kültürel soykırım yapıldığını anlattı. Özellikle de bugünkü iktidar döneminde Suriye politikasından, Kürecikte kurulan radarlar ve Urfa’da konuşlanacak patriot füzelerine kadar yapılanları eleştirdi.

1919 şartlarıyla bugün arasında benzerlikleri Nutuk‘tan okuduğu bazı ifadelerle destekledi.

Atatürk 1919 şartlarında isteseydi mevcut çok sayıdaki siyasi partiden birine girip mücadele edebilirdi. Ancak Cumhuriyeti kurup, bağımsız bir devlet yapısını oluşturduktan sonra partisini kurdu. Bugün de siyasi partilerle yapılacak bir şey yoktur. İslamcısı, Türkçüsü, solcusu ile bütün vatanseverlerin yurt sathında ‘Müdafaa-i Hukuk’, ‘Reddi İlhak’ teşkilatlanmaları gibi, bir kurtarıcı beklemeden, bir araya gelmesi gerekir” dedi.

Bakın dinleyicilerden biri Banu Avar’ın Feysbuk sayfasına yaptığı yorumda ne demiş?

“Banu Hanım söyleşiniz sayesinde 7 Aralık benim için hayatımın dönüm noktası olmuştur. Artık bir parti yerine bir davam var.”

*****

Banu Avar’ın feysbuk’ta 500.000 izleyicisi var. Yani Banu Avar görüşlerini yansıtan bir paylaşımda bulunduğu zaman yarım milyon insana ulaşıyor. Bu yarım milyondan bir kısmı kendi arkadaşlarına ve onların da başkalarına paylaşımda bulunduğunu düşünürsek, O’nun paylaştığı her cümlesinin milyonlarca insan tarafından okunduğu ortaya çıkıyor.

Bu çok büyük bir imkân. Zannederim TV programcılığı zamanından daha geniş kitlelere ulaşabiliyor. Ama O “ben çok inatçıyımdır. Bir gün mutlaka, yabancı elçiliklerin şikâyeti ile beni kovan, TRT’ye döneceğim ve orada program yapacağım” diyor.

Özel sohbetimizde söylediğine göre, büyük bir haber kanalında çok iyi ücretle her hafta bir program yapması için teklif gelmiş. Ancak programın içeriği ve birlikte programı yapması istenen kişinin İsrail ve ABD’nin adamı olmasından dolayı kabul etmemiş. “Esasen ben güç sahiplerinin dediklerini yapanlardan olsaydım (mesela küreselleşmenin ve dinlerarası diyalog’un faziletlerini anlatsaydım) müthiş zengin olur, siyasi alanda da önemli koltuklara oturabilirdim.” Bu sözlerden sonra ABD tarafından yetiştirilmiş ve belli medya organlarına yerleştirilmiş kişiler, Onların efendilerine yaptıkları hizmetler karşılığı edindikleri servet ve şöhretlerden örnekler verdi.

*****

Banu Avar’ın kendisine hayran olan gençlerden, işçilerden, köylülerden aldığı muazzam bir enerjisi var. Bunu salona girdiği andan itibaren tam bir hiperaktif karakter haline gelişinden anlamak mümkün. Kitlelerle bir arada olmak, Onlarla duygularını paylaşmak kendisine müthiş bir keyif veriyor. Bu enerji tabii ki aynen muhataplarına sirayet ediyor. İzleyicilerin ayakta olanlar dâhil, neredeyse gözlerini kıpmadan dinlemeleri böyle bir etkileşimin ve inancın eseri olmalı.

*****

Banu Avar’ın söylediklerinden hepsine katılmayabiliriz. Bazı görüşleri fazla karamsar gelebilir. 1919 şartlarından farklı olduğumuzu da düşünebilirsiniz. Beğendiğiniz siyasi parti ve liderine güveniyor olabilirsiniz.

Ancak küresel güçlerin devletler üzerindeki etkisini dikkate almamız ve alınan kararlar, çıkarılan kanunlar, yapılmak istenen Anayasa, izlenen dış politika, yabancıların milli varlıklarımızı ele geçirmesi gibi olayları değerlendirirken Banu Avar’ın anlattıklarının ışığında da düşünmemiz faydalı olacaktır.

Anlattıklarının bırakın hepsini, onda biri doğru olsa ve biz bu tehlikeleri milli bir refleksle engelleyebilirsek her şeye değer. Hele de Banu Avar’ın anlattıklarının çoğu doğruysa ve durum 1919 şartları kadar vahimse, milli refleksi daha da canlı tutmak zarureti var demektir.

Bunun için “Banu Avarlar konuşabilmeli” dedik.

Davetimize icabet eden Kocaeli Aydınlar Ocağı mensupları ile İzmit’ten, İstanbul’dan, Gebze’den, Sakarya’dan gelen bütün gönül dostlarımıza teşekkürler…

 

 

Düşünce Kırıntıları “Pencere”

0

 

Evde insan yaşar.
Her evin de penceresi var.
Pencere evin gözü gibidir.
Pencere  göz demek.
İyi ama pencere görmez derseniz:
Evet pencere görmez!
Pencereden bakan insan görür.
Çünkü pencere ev için değil, evdeki insan içindir.

X

İnsan bedeni de evdir.
Ruhun evi.
İnsandaki gözler bu evin penceresi sayılır.
Ama biliyoruz ki pencere görmez. Yani  göz de görmez.
Ya kim görür derseniz:
Nasıl ki evin penceresinden bakıp gören insansa; insan bedeninin iki gözünden de bakıp gören ruhtur.
Demek ki ruh; göz penceresinden bakar ve görür.

X

Diyeceksiniz ki, kör olanlar göremiyor!
Kör olanlar görmüyor değil! Kendisinden bakması gereken pencere kapalı veya örtülü olduğu için göremiyorlar.
Nitekim nice körler ameliyattan sonra görür olmuştur. Zira ameliyatla göz perdesi açılmış; ruhun önündeki perde kaldırılmıştır.
Yoksa, ruh için körlük söz konusu değil. Çünkü bedendeki ruh ancak göz penceresinden bakıp görebilir.

X

Zaten “Göz, bir hasse (duyu organı)dır  ki, ruh bu âlemi o pencere ile seyreder.” (SÖZLER, Yeni Asya Neşriyat, s: 50) Evet göz, ruhun dışa açılan penceresidir.
Yeter ki, göz penceresi herhangi bir sebeple kapanmış olmasın.

 

 

3586

 

 

İnovasyon Haftası Üzerine

TÜRKİYE İhracatçılar Meclisi (TİM), inovasyonun önemini anlatmak ve inovatif çalışmaları desteklemek için 6-7- 8 Aralık tarihleri arasında ‘Türkiye İnovasyon Haftası’nı düzenledi. Benimde özel ilgilerimden biri olan İnovasyon konusudur. Bu konu ile ilgili 2009 yılında Bir yazı yazmıştım. http://www.kocaeliaydinlarocagi.org.tr/Yazi.aspx?ID=685  Ben de bu haftaya muhakkak katılmam gerekli deyip İstanbul Kongre merkezinin yolunu tuttum. Dünyadaki son gelişmeleri görme adına.. TİM(TÜRKİYE İhracatçılar Meclisi), profesyoneller, sanayiciler, akademisyenler ve üniversite öğrencilerini bir araya getirerek, konferans, sergi ve atölye çalışmaları gerçekleştirilecek olması, sadece teorik değil işin mutfağını görme açısından da benim için büyük bir değerdi. Bu önemli etkinliğinin açılışını Başbakan Tayyip Erdoğan’ın yapması bence bu konuya yapılacak en büyük katkılardan biri idi. İhracatçıların heyecanını konuşmalar süresince hissettim.

Türkiye’de 55 bin ihracatçının olduğunu öğrenmem beni çok umutlandırdı. “Dünya ihracatının yüzde 49’u ve sanayi üretiminin yüzde 51’i G-8 ülkelerine aittir.” Bunu bir yazımda belirtmiştim. http://www.kocaeliaydinlarocagi.org.tr/Yazi.aspx?ID=866

Yine bir yazımda da “G8 ülkelerinin dış yatırımlarının yüzde 65’i G-20 ülkelerinin diğer üye ülkelerinde gerçekleşmektedir. G-20 ülkeleri aslında dünya nüfusunu yüzde 85’ini ve Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’nın (GSYİH) yüzde 65’ini oluşturmaktadır” ifadesini kullanmıştım.http://www.kocaeliaydinlarocagi.org.tr/Yazi.aspx?ID=877

Buradan da anlaşıldığı üzere G-20 ülkeleri (Türkiye’de bunun içindedir) dünyadaki küresel ekonomik ve siyasal krizlerin çözülmesinde önemli bir yer tutar diyebiliriz. Aynı zamanda ekonomik ve sosyal gelişmeler pozitif olarak Bu G-20 ülkelerinde hissedebilir seviyede olacaktır.

Neden İnovasyon haftası. Çünkü TİM 2023 hedefini 500 milyar dolar ihracat olarak koymuş. Bu ihracat ancak ve ancak ARGE ve İnovasyonla ulaşılır.

Mevcut ihracat durumumuz 150 milyar doları aştı. “Türkiye’nin ihracatının yüzde 33’ünü düşük teknoloji ürünü, yüzde 32’sini orta teknoloji, yüzde 32’sini ise yüksek teknoloji üretimi oluşturuyor. İhracatımızın sadece yüzde 3’ü ileri teknoloji ürünü.” Eğer İleri teknoloji ürünü üretim ve ihracatının toplam ihracattaki payını artıramazsak 500 milyar doları yakalamak zorlaşıyor.

Bunun için de yeni icatlar yapmalıyız, inovatif düşünmeliyiz, inovatif girişimci sayısını artırmalıyız, sanayici, öğrenci potansiyelimizi de bu konuda harekete geçirmeliyiz.

İnovasyon ve Ar-ge faaliyetlerinin bir kültür haline getirilmesi gerekmektedir..Eğer kültür aline getirilemezse sonuç alınması zor olur.

İnovasyon Haftasında Dünyanın en büyük inovatif projelerine imza atmış kişileri getiren TİM’i kutluyorum..

Belki ilginizi çekebilir diye bilgilendirmek isterim.

Meşhur www’nin mucidi Tim Berners Lee; ( CERN laboratuvarlarında HTML işaretleme dilini geliştirerek dünya çapında ağ (www) olarak da tanımlanan bilgi paylaşım sistemini kuran)

Doktor Quantum olarak bilinen Fred Alan Wolf; (kuantum fiziği hakkında 11 kitabı bulunuyor. ABD Ulusal Bilim Kitabı Ödülü’nün sahibi)

DÜNYANIN en ünlü endüstriyel tasarım danışmanlığı firması Teague’in Tasarım Geliştirme ve Strateji Direktörü olan Heidi McBride; (Boeing Dreamliner 787 projesini yürüterek, büyük bir başarıya imza attı.)

İNOVASYON ve Girişimcilik Gurusu, İnovasyon ve Girişimcilikte ABD Ulusal Danışmanlık Konseyi Üyesi olan KennethMorse; ( Massachusetts Institute of Technology Girişimcilik Merkezi’nin yöneticilerinden)

Dijital dünya vizyonunu değiştiren kişi olarak biliniyor. Microsoft’ta inovatif stratejiler üzerine çalışan ANTON Oğuzhan Andrews; (Xbox, Zune gibi yeni nesil teknolojilerin ve çeşitli mobil aygıtların sunulmasında görev alan Andrews, aynı zamanda Microsoft Office vizyonunu geliştirmekten sorumlu inovasyon direktörü)

SCHOOL of Form ve yaratıcı yöneticilik kavramlarını hayata geçiren ve Trend Book’un yaratıcısı ZuzannaSkalska;

Nokta dönüşü yapabilen ve güneş enerjisi ve rüzgarla çalışan çevreci tekne Volitan’ı tasarlayan Designnobis’in kurucusu olan Hakan Gürsu.

İnteraktif 3 boyutlu resim sanatının yaratıcısı olan Kurt Wenner.

Endüstriyel tasarımcı Alberto Meda.

KENTLERİN inovatif mimarı olarak bilinen MassimillianoFuksas; (Varoşları ilgilendiren kentsel problemler üzerine çalışmalar yapıyor. Strazburg’daki Zenith müzikholü, Çin’deki Bao uluslararası havalimanı, Armani mağazaları, Milano ticaret fuarı ve Roma’daki yeni kongre binası imzasını attığı projelerin en bilinenleri.)

İnovasyonun sürdürülebilirliği ve yaratıcılık kültürü üzerine önde gelen düşünürlerden biri TOM Kelley;  (2011 yılında Türkiye’de yayınlanmış olan “10 İnovasyon Şifresi” kitabın yazarı)

Evlerin Çatısı Anne Babalar ve Evlatları

Böyle bir yazıyı 27.11.2012 tarihinde kaybettiğimiz annemin vefat hüznü, ayrılık burukluğu  halet-i ruhiyesiyle yazıyorum. Son dönemindeki ikinci çocukluk halleri sebebiyle “Ayşe Sultan” diye sevdiğimiz annem, dünyaya getirip iyi bir şekilde büyüttüğü 5 evladı ve ailelerinin lâyıkı ile yaptıkları hizmet ve bakımla çok şükür ona ciddi bir ızdırap verebilecek bir sıkıntıya düşürmeden geçti gitti… Son günlerini sukûnetle ve Allah’a teslimiyetle geçirdi annemiz…

Kendi alanlarında başarılı sayılabilecek 5 evlat…

En büyüğü M. Ziya KAHRAMAN, inşaat yüksek mühendisi ve iyi bir iş adamıdır. Ankara Altındağ Belediye Başkanlığı (2 Dönem), MÜSİAD Ankara Şube Başkanlığı, GERKAV Başkanlığı, Hacı Bayram’a Hizmet Edenler Derneği Başkanlığı gibi çeşitli sosyal görevlerde de bulunup, güzel hizmetlere imza atan birisidir. Eşi Ümmühan KAHRAMAN ve evlatları Sezai, Nihal, Meral ile mutlu ve iyi bir aile reisidir.

Dr. H. İbrahim KAHRAMAN tıp doktorudur. Mecburi hizmet yükümlüsü olarak geldiği İzmit’tedir. 1982’de kurduğu Kocaeli Tıbbi Tahlil Labratuarı ile alanında güvenilir bir şekilde sağlık hizmeti vermektedir. Ayrıca çeşitli sosyal görevler ile de hem şehrine hem ülkesine bir şeyler verebilmenin gayretindedir. Kızılay, Aydınlar Ocağı, Geredeliler Derneği, Tarihi Fevziye Camii Derneği, Kent Konseyi gibi kurumlarda hizmet üretmiş ve üretmektedir. Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanlığına sosyal ve sağlık konularında danışmanlık yapmıştır. Ayrıca İSU yönetim kurulu üyeliği yapmaktadır. Dr. Kahraman da eşi Fatma KAHRAMAN ve evlatları, Şule Elif, Ayşenur, Zeynep ( Büşra) ile çevrelerince sevilen, sayılan, aranılan bir ailedir. Son dönemde Çocuk Kasabası Anaokulu ile adlarından sıkça söz ettirmişler.

Abdurrahim KAHRAMAN, makine mühendisidir. Fakat Ziya ağabeyi ile inşaat işleri yapmaktadır. İyi bir iş adamıdır. Küçük oğul olması sebebiyle Ayşe – Mustafa çiftinin en çok hoşgörüye mazhar olanı ve sevilenidir. Sosyal hayattaki zenginliği, daha dışa kapalı tavrından dolayı başkaları tarafından bilinmez ama gönlü zengin, hayrı bol bir insandır. Eşi Hanife ve evlatları, Serdar, Mustafa ve Ahmetcan ile mutlu bir ailedir. Kızlardan Mürvet, aynı zamanda amcaoğlu olan Ahmet KAHRAMAN ile evlidir. Ahmet KAHRAMAN Mengen GENTAŞ fabrikasını bataktan kurtarmış birisidir. Kahraman Ailesinin oluşturduğu sermaye desteği ile alınan bu çok ortaklı fabrika zararları sebebiyle batmış iken, özelleştirmeden satın alınmış ve onun gayret ve fedâkarlığı ile yeniden çalışmaya başlamıştır. Fabrika şu anda büyümüş, hem aileye, hem diğer ortaklarına ve Mengen’e önemli maddi kaynak verir hale gelmiştir. Ülke ekonomisine de katma değer veren bu kuruluş, Ahmet KAHRAMAN’ın iyi bir sanayici hüviyeti sayesinde gelişmiştir. Kendisi halen TOBB,  Türkiye İhracatçılar Birliği, Bolu Ticaret Odası’nda faydalı çalışmalar yapmaktadır. Mürvet KAHRAMAN’la kurdukları yuva Orhan, Burhan, Tahsin isimli 3 evlatlı mutlu bir yuvadır.

Beşinci çocuk Nimet (Mualla) KAHRAMAN, inşaat yüksek mühendisi Mustafa ÇETİN’le evlidir. Tuğba, Ahmet ve Fatih isimli 3 evlatları vardır. Mustafa ÇETİN de Ziya ağabeyinden devraldığı Asiltürk İnşaat Proje bürosunu başarıyla çalıştıran iyi bir mühendistir. İnşaat işleri yanında Erbakan Hoca’nın güvenini kazanmış, Fazilet Partisi ikinci başkanlığı yapacak kadar siyasette de başarılıdır. Ayrıca alanında çeşitli sivil toplum kuruluşlarında yöneticilik yaparak, işi yanında sosyal çalışmalarla da faydalı bir insandır.

İşte Ayşe Annemiz, torunları ve mahalle çocukları tarafından, “Şekerci Dede” diye sevilen babam Mustafa KAHRAMAN (vefatı 04.04.1991)  ile böyle 5 evlat büyütmüş ve onlara iyi bir annelik yapmış, onların hayırlı insanlar olmasında önemli emeği bulunan bir insandır. Babamızın belediye fen memurluğu sebebiyle görevli olduğu, ülkemizin değişik yerlerinde, eşine ve bizlere gösterdiği sevgi, şefkat ve titiz bir annelik hizmetiyle, yetişmemizde fevkalâde etkili Müslüman bir Türk kadınıdır.

Babamızın ölümünden sonra 2010 yılına kadar kendi evinde hayatını sürdürmüştür. Bu ev biz evlatları için toplanma adresidir. Özellikle bizim İzmit’ten  Ankara’ya gidişlerimiz, diğer kardeşlerimiz için de onun evi bir toplanma vesilesidir. 2010 yılından itibaren yaşlılığın getirdiği sorunlar sebebiyle yalnız kalmaması gerektiği için evlatlarının evi onun adresi olmuştur. 2011’de ise 24 saat ona hizmet eden bir bakıcı ile yine kendi evinde kalmaya başlayan annem, maalesef 2012 Şubat’tan itibaren yakın bakıma muhtaç hale gelmiştir. 27 Kasım’a kadar bu haliyle her türlü hizmetini yaptığımız validemiz, Hakk’ın rahmetine kavuşmuş, mevsiminin güzel bir gününde, 28 Kasım 2012’de vefaat ettiği Ankarada’ki evinden, çok sevdiği Gerede Yenecik’teki evine getirilip, orada her türlü dinî hizmetleri yerine getirilerek eşinin yanında toprağa verilmiştir.

Cenazesi Ankara’dan, Gerede’den, Bolu’dan, İzmit’ten ve yakın köylerden gelen, kendisini ve evlatlarını tanıyan, seven dostlarının oluşturduğu, oldukça büyük bir cemaatle kaldırılmıştır. Cenaze merasiminde erkek torunlar (Sezai, Orhan, Burhan, Tahsin, Serdar, Mustafa, Ahmetcan, Ahmet, Fatih), yeni nesil damatlar (İbrahim, Mücahit, Zeki, İlhami, Bilal) tabutu hiç bırakmak istemeden taşıdılar. Kız torunlar ise (Nihal, Meral, Şule Elif, Ayşenur, Zeynep, Tuğba. Yeni gelinler  Fatma, Elif, Dicle, Tuğba) ellerinde Kur’an, pervane gibi hizmet ettiler. Bu durum vefat eden annemiz Ayşe Sultan ve babamız “Şekerci Dede” Mustafa için ne kadar gurur verici bir tablodur. Allah herkese böyle bereketli güzel evlatlar versin…

Böyle büyük bir cemaat, köy derneğimizin güzel ev sahipliği, yerine getirilen dini vecibeler, yapılan ikramlar, misafirlerin memnuniyeti ailemizin acısını ve hüznünü azaltan durumlardır. Muhtarımıza, köylülerimize, bizleri yalnız bırakmayan akraba, dost, arkadaş ve yakınlarımıza müteşekkiriz. Sağolsunlar, varolsunlar.

Allah ailemizin çatısı olan annemize babamıza gani gani rahmet versin. Mekanları cennet olsun. Geriye bıraktıkları 5 yeni aile çatısına da hayırlı ömürler versin ve nice güzel hizmetlerle anılmayı nasip etsin.

Amin, Amin, Amin…

 

 

Cenaze namazı kılınırken evlatları, Kocaeli Milletvekili M. Ali OKUR, Ankara Milletvekili Seyit SERTÇELİK, Hasan ÖZDEMİR, Çöllü Hoca ve diğerleri

Cenaze namazı kılınırken evlatları, Kocaeli Milletvekili M. Ali OKUR, Ankara Milletvekili Seyit SERTÇELİK, Hasan ÖZDEMİR, Çöllü Hoca ve diğerleri

İSU Genel Müdürü İlhan BAYRAM, Cahit BÜYÜKKANBER ve Dr. Uğur İNAM

İSU Genel Müdürü İlhan BAYRAM, Cahit BÜYÜKKANBER ve Dr. Uğur İNAM

Mezarlıkta taziyeler kabul edilirken önde Dr. Ömer ERDAL

Mezarlıkta taziyeler kabul edilirken önde Dr. Ömer ERDAL

Mezarlıkta taziyeler kabul edilirken Ziya KAHRAMAN, Dr. H. İbrahim KAHRAMAN, Hasan UZUNHASANOĞLU, Ömer ERDAL ve Mustafa TOKA ile

Mezarlıkta taziyeler kabul edilirken Ziya KAHRAMAN, Dr. H. İbrahim KAHRAMAN, Hasan UZUNHASANOĞLU, Ömer ERDAL ve Mustafa TOKA ile

Cemaat namaz sonrası mezarlığa giderken

Cemaat namaz sonrası mezarlığa giderken

Ziya, İbrahim (kucağında Elif Benan) ve Abdurrahim ile Mürvet-Ahmet KAHRAMAN’ın oğlu Burhan’ın düğününde.

Ziya, İbrahim (kucağında Elif Benan) ve Abdurrahim ile Mürvet-Ahmet KAHRAMAN’ın oğlu Burhan’ın düğününde.

Kahraman Ailesi, baba Mustafa KAHRAMAN Burdur Bucak’ta fen memuru iken. (Soldan İbrahim, Ziya, Abdurrahim ve Mürvet)

Kahraman Ailesi, baba Mustafa KAHRAMAN Burdur Bucak’ta fen memuru iken. (Soldan İbrahim, Ziya, Abdurrahim ve Mürvet)

Karşılaşma

0

 

Üniversitedeki öğrenciliğinin ikinci yılıydı. İstanbul’un karmaşasına alışmıştı bir süredir.      O yaz tatilinin bir kısmını İstanbul da geçirecekti.  Önemli ve büyük bir üniversitenin tıp fakültesi hastanesinde bir aylık staj programına başlamıştı. Her sabah heyecan içinde fakülteye gider, bütün zamanını hastalarla geçirirdi. Mezun olduktan sonra klinik alanda uzmanlaşmayı düşünüyordu.

O sabah da her sabah gibi fakülte durağında indi otobüsten.  Kalabalık içinde ilerlerken aniden çok tanıdık bir çift yeşil gözün kendisine şöyle bir an bakıp geçtiğini fark etti. Emin olmak için adımlarını hızlandırdı..Zira o sırada gelebilecek bir otobüse binebilirdi ve bir merhaba  bile diyemeden  kaybedebilirdi onu.

Bunu düşününce adımlarını daha da hızlandırdı. Sonunda ona ulaşmış ve tam karşısında durmuştu. Dikkatli bakınca tahmin ettiği kişi olduğunu anladı. Ona doğru bir adım attı ve titreyen sesiyle ” Hocam! “diye seslendi.. Karşısındaki adam aniden koyu yeşil gözlerini ona doğru çevirdi… Gözlerindeki soru işaretlerinden karşısında duran genç kızı tanımaya çalıştığı anlaşılıyordu. Genç kız hatırlamasına yardımcı olur diye ” Hocam merhaba ” dedi tekrar. Sesini kontrol etmeyi başardığını fark edip rahatladı.” Ben liseden öğrencinizim edebiyat öğretmenimdiniz benim” diyerek devam etti. Ayaküstü acele acele kim olduğunu, hangi sınıftan öğrencisi olduğunu anlattı öğretmenine. Üniversite için İstanbul’da olduğunu ve staj programını anlattı bir solukta. Öğretmeninin kendisi ile gurur duymasını istiyordu. Nihayet kendisini hatırladığını görünce derin bir nefes aldı. Önce derin ama bir o kadar da hüzünlü bir gülümseme kapladı adamın yüzünü “evet gerçekten gurur duydu benimle” diye düşündü genç kız.. Ama birden yüzü gölgelendi adamın ve bakışlarını kaçırdı… Şimdi çok daha koyuydu o yeşil gözler..Derin bir  acı gördü o gözlerde…”Hastanız mı var bu hastanede yoksa hocam” dedi genç kız endişeyle. Huzursuzca kıpırdandı, panik içinde kısacık cümlelerle geçiştirdi bu soruyu adam.. Durağa ilk yaklaşan otobüse doğru yöneldi , iyi dilekler ve veda sözcükleri döküldü yarım yamalak dudaklarından.. Duraktan hızla uzaklaşan otobüsün arkasından bakarken karışmış kafası ve içindeki anlam veremediği bir buruklukla kalmıştı genç kız.

Bir süre zihnini meşgul etti bu karşılaşma. Durakta içine çöken o burukluğu taşıdı günlerce.  Bunca yıl sonra bu karşılaşma ve bu kaçarcasına gidişle yine içini bir merak duygusu sarmıştı… hastanede bir yakınını ziyarete mi gelmişti? Neden o kadar acele ile gitmişti ki?… Yüzündeki gölgelenmenin nedeni neydi? Günlerce uyur gezer gibi dolaştı kafasında bu düşüncelerle . Ne kadar düşünse de anlam veremiyordu.

O gün kendisi gibi bir kaç staj öğrencisi ve bir grup tıp fakültesi son sınıf öğrenci ile okul kantininden dönerken üzerindeki giysilerden yatan hasta olduğunu tahmin ettiği biri dikkatini çekti… Yanındakinin koluna girmişti ve her halinden yürümekte zorlandığı anlaşılıyordu.. Bulunduğu yerden yüzünü görmekte zorlanıyordu. Gruptan ayrılıp yavaşça o yöne doğru yürümeye başladı. Bu sırada adam titreyen elleri ile cebinden bir paket sigara çıkardı. İçinden bir tane sigara aldı..Ateşi yakmakta zorlanıyordu.. Boynunda refakatçi kartı asılı olan kadın yardım etti sigarasını yakmasına. Derin bir nefes çekti sigarasından. Bir süre içinde tuttu dumanı.. Sanki orada kalmasını ister gibi bir süre bekledi..Birden başını genç kızın olduğu tarafa çevirdi…Burnundan çıkan dumanın arkasında beliren yüzü gördü… Çivilenmişçesine olduğu yerde kalakaldı. İnanamadı bir süre. Psikiyatri kliniğinin bahçesinde titreyen parmaklarının arasında tutmakta zorlandığı sigarasını içine çeken bu adamın edebiyat öğretmeni olduğunu idrak etmeye çalışıyordu. Bir yumruk gelip oturdu boğazına. Ne ileriye adım atabiliyor nede geri dönebiliyordu. Seslenmek istedi… Ama sesi çıkmıyordu. Ağzı kurumuştu gözlerine hücum eden yaşlar yavaşça süzülüyordu yüzünden… koşmak istedi nefessiz kalana kadar Koşmak ve bu sahneyi unutmak.. Kendisini görmediğini umarak hızla geri döndü.. Öğrencisi tarafından bu şekilde görülmeyi istemezdi hiçbir öğretmen. Yıllar ne kadar acımasızca hırpalamış onu diye düşündü. Lise yıllarında öğretmeninin derste okuduğu şiirleri hatırladı.. o seste kendisini etkileyen bir tını vardı.. nedenini bilmediği garip bir duygu gelip otururdu içine… Merak ederdi o sesin ve o derin yeşil gözlerin sahibinin yüreğinden geçenleri. Okulda öğrenciler arasında alkol aldığı ve zaman zaman alkolle ilgili tedavi olduğu konuşulurdu.. Ne içtiği ,ne kadar içtiği merak edilir ama alkolü neden bir çıkış noktası , bir baş etme gücü olarak kullandığı merak edilmez konuşulmazdı..İlk karşılaşmalarında zihninde oluşan bütün sorular cevabını buluyordu şimdi. Yüzündeki yaşları silerken zihnindeki bu görüntünün de beraber silinmesini umdu.  O derin koyu yeşil gözler ve kulağında şiir okuyan o duygu dolu ses… Böyle hatırlamak istiyordu öğretmenini… İçine çöreklenip kalan o burukluğun arttığını ve her adımla biraz daha büyüdüğünü hissederek yürüdü… yürüdü…