24.8 C
Kocaeli
Cumartesi, Ağustos 8, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1035

Turizmin Gelişimi

0

Dünyanın oluşumundan bu yana turizm hep vardı…

Nasıl mı?

Ticaretle başlayan seyahat etme zorunluluğu tüccarların ve kervanların konaklayabileceği “Güvenli han – hamam” yapımını geliştirmiştir. Bu gelişme daha sonraları, zengin ve gösterişli “Kervansarayları” insanlığın hizmetine sunmuştur.

Kervansaraylarda sadece konaklamayla yetinilmemiş “Eğlence ve yemek” sektörünün gelişmesi sağlanmıştır. Seyahat eden insanların özgürce ve güvenle konaklamaları sağlanınca, ticaretle birlikte kültür turizmi gelişmeye başlamıştır.

Tarihte karşılaştığımız yüzlerce ünlü filozof ve kâşiflerin bu tür seyahatleri mevcuttur. Yazdıkları kitaplardan binlerce yıldır yararlanmaktayız.

Kocaeli’mizin şirin ilçesi olan Gölcük’te Gölcük Belediyesi özverili çalışmasıyla tarihin toprakaltından kurtarılıp, başarılı bir restorasyonla gün yüzüne çıkartılarak turizme kazandırılmıştır. Gölcük Kervansaray’ı şuan kültür merkezi olarak kullanımda…

Görmediyseniz ilk fırsatta ziyaret etmenizi önemle tavsiye ederim.

Kocaeli’miz, asırlardır jeolojik konumundan dolayı birçok devlete ev sahipliği yapmıştır. Bu yüzden toprak altında kalmış çok değerli tarihi kanıtlar müze Müdürlüğü, İl Kültür-Turizm Müdürlüğü ve belediyelerimizin sonsuz gayretleriyle tekrar turizme kazandırılmaya çalışılmaktadır. Bu konuda sivil toplum kuruluşlarının desteği ve gayretleri yadsınamaz.

Meydana çıkacak bu tarihi eserler kültür turizmiyle birlikte iç ve dış turizmini de harekete geçirecektir. Böylelikle ilimizdeki ticari potansiyel ve otellerimizin doluluk oranları sürekli yükselecektir.

Böylece iş istihdamı sorunu ortaya çıkacağından şimdiden Kocaeli Üniversite’mize bu konuda da büyük görev düşmektedir.

İlimizdeki mevcut turizm yatırımlarının eğitimli personel sıkıntısı gerçekten had safhadadır.

Gelecek yazımda ilimize yapılacak turizm yatırımları ve bunların getireceği sıkıntıları sizlerle paylaşacağım.

Laiklik ve Biz – 1

0

Laiklik dinlere ve dindarlara saygıdır.

Avrupa’da bu böyle anlaşılmış

Böyle uygulanmış

Böyle de uygulanmaktadır.

Laiklik bir din değildir.

Dinin alternatifi de değildir.

Allah’u Teâlâ’nın Hz. İsa(as)’a indirdiği İncil ayetleri zamanında ve yeterince korunamadığı için zaman içerisinde kaybolmuştur.

Hıristiyan din adamları akıllarında kalanlara kendi görüş ve düşüncelerini de ilave ederek onları nesilden nesile aktarmışlardır.

İlerleyen zamanlarda birbiriyle çelişen yüzlerce İncil yazılmıştır.

Nihayet İznik konsilinde bu İnciller

Matta, Markos, Luka ve Yuhanna olmak üzere dörde indirilmiştir.

Hıristiyan âlemi 1789 Fransız ihtilaline kadar kiliseyi de devleti de bu kurallara göre yönetmişlerdir.

İncil’e uymayan her düşünce,  yenilik ve bilimsel kurallar kilise tarafından yasaklanmıştır.

Toplum, düşünürler ve bilim adamları büyük bir baskı altında idiler.

Hatta bazen din adamları da bu baskıya karşı çıkıyor, isyan ediyorlardı.

Martin Luther bunların en tanınmışıdır.

Kiliseyi protesto ettiği için Hıristiyan dünyasında Protestanlık mezhebinin doğmasına sebep olmuştur.

Bilim adamları da büyük bir baskı altındaydılar.

Galile dünya dönüyor diyordu, fakat bu bilgi muharref İncillerde yoktu.

Galile kiliseyle ters düşüyor idam cezasına mahkûm oluyordu.

 Giyotin ile cezanın infazına karar veriliyordu.

Dostları araya giriyor Gaile’yi bu düşüncesinden vazgeçirmeye çalışıyorlardı.

Galile son kez çıkarıldığı mahkemede iddiasından vazgeçmiş görüntüsü verdiği için kafasını giyotine kaptırmaktan kurtarıyordu.

Çıkarken şunları söylüyordu;

“Ben dünya dönmüyor desem bile dünya dönüyor.”

Diyeceksiniz ki bunların laiklikle ne ilgisi var.

İslam dünyası ilmin, sanat ve edebiyatın zirvesinde idi.

Demek ki sıkıntı dinde değil insanlarda idi

Anlaşıldı ki kilisenin bu kafa yapısıyla hiçbir konuda ilerleme sağlanamayacak

Aydınlar ve halk bilimin ve ilerlemenin önündeki engeli (kiliseyi) devlet yönetiminden uzaklaştırmak istediler.

Kilise sadece din işleri ile uğraşmalı devlet yönetimine karışmamalıydı.

Çünkü kilise her türlü yeniliğin ilerlemenin önünde bir engeldi ve bu engel aşılmalıydı.

İşte Fransız ihtilali ile bu engel aşıldı.

Kilisenin faaliyetleri din ile sınırlandırıldı.

Devlet kilise (din) den bağımsız hale getirildi.

Böylece LAİKLİK kavramı halkın ve aydınların gündemine girmiş oldu.

Şunu da unutmamak gerekir ki

Avrupa’da hiçbir zaman yönetim ve aydınlar bundan sonra halkın dini değerleriyle çatışmadı.

Avrupa’da bu sayede Rönesans ve reformlar yapıldı.

Sanayi devrimini gerçekleştirildi.

İlerledi, kalkındı, gelişti ve zenginleşti.

Kilise devlet yönetimine müdahale etmediği gibi devlette kiliseye engel ve yasak koymadı.

Yöneticiler de bu ayinlere katılarak inançlarının gereğini yerine getirmeye çalıştılar.

Avrupa’da laiklik çıkışı itibariyle dine karşıymış gibi görünse de,

Dine değil kilisenin despotizmine karşı bir hareketti.

Laiklik dinlere ve dindarlara saygıdır.

Avrupa’da bu böyle anlaşılmış

Böyle uygulanmış

Böyle de uygulanmaktadır.

Laiklik bir din değildir.

Dinin alternatifi de değildir.

Dinin alternatifi ateistliktir.

Laiklik bir anlayış, uygulama biçimi bir yönetim felsefesidir.

Doğru uygulandığı takdirde inanç sahiplerini rahatsız etmeyecek bir sistemdir.

Doğru anlamak, doğru uygulamak için çok önemlidir.

Avrupa’nın 1789 da hallettiği bir meseleyi

Biz 2012’yi bitirirken hala halledemedik

                                                                            Devam edecek

Önemli Bir Çevre Sorunu Kaynağı Evsel Atıklar ve Kocaeli Atık Su Arıtma Tesislerimiz

İzmit Körfezi, 1965-70 lere kadar yeşili, mavisi, denizindeki canlıları ile ülkemizin değil dünyanın doğal güzellik ve zenginlikleriyle harika bir bölgesidir. Denizindeki balık çeşitleri ile büyük bir zenginliğe sahip olup tarihindeki eski adı ASTAKOZ’un, Körfezimizde yaşayan iri astakozlardan alındığı rivayet edilir.Ama özellikle  1965 lerde yapılmaya başlayan Petkim-Tüpraş ile gelen sanayileşme ve bunların getirdiği hızlı bir nüfus artışı bölgenin bu özelliğini bozmaya başlamıştır.1975 lerden-80 lere giderken sanayi kuruluşlarının arıtılmadan verilen atıkları, hızla artan nüfusun arıtılmadan çevreye ve denize verilen evsel atıkları doğal temizlenebilmenin sınırını aşmış ve Körfez  pis kokusu ile içinde canlı yaşayamayacak duruma gelmiş olup dehşet bir çevre kirliliği örneğine dönüşmüştü.

Bu önemli çevre kirliliğine karşı yönetimler çareler arayıp çözüm yolları bulmaya çalışmışlardır. Bu konudaki ilk önemli proje ‘İzmit Çevre Entegre Projesi’ (İÇEP) adı verilen çalışmadır. Bu çalışma gereği KIRKİKİEVLER atık su arıtma tesisi planlanmıştır. Bu tesis İzmit’in doğusundaki sanayi kuruluşlarının ve bu bölgelerdeki evsel atıkların arıtılması için yapılmıştır. 1996 yılında devreye alınmıştır. Karbon giderimine dayalı evsel ve endüstriyel atık su arıtma tesisi olarak çalışmaktadır. Bu tesis 2012 yılında bir revizyon projesiyle ileri biyolojik arıtma ( azot ve fosfor giderimi yapabilen ) tesisine dönüştürülerek çalışmaya devam etmektedir.

Bu arada bölgemiz 27 Ağustos 1999 Kocaeli-Gölcük depremini geçirmiştir. Bu deprem bölge insanına derin acılar yaşatması yanında Körfez denizi dibinde önemli bir doğal temizliğe de sebep olduğu bilinir.

İÇEP projesi, daha sonra İzmit Körfezi’nin atıklardan arındırılması projesi adıyla beş adet tesis yapılmasına dönüşmüştür. Önce KULLAR ATIK SU ARITMA TESİSİ yapılmıştır. Bu tesisimizin, çalışma sisteminin de etkisiyle de  çevreye verdiği aşırı koku, 2010 yılında koku giderme sistemi  eklenerek düzeltilmiş ve hizmetine devam etmektedir. 2003 yılında atık su alımına başlayan tesis Kullar-Köseköy-Yuvacık-Arslanbey-Suadiye-Alikahya-Uzunçiftlik ve İzmit’in doğu yerleşim yerlerinin atık sularını işlemektedir. Bu sene buna  Adapazarı sistemine bağlı olan Maşukiye-Hikmetiye dahil Sapanca gölünün batı bölgesindeki yerleşim yerlerinin atık suları da  eklenmiştir.

Karamürsel Atık Su Arıtma Tesisi 2002 yılında bitirilip 2004 de atık suları almaya başlayan bu tesisimiz Ulaşlı-Ereğli-Karamürsel bölgelerinin evsel atıklarını arıtmak üzere çalışmaktadır. Azot giderimli bir tesisdir.

Körfez Atık Su Arıtma Tesisi 2003 tarihinde yapımı tamamlanmış 2004 Temmuz’undan itibaren atık su almaya başlamıştır. Körfez, Derince bölgesi yerleşim yerleri atık sularını arıtmaktadır.2012 yılında Hereke bölgesinin evsel atık suları da bu tesise verilmeye başlanmıştır.

Yeniköy Atık Su Arıtma Tesisi, 2001 de inşaatı başlayan bu tesis 2004 de tamamlanmıştır. Bahçecik, Yeniköy, İhsaniye, Gölcük, Değirmendere yerleşimindeki evsel atık sularını 2004’den beri arıtan bu tesis de  azot giderimli bir tesistir.Bu dört tesis 2012 de revizyon edilerek fosfor giderimi dahil ileri biyolojik arıtma tesisi haline getirilerek hizmetini sürdürecektir.

Plajyolu Atık Su Arıtma Tesisi: İnşaatı ilk önce başlayan bu tesis (1988),1993 yılında tamamlanmış ama kolektör bağlantısı yapılamadığı için ancak 1998 yılında devreye alınabilmiştir.1999 depreminde ağır hasar görmüştür.Yeniden tamir edilerek 2001 de tekrar devreye alınmıştır.Yalnız azot giderimi sistemiyle çalışırken 2008 yılında önemli bir revizyondan geçirilerek azot ve fosfor da gideren sistemle çalışmaktadır. Derince ve İzmit merkezinin evsel atıklarını arıtmaktadır.

Seka Arıtma Tesisi: 2005’de çalışmaya başlamıştır. 2009 yılında Plajyolu tesisi devreye alındıktan sonra, endüstriyel atık su tesisi olduğu için devreden çıkarılmış, ileri biyolojik arıtma tesisine dönüşmesi yönünde projelendirilerek, plaj yoluna yedek tesis olarak bekletilmektedir.

Dilovası Atık Su Arıtması: Dilovası yerleşiminden kaynaklanan evsel atık sular, 2010’dan bu yana organize sanayi bölgesinin yaptırdığı atık su tesislerine bir bedel karşılığında verilerek arıtılmaktadır. Ancak bölgedeki Mutlu Kent, Tavşanlı ve buralardaki yeni yerleşimler dikkate alınarak ihtiyaç durumunda hemen yapılabilecek  bir atık su arıtma tesisi de projelendirilmiştir.

Gebze Atık Su Arıtma: Kocaeli’mizin en büyük, ülkemizin sayılı atık su arıtma tesislerinden biridir.2008 yılında yapımına başlanmış 2011 yılında işletmeye alınmıştır. Gebze, Çayırova, Darıca ilçelerinin evsel atık suları buraya getirilip arıtılmaktadır. 670.000  kişiye hizmet verebilecek kapasitededir. Karbon, azot ve fosfor giderimi yapan ileri biyolojik arıtma tesisidir. Gebze arıtma sistemimizin de hizmete girmesi ile İzmit Körfezi’ne ilimizden verilen atık suların tamamına yakını arıtılma imkanına kavuşmuştur.Bu sayede günde 120-160 ton atık su çamurunun denizimize verilmesinin önüne geçilmiştir.Bunun sonucu ise denizimiz tekrar mavileşmiş, deniz canlılarımız için yaşanabilir bir ortam oluşmuş ve eski güzelliğine kavuşmuştur.

Gebze Atık Su Arıtma Tesisimiz

Gebze Atık Su Arıtma Tesisimiz

Atık Su Arıtma Tesislerimizin ilimizdeki yerleri

Atık Su Arıtma Tesislerimizin ilimizdeki yerleri

Diğer Arıtma Tesisleri:

Kocaeli Büyükşehir Belediyesi, ilimizin tamamını kapsayan şekilde  hizmet vermektedir.Bu sebeple İSU’ nun sorumluluğu da il genelini kapsamaktadır. Yukarıda saydığımız Körfez kolektörüne bağlanamayacak yerler için bir program dahilinde  evsel atık su tesisleri planlanmıştır. İlk önce Kandıra-Bağırganlı modüler atık su arıtma tesisi yapılarak 2009 da hizmete sokulmuştur. Bu tesise Bağırganlı bizzat bağlanarak ve çevresindeki 11 köyden ise foseptiklerinden vidanjörle taşınarak evsel atıkları arıtılmaktadır.Bu sayede bölge evsel atık sular  ile kirletilmemektedir. Daha sonra Kocaeli Valiliği İl Özel idaresinin de desteği alınarak diğer küçük yerleşim yerlerimizin evsel atık sularının arıtılması hedeflenmiştir. Bu şekilde önce Valideköprü modüler atık su arıtma tesisi yapılmıştır. Bu tesisimiz  dört yerleşim yerine direkt bağlanarak, yedi yerleşim yerinin ise evsel atıkları taşınarak arıtma hizmeti vermektedir.Bu işletmemiz 2011 de hizmete alınmıştır.

Akmeşe modüler Arıtma Tesisi ise Akmeşe’nin bizzat ve çevresindeki 26 köyün ise evsel atıkları vidanjörle taşınarak hizmet vermektedir. 01.08.2011 den beri çalışmaktadır.

Çavuşlu modüler arıtma tesisi: Çavuşlu, Cumaköy, Köprülü yerleşimleri kolektör ile bağlanarak çevresindeki 26 köyün evsel atıkları ise taşınarak arıtılmaktadır. 2012 de devreye alınmıştır.

Hakkaniye Modüler arıtma tesisi: Hakkaniye bizzat bağlanarak çevresindeki 13 köyün evsel atıkları ise taşınarak arıtılmaya verilmektedir.2012’de devreye alınmıştır. Buraya kadar yazdığımız arıtma tesislerinin çalışmasıyla Kocaeli’nin evsel atıklarının %95 oranında arıtılmış olmaktadır.

Modüler Atık su Arıtma Tesislerimizden biri

Modüler Atık su Arıtma Tesislerimizden biri

Modüler Atık Su Arıtma Tesislerimizin İlimizdeki Bulunduğu Yerler

Modüler Atık Su Arıtma Tesislerimizin İlimizdeki Bulunduğu Yerler

Ayrıca Kandıra ve Cebeci’ye birer atık su arıtma tesisi yapılmaktadır. Bunlar sabit evsel atık arıtma tesisleridir. Ayrıca Akçaova, Sucuali ve Tavşanlı modüler evsel atık su tesislerimiz ise proje ve yapım aşamasındadır. Bütün bu tesislerimizin yapılıp devreye girmesi ile Kocaeli mizin evsel atık sularının %99 oranında arıtılması gerçekleşmiş olacaktır. Bu durum Türkiye için örnek olacak orandır.

Atık su tesislerimizin çamuru önce İzaydaş da depolanma şeklinde zararsızlaştırılmakta idi. İzaydaş’ın bu depolamada yetersiz kalması üzerine 2008 yılında çimento fabrikalarında kurutulup yakarak zararsızlaştırma yoluna gidilmiştir.Halen evsel atık sularımızın arıtma tesislerimizden çıkan çamurları Nuh Çimento fabrikasında kurutulup yakılmaktadır. Bu sayede önemli bir bedel ödenmekle beraber çevre zararlılığı sıfırlanmaktadır. Ayrıca bilimsel araştırma şeklinde olmakla beraber, Tübitak ile iş birliği içinde atık su çamurlarından enerji elde etme, bu çamurları farklı doğal yollarla zararsızlaştırma çalışmaları da yapılmaktadır.

Arıtma sistemlerinin çalışmasında önemli bir problem yağmur sularının kanalizasyonla sisteme gelmesidir. Aşırı miktarda gelen yağmur suları arıtma tesislerinin çalışmasını bozduğu için 2005 yılından itibaren bu alanda da çok önemli yatırımlar yapılarak  buralardaki hizmet kalitesi oldukça yükseltilmiştir. Ayrıca bölgemiz bir sanayi şehridir. Bu sanayi kuruluşlarının verdikleri zaman zaman standartları aşan  atıklar sebebiyle  tesislerimiz  yeterince çalışamaz duruma düşmekte idi. Sanayi kuruluşlarımızın atık su çıkış değerlerindeki durumu kontrol edebilmek ve tesislerimizin çalışmasındaki verimliliği sürdürebilmek için Türkiye de ilk defa atık su SCADA sistemi kurulmuştur. Bu sistem sayesinde kanalizasyon sistemine sanayi kuruluşlarımızdan gelen atık sular otomatik olarak kontrol edilebilmektedir.Bu sayede beklenmeyen ve istenmeyen olumsuzluklar anında görülebilmekte  ve gerekli tedbirlerin alınması sağlanmaktadır.

Bu hizmetler sayesinde ilimizde toprağımız, suyumuz, derelerimiz ve denizlerimiz önemli bir çevre kirliliğinden kurtulmuş olmaktadır. Böylece İzmit Körfezi de gün geçtikçe daha temiz bir deniz suyuna kavuşmuş ve içi de yeniden canlıların yaşadığı bir ortama dönüşmüştür. Karamürsel kıyıları mavi bayrak alacak kadar temiz, Körfezin bir çok noktası olta balıkçılarının bile balık yakaladığı bir deniz haline gelmiştir. Su ve çevre temizliğinde enterik enfeksiyonlar dediğimiz Hepatit-A, tifo-paratifo, dizanteri gibi hastalıkların varlığı önemli bir göstergedir. İlimizde bu tür hastalıklar da artık yok denilecek kadar azdır.

Evsel atıkların muhtelif tip ve şekilde arıtılarak çevre kirliliği olmaktan çıkmasına sahip olan Kocaeli ilimiz bu hizmetler ile 2013 yılında evsel atıklarını %99 oranında arıtan bir şehir olacaktır. Bu çalışmalar sayesinde Kocaeli, ülkemiz için örnek bir şehir olmaktadır. Bu sebeple bu alanda yoğun bir çalışma yapan İsu Genel Müdürümüz İlhan Bayram ve çalışma ekibi, bu dönemin Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın İbrahim Karaosmanoğlu ve bu alanda hizmeti geçen diğer yöneticiler takdirle anılacaktır.

Benzeri çalışmalara örnek olması ve bu çalışmaların ülkemiz geneline yayılarak sularımızın, denizlerimizin, toprağımızın, havamızın daha temiz bir çevre olarak kalması ve geleceğe  daha güzel bir Türkiye bırakmamız dilek ve temennilerimizle………

 

Not: Bu yazı İsu Arıtma Daire Başkanı Ünal Bostan ve Çevre Mühendisi Selda Eren ‘nin teknik destekleriyle hazırlanmıştır.

Çamlıca Camiine Alternatif Harem Camii

 

Üsküdar Harem için önemli bir proje önce bu semte neden Harem denmiştir? Onu açıklayalım.
Anadolu yakasında Haydarpaşa salacak arasında ki bölüme Harem denmektedir.

III. Murat döneminde bu günkü Selimiye Kışlasının bulunduğu yerde saray hanımlarına tahsis edilmiş olan HAREM-İ HÜMAYUN KASRI bulunmaktaydı. Saraya mensup hanımlar karşı yakadan geldiklerinde sandalların yanaşması için sahile bir iskele yapılmıştır. Buradaki görkemli Harem-i Hümayun Kasrı çevresinde gelişen yerleşimin adının Harem olduğu söylenir.

Harem-i Şerif olarak adlandırılan Kâbe’ye gönderilen Sürre-i Hümayunun buradan geçmesinden dolayı bölgenin Harem ismiyle anıldığı kabul edilir. Yani hacı adayları burada toplanır ve hep beraber Kâbe yolculuğuna başlarlardı.

Sayın Başbakan Çamlıca da büyük bir camii yapma projesi vardır. Çamlıca yerleşim yerlerine biraz uzak olması sebebiyle ve Çamlıca da yapılacak camii için karşı olanların gösterdikleri gerekçelerde dikkate alınarak Harem Projesi çok daha geçerli ve isabetli olur diye düşünüyorum.

Proje şöyle;

Haremde Mevcut OTOGAR tamamen kaldırılmalı ve o büyük meydana yüzbin kişilik bir camii yapılmalı caminin altında büyük bir garaj yapılmalıdır.

Kutsal emanetler Topkapı Sarayından ve Hırka-i Şeriften alınarak Harem Camiinde muhafaza edilmelidir.

Harem’den Eyüp Sultan’a deniz otobüsleriyle turlar düzenlenmeli. Haremin etrafında da beş yıldızlı oteller yapılmalı. Hac mevsiminde yolculuk Haremden başlatılmalıdır. Bunun içinde Sabiha Gökçen Hava Limanında Hac seferleri için özel bölüm hazırlanmalı. Hac ve umre seferleri için Sabiha Gökçen Hava Limanına otobüs seferleri konulmalıdır.

Bu işlemler tamamlandıktan sonra Avrupa’dan, Balkanlardan Kafkaslardan Hac ve umre yolculuğunun Harem’den başlamasının önemi açıklayıcı bilgilerle buradaki Müslümanlara duyurulmalıdır.

Bu proje gerçekleşirse tarihin ihtişamı yeniden gerçekleşecek ve Harem semti de kutsal bir bölge olacaktır.

Projenin gerçekleşmesi durumunda gelecek ziyaretçiler ve Hac Umre yolcuları da ekonomik bakımdan büyük katkılar sağlayacaktır.

 

 

İnsana Yatırım Yapan Önderler

Kitlelerin sevgisini ve saygısını kazanmış, ölümlerinden sonra da anılan, “büyük adam” sıfatını hak eden insanların ortak vasıfları insana yatırım yapmış olmaktır kanaatindeyim.

“İnsana yatırım”dan kastım insanın yaratılışı icabı içinde bulunan yüksek duygular ve temel değerlere dayanan bir duygudaşlık ve fikirdaşlık yaratabilme cehdidir.

Bir davası, inancı, sevdası ve hayalleri olan ve bunları kitlelerle paylaşabilenler diğer insanlarla duygudaşlık yaratma becerisine sahip olabiliyor. Böyle kişilerin hayranları, takipçileri, inananları, bağlıları oluyor.

Bu bağlılar önderin rehberliğinde hareket etmekten haz duyarlar, O’nun uğruna veya O’nun gösterdiği davası için maddi manevi fedakârlıklar yapmaktan çekinmezler, ortak davranışlar sergileyebilirler.

*****

Acaba son 50 yılda Türkiye’de siyaset alanında kimler bu manada önder olabildi ve bu ülkede kitleler üzerinde kalıcı etkiler bırakabildi?

Siyasetçi ve devlet adamlarımızdan, özellikle gençlik üzerinde etkili olan ve birkaç nesil sonraya etkileri devam eden liderleri düşünürsek ilk aklıma gelenler Necmettin Erbakan ile Alpaslan Türkeş. Bunlara Bülent Ecevit‘i de eklemek mümkün.

Bu üç lider de esasen farklı derecelerde de olsa dini inancı olan, milliyetçi, bağımsızlık ülküsü içinde ve sosyal adaletten yana liderlerdi. Davaları, sevdaları ve hayalleri vardı. Fakat Erbakan İslam inancını, Türkeş Türk Milliyetçiliğini, Ecevit ise bağımsızlık idealini öne çıkardı ve özellikle genç kitleleri dalgalandırmayı başardılar. Ölümlerinden sonra da saygıyla anılmaktalar. Yetiştirdikleri gençler bugün Türkiye’de iktidar ve muhalefet olarak siyasetin ana aktörleri durumunda.

Bunların dışında kalan diğer devlet ve siyaset büyükleri genç nesiller üzerinde bir dava heyecanı ve fikir hareketi yaratabilmiş değil.

Süleyman Demirel ve Turgut Özal da Türk siyaset ve devlet hayatında çok önemli insanlardı. Hatta önceki saydığım isimlerden daha da güçlü ve dönüştürücü olmuşlardı. Fakat Demirel ve Özal daha ziyade teknisyen olarak düşündükleri projeleri siyasetçi olarak gerçekleştirmeye çalışan devlet adamlarıydı. Gençlik üzerinde bir dava heyecanı verememiş, ortak bir duygudaşlık ve uğruna fedakârlık yapılacak fikir hareketi yaratamamıştı. Belki de, çoğunlukla iktidarda oldukları için, iktidar nimetinden yararlanmak isteyen ve güçlüden yana olan pragmatist çevrelerin etkinliği buna engel olmuştu.

*****

Doğup yetiştiğim ilçemde lise yıllarımda tanıdığım “Kalender Emmi” lakabıyla tanınan bir büyüğümüz vardı. O yıllarda MHP ilçe başkanıydı ve uzun yıllar başkanlık yaptı. İlçemizde Adalet Partisi çok güçlüydü. MHP ise Kalender Emmi’nin çevresinde (çoğu oy kullanma yaşında olmayan) gençlerden ibaretti. AP’liler kendi çocuklarının MHP’li olmasını önemsemezler, “büyüyünce hayatın gerçeklerini öğrenir ve nasıl olsa AP’ye dönerler” diye düşünürlerdi.

Çok hoş bir mizahi üslubu olan Rahmetli Kalender Emmi şöyle anlatırdı: “Hep bizim çocuklara bakarak “MHP çoluk çocuk partisi” diye küçümserlerdi. Fakat bir gün geldi ki o küçümseyenler hangi devlet dairesine gitseler karşılarında bizim gençler; hangi işyerine girseler bizim gençler öğretmen, memur, işçi, esnaf, yönetici olarak orada. Ve akıbet 1980 öncesinin son yerel seçiminde Belediye MHP’de.”

*****

1980 sonrası ihtilaldan en az etkilenen siyasi akım Erbakan’ın öncüsü olduğu Milli Görüş hareketi oldu.

Bu hareketin içinden çıkan Turgut Özal‘ın kurduğu ANAP döneminde, “idealist” Milli Görüş kadrolarının bir kısmı “pragmatist” hale geldi. Daha sonra Ak Parti iktidarı döneminde “Milli Görüş” kadrolarının büyük bir kısmı daha “mücahit iken, önce müteahhit ve sonra da her şeye müsait hale geldi.

Şu anda siyasi hayatta etkin durumda olan partiler içinde genç kitleler üzerinde dava inancı ve heyecanı verebilen sadece BDP ve İşçi Partisi.

MHP Alpaslan Türkeş’in, SP Necmettin Erbakan’ın mirasını tüketmekle meşgul. CHP de 1980 öncesinin birikiminden kalanı harcamakta. AKP ise ANAP’laşma sürecinde.

*****

Bu boşluğu başlangıç itibarıyla siyasi olmayan ancak bugün çok etkili bir siyasi güç haline gelen Fethullah Gülen Hareketi doldurmuş görünüyor. Mülkiyede, adliyede, emniyette, medyada, iş dünyasında, eğitimde nereye gidersek “Cemaat“ten/ “Hizmet“ten insanlar karşımıza çıktıkça rahmetli Kalender Emmi’nin sözünü hatırlıyorum.

Hocaefendibir dava inancı ve heyecanı verdiği gençleri son derece geniş bir vizyon ve sıkı bir disiplinle yönlendirme başarısını gösterince bu gerçek karşımıza çıktı.

1938 den günümüze kadar görev yapan Başbakanlar içinde en güçlüsü olan R. Tayyip Erdoğan ve partisi AKP bile, Cemaatin insan gücü ile işbirliğine kendisini mecbur hissetmekte.

Bu yazının konusu Cemaatin yaptığı “hizmetler” veya AB/ABD ve Vatikan ile ilişkileri, “dinlerarası diyalog” projesinin kime hizmet ettiği değil. “Düşmanına bile adaletle hükmetmesi gerekenlerin adalet yerine intikam duygusuna kendilerini kaptırıp kaptırmadıkları” da değil.

Şurası muhakkak ki halen insana en etkin yatırımı yapan hareket, Gülen Cemaati. Dava inancı ve heyecanını paylaşan geniş bir kitlesi var ve bu kitleleri ekonomik, sosyal ve siyasi faaliyetlerine iştirak ettirmek konusunda çok başarılılar.

Eğitimin Öğretmene Bakan Yönü

0

Öğretmen’in lüzûmu zarurî. Çünkü Kitap; okunmak ve anlaşılmak içindir. Okuyucusu olmayan Kitap hiç hükmündedir. Kitabı okutacak olan ise Öğretmen’dir. Müzede rehber neyse, okulda da Öğretmen odur. Müze mihmandarsız bırakılamayacağı gibi okullar da Öğretmen’siz olamaz.

En iyi intibanın ilk intiba olduğunu Öğretmen asla unutmamalı. İlk gireceği sınıflarda ve ilk karşılaşacağı Öğrenci’lerde, bu görünüm ve görüntüsünün, olumlu – olumsuz etkileri olacağını bilmeli. Sene boyu rahat veya huzursuzluğu bu ilk intibaına bağlı olacağını hatırdan uzak tutmamalı. Bu husus  -özellikle-  her ders yılında yerine getirilmesi gereken bir vecîbe sayılmalı. Hattâ her öğretim yılı başında, Öğretmen kendisini yenilemesini bilmeli. Tecrübelerinin ışığında daha nasıl bir  metod uygulaması gerektiği hususunda kendisini yoklamalı. İlk defa Öğrenci karşısına çıkıyormuş, ilk defa ders veriyormuşcasına tatlı bir  heyecan duymalı. Böylece Talebe’nin de yeni bir şevk ve arzuyla derslerine sarılması sağlanmış olur. Çünkü duymayan duyuramaz, hissetmeyen hissettiremez.

Öğretmen; giyim – kuşam aşırılıklarından uzak, ciddî ve sade olmalı. Hafifliklerden de kaçınmalı. Çünkü Öğretmen; Öğrenci’nin taklit ettiği, onun gibi olmak istediği önemli bir şahsiyettir. Öğrenci henüz ekilmemiş tarla gibidir. Öğretmen’in her şeyi birer tohum hükmündedir. Öğrenci’de zemin bulur, yeşerir. O kadar ki Öğrenci anne-babasından daha çok Öğretmen’in dediklerine değer verir. Ve hattâ ebeveynine karşı Öğretmen’i savunur. Bu bakımdan Öğretmen çok dikkatli olmalı. Âdeta Öğretmen, Öğreci’nin gözetimi altındadır. Üstelik bu gözetim, sadece okula inhisar etmez. Okul dışında da Öğretmen tavır ve davranışlarında titiz ve dikkatli olmalı. Her an gözetim altında bulunduğunu unutmamalı.

Öğretmen, iyice bilmediği, bilip de hazmetmediği bilgiyi, Öğrenci’ye sunmamalı. Önce kendisi, konuyu bir güzel anlamalı, mes’elenin posalarını ayıklamalı, zararsız ve yan etkisiz olan özünü Öğrenci’ye vermelidir. Nasıl ki, koyun ot yer fakat yavrusuna süt verir. Öğretmen de koyun gibi olmalı. Kuş gibi olmamalı. Çünkü Kuş yavrusuna hazmetmediği kay verir.

Öğretmen konuyu anlatırken  -zaten kayıtlı olan-  ders zamanını iyi değerlendirmeli. Çünkü dersi doldurmak aslında çok kolay. Zor olan ve istenen, o belirli vakitte konuyu işleyebilmektir. Zira konuyu Talebe’ye ana çerçevesiyle aktarabilmiş olmak büyük önem taşır. Ders öyle işlenmeli ki, konuyla ilgili, söylenmesi gereken her şey söylenmeli. Konuya uzak unsurlara ise, asla yer vermemeli. Bunu gerçekleştirmek için, karşıtı çürütmek yerine, asıl konuyu anlatmalı. Konuya zıt şeylere değinmek ihtiyacını hissederse, bunu detaylarına girmeden, yâni öğrencinin zihnini yanlış ve eğrilerle bulandırmadan yapmalı. Asıl çabası, esas konuyu Öğrenci’ye sindirmek olmalı.

Öğretmen branşını iyi ve etraflıca bilmeli. Çünkü bir konuyu tam olarak anlatabilmek için, konuyu bütün yönleriyle bilmek gerek. Zira her konunun, her bir mes’elesinin sâhanın her konusuna bakan birer  yönü vardır. Tıpkı halının ortasına konan nakşın, halının her tarafından oraya gelen iplerle ilişkisi olduğu gibi.

Öğretmen’in her doğruyu doğru diye söylemesi de doğru değil. Çünkü zamansız söylenenler, öğrenmeye ve Öğrenci’ye engel teşkil eder. Hattâ Öğrenci’yi ümitsizliğe, başarısızlığa iter. Tıpkı komutanın askere plânı bütün detaylarıyla anlatmasının veya tehlikeden haber vermesinin sakıncalı olması gibi. Çünkü asker, bilmekten değil, tatbikten ve

başarılı olmaktan sorumludur. Bunun gibi Talebe de sadece önüne konan konuyu halletmekten sorumlu tutulmalı. Dolaylı konularla dikkati dağıtılıp, yapamayacağı duyguya düşürülmemeli. Özellikle sosyal konularda bu husus daha da önemli. Doğru diye, olmuş

diye yanlışları iyice gözler önüne sermek, niyet ne olursa olsun, zihinleri bulandırır. Yanlış ve çirkinliklere tasvirsiz olarak yer vermeli. Hemen işin doğrusuna geçmeli. Tıpkı hasta olup da tedavisine koşmaktansa, hasta olmamaya bakmak gibi.  Özellikle, gerçek ve hakikati  nazara vermek üstünde durmalı.

Öğretmen Öğrenci’ye hitap ederken çok dikkatli olmalı. Şüphesiz o da insan. Kızacağı, sinirleneceği anlar olur. Tabii, olmaması en ideali. Fakat kızacağı tutarsa, asla Öğrenci’yi küçültücü, onu hor görücü ve Öğrenci’ler arasında izzet-i nefsini kırıcı sözler sarfetmemeli. Çünkü, bu, Öğrenci’yi hem Öğretmen’den hem de dersten soğutur. Onda onulmaz yaralar açar. Zira bedensel yaralar iyileşir. Fakat kırılan izzet ve şahsiyet yaraları pek derindir. Kolay kolay iyileşmez. Meselâ Öğrenci çalışmıyor, tembellik yapıyorsa, ona: “Seni gidi tembel, aptal, haysiyetsiz, niçin çalışmıyorsun?” gibi kırıcı ve incitici ifadeler yerine: “Benden daha iyi bir hâfızaya sahipsin. Genç ve dinçsin. Anlayacak yaşta ve baştasın. Başarmaman için hiçbir sebep yokken niçin çalışmıyorsun?” derse;  böyle bir girişten sonra Talebe’ye yüklenirse-tabii bu minval üzere-  Öğrenci söylenenlere alınmayacak ve toparlanmanın yoluna bakacak.

Öğretmen, teşvik edici, kolaylaştırıcı olmalı.  Zorlaştırıcı ve ümit kırıcı olmamalı. Meselâ sözlüye kaldırdığı bir Öğrenci’ye: “Oğlum, hakkın beş ama ben sana çalışasın diye altı veriyorum.” Demesi, Talebe’yi daha çok çalışmaya iter. Unutmamalı ki, Öğrenci’yi canlandıracak ve harekete geçirecek olan , başaracağına inanması. Başarısız kılacak olan ise, bu inancını kaybetmesidir. Talebe’ye yapabileceği, başarabileceği şeklinde telkînatta bulunmalı. Aksi ifadelerden kaçınmalı. Öğretmen Talebe’yi kazanmaya hep kazanmaya çalışmalı. Öğrenci ne kadar ateş gibi olursa da, Öğretmen hep su gibi olmalı. Çünkü ateş suya zarar veremez ama, su ateşi söndürür. Öğretmen su gibi aziz olmalı.

Öyle zaman olur ki, Öğretmen’in sarfettiği bir kelime, sınıfı tamamen karşısına almasına sebep olur. Bazen de Öğretmen’in küçük bir hareketi, Öğretmen’i Öğrenci gözünde öyle büyültür ki, artık o sınıfı istediği hedefe rahatlıkla götürmenin sırrını elde etmiş olur. Öğretmen unutmamalı ki, söz sihir gibi tesir eder. Ya zehir olup dimağına akar veya bal gibi şifa olur onu diriltir. Meselâ ders esnasında uyuyan birine: “Hadi oğlum kalk ve yüzünü yıka gel.” Demesi, hem Öğrenciyi mahcubiyete sokarak, yaptığından nâdim eder, hem de sınıfın sevgisini Öğretmen üstüne çeker. Çünkü durum, azarlamayı gerektiren bir hâl iken; böyle yaptığı takdirde  -sınıf muhabbeti sebebiyle-  sınıf  -kalben-  hakarete  uğrayan talebeden yana bir durum sergilemeleri  muhakkak iken, Öğretmen’in bu jesti, bütün sınıfı bir anda kendisine hayran ettirir.

Öğretmen, Talebe’nin her şeyini görmemeli. Her söylediğini duymamalı. Her şeyin üstüne gitmemeli. -Tabir uygunsa-  Öğretmen biraz kö r, biraz sağır olmalı. Yâni bazen görmezden, bazen bilmezden ve bazen de duymazdan gelmeli. Çünkü tembel ve haşarı bir Talebe’yi: “İyisin iyisin.” Diyerek düzeltmek mümkün olduğu gibi, normal bir öğrenciye de yerli yersiz: “Kötüsün kötüsün!” diyerek  hoyrat bir duruma düşürmek çok rastlanan bir husustur.

Öğretmen – Öğrenci ilişkileri de çok nâzik bir konu. Öğretmen ne Öğrenci’leriyle sıkı fıkı

olup etkinliğini zayıflatmalı. Ne de soğuk davranıp, sevecenliğini yitirmeli. Çünkü her ikisi

de Öğretmen’in başarısını engeller. Sıkı fıkılık, Öğrenci’yi gevşeklik ve tembelliğe, sertlik ise dersten soğumasına yol açar. Öğretmen dengeyi iyi kurmalı. Eskide enteresan bir örnek

 

463

vardır: Bir medrese hocası, kör bir kuyuya düşer. Uzatılan ipe ise ancak  kendi Talebe’leri tutup çekmemek şartıyla ipe tutunur ve kurtulur. Çünkü insan iyiliğin kuludur. Hoca böyle bir tavır sergilemekle, minnet duygusuna kapılarak adaletsiz davranmaktan kendini korumuş olur.

Öğrencileri -genellikle-  üç grupta düşünmeli. Üstün, Orta ve Alt düzeydekiler. Öğretmen

dersini, sadece Üst düzeydekilerin anlıyacağı bir seviyede anlatırsa, Orta ve Alt seviyedekiler

 bir şey anlamaz. Alt düzeydeki Öğrencilerin seviyesine göre anlatırsa, üst düzeydekilerin alaycı bakışlarına hedef olur. Öğretmen Orta tabakaya göre dersini anlatmalı. Ta ki her düzeydeki Talebe anlasın. Ne Alttakinin gocunmasına ne de Üst düzeydekilerin Hocayı hafife almalarına gerek kalsın. Nitekim bir Öğretmen, ilk dersine büyük bir heyecan ve ciddiyetle girer. Üst düzeydekilere hitaben yüksek seviyede bir ders yapar. Bütün Talebe sessizce ve büyük bir ilgiyle onu dinler. Nihayet zil çalar. Öğretmen ilk dersini çok güzel bir şekilde vermiş olmanın memnuniyeti içinde sınıftan çıkar. Arkadan bir Talebe koşarak yetişir ve der ki: “Hocam siz çok güzel bir ders anlattınız. Fakat biz bir şey anlamadık!”

Öğretmen’in asıl görevi, Öğrenci’yi hayâta hazırlamak olduğuna göre, Öğretmen herşeyin güzel tarafını görmeyi öğretmesini bilmeli. Özellikle, herşeyin güzel tarafını düşünmek gerektiğine dikkat çekmeli. Yine Öğretmen ancak böyle bir anlayış  ve yorumlayışla hayattan lezzet alınacağını gençlere benimsetmeli.

Öğretmen Öğrenci’ye çalışma zevki vermeli. Rahatlığın ve kolaylığın zorda yâni çalışmakta olduğunu  göstermeli. Aslında çalışmak kolay, tembellik zor. Çünkü en bedbaht, en sıkıntılı olan Talebe, çalışmayan Talebe’dir. Zira çalışmamak, hareketsiz kalmak, varlığımızı unutmak, onu yok saymakla birdir. Ancak çalışkan Öğrenci, öğrenciliğinin bilincindedir.

Her Öğrenci Altın, Gümüş, Elmas gibi birer madendir. Madenler çeşitli şekillere girer. Fakat yine o madendirler. Meselâ Altın Tas, Altın Bilezik, Altın Küpe vs. bütün bu şekillerde Altın yine Altın’dır. Bu şekillere giren Altın fıtratından, yaratılışından yâni cevheriyetinden bir şey kaybetmemiş, sadece Altın’lık keyfiyeti çeşitli sûretler almıştır. İşte Öğrenciler de birer maden gibidir. Eğitim ve Öğretim, onların fıtratında mevcut kabiliyet ve istidatları yok etmeye veya değiştirmeye kalkmamalı. Bu zaten imkânsız. Ya ne yapmalı? Eğitim bu kabiliyetleri keşfederek, meşru zeminlere kanalize etmesini sağlamalı. Eğitim bu rehberliği yapmazsa, o kabiliyetler yine kendisini gösterecek ama başıboş bir akış sergileyerek.

Demek Eğitim’den maksat; karışıcı değil, yol göstericilik olmalı. Yine Eğitim’den gaye, Öğrenci’nin nasıl bir maden olduğunu keşfetmek ve onun başarabileceği sâhaları ona göstermek, bu hususta Talebe’nin elinden tutmak  olmalı. İşte Eğitim ancak bu suretle yâni bu keşfinde isabet eder ve iyi bir yol göstericilik yaparsa amacına ulaşır.

 

464

Ağlaya Ağlaya Çıksam Dağlara!!!

0

Bu Öcalan ne müslüman adammış, bir de adama çocuk katili diyorsunuz… Ayıp ayıp, niye böyle yapıyorsunuz?

Birileri,bu pkklı kadına üzülmüş ağlamış,ona da yazıktır. Yani bu vatan hainlerine kötülük yapıyorsunuz, bu amcamızda üzülüyor veriyor ağlamanın gözüne.

Eee zaten ABD deki bizi küreselleşme ile görevli, dinler arası diyalog uzmanımız hep ağlar arkadaşlar… Ondan sonrada bu diğer ağlayan amca haklı olarak diyor ki,bu bilmem hangi kadına yaptıklarınızı bana da yapsanız bende DAĞA ÇIKARDIM.

Arkadaşlar yazıktır,bu hainlere kötülük yapıpta İslamı kullanan bu insanları niye ağlatıyorsunuz?
1979 da Gümüşhane’de Dev – Genç tahrip kalıbını yaptı,Eğitim Enstitüsünden Akıncı denen kardeşlerimizin mezun olması için,bu derneğin has elemanları Dev-Genç’in yaptığı bu tahrip kalıbı ile bir sol görüşlü komserde (Gümüşhaneliler bu meşhur komseri bilir) gece arabanın farlarını tuttu, Stadın yanındaki Atatürk’ün büstünü havaya uçurdular.Bu olayı üç tane arkadaşımızın üstüne attılar,bu arkadaşlar yıllarca boşu boşuna içerde yattılar.

Daha sonra sağlam bir komser durumu irdeledi, Dev-Genç’le irtibat kurmuş olan bu kardeşleri ortaya çıkardılar. Tek tek içeri aldılar 7-8 yıl yattılar içerde. Olan bizim arkadaşlara oldu,hatta bir arkadaşımız hastalandı,hala düzelemedi.Geleceklerinden oldular. İsteyen bu durumu Gümüşhane adliyesinden öğrenebilir. Türkiye Cumhuriyeti Devletini yıkmaya çalışan bu gurupların bir biri ile şutlaşmaları eskiden beri var,devam ediyor. Düşmanımın düşmanı dostumdur misalini hatırlayınız.
Diyeceğim o ki bu adamlar şimdi meseleyi yumuşatıp Apo’yu dışarı çıkarmanın peşindeler. Yok namaz kılarmış, falan filan… Küreseller yazmışlar,bunların oynamasını istiyorlar, bunlar da oynuyor. Türkiye’yi ne edip bölecekler,ılımlı Müslüman, özgürlükler,federal yapı, özerklik, büyük şehir yasası zaten kabul edilmiş, açıkçası efendiler bu tren yola çıkmış durumda. Pkk istekleri sırayla kabul ediliyor.

Özal’la birlikte bugüne kadar yapılan anlaşmalar adım adım uygulanarak,Anayasadan da Türk ismi silinecek,Apo çıkacak, Federalleşeceğiz. Siz hala birbirinizle uğraşın. Bakmayın Van Münit naralarına. İsrail’i korumak için Füzeleride İran’a karşı konuşlandırdılar.VAN MÜNİTTEN sonra, İsrail’le olan Ticaret hacmimiz Yüzde yirmiden fazla arttı,Van minitin sonu aslında sıfır ticaret olması gerekmez miydi?
Türkiye’de sessiz bir değişim gerçekleşmektedir.TÜSİAD öncülüğünde hazırlanan taslaklardan da anladığımız kadarıyla,yeni çıkacak Anayasa Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bu adamların küresel efendilerinin emrine verilmek için peyderpey sessizce, her şey yapılıyor.

Ulus Devlet tarihten silinmeye çalışılıyor.Yeni yapılacak Anayasada Türklük kavramı olmayacaktır. Milliyetçiliğe yer verilmeyecektir. Uluslararası sözleşmelere bağlı kalınacaktır. Egemenlik uluslarüstü kuruluşlarla paylaşılacaktır.Yerel yönetim özerklik şartı uygulamaya konulacaktır. Halkların kendi kaderini tayin hakkı için hukuki dayanak yaratılacaktır. Bunların hepsi bdp’nin meclise ve gündeme sunduğu,Akp’ den de, bazı CHP’lilerden de destek bulduğu, Emperyalistlerin Türkiye’ye direttiği görüşler değil midir?

Bütün bunlar gerçekleşirse ki bir kısmı gerçekleşti,Türkiye bölünmez mi? Bu adamlar boşuna ağlayıp sızlamıyor,canileri masum gösterip,kötüyü iyi gösterip hedefe varacaklar. Eyy Türk Milleti geçim derdinle uğraşıp,uyu uyu yat uyu modundan ne zaman çıkacaksın?

Allah Türk Milletini melek görünen şeytanların şerrinden korusun… Amin.

KAD (Kritik Analitik Düşünce) Üzerine – 1

Geçen hafta Pazartesi günü saat 10 sularında telefonum çaldı baktım. Çok sevdiğim saygı duyduğum Murat MAKARACI arıyor.. Hemen hasbihalin arkasından Ben İstanbul’da bir mini konferans vereceğim gidemiyorum oraya siz gidebilir misiniz, Kritik Analatik Düşünce üzerine bir sohbet yapabilir misiniz dedi.

Benim Lise yıllarından beri  toplumda eksikliğini hissettiğim, yakın çevremde de çok bahsettiğim önemli bir konu. Ancak bu konuyu anlatabilecek kadar birikimimin olmadığını biliyorum. Kendisinden bir 15 dakika müsaade istedim. Bir günde hazırlanıp toplantıya katılabilir miyim diye. Baktım ki kafamdaki bilgiler hem çok dağınık hem de çok önemli bir konu olduğundan mahcup olmamak için 15 dakika sonra aradım gidemeyeceğimi bildirdim. Bu arada da bu konu ile ilgili bir hazırlık yapacağımı  da ifade ettim.Daha önceden bu konu ile ilgili bazı kaynakları paylaşıyordu yeni kaynakları da paylaşacağını söyledi. Bu yazıyı bu konuşma üzerine yazmaya karar verdim. Çok faydalı olduğunu bildiğim KAD platformu’nun sitesi var sizinle paylaşayım.http://kritik-analitik.com/

Hepinizin bildiği gibi asparagas haber sitesi Zaytung diye bir site var palavra haberler yayınlıyor.. Geçen hafta bir ateist imam haberi yaptı. Diyanet bunun üzerine araştırma yaptırdı. Kendi sitesinde cevap yazdı. Elinde bütün personel bilgisi olmasına rağmen. Milas müftülüğüne sordu çok ilginç.

Bu şunu gösteriyor Biz toplum olarak gazete, dergi, TV, internet, farklı sohbet ortamlarındaki bilgileri bir süzgeçten geçirmeden doğru kabul ediyoruz ve o doğru kabul ettiğimiz bilgileri de çeşitli yollarla paylaşıyoruz. Çok tehlikeli bir durum aslında.

Kendi düşüncelerimizi gözlemleyebiliyor muyuz, anlamlandırabiliyor muyuz? Çok yönlü düşünebiliyor muyuz ? Bir mantık süzgecinden geçirebiliyor muyuz? Buna bakmak lazım..

İsmet Özel’in bir sözü vardır “İnsanlar hangi tarafa kulak kesilmişse, öbürüne sağır.”

Maalesef insanlar bu şekilde düşünmeyi seviyor. Neden böyle davranıyor bir bakalım.

Biz nasıl düşünüyoruz sorusunu kendimize soralım. Aldığımız cevaplar aşağıda ifade edeceğim başlıkları kapsıyor mu bakalım.

İnsanlar genellikle ben merkezci düşünür. Ben merkezci düşünme ; başkalarının hak ve ihtiyaçlarını görmeme veya hiçe sayma üzerine kuruludur.

Sadece bununla kalmaz bilgiyi de ben merkezci kullanır. Verileri de ben merkezci yorumlar. Bu tür düşünmenin sonuçları hakkında çok bilgisi de yoktur aslında. Onu çok da enterese etmez. Ne kadar hatalı olsalar bile sezgisel algılarına inanırlar. Bu inançla kendilerine olan özgüvenleri yüksektir.

Bu tip insanlar neye inanıp neye inanmayacakları noktasında psikolojik standartları kullanır.

Nedir o psikolojik standartlar dersek eğer.

O DOĞRUDUR ÇÜNKÜ BEN ÖYLE İNANIYORUM’

Doğuştan gelen ben merkezcilik.

 

‘O DOĞRUDUR ÇÜNKÜ BİZ ÖYLE İNANIYORUZ.’

Doğuştan gelen sosyal bencillik.

 

‘O DOĞRUDUR ÇÜNKÜ BEN ONA İNANMAK İSTİYORUM’.

Doğuştan gelen kendini gerçekleştirme arzusu.

 

‘O DOĞRUDUR ÇÜNKÜ BEN HEP ONA İNANDIM.’

Doğuştan kendi kendini geçerli kılma içgüdüsü.

 

‘O DOĞRUDUR ÇÜNKÜ ONA O ŞEKİLDE İNANMAK DAHA ÇOK İŞİME GELİYOR.

 

Doğuştan gelen bencillik

 

(Minik Eleştirel Düşünme Kılavuzu

Kavramlar ve Araçlar

Dr. Richard Paul ve Dr. LindaElder Çeviren: Merih Bektaş Fidan)

Buradan da anlaşıldığı gibi bireyin özgür olabilmesi için Bu ben merkezi yaklaşımdan kurtulması gerekiyor. Bu yaklaşımlar insanın bireyleşmesini engeller.

Yukarıda belirtdiğim gibi düşüncelerimizi gözden geçirdiğimizde kendimize şunları sorabiliriz. Ben merkezci miyim? (O doğrudur çünkü ben öyle inanıyorum) Sosyal bencil miyim? (O doğrudur çünkü biz öyle inanıyoruz) Kendimi gerçekleştirme arzusu mu var? ( O doğrudur çünkü ben ona inanmak istiyorum) Kendi kendimi geçerli kılma içgüdüsü mü hakim? ( O doğrudur çünkü ben hep ona inandım)  Yoksa doğuştan gelen bencillik mi hakim. ( O doğrudur çünkü ona o şekilde inanmak daha çok işime geliyor)

Aklıma ALİ İZZETBEGOVİÇ’in ifadeleri geldi. Beraberce okuyalım biz bu anlatımda bu iki gurubun neresindeyiz. Kendimize soralım?

“İnsanlar var ki güçlü iktidarlara hayrandırlar; disiplini ve ordularda görülen, amiri ve memuru belli olan düzeni severler. Yeni kurulan şehir semtleri, sıraları dosdoğru ve cepheleri hep aynı olan evleriyle onların zevklerine uygundur. Müzik bandoları, formaları, gösterileri, resmi geçitleri ve bunlar gibi hayatı “güzelleştiren” ve kolaylaştıran şeyleri beğenirler. Bilhassa her şey “kanuna uygun” olsun isterler. Bunlar tebaa zihniyetli insanlardır ve tabi olmayı; emniyeti, intizamı, teşkilatı, amirlerince methedilmeyi, onların gözüne girmeyi severler. Onlar şerefli, sakin, sadık ve hatta dürüst vatandaşlardır. Tebaa iktidarı, iktidar da tebaayı sever. Onlar beraberdir, bir bütünün parçaları gibi. Otorite yoksa bile tebaa onu icat eder.

Öbür tarafta mutsuz, lanetlenmiş veya lanetli ve daima gayrı memnun bir insan grubu vardır. Bunlar hep yeni bir şey isterler; ekmek yerine daha ziyade hürriyetten, intizam ve barış yerine daha ziyade insanın şahsiyetinden bahsederler. Geçimlerini hükümdara borçlu olduklarını kabul etmeyip, bilakis, hükümdarı da kendilerinin beslediklerini iddia ederler. Bu daimi itizalciler umumiyetle iktidarı sevmezler, iktidar da onları sevmez. Tebaa, insanlara, otoritelere, putlara; hürriyetçiler ve isyancılar ise tek bir Tanrı’ya taparlar. Putperestlik köleliğe ve boyun eğmeye nasıl engel teşkil etmiyorsa, hakiki din de hürriyete mani değildir.”

 

Ölümünün 100. Yıldönümünde Millî Edebiyatın Öncülerinden Ahmet Midhat Efendi (1844-1912)

0

 

28 Aralık 1912 tarihinde vefat eden Tanzimat döneminin önemli yazarlarından Ahmet Midhat Efendi, ilmin, fennin ve edebiyatın hemen her sahasında eserler verdi ve yazılar yazdı. O bütün eserlerini ve yazılarını halk Türkçesiyle yazıp, halk seviyesine ve halk zevkine göre ayarlayarak,  âdeta bir halk mektebi kurdu ve bunu hayat boyu yürütmeyi başardı. Bugün ölümünün 100. Yıldönümünde rahmetle andığımız Ahmet Midhat Efendi, bu özellikleriyle, 20. Yüzyılın başlarında oluşan Millî Edebiyatın öncülerinden biridir.

Ahmet Midhat Efendi, dilde sadeleşme ve halk Türkçesine yaklaşma konusunda Ahmet Vefik Paşa kadar başarılı olan yazarlarımızdan biridir. O, gerek hikâyelerinde ve gerekse romanlarında, kişileri günlük hayatlarında olduğu gibi, tabii bir dille konuşturmuştur. Bazen onun dili, meddahların anlattıkları masalların diline benzetilebilir. O, dilinin bu özelliğiyle, 1860-1900 yılları arasında, halka okuyabileceği eserler veren tek yazar olmuştur.

Ahmet Midhat Efendi, Tanzimat’la başlayan yeni edebiyatın halkta uyandırdığı tecessüsü ve merakı karşılamak üzere yazdığı hikâye ve romanlarıyla, Türk halkına okuma zevkini aşılayan ilk yazarımızdır. Prof. Dr. Mehmet Kaplan,  onun üslubu hakkında şu hükmü vermiştir: “Gençlik yıllarında Namık Kemal gibi bir ara “hürriyet mücadelesi”ne katılan ve sürgün edilen Midhat Efendi, Abdülhamid istibdadı devrinde geniş Türk okuyucusuna çağdaş Batı medeniyetinin akılcı, faydacı, pratik, munis yönlerini tanıtır. O, bu hayat görüşüne uygun sade, yumuşak, şakacı, öğretici bir üslûp kullanır.”

Türk basınının bu en verimli ve bereketli yazarının Türkçe ile ilgili görüş ve düşüncelerini Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş ise şu şekilde özetlemiştir: “Tanzimat edebiyatı devrinde dili sadeleştirme için çalışan önemli şahsiyetlerden biri de,  Ahmet Midhat Efendi’dir. 1871 yılında “Basiret” gazetesinde çıkan “Ehemmiyetli bir lâyıhadır” başlıklı yazısında şunları söylemektedir:

Halkımızın kullandığı bir lisan yok mu? İşte onu millet lisanı yapalım.

Arapça ve Farsça’nın ne kadar izafetleri ve ne kadar sıfatları varsa kaldırıversek, yazdığımız şeyleri bugün yediyüz kişi anlayabilmekte ise, yarın mutlaka yedi bin kişi anlar.”

Ahmed Midhat Efendi’nin dil hakkındaki düşüncelerini daha geniş şekilde “Dağarcık” dergisinin ilk sayısında (1871) çıkan “Osmanlıca’nın Islâhı” başlıklı yazıda görmekteyiz:

“Acaba dünyada bir lisan var mıdır ki mahlût olmayıp da sırf kendi malı olan elfâzı kullansın? Şinasi merhumun sâdeleştirdiği dereceden birkaç derece daha sadeleşmeye ve daha ziyâde umumileşmeye lisanımızın istidâdı vardır.

Bugünkü gün lisanımızı sâdeleştirmeye ve umumîleştirmeye o kadar muhtacız ki…”

Midhat Efendi dili sâdeleştirmek için şunları tavsiye etmiştir:

1.    Arapça gramer ve sentaksından izâfet ve sıfat tamlamaları ile müzekker ve müennesler, müfred ve cemiler dilimize sokulmasın.

2.    Bir kelimenin Türkçesi, fakat bilinen Türkçesi varsa, onun yerine Arapça ve Farsça bir söz kullanılmasın”

DİLDE FİİLEN TÜRKÇÜYDÜ

Prof. Dr. Yusuf Akçura, Ahmet Midhat Efendi’nin,Dilinde, üslubunda fiilen en çok Türkçülük eden ve bu mesleğinde asla şaşırıp sürçmeyen ilk Osmanlı yazarıolduğunu belirtmiş ve onun Türkçülüğü hakkındaki düşüncelerini şöyle açıklamıştır:

Milliyet fikrinin unsurlarından birisi de halkçılık “demokratlık”tır. O zamanlar yapı ve üslûb demokratlığında Midhat Efendi ile yarışmaya girip, onu geçecek hangi yazarımız vardır? Midhat Efendi Kemal ve arkadaşlarından daha fazla açıklıkla Avrupa medeniyetinde en önemli yerlerden birini tutan milliyet fikrini anlamıştır. Bu anlayış diğer bazı faktörlerle beraber, Midhat’ı halka, muhitimizin nankör bir deyimiyle “avama”, daha doğrusu Türkçülüğe sevk etti. Bugünkü Avrupa medeniyetinin ruhu, ilim ve marifeti, sanayi ve edebiyatı demokratiktir. Ahmet Midhat Efendi, işte asıl bu ruhu keşfetmişti ve bütün hayatını keşfettiği bu esasın tatbikine sarfetti.”

Ahmet Midhat Efendi’nin gözünde “bir millet-i cedidiye-yi Osmaniye” vardır. “Osmanlılık fiilen hükümdar bulunan padişaha tabiiyeti mensubiyet-i aslîye-yi siyasiye bilmekten ibarettir.” Bu mensubiyet için hangi dilde, hangi mezhepte bulunulursa bulunulsun, hiç beis yoktur. Fakat, zaman içinde meydana gelen olayların “Osmanlıcılık” siyasetini yavaş yavaş geçersiz kılması üzerine Midhat Efendi, II. Abdülhamit döneminin ortalarına doğru İslâmcılık ve Türkçülük fikrine temayül etmiştir. 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında ilmî Türkçülük yapan Necip Âsım Bey, Yusuf Akçura‘ya gönderdiği tercüme-i hâl mektubunda “Ahmet Midhat Efendi ile onun yanında görüştüğüm Veled Çelebi’yi Türkçü ettim.” demiştir. Akçura, II. Meşrutiyet ihtilalinden bir müddet sonra kendisiyle ilk tanıştığında “Midhat Efendi’yi ” Hâce-yi evvelimizi pedegoji, dil, tarih, ilâhiyat ve siyaset sahalarında tamamen Türkçü bulmuştum” demektedir.

BATI HAYRANLIĞINA VE ALAFRANGALIĞA KARŞIYDI

Prof. Dr. Mehmet Kaplan, Ahmet Midhat Efendi’nin, aralarında büyük farklar bulunmasına rağmen, Namık Kemal‘in yanına konulabilecek ikinci büyük iman adamı ve yeni fikirlerin gayretli savunucusu olduğunu belirtmiştir. Kaplan, Midhat Efendi’nin Batı’ya yaklaşımını ve bunun toplum hayatımıza yansımasını milliyetçi bir tavır ve hassasiyetle ele alışını şöyle özetlemiştir:

Namık Kemal yeniliğin daha ziyade politik cephesine, hürriyet ve parlamento fikrine önem verdiği halde, Ahmet Midhat Efendi, memlekete Batı’nın ilim, teknik, öğrenme, çalışma ve kazanma ihtirasını getirir. Midhat Efendi’nin eski” ile “yeni”, “doğu” ile “batı” arasında almış olduğu tavır son derece ölçülüdür. O da kendisine göre bir terkip yapar. Midhat Efendi, Batı’yı çalışma ve kazanma bakımından değil de, harcama ve eğlenme bakımından taklit eden, parazit, mirasyedi, alafranga tipi ile alay eder. Ona göre, Batı’nın alınacak tarafı ilim, teknik, yaşama sevinci, mesut olma sanatıdır. O, eski Türk-Osmanlı kültürünün bilhassa çalışkan ve namuslu basit insanlarında asla vazgeçilmemesi gereken değerleri bulur. Midhat Efendi romanlarında bu görüşünü temsil eden “müsbet” ve “menfi tipleri karşılaştırarak okuyucularına yol gösterir. “Felâtun Beyle Râkım Efendi” romanı, Tanzimat’tan sonra ortaya çıkan gülünç, alafranga tip ile Ahmet Midhat Efendi’nin kendisini idealize ettiği normal ölçülerle doğu-batı sentezine ulaşmış “yeni osmanlı” tipinin mukayesesine dayanır.”

Kenan Akyüz, onun romanlarında takip ettiği milli hassasiyeti şöyle açıklamıştır: “Ahmet Midhat’ın romanlarında yer alan bir sosyal konu da, Türkiye’ye batılılaşmanın hangi yoldan ve ne şekilde olabileceğidir. Batı medeniyetinin görünüşlerine kapılan yarım aydınlara karşı, bu medeniyetin esaslarını doğru kavrayan ve milli benliğini koruyabilecek olan gerçek aydınları savunur. Bunun için, birinci gruba şiddetle hücum ederek, Batı medeniyetinin Türkiye’ye girmiş ve henüz girmemiş bütün unsurları üzerinde etraflı şekilde durup okuyuculara onların lüzumlu ve faydalı olanlarını tanıtmaya çalışır.” O, Batı’dan gelen fikirleri, Türk toplumunun örf ve âdetlerine, millî kültürüne uygun olmasına dikkat ederek, yaymaya çalışmıştır.

Tanpınar, Midhat Efendi’nin hristiyan Avrupa’yı ele alışı ile ilgili tesbitini şöyle özetlemiştir: “Midhat Efendi, bir medeniyet buhranının çocuğu olduğunu hiç  bir zaman unutmaz. İslâmiyeti hristiyanlığa karşı müdafaa için, Müdafaa ve mukabele serisini (ilk cüz’ü, Tercüman-ı Hakikat matbaası,  İstanbul 1300) yazan muharririmiz, hemen her eserinde bu buhrana döner. O, Hristiyan dünyası ve Avrupa ahlâkı karşısında daima saf ve Avrupa kültürüyle muvazeneli şekilde aydınlanmış, yerli ahlâkın ve örfün müdafii olacaktır.

Orhan Okay, Ahmet Midhat Efendi’nin Batı medeniyeti karşısındaki tavrını geniş olarak incelemiş ve “Onun Batı’ya karşı Osmanlı Türkünün faziletini, civan mertliğini ve insanlığını daima övdüğünü belirterek, bu yönüyle Genç Osmanlılar’dan daha romantik bir milliyetçi” olduğu sonucuna varmıştır. Bu hükmüne delil olarak da, Namık Kemal’e cevaben yazdığı bir makalesindeki şu ifadeleri göstermiştir: “İstikbâlimizin emniyeti için Avrupa muvâzene-i düveliyesinin mâbihil-hayatı bizim muhafaza-i istikbalimiz olduğunu dermeyan ediyorsunuz.

Benim şanlı ve saadetli gördüğüm istikbâl bu değildir beyim.

Bir vakit daha söylemiş olduğum vechile vaktiyle kılıcımıza baş eğdirmiş olduğumuz kimselerin sâye-i lûtfunda yaşayıp giedeceksek, yâni saadet-i âtiye bundan ibâret kalacaksa ben o saadeti istemem. Çünkü maksadım Avrupa muvazene-i düveliyesini muhafaza değildir. Osmanlılık şanını muhafaza etmek ve padişâhım bulunan zât-ı kudsiyyet-simata vaktiyle Birinci Fransuva’nın yazmış olduğu gibi istirhamnâmeler yazıldığını (belki hayatım yetmiyeceği cihetle) hiç olmazsa mezarım içinde seyredip orada müftehir olmaktır. Ya böyle olsun ya hiç olmasın.

Hin-i hâcette Osmanlı askerinin dünyada birinci asker olduğunu göstereceği ve silâh-ı müdafaa şimdiki kudrette oldukça Tuna ve Balkan’dan kolaylıkla geçilemiyeceği ve sâhillerimize dahi yanaşılamıyacağı delillerimiz cümlesindendir”.

İKİ ŞAN: MÜSLÜMANLIK VE TÜRKLÜK

Ahmet Midhat Efendi, 1309 (1892) yılında neşredilen Ahmet Metin ve Şirzad isimli büyük mâcera romanında, roman kahramanı Ahmet Metin’in ağzından Türk tarihinin eskiliğini ve Türk medeniyetinin büyüklüğünü şöyle ifade etmiştir:

Bizim Osmanlığımızda iki şan vardır ki, bunların yalnız birisi bile bizim için teşerrüfe kafi iken, Hak Teâlâ Hazretleri,  bizi onların ikisiyle birden mübeccel eylemiştir. Bunlardan birisi müslümanlık, diğeri Türklük! Bu iki şeyin ikisinin de tarihleri cihanda hiçbir milletin, hiçbir halkın tarihine kıyas kabul edilemiyecek derecelerde kahramanâne ve şairanedir. O sûret-i kahramanâne ve şairânenin derecesine ise bizim vukufumuzdan ziyade yine Avrupalıların vukufu şâmildir”.

Türk halkına okumayı sevdiren ve bir nevi halk mektebi görevi ifa eden Ahmet Midhat Efendi, görüldüğü gibi millî şahsiyeti ağır basan, millî hassasiyetleri yüksek olan milliyetçi bir edebiyatçımızdır. Özellikle eserlerinde ve yazılarında halk Türkçesini kullanarak, Ömer Seyfettin’in “Yeni Lisan” makalesine uzanan yolun temelini atmıştır. Bu sebeple onu Millî Edebiyatın öncülerinden biri kabul ediyoruz.

Ruhu şâd, mekânı cennet olsun.

 

 

Savaş ve Barış

 

İnsanoğlu, aklı geliştikçe silahtan vazgeçer. Olması gereken bu olmalı. Ama, bilim ve teknoloji hızla gelişirken,”öldürme araçları” da gelişiyor! Küresel düzenin ise bir temel kuralı var; “sürekli üretim-sürekli tüketim” Bu kuralın dışına çıkmak mümkün mü?

Dünyamız, normal insan aklını şaşırtan, adaletsiz bir düzen içinde.

Bir tarafta, dünya ekonomisine egemen “küresel tekeller” öte yanda açlıktan, iş ve trafik kazalarından, terör ve savaşlardan canını yitiren milyonlarca insan…

İnsanın en değerli yaşam kaynağı “doğa” vahşice yok ediliyor; endüstriyel ve evsel atıklar, egzoz gazları ve savaşlarla toprak, hava ve su kaynakları kirletiliyor. “Küresel ısınma” tüm insanlığı tehdit ediyor.

İnsanlığın başına gelen bu felaketlerin en büyük ve evrensel nedeni, küçük bir azınlığın doymak bilmeyen “daha çok maddi zenginliğe sahip olma” ihtirası!

En büyük zenginlikler ise savaş ortamında sağlanıyor!

“Savaş olasılığı” bile petrolün varil fiyatlarını ateşlemeye yetiyor! Bir de savaş oldu mu, dünyanın bir avuç petrol, silah, ilaç ve inşaat tekeli bayram ediyor!

Savaş koşullarında büyüyen çocuklar, kendileriyle birlikte büyüttükleri kin ve öfke ile, geleceğin teröristleri ve savaş fedaileri oluyorlar.

Bu süreç, kanla beslenen küresel vahşi düzenin gücünü biraz daha büyütüyor!

Küresel düzenin vampirleri, borç batağına sürükledikleri ülkelerin siyasal düzenlerinin de belirleyici faktörleri haline geliyorlar! Onların çıkarlarına hizmet etmeyen siyasal iktidarlar kalıcı olamıyor!

Önce, “borç batağına” sürüklenen ülkeler, “sıcak paraya bağımlı” efendilerin her isteklerine boyun eğici bir köle düzenine sürükleniyorlar.

O ülkelerin halklarının bu gerçeği görmelerine engel olmak için, eğitim sistemi ile aptallaştırılıp, inanç ve etnik köken farklılıklarıyla da “birbirine düşman” kamplara bölünüyorlar.

“Ortak kan emicilerini” göremiyorlar!

Afganistan’da, Irak’ta, Mısır’da, Libya’da, Tunus’ta, Lübnan’da, Filistin’de, Suriye’de yaşanan ortak dramın kaynağı hep aynı!

Çözüm için ise tek seçenek var; etnik, dinsel ve mezhepsel farklılıklara “insanca bir saygı ve hoşgörü” ile bakarak, “kederde ve sevinçte ortak, insanca ve hakça bir yaşam birlikteliği” için, ortak uyanış!

Dünya insanlığı “küresel kan emiciler” olmadan da yaşar. Hem de “insan gibi!”