27.7 C
Kocaeli
Cumartesi, Ağustos 8, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1037

Şarkıların Hikayeleri de Önemlidir

 

Yahya Kemal Beyatlı şiirlerinin bestelenmesinden pek hoşnut olmazmış. Çünkü şiirlerinin güzelliği ve ahengindeki yüksek seviyenin farkındadır. Muhtemelen hissettiği duyguyu yansıtmayan bir melodi giydirilmesiyle şiirinin bir artı değer kazanmayacağını düşünmektedir.

Mesela “dahi” bir bestekâr ve önemli bir hanende olan Münir Nurettin Selçuk, Yahya Kemal’in bazı şiirlerini bestelemiştir. Yahya Kemal kendisinin sevdiği bir kişi olmasına rağmen bu bestelere karşı “şiirlerimi ne hale soktu?” diye tepki verirmiş. Musiki meclislerinde hangi eseri dinlemek istediği sorulduğunda “yeter ki benim şiirlerimden bestelenmiş olmasın” dermiş.

*****

1953 tarihinde Çanakkale Nara burnunda İsveç bandıralı bir gemiyle çarpışan ve 81 denizcimize mezar olan Dumlupınar denizaltısında yaşanan facianın ve şehitlerin “vatan sağolsun” sözlerinin haberini radyodan dinleyen (dede) Süleyman Erguner çok etkilenir.

O gece Yahya Kemal’in “Ömrün şu biten neşvesi tam olsun erenler” mısrasıyla başlayıp, “Evvel giden ahbaba selam olsun erenler” diye biten şiirini Uşşak makamında besteler.

Yahya Kemal’e “sizin şiirinizi Süleyman Erguner besteledi” haberini verenlere ünlü şairin tepkisi şu olmuş: “Eyvah, bunu bana Süleyman da mı yaptı?

Fakat daha sonra bu besteyi dinleyen Yahya Kemal eseri çok beğenmiş “işte böyle olur” diyerek Süleyman Erguner’i kucaklayarak tebrik etmiş.

Yahya Kemal şiirlerinden yapılmış bestelerden sadece ikisini takdir edermiş. Diğer eser de Selahattin Pınar‘ın bestesi olan Bayâtî makamındaki “Kalbim yine üzgün seni andım da derinden” şarkısı imiş.

*****

Şarkıların ve sözlerinin hikâyesini bilerek dinlemek veya söylemek onlardan çok farklı lezzetler algılanmasına sebep oluyor. Hele de bu hikâyeleri birinci elden dinleme imkânı bulmuş iseniz. Yukarıda anlattıklarımı ney virtüözü (torun) Süleyman Erguner ve udi Dr. Fatih Borlu eşliğinde, büyük bestekâr, hanende Amir Ateş ile ikili olarak şarkı ve ilahi söylemek bahtiyarlığına kavuştuğumuz bir dost meclisinde, bu iki değerli sanatçımızdan dinlediklerimden naklediyorum.

(Çok seçkin misafirleriyle bizi buluşturan ve mükemmel ev sahipliği ile emsalsiz bir akşam yaşamamıza vesile olan Şair Aynur Saydam Hanımefendi’ye de şükranlarımı sunuyorum.)

O Amir Ateş ki Türkiye’nin yaşayan en büyük bestekârlarından. “Seni ben unutmak istemedim ki”, “Bir kızıl goncaya benzer dudağın”, “Ben seni unutmak için sevmedim” ve daha birçok (800′ e yakın) güzel şarkıları ve ilahileriyle musikimizde önemli yeri olan bir sanatçı. Aynı zamanda hanende, mevlithan ve Üsküdar Musiki Cemiyeti’nde hoca ve Yönetim Kurulu Başkanı.

Dost meclisine bir de Ney virtüözü Süleyman Erguner de dâhil olunca sözün sanata ve sanatçıya devri kaçınılmazdı.

Amir Hoca öncelikle neyzen Süleyman Erguner’i anlatan ve O’nu öven bir tanıtım konuşması yaptı. Neyzen, bestekâr Süleyman Erguner’in torunu, neyzen Ulvi Erguner’in oğlu ney virtüözü Süleyman Erguner’in sadece sanatçı olarak değil TRT Müzik Dairesi Başkanı, koro şefi, araştırmacı yazar olarak verdiği önemli hizmetlerden bahsetti.

Amir Hoca, Süleyman Erguner’le birlikte olunca dede Süleyman Erguner’in “Noldu bu gönlüm, noldu bu gönlüm; Derd ü gamınla doldu bu gönlüm” ilahisiyle icrayı başlattı. Ve “Ömrün şu biten neşvesi tam olsun erenler” şarkısı ve başka eserlerle devam ettik.

Her eser arasında iki sanatçının hatıraları, musikimiz hakkındaki görüşleriyle süslenen sohbetli bir mini konser. (Bünyamin Aksungur’un ifadesiyle “konserans“.) Bu anlatılanlardan aklımda kalanlardan bazılarını aktarmaya çalışacağım.

*****

(Torun) Süleyman Erguner, Giriftzen Asım Bey adlı büyük bestekârdan sonra kimsenin ilgilenmediği bir Türk enstrümanı olan “girift“i tekrar kültürümüze kazandırmış. “Görünüş olarak ney’e benzemekle beraber neyden oldukça farklı bir yapısı ve boğuk tatlı bir sesi olan” bu saz üzerine çok ciddi bir çalışma yapmış.  Amasya müzesinden Asım Bey’in giriftini alıp inceleyen Erguner bu sazın yapımını ve icrasını öğrenmiş. Yeni giriftler üretmiş. Giriftin hakkını yaklaşık 80 sene sonra yeniden teslim etmek için İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ a gitmiş. Dünyada sadece İstanbul’da icra edilen bu özel enstrümanın İstanbul için önemini anlatmış. Bugüne kadar hiçbir ses kaydı bulunmayan “girift”le, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş. tarafından yayınlanan “Girift” adlı albümünü çıkarmış.

Bu albümü ve açıklayıcı bilgileri “en tepedeki iki devlet yöneticimize” göndermiş. Ama bir kuru teşekkür yazısı dahi gelmemiş.

Dost meclisindeki önemli şahsiyetlerden biri Özcan Pehlivanoğlu, Azerbaycan’da sanata ve sanatçıya verilen değere hayran olmuş. “Fahri Hıyaban” ismi verilen özel mezarlıkta Azerbaycan’a hizmet etmiş büyük devlet adamları ile ünlü sanatçılarının yattığını, hepsinin heykellerinin dikilmiş olduğunu, toplumun bu sanatçılara büyük sevgi, minnet ve saygı duyduğunu anlatmıştı.

Benim düşünceme göre Süleyman Erguner Azerbaycan’lı bir sanatçı olsaydı ve böyle unutulmuş bir sazı Türk kültürüne yeniden Azerbaycan’da kazandırmış olsaydı, orada heykelini dikerlerdi. Tabii ki 800 beste yapmış Amir Ateş gibi bestekârlarına da aynı saygıyı gösterirlerdi.

Neyzen Süleyman Erguner, “marifet iltifata tabidir” sözünü hatırlatarak geçmişten iki örnek verdi. Biri “öz musikimizin piri” Itri‘yi Padişah Edirne’ye götürmüş, bu seyahatte kendisine eşlik etmiş olmasından duyduğu memnuniyetin karşılığı olarak Itri’ye hediye ettiği konak ve altınlar bir servet değerinde imiş.

Diğer örnek ise Turgut Özal Başbakan olduğu dönemde (1985) Süleyman Erguner’i aldırarak özel uçağı ile Suudi Arabistan’a götürmüş. Kralın sarayında bizim dost meclisimize benzer samimi bir atmosferde Kral Fahd, Turgut Özal ve üst düzey yetkililere bir konser icra etmiş. Süleyman Erguner “maalesef bu dönemde biz sanatçılara böyle iltifat ve alaka yok” dedi.

Her iki üstad sanatçının ifadesine göre, “herşeye rağmen Türk Musikisi çok canlı bir şekilde yaşamaya devam ediyor. Sadece İstanbul’da 800 Musiki Derneği ve korosu var. Konservatuarlar çok iyi çalışıyor. Anadolu’nun her yerinde musiki dernekleri ve korolarda müziğimiz icra ediliyor.”

*****

Amir Ateş Hoca’dan meşhur Yunus adlı ilahisinin bestelenme hikâyesi:

Bir dernek Yunus Emre üzerine yazılmış şiirlerden yeni bestelenmiş ilahi yarışması hazırlamış. Hoca kendisine gelen mektubu masasında unutmuş. Dernekten bir görevli “Hocam eserinizi gönderdiniz mi, yarın son gün” diye uyarınca hiçbir hazırlığı olmadığı için yetişmeyeceğini düşünmüş. Çünkü Hoca diyor ki, “benim bazen iki sene boyunca sadece bir beste yaptığım oldu. Ama bazen de bir günde iki beste yapabildim.”

Hoca elinin altında bulunan Bekir Sıtkı Erdoğan‘ın şiir kitabına göz atınca “İçimde bir dertli bülbül, Öter Yunus Yunus diye” başlayan şiiri seçer. O gece hicaz makamında besteyi yapar. Yarışma kuralı gereğince isim yazmadan bir rümuzla notaya alır. Sabah Dernek binasının önünde arabayla dururlar. Doç. Dr. Emin Işık notayı alarak dernek binasına çıkar. Kimse olmadığı için kapı altından kâğıdı içeri atar.

Bir süre sonra bu olayı neredeyse unuttukları bir zamanda bazı arkadaşları Amir Hoca’ya “Ahmet Özhan ‘Yunus’ diye bir ilahi albümü çıkardı, sizin eserinize benziyor” derler. Amir Hoca hemen telefona sarılarak “Ahmetçiğim çok güzel bir ilahi okumuşsun, tebrik ederim” deyince Ahmet Özhan, “70-80 senelik olduğunu tahmin ettiğin çok güzel bir eser elime geçti. Ağabey darılma sen de bestekârsın ama her kimse adam çok harika bir beste yapmış” cevabını vermiş. Bunun üzerine Amir Hoca’nın “Bekir Sıtkı Erdoğan’ın yaşı 60 civarında. Şaire haksızlık yapma” şeklindeki cevabını takiben bestenin de Hoca’ya ait olduğunu öğrenen Ahmet Özhan çok çok özür dilemiş.

*****

Sohbet esnasında Amir Ateş Hocadan duyduğum bir Arapça atasözü şöyle: “El mana fî batnış şair” yani “Şiirin manası şairin gönlünde gizlidir.”

Sanatçının gönlündekine kısmen de olsa nüfuz edebilmek için, eserlerin hikâyesini bilmek faydalı olabilir.

 

 

Taşların Dili

0

 

Sn. Servet Somuncuoğlu, 30 Kasım 2012 tarihinde Gebze Türk Ocakları’nın davetlisi olarak geldiği Gebze’de; Ticaret Odası’nda bir konferans verdi. “Taşların Dili” konusunda konuşan sayın Servet Somuncuoğlu; dinleyenlere, çok eski çağlardan günümüze doğru heyecanlı bir yolculuk yaptırdı. Günümüze ve geleceğe nasıl bakmamız gerektiği hakkında bizlere ışık tuttu.

Türk Milleti’nin yeryüzünde bıraktığı izlerden hareketle, ta dip tarihimize inip yerinde tespitler yaptı. Nereden nereye geldiğimizi gösterdi. Ve nereye gidecek olanların; her şeyden önce, nereden geldiklerini bilmeleri gerektiğini söyledi. Kendilerine, ancak bu takdirde doğru bir yön tayin edebileceklerini kanıtladı.

Göze de hitap eden bu anlatısı ile, Türkiye’mizin içinde bulunduğu terör belâsını çözücü mahiyette ip uçlarını, hem resmî makamların hem de halkın nazarlarına serdi.

Bu vatanda yaşıyanların kahir  ekseriyetinin; aslında, aynı millet olduğu bir tarafa, asıl birliğin çağlar boyunca müşterek olarak oluşan kültür birliğini idrakle sağlanacağını  belirtti.

Velhasıl, Sn. Servet Somuncuoğlu destanımsı bir hareketin öncülüğünü yapıyor.

Ferhat’ın dağları delmesi çeşidinden güç, fakat o nispette millî bir dâvaya çok değerli yardımcılarıyla birlikte girmiş bulunuyor.

Bu hususta çok ciddî yol kat’ etmiş durumda.  Emelini gerçekleştirmek için ömrü boyunca daha büyük bir çaba göstermek azim ve kararında.

Bu millet, bu vatan ve bu devlet için, ancak devlet eliyle yapılabilecek büyük bir  girişime, o;  birkaç gönüldaşın yardımıyla tek başına teşebbüs etmiş.

Ve bu devasa işi gerçekleştirmiş. Üstelik çok daha  derinleştirmek ve çalışmasını yeni sâhalara kaydırmak gayesiyle çırpınıp duruyor.

Bu zevkli fakat bir o kadar da zor işin üstesinden gelmesinde, değerli eşinin katkılarını nazara vermekten  -haklı olarak-  kendini alamadı. Dinleyicilerin huzurunda eşine teşekkürler ederek ona karşı güzel bir jest yapmaktan geri kalmadı.

Kahraman asker ve kahraman polisimizin canları pahasına koruduğu vatanı; Sn. Servet Somuncuoğlu manevî kılıç olarak kullandığı kalemiyle savunuyor.

İlim uğrunda dökülen mürekkebin; dökülen kandan daha üstün olduğunu, bir de bu şekilde kanıtlıyor.

Kendisine milletçe ne kadar teşekkür etsek az.

Onunla ne kadar çok övünsek kifayetsiz.

Devletin bu gayur / çok gayretli ve çalışkan evlâdının elinden tutmasını, desteklemesini cânı gönülden arzuluyor ve bunu umuyor ve bekliyorum.

Çünkü o, ancak bir heyetin üstesinden gelebilecek; ilmî ve millî bir dâvayı tek başına omuzlamış vaziyette.

Sn. Servet Somuncuoğlu, vermiş olduğu konferansta Moğolistan, Kırgızistan ve Kazakistan’dan Hakkari, Van ve Ankara’ya, yâni Asya’nın ta Doğu ucundan ta Batı ucuna kadar  -Anadolu’nun ortası dâhil-  uzanan uçsuz bucaksız sâhada keşfedip bulduğu Türk Kaya Resimleri’ni âdeta bir bir konuşturdu.

Onların Millî  Tarih’e yaptıkları katkıları heyecanla dile getirdi. Ve demek istedi ki:

“Orhun Âbideleri, Türklerin taşa vurduğu ilk değil son yazılarıdır. 1071 Türklerin Anadolu’ya ilk değil son giriş tarihleridir. ‘Yalan söyleyen ve bize tarih diye hikâyeler okutan’ Batı merkezli tarihi ve tarihçileri elinin tersiyle itmek” gerek.

3588

 

 

Dünde Kalanlar

0

 

Dün dünde kaldı cancağızım, bugün yeni şeyler söylemek lazım”            Mevlana Celaleddin-i Rumi


1970’li yılların gençlik döneminde çok okuyan, çok araştıran arkadaşlarla zaman, zaman bir araya gelmek, altmış yaşını aşmış insanlar için bence çok önemli bir duygu. İnsanı hale bakmadan, gençlik dönemine götürür. Geçmişin muhasebesinin en sevindirici yanı da pişmanlık duyulacak önemli hataların o dönemde işlenmemiş olmasıdır.

O yıllardan bu yana kırk yılı aşkın bir zamanın iyi, kötü geçtiğini görmekteyim. Kırk yıl insan ömrü içinde önemli bir zaman dilimidir. Çevreme baktığımda kimimiz iş ve aile hayatında belirli bir yerlere gelmiş, az çok bir takım maddi kazanç yanında mevki elde etmiş olduklarını görmekteyim.

Bu zaman zarfında fikir hayatımızda nelerin değiştiğine şöyle bir baktığımda; kabullenemediğim ve tahammül sınırlarımı zorlayan asıl mesele bazılarının hala dünde yaşadıklarını görmemdir.                          Asıl mesele olarak gördüğüm; yıllara sari düşünce hayatımızdaki gelişmelerin, tecrübelerimiz, bilgi ve görgümüzün artması sonucunda edinilen kanaatlerimizin zaman içinde hüküm mertebesine ulaşıp, bizi çepeçevre sarmasıdır.

Elbette, kanaatler izafi olup, zamana, kişiye ve hale göre değişmelidir. Ancak bunlar hüküm mertebesine ulaştığında gelişemez, değişemez hal alırlar.

Çocukluğumun geçtiği Viranşehir’de rahmetli Mahmut amcam Arap atlarına meraklı bir kimse olduğu için birkaç atı vardı. Aldığı tayları yetiştirir ve onlara özen gösterirdi. Baharın ilk günlerinde atlarını Dikmeler mevkiine çayırlığa götürürken onunla gitmeyi çok severdim. Çayırlıkta atların ön ayaklarından birine uzunca ip bağlar ve bir ucunu da yere kazıkla raptederdi. Taylar ise serbestçe annelerinin yanında otlardı. Akşama kadar atlar kendilerine tayin edilmiş ipin verdiği alanda otlanırdı. Biz uzaklaşsak ta döndüğümüzde bırakılan yerde onları bulurduk. Hep aynı yerde kalırlardı. Bu onlara burada biçilmiş bir yaşam tarzı idi. Ancak insan için yaratılıştan gelen kazanımla böyle bir yaşam tarzı yoktur.

Argoyu hiç sevmem. Fakat bazen ona ihtiyaç da duyarım. İnsan için zamana ve hale uygun olmayan dünde kalan hükümlere sahip olmak ‘argo tabirle’  bırakılan yerde otlamaktır.

İnsan bu günü, bu günün şartları içinde yaşar. Bu hal çevre kanununun bir kaidesidir. Bu günü yaşamak dünü inkâr etmek değildir. Zira bu gün dünün devamıdır. Ancak önemli olan husus dünde kalmamak, düne göre yaşamamaktır. 1200 yılına kadar Türk-İslam aleminde büyük alimler, düşünürler yetişmiş olmasına karşılık bu tarihten sonra önemli bir kırılma yaşanmıştır. Bununun sebebini Azerbaycanlı filozof Selahaddin Halilov ile sohbetimizde; bu durumu “Düşünmeyi Kaybetmek” olarak nitelendirmişti. “Türk Milleti düşünmeyi terk ettiği ve nakil ile uğraşının sonucu bu günlere gelindiği” tezini kabullenmemek mümkün değildir.

Zaman, zaman altmış yaşını aşmış arkadaşlarla bir araya geldiğimde gördüğüm, halen dünde kalındığı ve yeni bir şey ortaya konmadığıdır.

Bu nedenle; Dün dünde kaldı cancağızım, bugün yeni şeyler söylemek lazım” Diyen büyük düşünür Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin bu veciz sözünü yazı başlığına aldım.

Yeni nesillerin bu irşatla yetişmesi dileğiyle; Saygılar sunarım.

 

Cambaza Baktırılan Türkiye

0

 

Her şey Pentagonda bir harita ile başladı. Türk askeri  yetkililer, ABD Genelkurmayı’na ait büro ziyaretlerinde bir harita ile karşılaştılar. Harita üzerinde Türkiye, üzerinde de Ermenistan ve Kürdistan’a ait sınırlar çizilmişti. Türk askeri yetkililer, sordular nedir bu saçmalık diye, ABD li bir subay, gayet lâkayt; -aldırmayın, çocuklar bir yanlışlık yapmışlar indirtiriz cevabını verdiler.

1990 lı ve Özal lı yıllarda Çekiç güç, PKKKandile yerleştirdi, orada büyüttü, besledi eğitti ve Türkiye’nin başına bir bela sardı. O gün bu gündür on binlerce şehit binlerce gazi. Ama sorarsanız Nato ya girdiğimiz ilk günden beri Türkiye ABD’nin en iyi, en sadık dostu, hatta şimdilerde Ortadoğu eş başkanı, stratejik ortağı.

Kore savaşından bu yana Türk askerinin hep sırtı sıvazlandı ne kadar kahraman ne kadar cesur oldukları yıllar boyu hep vurgulandı ta ki Irak işgaline kadar.

Türk insanı bir sabah şok bir haberle sarsıldı. Bu haberde Kuzey Irak’ta Türk askerinin başına çuval geçirilmişti.Evet bu güne kadar aslansın, kaplansın dediği Türk askerinin kafasına ABD li askerler çuval geçirmişti. Haberciler, TC başbakanı, üstelik Ortadoğu eş başkanına sorarlar nota verecek misiniz diye; eş başkan! Adeta alay edercesine cevap verir -ne notası müzik notası mı?

Şimdi Suriye de ki iç savaş nedeniyle, Türkiye-Suriye sınırına Patriot füzeleri yerleştirilecek. Güya Suriye’den gelecek tehlikeye karşı Türkiye’yi koruyacak bu füzeler. Türkiye Nato toprağı olarak kabul edildi ya hem de Baş bakan tarafından, patriot larla birlikte bin tane de Nato askeri gelecek. İyi de Nato’nun 2. Büyük ordusunu besleyen Türkiye’nin Nato’dan gelecek bin tane askere ne ihtiyacı olabilir ki?

Irak’ın bütünlüğünü savunuyoruz diye, diye nihayet Kuzey Irak ta Barzani başkanlığında bir yönetim kuruldu ve Türk hükümeti ilişkilerini, merkezi hükümetle değil de, Kuzey Irak yönetimiyle geliştiriyor.

İşte bütün bu olup bitenlerden sonra Türkiye-Suriye sınırına konuşlanacak olan bin Nato askeri aynen Çekiç güç‘ün Kandilde, büyütüp beslediği gibi ya bu gelecek olan Nato askerleri de Kuzey Suriyede PYD (Suriye’nin PKK sı)’nı koruma altına alırsa?

Bu şüpheler sadece benim şahsi endişelerim değil, işte size 1. Ağızdan itiraflar:  ABD’nin çatı istihbarat örgütü “Ulusal İstihbarat Ofisi” nin “Küresel Trentler 2030” raporuna göre önümüzdeki yıllarda Türkiye’nin bölünme riski var. Ulusal İstihbarat Ofisinin yabana atılır yanı yok, çünkü bu ofis, ABD hükümetlerine plan ve projeler hazırlamakla görevli.

Neyse biz fazla evhama kapılmayalım, nede olsa Ortadoğu’nun parlayan yıldızı ve Eş başkanı var devletimizin başında.

Ve kıssadan hisse:

Bir gün Sultan Ahmet meydanına bir sirk cambazı gelir ve başlar ip üzerinde cambazlıklarnı sergilemeğe. Etrafında insanlar halka oluşturup adeta hipnotize olmuşcasına başlarlar gösteriyi izlemeğe. İzleyiciler içerisinde bir hanım ve hanım’ın arkasında da bir erkek. Erkek kalabalığı fırsat bilerek başlar önündeki bayanı mıncıklamaya. Adamın her hamlesinde kadın dur yapma ne oluyor dediyse de adam hiç istifini bozmaz,” aldırma cambaza bak” der ve ayak-üstü kadının namusu elden gider.

 

 

Marka Değerlerimizi Tanıyalım

 

Marka olmak, markalaşmak çok önemli. Yurt içi ve yurt dışında fırsat buldukça geziler yapıyor, yaptığım gezilerde gördüklerimi makaleye taşıyarak ayrıca Belgesel haline getirerek okuyucu ve izleyicilerimle paylaşıyorum. 
Gezip gördüğüm yerde bölgeler ve ülkeler marka değerlerini tanıtmak için var güçleriyle çalışıyorlar. Marka değerlerini tanıtan kurumlar, ülkeler ve bölgeler adından söz ettiriyor, marka değerleri sayesinde maddi ve manevi kazançlar elde ediyorlar. 
Türkiye genelinde marka değerlerini tanıtmak için il ve ilçelerin adeta yarış içerisinde olduğunu görmekteyim. Giresun Valiliği kendini tanıtmak için Almanya’da Giresun Tanıtım günleri organize etti. Sadece Almanya’da değil Giresun’da ciddi çalışmalar başlattılar, özellikle okul öğrencilerine yönelik Giresun’un marka değerlerini gençlere tanıtmak için büyük çaba sarf ediyorlar. 
KOCAELİ’NİN MARKA DEĞERLERİ
Kocaeli, her bakımdan çok önemli bir ilimiz. Kocaeli marka değerlerini değil kamuoyuna Kocaeli’de yaşayan insanlara bile tanıtamıyor. Örneğin, Gebze’de yaşayanlar olarak acaba “Gebze ve Kocaeli’yi ne kadar tanıyoruz?” Kandıra’ya, Kefken’e, Samanlı Dağlarına, Karamürsel ve Körfez’in karşı tarafına kaç kez gidip doya doya gezebildik. 
Kocaeli bir günde gezilebilecek bir il. Ancak ömrümüzde bile bir kez Kocaeli’yi gezmiyoruz. Kocaeli’nin marka değerlerini kendimiz bile tanımıyoruz. Her yıl binlerce öğrenci Kocaeli Üniversitesi’nden ve GYTE’den Kocaeli’nin marka değerlerini tanımadan mezun oluyorlar. Liselerde okuyan öğrenciler ise yaşadıkları Kocaeli ile ve ilçeleriyle ilgili hiçbir bilgi öğrenmeden okullarından mezun oluyor. Öncelikle gençlerimize ve öğrencilere yönelik Kocaeli’nin marka değerlerini tanımalı ve tanıtmalıyız.

GEBZE BÖLGESİNİN MARKA DEĞERLERİ
Gebze bölgesi tarih, kültür ve turizm bakımından büyük bir potansiyel. Dünyaca ünlü Osman Hamdi Bey, Eskihisar ve Darıca kaleleri, Kartacalı Komutan Anibal, Çoban Mustafapaşa Külliyesi, Fatih’in Otağı, Darıca Kuş Cenneti, Ballıkayalar tabiat Parkı ve daha bunlara benzer bir çok marka değerimiz var. Ancak bu marka değerlerimizi yurt içi ve yurt dışı turizmine bir türlü açamadık. Biz bile buraları tanımaktan aciziz. Öncelikle bölgemizde ki marka değerlerimizi kendimiz tanımalıyız. Gençlerimize ve öğrencilere tanıtmalıyız.
Gebze, Darıca, Dilovası ve Çayırova ilçelerimizde ki öğrencilerimize Kocaeli ili ve ilçelerini tanıtmaya yönelik dersler ve geziler organize edilmeli. Gençler ilçelerini ve Kocaeli ilini tanıyarak yetişirlerse çok büyük bir hizmet yapılmış olacak. Şehirlerine karşı aidiyet duygusunu kazanmış olacaklardır. Bu konuda yapılacak çalışmalar bölgemizin marka değerlerine gençlerin de sahip çıkmasını sağlayacaktır. 
BALLIKAYAR TABİAT PARKINI DÜNYA MARKASI YAPMALIYIZ
Ballıkayalar Tabiat Parkı, bölgemizin uluslararası alanda tanınmasına büyük imkan sağlayacaktır. Bugüne kadar onlarca yazı kaleme aldım. Değil Türk turizmine bölgemiz insanına bile tanıtamadık. Ballıkayalar’ın suyu azaldı, Ballıkayalar açık hava meyhanesi haline geldi, Ballıkayalar Tabiat Parkı içerisinde ailecek gezme imkanı bile yok. Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nın açılışını bizzat yerinde görmek istiyorum. Temennim bu açılış Ballıkayalar’ı marka haline getirir. 
Vali Ercan Topaca, Fatih’in Otağı ve Gebze Kervansarayıyla ilgili çok önemli çalışmalar başlatmıştı. Ancak vali’nin bu çıkışı sözde kaldı, bir türlü icraata dönüşmedi. Vali beyden Gebze kamuoyunun beklentisi halka verdiği sözü tutarak Gebze bölgesinin tarihi değeri olan tarihi ve kültürel eserlere sahip çıkmalıdır. 
Ballıkayalar bir çok Bakan gördü, Genel Müdür gördü ama yapılan çalışmalar sözde kaldı. Açılışın verilen hedefe ulaşmasını temenni ediyorum. 
BALLIKAYALAR’I TANIYALIM
Ballıkayalar, Gebze Tavşanlı köyü yakınlarında kayalık vadi. Tabiat parkı statüsündedir.Türkiye´de kaya tırmanışı sporunun başladığı yerdir. Tırmanış yapılan rotalar ilk olarak 1970´li yıllarda açılmıştır. İstanbul´a yakınlığı nedeniyle, tırmanışçılar buraya rağbet ederler. Vadinin kuzey-güney doğrultusunda olması nedeniyle, günün farklı saatlerinde bazı kayalar gölgede kalır. Böylece tırmanışçılar sıcak günlerde bile rahat tırmanma imkânı bulur. Tırmanışçılar dışında Ballıkayalar piknikçilerin de rağbet ettiği bir parktır.
NEDEN BALLIKAYALAR İSMİ
Arılar, burada bulunan büyükçe bir mağarada yuvalanmışlar.
Çok uzun zaman öncesinde, arılar bu mağarayı kovan olarak kullanmışlar. Oluşan karakovan petekleri ve bal, bölgenin zaman içinde “Bal Mağaraları, Ballı Mağaralar, Bal Kayalıkları” gibi isimlerle anılmasına sebep olmuş En son olarak Ballıkayalar şeklinde söylenmiş. Yani isim, burada bulunan kayalıklardan ve baldan kaynaklanıyor.

 

 

Mevlânâ Celaleddin-i Rûmî Hazretleri

 

Galata Mevlevihânesi postnişini (NAİL DEDE) – NAİL KESOVA ile Çağlara Sığmayan Büyük Mürşid Mevlana Celaleddin-i Rumi Hazretleri Hakkında Söyleşi.            
Oğuz Çetinoğlu: Özellikle Batı Dünyasında, hatta buna bütün dünya ülkelerinde demek daha doğru olacak, Hazreti Mevlânâ’ya çok büyük bir ilgi olduğunu ve bunun giderek arttığı biliniyor.  Bunun sebepleri ve neticeleri üzerinde konuşabilir miyiz? 
Nail Kesova: Efendim, tekrarda fayda vardır.  Biz yine kısaca Hz. Mevlânâ kimdir? Onu belirtelim. Mevlana, önce büyük bir velidir. Oğlu Sultan Veled Efendimiz bir şiirine şöyle başlıyor:
‘Mevlana Celaleddin / Evliya Kutbu bilin.’
Evet! O bir Allah (cc) dostu, Allah’a âşık, O’nun yarattığı her şeye, O’nun gözü ile bakan, peygamber gibi yaşayan bir insân-ı kâmil idi.  En yakın dostu, sohbet arkadaşı Şems-i Tebrizî Hazretleri O’nun için, ‘Tanrıya yemin ederim ki Hazret-i Muhammed’den sonra O’nun gibi söz söyleyen  bir kimse dünyaya gelmemiştir.’ Diyor ve ilâve ediyor, ‘Hz Muhammed’i görmek isteyen  Mevlânâ Celaleddin-i Rumi’yi görsün.’ 
Dünyanın en büyük filozofları ve şairleri arasında Mevlânâ için; ‘Aşk peygamberi’, ‘Dünyanın en büyük filozofu’, ‘En büyük şairi’, ‘En büyük mistik şairi’,  ‘Peygamber değil ama kitabı var.’ diyenler olmuştur.  
Çetinoğlu: O’nun düşünce ve hayat tarzı günümüzde nasıl algılanıyor?
Kesova: Hazret-i Mevlânâ’nın düşünce ve hayat tarzının cihanşümul olduğunu söylemek gerekir. ‘Ben ölünceye kadar Kur’ân’ın kölesiyim.  O, temiz, pâk Muhammed’in yolunun toprağıyım.’ diyerek inancını, düşünce ve hayat tarzını ortaya koymuş, Allah’ın örnek insan diye vasıflandırdığı ‘Ve inneke lealâ hulukin aziym / Seni yüce bir ahlâk üzere yarattık.’ 
buyurduğu peygamber efendimizin gerçek vârisi olmuştur. İnsanı gerçek insan yapan mânevî değerler olduğu hususunda bütün dünyaya seslenmektedir. Materyalizmin kucağına düşmüş bulunan batı bu açıdan Mevlânâ’ya  çok önem vermeğe başlamıştır. Büyük insanların değerini halk genelde öldükten sonra anlar.  Mevlana ise,  hayatta iken, devlet büyükleri ve ülkedeki her dinin mensubu halklar tarafından büyük saygı ve itibar görmüştür.  Cenaze merasimine ‘O bizim Musa’mızdı, İsa’mızdı…’ Diyerek diğer dinlere mensup insanlar da katılmıştır.  
Bir gün mescitte seccadesi çalınmıştı.  Müridleri bunun farkına varıp hırsızı ararlar ve seccadeyi pazarda satarken yakalarlar.  Mevlânâ’nın huzuruna getirirler.  Hazret-i Pîr hırsıza dikkatle bakar ve talebelerine dönerek; ‘Belki ihtiyacı vardı,  bu seccadeyi ondan satın alalım.’ der. 
Çetinoğlu: 2007 yılından itibaren ‘Mevlevi Müziği ve Semâ’, UNESCO tarafından insanlığın ‘Soyut Kültür Mirası’ olarak ilan edilmiştir. Bu konuda bilgi verir misiniz? 
Kesova: Evet Oğuz Bey,  bu konuda Kültür Bakanlığımız ve hâlen Yönetim Kurulu üyesi bulunduğum Milletlerarası Mevlana Vakfı’mızın çalışmaları içerisinde bendeniz de bulundum.  Evrensel Kültür Mirasları içerisine dâhil edildikten sonra ‘Mevlevi Müziği ve Semâ’  UNESCO tarafından bütün dünyaya tanıtıldı.  Böylece görmekte olan ilgi daha da arttı. Bu artış devam edecektir.
Çetinoğlu: Mevlânâ Hazretleri’nin müzik anlayışından söz eder misiniz?
Kesova: Hz. Mevlana rebab çalardı. Müzik âletleri içerisinde en çok ney’i severdi. Müzik ve müzik âletleri ile ilgili olarak ve müziğin telkin gücünü ifâde eden güzel sözleri vardır:  
Bu sözlerin bâzıları şöyledir: 
*Tambur ‘ten tenen’ demeğe başladı mı, başsız ayaksız gönül uçmağa koyulur. 
*Daha ne kadar def gibi sitem darbeleri yiyeceğim. 
*Ey neyzen! Bu üflediğin sanki şeker kamışı. 
Mevlana müzik cümlelerinin olağanüstü etkinliğini en mükemmel şekliyle tasvir ediyor. 
Şekspir (Shakespeare) diyor ki: ‘Müziğin etkilemediği kalp, ne katı kalptir.’ 
Mevlana, ‘Müzik, semâ vesiledir, maksat hep ‘O’ Diyor ve gerçekte maksadın ‘Allah’ olduğunu ve belki de bizim bunun farkında olmadığımızı söylüyor.
Müzik aslında beynelmilel bir dildir. Sözlü, sözsüz her türlü fikri ifâde edebilecek bir ilim ve güzel sanatların en güzeli. Mevlevi müziği, bizim klasik müziğimizin, Türk Tasavvuf Müziği kısmında, Mevlevî Âyinleri olarak yerini almıştır. Dünden bugüne en büyük bestecilerimiz en sanatlı eserlerini  ‘Mevlevî Âyini’  olarak bestelemişlerdir. Genelde Hz. Mevlânâ’nın şiirlerini seslendirmişlerdir.
Çetinoğlu: Mevlevî Âyinleri’nin özellikleri hakkında bilgi lütfeder misiniz?
Kesova: Mevlevî Âyinleri, batının senfonileri gibi bizim müziğimizin en büyük formda besteleridir. Ritm ve melodik yapı bakımından çok zengin ve özgündür. Globalleşen dünyamızda birçok ülke bestecilerine ilham verecek ve müzikteki gelişimlerine katkıda bulunacak niteliktedir.
Ayrıca bugün müzik çok büyük bir endüstridir.
Çetinoğlu: Hz. Mevlânâ’nın inanç, düşünce ve hayat tarzı ile Mevlevî müziği arasında nasıl bir bağlantı söz konusudur? 
Kesova: Tabii bu müzik Semâ için bestelenmiştir. Semâzenler bu müzik eşliğinde dönerler.  Bestecilerimiz yüz yıllar boyunca Hz. Mevlânâ’nın, tasavvuf edebiyatımızın şaheseri olan Mesnevî’sinden ve Divan-ı Kebir’inden seçtikleri bugün bütün dünyanın feyz aldığı sözlerine layık melodiler yazmışlardır.  Bugün de başta büyük müzisyen büyük besteci Prof. Dr. Alaeddin Yavaşça olmak üzere, Çinuçen Tanrıkorur, Mutlu Torun, Necdet Tanlak ve daha nice bestekârımız tarafından Mevlevî Âyini bestelenmiştir ve çalışmalar devam etmektedir. 
Bendenizin de fakirane, âcizâne yazdığım Rast Makamındaki Âyin – Şerifimizi Avrupa’da ve ülkemizde birkaç defa icra ettik. 
Bu alanda batıda da besteler üretilmiştir. Özellikle büyük besteci Johan Sebastian Bach, dinî müzik yazmıştır. Fakat bizim Mevlevî Âyinleri çok farklıdır.  Shakespeare, Goethe gibi çok büyük şairler var fakat onlar, Türk eserlerinin seviyesine ulaşamaz.  Bir Fransız yazarı, ‘Mevlananın şiiri eşliğinde gerçekleştirilen semâ törenini seyrettiğim zaman, Shakespeare, Goethe ve Victor Hügo’nun eksiğini gördüm.’ diyor. (Talat Sait Hamlan / Hilton Mecmuası).
Çetinoğlu: Almanlar semâzenlere ‘Dans eden Dervişler’ diyor.  Bu ifâde için ne diyorsunuz?
Kesova: Çok değerli tarihçi, çok değerli dostum, rahmetli Bektaşî Babası Mesut Komanovalı;  Mevlevî Semâları için ‘Dinî Folklor’ demişti. Bir gün bana bir fotoğraf gösterdi.  Mesut Baba bir yerde konferans veriyor.  Kürsüde mikrofonda konuşuyor. Dinleyiciler arasında en ortada Atatürk O’nu büyük bir dikkatle dinliyor. ‘Mesut Baba bu harikulade bir fotoğraf ‘ Dedim. Bana döndü tebessüm ederek ‘Bunun gibi güzel hatıralarımız var.’ Dedi. 
Gelelim sorunuzun cevabına: Onlar öyle söylüyorlar. Fakat semâ dans değildir. Semâ bir zikir, Allah’ı anmadır, bir nevi ibâdettir.  Semânın bir dans görüntüsü de zâten yoktur. Dervişler ‘Allah! Allah’ diyerek dönerler. Kalben Allah’ı anarlar. Farz olan ibâdetimiz tabii ki namazdır. Elbette semaî namaz yerine ikame edemeyiz.  
Çetinoğlu: ‘Tasavvuf ‘ kavramı, İslamiyet’le ilgili olsa gerek. Batılıların dilindeki ‘mistisizm’ bizdeki tasavvuf kavramını karşılar mı? 
Kesova: ‘Batı’ sözünden kastımızın İslam Dünyası dışındaki âlem olduğunu belirtmek isterim. Batı, tasavvufu, mistisizm diye tercüme ediyor. Fakat bu kelime bizim tasavvufumuzu tam olarak karşılamıyor.  Özellikle  ‘zikir’ yönünden tamamen ayrılır.  Zikir, kaynağını Kur’anı Kerim’den almaktadır. Allah (c.c.) Al-i İmran suresi 119. Âyetinde; ‘Onlar ki ayakta ve otururken ve yanları üzerinde, hep Allah’ı zikrederler…’ Buyuruyor. Semâzenler de dönerek zikrediyor ve kâinatın zikrine iştirak ediyor. 
Çetinoğlu: Niçin dönüyorlar? 
Kesova: Ve lillahil meşriku vel magribu feeynema tuvellu fe semme vechullah, innallahe vâsiun aliym. / Ne tarafa dönerseniz dönünüz, Allahın huzurundasınız.
Ve Ra’s Suresi, 28. Âyet: Kalplere imânın sinmesi, yerleşmesi ancak ve yalnız zikirle olur.   
Çetinoğlu: İnsanlarımız Hz. Mevlana’yı okuyorlar ve anlıyorlar mı?
Kesova: Maalesef, okuyanın pek fazla olduğunu sanmıyorum.  Batı belki bizden ilerdedir. Değilse bile bizi geçecek. 
Çetinoğlu: İleri derecede ilgi gösteriyorlar değil mi?
Kesova: Hem de çok ileri derecede…Başta Amerika, Almanya, İngiltere, Fransa olmak üzere yirmiden fazla ülkeyi dolaştık.   Amerika’nın, Almanya’nın her şehrinde semâ ettik…  Üniversitelerde, Derneklerde bilgi şölenlerine, münazaralara, milletlerarası toplantılara katıldık. Televizyonlarda, radyolarda sohbet ettik. Hz.Mevlanayı ve Semâ’ı anlattık. İtalya’ya en az on beş kere gittik. Ödüller aldık. Amerika’da, İspanya’da peşimize takıldılar. Türkiye’ye geldiler.  Önce Müslüman sonra Mevlevî oldular.  Bu konuda Hollanda başı çekiyor.  Size sayı vermiyorum. Sebebi; Hazret-i Mevlana, ‘Biz sâdece vesileyiz.’ Diyor.  Geçenlerde İtalya’dan telefon geldi: ‘Nail Dede, Fatiha Suresini ezberledim.’ diyordu.  Birlikte ‘Elhamdülillahi Rabbil âlemiyn’ dedik. Bizim yaptığımız; ‘Yessirû ve lâ tuassirû, beşşirû ve lâ tuneffirû. / Kolaylaştırınız zorlaştırmayınız,  müjdeleyiniz,  nefret ettirmeyiniz.’ Emrine riâyettir. Geçen yıl İtalya’da katıldığımız bir festivalden ülkemize döndükten sonra festival genel sekreterliğinden aldığımız bir yazıda; ‘Sohbetiniz ve toplu haldeki performansınız ve ektiğiniz sevgi tohumları sebebiyle sizlere teşekkür ediyoruz.’ Deniyordu.  Semâ törenimizi gece şehrin tarihî bir meydanında yaptık
Halk meydana üç yoldan gelmişti. Programa başlarken etrafa bir baktım, sokak araları dahi bir yerlere kadar dolu idi.  Semâzenlerimiz, müzisyenlerimiz şâhittir.  Sohbetimizi bir saray salonunda yapmıştık. Şahâne bir salondu ve doluydu.  Dinleyicilerin aşağı yukarı beşte dördü bayandı.
İtalyanca selam verdim, İngilizce devam ediyorum. Konuşmalarımız anında tercüme ediliyor. Bir erkek dinleyici ayağa kalktı, ‘Efendim!  Bu toplantıda bayanların çoğunlukta olmasının bir açıklaması var mı?’ Diye sordu. Bir iki saniye durdum ve sonra,  Hazreti Mevlana, The Rumi, ‘Kadın, belki de yaratan’dır, yaratılmış değil!’ diyor. Belki bu güzel iltifat sebebiyledir.’ diye cevap verdim. Hanımların yüzlerindeki o tebessümleri, neş’eyi görmeliydiniz. 
Çetinoğlu: ‘Yaradan’ sıfatı Cenab-ı Allah’a ait…
Kesova: Hassasiyet göstermekte haklısınız. Şüphesiz Mevlânâ Hazretleri Cenab-ı Allah’a şirk koşmaz. Allah c.c. sevgili annelerimizi o kadar yüceltiyor ki ‘Cennet anaların ayaklarının altındadır.’ Buyuruyor. Burada bir teşbih var.  Cennet aşağılanmıyor, ayaklar altına alınmıyor. Hz. Mevlânâ’nın yukarıdaki sözü de bu mealde bir söz. İtalyan hanımların tebessümü Hz. Mevlânâ’nın onların gönüllerini fethettiğinin ifadesiydi. Onun inancında herşeyi yaratan Tanrının da bir anadan doğmuş olabileceği şüphesi tabiî ki ve kat’iyyen ve elbetteki yok. “İnnallahe alâ küllü şey’in kadiyr”, Allah her şeye kadirdir. Hz. Âdem’i nasıl anasız babasız yaratmış ise, Hz. İsa peygamberi de sadece babasız yarattı.      
Çetinoğlu: Her sene Konya’da yapılan Şeb-i Arûs törenleri muhteşem oluyor. Diğer şehirlerimizde de anma programları yapılıyor. Bunlar, günlük, en fazlası haftalık etkinlikler. Mevlânâ adına  beste yarışmaları, Mevlânâ konulu araştırma kitapları, romanlar, şiirler yazımını teşvik edecek düzenlemeler için tavsiyeleriniz nelerdir?
Nail Kesova: Oğuz Bey, bu söylediklerinizin hepsi yapılıyor. Fakat yeterli değil. Buyurduğunuz konu zaman içerisinde Üniversitelerimize, Konservatuarlarımıza da intikal etti.  Kültür Bakanlığımızın da gösterdiği ilgi ile de eskiye nazaran bir gelişme var. Ciddi bir toplantıda tavsiyelerimizi bazı yanlışlıkları, eksikleri dile getirmiştik.  Bu söyledikleriniz doğrultusunda bir şeyler yapılması lazım denildi. Bir toplantı daha yapacağız inşallah denildi. Bu çok ciddi bir konu. Bu bizim hatta dünyanın en büyük kültür değerlerinden. Aynı zamanda derin bir konu, neyin nasıl nerede yapılacağı iyice tesbit edilemedi.
Çetionoğlu: İstanbul’da, Osmanlı döneminde ve günümüzdeki Mevlevî dergâhlarının sayısı hakkında bilgi lütfeder misiniz? Bunlar nerelerdeydi?
Kesova: Osmanlı’nın son dönemlerinde İstanbulda, Galata Mevlevihanesi, Mevlânâkapı dışında Yenikapı Mevlevihanesi, Beşiktaş Mevlevihanesi, Üsküdar ve Kasımpaşa, Eyüp Bahariye Mevlevihaneleri olmak üzere 6 adet Mevlevihane varmış. Bulgaristan’da 10 tane Mevlevihane varmış. Günümüze sadece bir tanesi intikal etmiş. D da bir restoran olarak kullanılıyor. Plovdiv / Filibe Mevlevihânesi, üç katlı muhteşem bir bina . Tabii restoran olarak kullanıldığı için ayakta  kalabilmiş.  Bu yıl Haziran ayında gittik Bulgar Hükümetinden izin aldık restoranı bir gün için Mevlevihane düzenine soktuk ve semâ ettik. Bulgar halkını diğer dinlere mensup din adamlarını da dâvet ettik. Bir de câmi var imamını dâvet ettik.  Bana; ‘Nasıl giyineyim?’ Dedi.  ‘Dinî kıyafetinizle geliniz.’  Dedim. O da beyaz cübbesi ve sarığı ile teşrif ettiler.   Filibe sokaklarında Hıristiyan papazları dinî kıyafetleri ile geziyordu. Bizim din adamımız neden kendi dininin kıyafetiyle gezmesindi?  
Bu, yurt dışında bir Mevlevihanede yapılan ilk semâ törenidir. 
Cumhuriyet döneminde Galata Mevlevihanesi’nde ilk Semâ Âyinini Kültür Bakanlığımızdan izin alarak 1978 yılında icra etmiştik. ‘İstanbul’da Mevlevihâne var’ dedik 4’ü iyi durumda ama işlevini henüz yapamıyor.  Ümidimiz var, faal hâle getirilecek. Gelibolu da iyi durumda.  Bursa Mevlevihanesi’ni otopark yapıyorlarmış diye duyduk. Osmanlı döneminde muhtemelen her şehrimizde Mevlevihâne vardı. Fakat şimdi yok. Kıbrıs’ta, Kahire’de var. Bu konuda 
bir kuruluş olmalı içeride ve dışarıda Mevlevihânelerin envanteri çıkarılmalı, restore edilmeli veya yeniden inşa edilmeli ve bu dünya kültür mirası oralarda öğretilmeli, yaşatılmalı, yaşanmalı.
Çetinoğlu: Efendim, çok teşekkür ederim. 
Kesova: Pîrimiz Efendimizi ve Dünya Kültür Mirası’mızı insanlarımıza bir defa daha hatırlatma imkânı verdiğiniz için ben de teşekkür ediyorum. 
Efendim, aşk u niyâz ile…
NAİL KESOVA:
1936 İstanbul doğumlu olup, babası Said Efendi Kosova’lıdır.  Yüksek tahsilini İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde İşletme üzerine yapmıştır.  İş hayatında; Türk, İngiliz,  Amerikan, ve Türk/Arap şirketlerinde Kredi Müdürlüğü, Muhasebe Müdürlüğü, Malî Genel Müdür Yardımcılığı gibi üst düzey yöneticilik yaptı.  İngilizce, Arapça bilir, Farsça, İtalyanca ve Almanca’ya aşinadır. 
Dindar bir âileye mensuptur.  Annesi Nebîye Hanım tanınmış güzel sesli bir Mevlidhan/Hafız idi. 
Nail Kesova; Tasavvufla ilgilendi. Sesi ile Mevlevi Hafız Sadettin Heper’in dikkatini çekmiş ve 1966 yılında her sene Konya’da yapılmakta olan Mevlevi Sema Törenlerinin Mıtrıp (Müzisyenler) heyetine alınmıştır.  Birkaç sene sonra, semâzenbaşı (sonra Postnişin olan)  Ahmed Bican Kasaboğlu’ndan semâ meşk ederek semâzen olmuştur. Yıllar içerisinde bu kültürde ilerlemiş 1982 yılında Milano’da Mevlevî sema töreninde Semazenbaşı olmuş 1994 yılında da Hazreti Mevlânâ’nın 21. kuşak torunu Dr.h.c.Celalettin B.Çelebi’nin icâzeti ile Postnişin / Dede olmuştur. Bir tanesi Rast Makamında Âyin-i Şerif olmak üzere 50 civarında beste yapmıştır. Rast Âyin-i Şerifi 23 Ekim 2007 yılında Berlin Phiharminic Hall’da icra edilmiş, büyük ilgi görmüştür. Ünlü Neyzen Niyazi Sayın’dan Ebru öğrenmiş. Kültür Bakanlığı Beste ve Ebrû yarışmalarında ödüller almıştır. Galata, Mevlevi Musikisi ve Semâ Topluluğu olarak birçok kereler katıldığı, İtalya’nın Genova şehrinde yapılmakta olan Akdeniz Müzik Festivali’nin 20 yılı sebebiyle İtalya’ya davet edilmiş ve kendisine ‘Premio alla Carriera 2011’ başarı ödülü sunulmuştur. Hindistan, Pakistan, Azerbaycan’da, Avrupa’nın bütün ülkelerinde, İngiltere, Amerika, Kanada’da sema törenlrine katılmış, birçoğunu yönetmiştir. Ünlü Fransız Yönetmen François Dupeyron’un yönettiği yılın en iyi filmi seçilen ve filmde bir sûfi başrolü oynayan, ünlü aktör Ömer Şerif’in de en iyi aktör seçildiği MOMO adlı filmde bir sema töreni yönetmiş ve bu film, kültürümüzün tanıtımında önemli rolü olmuştur.  Mevlevi Müziği ve Semâ’nın UNESCO tarafından ‘Masterpiece of the Oral and Intangible Heritage of Humanity / Insanlığın Dokunulmaz Kültür Mirası’ olarak kabul edildiği faliyetler kapsamında, Kültür Bakanlığı ve Milletlerarası Mevlânâ Vakfı”nın çalışmalarına katılmıştır.
MEVLÂNÂ ELALEDDİN-İ RÛMÎ HAZRETLERİNDEN ÖZDEYİŞLER:
*Muhabbetle acılar, tatlı olur. Sevgiyle bakırlar altın olur.
*Muhabbetle tortular berraklaşır. Sevgiyle dertler, şifa verir
*Muhabbetle ölü canlandırılır. Sevgiyle padişah, köle yapılır
*İnsanda iki büyük nişan vardır: Birincisi bilgi, ikincisi fedakârlıktır. Bazısında bilgi var, fedakârlık yok. Bazısında fedakârlık vardır, bilgi yoktur.  Her ikisine de sâhip olana ne mutlu
*Ey oğul, bağı çöz, hür ol. Ne zamana kadar gümüş ve altına esir olacaksın.
*İnsanların savaşı çocukların kavgasına benzer, hepsi de anlamsız saçmadır.
*Birisi şehadet getirdi, imanını gösteren bir şey yaptı mı, dış görünüşe önem verenler, o adamın mü’min olduğuna hükmederler.  Bu şekilde nice münafıklar şekle ve gösterişe sığınmışlar, böylece de yüzlerce gerçek iman sâhibinin kanını gizlice dökmüşlerdir.
*Söz dinleyene göre söylenir. Terzi elbiseyi adamın boyuna göre diker.
*Sen gördüğün ayıpları ört ki senin de ayıbını örtsünler.
*Ben bu çalışıp çabalama dünyasında iyi huydan daha üstün bir şey görmedim.
*Söz söylemek için önce dinlemek gerekir.
*Helva kime nasipse o yer, parmakları uzun olan değil.
*İyilik aradı mı insanda kötü şey kalmaz ki…
*Adımımı nereye atacaksam bakar da öyle atarım. İşte bu yüzden yanlıştan da kurtulurum, düşmekten de.
*Gel gel ne olursan ol yine gel
İster kâfir, ister Mecusi,  putperest olsan da yine gel
Bizim dergâhımız ümitsizlik dergâhı değildir

Yüz kere tevbeni bozmuş olsan da yine gel…
*Bulutlar ağlamasa yeşillikler nasıl güler
*Dostların ziyaretine eli boş gitmek
Değirmene buğdaysız gitmek demektir
*Nice insanlar gördüm, üzerinde elbisesi yok
Nice elbiseler gördüm, içinde insan yok
*Kusursuz dost arayan dostsuz kalır
*Bir kimseyi tanımak istiyorsan, düşüp kalktığı arkadaşlarına bak
*Bir mum diğer bir mumu tutuşturmakla ışığından bir şey kaybetmez
*Gönlümüzde lâlelikler, gül bahçeleri vardır. Oraya ihtiyarlık solgunluk yol bulmaz.
*Artık anladım bildim ki biz şu bedenden ibâret değiliz.  Bedenin ötesinde Allah ile beraber yaşıyoruz.
*Kimde bir güzellik varsa bilsin ki ödünçtür.

*Dünya tuzaktır, yemi de isteklerdir; İstek tuzaklardan kaçının.

 

 

Yeni Şeyler Söylemek

 

Türkiye uzun zamandır bir durağanlık içinde. Yeni bir şeyler yok. Halbuki müzminleşmiş sorunların bazıları yüzyıllardır aynen veya ağırlaşarak devam ediyor.
Türk ilim adamları ve Türk aydınları; sosyal, kültürel, iktisat ve siyaset alanlarında ne yazık ki; ortaya yeni bir şeyler koyamıyorlar. Düşünce alemimiz sanki bir kısırlık içine girdi.

İktisadi, sosyal, kültürel ve siyasi meselelerimizin çok derin olduğundan şüphe yoktur. Ancak bunlar için, günümüzde ve gelecekte geçerli olacak yeni söylemlerimizin olması gerekir.

Denk bütçe, yıllardır konuşulur durur ama bir türlü gerçekleşmez. Türkiye’nin yer altı ve üstü zenginlikleri, Türk Milleti lehine kullanılmaktan çok uzaktır. Milli ekonomi ve bunun küresel ekonomi ile ilişkilerinin, Türk Milletine fayda sağlayacak şekilde nasıl gelişeceğini birileri bize anlatmalı. Yoksa maddi ve manevi fakirlik kaderimiz mi olacak?

Türkiye’nin geçmişten günümüze taşınmış sosyal ve kültürel meseleleri var. Aslında sosyolojik manada bir ve bütün olan millet yapımızın böyle bir meselesi olmaması gerekirdi. Fakat dış güçlerin ve onların yerli işbirlikçilerinin planlı ve istikrarlı çalışması, bizim önümüzde süreklilik arz eden sosyal ve kültürel meselelerin varlığını oluşturdu. Buna karşılık Türk Aydınları, mutlaka değişik çalışma platformlarında, doğru tespitler ve çözüm önerileri getirerek, Türk Milleti’ni içine düştüğü bu durumdan çıkarmalıdır.

Milli iktisat yapısı kuvvetlenecek  bir Türkiye’nin, sosyal ve kültürel meselelerinede müspet gelişmeler kat ettireceğinden kimsenin şüphesi olamaz. Böyle bir süreç bağımsız siyaset uygulamalarını da kendiliğinden getirecektir.

Halkımız şu an söylenilenlerin aksine fakirlik içinde sosyal ve kültürel bir kargaşa çukurunda kıvranmaktadır. Hal böyle olunca dış güçlerin, Türk siyasetine yön verdiği algısı, halkın kafasına yerleşmiştir. Bu çok tehlikeli bir durumdur.

Türk Milletini, içine çekildiği bu tuzaktan çekip çıkaracak olan her zaman olduğu gibi Türk Aydınlarıdır.

Onun için Türk Milleti’ne önderlik edecek olan Türk Aydınları’nın, durum tespitinden ziyade; iktisadi, sosyal, kültürel ve siyasi konularda halka ulaştırılması gereken yeni söylemlerine ihtiyaç vardır.

Bu yapılamazsa, Türk Milleti’ne bu gün olduğu gibi bir ümitsizlik havası hakim olur. Türk Milleti; temel sorunlarına çözüm getirecek milli bir değişim beklentisi içindedir. Türk Aydınları böyle bir milli değişim ve onun getireceği gelişimi sağlayacak, yeni söylemleri acilen geliştirmelidir. Bunun gecikmesinin, Türk Milletine faturası çok ağır olacaktır.

Bundan dolayıdır ki; Türk Aydınları her makam ve zamanda yeni söylemlerini açıkça ifade etmelidir. Her sorunun, çözümünün bulunduğu halka anlatılmalı ve çaresizlik ile alternatifsizlik içinde bulunmadığımız her fırsatta dile getirilmelidir.

Yeni şeyler söylememe adına ifade edilen tüm bahanelerin inandırıcılığı yoktur. Birileri, Türk Milletinin sorunlarının çözümünü daha da ağırlaştıran uygulamaları “doğru” diye satarken, Türk Aydınları’nın buna karşılık çözüm önerileri sunamaması asla kabul edilemez.

Gün o gündür ki; yeni şeyler söyleme zamanıdır. Türk Milleti bunu beklemektedir. Süratle kısır tartışmalardan, suçlu aramaktan, bahane üretmekten kaçınarak, Türk Milleti’nin beklentileri karşılanmalı ve bununla birlikte milli değişimin önü açılmalıdır.

 

 

Düşünce Kırıntıları “Millet Nedir?”

0

 

Meselâ  “cumhuriyet”  kelimesi iki şekilde okunur.
Birinci okuyuş: Kelimede yer alan her harfi teker teker telâffuz ederek okuruz.
C(e), U(u), M(e), H(e), U(u), R(e), İ(i), Y(e), E(e) ve T(e) diyerek.
Böylece her harfi tek tek söylemiş ve nazara vermiş oluruz.
Pekiii, bu şekilde okuma ile bir şey anlamış olur muyuz?
Yâni bu tarz okuyuşun bir anlamı var mıdır?
Yoktur. Çünkü, her harfi; teşkil edilmiş ve edilmek istenen “cumhuriyet” kelime ve mefhumu hesabına değil; her harfi kendisi için, kendi nâmına yazmış ve okumuş oluruz. Zira her şeyin iki yönü vardır. Bir yönü kendine bakar, diğeri delâlet ve işaret ettiği şeyi gösterir. Oysa kelimedeki harfleri tek tek okumakla; sadece harfleri zikretmiş olup, onların delâlet edip gösterdiklerine  göz yummuş oluruz.

X

İkinci okuyuşda ise: “Cumhuriyet” diye telâffuz eder; bir lâfız, bir söz, bir kelime olarak okuruz.

Bu okuyuşta  “cumhuriyet”  kelime ve sözcüğünde geçen harflerin kendilerine dönük bir husus söz konusu değildir.

“Cumhuriyet”  kelimesi bir anlamı, bir kavramı ifade eder. Artık bu anlam ve kavramın oluşmasının; ne “C”, ne “U”, ne “M”, ne “H”, ne “U”, ne “R”, ne “İ”, ne “Y”, ne “E” ve ne de “T” harfi ile bir alâkası yoktur. Hem olamaz da.

“Cumhuriyet”  kavramının nasıl bir mânâ ifade ettiğini hepimiz biliriz. Ama bu kelime belli harflerin yan yana gelmesinden; yâni muayyen harflerin birlik ve beraberliğinden meydana gelir. Meydana gelen kelime ve kavram, o harflerin yan yana gelip birbirine sırt vermesinden, birbirleriyle kaynaşıp dayanışmasından ortaya çıkar. Sonuç, onlarla ve onlardan oluşur. Fakat artık onların hiçbiriyle ilgisi kalmaz. Yâni onlardandır, lâkin artık onlar değildir. Onların meydana getirdiği bir kavram ve bir kelimedir. Çünkü adı geçen harfler tek tek değil, bir bütün  yâni “cumhuriyet” olarak okunarak bir kavramı ortaya koymuşlardır.

X

İşte “millet” mefhûm ve kavramı da böyle bir şey. Yâni milleti;  ana unsurun, onları aşılayan maya  unsurun yanı sıra, birçok unsurlar meydana getirmiştir. Fakat o oluşum; artık ne sadece şu, ne de sırf bu unsurdur. Hiçbiri değil. Yalnız yepyeni bir terkip, sentez ve bireşimdir. Yepyeni bir yapı teşkil eden ve “millet” dediğimiz; hepsinden ve hepsiyle oluşan fakat oluştuktan sonra tek tek hiçbiri olmayan; hattâ asıl unsuru bile aşan; lâkin terkip ve sentezinde her toplumun da katkısı bulunup, içinde yer aldığı, destek ve ortak olduğu bambaşka bir  veridir ki, işte biz buna “millet” diyoruz. Milleti onlar doğurmuş ve fakat sonuç; onların hiçbirinin değil;  belki her birinin katkısı ve payı olduğu, yepyeni bir hamuledir.

 

 

 

 

 

3587

 

 

 

İftira Büyük Günahlardandır

Mü’minler arasında, sevgi, saygı ve hoşgörüye dayalı bir toplum oluşturmayı hedefleyen yüce dinimiz İslam, toplumdaki kardeşlik, birlik ve beraberlik duygularına zarar veren kötü huylardan olan iftirayı, büyük günahlardan biri olarak saymıştır. İftira, toplumda bozgunculuğa ve huzursuzluğa sebep olan, insanın şeref ve haysiyetini rencide eden, itibarını zedeleyen çok kötü bir davranıştır. Sözlükte “yalan söylemek, uydurmak, asılsız isnatta bulunmak gibi” anlamlara gelen iftira, ahlâk terimi olarak bir kimseye işlemediği bir suçu isnat etmek demektir. (DİB. Dini Kavramlar Sözlüğü, Sh. 298)

Yüce Allah, “Kim bir hata işler veya bir günah kazanır da sonra onu bir suçsuzun üzerine atarsa, şüphesiz iftira etmiş, apaçık bir günah yüklenmiş olur” ﴾Nisâ, 4/112﴿ buyurarak iftirayı kesin olarak yasaklamıştır. Bazı müfessirler, ayette geçen bühtan kelimesini, “Kişinin din kardeşine kendisinde bulunmayan bir kusur ve kötülük isnat etmesi” olarak açıklamıştır. Yine Kur’an-ı Kerim’de, “Hani o iftirayı dilden dile dolaştırıyor; hakkında hiçbir bilginiz olmayan şeyleri ağzınıza alıp söylüyor ve bunu önemsiz bir iş sanıyordunuz. Halbuki bu, Allah katında büyük bir günahtır” (Nûr, 24/15) buyrularak iftiranın büyük günahlardan olduğu bildirilmiştir.

Bir kimseye, yapmadığı bir kötülüğü yapmış gibi göstererek iftira etmek, onun onurunun zedelenmesine, gönlünün incinmesine ve dolayısıyla hak ihlâline sebep olur. Bu ise büyük bir günahtır. İftiraya uğrayan insanın toplumdaki itibarı sarsılır, işleri bozulur, en yakınları bile ondan uzaklaşır. Yüce Allah, mü’minleri böyle ağır bir vebalin altına girmemeleri konusunda uyararak Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır: “Mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara yapmadıkları bir şeyden dolayı eziyet edenler bir iftira ve açık bir günah yüklenmişlerdir.” (Ahzâb, 33/58) İftiranın en kötüsü de hayâ ve iffet sahibi bir kadına zina iftirasında bulunmaktır.

Peygamber Efendimiz (s.a.s.) de mü’minleri kardeşlik hukukuna zarar verecek her türlü kötü huy ve davranıştan uzak tutmaya çalışmıştır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.) bir defasında, “İnsanı mahveden yedi günahtan kaçının” buyurdular. ‘Ey Allah’ın elçisi, bu yedi günah nedir?’ diye sordular. Peygamberimiz: “Allah’a ortak koşmak, sihir yapmak, Allah’ın öldürülmesini haram kıldığı bir kimseyi öldürmek, yetim malı yemek, faiz yemek, düşmana hücum anında savaştan kaçmak, namuslu kendi halinde mü’min kadınlara zina iftirası yapmaktır” (Buharî, Vesâyâ,23; Müslim, İman, 38) buyurarak iftirayı da bu kötü davranışlar arasında saymış ve büyük günahlardan biri olduğunu belirtmiştir.

Hz. Peygamber (s.a.s.)’in, İslam’a yeni girenlerden, “Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarınızı öldürmemek, kendiliğinizden uyduracağınız hiçbir yalanla kimseye iftira etmemek, hiçbir iyi olan emirde karşı gelmemek üzere bana biat ediniz …” (Buharî, İman, 7; Müslim, Hudût, 10) buyurarak söz aldığı bilinmektedir.

Müslümanın, iyice araştırmadan her duyduğuna inanması, hakkında yeteri kadar bilgi sahibi olmadığı şeylerle lüzumundan fazla meşgul olması doğru değildir. Çünkü Kur’an, mü’minleri bunlardan sakındırmıştır: “Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur.” (İsrâ, 17/36)

Bir Müslümanın, değil iftiraya inanmak, onu ağzına bile almaması gerekir. Çünkü bu tür asılsız isnat ve iftiraların yayılmasına aracı olmak olgun bir mü’mine yakışan davranış değildir. Kur’an-ı Kerim’de, bu tür kötülüklerin yayılmasına çalışanların hem dünyada, hem de ahirette cezalandırılacakları haber verilmektedir:  “İnananlar arasında çirkin şeylerin yayılmasını arzulayan kimseler için dünyada da ahirette de çetin bir ceza vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Nûr, 24/19)

İnsanları inciten, fert ve topluma zarar veren kötü huylardan olan gıybet ve iftira arasında her ne kadar benzerlik olsa da mahiyet itibariyle birbirlerinden farklıdırlar. Hz. Peygamber (s.a.s.), gıybet ve iftirayı şöyle açıklamıştır: “Gıybet nedir bilir misiniz?” diye sordu. Ashab: “Allah ve Resûlü daha iyi bilir” dediler. “Kardeşini, onun hoşlanmadığı bir vasıf ile zikretmendir” buyurdu. “Kardeşimde dediğiniz vasıf varsa ne buyurursunuz?” denilmesi üzerine şöyle buyurdu: “Eğer dediğin sıfat kardeşlerinde varsa işte o zaman gıybet olur. Yoksa ona iftira etmiş olursun.” (Müslim, Birr, 70)

Öyleyse; insanlar aleyhinde onları incitici, aşağılayıcı her türlü söz ve davranıştan uzak durmalı, insanlık şeref ve haysiyetini zedeleyen iftiranın bir kul hakkı ihlâli olduğunu unutmamalıyız. İnsanlara iftira etmekten sakınmalı, doğru olup olmadığını araştırmadan her söze inanarak yanlış hareketlerde bulunmamalı, asılsız suçlamalarla iftiraya maruz kalan masum insanları korumalıyız.

Hepimiz Birdik

0

Biz ne günler gördük,neler yaşadık,
Kimseye dert açıp,hiç yalvarmadık.
Bozkurtça hayata hep kafa tuttuk,
Mukaddes davaya toz kondurtmadık..

Bir lokmayı bölüp birlikte yerdik,
Beraber ağlayıp ve de gülerdik.
Birimiz hepimiz,hepimiz birdik,

Bu dava uğruna çok canlar verdik.

Gün oldu uykusuz,aç bile kaldık,
İşkenceler gördük,ama yılmadık.
Davadan caymak mı,geri dönmek mi,
Çıkar, ikbal,koltuk hiç düşünmedik.

Adamın adamı hiç olmadık ki,
Ülkümüz bir idi,yüreğimiz pek
İçim İslam, dışım Türktür diyerek,
Kıymet bilmezliğe hiç küsmedik ki!

Ey Türkoğlu, hainleri gör artık,
Açıkçası kuşatıldık bunu bil.
Bunca evlat niçin şehit oluyor,
Anaların isyanını duy artık!