24.8 C
Kocaeli
Cumartesi, Ağustos 8, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1034

Türk-İslam Ülküsünün Mütefekkiri Seyyid Ahmet Arvasi – 1( Şahsiyeti )

0

 

Türk-İslâm Ülküsünün Mütefekkiri, “Asrın Yesevisi” Seyyid Ahmet Arvasi 24 yıl önce 31 Aralık 1988 tarihinde İstanbul’da vefat etti. Arvasi, çok yönlü bir şahsiyetti. Bir fikir ve dâva adamı olmasının ötesinde eğitimci, şair ve yazardı. Büyük bir idealist ve eylem adamıydı. Çok kültürlü gerçek bir entelektüeldi. Bir “Mektep adam”dı. Tavizsiz bir müslüman ve şuurlu bir Türk milliyetçisiydi.

Seyyid Ahmet Arvasi, bir misyon(amaç) ve vizyon(hedef) sahibiydi. Misyonu; Türk gençliğine ve milletimize “ilâ-yı kelimetullah” idealini ve Türk-İslâm ülküsünü benimsetmekti. Vizyonu ise, bu ideal ve ülkünün alperen ruhuyla yetiştirilecek gençler eliyle dünyaya yayılmasına vesile olmaktı. Bütün ömrünü bu amaç ve hedef uğrunda çalışma ile geçirdi. Onun şahsiyetinin ağır basan yönü eğitimciliğiydi. Gerek 27 yıllık öğretmenlik hayatında, gerekse emeklilik hayatında eğitimciliğine ara vermedi. Gerek sivil toplum kuruluşlarındaki konuşmalarında, gerek gazete ve dergilerdeki yazılarında, gerekse evinde misafirleriyle yaptığı hasbıhallerde hep eğitimciliğini sürdürdü.

Hiçbir konuda taassubu yoktu. Çünkü gerçek bir münevverdi. Doğu ve Batı düşünürlerinin hepsini okumuştu. Bütün fikir akımlarını ve ideolojileri, İslâm dinini, dinî ilimleri, dinler felsefesini, eğitim psikolojisini ve sosyolojisini iyi biliyordu. Bu bilgisini; Kendini Arayan İnsan, İnsan ve İnsan Ötesi, Diyalektiğimiz ve Estetiğimiz, İlm-i Hâl ve Eğitim Sosyolojisi isimli eserlerinde bu zengin kültürün yansımalarını açıkça görebiliriz. Hocanın bu kültürel birikiminden dolayı karşıt düşünceli kişiler ve öğrencileri onunla tartışamazlardı. Sonra Hocanın kuvvetli bir mantığı vardı ve tartışma âdabını iyi bilirdi. Muazzam bir analiz ve sentez kabiliyetine sahipti.

Medeni ve sosyal bir insandı. Her görüş ve yapıdaki insanı saatlerce sabırla dinler, görüşür, tartışırdı.  Tartışmanın galibi her zaman Arvasi Hocaydı. Bu yüzden aşırı sol görüşlü öğrenciler onun dersine girmek istemezlerdi. Çünkü, dersin sonunda düşüncelerinin ve inandıklarının sarsıldığını görürlerdi. Bir gün derste Darwin’in evrim teorisi görüşülürken, bu teoriyi savunan bir öğrenci “Hocam, diyorlar ki, insan maymunun gelişmiş şekliymiş, doğru mu?” diye sorunca, Hoca “O zaman, o mantığa göre çınar ağacı da maydanozun gelişmiş şeklidir” diye cevap vermiş. Tabii Darwin’in teorisi, bu cevap karşılığında iflas etmiş.

Hoşgörüsü çoktu. Kızmazdı. Yalnız İslâma ve Türklüğe karşı bir haksızlık veya saldırı yapılırsa çok sinirlenir ve çok sert tepki gösterirdi. Çoğu zaman gülerek konuşur, ortamı yumuşatırdı. Sevdirir, müjdeler, korkutmazdı. Herkesi ilgi ve sevgisiyle kucaklamaya çalışırdı. Çünkü, kaybetmeyi sevmiyordu, herkesi kazanmayı düşünüyordu. Hatalar ve eksikler üzerinde fazla durmazdı. Çocuklara da büyük adam gibi değer verir, onları karşısına alır, dinler ve ciddi cevaplar verirdi. Özellikle gençlere çok değer verir, onları büyüklere karşı korurdu. Çünkü onları geleceğimizin mimarları olarak görüyordu. Onlara asr-ı saadet yıllarını, alperenleri, derviş gazileri anlatırdı. Onlara maddi ve manevi sıkıntılarında yardımcı olmaya çalışırdı.

Liderdi. Onun için bütün milliyetçi gençlerin de kendilerini lider olarak yetiştirmelerini isterdi. “Bir milliyetçi yaptığı işte en iyi olmalı” derdi. Bulunduğu toplulukta hemen bir çekim merkezi olurdu. Herkes onun etrafında toplanır, onu dinler ve onun tavsiyelerine göre hareket ederlerdi. Bu yüzden etrafındakiler düşünce tembeli olmuşlardı. Çünkü çözemedikleri meseleyi Hocaya getirirler, o da meseleyi basite indirger, herkesin anlayacağı şekilde analiz eder ve yorumlardı. Biz bunun böyle olduğunu vefatından sonra daha iyi anladık. Bu konuda büyük boşlukta kaldık. Artık bundan sonra bütün meseleleri kendimiz çözmek zorundaydık.

Bütün zamanını mesleği ve dâvası doldurduğu için ailesine pek zaman ayıramazdı. Sanıyorum ailesi onun misyonunun ve vizyonunun farkındaydı. O yüzden fazla sıkıştırmıyorlardı. Uyuduğu geceler azdı, zamanını gündüz işine, akşamları da dostları ve öğrencileriyle sohbete ayırırdı. İbadet saatleri dışında kalan gece saatlerinde de yazılarını ve kitaplarını yazardı. Çok misafirperverdi, misafirlerine bizzat kendi ikramda bulunurdu. Eliyle çay, kahve, çörek dağıtır, yemek saatiyse mutlaka yemeğe alırdı. Bu konuda müdahale edenlere “beni şanlı Peygamberimin sünnet-i seniyyesinden mahrum bırakmayın” diye çıkışırdı. Misafirlerinin tek tek hatırlarını sorar, gönüllerini alırdı.

Ailesinin ve sülâlesinin her ferdi İslâmı hayat tarzı olarak benimsemişlerdi. İslâmı hem yaşıyor, hem yaşatıyorlardı. Vefatından bir iki yıl önce Tekirdağ Ziraat Fakültesi’nde öğretim üyesi olan damadı Doç. Dr. Reşat Yaman Karadeniz bir trafik kazası sonunda vefat etmiş, kızı da bu kazada ağır yaralanmıştı. Duyar duymaz arkadaşlarımızla evine gittik. Ev alıştığımız ölü evi gibi değildi. Sanki hiçbir şey olmamış, hayat normal devam ediyordu. Ne bir feryat, ne bir ağlama, ne inleme sesi, ne de üzgün ve asık bir yüz gördüm. Hocam beş on dakika içinde damadı ve kızının başına gelen kaza hakkında bilgi verdikten sonra bizi akşam yemeğine aldı. Yemekten sonra da eskisi gibi çaylar, kahveler içildi, meyveler yenildi. Türkiye ve dünya meseleleri görüşüldü.  Sonra ayrıldık. Aynı durumla Hocanın vefat ettiği 31 Aralık l988 sabahında da karşılaştım. Allah’tan gelen bu tecelliyi bütün aile tevekkülle kabullenmiş, nefislerini Allah’a teslim etmişlerdi. Ben o zaman dedim ki, tam inanmış bir ailenin ölüm karşısındaki tavrı böyle olmalı.

Kısacası Seyyid Ahmet Arvasi, inandığını yaşayan samimi bir Müslüman, gerçek bir münevver ve entelektüel, alanında âlim, yiğit bir Türk milliyetçisi, örnek, bir dâva ve fikir adamıydı.  İstanbul beyefendisiydi. Doğru, dürüst, düzgün bir adamdı. Dostuna munis ve müşfik, düşmanına korkusuz ve cesurdu. Sizin anlayacağınız dört dörtlük adam gibi adamdı.

Bundan sonraki yazılarımda Seyyid Ahmet Arvasi hocamızın “Eğitimciliği, Milliyetçiliği, Hâtıraları, Yazıları ve Şiirleri” hakkında görgü ve bilgilerimi sizlerle paylaşacağım.

 

 

Noel’i Kapı Dışarı Eden Ülke

 

Bir teranedir tutturmuş gidiyoruz. ‘Biz yeni yılı kutluyoruz, Noel’i değil’ diye…

Ama ne hikmetse, bu yeni yıl kutlamalarında kullanılan sembollerle Hıristiyanlıkta kullanılan semboller aynı…

Durum böyle olunca da kimin neyi kutladığı biraz karışık oluyor…

Türkiye’mizde aziz milletimiz yeni yılı Noel Baba ile kutlarken, geçen sene gittiğim İngiltere’de aynı Noel Baba ile İngilizler Noel’i kutluyorlardı. Ne enteresandır ki, ‘kristmıst’ çamı ile evlerini, dükkânlarını süslüyorlardı.

Televizyon kanallarımız yeni yıl programı adı altında Noel kutlaması hazırlıklarını hızla tamamlıyorlar…

‘Bu bizim kültürümüzde yok’ diyenlere de o bildik ve beylik, ‘Biz yeni yılı kutluyoruz, Noel’i değil’ ifadesiyle hazır cevap veriyorlar…

Kimi dostlarımızda ya bugünün dünyasında böyle şeylere takılmamak lazım diyerek sözüm ona evrensel mesaj veriyorlar…

İyi de kardeşim şu evrenselleşen dünyada ne hikmetse hiç bizim kültürümüz, örf ve adetlerimiz ‘evrenselleşmiyor’…

Sanırım siz ne demek istediğimi anladınız Sevgili Okurlar…

* * *

Kardeş Özbekistan kaynaklı Uzmetrenom internet haber sitesinin yayınladığı habere göre Özbekistan’daki tüm TV kanalları bir araya gelerek yılbaşında Noel Baba karakterine yer vermeme kararı aldılar. Noel Baba karakterinin yanı sıra, Rus Peri Masalları, Pamuk Prenses, Rus Efsaneleri vb. öğelerinde Özbekistan’daki TV kanallarında gösterimi yasaklanma kararı alındı.

Söz konusu kararın televizyon yöneticilerine ait olduğu, Özbek yönetiminin böyle bir baskısı olmadığı veya bu yönde teşviki ya da engellemesi olmadığı bildirildi.

Televizyon idarecilerinin bu kararı, Noel Baba karakterinin Türk kültürüne ait olmadığı gerekçesiyle aldığı kaydedildi. Televizyonlar bu karakterlerin yerine millî kahramanları ekrana çıkaracak.
Öte yandan yeni yılın Özbekistan’da sadece devlet düzeyinde kutlanacağı kaydedildi. Taşkent’in en büyük kongre salonu olan İstiklâl’de yılbaşında tek bir çam ağacı dikilecek ve yabancı misyonların katılacağı bir tören düzenlenecek.
Özbekistan yönetimi 2005 yılında, yılbaşı kutlamasını ‘Nevruz’ olarak sadece 21 Mart günü kabul edilmesi gerektiğini öne sürerek, 31 Aralık’taki kamusal kutlamalara sınırlandırma getirmişti.

Yönetim daha çok çocukların ilgisini çeken bu etkinliğin kısıtlama nedenini ise olası her türlü kültürel dezenformasyona karşı önlem olduğunu açıklamıştı.

2006 yılından sonra ise ülkede yılbaşı etkinlikleri artık eskisi gibi yoğun olarak kutlanmıyor.

* * *

Ne diyelim, darısı bizim televizyonların başına…

 

 

Cami ve Cemaatin Önemi

 

Dinimizin beş şartından biri olan namaz ibadeti cemaatle ve camide kılındığında 27 derece daha faziletli ve sevap elde edilmekte. Dinimiz camiye ve cemaate büyük önem vermekte, cemaatin ne kadar önemli olduğunu birlikte kılınan namazlarda ortaya koymaktadır.

Cemaat deyince bugün farklı şeyler algılanmakta. Cemaat kelimesinin Türkçe karşılığı topluluk, birlikte olma ve birliği temsil eden sivil toplum örgütü olarak da nitelendirebiliriz. Cemaatin toplandığı camiler ise köy, belde, kasaba ve şehirlerin merkezi noktasıdır.

İslam medeniyetinde şehir ve kasabalar camilerin etrafında şekillenmiş, camiler merkez alınarak etrafında şehirler kurulmuştur. İslam medeniyeti coğrafyasını gezdiğimde kadim şehirlerin medeniyet merkezlerinin cami etrafında şekillendiklerini görmekteyiz.

CAMİLERE NE KADAR ÖNEM VERİYORUZ?

Camiler sadece ibadet yapılan yerler değildir. Osmanlının ilk dönemine kadar camiler devlet işlerinin görüldüğü, divanların toplandığı, etrafında hastanesiyle, kütüphane ve misafirhanesiyle bir sosyal kültürel merkez olarak değerlendirilmekteydi.

Görüldüğü gibi camiler hayatın tam merkezinde olmuş, şehirlere ruh vermiştir. Bugün Çoban Mustafapaşa Camii’ne baktığımızda camiden daha çok sosyal, kültürel, ibadet, eğitim ve kültür merkezi olarak tam anlamıyla bir külliyedir.  Çoban Mustafapaşa Külliyesi’ni gezdiğimizde bu külliyenin tam merkezi bir mimari şaheser olan camii ile taçlandırılmış, muhteşem bir tabloyu yansıtmakta. Acaba bugün Gebze bölgesinden kaç kişi Mustafapaşa Camii’nin tamamını gezip burada ki bölümleri tanıyıp bilmekte. Gebze bölgesinde bugün yüzlerce cami bulunmakta. Acaba kaç tanesi Mustafapaşa Camii’nin benzeri veya alternatifi. 550 yıl önce yapılan Mustafapaşa Camii’nin keşke Gebze bölgesinde bir benzeri veya alternatifi yapılabilseydi.

SANDALYE’DE NAMAZ KILANLAR

Acı ama bir gerçeği daha dile getirmek istiyorum. Camiler sandalye ve oturaklarla dolu. Basit bir bahaneyle oturarak namaz kılanlar çoğalmakta. Bu acı duruma bir son verilmeli. Geçtiğimiz yıl Tunus’ta Kayevran Cami’nde belgesel çekerken protezli tek ayağıyla namaz kılan yaşlı bir şahısla tanıştık. Neden oturarak namaz kılmadığını sorduğumda tercümanıma “Bu nasıl Müslüman adam oturarak Allah’ın huzurunda namaz kılar mı?” diye sert bir cevap verdi. Türkiye’de baktığımızda adamın eli ayağı her şeyi sağlam, hiçbir uzvunda eksiklik yok. Kılacağı beş vakit namazı da sandalyede kılıyor. Cemaat ve cami ruhunu öldürüyor.

CUMA NAMAZI VE CAMİLER

Camiler daha çok Cuma namazları için yapılmakta. Bugün bir çok bölgede devasa ve çok büyük camiler yapılmasına rağmen içerisinde Cuma namazı kılınamamakta. Bazı köylerde küçük küçük mahallelerde yapılan camilerde Cuma namazlarının kılınmasıyla Cemaat ruhu ölmekte, bir köyde bile tek camide kalabalık cemaatle kılınması gereken Cuma namazı bölünüp paramparça bir şekilde mahallelerde kılınmakta. Bu duruma Diyanet İşleri Başkanı dur demeli, küçük beldelerde tek bir camide Cuma namazlarının kıldırılmasını organize etmelidir.

Gebze gibi büyük şehirlerde merkezi camiler Cuma günleri cemaati alamamakta, yollarda, pis ortamlarda, toz toprak içerisinde ki hasırlar üstünde sağlıksız bir ortamda, Cuma namazı kılınmakta. Cemaatin sağlıklı ve temiz bir ortamda Cuma namazı kılabilmesi için okurlarımızdan çeşitli öneriler aldık.

Mübarek Cuma günü, müminlerin bayramı… Cuma namazı için tüm camilerimiz hazır hale getirilmeli, başta İmam ve Müezzinler olmak üzere cami dernekleri cemaatin huzurlu, temiz bir ortamda Cuma namazı kılmalarına imkan sağlayacak önlemler almalıdır.

CAMİLERİ HAZIR TUTALIM

Cuma günleri bir çok caminin Cuma namazına yetersiz olması ve bazı camilerin Cuma namazına hazırlanmaması vatandaşların tepkisine neden oluyor. Geçtiğimiz haftalarda  başta Kocaeli olmak üzere Türkiye’nin bir çok yerinde kılınan Cuma namazlarında vatandaşlar kar üstünde ve sıkıntılı ortamlarda kıldılar. Cami müezzin görevlilerin ve cami dernek yöneticilerinin camileri Cuma namazı kılınacak hale getirmemeleri yüzünden merdivenlerde, lavabo önlerinde, sağlıksız ortamlarda kılmak zorunda kalan vatandaşlar şikayette bulundular. Gebze Gazetesi olarak Din görevlilerinden camileri Perşembe gününden hazırlamaları için kampanya başlatıyoruz.

HUZUR İÇİNDE İBADET

Cami yönetimleri, İmamlar ve müezzinler Perşembe günleri hazırlık yaparak cemaatin Cuma namazlarını rahat kılabilmesi için çalışma başlatmalı. Camilerin küçük, nüfusun ise kalabalık olduğu yerlerde vatandaşların dini görevlerini, bu mübarek günün anlamına uygun bir şekilde yerine getirebilmeleri için ön hazırlık yapılmalı. Konuyla ilgili vatandaşlar, “Cami dernekleri ve yöneticiler camilerden her hafta para topluyorlar. Elbette toplayacaklar. Camileri vatandaşlar yapıyor. Ancak, haftada bir gün vatandaş Cuma namazını çok huzurlu bir ortamda kılması gerekiyor.”dediler.

 

 

Deli Rüzgar / Osman Yüksel Serdengeçti

 

Prof. Dr. Cemal Kurnaz’ın, Berikan Yayınevi’nin tescilli markası olan Kurgan Edebiyat etiketi altında çıkan ‘Deli Rüzgâr’ isimli kitabı, ‘Osman Yüksel Serdengeçti hakkında yazılmış en kapsamlı eser’ olarak dikkat çekiyor.

Osman Yüksel’e olan hayranlık ve bağlılığımı bildiğinden, lütfedip kitabı adresime gönderen Aziz ve Muhterem Dostum İsmet Binark Beyefendi’ye teşekkür telefonu açmadan önce, kitap hakkında bilgi edineyim istedim. Sayfalar arasında kendimi de zamanı da unuttum. Bir insan bu kadar mükemmel tanıtılır, ancak bu kadar gözler önüne getirilir,  hâfızalarda ve muhayyilede ete ve kemiğe büründürülerek bu kadar canlandırılabilir.

Deli Rüzgâr; biyografidir, karakter tahlilidir, bir insanın iç dünyasının tasviridir. Aynı zamanda granit sertliğindeki bir şahsiyetin; fikriyatının, kitaplarının, makalelerinin ve özel hayatının zaafları ile birlikte engin ve derin anlatımıdır. İster karakalem deyiniz, ister yağlıboya fırça ürünü… Tam teşekküllü bir Osman Yüksel Serdengeçti portresidir. Heykeli de diyebilirsiniz.

Bitmedi.

Deli Rüzgâr, bir yakın tarih araştırmasıdır. Yaşadığı dönemin en dikkate değer şairi, yazarı, mütefekkiri, yayıncısı, politikacısı, hatibi ve daha pek çok özellikleri, renkleri şahsında toplayabilmiş bir insanın çevresinde gelişen fikrî ve siyasî olayların, dersler çıkartılmasına imkân verecek şekilde tahlil edildiği bir ansiklopedidir.

Türkiye’nin bugünkü siyasî yapısının nasıl oluştuğunu merak edenleri tatmin edecek cevaplar içeren sırlar kitabıdır.

Serdengeçti; çağdaşı Necip Fâzıl Kısakürek ile birlikte bir neslin mimarıdır, gizli ve mütevâzı önderidir.

Serdengeçti Milliyetçiydi, Turancıydı, Türkçüydü ve Mümindi. Bu özelliklerinin hiçbiri, yekdiğerinin bir adım önünde değildi. Hiçbiri, yekdiğerinin bir milim gerisinde de kalmadı. O’nu bu çerçevelerin hiçbirine sığdırmak mümkün değildir. Öylesine aşkın ve taşkın bir insandı. Bu sebeple güçlüydü.

Serdengeçti, bugün her biri ayrı dimağlarda-gönüllerde 8-10 kola ayrılarak akmaya devam eden bir koca ırmağın adıydı. Kimi, saman alevi gibi parlamasıyla sönmesi bir olan, kimi kutup yıldızı gibi sonraki nesillerin rehberi olan fikir ve siyâset dünyamızın parlak isimlerini etkileyen bir cevherdi.

Cemal Kurnaz’ın kitabından Serdengeçti’nin bütün bu özelliklerini en ince detaylarına kadar öğrenmek mümkündür.

Osman Yüksel daha ilk tahsil yıllarında Torosların hırçın çocuğudur. İçindeki deli rüzgâr, Ankara’ya geldikten sonra esmeye başlamıştır. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümü’nde Sosyoloji okurken Behice Boran ve Niyazi Berkes gibi hocaların ideolojik baskıları, onların etkisinde kalan sınıf arkadaşlarının komünizme hizmet eden çalışmaları sebebiyle Serdengeçti’nin içindeki volkan hareketlenir. Okuldan uzaklaştırılması sebebiyle harekete geçen içindeki volkan, lav püskürmeye başlar. Müslüman Türk’ün özlemini çektiği lavlar önce yakın çevresini sonra bütün Türkiye’yi kaplar.

Osman Yüksel Ziya Gökalp’tir, Mehmet Âkif Ersoy’dur. Gönlünün bir köşesinde Kafkaslar, diğer köşesinde Balkanlar vardır. Turan ve Anadolu haritaları iç-içedir. Kızılırmak, Tuna, Aras Dicle, Selenge nehirlerinin suları damarlarındaki kana karışmıştır. Baykal, Balkaş ve Aral göllerinde, Hazar Denizinde, Issık Göl’de, Basra Körfezi’nde Serdengeçti’nin gözyaşı, Sina, Gobi, Libya, Büyük Sahra ve Tih çöllerinde alnının ve avuçlarının teri vardır.

Prof. Dr. Cemal Kurnaz’ın; bulunabilinenleri değil, mevcut bütün kaynakları satır satır incelediği, 13,5 X 23 santim ölçülerinde 756 sayfalık kitabının her satırından anlaşılmaktadır. Eserinin sonunda yer alan 10 sayfalık kaynakça bölümü, kitabın ne büyük meşakkatlerle meydana geldiğinin delilidir. Ayrıca 22 sayfalık ‘Dizin’ bölümünde; kitapta adı geçen şahısların, şehir, bölge, dergi ve kitaplarla ilgili bilgilerle kavramların hangi sayfalarda bulunabileceğini öğrenmek mümkündür.

Cemal Kurnaz’ın kalem kudretinde bir başka yazar, Necip Fâzıl Kısakürek’i de, kâğıt üzerinde ete ve kemiğe büründürerek günümüze taşımalı ki, seri tamamlansın.

KURGAN EDEBİYAT / BERİKAN YAYINEVİ: Eti Mahallesi, Gazi Mustafa Kemal Bulvarı, Bulvar apartmanı No: 80 Daire: 1 Maltepe, Ankara.

Telefon: 0.312-232 62 18 Belgegeçer: 0.312-232 14 99

e-posta: berikan@berikanyayinevi.com.tr   www.berikanyayinevi.com.tr

OSMAN YÜKSEL SERDENGEÇTİ

Antalya’nın Akseki İlçesi’nde, 1917 yılında doğdu. 10 Kasım 1983 tarihinde Ankara’da, 66 yaşında ebedî âleme göç etti. Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi son sınıfında iken 3 Mayıs 1944 târihinde ilk duruşması yapılan Türkçülük-Milliyetçilik Dâvâsı ile ilgili gösterilere katıldığı için tevkif edildi. İşkence gördü ve serbest bırakıldı. Tekrar okula devam etmesine izin verilmedi.  Diploma alması engellendi. Yayınevi kurarak geçimini sağlamak mecburiyetinde kaldı. Serdengeçti Mecmuası’nı çıkardı  Dergi, sık sık kapatılıyordu. 15 yılda ancak 33 sayı çıkartabildi. Hayatının büyük bir bölümünü mücâdele yazıları sebebiyle mahkemelerde ve hapishânelerde geçirdi.

Sevdiklerine karşı son derece müşfik, düşmanlarına karşı korkusuz ve sert, hep zora tâlip olan bir mîzaca sâhipti. Ailesinden aldığı sağlam millî ve dînî kültür ve terbiye, O’nun üzerinde ömrü boyunca etkili ve kalıcı oldu. Binlerce kişi de etkiledi.

Kitaplarından bâzıları: *Bu Millet Neden Ağlar, *Bir Nesli Nasıl Mahvettiler, *Gülünç Hakikatler, *Türklüğün Perişan Hâli, *Mâbetsiz Şehir, *Mevlânâ ve Mehmed Âkif.

Prof. Dr. CEMAL KURNAZ

Antalya’nın Akseki kazasına bağlı Taşlıca Köyü’nde 1956 yılında doğdu. Aksu İlköğretmen Okulu’nu, Ankara Yüksek Öğretmen Okulu’nu ve Hacettepe Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. 1974’te Urfa’nın Bilecik kazasına bağlı bir köyde ilkokul öğretmeni oldu. 1980 yılında önce Hasanoğlan Öğretmen Lisesi’nde öğretmen, sonra da mezun olduğu bölümde uzman olarak göreve başladı. 1984’te doktor, 1986’da Yardımcı doçent, 1990’da doçent, 1995’de profesör unvanını aldı. 1996’da bölüm başkanı oldu. 1986’dan beri Gazi Eğitim Fakültesi’nde öğretim üyesidir.

1974 yılından itibaren Hareket, Divan, Doğuş, Yedi İklim, Türk Kültürü, Millî Kültür, Türk Kültürü Araştırmaları, Journal of Turkish Studies, Millî Eğitim dergilerinde şiir ve makaleleri yayınlandı. ‘Halk ve Divan Şiirinin Müşterekleri Üzerine Denemeler’ isimli eseriyle 1990 yılında Türkiye Yazarlar Birliği Deneme Ödülü’nü kazandı.

Kitap hâlinde yayınlanmış eserlerinden bâzıları şunlardır: *Ali Zelîlî Efendi-Niyâzü’l-Müznibîn (İnceleme-Metin): 1979, *Taşlıcalı Yahya Bey Divanı’nda Kozmik Unsurlar: 1981, *Hayâlî Bey Divanı’nın Tahlili: 1984, *Muallim Naci-Osmanlı Şairleri: 1986.
KUŞBAKIŞI

İSTİKLAL HARBİ’NDE ETNİK İHANET

Necdet Sevinç’in, vefatından önce tamamlayabildiği 610 sayfalık eseri, bir inceleme araştırma kitabıdır. Arka kapaktaki tanıtım cümleleri kitap hakkında gerekli ön bilgiyi vermektedir:  ‘Esat Toptani ve İsmail Kemal hangi Paşa’ya Arnavut prensliğini teklif ettiler? Rauf Orbay’ın Amiral Calthorpe ile Agamemnon’da gizli görüşmesi, Orbay’ın İngiliz himâyesinde Çerkez devleti isteğine Amiral Calthorpe ne cevap verdi? İstiklal Harbi’ni Kürtlerle birlikte mi verdik?, 150’likler listesinde neden tek bir gayrimüslim yok?, Türk Milleti’ne ihanet edenlerin hazin sonları… İntihar eden; kumar masasına neyi var neyi yok kaybeden; akli dengesini yitiren; din değiştiren; oradan oraya savrulan “memlekete dönecek yüzüm yok” diyenler… Bu cümleler kitabın içeriğini tanıtmaktadır.

Kitap, ‘Tarih yazmaktan ve tarih incelemeleri yapmaktan maksat, geçmişi araştırmak değil geleceği yorumlamaktır.’ cümlesi ile başlamaktadır. Kitabın sonraki sayfalarında bu yorum hakkıyla değerlendirilmektedir.

‘İstiklal Harbinde Etnik İhânet’, ‘Mütareke, Türkleri Kesiniz, Zât-ı Şâhâne, Damat Paşa, Mustafa Kemal, Yunan İleri Harekâtı, Vatan Bütündür Parçalanamaz, Milliyetçilerin Tasfiyesi, Malta Fiyaskosu, Örgütlenen İhanet, Ayaklanmalar, Üç Kara Gün, Mütareke Basını, Türk’ün Ölüm Fermanı Sevr, Ekonomik Durum, Askerî Vaziyet, Yunan Vahşeti, Hazin Sonları’ isimlerini taşıyan ve her birinin altında bazılarında 10, bazılarında 20 alt başlıkla yazılmış ara başlıklı bölümlerden oluşan, belgelere dayanan bir inceleme ve araştırma kitabıdır.

13,5 X 21 santim ölçülerindeki kitap, 2011 yılında basılmıştır.

BİLGEOĞUZ YAYINLARI: Alemdar Mah. Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. 
Telefon: 0.212-527 33 65 Belgegeçer: 0.212-527 33 64  e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr  www.bilgeoguz.com.tr

GÖNÜL GÖZÜ

İstanbul Tarihi Türk Müziği Topluluğu emekli Müdürü Ömer Tuğrul İnançer ve Galatasaray Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Kenan Gürsoy’un TRT İstanbul Televizyonu’nda birlikte yaptıkları sohbetlerden oluşan ‘Gönül Gözü’ isimli bu kitap, adından da anlaşıldığı gibi gönül iklimimize açılan bir kapı mâhiyetindedir. Kitapta, içinde bulunduğumuz hayata gönül cihetinden bakmamız ve onu bu açıdan yorumlamamıza ışık tutan tevhid, hürriyet, ahlâk ve gelenek gibi kavramlara dikkat çekilerek İslâm’ın estetik boyutları var mıdır, tasavvufun gönül dünyamıza etkisi nasıldır, ilim ve kültür mirasımızın temelleri nelere dayanır gibi sorulara cevaplar da aranmaktadır. İlim, irfan, tasavvuf, kültür, medeniyet gibi konularda bilgi dağarcığımıza katkı sağlayacak kolay okunur eserlerden biri olan bu kitap, aynı zamanda bir gönül kılavuzudur.

Timaş Yayınları tarafından, Sufi kitap etiketiyle yayınlanan kitap; 13,5 X 21 santim ölçülerinde 220 sayfadır, Nisan 2010’da basılmıştır.

SUFİ KİTAP: Cağaloğlu Alemdar Mahallesi, Alayköşkü Caddesi Nu: 5 Fatih İstanbul.

Telefon: 0.212-511 24 24 Belgegeçer: 0.212-512-40 00  www.sufikitap.com.tr  e-posta:sufi@sufi.com.tr

HAYAL AYNASI

Şiir çalışmaları Aylık Dergi başta olmak üzere Ayane, Kardelen, Kayıtlar, Ulamı Edebiyat, Kırağı, Bir Nokta, Ay Vakti, Mor Taka, Anadolu Çınar ile Dil ve Edebiyat gibi dergilerde yayımlanan Ârif Dülger, Nar Şiir’den Hayal Aynası adlı şiir kitabını yayımladı.

Halen Vakıflar Genel Müdürlüğü’nde Vakıflar Meclisi Üyesi olarak görev yapan Dülger, Türkiye Yazarlar Birliği’nin ‘2009 yılı, Yazar, Fikir Adamı ve Sanatçıları Ödülleri’ bağlamında ‘Meğer Aşk İmiş’ adlı kitabı dolayısıyla ‘Yılın Şairi’ ödülüne lâyık görülmüştü.

Şairin yayımlanmış diğer eserlerinden bazıları: Şiir Nöbetleri, Geçmiş Zaman Düşleri, Ses Ver Bana, Sözün Ateşi, Sanki Bahar… Güllere yaklaş! Eline al; sür gönlüne, / Kokusundan üfle yoksulların üstüne! / Üstüne üstüne git; ki çaresiz kalma! / Tutulmak nasıl lazım gelirse sevdaya…

NAR YAYINLARI: Ankara Caddesi Vilayet Han Nu: 10/404 Cağaloğlu, İstanbul

Telefon: 0.212-512 37 69 Belgegeçer: 0.212-512 31 42  www.naryayinlari.com  e-posta:bilgi@naryayinlari.com

NİETZSCHE – KAPLAN SIRTINDA FELSEFE

Senail Özkan tarafından 452 sayfa olarak hazırlanıp 2004 yılında basılan eser,  Nietzsche hakkında Türkçe yazılmış en ciddî ve tatminkâr eserdir. ‘Her şeyin kurşun grisi bir pesimizme, kaba bir materyalizme, bitkin bir decadénce sürüklendiği; hayata inancın hazan rengine, ümitsizliğe ve inkâra dönüştüğü 19. Yüzyıl Avrupa’sında, beklenmedik bir gür ses, bir protesto sesi yükselir ve bir kaplan atılımıyla hayatın uçurumları üzerinde dolanmaya başlar. Derin bir rüyadan uyanan bu demonvâri güç, bu dinamit zekâ, daha yirmi yaşlarında iken haz ve ıstırabın yoğurduğu oluşa, varoluşa ve hayata, bizim Yunus’tan öğrenmişçesine, ‘nârın da hoş, nûrun da hoş’ diyebilmiştir. Hayatı bütün paradokslarıyla bir ‘amor fati’ olarak kucaklayan bu dehâ, insanlığa hayatın kutsiyetini ve varlığın mâsûmiyetini öğretmeyi kendine dert edinmiştir. Ona kulak vermeliyiz, onu can kulağıyla dinlemeliyiz!… İnkırazımızın yankılarını O’nun yanık nağmelerinde bulabiliriz.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT: İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 65/3 Beyoğlu 34433 İstanbul.  
Telefon: 0.212-251 03 50  Belgegeçer: 0.212-251 00 12 www.atuken.com.tr  e-posta:otuken@otuken.com.tr

LEZZETİN TARİHİ

Vücudumuz kadar medeniyetin inşasına ve tekâmülüne de hizmet eden yemek kültürü hangi duraklarda nefeslendi, hangi ülkelerde çeşitlendi dersiniz? Tıbbın Gizemli Tarihi, Gizli Bilimlerin Serüveni gibi eserlerin sahibi Prof. Dr. Zeki Tez bu defa yiyecek ve içeceklerin tarihî seyrine dürbün tutuyor.

Zeytinyağından turunçgillere, mukaddes tatlı aşureden et suyuna her besinin hikâyesini anlatıyor. Lezzetli mi lezzetli, çeşnili mi çeşnili hikâyesini… ‘Adettendir, önemli kısımların altını çizeyim’ diyorsunuz ama fark ediyorsunuz ki kaleminizin sayfadan ayrılmaya niyeti yok! Dumanı üstünde biricik gururumuz mantının isminin Çince man-tu’dan geldiğini şaşırarak öğreniyorsunuz. Babil, Sümer ve Girit uygarlıklarında ölülerin bal içinde gömüldüğünü, İskender’in cesedine de isteği üzerine aynı işlemin uygulandığını duyuncaya balın nefis tadı buruklaşıveriyor sanki. Kitaptan edindiğimiz bilgilere göre Mısırlı Musevilerin şiş yüzlü ve kızarık gözlü olmalarının sebebini söyleyelim: Susam yağını ölçüsüzce tüketmeleri. Peki, kimler olmasaydı Avrupalılar portakal, limon, gül, şeftali, çilek, incir, ayva, ıspanak, enginar, kuşkonmaz, pamuk, pirinç ve dutun lezzetinden mahrum kalacaklardı sizce? Tarihçi Homeros’ın sıvı altın diye nitelediği besini tahmin eden var mı? Ya gülbeşekerin nasıl yapıldığını bilen? Yiyeceklerin sofraya buyur edilmeden önce yürüdükleri zorlu yolları keşfettiğinizde ağzınıza attığınız her lokma bir medeniyet paresi olarak kıymetlenecek. Daha fazlası kitapta… Lezzetle okuyabilirsiniz. 366 Sayfa. Yayın Yılı: 2012.

HAYY KİTAP: Zeytinoğlu Caddesi Şehit Erdoğan İban Sokağı Nu: 36 Akatlar, Etiler 34335 İstanbul

Telefon: 0.212 – 352 00 50 Belgegeçer: 0.212 – 352 00 51 e-posta: info@hayykitap.com

KISA KISA / KISA KISA…

1- MAPUSÂNE / OSMANLI HAPİSHÂNELERİNİN KURULUŞ SERÜVENİ (1839-1908): Prof. Dr. Gültekin Yıldız. Kitabevi Yayıncılık / Mehmet Varış. 
Telefon: 0 212-511 21 43 Belgegeçer: 0.212-513 77 26 www.kitaevi.com.tr  e-posta:kitabevivaris@gmail.com

2- OSMANLI’NIN BÜYÜME SIRLARI: Yavuz Bahadıroğlu. Hayat Yayınları. 
Telefon: 0.212-613 11 00 Belgegeçer: 0.212-613 11 55 www.hayatyayingrubu.com  
e-posta: hayat@hayatyayiinlari.com

3- ASILSIZ ERMENİ İDDİALARI VE ERMENİLERİN TÜRKLERE YAPTIKLARI MEZÂLİM / TÜRK’ÜN MÂVİ KİTABI: Ankara Ticâret Odası Yayını. Söğütözü Mahallesi Nu: 5/A 2180. Cadde. Ankara. Telefon: 0.312-201 81 00

4- İSLAM DÜŞÜNCESİNDE NÜBÜVVET: Salih Sabri Yavuz. Pınar Yayınları. Alay Köşkü Caddesi Küçük Sokak Civan Han Nu: 6 Kat: 2 D: 3 Cağaloğlu, İstanbul.
Telefon: 0.212-520 98 90 Belgegeçer: 0.212-527 06 77 e-posta: bilgi@pinaryayinlari.com-www.pinaryayinlari.com

5- İSLAM HUKUKU /EVRENSELLİK – SÜREKLİLİK: Yusuf el-Karadavi, Prof. Dr. Yusuf Işıcık, Prof. Dr. Ahmet Yaman. Nida Yayınları. Telefon: 0.212-233 81 33 e-posta:bilgi@nidayayinleri.com

 

 

Derin Devlet Üzerine…

 

Bugünlerde derin devlet ve böcek adı verilen dinleme cihazları çok konuşulur ve tartışılır oldu. Aslında yasadışı dinlemelerin meşru hale geldiği bir dönem yaşıyoruz. Yasadışı dinlemeleri meşru kılmak ve genellemek için Başbakan bile dinleniyor gerekçesine dayanılıyor.

Bütün ciddi ülkelerde derin devlet ve benzeri çalışmalar yapılır; ama hiçbir ciddi devlette bunlarla gelen ve giden hükümetler oynamaz; çalışmalar etkisiz hale getirilmeye uğraşılmaz.

Bizde biraz durum farklıdır. Bizim kendi kendimizle uğraşma hastalığı dolayısıyla doğan boşluktan yabancı ülkelerin derin devletleri faydalanır. Bazen bize servis bile yaparlar. Dinlenmedik de bir tarafınızı bırakmazlar. Şemdinli‘de malum yayınevi olayı olur; o bölgede devleti dışlama ve etkisiz hale getirmek için tezgâh kurulur. Hemen asker-sivil kamu görevlileri bizzat üst yöneticiler tarafından suçlanır. Üç-beş dakika içinde iş öyle planlanmıştır ki, birden terör örgütünün yayın organı canlı yayına geçer. Dinlemeden şikayet etmeden önce  dinleme böceklerini oraya buraya yerleştiren ve boşluktan istifade eden derin devletlerin sahiplerini teşhir edelim. Tabii gücümüz yetiyor ve becerebiliyorsak…

Basında yer aldığına göre, Şırnak’ta komando tugayına bağlı Jandarma Özel Harekât Timleri mağara baskınlarında ABD ordusunun kullandığı gelişmiş FGM-148 roketatarı ve mermisi bulurlar. Bunları bulan askerler yabancı subaylar tarafından sorgulanır. Bunlar herhalde şimdilik “Kürt Baharı” kalkışmasının silahları olmayabilir. Çünkü şimdilik ülke anayasa baharı ile belirli bir yöne sürükleniyor; tanınmaz hale getirilmeye çalışılıyor.

Genelkurmayımız bu sorgulamayı yalanlar. Özal’ın başımıza bela ettiği Irak’ın kuzeyine yerleştirilen, terör örgütünü koruyan Çekiç Güç de teröristlere her türlü yardımı ve desteği veriyor ve gerektiğinde bizimle de örtülü çatışıyordu.

Bize yöneltilen silahların ve tezgâhların arkasında yabancı devletlerin derin devletleri olabilir. Dostluk ve müttefiklik milli menfaatlere göre şekillenir. Ancak, yabancılarla yapılan görüşmelerde hiç de gereği yokken, işgüzarlık yaparak “… Ben Türkleri, Kürtleri, Lazları, Çerkezleri, Sünni ve Alevileri temsil ediyorum” diye AB toplantısında ortaya düşen bir bakanın hazin hali doğrusu çok düşündürücüdür. Türk toplumunda milletleşme sürecini reddeden, sosyal gerçeklerle de bağdaşmayan bir tarzda Türk Milletini bir etnik grup gibi değerlendirme yanlışı, gafleti acaba Şırnak’ta bulunan FGM-148 roketatarından daha mı önemsizdir?

Böyle yanlışları bizzat yaparsanız; dünün Anadolu’dan kovduğumuz işgalciler  “Arkadaş bu saydığın gruplardan aldığın bir yetki ve temsil belgesi elinde var mı?” diye adama sorarlar.

İnsanlarımızı zorla resmi kanaldan birbirine ötekileştirmeyelim; birbirinden soğutmayalım. Bu demokratikleşme ve açılım oyunu artık yeter! Silahsız terör sahipleri ile silahlı terör örgütü arasında talepleri bakımından hiçbir fark yoktur. Her ikisi de aynı sonuca ulaşmayı hedefliyor. Demokrasi, hem silahsız, hem de silahlı teröre yenik düşürülmemelidir.

 

 

Kerkük’e Borcum Var, Ya Sizin?

 

Türk şehri Kerkük’te iki Türk öğretmen daha şehit edildi. Bu şehitler Kerkük nezdinde Irak Türkmeneli coğrafyasında verdiğimiz kaçıncı şehit, bilmiyorum. Birinin adı Abdulhuseyin Mahmud diğerinin adı Kasım Nasih Şekur… Allah diğerleri gibi her ikisindende razı olsun. Çünkü onlar, “Müslüman Türk Milleti” yaşasın diye “Türk” duruşlarından hiç vazgeçmediler ve bunun bedelinide kurşunlanarak vede yetmedi mübarek bedenleri yakılarak ödediler.

Benim bu Kerkük’e ve şehitler diyarı haline gelen Türkmeneli’ye borcum varda sizin yokmu?

Başına gelecekleri tahmin ederek Kerkük’e dönen ve idam edilerek şehit edilen rahmetli Nejdet Koçak’ı yaşayan nesilllerin kaçı biliyor? Irak’a dönme diyenlere, “Olur mu hiç! Irak’taki çocuklarımızı, kardeşlerimizi nasıl sahipsiz bırakabiliriz. Kerkük’ü ikinci bir Kıbrıs durumuna düşürmemeliyiz. Ben gitmek mecburiyetindeyim” diyerek verdiği cevabın bile, üzerimizde yarattığı sorumluluğun farkında değiliz.

Memleketimizde Atatürk’ü sevenlere ve Atatürkçü geçinenlere soruyorum: Musul ve Kerkük diye ağzımıza aldığımız Irak Türkmeneli bölgesinin Misak-ı Milli sınırlarımız içinde yer aldığını bilmiyormusunuz? Atatürk’ün hedefinin aynen Hatay’da olduğu gibi bu toprakları Türkiye’nin sınırlarına katmak olduğunu bilmiyormusunuz? Eğer biliyorsanız dün Saddam’ın bugün Barzani’nin zulmünden dolayı inleyen Irak Türklerinin sesi niçin olmuyorsunuz? Bu gün iade-i itibar istenilen Şeyh Sait ve şürekası yüzünden Irak Türkmenlerinin zulme uğramaya devam ettiğini anlamıyormusunuz? İnsan hakları anlayışınız Kerkük’e hiç uğramıyormu?

“Yanar Kerkük

Mum kimin yanar Kerkük

Yağ yandı fitil bitti

Ahrında söndü Kerkük”

dörtlüğü yıllar önce yazıldı ama Kerkük ve Irak Türkleri bir türlü sönmedi.  Direniyorlar ve dökülüyorlar ama biz bir türlü bunun farkında değiliz. Zaten farkında olsak Irak Türklerine zulüm edenleri tükürükle bile boğacak güçteyiz. Ama gelin bakın ki bir terör örgütü ile baş etmekte zorlanıyoruz.

Ne yazık ki Türk Milleti’nin, Kerkük ve Irak Türkleri umurunda değil. Bizleri Gazze kardeşliğine kitlemişler. Kerkük’te kardeşlerimizin yaşadığının farkında değiliz. O soydaşlarımızın yani Irak Türkmenleri’nin bize rahat bir yaşam alanı yaratmak için başka güçlerin hükümranlığına girmiş Türkmeneli bölgesinde ne çileler çektiğini bilmeyen bir halk var Türkiye’de…

Yüzlerce insanın, binlerce bombanın altında şehit edildiği Telafer’in, şanlı direnişini konuşanımız yok…

Musul, Erbil, Altunköprü, Telafer, Tuzhurmatu, Kifri, Kara Tepe, Hanekin, Süleymaniye, Mendeli’nin Türk şehirleri olduğuna dair Türk kamuoyunda tık yok… Varsa yoksa Müslüman Kardeşler, El Kaide, Hamas, Filistin ve Suriye tantanası…

Oysa 1785 yılında, dikkat edin 1985 diye yazmıyorum. 1785 diyorum. Elin yabancısı William Guthrie’nin o tarihte yaptığı haritada, bu bölge Türkmeneli bölgesi olarak belirtilmiş. Biz 2012’de bunu bilmiyoruz ve konuşmuyoruz ama adamlar 1785’te Irak Türkleri ile uğraşıyor.

Bunları faşist, ırkçı, şovenist, milliyetçi vs. gibi bir saikle yazmıyorum. Soydaşlarımın uğradığı zulüm karşısında bir insanın feryadı olarak ifade ediyorum. Bunu belirtmemin nedeni bazılarının bu düşüncelerime kasden yakıştırma yapmalarını önlemektir. Biliniz ki; Irak Türkleri, büyük bir felaketle ve vahşetle karşı karşıyadır. Türk Milleti bu kardeşleri için ayağa kalkmazsa dünya her zaman olduğu gibi bu zulme kulak tıkayacaktır. Çünkü bölgedeki petrolün gerçek hak sahibi Kerkük ve Musul Türkleridir. Bu bilinsin istemezler. Ama ben petrolden vazgeçtim bana Irak Türkleri lazım. Kardeşlerimi petrole vazgeçmem. Onlar rahat, huzurlu, güvenli yaşasınlar, bunlar bana yeterde artar.

Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan ve benimde mensubu olmaktan dolayı gurur duyduğum Türk Milleti’ne sesleniyorum: Ben bir Balkan Türküyüm. Kerküklü kardeşimden tek farkım başka bir coğrafyada doğmuş olmam. Aynen sizin Türkiye’de doğmuş olmanız gibi. Yok bizim aramızda bir fark. O zaman ne duruyorsun, onu anlamak ve yardımına koşmak için… Seni bekliyorlar, ümitleri hala sönmedi… Gözleri  ve yüzleri buraya dönük. Allah’tan  sonra medet bekledikleri tek güç Türk Milleti. Haydi artık farkına var da koş Kerküklü Türk ile kucaklaşmaya ve başla onlara hiç ödenmeyecek borcunu ödemeye…

 

 

Hangi Sıfır Sorun?

0

 

Türkiye bugünkü gelinen noktada karmaşadan uzak durmalı diyoruz. Ancak durum öyle bir hal aldı ki, komşularımızla sıfır sorundan, çoklu soruna doğru gidilmeye hızla devam ediliyor. Türkiye enerji konusunda Rusya’ya muhtaç. Rusya, Ermenistan’ı tutuyor. Rusya, Azerbaycan ve Gürcistan’a baskı yapıyor. Türkiye’nin Azeri ve Gürcistan’dan geçen boru hattına ihtiyacı var, ancak buda yeterli değil. Dolayısıyla Irakla ilgili ilişkilerimizi masaya yatırmak lazım. Şu an Musul ve Kerkük petrolleri için Irak merkezi hükümeti ile Kuzey Iraktaki Kürt Özerk tarafları birbirlerine kılıcı çekmiş durumdalar. Türk Hükümeti ise Merkezi hükümeti haksız görmekte. Bakalım Türk Hükümeti gardını nasıl alacak?

George Friedman (Stratfor Düşünce Kuruluşunun başkanı) şöyle diyor: Türkiye bu sorunun çözümü için ellerini kirletmesi gerekir… Kürt Özerk Bölgesi ve Türkiye’nin bu konudaki politikasıyla, Türk -İran ilişkileri ve Türk- ABD ilişkileri birbiri ile kesişiyor. Irak’ın sunduğu her fırsat bir karmaşa içeriyor. Bu da Türkiye’ye sorunu çözmesi için bir fırsat sunuyor. Irak bugün her hususta (ABD yavaş yavaş çekilince) beklenildiği gibi patlamaya hazır bir bomba konumunda. Tarih boyu huzur görmeyen bir coğrafya parçasında, bu bataklıkta, Türkiye bu sorunu çözebilecek mi? Sorunu çözerken Türkiye ellerini kirletecek mi? Dışişlerimiz bakalım nasıl manevra yapacak?

 

Dışişleri Bakanımız sürekli söylüyor, Ortadoğuya biz şekil vereceğiz, bu bölgede oyunu biz kuracağız. Diyor demesine de, bu son gelişmelerle Türkiye’nin, oyunun dışında kaldığını görüyoruz.

Dış komşularımızla sıfır sorunlu politika izleyeceğiz diyor hükümet sözcüleri, ancak tersi yaşanıyor. Örneğin Suriye ile yaşananlar ve yaşanacakları nasıl değerlendirmeliyiz? Esed ve eşleri, başbakanımızla kol kola idi, kardeşim Esed deniyor başka şey denmiyordu. Şimdi resmen savaşıyoruz. Malatya ‘ya kurulan füze kalkanı ile İran’ı karşımıza aldık! Irak’ın idama mahkum ettiği El Maliki’yi sakladık, Irak başbakanı Rusya’dan Türkiye’ye yapmadığı hakaret kalmadı. Şimdi aralar iyice açık. Rusya’nın uçağını indirdik, arama yaptık. Putin nerede ise Türkiye’ye savaş açıp Baltacı’nın intikamını alacak konumunda…

Şimdi Suriye’ye ve İran’a karşı ve İsrail’i korumak için Patroit füzeleri istedik, geliyor. Suriye ile Hatay ve güney sınırımızda karşılıklı atışmalar devam ediyor. Şuan Güney sınırımızı Suriye jetleri bombalıyor… Yunanistan bildiğimiz gibi, Allah’tan iç ekonomik çöküntü ile uğraşıyor. Kıbrıs Rum kesimi, İsrail’le ortak Akdeniz’de petrol aramaya devam ediyor.

AB ve ABD desteği ile bize sürekli sorun çıkartıyor.

İçeride işler hiçte iyi gitmiyor. PKK istediği an istediği yerde eylem yapıp, canlar almaya devam ediyor. Gazetelere bakıyorum, meclisi izliyorum, hükümet PKK isteği olan Büyükşehir yasasını ne edip meclisten geçirdi. BDP ve büyük ölçüde CHP’nin desteği ile yasa Cumhurbaşkanına gönderildi. PKK’nın federasyon isteği adım adım ilerliyor. Sürecin nasıl işleyeceğini Apo karar veriyor, ölüm oruçlarını karar verip bitirtmesi gibi… Devlet Bahçeli haklı olarak bağırıyor: Bir süreç başladı bu sürecin nereye varacağına İmralı canisi karar veriyor diye… Cumhurbaşkanı bu yasayı meclis’e iade etmelidir, diyor Bahçeli!

Kim duyacak ki? Vatandaş bu sese kulak verse hesaplar değişecek, onun için akil adamların bu sesi yaymasına da çok ihtiyaç var. Karar başka yerlerde verilmiş, kotarılmış, şimdi de uygulanıyor. Vatandaş, işim yok açız diyor, emekli açız diyor, asgari ücrete tabi olanlar, emekliler akrabaların, derneklerin, yardımseverlerin yaptığı yardımlarla idare ediyor.

Milli Eğitim ve diğer alanlarda sorunlar zinciri devam ediyor. Anlayacağın içerde de sıfır sorun yerine çoklu sorunlar yaşanmaya devam ediyor.

Sonuç nedir diye sorarsanız? Geçen hafta Gazze için yapılan ateşkesin sağlanması için H. Clinton, Mısır Devlet Başkanı Mursi’yi katkıları ve oynadığı rolden dolayı kutladı. Hani bu coğrafya da oyun kurucu biz olacaktık, ne oldu? Türkiye’den bu anlaşma da tek kelime söz eden yok! Başbakan konuşmasında Nato’ya, Birleşmiş milletlere, batıya, Çin’e, ABD’ye, İngiltere ve Fransa’ya haklı olarak veryansın etti. Demek ki biryerlerde yanlışlar var…

Dünyayı iyi okumak lazım, Dünya Türkiye değildir. Anladığım şu ki, yönetimin başına akıl veren danışmanlar zamanında ve yerinde iyi akıl veremiyor. Sayacağımız birçok sorun daha var. Şimdi bağırmakla ne halledilecek? Hükümet sanmasın ki ” Wan münit” çıkışı gibi, birkaç dik durma ve çıkış yapmakla, yüzde ellinin üzerine eklemeler yaparım. Türk Milleti Hükümetin bırakın dışarıda, içeride de sorun çözmede zorlandığını görüyor. Bu millet, içeri ve dışarı ya bağırmakla meselelerin çözülmeyeceğini iyi bilir…

Ey muhalefet bu kadar açık varken sizler ne işle meşgulsunuz? Sormadan da geçilirse, bu millete karşı haksızlık etmiş oluruz…

 

 

Yeni Bir Yıl ve Muhasebe

 

Birkaç gün sonra ömrümüzden bir yılı daha geride bırakmış olacağız. İnsanlar yeni bir yıla girmeyi farklı şekillerde değerlendireceklerdir. Ama bu durumdan asıl kazançlı çıkacak olanlar, sadece geçmiş bir yılın değil, geçip giden bir ömrün muhasebesini yaparak, yaşadıklarından ders çıkartıp geleceğe hazırlık yapanlar olacaktır. Çünkü akıllı insan, ömür sermayesinden koca bir yılın daha eksildiğinin, geçen her yılın, her ayın, her gün ve saatin kendisini ölüme biraz daha yaklaştırdığının farkına varan ve ahiret hayatı için hazırlık yapan insandır.

İnsan boş yere yaratılmadığını ve hiçbir zaman da başıboş bırakılmayacağını, Allah’a kulluk için yaratıldığını, dünya hayatının bir imtihan sahnesi olduğunu, kendisine verilen nimetlerden (ömür, sağlık, mal, ilim, evlat vb.) sorulacağını unutmamalıdır. Müslüman; günah ve hatalarının farkına varmalı, nefis muhasebesi yaparak bunları düzeltmenin yollarını aramalı, başıboşluktan kurtulup, ömür sermayesini yaratılış gayesine uygun olarak en iyi ve en güzel şekilde değerlendirmeye çalışmalıdır. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmuştur: “O (Allah), hanginizin daha güzel amel işleyeceğini denemek için, ölümü ve hayatı yaratandır…” (Mülk, 67/2)

Hayatı sadece dünya hayatından ibaret sanarak,  “…Dünya hayatımızdan başka hayat yoktur. Ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak zaman yok eder” (Câsiye, 45/24) diyerek bir gün hesaba çekileceğini düşünmeden sorumsuzca bir hayat sürenler büyük bir hüsrana uğrayacaklardır. Kur’an-ı Kerim’de  “…Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır. Allah’ı unutan ve bu yüzden Allah’ın da kendilerine kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. İşte onlar fasık kimselerin ta kendileridir” (Haşr, 59/18-19) buyrularak, mü’minler sorumsuzca bir yaşayıştan ve Allah’a karşı gelmekten sakındırılmıştır.

Yine yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de;  “Nerede olsanız, O sizinle beraberdir. Allah, bütün yaptıklarınızı hakkıyla görendir” (Hadid, 57/4) buyrularak insanın sürekli olarak ilahî murakabe (kontrol) altında bulunduğu bildirilmiştir. Bu durumda insan, yaratılış gayesine uygun davranmalı, günah işlemekten sakınmalı, kendi kendini hesaba çekerek hayatını düzene koymalıdır.  Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.s.)  şöyle buyurmuştur:  “Akıllı kimse,  nefsini muhasebe eden ve ölümden sonrası için çalışandır. Aciz de,  nefsini hevasının peşine takan ve Allah’tan temennide bulunan kimsedir.” (Tirmizî, Kıyamet, 26)

Hz. Ömer (r.a.) de bir hutbesinde Müslümanlara şöyle tavsiyede bulunmuştur: “Siz hesaba çekilmezden önce kendi kendinizi hesaba çekiniz; amelleriniz tartılmazdan önce siz kendi kendinizi tartınız; büyük hesap gününe hazırlanınız.” (Tirmizi, Kıyamet, 25)

Yeni bir miladî yıla girerken, hem geçen yılın muhasebesini yapmak, hem de geçmişimizden ders alarak kıyamet gününe hazırlıklı olmak durumundayız. Hayatımıza yeni bir düzen getirmeli, Allah’ın bizi gördüğünü, işittiğini ve her halimizi bildiğini kısacası O’nun murakabesi altında olduğumuzun idrak ve şuuruyla hareket etme alışkanlığı kazanmalıyız. Çünkü Kur’an-ı Kerim’de; “Şüphesiz Allah, her şeyi gözetleyendir” (Ahzâb, 33/52); “O, Allah’ın her şeyi gördüğünü bilmiyor mu?” (Alak, 96/14)   buyrulmuştur.

Peygamber Efendimiz (s.a.s.) de Cibril hadisinde murakabeye işaret etmiştir. Cebrail (a.s.), Hz. Peygamber (s.a.s.)’e; “Bana ihsanı anlat” dediğinde Allah Resûlü (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “İhsan, Allah’ı görüyormuş gibi ibadet etmendir. Sen onu görmesen de O, seni görüyor.” Cebrail (a.s.) bunun üzerine; “Doğru söyledin” diyerek Hz. Peygamber (s.a.s.)’i tasdik etmiştir. (Buharî, İman, 38)

Yüce Yaratıcımızın murakabesi altında olduğumuzu, yapacağımız her davranışın, söyleyeceğimiz her sözün kayıt altına alınacağını düşünmeli; hesaba çekilmeden önce kendi nefsimizi hesaba çekmeli, hayatımızın muhasebesini yapmalıyız. Dünya hayatımızda yaptıklarımızdan dolayı öldükten sonra pişmanlık yaşamamak için murakabe şuuru içerisinde bir hayat sürmeli, her yeni yılı, her yeni ayı, hatta her yeni günü bizlere sunulan bir fırsat olarak görmeli ve en iyi şekilde değerlendirmeliyiz.

Allah’a olan sevgimizi, itaatimizi, Hz. Peygamber (s.a.s.)’e olan muhabbetimizi, bağlılığımızı, başta ana-babalarımız olmak üzere akrabalarımıza, komşularımıza ve diğer din kardeşlerimize karşı görevlerimizi, tüm yaratılmışlara ve çevremize karşı sorumluluklarımızı yerine getirip getiremediğimizi kendi kendimize sormalıyız. Ölüm gelip çatmadan ömrümüzü hangi yolda tükettiğimizin, vücudumuzu nerede yıprattığımızın, malımızı nereden kazanıp nereye harcadığımızın, bildiklerimizle nasıl amel ettiğimizin muhasebesini mutlaka yapmalıyız.

 

 

Mısır Günlerinde Bir Hisli Yürek Mehmet Akif Ersoy

 

Osmanlı Cihan Devleti’nin son günlerinde bütün ülke mütecaviz ve emperyalist ülkeler olan İngiliz, İtalyan, Fransız ve Yunanlılar tarafından paylaşılmış,  hatta eskimez başkent, medeniyetlerin lokomotifi İstanbul da işgal edilmişti. Ancak insanımızın bağımsızlık cehdi, hürriyet aşkı kaybolmamıştı. O’nun için istiklal olmazsa olmazlardandı, öncelikli ayrıcalığıydı.

Mustafa Kemal Paşa liderliğinde bütün yurt sathında ülkeyi batılı müstevlilerin işgalinden, tacizinden, baskısından ve zulmünden kurtarmak üzere “kurtuluş savaşı” başlatılmıştı. Herkes ve herkesim bütün imkanlarını zorlayarak  kendini bu ateş çemberinin  içine atmayı, bu alevlerin içinden yanmadan, erimeden yüz akıyla çıkmayı sorumluluğun gereği  bir görev olarak biliyordu.

Öyle de noktalandı, netice verdi.

Zürra, çiftçi, esnaf, kamu görevlisi memur, hoca, talebe, asker; yaşlı, genç, kadın veya erkek, münevver ve ahali cephede zabitlerimizle birlikte  çarpışıyordu, ateş hattındaydı yahut siperde nöbet tutuyordu.

Mehmet Akif Ersoy da işte bu memleketsever insanlardan biriydi.

MEHMET AKİF ANADOLU’YA GEÇİYOR

Veterinerdi, İstanbul Edebiyat Fakültesinde dersler veriyordu, Sıratımüstakim ve Sebilürreşad dergilerinde yazıyor, tercümeler yapıyor, şiirlerini yayınlıyordu. Tüm konuları da ülkemizi ve insanımızı yakından ilgilendiren hayati meselelerdi.  Bu problemler karşısında topluma moral yüklüyor, motivasyonunu yükseltiyordu.

İstiklal Savaşımıza katkıda bulunmak üzere yanına oğlu Emin’i ve Sebilürreşad mührünü de alarak İstanbul’dan vapurla Üsküdar’a, buradan Adapazarı’na geçti; güzergah Ankara’da noktalandı. Üstelik ya bir kağnı üzerinde, umumiyetle de yayan yapıldak Başkent’e girdi. “Geleceğinizi Biliyorduk” diyen Başkomutan Mustafa Kemal ile görüştü. Görevler üslendi. Vazifesi halkı irşat etmekti. Savaşlar yorğunu, fakir ve bitkin Türk halkını İstiklal Savaşımıza çağırdı. Yazılar yazıyor, toplantılar yapıyor, camilerde vaazlar veriyor, millete sorumluluğunu hatırlatıyordu.

Kastamonu’da Sebilürreşad’ı yayınladı sahibi Eşref Edip Fergan ile birlikte. Balıkesir’de Zaganos Paşa, Kastamonu’da Nasrullah Camii’ndeki konuşmaları  ahaliyi heyecanlandırdı, eline silah tutabilen herkes cepheye koştu. Erkan-ı Harbiye Mehmet Akif’in vaaz ve yazılarını teksir ederek cephede dağıttı. Akif Konya’da isyanı bastırdı.

MİLLETİN VEKİLİ BİR ŞAİRİN MANİFESTOSU

Mehmet Akif Ersoy insanımızı sadece İstiklal Savaşımıza katılmaya davet etmedi; aynı zamanda hantallığa, geri kalmışlığa, taassuba, irticaya, istibdata, kolaycılığa, uyuşukluğa, hurafeciliğe, bana ne’ciliğe karşı da hiç bir zaman zerafetini ve ümidini kaybetmeden meydan okumaya, gereğini yerine getirmeye çağırdı. Hayatı ve şiirleri hep toplum merkezli oldu. Sorunları hep milletin diliyle söyledi ve çözüm önerdi. İstiklal Marşı’mızı “Kahraman Ordumuza” diyerek hediye kabul etmemek kaydıyla lütfen yazdı. Zaten İstiklal Marşı’mızın arkasında bir yaşanmışlık vardır. Bir başka hayat tarzı olan emperyalizme karşı İstiklal Marşı bir manifestodur, bir başkaldırı, bir isyandır.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Burdur’dan ilk kurucu milletvekili oldu. Maarif Vekilliği teklifini tevazuundan kabul etmeyince İrşad ve Eğitim Komisyonu başkanlığına seçildi. Mehmet Akif, aydın-halk dayanışmasını, örtüşmesini arzu ediyor, eğitimin islah edilmesini ve birlikte iş yapma terbiyesinin verilmesini, batılıların şark siyasetinin hiç değişmediğini anlatıyor, aklın, ferasetin ve sağduyunun altını çizerek dikkat çekiyor. Hayatı ve eserlerinin özeti iki kelime; ihya ve inşa. Gelecek nesiller üzerine de titriyor ve diyor ki;

-Çiğerparelerinize yalnız kendi terbiyenizi giydirmeye çalışmayınız. İyice hatırınızda olsun ki, onlar sizin yaşamakta olduğunuz  zamandan başka bir zaman için yaratılmışlardır.

MAŞERİ VİCDANIN SESİ

Mehmet Akif Ersoy, baytar, müellif, mütercim, ilim adamı, akademisyen, gazeteci, yazar, şair, edip, milli mücedelede gazi, milletimizin varoluş mücadelesinde önemli bir şahsiyet. Teşkilatı Mahsusu’da görev almış, iyi bir aile babası, doğu-batıyı ve dillerini iyi bilen; şarkı esastan, garbı kısmen eleştiren, bir münevver. Safahat ise  bir dönemin günlükleridir. Coğrafyamızın içine düştüğü umutsuzluk, atalet ve mağlubiyet duygusundan arındırarak, diriltmeye çalışırak geçmiş telakkisi üzerinde bir gelecek tasavvuru inşa eder.

Mehmet Akif Ersoy ve Safahat milletimizin varoluş mücadelesindeki sembol isimlerdir. Milletimizin bütün acılarını, uğradığı işgal ve mağlubiyetleri, yaşanan yıkımları, yüreğinde yeşerttiği özlem ve umutları, değer ve idealizmini kişiliğinde toplamış, biçimlendirmiş, maşeri vicdanın sesi olmuştur. Varoluş tutkusu ve iradesi halinde tarih sahifesinde yerini almıştır, ama tarih olmamıştır. Bugün hala okunuyor, değerlendiriliyor, doğrularının arkasında bir sığınak aranıyor. 2012 tarihi itibariyle Doğum yaşı 139, ahirete intikalinin76. Yıldönümünde bile Mehmet Akif Ersoy islam coğrafyasına sesini duyuruyor, mesajını aktarabiliyor.

Dostlarının anlatımıyla Mehmet Akif Ersoy, cimriliği, ikbal şımarıklığını, kibir ve maddi pisliği sevmiyor, sevemiyor, belli ki hazmedemiyor. Çünkü sanatçının kalbine fakir de, zengin de çıplak olarak giriyor.

11 YIL GÖNÜLLÜ SÜRGÜN MÜ?

Peki Mehmet Akif Ersoy Mısır’a neden gitti? Önce gittiği yılları hatırlayalım, sonra aydınların Mehmet Akif hakkındaki görüşlerini;

Bir defa değil, hem de birkaç defa. Ancak her Mısır seyahati farklılıklar içerir. Oğlu Emin Bey’in dünyaya geldiği 1914 yılında ilk defa Abbas Halim Paşa’nın davetiyle Mısır’a gitti, Kahire ve El Uksur’da bulundu. İki ay kadar kaldı. Kahire’de damadı gazeteci-yazar Ömer Rıza Doğrul ve Ferid Vecdi ile tanıştı. Kahire, Medine ve Şam üzerinden İstanbul’a bir müddet sonra döndü. Burada yazdığı ve seyahat izlenimlerini muhtevi  El Uksur’da şiirini Abbas Halim Paşa’da ithaf etti.

Görevli olarak aynı yıl Berlin’e gitti. Almanların elinde esir tutulan müslümanların irşad ve aydınlatılmasında vazife yaptı. Doldurduğu taş plakta yaptığı konuşmalar ve temasları olumlu netice verdi. Müslüman esirlerin serbest bırakılmasını sağladı.

Mehmet Akif Ersoy’un ikinci Mısır Seeyahati 1915’te resmi bir görevlendirmeyle gerçekleşti. Kahire’den İstanbul’a dönerken Medine, Beyrut ve Şam güzergahını kullandı. Birinci Dünya Savaşı’nda Necid Şeyhi ve kabilesi İstanbul’a sadık kalmıştı. O’nunla birlikte oldu. Bu sırada teşkilat-ı Mahsusa’da görev yapıyordu. Mısır ziyareti sırasında  Mehmet Akif Ersoy ikinci defa olarak Medine’ye uğradı. His ve tespitlerini de “Necid Çölleri’nden Medine’ye” adlı dizelerinde anlattı.

Zaman dilimi artık Osmanlı Cihan Devleti’nin son yıllarıydı.

SEBİLÜRREŞAT KAPATILIYOR, EŞREF EDİP TUTUKLANIYOR

Burdur Milletvekili Mehmet Akif Ersoy  parlamentoda görev yapmaya başladıktan bir müddet sonra İstiklal Mahkemeleri Hakkında Adliye Encümeni Mazbatasının maddelerine geçilmesine red oyu verdi. Hükümete çekimser kaldı. TBMM’ndeki “ikinci grup” ile birlikte hareket etmeyi uygun gördü. İrşad ve Eğitim komisyonluğu başkanlığı’ndan istifa etti. Hükümet Sebilürreşad’a yapılan kağıt yardımını kaldırdı.

Büyük Millet Meclisi’nin yenilenme kararı aldığı Yıl 1923.  Aday gösterilmeyen Mehmet Akif Ersoy kışı geçirmek üzere yine kadim dostu Abbas Halim Paşa’nın konuğu olarak ekim ayında birlikte Mısır’a gittiler.  Şam ve Beyrut’a da uğradılar. Kahire’de bir müddet kaldıktan sonra İstanbul’a döndüğünde Ankara’dan zaten ayrılmıştı ve Beylerbeyi’nde kiraladığı Çataltepe’deki eve yerleşti.

1924’de Çanakkale Şehitleri Şiiri basıldı, Asım kitap olarak neşredildi, “Firavun ile Yüzyüze” adlı şiiri, tekrar yayına başlayan Sebilürreşad’a yer aldı. 1925’e girildiğinde Ahmet Hamdi Akseki’nin ısrarlı teklifi ile  Kur’an Tercümesi görevini kabul etti. Bin lira depozit tahakkuk ettirildi. Bu sıralarda Mısır’da bulunuyordu. Kahire’den  İstanbul’a döndü. Bu yılın Akif için önemli bir gelişmesi arkadaşı Eşref Edip Fergan tutuklandı ve Sebilürreşad dergisinin yayını da durduruldu.

ÖZ VATANINDA GARİP YAŞAMAK

Mehmet Akif Ersoy yeniden Kahire’ye döndü. Beşinci defa Kahire’ye gelen sanatçı en uzun olarak bu defa kalacağını tahmin ediyordu. Öteki Kahire ziyaretleri belli aralıklarla gerçekleşmişti. Ama bu defa öyle olmayacağını çok iyi biliyor, belli etmiyordu. Kahire’de Kur’an Tercümesi çalışmalarına başladı. Annesi Emine Şerif Hanımefendi’nin İstanbul’da vefat haberi geldi. Gidemedi. 1936 yılının 16 Haziran’ına kadar vatan hasretiyle Mısır’da kaldı.

İlk iki yıl Kahire’nin şifalı sularıyla ünlü, banliyo kasabasında (bugün için il statüsünde) Hilvan’da Abbas Halim Paşa’nın sarayının karşısındaki  küçük köşkte misafir edildi. Abbas Halim Paşa yakınlarına artık “Bu Akif’in talihi değil benim şansımdı. Akif ne zaman olsa bir  Abbas Halim bulurdu, ben bir Akif’i nasıl bulurum.” demeye başlamışdı. Mutluluktan ve asaletten böyle söylüyordu. Ancak İngiliz işgali altındaki Mısır’da hayat hiç de kolay değildi. Herkes kendi gailesi ile meşğuldü. Abbas Halim Paşa’nın üstelik sağlığı da iyiye gitmiyordu. Artık sükünetli bir hayata başlamıştı Akif. Kahire Üniversitesi’nde Türkçe dersleri veriyordu. Dolayısıyla maddi sıkıntısı azalmıştı. Bir müddet sonra Ayn Şems Üniversitesi’de ders vermesini istedi Mehmet Akif’in. Mısır aydınları arasında Mehmet Akif büyük alaka ve itibar görmüştü. Şiirleri her tarafta okunuyordu. Kur’an Şairi ve Büyük İslam Şairi olarak anılıyordu.

Sanatçının burukluğu ise dostları tarafından hemen farkediliyordu. Vatanından ayrılmanın ızdırabına dayanamıyor, sadece tahammül etmeye çalışıyordu. Yalnızlığı ve yarası hep Kahire’de kendini belli etti. Tam 11 yıl bu hüzünle yaşardı Mısır’da. Kahire’deki dostları, davet edildiği konaklar, Mısır’ın ekzotik güzelliği, tarihi yapısı, piramitler esrarlı ihtişamı kırık, hisli yüreğin acısını durduramadı. Hep hüzün vardı içinde. Bir inziva yaşıyordu adeta.

Daha sonra ailesini Hilvan’a getirtti ve kiraya çıktı. Ancak geçim sıkıntısı kendini öyle göstermişti ki banliyö treniyle Kahire Üniversitesi’ne gitmek üzere bilet parası bile yoktu. Mektuplarında bu konuyu ezik bir dille ifade ediyor, Eşref Edip’ten 10-15  lira kadar borç istiyordu. Kızı Suat Hanım’a gönderdiği firaklı mektuplarda da hep vatan özlemi yaşıyordu.

DÖNEMİN YAZARLARI DİYORLAR Kİ

Osmanlı’nın son devir, Cumhuriyet’in ilk dönem aydınları Mehmet Akif Ersoy’a şöyle bakıyorlardı. Üstelik görüşleri Akif’in yüzüne değil, arkasından da değil, bir kamuoyu oluşuturmak için hem Ankara Hükümetini şartlandırıyorlar, hem de efkarı umumiyeyi sanatçı aleyhine oluşturuyorlardı. İşte örnekleri;

Burhan CAHİT; “Akif’in başında burma sarığı ile haşin ve inatçı bir medrese softası gibi gördüm.. derin bir husumet duydum.. sonra Safahat Şairi’ne karşı duyduğum o masum düşmanlıktan utandım!”

Hasan Ali YÜCEL “Mehmet Akif cemiyette gördüğü değişikliklere inanmadı. İnanmadığı için de uymadı. 5-6 sene memleketten ayrı kalmasının sebebi de budur.”

Falih Rıfkı ATAY “Akif, medresenin şairi idi. Ahmet Cevdet Paşa’nın fikrindedir. Şer’i mahkemeleri değil, şeriatı düzeltmeye bakıyordu.  Akif şapka kararı çıktığı vakit onu eline alarak başı açık, rıhtıma geldi. Bir vapura binerek esir ve müslüman Mısır’a gitti. Şüphesiz bütün inkılaplarımızın ve şark tarihinde ilk defa kurmuş olduğumuz bütün hürriyetlerin, laisizmin, tefekkür ve vicdan hürriyetinin aleyhinde idi. Sonunda başında şapkası, fakat karaciğerinde kanserle Türkiye’ye döndü.

Nurullah ATAÇ “Akif, muzır saydığım kanaatleri müdafaa ediyordu. Sevmezdm onun için. Hele O’nda fikir aramak, fikre hürmetsizlik olur. Şair sayılması hayli zor. Mahalle kahvesi hatibi. Eski zaman hasrati.. kültür aradığı yok.”

Ağan Sırrı LEVENT “İnkılaplar.. O’nun aleminin üstünden aşacak kadar ileri ve O’na uzak idi. Bu his, Mısır gibi diyarların elemini hatırlatacak kadar, göze alınacak derecede O’na kuvvetli geldi. İleri atılıma ayak uyduracak kudret ve kabiliyetten yoksundu çünkü. Medeniyete diş bleyen Akif’in asri hayata uymasına imkan olabilir mi?

Korkut BAYÜLKEN “Akif’i herkes nasıl anlamak istediyse öyle anladı.”

Şüküfe Nihal BAŞAR “O ümmetin bir adamıdır. Koyu bir din adamı olmuştur. Her fikirde, her mevzuda hep Allah. Yurdunu, milletini bırakan hurafelere takılmış bir adamdır. Şiirlerinde derinlik yok, müzik yok, estetik yok!”

Sabiha SERTEL “İnkılapçı değil, muhafazakardır. Arkasından bir nesli sürükleyecek bir rol oynamamıştır. Asırlık bir ananenin yıkılışına karşı duyduğu, bir mürteci isyanıdır.”

Nihal ADSIZ “Akif’in Mısır’a kaçışı (Beğenmediğim şeyleri alkışlayamam. Alkışlamayacağım.) diyen namuslu ve merdane bir harekettir. Hırsız ve dalkavuk değildir. Olmamıştır.”

Suphi Nuri İLERİ ” Akif, Türk’ün heyecanını duysa, anlasa ve sevse idi, bizi bırakıp Mısır’a gitmezdi. İstiklal Marşı’nın halk anlamamıştır. Eski devrin büyükleri için hazırlanmıştır.”

Ruhi Naci SAĞDIÇ (Balıkesir Çağlayan Gazetesi Naşiri) ” Akif, Mısır’a gidene kadar dedikodu yoktu. Şimdi aldı başını gidiyor. (O Şapkadan kaçtı. O’nun taassubu, teceddüt inkılabını hazmedemedi. O, metaına müşteri aramak için  bir islam pazarı aramaya gitti. O, ecnebi diyarını öz vatanına tercih edecek kadar hamiyetsizdir!.) Aman Allahım!  Bu nasıl kuyruklu yalanlar, iftiralar? Hatta, Akif’in kara liste’ye dahil olduğunu ve Mısır’a sürgün edildiğini söylediler. Bu böyle olmaz. Ankara’ya mektup yazmalıyım. Durumu açıklamalıyım. Akif İstiklal Marşı’mızın şairi, Çanakkale Destanı’nın yazarı, 20 yıllık devlet memuru, üç yıl mebusluk yapmış. İşsiz ve maaşsız bırakılan Akif’i anlatmalıyım, hatırlatmalıyım Ankara’ya.”

Hakkı Tarık US  Balıkesir Milletvekili Hayrettin KARAN’a diyor ki ” Mehmet Akif’e senin ulaşman kolay. Kur’an’ın tercüme işini üzerine almıştı. Meali istedik menfi bir cevap aldık.1000 lira avans almıştı. hepsi 5000 liraydı. Hiç yanaşmadı. 10 bin liraya çıkaralım. Ne olur Akif Bey’e gidip bir konuşsana. Tercüme işini tamamlamış diye duyuyorum.”

Hayrettin KARAN (Evladlığının eşi)”Konuştum..20 bin lira teklif edildi. Üstelik Atatürk namına görüştüm. Bana ne dedi biliyor musun?

Hakkı Tarık US “Ne dedi.. tahmin edemiyorum!”

Hayrettin KARAN “Bu fakir adama 4000 lira bile çok!”

Aynı yıllarda Mehmet Akif Ersoy’un dostlarına yazdığı mektuplarda parasızlığını hatırlatarak, borç istediği biliniyor.

AKİF MISIR’A NİÇİN GİTTİ?

Mehmet Akif Ersoy’un 1925’de neden Mısır’a giderek kaldığının üç sebebi olabilir. Birincisi, ikinci dönem milletvekili atamalarında ismi yoktu, İstanbul Üniversitesi’nde de görev verilmedi, yani işsizdi. Emekli maaşı da bağlanmadı. İş arıyordu geçim gailesiyle.

Bir ikinci sebep sürekli tarassut aldındaydı. İhbar ve ispiyonların ardı arkası kesilmiyordu. Hem Ankara’da ve hem de daha sonra taşındığı İstanbul’da sivil polislerin takip ettiğini hissediyordu. Kendinde bir suç bulamıyordu, düşündükçe üzülüyor, kendini yiyip bitiriyordu.

Mısır’a gidişindeki önemli bir sebep de Eşi İsmet Hanım astım hastasıydı, nefes darlığı çekiyordu. Kahire’nin havası İsmet Hanım’a daha önceki Mısır seyahatlerinde olduğu gibi çok iyi geliyor, sağlık sorunu azalıyordu. Dolayısıyla böyle bir tercih yapması normaldi.

Mehmet Akif Ersoy kırıktı, üzgündü, hüzünlüydü, hasret ve özlem içindeydi, acısı vardı, adeta çile çekiyordu, çınarın yapraklarını döktüğünü yaşıyordu ama Kur’an tercümesi görevini ihmal etmedi, şiirle arasını açmadı, dostlarıyla birlikteliği ihmale uğratmadı, Türkçe derslerini aksatmadı, öğrencilerini yetiştirmeye adadı kendisini. Bu dönemdeki hayatını şiirine şöyle yansıtır;

Resmim için

Şu serilmiş görünen gölgeme imrenmedeyim,

Ne saadet; hani ondan bile mahrumum ben!

Daha yıllarca eminim ki hayatın yükünü,

Dizlerim titreyerek çekmeğe mahkumum ben!

Çöz de artık yükümün kördüğüm olmuş bağını,

Bana çok görme, İlahi bir avuç toprağını!

İNGİLİZ KATLİAMLARI

Prof. Dr. Abdülvehhap Azzam(1894-1959) Kahire Üniversitesi Edebiyat Fakültesi dekanıdır. Alim ve edib bir akademisyendir. Çok sayıda yayınlanmış eseri vardır. Bunlardan Pakistan’ın Milli Şairi Muhammed İkbal ve Safahat’tan da tercümeleri bulunuyor. Mehmet Akif Ersoy böyle bir yönetici ile birliktedir Üniversitede. Prof. Dr. Azzam Türkçe ve Farsça ilk ders verme teklifini de Ömer Rıza Doğrul aracılığıyla yapmıştır(1929). Bu iki aziz dostun  birlikteliği Kahire entelektüel hayatı için de bir milad olmuştur.  Mehmet Akif Talebelerine “Çocuklarım, siz benim Arapçama, ben de sizin Türkçenize gülmeyeyim, geçinip gidelim, samimi olduğumuz takdirde daha çok istifade ederiz.” diyor.

Mehmet Akif Ersoy haftada iki gün Kahire’ye inerek Üniversitede(Darülfünun) ders veriyordu. Sonra Hilvan’a evine dönüyordu. Ancak derslerde sadece fiil, cümle, özne, yüklem öğretmiyor, konjonktüre de dikkat çekiyordu. İngiliz işgali altında Mısır’da katliam yapılmaktadır. İngiliz askerleri Denşevay Köyünü yakarak, köylüleri de katlediyolar. Hayatta hiç kimseyi bırakmıyorlar. Basın yazmıyor, diplomatlar konu bile etmiyordu. Öğrencilerinin bunu bilmesi gerek. Bir başka konu ise bilinmesi icabeden Fransız Napolyan’un 15 bin Osmanlı askerini İskenderiye’de karaya çıkartmayarak Akdeniz’de boğulmalarını seyretmesidir!. Bir başka olay da Mısır’da İngiliz General  Sir İan Hamilton’un Osmanlıya saldırmak üzere İstanbul’da İtilaf Kuvvetlerine katılma emri verilmesi olayıdır. Mehmet Akif önce bunları hatırlatıyor, sonra ikinci katliam örneğini veriyor derste ve  öğrencilerine şunları anlatır;

-Birinci Cihan Harbinde 150 bin müslüman asker İngilizlere esir düştü. Bu askerlerin bir kısmı da İskenderiye şehri yakınlarındaki Seydibeşir Usare Kampı’na hapsedildi. Seydibeşir Osmanlı Useray-i Harbiye Kampı’nda Filistin cephesindeki  16. Tümenin, 48. Alayına bağlı Osmanlı askerleri esir tutuluyordu. Yıl 1918. Osmanlı askerleri iki yıl kadar İngilizlerce işkenceye tabi tutuldu. Belki şehit olanlar kurtuldu, işkenceye dayananlar ise hakarete uğradı ve aşağılandı. Esir Kampı’ndaki Türkçe bilen Ermenilerin yalan yanlış ve kasıtlı tercümeleri neticesinde İngiliz subay ve askerleri azılı birer Türk düşmanı kesildiler. Ancak kamptaki ağır şartlar nedeniyle  şehit düşen askerler dışındakileri  teslim etmek İngilizlerin işine pek gelmiyordu. Çünkü planladıkları savaşta bu askerler tekrar onların karşısına dikilebilirdi. Ermeniler sürekli bu fikri işliyor, husumeti artırıyorlardı.

Derste anlatılan hikayenin gerisi şöyle;

15 BİN TÜRK ASKERİNİN GÖZLERİ KÖR EDİLİYOR

-İngilizler, Ermenilerin katkısı ve tahrikiyle toplu katliamı çözüm olarak buldular. Osmanlı askerleri mikrop kırma bahanesiyle, süngü zoruyla dezenfekte havuzlarına sokuldu. Ancak suya normalin üzerined krizol maddesi katılmıştı. Üstelik askerlerimiz daha suya girer girmez haşlanıyordu. İngiliz askerleri dipçik darbeleriyle askerlerimizin havuzdan çıkmasına izin vermiyorlardı. Askerlerimiz ise bellerine kadar gelen havuz suyuna dalmak istemiyor, direniyordu. İngilizler havaya ateş açarak tacize başladılar. Osmanlı askerleri hayatta kalmak için çömelerek mecburen başlarını suya soktular.  Fakat başını sudan kaldıran askerler artık göremiyordu.Gözlerini kaybetmişlerdi. İki göz birden yuvalarından çıkmış gibi yanmış, kavrulmuştu. Dışarıya çıkanların halini gören askerelerimizin direnişi de fayda etmedi. Zorbalığa bir müddet dayandılar ama neticede 15 bin askerimizin gözü kör oldu.

Mehmet Akif Ersoy dersini şöyle sürdürüyor;

-Vahşet ancak bu kadar olur.Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde 25 Mayıs 1921’de vahşet görüşüldü. Ben de Burdur mebusu olarak oradaydım. Faik ve Şerif Beyler bir önerge vererek  15 bin vatan evladımızı kör eden vahşette faili olan İngiliz tabip, garnizon komutanı ve askerlerinin cezalandırılması için  milletlerarası teşebbüse geçilmesini istediler. Türkiye Cumhuriyeti henüz yeni kurulmuştu. Bir değil birkaç savaştan çıkmıştık. Fakru zaruret içindeydik. Bin türlü meselemiz vardı. Hepsinin çözümü gerekiyordu. Sonra bu hesap sorma işi de unutuldu. Bunu bizler ve sizler  her zaman hatırlamalıyız. Dolayısıyla çok çalışmalıyız. Gayretimizi her geçen gün artırmalıyız. Mazlum ve mağdur islam dünyasında örnek münevverler olmalıyız.

MYANMAR NERESİ DEMEYİN?

Bugün dünya müslümanlarının gündeminde olan  Arakan müslümanlarının durumu da o günlerden yansıyan bir sorun. Birinci Dünya Savaşı sırasında İngilizler Çanakkale ve İskenderiye’den binlerce müslümanı uzak doğuya taşımıştı. Myanmar’da şehit düşen 1500 Osmanlı askerinin bu bölgedeki mezarları da  kanıtıtır.

İngilizler amele olarak çalıştırmak üzere Osmanlı topraklarındaki Irak, Filistin, Suriye cephelerinden topladıkları müslüman esirleri önce Basra’ya getirip, sonra gemilerle Karaçi’ye götürmüşler. Sonra da trenlerle Kalküta ve Yangon’daki esir kamplarına teslim ediyorlar. Bugün Myanmar’daki müslümanlar bu esir müslümanların torunlarıdır. Çoğu askerimiz kötü muamele ve işkence yüzünden hayatını kaybetmiş. Sonra da tahminen 12 bin şehid Türk Askeri  orada defnedilmişler.  Mektila’daki Türk Şehitliği’nde  meftun şehitlerimizin 700’ü bir yerde, 300’ü de bir başka yerde olmak üzere toplu olarak katledilmiş. Tabip Binbaşı Necip Bey topladıkları arşiv ve dökümanları Türkiye’ye göndererek  kayda geçmesini temin etmiştir. Vatanlarına kavuşamayan Türk askerlerinin pek çok defa memleketlerine mektup yazdıkları, bu mektupların önce İngiltere’ye, sonra Kızılhaç üzerinden Kızılay’a, oradan da ailelerine ulaştığı arşivlerdeki mektup örneklerinden anlaşılmaktadır. Üç yıl esir olan Koşikavaklı İsmail annesine yazdığı mektubunda cevap alamamasının gönülden de ırak olunması anlamı vererek, mahzunluğunu ifade ediyor.

MISIR’DA YAZDIĞI ŞİİRLER

Mehmet Akif Ersoy’u  Kahire Üniversitesi  Edebiyat Fakültesi Heyeti çalışmalarından dolayı  Türk Dili ve Edebiyatı Profesörlüğü’ne getirmiştir. Akif’in Mısır’da bu dönem en büyük arzusu Selahattin Eyyubi adında bir manzum piyes yazmaktır. Mehmet Akif  buara İstanbul’daki dostları ile mektuplaşmaktadır. Mithat Cemal Kuntay’a bir mektubunda şöyle diyor “İstanbul’da Türkçe’yi ve Türk Edebiyatı’nı okutacak Akifler çoktur. Ama ana dilimizi ve milli mefahirimizi öğretecek ve sevdirecek başka Akif  bulamayız.” Mehmet Akif Ersoy ayrıca Kur’an Meali çalışmalarını da İstanbul’daki arkadaş grubuna göndermekte, fikirlerini sormaktadır. Bugün için sözkonusu mealin bulunan üçte birlik bölümü de bu çerçevede değerlendirilebilinir.

Mehmet Akif Ersoy’un Mısır’da kaldığı süre içinde yazdığı şiirler çok fazla değildir. Bunda ruh halinin de etkili olduğunu söyleyebiliriz. Tarih sırasıyla 1924’ten itibaren Firavun  İle Yüzyüze, Şehitler Abidesi İçin, Vahdet, Gece, Hicran, Secde ve Hüsam Efendi Hoca hemen akla gelir. Mehmet Akif Ersoy Mısır’da kaldığı 1923- 1936 yılları arasında 14’ü uzun, 20’si kısa olmak üzere 1076 mısralık 34 parça şiir kaleme almıştır. Bu şiirlerin hepsi de sanat için değil, hayat içindir. Mısır şiirlerinde tabiat unsurları vardır. Güneş vardır, çöl ve Nil nehri vardır. Hepsi de insan odaklıdır.  Doğu, batı ve Mısır medeniyeti de tema olarak işlenmiştir.

KAHİRE’DE DOSTLAR BULUŞMASI

Mısır’da sürekli yönetim değişmektedir. Zaman zaman krizler çıkmaktadır söz konusu yıllarda. Abbas Halim Paşa’nın yerine Hüseyin Kamil Bey gelmiştir. VEFD Partisi seçim kazanmıştır. Süveyş Kanalı dolayısıyla İngilizler halkı birbirine kırdırdı. Kral Fuat başa geçti.

Mısır’da 4 öğrenci yurdu’nda Türk talebeler kalmaktadır. Muhammed Bey Ebu Zehep Camii Külliyesi’nde ise 65 Türk öğrenci barınmaktadır. Mehmet Akif Ersoy haftada birkaç gün öğrencilerle birlikte olarak yemek yiyor, hemşehrisi Bayramiçli Hafız Eşref’in o güne özel başta tavuk çorbası ve Türk yemekleri ful, taamiye,  kuşeri,  meluhiye ve ümmi ali’den sonra kurulan sofrada özlenen bir damak keyfi veriyor.

Akif, İstanbul Çınaraltı, Küllük ve Marmara kıraathanelerini , Kapalıçarşıyı hatırlatan  Hüseyni’deki Han Halili Çarşısı ve yanındaki Fişavi Kahvesi’nde arkadaşlarıyla halvet olurken, randevularını Ali Muhiddin Hacı Bekir Şekercisi Ahmed Efendi’de veriyor.

Eşref Edip Fergan, Hafız Eşref,  İzmirli Hafız Ali, Osman Pazarlı, Yozgatlı İhsan, Malatyalı İsmail Hakkı, İsmail Ezherli ve Neyzen Tevfik ile ağızlarını burada badem ezmesi ve şekeri ile tatlandırıyorlar.

Eşref Edip bir Kahire ziyaretinde Mısır’ın meşhur mugannisi Ümmü Gülsüm’ü dinlemek ister, Akif’i de davet eder. Akif ” Sen git dinle. Ben Şeyh Muhammed Rıfat’ı dinleyeceğim. Ayrıca Şerif Muhyiddin Targan yeni bir plağını göndermiş , bir resim ve bir mektup ile birlikte. Sen Ümmü Gülsüm’e git.”

MISIR TÜRKİYE’Yİ YAKINDAN İZLİYOR

Kahire’deki Dostları Aziz İzzet Paşa, Ferid Vecdi, Ömer Rıza, Kadri Bey, Emekli Bahriye Miralayı Nuri Bey, Sami Paşazade Sezai, Abbas Halim Paşa ve Ressam Halil Paşa ile birlikte zaman zaman Nil kenarında çay sefası, konaklarında sohpet, piramitlerde gezi düzenliyorlar. Müzik, şiir ve tarih bu toplantıların vazgeçilmezi oluyor. Akif Saraylar şehri El Uksur’u şöyle anlatıyor;

-El Eksuru şimdiki zaman ile değerlendirmemiz gerekiyor. Hayatımızı şimdi yaşıyoruz, mazide değil. Ecnebiler daha hızlı keşfetmiş her yanı.  Bir fellahın Nil ile mutluluğunu yaşadım. Heykel insanoğlunun ebedileşmek isteğidir. Yeryüzüne ve herşeye vahşetle hükmetmek arzu ediyorlar. Bunların yerine, insanların kalplerini rahmetle yad edilmeyi isteselerdi, ebediyyen hayırla anılacaklardı.

Akif’in bir görüşü de şöyle;

-Mısır’da çoğu şey İngilizlerin elinde. Oysa oraya ticaret için gelmişlerdi. Herşeye hakim olmaya çalışıyorlar. Mısır’da İngilizlerin etkisiyle bütün şark ile rabıtaları gevşemiştir. İngiliz yaman bir millet. Ama Mısır aydınları Türkiye’deki  her gelişmeyi takip ediyor, alaka duyuyor.

DOKTORLAR AKİF’İN HASTALIĞINDA MÜTEREDDİD

Zaman zaman dertleniyor Akif, ızdıraplar içindedir;

-Mısır’da vatan cüdayım. Bir aşina ses, bir iz bulamadım.  Koskoca şark’ın belalar karşısında  eli kolu bağlı. Oysa beklentilerim vardı. İslam ülkelerinde hep yabancı sesler. Ruhumu inletiyor. Hayalimi kırıyor. İnsanlık hakk’a kuvvet bahşetmiyor. İsterim Asım’ın nesli olsun.

Mehmet Akif hastalanmııştır. Doktorları karaciğer ve dalağının şişmesinden şüphelenmektedir. Bir kısmı kanser iddiasında bulunurken, en sonunda siroz olduğu kesinleşir. Lübnan’a muayeneye giderken Kudüs’e uğrar. Hayfa’ya geçer sonra. Dr. Şerif Bey konuk eder. Tedavisi sürerken Cünye’ye gelen Filozof Rıza Tevfik Bölükbaşı ile görüşür. Antakya’dan davet alır. Bereketzade Cemil Bey’in misafiri olarak ağırlanır. Öğrenci Cemil Meriç ve Kemal Türkler ziyaretine gelir. Ali İlmi Fani Bey’e okuduğu şiiri anlamlıdır;

“Viranelerin yasçısı baykuşlara döndüm,

Gördümde hazanımda bu cennet gibi yurdu,

Gül devrini bilseydim, O’nun bülbülü olurdum,

Ya Rab, beni evvel getirsen ne olurdu?”

BÜYÜKELÇİLİĞİN AKİF RAPORU!

Kahire’ye döndüğünde  Eşref Edip’ten Diyanet İşleri Başkanlığı’na Kur’an Meali için alının bin liralık avansın iade edildiği haberi gelir. Mehmet Akif Ersoy, Şerif Kolaylı’ya bir sorusu üzerine şöyle der;

-Tercüme güzel oldu.Hatta umduğumdan da iyi. Lakin o’nu verirsem, namazda okutmaya kalkarlar. Ben o zaman Allahın huzuruna çıkamam, peygamberimizin yüzüne bakamam.

Mehmet Akif Ersoy Kur’an tercümesini arkadaşı Yozgatlı İhsan Efendi’ye teslim eder ve der ki ” Vatanımı çok özledim. Buralarda ölmek istemiyorum. İstanbul’da öleyim. Hiç bir acı vatandan ayrılık kadar değil. Candan da canandan da öte. Eğer yeniden Kahire’ye dönersem senden çalışmamı alırım. Eğer dönemezsem yakarsın!”

Kabil’e Büyükelçi olarak atanan Hikmet Bayur Kahire’de Büyükelçi  Mehmet Ali Şevki Bey ile de görüşür. Konu Mehmet Akif’e gelince;

-Şair Mehmet Akif Kahire Hilvan’da ikamet etmekte idi. Kendisi ile temas edenlerin anlattığına göre, cumhuriyet hükümetimizin aleyhinde bir söz söylemediği gibi, hilafet propagandası dahi yaptığı duyulmamıştır. Yalnız dini taassubu dolayısıyla  şapka giyilmesinin  aleyhinde olduğunu ve Türkiye’yi o  maksatla terk ettiğini söylemektedir. Bilahara Kahire’de hastalanarak karısı ile beraber  İstanbul’a gidiyor ve orada bir hastanede  yatmakta olduğu yapılan tahkikattan anlaşılmıştır.

ADAVET DE NE KELİME?

Mehmet Akif Ersoy İstanbul’da hasta yatağında iken Ankara Hükümeti’ne yakın önemli yazarlardan Hakkı Tarık Us ve Ruşen Eşref Ünaydın ziyaret ederler. Hakkı Tarık Us, Akif’e şöyle der;

-Üstad, Gazi ile birlikteydim. Sizden sevgi ve sitayişle bahsetti. Güzel sözler söyledi. Hatta dikkat buyurun sözlerime (Kendilerine hissi bir adavetim yoktur. Eğer olsaydı, Türkiye’ye dönmesine müsade etmezdim. İstiklal Marşı’nı da kaldırırdım.)

Mehmet Akif’in Hakkı Tarık Us’a cevabı dikkat çekicidir;

-Demek öyle..Hakkı Bey hatırlar mısınız? Biz Gazi ile harp sahalarında ön saflarda beraber gezdik. Beraber yürüdük. Meclis’te kendilerini sonuna kadar destekledik. Bu böyle iken Gazi Hazretleri’nin  adavet kelimesini teleffuz etmesine hayret ettim.  Beni memlekete sokmayabilirdi. Lutfettiler. Kendilerine minnettarım. İstiklal Marşı’na gelince, O’nu kimse kaldıramaz. Nasıl kaldırılırdı ki Meclis’te ilk okunduğu gün, Tunalı Hilmi hariç herkes ayakta dinledi. Kendileri de dahil. İstiklal Marşı bir daha yazılamaz.  Kimse de bir daha İstiklal Marşı yazamaz. Allah bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırmasın!

“MISIR’DA GÖRÜŞLERİM DEĞİŞMEDİ”

Merkezi hükümete muhalefet eden aydınlar genelde hep Paris ve Kahire’de mücadelelerini sürdürmektedir. Ankara hükümetinin aleyhinde olan Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi de Kahire’dedir. Mehmet Akif Ersoy’a, aynı görüşü benimsemediği için gönül koymaktadır. Oğlu İbrahim Sabri de öyle. Ancak İbrahim Sabri br müddet sonra Akif’in Gölgeler isimli kitabını tercüme ederek Arapça yayınlar.

Mehmet Akif Ersoy Karaköy rıhtımına demirleyen vapurdan başında fötr şapkası ile indiğinde zayıflamıştı. Abbas Halim Paşa’nın Beyoğlu İstiklal Caddesi üzerindeki Mısır Apartımanındaki dairesine yerleşir. Bir yandan tedavisi devam eder, bir yandan da ziyaretçileri süreklidir. Gazeteci Hayri Yazıcı’ya Mısırda bulunduğu süre içinde görüşlerinin değişmediğini söyler. Sonra şunları ekler;

-Vatanımdayım..burada olmak her şeyin fevkindedir. Havasını teneffüs ettikçe, çiğerlerimdeki mikroplar ölüyor. Gurbet çok acı. Mısır’dan Türkiye’ye üç gecede geldim. Bana 30 asır gibi geldi. Bir gün daha geçikse çıldırabilirdim. Mısır’da her gün gazetelerden Türkiye’deki gelişmeleri takip eder, haberleri izlerdim. Mısırlı aydınlarda Türkiye’deki gelişmeleri dikkatle takip ediyorlar. Bilhassa ecnebi imtiyazların Türkiye’den kaldırılmasına çok sevindiler. Sizin gibi Türkçeyi güzel kullanan gençleri çok seviyorum. İstanbul’u çok özledim. Gezmek istiyorum doyasıya.  Dostlarımı, arkadaşlarımı özledim. Vefat edenlerin  mezarlarını gitmek istiyorum.

 

 

Eğitimin Öğrenciye Bakan Yönü

0

 

Sayısız vecihlerinden bazıları şunlardır: Belki insanın dünyadaki varoluşunun başta gelen sebebi  “Öğrenici”  olmak vasfıdır. Bu o kadar önemlidir ki, beşikten mezara kadar sürer. Ömür biter fakat  “Öğrenici”  olma niteliği sona ermez. “Öğrenici”  yâni Öğrenci olması, insanın varoluş  gayesidir. Nasıl ki, hayvanlar dünyaya “öğretilmiş” olarak getiriliyorlar ve ne üzere öğretilmişlerse, onu hemen yapıyorlar ve bu hayatları boyunca devam edip gidiyor. İnsan ise öğretilmemiş fakat öğrenmeye istidatlı ve kabiliyetli olarak dünyaya gönderiliyor. Demek ki insanın asıl görevi öğrenmektir. İnsan, öğrenmiyorsa; yaratılış gayesini yerine getirmiyor demektir.

Hem zaten insana “merak” denen ve onu öğrenmeye sevkeden öyle bir itici güç verilmiştir ki, bütün ilimler, bu sayede ortaya çıkmış denebilir. Böylece merak ilmin hocası olmuştur. Demek ki maddî teknik ve medeniyetin temelinde nasıl ki, “ihtiyaç”, “zaruret” itici güçleri yatıyorsa, ilmin temelinde de “merak” baş rolü oynuyor.

Şayet Öğrenci’den verim almak istiyorsak; varoluş ve yaratılış gayesinin odak noktasını teşkil eden “öğrencilik” vasfından onu haberdar etmeli ve bunun şuuruna öğrenciyi erdirmeliyiz.

Öncelikle, Öğrenci’ye gerçeği ve hakikati arama yolunun; onu sevmekten geçtiğini söylemeliyiz. Çünkü seven katlanır. Seven tahammül eder. Kıymet  bilir. -Bir bakıma-  gerçek ve hakikat sevgisinden daha aziz ve üstün bir şey yoktur. Gerçeği arama sevgisini yerleştirip, gerçeğin lezzetini de Öğrenci’ye tattırabilmeliyiz. Görmenin duymaktan üstünlüğü gibi, tadmanın da bilmekten yüksek olduğunu göstermeliyiz. Işığın karanlığı yuttuğu gibi, gerçek arama sevgisi ve onun tadılmış olması, Öğrenci’ye katlanma, tahammül ve sabır gücü verecek ve öğrenme karşısındaki engellerden yılmamayı öğretecektir.

İlmin milliyeti olmadığı. Her buluş ve icatta her yöreden ilim adamının payı bulunduğu. Bardağı taşıranın son damla olduğu. Ancak buluşta son adımı atanın dikkati çektiği. Bu yüzden onu gözümüzde büyüttüğümüz unutulmamalı. Çünkü evvelki damlalar olmasaydı, son damla olmıyacaktı. Demek istiyorum ki, ilimlerdeki son merhaleler, bütün insanlığın ortak çabaları sonucudur. Öyleyse ilme, ilim adamına, mensubiyetinden çıktığı yerden dolayı soğuk bakmamalı.

Hangi ülkede ve hangi milletten çıkarsa çıksın ilme sıcak bakmalı. Onu benimsemede çekimser davranmamalı. İnsan olarak, başka bir insanın keşif ve buluşundan ötürü gurur duymalı. Memnun olmalı. İnsan olarak insanın yaptığından ve başarısından iftihar  etmeli. Çocuklarımıza bu geniş ufuk açısından ilim adamlarına ve ilme bakması gerektiğini anlatmalıyız. Ki, hakikat sevgisi gölgelenmesin.

Öğrenmenin yolu  “dinlemek”ten geçer. Bütün yavrular bir süre dinlerler. Sonra konuşurlar. Yumurtadan çıkan kuşların, geçici olarak bir müddet susuşları; daha sonra ötebilmeleri içindir. Çünkü bugün konuşan, yarın konuşması lâzım gelen yerde konuşamıyacaktır. Yarın iyi konuşmak isteyen; bugün iyi bir dinleyici olmasını bilmeli. Mevlana’nın en büyük eserine “Bişnev / Dinle!” diye başlaması bunun içindir. İki kulak bir ağıza sahip oluşumuz da, iki dinle bir konuş. Dinlemek konuşmaktan üstündür demenin somut bir örneği değil mi? Kaldı ki, konuşan bildiğini söyler. Bir şey öğrenmiş olmaz.

465

Dinleyen ise, bilmediğini öğrenir. Öğrenci Öğretmen’i dinlemesi gerektiğini bilmeli.

Öğrenci şunu da iyi bilmeli ki, Öğretmen’in, öğretmedeki başarısı, Öğrenci’nin öğrenme isteğindeki samimiyet, candan  arzulu oluş ve bunu tavır ve hareketleriyle Öğretmen’e yansıtmasına bağlıdır. Öğrenci ne kadar istekliyse, Öğretmen de o nispette, öğretmekte arzulu ve başarılı olur. “Mârifet iltifata tâbidir.” Diyenler, bir bakıma buna  ışık tutmuş oluyor. Nitekim Mevlânâ der ki: “Dinleyicinin içtenliği derecesinde Allah; konuşana ilham eder.” Kısacası Öğrenci’ler Öğretmen’lerin başarısının, yani iyi öğrenmelerinin, önce kendilerine bağlı olduğunu anlamalı.

Öğrenci’ye okumanın değerini bildirmeli. Bilenlerle bilmeyenlerin bir  olamıyacağını iyice belletmeli. Beden için ruh neyse, insan için de okumak odur. Ruhsuz bedenin gözü görmez. Kulağı işitmez. Ayağı nasıl ki yürümezse, Eğitim ve Öğretimden yoksun bir gencin de -bir bakıma-  bakan gözü görmüyor. Duyan kulağı işitmiyor, yürüyen bacağı gitmiyor demektir. Koyunun yıldızlara bakmaktan anladığı neyse, okumıyanın  yıldızları seyretmekten anlıyacağı da,  pek fazla değil. Demek ki, beden için can neyse, şuurlu ve bilinçli olmak için  okumak odur.

Öğrenci’lerimize okumanın değeri, tam olarak belirtilirse, Öğrenci de Öğretmen de rahat edecek. Yâni Öğreten de Öğrenen de zorlanmıyacaktır. Nitekim, canlı olması sebebiyle Karınca; Dağdan büyük olduğu gibi, bilen kimse de, bu niteliğinden ötürü, Evrenden bile büyük ve yüksektir. Zira Dağ, büyüklüğüyle beraber üstündeki Karınca’dan habersiz. İnsan küçüklüğüyle beraber; Evreni fikren, zihnen ve hayâlen kucaklıyabilecek mâhiyet ve niteliğe sahip. Fakat okumak ve öğrenmek şartiyle.

Çocuklarımıza okumanın; Evrenin efendiliğini kendilerine sağlıyacağı hedefini gösterebileceğimiz nispette, Eğitim ve Öğretimde başarı göstereceğimiz kesindir.

Öğrenci sabırlı olmalı. Çalışmaktan sonuç alana kadar sabretmeli. Yâni çalışmaya sabretmeli. Çalışmaya devam etmeli. Çalışmaya sabretmek ise, her Öğrenci’ye göre değişir. Kimi üç okumada, kimi beş, kimi de on kerede veya daha fazla tekrarlamakla dersini öğrenebilir. İşte o zamana kadar defalarca okumaya sabır göstermeli. Yoksa bir iki kere okuyup; öğrenmiş olmam gerekir deyip öğrendiğini sanmamalı. Kısaca öğrenene kadar; kaç tekrar ve ne kadar vakit gerekiyorsa, o kadar sabır ve tahammül göstermeli. Yılgınlığa asla yer vermemeli. Unutmamalı ki umutsuzluk her türlü gelişmenin baş engelidir.

Başarısız Öğrenci yok. Yeteri kadar çalışmayan Öğrenci var. Eskide Talebe’nin biri, artık başaramıyacağı düşüncesiyle Medrese’den ayrılır. Yolda bir kuyuya rastlar. Bakar ki kuyuya sarkıtılan kovanın ipi; kuyunun taşını sürtüne sürtüne oymuş. “Ben bu kuyu taşından daha  sert değilim ya, öyleyse ben de başarabilirim.” Diyerek Medrese’ye geri döner ve büyük bir âlim olur. Öğrenci dâima yapacağım, başaracağım demeli. Çünkü başarısız Öğrenci yok yeterince çalışmayan Öğrenci var.

Hadi bakalım görelim sizi.
Sakın üzmeyin ha kendinizi.

 

466 – 467