27.7 C
Kocaeli
Cumartesi, Ağustos 8, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1036

Göktürk Uydusu, Tübitak ve Gençlerimiz

 

 

Göktürk Uydusu’nun Uzaya fırlatılması dolayısıyla düzenlenen töreni büyük bir heyecan ve mutlulukla takip ettim. Çağımız Bilişim’den çıktı Uzay Çağı’na dönmekte. Bugün dünyayı bilgi ve bilişime sahip olan devlet ve şirketler yönetmekte. Gelecekte ise Uzaya hakim olanlar yönetecektir.

Türkiye’nin yüzde seksen yerli yapımıyla Çin üzerinden uzaya gönderdiği Göktürk Uydusu adını Göktürk Devleti’nden almakta. Bugünkü Moğolistan sınırları içerisinde ki Orhun bölgesinde ki Göktürk kitabelerinin belgeselini çekmiş ardından da Çin’de araştırma yapmış bir gazeteci olarak Göktürk  Uydusunun ne anlama geldiğini misyon ve vizyonunu daha iyi anlıyorum.

Göktürk Uydusunun Türk mühendislerinin çalışmalarıyla yüzde sekseninin TÜBİTAK tarafından gerçekleşmesi, TÜBİTAK’ın da nereden nereye geldiğini göstermekte. Bu başarıda Kocaelili bir siyasetçi olan, hatta dedeleri bir zamanların Gebze nahiyesi olan Taşköprü’ye bağlı köylerden olan Bilim, Teknoloji ve Sanayi Bakanı sayın Nihat Ergün’ün de payı çok büyük.

Göktürk uydusu, Uzaya fırlatılırken 9 yaşında ki oğlum Emirhan benden daha heyecanlıydı. O akşam öğretmenleri kendilerine uzayla ilgili bir ders vermiş, bir uzay gemisiyle Uzayda yapacakları seyahat hakkında yazı yazmalarını istemişti. Oğlum, Göktürk adının neden verildiğini, uydunun uzayda ne yapacağını, neden Çin’den Uzaya fırlatıldığın, buna benzer bir çok sorular sordu. Gerçekten çağımızda yetişen çocuklarda sadece bilişim değil, Uzay çağı çocukları oluyor. Türkiye’yi uzay çağına hazırlamak gerekiyor.

Göktürk uydusunun Uzaya fırlatılması törenleri için ODTÜ yerleşkesine gelen Başbakan’ı ODTÜ’lü öğrencilerin protesto etmeleri ODTÜ’yü savaş alanına çevirmeleri beni hem üzdü hem de düşündürdü. Dünyada aralarında Kuzey Kore’nin de bulunduğu 10 civarında ülke Uzaya uydu fırlatabilirken, bu ülkeler arasında Türkiye’nin olmaması, geçen yıl ki Uyduyu Rusya’dan bu yıl ki uyduyu da Çin’den uzaya göndermemizin en büyük ayıbı araştırma kurumları ve üniversitelerimize ait.

Başta TÜBİTAK olmak üzere Üniversitelerimiz yıllarca bilimsel araştırma yerine siyasetle uğraştı. Siyasetçilerimiz ise birbirleriyle kavga ederek ülkeyi yaşanmaz hale getirdiler. Askerler de fırsattan istifade edip, her 10 senede ihtilaller, devrimler yapıp muhtıralar vererek Türkiye’yi bir kısır döngü içerisine getirdiler. Bundan da en çok gençlerimiz ve Üniversite öğrencilerimiz zarar gördü. Keşke, ODTÜ’yü savaş alanına çeviren öğrenciler kendilerini çok iyi yetiştirip geleceğin uydularını Türkiye üzerinden uzaya göndermenin bilimsel çalışmalarını yapabilselerdi.

Öğrencilerin bu içimizi sızlatan hali hem ülkemiz hem de öğrenciler adına beni üzdü. Göktürk uydusu gerçekten çok önemli. Uzay çağını yakalamak gelecekte dünya siyasetinde söz sahibi olabilmek için uzaya hakim olmak gerekiyor. keşke TÜBİTAK, kurulduğu 1970’li yıllarda kendine bir vizyon ve misyon biçebilseydi. Bugün Türkiye çok farklı yerde olurdu.

Göktürk Uydusun´un özellikleri

Göktürk-2, yörüngesine oturduktan sonra kamerası yeryüzüne çevrilecek ve görüntü almaya başlanacak. Uydudan ilk görüntülerin 25-30 Aralık tarihleri arasında indirilmesi planlanıyor. Ardından milli uçuş bilgisayarı Bilge açılarak, uydunun roketten ayrılması sırasında oluşan takla hareketi gönderilen komutlarla durdurulacak.

Uydu üç eksende kontrol edilerek, dünya üzerinde istenen noktalara bakması sağlanacak. Daha sonra güneş panelleri teker teker açılarak uydunun ihtiyaç duyduğu elektrik enerjisi üretilecek.

Göktürk-2´den elde edilecek görüntülerin, askeri alanda istihbarat, sivil alanlarda ise tarımsal ürün analizleri, rekolte tahminleri, zirai mücadele, çevre kirliliği, doğal afetlerin neden olduğu hasarların değerlendirilmesi gibi amaçlarla kullanılacak.

Türkiye´nin ilk yerli gözlem uydusu RASAT, 17 Ağustos 2011 tarihinde başarılı bir şekilde uzaya fırlatılmıştı. Göktürk-2 uydusu, RASAT uydusuna göre 3 kat daha yüksek görüntü çözünürlüğüne ve 4 kat daha yüksek kütleye sahip.

Göktürk-2´de bulunan TÜBİTAK UZAY mühendisleri tarafından milli imkanlarla geliştirilen Milli Uçuş Bilgisayarı BİLGE, uydu sistemleri için çok önemli olan yüksek güvenilirlik, yüksek başarım ve yüksek veri iletim hızı ve depolama özelliklerini sağlayan bir tasarıma sahip. BİLGE uçuş bilgisayarı, uydu yörüngesindeki radyasyonun olumsuz etkilerine karşı korumalı ve hata durumunda kendini düzeltebilecek özellikler taşıyor.

 

 

 

Türkiye’yi Yükselten Yıllar (Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’ın Hâtırâları)

 

Millî, İslamî ve insanî değerlerimize kalben bağlı fikrî yapısıyla âbideleşerek milletimizin gönlünde taht kuran Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş, ‘HÂTIRÂLAR’ını nihâyet yayınladı.

Hâtırâ kitapları, toplumların kolektif hâfızalarına veri sağlayarak dünün kültürünü bugüne, bugünün kültürünü yarınlara taşımayı mümkün kılan önemli bilgi kaynaklarıdır.

Bu sebepledir ki, bir toplumun sosyolojik özelliklerini oluşturan genel tabloyu, yâni o toplumun kültürel eğilimlerini, psikolojik alışkanlıklarını, hayat alanlarıyla ilgili değer hükümlerini, ölçütlerini hâtırâlardan öğrenebiliriz.

Hâtırat sâhiplerinden beklenen; ülkelerinin ve mensubu bulunduğu milletin özelliklerini veya şâhit oldukları olayların fotoğraflarını objektif sadakati ve şaşmazlığı ile tespit etmeleridir. Bunların yanısıra, yazdıklarının önem kazanmasını sağlayacak asıl özellikleri, fotoğrafik hafızayla görüp algılamanın mümkün olmayacağı gerçekleri; olaylar ve olgular arasındaki görünmez bağları fark edip kayda geçirmektir.

Sıradan insanların, beklenilen ölçüde objektif olamayacakları da bilinen bir gerçektir. Anlattıklarında mutlaka subjektif hükümlere rastlanır.

Prof. Yalçıntaş Hocamızın kaleme aldığı ‘Hâtırâlar’, O’nun adâletli vicdanından kalemine, oradan ak yapraklara yansıyan kelime ve cümlelerle gerçeklerin taa kendisi olarak okuyucuya sunuluyor.

Yalçıntaş; Anadolu’muzun bağrından yetişmiş ve milletiyle bütünleşmiş olması sebebiyle milletini tanımakta, üstlendiği görevler sebebiyle ömrünün önemli bir bölümünü yurt dışında geçirmiş olması sebebiyle de dünya milletlerini çok iyi bilmektedir. Dikkatli bir gözlemci olarak kuvvetli hâfızasına nakşettiği bilgilerle donatılan kitap, Yalçıntaş Hoca’mızın harikulade ifâdeleri ve akıcı üslubu ile taçlanmıştır.

O’nun adım adım dolaştığı coğrafyada; zengini ve fakiri ile Müslüman ülkeler, SSCB’nin açık hava hapishânesi olduğu günler de dâhil olmak üzere Türk cumhuriyetleri ve 5 kıtada en moderninden en ilkeline kadar insan topluluklarının yaşadığı topraklar bulunmaktadır. Bu geniş coğrafyada ülkesine ve milletine yararlı olacak düşünceleri üretecek malzemeleri dikkatli bir kültür koleksiyoncusu olarak toplamış, yeri geldiğinde kuyumcu titizliğiyle işlemiş ve ilgililere sunmuştur.

Prof. Yalçıntaş, ‘İnsanların en hayırlısı, insanlığa hizmet edendir.’ Diyen Ebedî Mürşidimiz’in, insanoğluna gösterdiği ufka giden yolda ihlas ile çalışmış bir münevverdir. Doğrudan talebesi olmuş öğrencilerine de, mânevî rahle-i tedrisinden feyz almış gençlere de bu sözü kendilerine rehber edinmelerini tavsiye etmiştir.

‘Başlarken’ başlıklı bölümde kullandığı ifâdelerden anlaşıldığına göre Yalçıntaş Hoca kitabında; şâhit olduğu milyonlarca olayı, geleceğimizi şekillendirecek makam ve imkânlara kavuşacak kişilere rehber olarak sunmaktadır. Geçmişin câhili olanlar, geleceğin körüdürler. Umulur ki, seçilmiş ve tâyin edilmiş yönetici konumuna erişmeyi tasarlayanlar, ‘Türkiye’yi Yükselten Yıllar / Hâtırâlar’ isimli eseri okumak suretiyle geçmişi öğrenirler, geleceğimizi güçlü ve parlak bir şekilde inşa ederler.

*   *   *

16 X 23 santim ölçülerinde; 936 ana, parlak kuşe kâğıda renkli olarak basılmış 77 adet fotoğrafı ihtiva eden 32 sayfalık albüm bölümlerinden oluşan kitap, anne ve babasının tanışması hikâyesi ile başlıyor. İlk mektep hayatı, Ankara Ticaret Lisesi yılları, İstanbul’da üniversite hayatı, Fransa’da lisans-üstü eğitim, akademik basamakları başarı ile çıkışı ile devam ediyor. Türk-Ermeni ilişkileri ile ilgili gözlemler, o dönemdeki dünya olayları, devlette ilk memuriyet, 27 Mayıs 1960 hükümet darbesi, tekrar yurt dışı çalışmaları, Devlet Planlama Teşkilatı’nda Daire Başkanlığı ve TRT Genel Müdürlüğü ile ilgili hâtırâlar anlatıldıktan sonra, Turgut Özal ile ilişkiler, Milletvekili seçilişi, TBMM’deki çalışmalar, Cumhurbaşkanlığı adaylığı, hâlen TBMM’nin komisyonlarında görüşülmekte olan Yeni Anayasa teklifi… gibi konularla dev hacimli kitap tamamlanıyor.

Tanıyanlar bilirler: Yalçıntaş Hoca, ışıldaklarını daima iyi insanların, onların sergiledikleri güzelliklerin üzerine tutar. Kötülerin çirkinliklerini karanlıkta bırakır. Çünkü o bilir: insanoğlu kötüleri de örnek alabilir, çirkin davranışları benimseyebilir. O halde, kötüleri ve çirkinlikleri karanlıkta bırakmak, unutulmaya terk etmek gerekir. Ayrıca ‘kul hakkı’ yalnızca maddî değerlerle sınırlı değildir. Hassasiyetten uzak davranışlar mânevî kul hakkının zimmete geçirilmesine sebebiyet verebilir. Bu bakımdan kitap, son derece titiz, kılı kırk bin yaran bir dikkatle kaleme alınmıştır.

O’nun; meselelere bakış tarzını ve imbikten süzülmüş nezâketini, hitâbetindeki nefis üslubunu, herkes tarafından örnek olarak kabul edilebilecek davranışını ortaya koyması bakımından önemli örnek olan bir mektubunun tam metni aşağıdadır.

Sayın NURSULTAN NAZARBAYEV

Cumhurbaşkanı

Astana-Kazakistan

Aziz Cumhurbaşkanım;

Çok yoğun çalışmalarınız içinde sizlerin kıymetli vaktinizi bu mektupla aldığımdan dolayı özür diler, en kalbi hürmetlerimi arz ederim.

Kardeş Kazakistan’ımızın istiklal, ilerleme ve bir yıldız gibi yükselmesinde yüklendiğiniz büyük liderlikten dolayı kardeşiniz Türk Halkı tarafından engin diyebileceğim bir duygu ile seviliyorsunuz, örnek gösteriliyorsunuz. Cenâb-ı Hakk sizleri korusun.

Bir haftadır Türkiye’de, Kazakistan’da devlet dairelerinde mescitlerin kapanacağı ve namaz kılmanın yasak edileceği haberleri yayıldı. Çalışma saatlerinde esasen günde 2 defa (öğle ve ikindi vakitleri) kılınacak olan ve İslâm dinimizin 5 şartından biri olan namaz kılmanın kanunen yasaklanması burada Türk Halkı içinde büyük üzüntü ile karşılanmış şaşkınlığa sebebiyet vermiştir.

Kardeşiniz Türkiye’de, memurlar, aslında 15-20 dakika olan namazlarını, işyerlerinde kılabilirler. Şahsen ben askerlik görevimi yaptığım Genelkurmay Başkanlığı’nda öğle ve ikindi namazımı karargâhta kılmışımdır.

Bu yanlış ve bütün dünya Müslümanlarını üzecek kanun tasarısını imzalamayıp reddedeceğinize inanıyor, en kalbi selam ve saygılarımı arz ediyorum.

Prof. Dr. Nevzat YALÇINTAŞ

26 Ocak 2012 Perşembe

İstanbul

KİTABI YAYINLAYAN

İŞÂRET YAYINLARI: Ankara Caddesi Nu: 31/63 Cağaloğlu 34410 İstanbul. 
Telefon: 0.212-519 17 28 Belgegeçer: 0.212-528 30 59 www.isaretyayinlari.com.tr  
e-posta: isaret@isaretyayinlari.com.tr

Prof. Dr. NEVZAT YALÇINTAŞ

1933 yılında Ankara’da doğdu, ilk ve orta öğrenimini Ankara’da yapan Nevzat Yalçıntaş, Ankara Ticaret Lisesi’nden mezun oldu. İstanbul Yüksek Ticaret ve İktisat Okulu’nu 1954 de bitirdikten sonra Fransa Caen Üniversitesi Hukuk ve İktisadî İlimler Fakültesi’ndeki Doktorasını 1957 yılında pekiyi derece ile tamamladı.

Akademik hayatına Ankara’da başlayan ve kısa bir süre sonra İstanbul Üniversitesi’nde görev alan Nevzat Yalçıntaş 1958-1960 yılları arasında Genel Kurmay Başkanlığı Araştırma ve Geliştirme Kurulu’nda Araştırmacı olarak vatanî hizmetini yaptı. Yedek Subaylık görevi sonrasında 1962-1963 yılları arasında Doçentlik Çalışmaları için İngiltere’de Londra Üniversitesi London School of Ekonomics and Social Sciens’de bulundu.

Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş, 1958 yılında Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü’nde İktisat Uzmanı olarak ilk defa devlet görevine başlamış, arkasından sırasıyla; 1960-1998 yıllarında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Öğretim Üyeliği, 1968-1970 yıllarında Devlet Planlama Teşkilâtı Sosyal Planlama Daire Başkanı, 1969-1970 yıllarında Vekâleten İktisadî Planlama Daire Başkanı, 1973-1975’te Avrupa Göçmen İşçiler Kurulu Üyeliği, 1975 yılında TRT Genel Müdürlüğü, 1982-1986’da İslam Kalkınma Bankası Araştırma ve Eğitim Enstitüsü Kurucu Başkanlığı, 1986-1990 yıllarında Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Başkanlık Baş Müşaviri ve Yüksek İstişare Kurulu Başkanlığı görevlerini yerine getirmiştir.

Türkiye’yi dünyanın birçok ülkesinde çeşitli milletlerarası kuruluş ve toplantılarda temsil eden Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş, ülkemiz içinde ve dışında özel sektör kuruluşlarında üst düzey yöneticilik ve danışmanlık görevlerinde bulunmuştur. Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş, 1996-1998 yılları arasında da Türkiye Gazetesi’nde başyazarlık yapmıştır.

Prof. Yalçıntaş, 1995 yılının yaz aylarında Türkiye ve Suudi Arabistan arasında Türk kamyon şoförlerinin Captagon isimli uyuşturucu haplarla yakalanması sonucunda meydana gelen ‘İdam Krizi’nde dönemin Başbakanı Tansu Çiller ve Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından ‘Olağanüstü Arabulucu’ olarak Suudi Arabistan’a gönderilmiş ve Suudi Arabistan yetkilileri tarafından üst seviye protokolü ile karşılanmıştır. Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş, Suudi Arabistan Veliahd Prensi Abdullah ile Türkiye adına görüşme yaptıktan sonra Prens Abdullah: ‘Sayın Yalçıntaş, Cumhurbaşkanınıza ve Başbakanınıza, sizin gibi bir dostumuzu gönderdikleri için teşekkürlerimizi iletin’ diyerek uğurlamıştır. Prof. Yalçıntaş’ın ‘Olağanüstü Arabulucu’luğuyla çözümlenen ‘İdam Krizi’ O’nun milletlerarası arenada da ne kadar etkili ve saygın bir yere sâhip olduğunun açık bir delilidir. Neticede 50’ye yakın idama mahkûm edilmiş ve cezaları kesinleşmiş Türk şoförlerinin hiç biri infaz edilmemiştir.

1998 yılında Fazilet Partisi’nin yaptırmış olduğu bir kamuoyu aştırmasında; ‘Halkın siyasette en çok görmek istediği akademisyen’ olarak öne çıkan Prof. Yalçıntaş, kendisine birçok parti tarafından yapılan teklifler arasında Fazilet Partisi’ni tercih ederek TBMM’ye İstanbul Milletvekili olarak girmiştir. Aynı yıl içinde Cumhurbaşkanlığına aday olan Nevzat Yalçıntaş, 2002 genel seçimlerinde AK Parti’den İstanbul milletvekili olarak TBMM’de yer almıştır. 2007 genel seçimlerinde ise kendi isteği ile milletvekili adayı olmamıştır.

AGlT (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilâtı) parlamentosunda Başkan Yardımcılığı görevini yürütmüş olan Yalçıntaş, halen merkezi Almanya’nın Bonn şehrinde bulunan Avrupa Müslümanlar Birliği (EMU) ve Hollanda’daki Roterdam Üniversitesi’nin Şeref Başkanıdır.

KUŞBAKIŞI

OSMANLI TÜRKÇESİ SÖZLÜĞÜ

Bilindiği üzere, dil, insanları bir araya getiren; ona millet olma özelliğini kazandıran en önemli unsurlardan biridir. Dil, sadece, aynı zaman diliminde yaşayan insanlar arasında anlaşmayı sağlayan bir vasıta olmayıp, aynı zamanda bir milletin geçmişi, hâli ve geleceği arasında köprü olma özelliği de taşımaktadır.

Sözlüğün bu önemli özelliği sebebiyle birçok sözlük hazırlanmıştır. Bu sözlüklerden bir kısmı, Prof. Dr. Ahmet Doğan’ın hazırladığı Osmanlı Türkçesi Sözlüğü’nden daha geniş kapsamlıdır. Ancak, bu sözlükte;  Türk Dili ve Edebiyatı ile Tarih bölümleri başta olmak üzere daha ziyâde sosyal bilimlerle ilgili Arapça ve Farsça kelimelere ağırlık verilmiştir. Diğer sahalarla ilgili kelimelere daha az yer verildiği gibi bunlarda tafsilâtlı açıklamalar da yapılmamıştır. Buna rağmen yaklaşık 40.000 kelimeyi ihtiva eden bu çalışma, belirtilen sahalar için el kitabı olma özelliği taşımaktadır.

2011 yılında, şamua kâğıda basılan sözlük, 13,5 X 19,5 santim ölçülerinde ve 1392 sayfadır.

AKÇAĞ BASIM YAYIM PAZARLAMA ANONİM ŞİRKETİ: Tuna Caddesi Nu: 8/1 Kızılay-Ankara

Telefon: 0.312-432 17 98  Belgegeçer: 0.312-432 28 52 www.akcag.com.tr  e-posta:akcag@akcag.com

DURUŞMALAR

Bilgeoğuz Yayınları tarafından 2010 yılında basılan kitap 120 sayfadır, tiyatro tarzında ve 2 bölümden oluşmaktadır.

Kitapta; hayatının önemli bir bölümünü, fikirleri ve yazdığı yazılar sebebiyle sanık sandalyesinde geçiren Necdet Sevinç’i hâkim kürsüsünde görüyoruz. ‘Mahşer mahkemesi’ de denilebilecek bir mahkeme kuruluyor. Mahkemede; Merzifonlu Kara Mustafa Paşa yargılanıyor ve İkinci Viyana Kuşatması olayları irdeleniyor. Oğuz Kağan mahkeme başkanı, Bilge Kağan ve Alpaslan Gazi mahkeme üyesi, Atilla ise savcıdır.

İkinci duruşmada ise Ankara Meydan Savaşı ele alınıyor. Tarihle ilgisi az olanların zevkle okuyacağı bir kitap.

BİLGEOĞUZ YAYINLARI: 0.212 – 527 33 66 bilgi@bilgeoguz.com.tr

AŞKLA DANS – TÜRKLER, TASAVVUF VE MUSİKÎ

Prof. Dr. Mim kemal Öke soruyor: ‘Medenileşmenin neresindeyiz?’ Bunca savaş, ölüm, cinnet, doğal âfet ve sosyal çatışmanın yaşandığı dünyamızda âdeta bir ‘kaygı çağı’ yaşıyoruz. Yani bırakın medenîleşmeyi, ‘Ne olacak bu dünyanın hali?’ moduna indirgendiğimiz bir umutsuzluk sarmış dünyamızı. Aşktan yoksun, hakikatten bîhaber, dünya telaşına dalmış, kazanmanın peşine düşmüşüz. Modernitenin 3 büyük sütunu olan bilim, endüstri ve siyaset felsefesinin bel verdiği bugünlerde, yazar; daha önce Latin Amerika ve Afrika halklarına yoğunlaşan serinin 3. ve son kitabıyla Türkleri ele alıyor. Bu tükenmişliğin karşısında insanın tabiatında var olan ruhî zekâsı ile savaşabileceğini iddia eden yazarımız, tasavvuf musikîmizin varlık felsefemizi bulmamızda yol haritası olacağını savunuyor. ‘Ne oldu bize?’ dediğimiz bir dönemeçte olan bizler modernleştik, yozlaştık ve mutasyona uğradık. Şimdi yıktığımız Allah-Âdem-Âlem tevhidini musikî ile yeniden kurmanın tam zamanı, iyileşmek ve gerçek benliğimize kavuşmak için buyurun Mim Kemâl’in sofrasına! İnsanlığını yitiren insanın ancak musikînin nağmelerinde çözüm bulabilecek olan gerçek kimliğini keşfedeceği, sofistike bir varlık olduğunun farkına varabileceğini hatırlatan bir çalışma bu! Uygarlıkların tarih sahnesindeki serüvenini tâkip ederken, Türk toplumunun kendini bu serencamda nereye oturttuğunu sorgulamanın zamanı gelmedi mi daha? 2012 yılında basılan kitap, 328 sayfa.

İLGİ KÜLTÜR SANAT: Çatalçeşme Sokağı Nu: 27/10 Cağaloğlu, İstanbul.

Telefon: 0.212-526 39 75 Belgegeçer: 0.212-526 3976 www.ilgikitap.com  e-posta:bilgi@ilgiyayinevi.com

SÜRGÜNDE YEŞEREN VATAN KIRIM

Bir trafik kazâsı sonrasında, genç yaşta ebedî âleme yolcu ettiğimiz Gazeteci Yazar Kemal Çapraz, 18 Mayıs 1944 tarihinde Stalin tarafından topyekün sürgüne gönderilen Kırım Türklerinin sürgün bölgelerinde gelişen vatan aşkını anlatıyor.

Kırım Türklerinin vatan sevgisi, sürgünde yeşertildi. Zaman zaman hikâye oldu çocuklara anlatıldı, zaman zaman türkü oldu dilden dile dolaştı. Bu türkü ‘Bizim Türkümüz’… Oya oya, dantel dantel örülen, nakış nakış süslenen türkümüz…” Güzelliği adıyla başlayıp yer yer şiir gibi bir üslupla devam eden bu eserin bir özelliği de Kırım’a giren ilk Türk gazetecisi Kemal Çapraz’ın kaleminden çıkmış olması… Kırım Türklerinin çektiği çileler, sıkıntılar; beslediği umutlar; olaylar karşısında yılmayan, yıkılmayan Türk’ün azmi hemen her sayfada karşımıza çıkıyor… Onlarla sevinip onlarla üzülüyor; onlarla gülüyor, onlarla birlikte dertleniyor ve Türklüğün geleceğine bir başka bakıyorsunuz.

2012 yılında basılan 166 sayfalık kitap, Ötüken Neşriyat’ın diğer kitapları gibi 12 X 19,5 santim ölçülerinde.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT: İstiklal Caddesi Ankara Han Nu: 65/3 Beyoğlu 34433 İstanbul.

Telefon: 0.212-251 03 50  www.atuken.com.tr  e-posta: otuken@otuken.com.tr

ESKİ YUNAN’DA MİT VE TRAGEDYA

Oresteia, Kral Oidipus, Philoktes ve daha fazlası… Bütün bu eserler tam anlamıyla ne anlatır okuyucusuna? Bu sorunun cevabını,  Jean-Pierre Vernant ve Pierre Vidal-Naquet tarafından kaleme alınan Eski Yunan’da Mit ve Tragedya isimli kitapta detaylı olarak açıklanıyor. 2 ciltten oluşan çalışmanın ilk cildinde, 5. yüzyıl tragedyasının geneli, metinlerle çağlarının politik ve sosyal kurumlarıyla olan diyalogları ve ilişkileri anlatılıyor. İlk bakışta birbirine benzemeyen incelemelerin derlemesi gibi görünen bu cilt, Louis Gernet öğretisi ışığında edebiyat sosyolojisinden tarihî antropolojiye kadar farklı disiplinlere yelken açıyor. İkinci ciltte ise konular 5. yüzyıldan çok fazla uzaklaşmadan veriliyor. Eski Yunan’da maske şekilleri, ‘Aşil’ diye bildiğimiz Aiskhylos’un geçmişi, şimdisi ve daha fazlası var. Mitoloji ve tragedya ile ilgilenenlere hitap eden kitap, 2012 yılında basılmış, 579 sayfa.

KABALCI YAYINEVİ: Gülbahar Mahallesi, Cemal Sâhir Sokağı Nu: 16 Çelik İş Merkezi D Blok Mecidiyeköy, İstanbul.

Tel: 0.212-34754 51 Belgegeçer: 0.212-347 54 64

e-posta: yayinevi@kabalci.com.tr  www.kabalci.com.tr

 

 

Anayasa Sivil Darbesi

 

Geçen hafta Edirne ve Tekirdağ’da Türkiye Kamu-Sen tarafından düzenlenmiş olan “Milli Anayasa” açık oturumlarına katıldık. Hala Anayasa üzerinde oynanan oyunu vatandaşlarımızın bir kısmı tam anlamış değil… Herkese görevler düşüyor. Malum vurdu kırdılı diziler, komik, düşündürücü ve insanları alay konusu yapan evlenme programları ve biraz da futbol maçları arasına toplum sıkıştırılmış ve uyuşturulmuştur. Ne olup bittiğinin tam farkında değil…

Toplantılarda Dr. Şenol Bal, Av. Özcan Pehlivanoğlu, Fahrettin Yokuş ve bendeniz konuşmacı olarak bulunduk. Bu vesile ile tarihi çevreyi tekrar görme imkânı da doğdu. Edirne’yi müdafaa eden yiğit asker Erzurumlu Şükrü Paşa’nın gayet güzel düzenlenmiş anıtmezarını, Balkan Şehitliğini ve askeri mevzileri ziyaret ettik. Şehitlerimizi ve Şükrü Paşa’yı rahmetle andık. Ayrıca Edirne Şehit Aileleri Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği’nin de misafiri olduk .

Çanakkale’yi ziyarete koşanların Edirne’yi de ziyaret ederek Balkan Savaşları hakkında bilgi sahibi olmaları gerekiyor. Vatan müdafaasının hangi imkânsızlıklar içinde nasıl şerefle yapıldığını görmek ve fark etmek yaşayanlar için ders niteliğindedir. Kararlılıkla müdafaa edilen vatan toprağı bugün adeta silah bile atılmadan teslime zorlanıyor.

Hayali AB üyeliği yolunda verilen tavizler, demokratikleşme adı altında Devletin altını oyma, egemenliği birileri ile paylaşma, mütekabiliyet esası olmadan yabancılara toprak satışı ve özelleştirmeler, milli ve üniter devleti yıpratma çalışmaları sürüyor. Demokrasi neredeyse teröre yenik düşürülecek. Teröriste özenen ve bende dağa çıkardım, teröriste de ağlarım diyebilen bir başbakan yardımcısı siyaseti kirletiyor. Türk milliyetçiliğine karşıyız diyebilen devlet adamlarımız var.

Toplantılarda ortaya çıktığı gibi; bugün yapılmak istenen anayasa değişikliği değildir. Yeni anayasa ile Türkiye tanınmaz hale getirilmek ve dönüştürülmek isteniyor. Yapılmak istenenin adını doğru koyalım. Yeni anayasa başkanlık ve eyalet sistemi, bölge kalkınma ajansları, yargılama dili, yerel yönetimler yasası ve etnik ırkçılık ile birlikte yürütülüyor. Türk düşmanlığında ASALA ve PKK ile yarışanlar var.

1982 Anayasasını bütünüyle koruyor değiliz; zaten defalarca değiştirilmiştir. Hala birbiri ile çelişen maddeler var. Metin, uzun ve ayrıntılıdır;  terim ve kavram bütünlüğü yeterli değildir. Yasalarda bulunması gerekenler anayasada olmayabilir. Ancak sorun bunlar değildir. Yapılmak istenen açıkça bir sivil darbedir. Bu darbede Kürtler değil; taşeron Kürtçüler ve Kürtçe ülkemize karşı kullanılmaktadır.

Anayasada etnik vurgu ve ideoloji olmamalıymış. Yani milli kimlik dışlanmalı diyor Türk’e karşı ırkçılık yapanlar. Türk, bütünüyle bir milletin ve milliyetin adıdır. Ne 1982 Anayasası ile, ne de 1923’de Cumhuriyetle ortaya çıkmıştır. Türk kimliği tarih, tarih olduğundan beri vardır. İdeolojisiz, idealsiz temel ilkeleri ve varlık gerekçeleri bulunmayan, kurucu unsura dayanmayan bir devlet olur mu? Bu şekilde bir bakkal dükkânı bile açılmaz!

Hedef milletleşmeden ülkeyi geriye boy, kabile, aşiret, etnik ve mezhep asabiyetine döndürmek; bütünü değil; parçayı kutsallaştırmaktır. İnsanları birbirine soğutmak ve ötekileştirmektir. Bazılarına imtiyaz tanınarak eşit vatandaşlık reddedilmektedir. “Ülkenin bölünmez bütünlük prensibi” farklılıkları ne dışlamadır; ne de bastırma… Aksi bir değerlendirme, bütün ciddi devletlerin anayasalarını da suçlamak olur. Anayasa marjinal bir takım grupların sesi olmak yolundadır.

Milletleşme süreci gelişmeden demokrasi hayat bulmaz. Etnik ırkçılığa ve teröre teslim olacak bir anayasa hazırlığı, demokratik olabilir mi? Bir ülkenin milli birlik ve bütünlüğünü tartışmaya açmaması hangi ülkede demokrasi ile çelişir? Vatandaşlar arasındaki farklılıkların anayasada yer alması bir eksikliğin giderilmesi midir? AİHM kararları bunların tam tersini söylüyor.

 

 

Dağa Meşruiyet Kazandırma

 

Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve onu yöneten hükümet, tarihimizde bir çok örneği olduğu gibi ihaneti affetme ve ödüllendirme yolunu seçti gibi gözüküyor.

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın BDP’li kadın milletvekiline atfen onun yerinde olsam “ben de dağa çıkardım” sözünün ardından Abdullah Öcalan’ın, bir vakitler namazında niyazında olduğunun açıklanması hangi amaca yöneliktir?

Ana dilde eğitim, özerklik yolunu açacağı söylenilen büyükşehir yasası, anayasa çalışmalarında verileceği belirtilen etnik ve bu etniklere ait kültürel haklar, dilde birliği sağlamaya matuf TRT ŞEŞ, ana dilde savunma hakkı, Barzani’ye gösterilen ilgi ve tümden kürt açılımı yetmedi şimdi aynı ağızlardan bölücü ve ayrılıkçı terörü haklı ve mağdur gösterecek anlama gelebilecek sözler…

Bu yetmezmiş gibi Türkiye’nin en büyük gazetesinin “mahşerin üç atlısı” gibi attığı “Üç Arkadaş” başlığı.

Bu üç arkadaştan biri olan Yakup İnce, Abdullah Öcalan’la ilgili bir pişmanlığını da şöyle anlatıyor: “Risale-i Nur talebesi Mustafa Yeşilyurt ağabey, bir gün bizi eve çaya çağırmıştı. Öcalan’da gelmek istedi. Keşke “sen okula git” demeseydim. Eğer o gün bizimle gelseydi, bu gün Öcalan’da Nurcu olacaktı”.

Bunun neresini düzelteyim. Bu açıklamalar ve bu açıklamaların medyadaki yer buluş tarzı, Türk Milleti üzerindeki psikolojik operasyonu çok net bir biçimde ortaya koyuyor.

Bir kere ayrılıkçı PKK hareketi; yerel bir hareket olmayıp, uluslararası güçlerin oluşturduğu strateji ve destekle oluşan, vede devam eden bir harekettir. Bölücübaşı dört duvar arasında olmasına rağmen ayrılıkçı terör, yurtiçi ve dışında bütün hızı ile günümüzde de bu nedenle sürmektedir.

Ayrıca Nur Cemaatinin ve PKK’nın ayrı ayrı gerekçelerle de  olsa Türkiye Cumhuriyeti, Mustafa Kemal ve Türk Silahlı Kuvvetleri ile düşmanlık boyutunda bir hesapları vardır.

Sadece namaz kılmak, dindar olmak ve işkenceye tabi olmak bu hesapları oluşturmamıştır. Yüzyıllara dayanan, iktidara sahip olmak ve Türk Milleti’ni yeryüzünden silmek, bu insanların gerçek amacıdır. Atatürk ve cumhuriyetin kuruluşu, bu hesaba mani olduğu için, bu düşmanlık dış güçlerin desteğiyle artarak devam etmiştir.

Türk Milleti; uzunca bir süredir kendisine karşı düşmanlıklar içeren bu davranışları devlet eliyle savuşturmak için, şehit kanlarıyla bezenen haysiyetli bir mücadele vermektedir.

Bu sebeble haini ve ihaneti; mağdur ve mazlum gösteren, hal ve hareketlerin Türk Milleti’nin bölücülükle mücadelesindeki şevkini kurmaya yönelik olduğunu düşünüyorum.

Yeryüzünde gelişmiş yada gelişmemiş hiç bir idari sistemde hainin ve ihanetin, bu derece meşrulaştırılmaya çalışıldığını göremezsiniz. Bunun istinası gelişmelere bakılırsa Türkiye gibi gözükmektedir.

Amerikalı tarihçi Justin McCarthy, Balkanların elimizden çıkışı süresince Batı’nın bize ve dünyaya yalan söylediğini ifade ederek kesin bir hüküm koyuyor “Batı Yalancıdır”

Şimdi yine birçok olayda olduğu Türk Milletine ve dünya kamuoyuna; uluslararası güçler ve yerli işbirlikçileri tarafından, ayrılıkçı terörü meşrulaştırma adına yalan söylenerek, kara bir propaganda yapılmaktadır.

Herkese şunu iyi bilmelidir ki; Türk Milleti kendisine karşı yürütülen operasyonları algılama yeteneğine sahiptir. Ne terörizmin siyasal kanadının dağa çıkışında haklılık vardır ne de namazında niyazında bir portrede bize sunulan binlerce kişinin katili bölücübaşının, mazur görülebilecek yanı vardır.

Türk Milleti; ihaneti af ve mazur görme yoluyla kabullendirme çabasında olanlara, Türk tarihinin ihanet konusundaki yanlışlarınıda bilerek ve vakit çok geç olmadan “net” cevabını vermelidir.

 

 

Kıyamet ve Alametleri

Yaratılan her şeyin, her varlığın bir sonu vardır. Nasıl ki, insan ve diğer canlıların hayatı ölümle son bulduğu gibi,dünya hayatı da Yüce Rabbimizin verdiği süre tamamlandıktan sonra, yine O’nun bilgisi dahilinde kıyametin kopmasıyla sona erecektir. Hiç ölmeyecek, yok olmayacak olan azamet ve ikram sahibi Allahu Teâlâ’dır. (Rahmân, 55/26-27)

Sözlükte “kalkmak, dikilmek, ayaklanmak” anlamlarına gelen kıyamet bir terim olarak, evrenin düzeninin bozulması, her şeyin alt üst edilerek yok olması, yok olan ve ölen şeylerin yeniden yaratılıp diriltilerek ayağa kalkması ve mahşere doğru yönelmesi demektir. Bu durumda kıyamet genel bir ölümden sonra genel bir dirilişi kapsamaktadır.(Diyanet İlmihali, C.I, 121)

Tarih boyunca insanlar kıyamet konusu ile yakından ilgilenmişler, özellikle kıyametin ne zaman kopacağı insanlar arasında büyük merak konusu olmuştur. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmuştur: “İnsan kıyamet günü ne zamanmış? diye sorar. İşte göz kamaştığı, ay tutulduğu, güneşle ay bir araya getirildiği zaman! O gün insan ‘kaçacak yer neresi?’ diyecektir. Hayır, hayır! (Kaçıp) sığınacak yer yoktur. O gün varıp durulacak yer, sadece Rabbinin huzurudur.”(Kıyâme, 75/6-12)

Yüce Allah, adaletinin tecelli etmesi,insanların yaptıklarının hesabını vermeleri, iyilik ve kötülüklerinin karşılığını görmeleri için ahiret hayatını yaratmıştır. Ahiret hayatının başlaması da ancak kıyametin kopmasıyla olacaktır.Kur’an-ı Kerim’de, kıyametin muhakkak gerçekleşeceği,onda hiçbir şüphenin bulunmadığı(Hac, 22/7) ve kıyametin yaklaştığı (Kamer, 54/1) haber verilmiş, fakat kıyametin zamanı bildirilmemiştir. Kıyametin zamanını Allah’tan başka kimse bilemez, buna peygamberler ve dört büyük melek de dahildir.

Kıyametin zamanı hakkındaki bilginin ancak Yüce Allah’a ait olduğu çeşitli ayetlerde ifade edilmiştir. Bunlardan bazıları şöyledir:“Kıyametin ne zaman kopacağı bilgisi şüphesiz yalnızca Allah katındadır…”(Lokmân, 31/34)“Sana kıyametin, ne zaman kopacağını soruyorlar. De ki: ‘Onun bilgisi ancak Rabbimin katındadır. Onu vaktinde ancak O (Allah) ortaya çıkaracaktır.”(A’râf, 7/187)Peygamber Efendimiz (s.a.s.) de, Cibrîl hadisi diye bilinen hadis-i şerifinde Cebrâil (a.s.)’ın kıyametin ne zaman kopacağına dair sorusuna,“Bu konuda kendisine soru sorulan, sorandan daha bilgili değildir”(Buharî, İman, 37) buyurarak kıyametin zamanı hakkında bilgisi olmadığını bildirmiştir.

Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde kıyametin ne zaman kopacağı bildirilmemiştir, ancak bir ayet-i kerimede, “Muhakkak onun alametleri gelmiştir”(Muhammed, 47/18) buyrularak kıyamet kopmadan önce meydana gelecek alametlere işaret edilmiştir.Hz. Peygamber (s.a.s.) de kıyamet gününe işaret eden bazı önemli hadiseler hakkında açıklamalarda bulunmuştur. Bunlar büyük ve küçük alametler olarak iki başlık altında ele alınmıştır.

Kıyametin küçük alametlerini şöyle özetlemek mümkündür:  Hz. Peygamber (s.a.s.)’in son peygamber olarak gönderilmesi, ilmin ortadan kalkıp din ve inanç hakkında bilgisizliğin artması, Allah rızası yerine maddî menfaatlere daha çok önem verilmesi, içkinin çokça içilmesi, zinanın açıktan yapılır olması, ehliyetsiz insanların söz sahibi olması, dünya malının bollaşmasıyla beraber kanaatsizlik ve nankörlüğün artması, zekât verecek fakirin bulunmaması, adam öldürme olaylarının ve kargaşanın artması. (Bkz. Buharî, Tefsîr, 79, Hudûd, 20, Fiten, 25; Tirmizî, Fiten, 34)

Kıyametin büyük alametlerini Peygamber Efendimiz (s.a.s.) şu hadis-i şeriflerinde bildirmiştir: “On alamet meydana gelmedikçe kıyamet kopmaz. Deccal’ın çıkışı, Hz. İsa’nın yeryüzüne inmesi, Ye’cuc ve Me’cucun çıkışı, Dâbbetü’l Arz’ın çıkışı, güneşin batıdan doğması, doğuda, batıda ve Arap yarım adasında meydana gelmek üzere yerin batışı, duman ve insanları mahşer yerine sürecek olan ve Aden çukurundan çıkan bir ateşin zuhuru.”(Müslim, Fiten, 39; İbnMâce, Fiten, 28)

Yukarıda izah edilmeye çalışıldığı üzere kıyamet mutlaka kopacaktır, onun zamanını ve gerçek mahiyetini ancak Yüce Allah bilmektedir. Bu hadisesinin biz insanları asıl ilgilendiren tarafı kıyametin ne zaman meydana geleceği değil, kıyamet koptuktan sonra başlayacak olan ahiret hayatında durumumuzun nasıl olacağıdır. Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’de bizleri şöyle uyarmaktadır: “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve herkes, yarın için önceden ne göndermiş olduğuna baksın…”﴾ Haşr, 59/18﴿Hz. Peygamber  (s.a.s.) de, “Kıyamet ne zaman kopacak?” diye soran birine, “Sen kıyamet için ne hazırladın?”(Müslim, Birrve’s-Sıla, 50) buyurarak, Müslüman için önemli olan şeyin kıyamet için hazırlanmak olduğunu vurgulamıştır. O halde; her an ölecekmiş gibi kulluk vazifelerimizi dikkatlice yerine getirmeli, ebedî hayat için gerektiği şekilde hazırlanmalıyız.

Biraz da Ankara

Bir tezhip ve minyatür ustasının sergisi için epeyi süredir Başkentteyim. Sanatçı ulusal ve uluslararası ödül ve sergileri olan bir öğretmen, müzehhibe ve resssam.
Açılışta Avrupa Birliği’nden Sorumlu Devlet Bakanı Yardımcısı Dr. Alaatttin Büyükkaya, Ali Coşkun, Ankara Milletvekili Ülker Güzel, Merkez Valisi Kasım Esen, Prodüktör Asaf Demirbaş, Yazarlar Ebubekir Eroğlu ve Mehmet Çetin ile Server Vakfı Başkanı, Ankara eski milletvekili Ersönmez Yarbay ve sanatseverler hazır bulundu. Tezhipteki hatlar, yarışmalarda iki defa Dünya Birincisi olan Hattat Adem Sakal’a aitti. Serhan Hanım bu hatların tezhibini yaptı.
Başkent Televizyonu sergiyi görüntüledi ve sanatçı Serhan Hanımı canlı yayına aldı. Kamu yayıncısı TRT, ata -dede sanatlarımıza gereken alakanın gösterilmediğini yıllardır iddia eden muhafazakar ve öteki medya organlarının işi gücü olduğundan sergi gündeme bile alınmadı!. AA hatır ve ısrarlı direniş karşısında tuşlara henüz vurabilen bir taze muhafazakar muhabiri hanımı serginin kapanışa yakın bir lütuf gibi göndermek zahmetine katıldı. Yüreğimden dua ettim; “İçinde islami, insani, medeni endişeleri olan bütün sanatçıların Allah yardımcısı , kamu hizmetinde bulunan insanlarımızın da Rabbim muini olsun”
YEŞİL GEÇ, KIRMIZI HIZLI GEÇ Mİ?
Ankara günlerimi değerlendirmem gerekti öyle de yaptım. Bir uçtan ötekine dolaştım başkenti. Hızlı bir değişim ve dönüşüm içinde . Her taraf gökdelen ve yeni açılan yol, cadde ve bulvarlarla bir inşaat alanı gibi. AVM’ler ise mantar gibi bitmiş her yanda. Dünya markaları AVM içinde yarışıyor. Gözle görülen bir zenginlik yaşanıyor. Trafik de onlarca yeni, pahalı ve son model araçlarla sıkışmış, nefes alamıyor. Bu zengin arabaları da artık kırmızı ışıkta “hızlı geç” denemesi yapıyorlar!. Yeşil geç, kırmızı hızlı geç olmuş Ankara’da. Siz eğer kırmızı da duruyorsanız size tepki gösteriliyor.
15 gün kadar kaldım Ankara’da. Bir defa olsun sinema, tiyatro, konser ve öteki etkinliklere gidemedim. Artık çoğu kapalı gişe. Devlet tiyatrolarında uzun kuyruklara girdim Hürrem Sultan’a, yahut bir başka programa, biletler bir hafta öncesinden satılmış. Ne balkonda, ne en arka sıralarda yer yok. Kültür hayatımız adına sevindim. AVM’lerdeki modern kitapçılar dolup dolup boşanıyor. Genelde tümü genç. Ancak gazete satışları o kadar değil. Adeta dondurulmuş bekliyor. Kredi kartı ile de satılan Milli Piyango bileti için de altın yılı diyebilirim Ankara’nın. Sokaktaki insanlar ya memur olmak istiyor, ya da piyango çıksın arzu ediyorlar. Sanki kendilerini böyle endekslemişler.
GENÇOSMANOĞLU “ADELET GEÇİKMEZ TEZ VERİLMELİ”
Artık İstanbul’da olsam da TRT’deki görevim dolayısıyla 32 yıllık bir Ankaralı sayılırım. Otobüs, dolmuş, metro ile bir baştan diğer uca gezdim. İnsanların konuştuğu husus işsizlik, rüşvet ve torpildi. Örnekleriyle anlatıyorlardı. Dostlarımı ziyaret ettim bu vesileyle. Bir arkadaşımın odasında Niyazi Yıldırım Gençosman’ın dizeleri asılıydı seramiğe yazılmış;
“Ekmek, su, aş geçikebilir/ Temele taş bulmak geçikebilir/ Devlete baş bulmak geçikebilir/ Adalet geçikmez tez verilmeli!”
Rahmetli Niyazi Y. Gençosmanoğlu ne güzel özetlemiş yıllar öncesinden, seneler sonrasına. Bir başka dostumun odasında kahve içtim Bakanlıklarda. O da ne? Ebu Müslim Horasani’den bir kelamı kibarı akrilik yağlı boya ile bir ressama tuval üzerine yazdırmış. Şöyle diyor Eba Müslim Horasani bu deyişinde;
“-Onlar şerrinden emin oldukları için, dostlarını kendilerinden uzak tuttular, düşmanlarını kazanmak için yakın tuttular. Yakın tuttukları düşmanları dost olmadı, ancak uzak tuttukları dostları düşman oldu. Herkes düşman safında toplanınca yıkılmaları mukadder oldu!”
Hiç birine bunu neden astınız, size zararı dokunmaz mı demedim, diyemedim. Hatta mutlu oldum böylesi aydın sorumluluğu olan bürokratlarımız adına, özgür düşünce adına, geleceğimiz adına.
OKUDUĞU KİTABI VEYA YAŞADIĞI MUHİTİ ÖZETLEYENE BURS
Server Vakfı’nın Çarşamba sohbetleri sürüyor. Üniversite kuracaktı Server Vakfı, ancak dondurmuşlar bu hizmeti. Hanımlara, gençlere ve aydınlara üç ayrı günde üç ayrı programla faaliyeti yoğunlaştırmışlar. Buna ek olarak da her hafta “bir kitap bir yazar” programı var. Ersönmez Yarbay ile sohbet ettik. Dedi ki ” Burs ve kredi hizmetlerimiz devam ediyor. Her burs alandan okuduğu bir kitabı veyahut yaşadığı şehri, aileyi, muhiti özetlemesini istiyoruz. Yoksa bursu bekliyor. Doktora ve master çalışmalarına da destek oluyoruz.”
Bu uygulama alkışlanır. Burs mükteseb bir hak değil. Hak edene verilmeli. Bazılarının birkaç yerden burs aldıklarını açıklayan vakıflarımız oldu. Burs hak edene, yarınını görebilene, üretene verilmeli. Keşke bütün sivil toplum kuruluşu örgütlerimiz böyle yapabilse. Türkçe bir sahife yazı yazamayan talebelerimiz var maalesef.
URFALI ŞAİR NABİ’Yİ HATIRLADINIZ MI?
Server Vakfı’nda o gece konuk Yunus Emre Enstitüsü Müdürü Rektör Prof. Dr. Ali Fuat Bilkan’dı ve Urfalı Şair nabi Üzerine konuştu. Şair Nabi mutlaka ve mutlaka gündemde tutulmalı yıl içinde. Önemli bir isim şair Nabi(1641-1712). 24 yaşında Urfa’dan İstanbul’a gidiyor. Saray ile ilişkiler kurmayı başarınca, Halep’e vali olan Baltacı Mehmet Paşa ile birlikte Suriye’ye gidiyor. Şiir ve müzik konusunda kendisini kabul ettiriyor. Devleti, toplumu ve hayatı eleştirebilen bir aydındır Şair Nabi. Hatta babasını bile. Ancak çözüm de üretiyor, alternatif geliştirebiliyor, hayat ile iç içe yaşayabilme özelliği gösteriyor. Dili yalın ve süssüz. Diyor ki “Bende yok sabr-ı sükun, sen de vefadan zerre/ İki yoktan ne çıkar, fikredelim bir kere!”
Amerika Müslümanlar Birliği bile Şair Nabi’nin eserlerini tercüme etmiş, üyelerine dağıtmış önemine binaen. Bunlardan biri de Şair Nabi’nin nasihati yani hayriyesidir. Sanatçı burada “İslamın beş temeli, Oruç bir rahmet sofrasıdır, Kabe yoluna git, malını muhtaçlardan esirgeme, misafire ikram et, yaptığın hayrı başa kakma, ilmi ehlinden öğren ve ilimle kendini donat, dilinde ve gönlünde Allah olsun, her gördüğüne istek duyma, rızkına kanaat et, söylediğin az manası çok olsun, huyca zengin ol, kimseye büyüklük taslama, edep insanın süsüdür, bir söyle iki dinle, kalbinde hileye yol verme, er kişi yalana tenezzül etmez”diyor.
OSMANLI SANATÇININ HAMİSİYDİ
Şair Nabi’nin şiirleri iddiaya göre minareden bile okunarak halkı duyuruluyor. Padişah ile birlikte hacc’a gitmiş Şair Nabi. Prof. Dr. Ali Fuat Bilkan Şair Nabi’yi öyle güzel anlattı ki, çoğu konuk hemen araştırmaya başladı sanatçıyı. Notlarıma göre Prof. Dr. Bilkan’ın anlattıkları şöyle; “17. Yüzyılda yaşayan Şeyhülislam Yahya (meyhaneye gel, ne nisa var ve ne de fitne) diyor.  Şeyhülislam Bahai de sembolik olarak meyhaneden bahsedebiliyor. O günün aydınları entelektüel vicdan sahibi insanlardır. Urfalı Şair Nabi herkesi ve her şeyi eleştiri konusu yapabiliyor. Şair Nabi bugün için Mehmet Akif’te yaşıyor. Tenkid var olanı geliştirmektir. Nabi köhne camilere cemaatin gelmediğine dikkat çekiyor mesela. Bir başka deyişinde (Alır tohumu yerler, bitmedi derler. Hekim olma, çiftçi olma ama amelini poliçelendir.) Prof. Dr. Sabri Ülgener bile çalışmalarında poliçeden bahsettiği için Şair Nabi’ye müracaat ediyor. “
Rektör Prof. Dr. Ali Fuat Bilkan’ın dikkat çektiği hususlar da şöyle  ” Günümüzde sanata, fikir üretene yatırım yok. İyi bir sinemacımız yetiştirilmedi. Oysa hamilik sistemi Osmanlı Cihan Devleti’nde vardı. Hattatların elinin şirazesi bozulmasın diye onlara eşya bile taşıttırmazlardı. Maalesef kafası çok iyi çalışanları mühendis, doktor, hukukçu yaptık, sanatçı yapmadık. Devletimizdeki debdebeli, şaşaalı hayat da ne oluyor?!”
TOPLUMUN “MESULİYET AHLAKI” ÜZERİNDE OLMASI
“Bir direnç hattı” olma özelliği olduğunu savunan ve ülkenin iki temel sorunu terör ve Anayasa bulunduğunu açıklayan Server Vakfı’nın Edebiyat Ortamı adlı bir dergisi ve kitap yayınları var. İlkesi ise karanlığa küfretmektense, kalkıp bir mum yakmaktan ibaret Server Vakfı’nın. Etkinlikleri bir demokrasi ortamında gerçekleşiyor. Konuklarından Prof. Dr. Gökhan Çapoğlu “Türkiye şu anda emperyalizmin taşeronluğunu yapıyor. Dünyada 22 devletin sınırları değişecek. Darbelerin meşruiyeti için psikolojik ortamı NATO hazırlar. Siz Amerika’yı yargılayabiliyor musunuz?” derken, Yazar Hüsnü Aktaş “İstişare aynı fikirlilerle olmaz. Farklı fikirlilerle yapılır. Kadrolu müşavirlerle değil. Adalet çok geri planda kalmış ve adalet ulus devletler eliyle çiğnenmiştir. Oysa İslam toplumu mesuliyet ahlakı üzerine kurulmuştur.” diyebiliyor.
Server Vakfı’nın etkinliklerinde Haydar Altıntaş “Siyaset devşirme insan buldu, kulvar ve kimlik değişimi reel politik olarak değerlendirildi”, Doçent. Dr. Münir Dedeoğlu da ” Bazı ülkeler bilgiyi güç olarak kullanıyor, bu çağın deccalı zihni tutuculuktur” derken, Hilmi Yavuz da “Muhafazakar sanat yerine İslam estetiği diyebiliriz. Medeniyetlerin kaynağı da dinlerdir. İslam dininin ürettiği de medeniyettir. Kültürü ise etnisiteler oluşturur” biçiminde konuşmuş. Prof. Dr. Mustafa Kamalak da “Yatırım, işsizlik, gelir dağılı, sosyal adalet, terör, dış ticaret açığı, insan hakları ihlalleri konusunda bir şeyler yapıldı da Anayasa mı engelledi ?” diye sorabiliyor.
TÜRKİYE’DE DOĞRU DÜŞÜNMEK MÜMKÜN MÜ?
Birlik Vakfı ziyaretimde de muhabbetimiz koyulaştı doğrusu Kızılay’da. Daha önce telefonlara çıkmayacak derecede şımaran bay bürokrasi artık konuşmaya  başlamış. Ünsal Ban, Mehmet Cahit Turan, Mehmet Üzer görüşlerini açıklamış, Dr. Necmettin Türinay, Cihan Yamakoğlu, Prof. Dr. Muammer Yaylalı bir sonraki aydınlar sıralamada. Platinli yılını yaşayan eski bürokrat ve Yazar Rasim Özdenören de 2013’te “Türkiye’de Doğru Düşünmek Mümkün mü?” diyecek. Haydi bakalım!
Heyecanla bekleyeceğiz o günü!.. Artık yedi güzel adam değil, onyedi, belki yüz onyedi, bin onyedi güzel adama ihtiyacımız var.

Türk – Kürt Kardeş

0

Sn. Arslan Bulut’un aşağıya aldığım satırları, özellikle gençler tarafından tekrar tekrar okunmalı.  Bu topraklara dün gelmediğimiz gerçeği zihinlere kazınmalı. Böylece Türk’ü  Kürt kardeşiyle kapıştırmak isteyenlerin hayalleri kursaklarında kalmalı. Zaten hep kalmaya mahkûm ya.

Bütün iç – dış çaba, gayret ve kışkırtmalara rağmen, Türk – Kürt çatışmasını çıkaramadılar. İnşallah buna asla fırsat bulamıyacaklar. Çünkü aynı kökün dalları, aynı milletin çocukları, aynı dinin mensuplarıyız. “Muhakkak ki, ancak inananlar  kardeştir.” (Hucurat: 10) seddini asla bu asîl, bu mübarek milletin çocuklarına aştıramıyacaklar:

X

“İTÜ’lü Prof. Timuçin Binder, Anadolu’nun 1071 sonrasında Türkleştiği savına karşı çıkıyor. Anadolu’nun 1071’den sonra Türkleştiği iddiası gerçekten (tam olarak) doğru değildir. Çünkü Türkler 40 bin yıl denilemese bile en az 8 bin yıldır. Anadolu’dadır.

“Oğuzlar’ın göçünden önce İskitler, Kimmerler, Peçenekler, Kumanlar Anadolu’da yerleşik hayata geçmişlerdir…Hakkari – Bişkek Kaya Resimleri benzerliği de Orta Asya Türkleri ile Türkiye Türkleri arasında en az 8 bin yıllık birlikteliğin fotoğrafıdır….

“Orta Asya’dan gelenlerin…saf  Türkler olduğunu, Anadolu’ya vurdukları 24 Oğuz boyunun damgaları ve halen yaşıyan isimleri ile biliyoruz. Üstelik 13. Asırda Süryani tarihçi Mihael, göçleri anlatırken: ‘Yeryüzü Türkleri taşımaya yetmiyordu.’ Der.

“Bugün de ezici çoğunlukturlar. Türklüğün…aynı zamanda bir kültürel kimlik olduğu doğrudur. Öyle ki, başlangıçta Türklük, Kök Tengri’ye (Gök Tanrı’ya) inananların ortak adı idi. Sonradan etnosun adı haline geldi. Tabii bu binlerce yıl önce cereyan etti.

“Türkiye Türkleri, ağırlıklı olarak Azerbaycan, İran ve Türkmenistan Türkleri ile ortak kan bağına sahiptir. Çünkü hepsi Oğuz kökenlidir…

“Türklerle en çok karışan Kürtler’in, İranlılardan ve Yunanlılardan bile uzak sayılmasının da hiçbir bilimsel temeli yoktur. Bölücü emellere uydurma bilimsel veri üretmek anlamını taşır. Üstelik Kürtlerin büyük kısmı zaten Kürtleşmiş Türkmenlerdir.

“(Başbakanlık Arşivi’nde ‘Türkman-ı Ekrat’ / Kürt Türkmenleri,’ Ekrat-ı Türkman’ / Türk Kürtleri tabirlerinin geçmesi çok düşündürücüdür.)

“(Osmanlı Devleti’ni kuran Osmanlılar’ın içinden çıktığı bir aşiret olan) Karakeçililer gibi! Karakeçililer (Oğuzların) Kayı boyundan (olup bugün Kürtleşerek Türkçeyi konuşamaz olmuşlar)dır.”

Necdet Bayraktaroğlu Hakkında

 

Necdet Bayraktaroğlu kadim dostum değerli arkadaşım ve meslektaşımdır.
Necdet Bayraktaroğlu Askeri Hâkim Albay olarak uzun yıllar değişik yerlerde çok önemli görevlerde bulunmuştur.

Bayraktaroğlu emekli olduktan sonra Türk Tarihini araştırarak ve tespitlerini kaleme aldığı “TARİHİMİZDEKİ MUHTEŞEM MEKTUPLAR” kitabını Türk Milletine armağan etmiştir.

ŞEYH EDEBALİ diyor ki;

“Geçmişini iyi bil ki geleceğe sağlam basasın” Bayraktaroğlu bu kitabını hazırlarken Türk tarihinde uzun bir yolculuk yapmış Metehan’dan Atatürk’e kadar tarihte yabancıların padişahlara yazdığı mektuplar, bu mektuplara verilen cevaplar. Padişahların vezirlerine, şehzadelerine yazdıkları mektuplar onların verdikleri cevaplar çok akıcı bir üslupla kaleme alınmıştır.

İstiklal Savaşında Atatürk’ün mektupları, tarihi bir belge olarak okunması gereken mektuplar olduğunu belirtmek isterim.

Kitaplar bir milletin kültür değerlerini geçmişten bu güne taşıyan varlıklar olup milletlerin ilim ve fikir dünyasına açılan kapılardır.

Kaynağını milletin tarihinden alan neslin milli şuuru daima canlı ve uyanık olur.

Bir milletin ilim ve kültür hazineleri nesillere aktarılmalıdır. Bu katkı, milli dayanışma birlik ve beraberliği sağlar. Gelecek nesiller milli şuurla beslenmeli ve tarihini iyi bilmelidir. Ondan kuvvet alarak geleceğe taşımalıdır.

İşte Bayraktaroğlu bu hizmeti yaparak tarihe ışık tutmuştur. Kendisini tebrik ediyor ve daha nice çalışmalar yapmasını arzu ediyorum.

Bayraktaroğlu’na uluşmak için: 0532 432 69 32 telefonu mutlaka arayınız.

 

 

 

 

Serbest Kıyafet Vakası – I

0

 

“Kardeşiyle sokaklarda hep bir örnek giydirilen
Sen nasıl sevmezsin eşitliği
Yürürken düşen çoraplarını aynı hizaya getirmek için
Annen değil miydi önünde diz çöken”

Sunay AKIN

 

Eskiden siyah önlük vardı renk ve şekil çeşitliliklerini örten. Eskiden siyah önlük vardı gelir dağılımındaki uçurumları setreden.

Kara önlük vardı eskiden, kara delikler gibi Doğu – Batı, Kuzey – Güney, İç – Dış; varsayılan tüm farklılıkları emen.

Eskiden siyah önlük vardı ve beyaz yaka. Olsa olsa temizliği, parlaklığı ve mümkünse önlüğün üst cebinde üçgen katlı beyaz mendildi tüm fiyaka.

Biz o önlüğün altında dinimizi, mezhebimizi, meşrebimizi, cinsiyetimizi, dilimizi, kimliğimizi, kimsesizliğimizi, zenginliğimizi, yoksulluğumuzu, öksüzlüğümüzü gizler mutlu bireyler olurduk.

Tek tip değildik, aynı idik. Hayallerimiz, koşturmalarımız ve kaderimiz ayrıydı ama yüreklerimiz aynıydı. Azı paylaşmamız, yerli malı kutlamamız, ortak sevincimiz ve kederimiz ve de öğretmenlerimiz aynıydı.

Örtmenim” dediklerimiz açık alınlı, gözlüklü, siyah çantalı ve heyecanlı ve dahi meslek aşkıyla, öğrenci sevgisiyle dolu adamlardı. Veyahut ne uzun ne de kısa saçlı, ama otoriter, ama ağırbaşlı, bilgili ve görgülü kadınlardı.

Ne de olsa Türk Öğretmeni. “Muallimler ! Yeni nesli, Cumhuriyetin fedakâr muallim ve mürebbileri, sizler yetiştireceksiniz. Yeni nesil sizin eseriniz olacaktır.” sözünün bir ağırlığı vardı o zaman. Hani İbrahim Sadri‘nin “Eskiden soframıza kuşlar konardı” diye tarif ettiği iklim. İmdi o kuşların konduğu sofradaki son kırıntıların üzerine basıyorlar.

Şimdilerde çorbamızı, lambamızı ve odamızı ayırıyorlar. Lahmacunla brokoliyi, yer sofrasıyla Amerikan barını, Keloğlan‘la Johnny Bravo‘yu dövüştürecekler.

Zengin zenginliğini bilecek, fakir fakirliğini. Yeni ‘Cinnet Mustatili‘ kitapları basılacak. Bolca televizyon haberi ve bolca cinnet seansı. Psikiyatristler çok ekmek yiyecek.

Amerika‘da öğrenci mi, sivil mi ne idüğü belirsiz bir tip geldi ve 20‘si öğrenci 27 kişiyi katletti. Kıskanmayacağız, çalışacağız; bizim de olacak. Okullar podyum‘a, öğretmenler bodyguard‘a, idareciler business manager‘e dönüşecek.

Yeni çeteler, yeni guruplaşmalar, yeni yaralar ve eski kabukların yeniden soyulması.. Bu yeniliklerle eskiyi çok ararız.

Yok; savaşa hazırlanacaksak, ülke işgallerinde yaşanacak acılar için egzersiz yapılacaksa o başka.

Kıyafeti serbest bıraktığımız iyi oldu. Artık doğa kanununa tâbiyiz. Güçlü olan zayıfı yesin. Yeter ki 2174‘e dek Başbaşkan hazretlerimiz ve yeni cemahiriyemizin müsteşar terzisi, beka davamız olan eğitimin eğitimden anlamayan işletmecisi başımızdan eksilmesin.

Serbest kıyafetten sonra greko-romen kıyafete de geçilecek mi?

 

 

Toplumsal Sosyal Sorumluluk

0

 

Herkese Merhaba… Herkese Merhaba… Herkese Merhaba…
Ülkemizde yürütülen kurumsal sosyal sorumluluk projelerini incelediğimizde genelde kurum çalışanlarından ziyade topluma yönelik projelerle karşılaşıyoruz.
Bu projelerin topluma fayda sağlamanın yanı sıra, kurum isminin akılda kalıcılığını artırarak, kurumun tanınırlığına da hizmet ettiğini görüyoruz.
Dünyaya baktığınızda Kurumsal Sosyal Sorumluluğun bir standardı olduğunu görürsünüz.

SA 8000, WRAP, ETI Base Code gibi sosyal sorumluluk standartları daha çok kuruluşların çalışanlarına karşı sorumluluklarını yerine getirip getirmediğini sorgular.

Social Accountabiliy (SA 8000) Standardı, bir kuruluşta sağlık ve güvenlik koşullarının tesis edildiğini; çalışanların yaşlarının çalışmaya uygun olduğunu ve zorla çalıştırmanın yapılmadığını; adaletli disiplin uygulamalarını, ırk, cinsiyet, din vb sosyal ayrımcılığa konu uygulamaların bulunmadığını; ücretlendirmede farklılık gözetilmediğini ve yeterli ücret ödendiğini; çalışma ve mesai saatlerine uygun çalışıldığını; örgütlenme ve toplu sözleşme hakkının sağlandığını sistemli olarak güvence altına alır. Bu konuların yönetilmesi için kuruluştan politika ve yönetim sistemi bekler.

Kurumsal sosyal sorumluluk kapsamında topluma yönelik projeler yürüten kurumların, SA 8000 Standardı şartlarını tam olarak karşılayacaklarının garantisi yoktur. Ancak paydaşlarından biri olan topluma karşı duyarlı olan bu kuruluşların, kendi içlerinde çalışanlarına karşı da duyarlı olmaları beklenir.

Araştırdığınızda ülkemizde bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az sayıda firmanın SA 8000 Standardı’na sahip olduğunu görebilirsiniz.

Standardın kuruma sağlayacağı faydalar nelerdir derseniz, bu standart yürürlükteki yasaların eksik bıraktığı yönlerine karşı sosyal sorumluluğu güvence altına aldığını, bunun firmanın imajını güçlendirmekle birlikte uluslararası alanda firmanın kredibilitesini artırdığını ve her şeyden önemlisi çalışanların uzun süreli istihdamı ile yeni işgücü yetiştirme sürecinden tasarruf edilmesine olanak sağladığını görebilirsiniz.

SA 8000 kurumlarda çalışma koşullarının etik düzenlemeleri için 9 temel konuyla ilgili gereklilikleri ortaya koyar: Çocuk çalıştırma, zorla çalıştırma, İş Sağlığı ve Güvenliği, Örgütlenme Özgürlüğü, ve Toplu Sözleşme Hakkı, Ayrımcılık, Disiplin Uygulamaları, Çalışma Saatleri, Ücretlendirme, Yönetim Sistemi.

Niçin mi anlattım bunları sevgili okur. Elbette Toplumsal Sosyal Sorumluluk projeleri önemli. Ancak ondan daha önemli bir ayrıntıyı da atlamadan toplumsal sosyal sorumluluk projelerini hayata geçirmeliyiz diye düşünüyorum. O da Kurumsal Sosyal Sorumluluk.

Benim canım ülkemde olduğu gibi, kurumsal sosyal sorumluluk ile toplumsal sosyal sorumluluk projelerini birbirine karıştırmamak ve gerekli sorumlulukları tam olarak, hakkıyla üzerimize alınmamız gerekiyor.

Büyük büyük kurumların reklamlarla boy boy toplumsal sosyal sorumluluk projelerini duyurmaktan öte, önce kurumsal sosyal sorumluluklarının farkına varıp, dünyada insana dair uygulanan kriterleri birbir yerine getirmelerini beklediğimizi hepimiz adına ifade etmek istedim.

Anlayana sivrisinek saz, anlamayana “Her Şeye Maydanoz”unuzun davulu az bilirsiniz sevgili okur. Güm be de güm güm güm güm.  Hal böyle olunca siz yazdıklarımı düşünedurun, ben bu hafta da müsaadenizi istiyorum. Yeniden görüşünceye kadar en çok beni özleyin. En çok beni özleyin… Hatta bir tek beni özleyin… Özleyin…