KAD (Kritik Analitik Düşünce) Üzerine – 1

55

Geçen hafta Pazartesi günü saat 10 sularında telefonum çaldı baktım. Çok sevdiğim saygı duyduğum Murat MAKARACI arıyor.. Hemen hasbihalin arkasından Ben İstanbul’da bir mini konferans vereceğim gidemiyorum oraya siz gidebilir misiniz, Kritik Analatik Düşünce üzerine bir sohbet yapabilir misiniz dedi.

Benim Lise yıllarından beri  toplumda eksikliğini hissettiğim, yakın çevremde de çok bahsettiğim önemli bir konu. Ancak bu konuyu anlatabilecek kadar birikimimin olmadığını biliyorum. Kendisinden bir 15 dakika müsaade istedim. Bir günde hazırlanıp toplantıya katılabilir miyim diye. Baktım ki kafamdaki bilgiler hem çok dağınık hem de çok önemli bir konu olduğundan mahcup olmamak için 15 dakika sonra aradım gidemeyeceğimi bildirdim. Bu arada da bu konu ile ilgili bir hazırlık yapacağımı  da ifade ettim.Daha önceden bu konu ile ilgili bazı kaynakları paylaşıyordu yeni kaynakları da paylaşacağını söyledi. Bu yazıyı bu konuşma üzerine yazmaya karar verdim. Çok faydalı olduğunu bildiğim KAD platformu’nun sitesi var sizinle paylaşayım.http://kritik-analitik.com/

Hepinizin bildiği gibi asparagas haber sitesi Zaytung diye bir site var palavra haberler yayınlıyor.. Geçen hafta bir ateist imam haberi yaptı. Diyanet bunun üzerine araştırma yaptırdı. Kendi sitesinde cevap yazdı. Elinde bütün personel bilgisi olmasına rağmen. Milas müftülüğüne sordu çok ilginç.

Bu şunu gösteriyor Biz toplum olarak gazete, dergi, TV, internet, farklı sohbet ortamlarındaki bilgileri bir süzgeçten geçirmeden doğru kabul ediyoruz ve o doğru kabul ettiğimiz bilgileri de çeşitli yollarla paylaşıyoruz. Çok tehlikeli bir durum aslında.

Kendi düşüncelerimizi gözlemleyebiliyor muyuz, anlamlandırabiliyor muyuz? Çok yönlü düşünebiliyor muyuz ? Bir mantık süzgecinden geçirebiliyor muyuz? Buna bakmak lazım..

İsmet Özel’in bir sözü vardır “İnsanlar hangi tarafa kulak kesilmişse, öbürüne sağır.”

Maalesef insanlar bu şekilde düşünmeyi seviyor. Neden böyle davranıyor bir bakalım.

Biz nasıl düşünüyoruz sorusunu kendimize soralım. Aldığımız cevaplar aşağıda ifade edeceğim başlıkları kapsıyor mu bakalım.

İnsanlar genellikle ben merkezci düşünür. Ben merkezci düşünme ; başkalarının hak ve ihtiyaçlarını görmeme veya hiçe sayma üzerine kuruludur.

Sadece bununla kalmaz bilgiyi de ben merkezci kullanır. Verileri de ben merkezci yorumlar. Bu tür düşünmenin sonuçları hakkında çok bilgisi de yoktur aslında. Onu çok da enterese etmez. Ne kadar hatalı olsalar bile sezgisel algılarına inanırlar. Bu inançla kendilerine olan özgüvenleri yüksektir.

Bu tip insanlar neye inanıp neye inanmayacakları noktasında psikolojik standartları kullanır.

Nedir o psikolojik standartlar dersek eğer.

O DOĞRUDUR ÇÜNKÜ BEN ÖYLE İNANIYORUM’

Doğuştan gelen ben merkezcilik.

 

‘O DOĞRUDUR ÇÜNKÜ BİZ ÖYLE İNANIYORUZ.’

Doğuştan gelen sosyal bencillik.

 

‘O DOĞRUDUR ÇÜNKÜ BEN ONA İNANMAK İSTİYORUM’.

Doğuştan gelen kendini gerçekleştirme arzusu.

 

‘O DOĞRUDUR ÇÜNKÜ BEN HEP ONA İNANDIM.’

Doğuştan kendi kendini geçerli kılma içgüdüsü.

 

‘O DOĞRUDUR ÇÜNKÜ ONA O ŞEKİLDE İNANMAK DAHA ÇOK İŞİME GELİYOR.

 

Doğuştan gelen bencillik

 

(Minik Eleştirel Düşünme Kılavuzu

Kavramlar ve Araçlar

Dr. Richard Paul ve Dr. LindaElder Çeviren: Merih Bektaş Fidan)

Buradan da anlaşıldığı gibi bireyin özgür olabilmesi için Bu ben merkezi yaklaşımdan kurtulması gerekiyor. Bu yaklaşımlar insanın bireyleşmesini engeller.

Yukarıda belirtdiğim gibi düşüncelerimizi gözden geçirdiğimizde kendimize şunları sorabiliriz. Ben merkezci miyim? (O doğrudur çünkü ben öyle inanıyorum) Sosyal bencil miyim? (O doğrudur çünkü biz öyle inanıyoruz) Kendimi gerçekleştirme arzusu mu var? ( O doğrudur çünkü ben ona inanmak istiyorum) Kendi kendimi geçerli kılma içgüdüsü mü hakim? ( O doğrudur çünkü ben hep ona inandım)  Yoksa doğuştan gelen bencillik mi hakim. ( O doğrudur çünkü ona o şekilde inanmak daha çok işime geliyor)

Aklıma ALİ İZZETBEGOVİÇ’in ifadeleri geldi. Beraberce okuyalım biz bu anlatımda bu iki gurubun neresindeyiz. Kendimize soralım?

“İnsanlar var ki güçlü iktidarlara hayrandırlar; disiplini ve ordularda görülen, amiri ve memuru belli olan düzeni severler. Yeni kurulan şehir semtleri, sıraları dosdoğru ve cepheleri hep aynı olan evleriyle onların zevklerine uygundur. Müzik bandoları, formaları, gösterileri, resmi geçitleri ve bunlar gibi hayatı “güzelleştiren” ve kolaylaştıran şeyleri beğenirler. Bilhassa her şey “kanuna uygun” olsun isterler. Bunlar tebaa zihniyetli insanlardır ve tabi olmayı; emniyeti, intizamı, teşkilatı, amirlerince methedilmeyi, onların gözüne girmeyi severler. Onlar şerefli, sakin, sadık ve hatta dürüst vatandaşlardır. Tebaa iktidarı, iktidar da tebaayı sever. Onlar beraberdir, bir bütünün parçaları gibi. Otorite yoksa bile tebaa onu icat eder.

Öbür tarafta mutsuz, lanetlenmiş veya lanetli ve daima gayrı memnun bir insan grubu vardır. Bunlar hep yeni bir şey isterler; ekmek yerine daha ziyade hürriyetten, intizam ve barış yerine daha ziyade insanın şahsiyetinden bahsederler. Geçimlerini hükümdara borçlu olduklarını kabul etmeyip, bilakis, hükümdarı da kendilerinin beslediklerini iddia ederler. Bu daimi itizalciler umumiyetle iktidarı sevmezler, iktidar da onları sevmez. Tebaa, insanlara, otoritelere, putlara; hürriyetçiler ve isyancılar ise tek bir Tanrı’ya taparlar. Putperestlik köleliğe ve boyun eğmeye nasıl engel teşkil etmiyorsa, hakiki din de hürriyete mani değildir.”