20.6 C
Kocaeli
Cumartesi, Ağustos 8, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1033

Evrensel Kuşatmanın Eskimez ve Yeni Akil Adamlar Kapsamı

 

Evrensel Kuşatmanın Eskimez ve Yeni Akil Adamlar Kapsamı

Meselenin nev’i, içeriği ve şekli nasıl olursa olsun sorunu çözüm, barışın gereğidir. Peki barış nasıl sağlanır? Sulhun yansıması zamana ve zemine göre değişiklik kazanarak günümüze kadar gelmiştir. Barış hukuk ile, demokratik usullerle ve yasalarla ; “müktesabatı, değerleri ve hakk’ı muhafaza” kaydıyla korunur bittabi. Ancak bunda tarafların mennun ve mesrur olması, neticeye rıza göstermesi esastır.

Sorun çözmede hakim ve hakem önemlidir. Eğer böyle bir durumda zorluk sözkonusu ise akil adamlar, bilge kişiler ve maruf münevverle kanaat önderleri devreye girer. Taraflar bölgede saygın bir akil adamı hakem tayin ederler, o da tarafları dinler, sonra kararını vererek “Kitabımıza göre, sen haklısın, sen ise haksızsın” diye açıklama yapar. İtiraz yoktur bu neticeye. İki taraf da karara rıza gösterir. Bir zamanlar taşrada böyle bir uygulama vardı. Dolayısıyla sorunu olanlar kentlere taşınmıyor, kasabaların mahkemeleri de fuzuli yere meşgul edilmiyordu. Çünkü bu hürmetli ve makbul insanların sayısı neredeyse her köyde, her yerleşim biriminde mevcuttu.

DÖRT KAPIDA NELER VAR?

İşte bu aydınlar sadece Türk Dünyası’nın değil, dünyanın ışığı gibiydi. Tarihte bunların çok sayıda örnekleri vardır. Türkistanlı Hoca Ahmet Yesevi bunlardan biridir. Nasıl ve nerede yetiştiğine gelince; doğum tarihi bilinmeyen Hoca Ahmet Yesevi, Çimkent’in o yıllarda bir kültür merkezi kenti olan Seyram Kasabası’nda doğmuş, büyüyünce daha sonra gittiği Yesi ve Otrar’da İmam Rıza ve Şeyh Arslan Baba’dan dersler almış. Diplomasını (icazetini) hak ettikten sonra da Merv’de Şeyh Yusuf Hamadani’ye intisap etmiş.

Üstadının vefatını müteakiben yerine geçen Hoca Ahmet Yesevi ehl-i beyt sevgisi üzerine ekolünü  bina etmiş. İslam öğretisini Türk kültürü ile kaynaştırmış. Böyle olunca da bölgedeki Türk boyları müslümanlık diniyle tanışmışlar. Hoca Ahmet Yesevi’nin günümüzü hala etkileyen dört kapısı olarak bilenen öğretisi; ŞERİAT-TARİKAT- MARİFET- HAKİKAT sütunlarından oluşuyor. Daha önce ise bölgede bu sütunlar ADALET – KUDRET- AKIL ve UYUM’du. Tümü birbiriyle içiçe girdi.

ADLARINA ÜNİVERSİTELER KURULAN BİLGE KİŞİLER

Hoca Ahmet Yesevi’nin görüşleri Divan-ı Hikmet’te toplanarak günümüze kadar gelmiştir. Diyorki “Hiç kimsenin kalbini kırma, çünkü kalbi kırmak Allah’ın kalbini kırmaktır. Gönlü kırık olan zavallı garib birini görürsen, yarasına merhem koy, yoldaş ve yardımcı ol.” Bu deyişler sohbet tarzında, halkın yaygın olarak anladığı ve kullandığı sade Türkçe ile yapılıyordu. Türk Dili, kültürü, edebiyatı yeni nesillere böyle aktarılıyor, yarına yetişmeleri sağlanıyordu. 1992 yılında Hoca Ahmet Yesevi’nin Türkistan’daki türbesine gittiğimizde Türkiye’nin bu anıt mezarı restore ettiğini, bütün dünyadan buraya akın akın insanların gelerek ziyarette bulunduğunu gördüm. Öyleki evlenen gençler burada törenle dua etmeden, iki rekat namaz kılmadan hayatlarını birleştirmiyorlardı.

Piri Sultan, Hoca Ahmet, Kul Hoca Ahmet diye de bilinen Hoca Ahmet Yesevi’nin öğretileri bir başka bilge ve eren kişi Hacı Bektaş Veli’ye de temel oluşturur. Sadece Hacı Bektaş Veliye mi? Elbetteki hayır.  Dergahı ise halkı eğittiği gibi fakir, yoksul, yetim ve çaresizlerin de barınağıydı. Mevlana böylesi dergahlarda yetişti. Tapduk Emre, Yunus Emre, Ahi Evran da öyle.

1194’de vefat eden Hoca Ahmet Yesevi’nin talebeleri Anadolu’yu ebediyyen Türk Yurdu yaptı. Akhisarlı Sarı Saltuk bu dergahlardan yetişen bir başkası. Avrupa’da Balkanlara gitti. Oraya yerleşti. Dilleri ve dinleri ayrı olan insanlara hizmet ederek yaralara merhem, kendilerine yoldaş oldu ve bugünlere kadar idealizmini ve ismini yaşattı. Hocalarının dersiyle evrensel boyutunu gösterdi.

İşte bunun için dünyamızı aydınlatmayı görev bilen Ahmet Yesevi Üniversitesi var, Yunus Emre, Mevlana, Ahi Evran, Hacı Bektaş Veli Üniversiteleri var.

ÇİÇEĞE AZ VEYA ÇOK SU VERMEK

Üç beş adım ilerdeki tarihin zaman dilimine bakınca sadece Türk Dünyası’nı değil evreni aydınlatan Molla Gürani’yi görüyoruz. Cihan Padişahı ve Halife Yavuz Sultan Selim Balkanlar’da artan şikayetler üzerine Sırpları kuzeye gönderme kararı verir. Ancak Molla Gürani can ve mal güvenliği Osmanlı Cihan Devleti’nin görevleri içinde olduğunu hatırlatarak, Yavuz’a “Sırpların rızası olmadan böyle bir tasarrufta bulunulamayacağını ” belirtir. Karar iptal edilir.

Bir başka örnek Muhteşem Süleyman zamanındadır. Kadı Ebusuud Efendi çarşıyı teftiş ederken hileli ekmek yapan fırıncıyı, malını pahalı satan manifaturacıyı cezalandırır. Ekmek çalan çocukları, mal sahibinin şikayeti üzerine yargılarken, onların aç olması, nefislerinin taze ekmek kokusuna tahammüllerini zorlaması üzerine verdiği karar tarihe geçmiştir. Kanuni Sultan Süleyman’a olay intikal ettiğinde Ebusuud Efendi kitaba bakarak, mehaz gösterir ve kararını savunur. İşte bütün bunların sonrasında Ebusuud Efendi Osmanlı Cihan Devleti’nin eskiyen ve ihtiyaçtan doğan statü, mevzuat ve kanunlarını yenilemek üzere görevlendirilir. Sultan Süleyman işte evrensel boyutu olan bu çalışmayı müteakiben “Kanuni” olur. Ebusuud Efendi bakımlı bahçesinde padişaha bilgi verirken yaptığı açıklama da dikkat çekicidir ” Bu çiçeklere az su  verilirse kurur, çok su da çürütür. Dolayısıyla gerektiği kadar su verilmelidir. Adalet de aynen böyledir.”

NEDEN BİRLİK, NİÇİN İTTİHAD?

Türk Dünyasını aydınlatanları hatırlatmak ve birkaç isimle örnek vermek gerekirse Nizamülmülk, Kaşgarlı Mahmut, Abdülhamit Çolpan, Abdürrahim Fıtrat, Mimar Sinan, Nasrettin Hoca, Ali Şir Nevai, Cengiz Aytmatov, Toktagıl Satılgan, Torokul Aytmatov Kasımbek, İsmail Bey Gaspıralı, Bekir Çobanzade, Cengiz Dağcı, Seyit Ahmet Kırımer, Numan Çelebi, Cihan Abay, Mustafa Çokay, Ahmet Baytursunoğlu, Saken Seyfullin, Cambul, Gayip Verdi Miskinkılıç, Abdülhakim Kulmuhammedoğlu, Gabdulla Tokay, Abdürreşit İbrahim, Ayaz İshaki, Rızaettin Fahrettin, Mehmet Emin Resulzade, Musa Carullah, Sadri Maksudi Arsal, Ebülfez Elçibey, Ahmet Zeki Velidi Togan, Itri, Hüseyin Cevat, Ahmet Ağaoğlu, Anar Resuloğlu, Fuzuli, Uluğ Bey, İmam Buhari, Şeyh Bahaeddin Nakşibendi, Bahtiyar Vahapzade, Sabir Şehriyar, Mehmet Sadık, Rauf Denktaş, Mehmet Akif Ersoy, Ziya Gökalp, Arif Nihat Asya sadece Asyanın değil bütün dünyanın kandilleridir. Bu ziyalıların yansıması artarak hala sürmektedir. İşte Gaspıralı İsmail Bey’in “Dilde, Fikirde ve İşde birlik” deyişi.

Yahya Kemal’in “İstanbul’u Fetheden Yeniçeri’ye Gazeli”ni bir hatırlayın lütfen. İstanbul bir medeniyet merkezi, doğu ve batıyı örtüştürmüş bir hamule, bir çağın değişmesini noktalamış. Dolayısıyla Yahya Kemal  İstanbul’un fethini gören Üsküdar’ı kıskanmasın da ne yapsın: “Üsküdar, bir ulu rüyayı görenler şehri!/ Seni gıpta ile hatırlar vatanın her şehri/ Hepsi der “Hangi şehir görmüş o’nun gördüğünü”/ Bizim İstanbul’u fethettiğimiz mutlu günü!”

Hayatiyet bulmuş her Türk devleti ve boyları mesela Göktürkler, Altınordu, Karahanlılar, Gazneliler, Babüroğlulları, Avşarlar, Selçuklular, Osmanlı Cihan Devleti dönemlerinde ülkelerini ve dünyayı aydınlatan mutlaka bir ziyalıyı, bir kanaat önderini, bir maruf insanı, bir bilge ve akil adamı yetiştirerek görüşlerini topluma yansıtmış, yönetimleri etkilemiş, sorumluluğunu farkettirmiştir. Dinleri ve dilleriyle ışıksız kalmamışlardır.

İstanbul ise Türk dünyasının kalbi mesabesinde dikkat çekmiştir. “İstanbulsuz dünya eksik kalır”diyen kelam-ı kibar’la doğu, batı ve kuzeyden Hacc’a gidecekler önce İstanbul’u ziyaret ederek tarihi ve dini merkezleri geziyor, dualarda bulunuyor, yakarıyor ve sonra Mekke-Medine’ye müteveccihen yola çıkıyorlardı. Bu gelenek kısmen de olsa sürmektedir.

TÜRKÇE DÜNYADA KONUŞULAN 6. DİL

Bugün için dünyada  “bir millet yedi devlet” diye tanımlanan yedi ülke vardır; Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Özbekistan, Türkmenistan ve Türkiye’nin toplam nüfusü 135.062, yüzölçümü ise 4.733.701 metrekaredir.(Türksoy/2010)

Ancak dünyadaki Türk nüfuslarının olduğu  Rusya Federasyonuna bağlı Başkurdistan, Çuvaşistan ve Tataristan; Ukrayna’ya bağlı Kırım Özerk Cumhuriyeti’deki Türkler ile, Kafkasya, Ortadoğu, Kuzey İran ve Hazar bölgesi, ortadoğu, Avrupa(Almanya, Fransa, Hollanda, Belçika, Balkanlar, Bulgaristan, Romanya, Yunanistan) , Avusturalya’da yaşayan Türk toplumu da hesap edildiğinde bu rakam ikiye katlanmaktadır.

Türk Dünyası, Türk Dili ve lehçelerini kullanarak yazı ve konuşma diline sahip çıkmaktadır. Sözkonusu rakam UNESCO ve BM kaynaklarına göre Türkçe’nin dünyada en çok kullanılan 6. Dil olduğunu göstermektedir. Bütün badirelere rağmen Türk Dünyası kimliğini korumakta, bağımsızlığını savunmaktadır.

Türkiye’nin bir  ağabey olarak değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin yakın siyasi tarihi Türk Dünyası’nda iyi bilinmelidir ki Ankara’ya hazırlanan tuzaklara kendileri düşmesin. Tarih tekerrür etmesin. Bugün dünyadaki savaşların tümüne yakını dikkat edilirse hep islam coğrafyasında yaşatılmaktadır. İyi düşünmek gerekir. Hemen hatırlayalım, İngiltere ve batının öncülüğünde örgütlenen ihanet ve hamakatın işbirliği Osmanlı Cihan devletini parçaladı.

 

MEDENİYETLER BULUŞMASI MI, ÇATIŞMASI MI?

Zbigniew Brezezinski “Büyük Satranç Tahtası” adlı çalışmasında Amerika Birleşik Devletleri’nin dış politika önceliğinde Avrasyayı öne çıkarıyor!. Bu çerçevede Fukayama daha dikkatli okunmalı. Samuel Huntington’un “medeniyetler çatışması” canlar ve ülkeler yakacağa benziyor. İspanya ve Türkiye’nin lokomotif olduğu “medeniyetler buluşması”na bazı batılı tepkiler de Avrupa kültürüne “islamı miras”ın da eklenmesi dolayısıyladır. İslamofobia (islam düşmanlığı) da öyledir. İspanya’da islam, asırlarca yaşadı, hristiyan kültürüne karışılmadı. Bugün ise Endülüs islam medeniyetine ait hiç bir şey ortada bırakılmayacak kadar acımasız davranıldı. İstanbul fethedildiğinde hıristiyan ve musevi dini başta olmak üzere gayrimüslimlere ait eserler dimdik ayakta duruyor, korundu. Batılılar öyle değil.

Bir NATO Genel Sekreteri’nin SSCB dağıltıktan sonra “komünizm bitti yeni düşmanımız islamdır” demesi, NATO’nun ABD Ordusu haline getirilmek istenmesi unutulmamaldır. Bazı ABD ve Avrupalı liderlerin bu minval üzere açıklamaları da öyle. Başta ABD bir önceki başkanı George W. Bush’un daha sonra özür dilemesine rağmen11 Eylül terörü üzerine “Haçlı seferleri şimdi başlamıştır” demesi bir şuur altını, bir şartlanmayı da göstermektedir.

Küresel üstünlük mücadelesi günümüzde her şeyiyle belli olmaktadır.

AVRASYA BÖLGESİNDE ZENGİNLİK

Türklerin Tarihi kitabının yazarı Jean Paul Roux “Türklerin insanlık serüvenindeki rolü temel niteliktedir” derken, Carter  Findley ise Türkler göçlere rağmen kimliklerini korumuşlardır.” diye hatırlatmada bulunmaktadır. Bazı batılı yazarlar ise mesela  Jeopilitiğin Kara Gücü teorsinin savunucusu Mackinder Türkleri Avrasya Bölgesinin kalpgahı olarak değerlendirir. Çünkü Avrasya aynı zamanda dünya enerji kaynaklarının %75’ine sahiptir.

Türkiye’nin yarım asırlık Avrupa Birliği macerası da  proğramlı bir stratejinin parçasıdır. AB İlkelerine göre parçalanmış ülkelerin AB üyeliğine alınmaması gerekirken, Kıbrıs Rum Kesimi bundan vareste tutulmuş ve dönem başkanlığı verilmiştir. Kıbrıs’ta bugün kan dokülmüyorsa Türkiye’nin garantör devlet olarak 1974 Kıbrıs Barış Harekatı sayesindedir. Ankara’nın ve Kıbrıs Türklerinin örnek sabır, metanet, mücadele gücü, sarsılmayan ve gevşemeyen azmi, inancı  bugünlere barışı getirdi. Peki Ermenilerce işgal edilen, bir milyon Azeri Türkü’nü kaçkın kılan Azerbaycan ve Karabağ’da durum böyle midir? Ne yazık ki tam tersi!

BU NE LAHANA TURŞUSU!

Türkiye Avrupa Birliği’ne nüfusu 74 milyon Türk ve müslüman bir ülke olduğu için alınmıyor. İşin özeti bu. Ayrıca Türk Dili Türklerin bayrağıdır. Bunu değiştirmek isteyen Batılılar Türk’ü ve islamı çağrıştırdığı için Balkanlar kelimesini NATO ve AB’nin diplomatik dilinde “Güneydoğu Avrupa Ülkeleri” olarak değiştirse de bu aşı ve ısrar tutmadı, oyun bozuldu. Bugüne kadar darbelerin meşruiyeti için psikolojik ortamı NATO’nun hazırladığı iddialarını ciddiye almak gerekir. Hiç bir kuruluşun veya ülkenin emperyalizmin taşaronluğunu yapmasına da izin verilmemelidir.

Avrupa Birliği yöneticilerinden islama karşı olanlar batıdaki müslümanların kimliklerini çözmek, kültür ve inanışlarından uzaklaştırarak değişik tacizlere uğratmaktadırlar. Ancak batıdaki müslüman toplum dinlerine ve kimliklerine sahip çıkmaktadır. Her geçen gün cemaati azaldığı için satılan Kiliselere karşılık yeni camiler yapılmaktadır.

Türk Tarihi’nde Avrupalılara gösterilen hoşgörüyü, batılı yöneticiler “Avrupalı Müslümanlar ülkenin bir parçasıdır, ama islam Avrupa’nın bir parçası değildir.” diyerek dışlamaktadır. Bunun başını da öncelikle Almanya ve Fransa çekmekte, Avrupa’da yabancı denilince hemen müslümanlar ve Türkler akla getirilmektedir. Avrupa’da yabancı düşmanlığının hortlaması da bu yüzdendir. Halbuki ortaasya Türk Cumhuriyetleri; Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan Tacikistan ve Türkmenistan Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı üyesi devletlerdir. AGİT, Türkiye’den bu ülkelerde demokrasi, insan hak ve hürriyetleri konusunda eğitim vermesini istemektedir. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu derler, bir Türk kelamı kibarıyla.

DİN, DİL VE KÜLTÜRLERİN GÜVENCE ALTINDA OLMASI

Almanya’dan sonra Avrupa’nın en fazla nüfusuna sahip olan Türkiye’nin  ve Türk Dünyasının büyümesi batılıları korkutuyor. Onun için bölmeye, parçalamaya çalışıyorlar. Oysa Yavuz Sultan Selim’in hatırlatmasıyla “Halkımda olabilecek uzlaşmazlık, fikir ayrılıkları ve bölünme endişesi. Beni mezarımda bile rahatsız eder” diyerek Şair Padişahlar Defterine not düşülen bu beyit;

“Ümmetimde ihtilaf-ı tefrika endişesi,

Kuşe-i kabrimde dahi bi-karar eyler beni!”

diye tarihe kaydedilmiştir.

İslam Ülkeleri öyle taciz edilmektedir ki, İslam Ortak Pazarı yerine haklı olarak Gelişen Ülkeler Birliği teklifi kabul edilmişti, Cidde Ekonomik Formu’nda(2004).

Batı, Asya ve Afrikanın yeraltı ve üstü zenginliklerini yıllarca sömürdü. Öyleki çoğu yerel diller batılı  işgal kuvvetlerinin resmi dili, eğitim lisanı olarak kabul ettirmesiyle çoğu yerel dil de kayboldu. Bugün Asya ve Afrika’da başta İngilizce, Fransızca, Portekizce ve İspanyolca dillerinin konuşulması ve bilinmesi bundan dolayıdır. Osmanlı Cihan Devleti bunu yapmamış, tam tersine fethedilen ülkelerin dini, dili, kültürü güvence altına alınmıştır. Adalet hep önde olmuştur. Toplum da mesuliyet ahlakı üzerine bina edilmiş, zihni tutuculuğa fırsat verilmemiş, mücadele edilmiştir. Ancak masumiyetin esas olduğu da hiç bir zaman unutulmamıştır. Medeniyetlerin kaynağı dindir. Dolayısıyla Osmanlı medeniyeti de islamdan neşvünema bulan bir medeniyettir. Bugün de küreselleşme ve yabancılaşmaya ancak  böyle direnç gösterilebilinir. Osmanlı Cihan Devleti sanatı da islam estetiği ile donanmıştır, muhafazakar olmak biçiminde değil.

“VATAN BÜYÜK VE MÜEBBET BİR ÜLKEDİR”

Batılılar ayrıca İngilizce Konuşan Ülkeler  veya Fransızca Konuşan Ülkeler diyerek gerçekleştirdikleri oluşumlarda eski sömürgelerini bu ortaklığa dahil etmişlerdir. Adeta bir itici güç de  Türk Dili Konuşan Ülkeleri biraraya getirdi. Azerbaycan’ın Başkenti Bakü’de (2007) Türk Dili Konuşan Ülkelerin Devlet Başkanlarının Daimi Sekreterliği oluştu. İki yıl sonra ise Nahcivan’da  kısa adı TÜRK KONSEYİ olan Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi hayata geçirildi(2009).

TÜRK KONSEYİ’nin görevleri özetle şöyle sıralandı; siyasi, ticari, ekonomik konular ile kanunu uygulama, kültür, bilimsel-teknik, eğitim, halkların yaşama şartlarının iyileştirilmesi, geliştirilmesi, sosyal ve kültürel değişimin sağlanması, hukukun üstünlüğü, iyi yönetim, insan hakları ve temel özgürlüklerin güvence altına alınması, Türk halklarının sahip oldukları zengin kültür ve tarihi mirasın değerlendirilmesi, kitlelere tanıtılması, yayılması, tarafların basın ve iletişim araçları arasındaki etkileşimin özendirilmesi.

Devlet Başkanları ve Dışişleri Bakanları Konseyi ile Aksakallar Konseyi, Kıdemli Memurlar Komitesi ve Sekreterya’dan oluşuyor örgütlenme. Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan ve Türkiye Cumhurbaşkanlarının imza koyduğu TÜRK KONSEYİ’nin merkezi İstanbul’da. Bakü ve Astana’da da iki ayrı merkez bulunmaktadır.

“Türkiye’nin bir tek tercihe kapanıp, bir bakıma (bütün yumurtaları bir sepete koyması) hatalı ve rasyonel olmayan bir politikadır. Avrupa Birliği ‘ne ve O’nun güçlü bir kısım üyelerine inisiyatif teslim etmektir. Kaldı ki tam üyeliğimizin gerçekleşmesi hali ve zamanı belirsizdir.” diye tespitte bulunan Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş kitabına da verdiği isimle ” Avrupa Birliği mi, Türk Birliği mi?” tartışması başlattı. İyi de oldu.

Türk Dünyası’na SSCB’nin dağıldığı günden bu yana  TİKA, Yunus Emre Merkezi, TÜRK KONSEYİ’nden önce hizmet götürmeye başlamıştı. Bu kamu kuruluşları yanında çok sayıda kanaat önderi ve mensubu olduğu sivil toplum, cemaatler de Türk Dünyasında hizmette yarışıyor.  Türk Dünyası Eğitim kurumları; liseler, üniversiteler, Türk Dünyası Kültür Merkezleri, mesleki sivil toplum kuruluşları sayı olarak her geçen gün artmaktadır. Müelliflerin eserlerinin  neredeyse tümüne yakını Türkiye Türkçesine çevrilmiş ve yayınlanmış, etkinlikler düzenlenmiştir. Hoca Ahmet Yesevi Vakfı,  Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, Avrasya Yazarlar Birliği, Türk Dünyası Aydınlar Ocağı , Türk Dünyası Yazarlar ve Sanatçılar Vakfı, Mühendisler ve Mimarlar Birliği ve Türk Ocakları etkinlikleri hemen akla gelen öncülerdir. Türk Dünyası Sinemacılar ve Yazarlar Teşkilatının da kurulma aşamasında olduğu açıklandı. Böyle olunca Türk Dünyası’nda sanat ve kültür ödüllerinin verilmesi yeni bir medeniyet adımı neden olmasın? Yeni bir dönemin ipuçları ufukta görülüyor. Din, dil, kültür ve tarih medeniyetin köprüsüdür.

BİLİŞİM VE İNTERNET NASIL BİR GELECEK HAZIRLIYOR?

Ortak etkinliklerde kimlik, demokrasi, insan hakları, kalkınma, serbest piyasa ekonomisi, parlamenter sistem öne çıkmaktadır. Ana hedeflerden biri Türk dili’nin yaygınlaştırılması ve bölgede ortak dil olarak kullanılmasıdır. Türkler bulunduğu her yerde hür yaşamalı, Türk halklar ve kuruluşlar arasında işbirliği sağlanmalıdır.

Günümüz dünyası hızlı ve hatta modeline bile ulaşılamayan bir dönüşüm ve değişim içindedir. Bilişim ve internet araçları bizi nasıl bir geleceğe hazırlıyor henüz gerektiği kadar bilinmiyor ve değerlendirilmiyor. Hele internetin nasıl bir insan prototipi yetiştireceği, eğitimcilerin üzerinde araştırmalar yapacağı acil bir sorundur. Moda değerlerin ve kimliklerin üzerine tırmanıyor. Oysa insan eşrefi mahlukattır, yeryüzünün halifesidir. Gören göz ve idrak eden beyinlere ihtiyaç duyuluyor.

Bugün günümüz dünyasının sorunlarının başında olağanüstü dönemler, savaşlar (Suriye, Afganistan ve Irak, Gazze ile Afrika’da bazı çatışmalar), anayasal sorunlar, terörizm, örgütlü suç çeteleri, kaçak göçler, ayrımcılık ve dışlayıcılık, fakirlik ve işsizlikle çevre kirliliği gelmektedir. (Avrupa Birliği mi, Türk Birliği mi? Shf. 96)

Bütün bunlarla nasıl mücadele edilecek, sorun nasıl çözülecek? Hukuk devleti ve sivil toplum yaptıklarıyla bir direnç  hattı olabilir. Karanlığa küfretmek olmaz, en azından bir mum ışığı da olsa aydınlatma gerekir.

2050 YILIYLA RANDEVU

Bugün Türk Dünyasına çok ciddi maddi yatırımlar yapılmaktadır. Ancak büyük fikirler yeterli değildir. Artık büyük düşünmek icabediyor. Dünyanın resmini önümüze koyarak bir kere değil, bin defa daha endişe izhar etmeliyiz. Dr. Cezmi BAYRAM’ın deyişiyle YENİ BİR MEDENİYET TASAVVURU, yani yeni bir KIZIL ELMA hedefimiz olmalıdır. Ata dedelerimiz dünyaya ADALET MEDENİYETİ’ni ve SEVGİ KÜLTÜRÜ’nü getirirek, tanıtmış, görüşü, dini, dili ve kimliği ne olursa olsun güvenceli hayata geçirmişti, evrensel bir boyut kazandırmıştı.

Türk Dünyası büyük bir geleceği, insan endeksli yeni bir medeniyeti inşa ve ihya etmelidir. Artık miras yediliği bırakıp, maziden güç ve ilham alarak TÜRK DÜNYASI MİLLİ MEFKÜRESİNİ projelendirilmelidir. Bu da dini, milli, insani, kültürümüzün ve sosyal diyaloğumuzun canlı ve üretken olmasıyla kabildir. Kafamız, yüreğimiz taklitten ve esaretten kurtulmalıdır. Evrensel ölçüleri artık Türk Dünyası tayin etmelidir. 2023 ile mi, yoksa 2071 ile mi artık Türk Dünyası randevulaşmalı karar vermek zamanıdır.

ASIM’IN NESLİ

Türk Dünyasını Aydınlatanlar Uluslararası Sempozyumu bunun ipuçlarıyla doludur. Türk Dünyasını bugüne kadar aydınlatan insanlarımızın birikim ve tecrübelerinden istifade ederek genç kuşaklarımıza, onların boşalan yerlerini doldurmalarını değil, onları geçmelerini ve yeni bir medeniyetin öncüleri olmalarını iseyeceğiz. Bu sempozyum insana yatırımın güzel bir örneği, insan endeksli üretilen projenin uyguması ve hayata geçirilmesidir.

“Asımın Nesli diyorum, nesilmiş gerçek/ İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyecek” diyen İstiklal Marşı Şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un rüyası olan ASIMIN NESLİ’ni beklemek değil, O’na yatırım ve gereğini yapmak durumundayız. Ne dersiniz? Akil adamlar, eren kişiler, mücidlerle donanımlı yeni bir nesil ve  bir yeni buluş bize nasıl da yakışır!

 

 

Gizli Sevdamız

 

Ey sevdam, dağında kar olmasa da,
Bahçemde çiçekler boy vermese de,
Arayıpta beni hiç sormasa da,
Bari bir selamla avundur beni.

Hani kıştan sonra bahar gelirdi,
Üşütmezdi sevgi yüreğimizi.
Bak bu saçlarıma aklar da düştü,
Şimdi elden ele savurma beni.

Ömür törpüsüdür bizi öğüten,
Gün geçtikçe umutları tüketen,
Yolun yarısı da geldi aniden,
Güz yağmurlarıyla ıslatman beni.

Yine akşam oldu ay sızım sızım ,
Hilal, yıldıza mı çatmış kaşını?
Nedir bu sessizlik, hey iki gözüm,
Çığlığım sevdama, yandırman beni.

Bu ülkü uğruna, uçmağa varan,
Arkasından, kuzum denip ağlanan,
Herşey vatan için deyip yol alan,
Bu gizli sevdama, sorunuz beni…

 

 

Şiir Nedir?

 

Şiir, fikrin histe fâni olduğu mekândır.

Şiir, insan hissiyâtının tecelligâhına sahne olan bir mir’at , yâni aynadır.

Şiir, nev-i beşerin / insanoğlunun sadâsını, aynen hattâ daha gür şekilde aksettiren  bir âyînedir.

Şiir, beşer / insan duygularının neşvünema buldukları bir lâlezar, lebâleb râyiha nefyeden bir gülizârdır.

Şiir, beşer tefekkürünün iltica ettiği sâlim bir melce’, emin bir sığınaktır.

Şiir, insan nev’inin elinden bırakamadığı sihirli değnektir.

Temas ettiği kelimeler, ayrı bir hususiyet kesbeder, farklı bir mâhiyete bürünür, nev-i şahsına münhasır bir hüviyet arzeder.

Manzarası lâtif, râyihası bir hoş, mânâsı ummanlaşır.

Şiir’in ihata edici, çevre tesirlerinden koruyucu, kuşatıcı himayesi altında kelimeler, her şeyden artık masundurlar. Emn ü aman içindedirler.

Hayatiyetleri, her zamanki hâllerinden bir başka ehemmiyeti hâizdir. Yan gelip kurulduğu bir mısraın mûtena köşesinde, apayrı muameleye tâbi tutulmuş, itibar ve haysiyeti, değme kelimede olmıyacak bir mertebeye terfî ettirilmiştir.

Sanki ebediliğe namzet kılınmış, muvakkaten fânilik nakîsalığından âzâde tutulmuştur.

Bir mısraın sînesinde yer almakla kavuştuğu şiiristanda bitmeyen rüya âleminin nâmütenâhilik havasını teneffüs etmekte, duyanlara mâziden neler neler fısıldayıp durmaktadır.

Hâsılı, her devrin, her asrın mümtaz misafiridir.

Şiir, öyle sahîh bir mâhiyet arzeder ki, her devir ve asırda tâzelik ve canlılığından hiçbir şey kaybetmez.

Asliyyet, bütünlük ve kemâlâtına asla halel gelmez. Şiiriyyet çerçevesi dâhilinde her hakkı mahfûz tutulur.

İşte bunun içindir ki, kaleme alındığı, mısra kalıplarına döküldüğü nota nota hecelendiği hâlindeki bütün evsâfı beraberinde taşır. İstikbale olduğundan ne bir fazla, ne de bir eksik hâliyle erişir.

Bu tarafı, onun cân alıcı noktası, en dikkate değer evsafı mümtazesidir.

Milletin kalbinde, ilelebet taht kurmuş nice büyükler hâfızalara nakşolunmuş lâyemut / ölümsüz mısralarıyla her an bize hitap eder gibidir. Zaten ebet – müddet oluşları, işte asıl bu keyfiyetleri yüzündendir.

X

“San’at  Allah içindir.” Düstûrunu:

“Anladım  işi, san’at Allah’ı aramakmış:
Buymuş oyun, gerisi yalnız çelik-çomakmış.”

Beytiyle, en güzel ifadesine kavuşturan üstad Necip Fâzıl; şiir san’atını birbirinden güzel târif şahikalarına yükseltmesini bilmiştir.

“Mutlak hakîkat Allah’tır.” Diyen üstadı edîbimiz, şiiri: “San’at  Allah içindir.” Zâviyesinden ifade kudretine eriştiren, en büyük şairlerimizdendir. O der ki:

450

“Şiir, düşüncenin duygulaşması, duygunun da düşünceleşmesi şeklinde, bu iki unsurdan her birinin öbürünü kendi nefsine icra etmek isteyişindeki mes’ûd med ve cezirden doğar.”

Tıpkı şâirin:
“Bu taş cebînime benzer  ki aynı makberdir,
Dışı sükûn ile zâhir, derûnu mahşerdir!”

Dediği gibi. Üstadı edîbimiz devam eder:

“Bizce şiir, mutlak hakîkati arama işidir. Eşya ve hâdiselerin bütün mantık yasaklarına rağmen, en mahrem, en mahcûp, en nâzik ve en hassas nâhiyesini tutarak ve nispetlerini bularak, mutlak hakîkati arama işi…”

“Şiir, Allah’ı  sır  ve  güzellik yolundan arama işidir.”

“Şiir, tek kelimeyle üstün idrâktir…”

Dikkat buyurun Yûnus:

“Beni bende demen, ben bende değilem,
Bir ben vardır bende, benden içerü
Süleyman, kuş dilin bilür  dediler
Süleyman var , Süleyman’dan içerü.”

Gibi, bunlara mümasil yüzlerce mısraı, şiir olsun diye, şair bilinsin diye yazmadı. Böyle bir hisse kapılsaydı, belki değil muhakkak kanlı giryesini içine akıtır. Bağrına taş basar. Ele güne karşı cûş u hurûşa gelmez. Sükûtu ihtiyar  eder, susmayı tercih ederdi.

Siz zannediyor musunuz ki:

“Dost olur  -zannınca-  hep insan bana,
Sırlarım gel gör ki, meçhûldür ona.

X

Anlamaz olgun adamdan ham adam,
Söz hem az hem öz gerektir vesselâm.

X

Kaldırıp deryâyı aktarsan eğer,
Bir dolumluktan çok almaz destiler.

X

Dolmaz “açgöz kimse”nin göz destisi,
Pek kanaatkâr sedef: Var incisi.

X

Her kimin yoktur dilinden anlayan:
Sanki dilsizdir konuşsun bin lisân.”

(Mesnevî  -Kendi vezniyle manzûm tercüme-  Dr. Abdullah Öztemiz Hacıtahiroğlu, İstanbul-1972)

Gibi özlü beyitleriyle Hz. Mevlânâ, mahza / sırf şiir yazdığının farkındadır. Asla bunlara mümasil / benzer binlerce beyit; İlahî aşkın vecde getirdiği Mevlânâmızın, içi içine sığmayan gönül deryasından ancak farkında olmadan dudaklarından dökülen yine ondan bilâ-haber  /

451

 

habersiz kaydedilen birer inciyi hâmil, sedef mesabesinde beyitlerdir.

Vezne, şekle ve kafiyeye bürünerek şiir diye karşımıza dikilen, gönül deryasından katreciklerin; ruhun  ete kemiğe bürünerek tecellî edişindeki hikmetten ne farkı var?

Ceset ruha, muvakkat zaman için nasıl mekân ve melce’ oluyorsa: Şiirin şekil, kalıp ve vezinleri de aynı vazifeyi görüyorlar.

Tecelliyâtın, mekâna muhtaciyyeti neyse, mânânın da muhtelif  şekil ve kalıplara ihtiyacı odur. Tıpkı, incinin sedefe muhtaç oluşu gibi. Husûsan:

“Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabib 
Kılma derman kim helâkim zehri dermanındadır.”

 

 

Laiklik ve Biz – 2

 

Laik sistemlerde her vatandaş inanç, ibadet, düşünce ve ifade hürriyetine sahiptir.

İnancı ibadetten, düşünceyi ifadeden ayırırsanız,

Nasrettin hocanın leyleğin bacaklarının, gagasının ve kanatlarının bir kısmını kesip de  “İşte şimdi kuşa benzedin.” dediği gibi leyleği kuşa benzetmiş olursunuz.

İşte o zaman leylek leylek olamadığı gibi kuş da olamaz ne olur dersiniz?

Biraz düşünmeye değmez mi?

Laiklik kurumsal bir kavramdır.

Anayasal bir zorunluluktur.

İnsanların inançları vardır veya yoktur.

İstediği dine inanır veya hiçbir dine inanmayabilirler.

Dinli ya da dinsiz olmak en temel haklardan birisidir.

Laiklik bir inanç sistemi olmadığı için insanlar laik ya da anti laik olmak zorunda değillerdir.

İnançları ne olursa olsun her vatandaş,

Hukukun üstünlüğüne dayalı anayasal (laik) düzene uymak mecburiyetindedir.

Laiksen kurallara uyarsın değilsen uymazsın gibi bir serbestlik söz konusu da değildir.

Okullardaki kurallara tüm Milli Eğitim personeli,

Adliyedeki kurallara tüm yargı mensupları,

Emniyetteki kurallara tüm polis teşkilatı,

İşyerlerindeki kurallara tüm çalışanlar

Anayasal düzene tüm vatandaşlar uymak zorunda değil mi?

Burada laikle anti laik kavramı söz konusu olur mu?

Bu kurallar hazırlanırken akıl, bilim ve toplumun ihtiyaçları esas alınır.

Tüm dinlerden ve dini kurallardan yani helalden haramdan,

Sevaptan günahtan bağımsız hareket edilerek hazırlanır.

Yasalar genelgeler, hazırlanırken hiçbir dinin kuralları bağlayıcı olmaz.

Dini inançları ne olursa olsun devlete vatandaşlık bağı ile bağlı olan her kişi bu kurallara uymak zorundadır.

Mahkeme karar verirken insanların inançlarına göre değil de yürürlükteki kanunlara göre hareket eder.

Kurallar dinden bağımsız hazırlandığı için kararlarda dinden bağımsız olur.

Mahkemede insanlar içki içtiği için değil suç işlediği için ceza alırlar.

İnsanlar zaten bu kurallara uymak zorundadırlar.

Hiç kimsenin uymamak gibi bir lüksü olamaz.

Bundan dolayı laik misin değil misin gibi akıl ve mantık dışı bir soruda olamaz.

Müslümanlar dinin kurallarına uyarlar.

Yâda uymazlar.

Anayasal sistemde öyle bir serbestlik söz konusu değildir.

Bunun için insanlar laik ve anti laik gibi sınıflara tabi tutulamaz.

Düşüncelerinden dolayı suçlanamaz.

İnsanları böyle tasnif etmek çağdışı ve özürlü bir anlayıştır.

Aynı zamanda insanlık suçudur.

Laik sistemlerde her vatandaş inanç ibadet düşünce ve ifade hürriyetine sahiptir.

İnancı ibadetten, düşünceyi ifadeden ayırırsanız

Nasrettin hocanın leyleğin bacaklarının, gagasının ve kanatlarının bir kısmını kesip de

“İşte şimdi kuşa benzedin.” dediği gibi leyleği kuşa benzetmiş olursunuz.

İşte o zaman leylek leylek olamadığı gibi kuş da olamaz ne olur dersiniz?

Biraz düşünmeye değmez mi?

Laiklik din ve vicdan, düşünce ve ifade özgürlüğünün garantisidir.

Ve öyle de olmalıdır.

Yasak olan tek şey baskı ve şiddettir.

Laik sistemlerde ayin ve ibadetlere yasak yâ da sınırlama konulmaz.

Bilakis devlet vatandaşlarının ibadetlerini rahat ve huzurlu bir ortamda yapabilmeleri için gerekli her türlü önlemi alır ve kolaylığı sağlar.

Laikliği böyle anlar ve uygularsanız dinler ve dindarlarla hiçbir sıkıntınız olmaz.

Bu anlayış dinin kurallarına da ters düşmez.

Devamı edecek…

 

 

Turizmde Kardeşlik

 

Turizmin Dostluğu, Kardeşliği nasıl pekiştirdiğini bizzat yaşamış olmak, gelişmelere tanık olmak müthiş bir duygu paylaşımı sağlıyor.

Kasım ayında, Kocaeli içinde yapılmış olan Haydar ALİYEV Parkları ve Azerbaycan Kültür Evinin açılışı için şehrimize gelerek bizleri onurlandıran Azerbaycan Devlet Bakanı Nazım İBRAHİMOV ile birlikte heyetini ağırlamaktan onur duyduk.

Sayın Bakan ve heyetine eşlik eden Başbakanlık Müşaviri Sadettin KILI , Vali yardımcılarımız, İl Kültür Müdürümüz Adnan ZAMBURKAN, Türk – Azerbaycan Federasyon Başkanımız Bilal DÜNDAR ve üyeleri, Turizmde Kardeşliğin gelişmesi için ellerinden gelenin fazlasını yapmışlardır.

Emexotel Kocaeli ekibinin misafirperverliği, Teşekkür ve Takdir kazanmıştır.

Gelişmeler mükemmel ötesiydi.

İlgili kişilerin girişimleri ile KOCAELİ ile SUMGAYT, KARDEŞ ŞEHİR olmuşlardır.

Büyükşehir Belediye Başkanımız İbrahim KARAOSMANOĞLU ile Bakan Nazım İBRAHİMOV, hazırlanan protokolü imzalayarak, iki şehir, hatta iki ülke arasındaki Turizmde Kardeşliğin yolunu açmışlardır.

Kültür evinin açılışı Duygu yüklüydü.

Siyasi farklılık gözetilmemişti.

Her siyasi görüşten temsilciler gelmişti.

Katılım beklenenden fazlaydı.

Çiseleyen yağmura rağmen misafirler ayakta bekleyerek bu coşkuyu paylaştılar.

Gerçekten bunu yakından görmenizi ve coşkuyu yaşamanızı isterdim.

Böyle organizasyonların tekrarı mümkün değil.

Tarihe tanıklık ediyorsunuz.

Bundan sonraki gelişmeler, Turizm Şirketlerine ve Ticari Şirketlere birçok yararlı yatırımların oluşmasını sağlayacaktır.

Bu yatırımlar karşılıklı olacaktır.

Yapılacak yatırımların toplam değeri Milyar Dolarlarla ifade edilmektedir.

BİZ, BİR MİLLET, İKİ DEVLETİZ sloganıyla yapılan bu açılışların, her iki tarafa da Hayırlı ve Bereketli olmasını sağlamak bizlerin gayretiyle gelişecektir.

Azerbaycan’ın Petrol ve Gaz rezervlerinin getirileri, Ülke yöneticilerini de ciddi yatırımlara yöneltmektedir.

Dünyanın birçok ülkelerinden gelen Ticari Firmalar, kendi konuları ile ilgili yatırımların inşaatlarına başlayarak Pazar payını arttırmaktadırlar.

Ülkeye, Mimari Projeleri çok enteresan olan AVM ve Konut yatırımları yapılmaktadır.

Sanayi yatırımları için Yer Tahsisi ve Kredi imkanları sağlanmaktadır.

Bizden beklentileri, Bilgili ve Tecrübeli firmaların ciddi proje üretmeleridir.

Kısacası, Bilgi (KNOW-HOW) satın almak istiyorlar.

BİR ŞEYE SAMİMİYETLE İNANAN İNSAN, YALNIZ MENFAATLERİNİN KILAVUZLUĞU İLE İLERLEYEN DOKSANDOKUZ KİŞİYE BEDELDİR.

 

 

 

İnsanca Yaşamak

 

Şu sevimli küçük yaratıklar;

Maymunlar.

Bazen boylarından büyük gürültü, patırtı koparırlar

“Yaratılış teorisi” mi?

“Darwin’ in Evrim teorisi “mi?

Tartışmaları şöyle bir göz önüne getirin, ne kızılca kıyametlerin koptuğunu dün gibi hatırlarız.

Yarın daha büyük fırtınaların kopmayacağını kimse garanti edemez.

Tamamıyla tartışmaların kavganın gürültünün sembolü olacak değiller ya bazen de kayıtsızlığın sembolü oluveriyorlar.

Yan yana üç maymun.

Bir duvara ilişmiş ya da bir masanın kenarına oturmuş, biri kulağını, diğeri gözlerini bir diğeri ise ağzını tutmuş, vaziyette görürsünüz.

Görmedim

Duymadım

Söylemedim

Bu durum toplum hafızasına öylesine nakşedilmiştir ki; duyduklarını gördüklerini söylemeyenlere “üç maymunu oynuyor” yaftası yapıştırılmıştır.

Dahası var.

Maymunlar üzerine araştırmaları ile ünlü Emory Üniversitesi Öğretim Üyelerinden Profesör Frans de Waal, yaptığı deneyde maymunların adil olmayan yaklaşımlar karşısında nasıl tepki verdiklerini gözlemlemeyi amaçlıyor.

Maymunların kafeslerinin içine küçük taşlar konuluyor. Laboratuvar görevlisine taşı veren maymun, görevliden bir salatalık alıyor. Her iki maymuna peş peşe yirmi beşer taş verilip bir o kadar salatalık alıp yiyorlar.

Maymunlar aynı işi yapıyor ve aynı ödülle ödüllendiriliyor.

Daha sonra, maymunlardan birine salatalık veriliyor ve maymun salatalığı keyifle yemeye başlıyor, ödül olarak diğer maymuna üzüm veriliyor.

Salatalıkla ödüllendirilen maymun bunu görünce elindeki salatalığı laboratuvar görevlisine geri fırlatıyor. Diğer maymuna üzüm verildiğini tekrar görünce yeri yumrukluyor, kafesin demirlerini çekiştiriyor, kafesin içerisinde öfkeyle bir o yana bir bu yana saldırıyor.

Aynı işi yaptıklarında aynı ödülle ödüllendirildiklerinde oldukça uysal davranan maymunlar, aynı emeğe farklı ödül verildiğinde tabir caizse kıyamet koparıyorlar.

Bu olay, adil olmayan davranışların, canlı doğasına aykırı bir durum olduğunun göstergesidir.

Bilinen o ki; İnsan yaratılmışların en mükemmelidir. Bu mükemmeliyetin fiziksel özelliklerden kaynaklandığını söylemek doğru bir yaklaşım değildir.

İnsanı diğer canlılardan farklı kılan zihinsel üstünlüğüdür.

Diğer canlılardan zihinsel üstünlüğümüz var ise;

Mikro ve makro çerçevede etrafımızda cereyan eden haksızlıklar karşısında neden “dut yemiş bülbül” gibi susuyoruz?

Yoksa her birimiz kendimizi bu haksız işleyişin birer parçası olarak mı görüyoruz?

Bu sözlerimden “anarşiyi teşvik ediyor” algılaması çıkarmaya kimse kalkışmasın, demokratik tepki ile anarşist tavrı birbirine karıştırmayalım.

Lakin ben öyle bir kültürün ürünüyüm ki; kültürümün temel bileşenlerinden birisi olan inanç sistemimde, akli melekeleri yerinde olmayan, diğer bir ifade ile aklını kullanamayan, dini vecibelerini yerine getirmekle yükümlü kılınmamıştır.

Kısacası kültürümüzde akıl motor gücü olarak en önde yer almaktadır.

O halde

Bu şekilde, ilkesiz ve tepkisiz yaşamanın esbab-ı mucibesi nedir?

Geriye kala kala;

Ya öğretilmiş bir yaşam,

Ya emredilmiş, dikey yapılanmayı kabullenmiş bir hayat,

Ya da inkâr edilmiş bir kimlik ve bastırılmış bir kişilik ile insan onuruna yaraşmayan ve yakışmayan bir yaşam modelleri ile karşı karşıyayız. Adil olmayan davranışlar karşısında maymunların vermiş olduğu tepki takdire şayandır.

Şöyle bir silkelenip, yaradılışımızın şifrelerini hatırlayarak kefenlerimizi yırtıp atmalıyız.

Diğer canlılar içerisindeki farkındalığımızın farkına varıp, diğer canlılardan ayrı insana özgü sıra dışı yaşama, tırnaklarımızla tutunup, insanca yaşamalıyız.

 

 

Sevgi Eğitimi-10

 

Kolsuz Baba Resmi:Kolsuz baba resmi, ana sınıfının sempatik delikanlılarından birisinindi. Öğretmenleri, onlara anne ve babalarının resimlerini çizdiriyordu.

Bu delikanlının resim kabiliyeti çok iyi idi. Annesini ve babasını oldukça başarılı bir biçimde çiziyordu. Ancak, yaptığı bütün baba resimleri kolsuzdu. Acaba çocuğun babası gerçekten kolsuz biri miydi?

Öğretmeni bu durumun sebebini merak edip, delikanlı ile biraz konuşuyor. Samimi bir görüşmede, bu masum çocuk, babasını niçin kolsuz çizdiğini şöyle açıklıyor:”Babam, annemi çok dövüyor. Bu yüzden onun kollarını, ellerini sevmiyorum.” Böylece, baba resminin niçin kolsuz çizildiği anlaşılıyor.

Ana sınıfı öğrencisi o kadar çok, “iğrenç!” diyordu ki. Dikkatimi çekti. Yerli yersiz, olur olmaz, her şeye, herkese “iğrenç!” diyordu. Daha sonra annesiyle tanışınca, bu kelimenin onun da dilinde çok yer aldığını hemen öğrenivermiştim.

Çelişkiye bakınız ki, bu anne, çocuğunun sevgisizliğinden ve hırçınlığından şikâyet ediyordu. Farkına varamıyordu ki, çocuğunda görüp de şikâyet ettiği sevgisizliğin öğretmeni bizzat kendisiydi.

Sahi bizler, günde kaç kere nefretimizi, kaç kere sevgimizi söyleriz. Her gün ne kadar şikâyet, ne kadar şükür duyulur dilimizden. Yani çocuklarımız, nefreti mi öğrenirler bizden, sevgiyi mi? Çünkü onlar bizden duyduklarını ve gördüklerini öğrenirler. Bütünüyle bizi taklit ederler. Özellikle de okula başlayıncaya kadar, anne babalar olarak örnekleri biziz.

Küçükler, önce evet demeyi mi, yoksa hayır demeyi mi öğreniyorlar. Çocuğunuzun ilk söylediği kelimeler arasında, “seviyorum” da var mı? Eğer bu kelime dünyalarına geç giriyorsa, sorumlusu anne baba olarak, siz değil misiniz?”

“Daha İlköğretim birinci sınıfta” deyip geçmeyin, onların neler bildiğini, neler düşündüğünü bilmek sizi çok şaşırtacaktır. Onlardan birine soruyorum:

-Baban ne iş yapıyor?

-Babam toplantı yapar.

Gerçekten de bu sevgili kardeşim, bir üst düzey bürokrattı ve hep toplantıdan toplantıya koşuyordu. Çocuk, “toplantıya gidiyorum”,toplantıdan geliyorum”, “toplantı yapacağım” laflarını o kadar çok duymuştu ki. Babasının asıl işinin toplantı yapmak olduğunu sanması gayet normal bir sonuçtu.

Acaba, “babam toplantı yapar!” diyen bu sevimli hanım kızımız, babasının yapmadığı bir şeyi de ifade etmiş olmuyor mu?Toplantı hep evin dışında ve başkalarıyla yapılan bir eylem. İçinde ev ahalisi yok. Fakat çok önemli. Tehir edilemez, gecikilemez, atlatılamaz.

Küçük kız, bu toplantılar yüzünden hasret kalır babasına. Babasıyla arasına giren zararlı ve zalim bir engeldir toplantılar. Siz o masum yavrunun yerinde olsanız, sever misiniz bu toplantı denen şeyi?

Dolayısıyla, küçük kız, “babam toplantı yapar!” derken, aynı zamanda bir özlemini de örtülü biçimde dile getirmiş olmuyor mu?Babalar, asıl ve en önemli toplantının, aile meclisini kurarak yapılacağını mutlaka anlamak zorundadırlar. Çünkü baba sevgisinden yoksunluk, masum yürekleri derinden yaralar. Ve bu yürek yaralarının tam tedavisi mümkün değildir.

Anne, sonu gelmeyen toplantıları tenkit eder. Babayı uyarmak ister. Çünkü çocuklar, babalarını ona sormakta ve durumunu anlamaya çalışmaktadırlar.

Anne der ki: “Sen geldiğinde çocuklar uyumuş oluyorlar. Sabah giderken de uyanmamış bulunuyorlar. Bu gidişle seni unutacaklar. Daha da kötüsü, bu bitmek bilmeyen toplantıları, onlara tercih ettiğini sanıp, seni yüreklerinden atacaklar. Ne olur, çocuklara da biraz zaman ayır.”

Baba, duygulanır ve söze girmek ister. Ancak, daha ilk kelimesiyle gülünç olur. Zira, der ki, “Tamam başkanım, çok haklısınız!” Baba gövdesiyle evde, anneyledir ama kafasıyla ve gönlüyle hala toplantıdadır. Hiçbir iş toplantısı, ailede sevgi iletişimini kuracak birliktelikler kadar önemli değildir.

Bu sebeple anne babalar, ama özellikle de babalar, önceliklerini mutlaka çok iyi ayarlamalıdırlar. Yoğun çalışan bütün babaların bir manevi dikiz aynası olmalıdır. Bu dikiz aynasıyla, arkayı sürekli gözlemelidirler. Arka, evdir, çoluk çocuktur, eştir. Ne kadar hızlı, ne kadar meşgul, ne kadar dolu olursanız olunuz, bir gözünüz, bir kulağınız hep orada olmalıdır. Fakat, gönlünüzün önceliği ev olmalı, oraya ayırdığınız zamanı hiç kimseye vermemelisiniz. Zira çocuklarınızın, sizin paranızdan çok yüreğinize ihtiyaçları vardır.

Bazı babalar, sevgi ve şefkat meselesini annelere ihale ediyorlar. Anneler tabii ki şefkat kahramanlarıdır. Ama kesin olarak bilelim ki, hiçbir anne, hiçbir babanın bıraktığı boşluğu dolduramaz. Bu bakımdan babalar da çocuklarına gönüllerini açmalı, kendilerini bir para makinesi durumuna düşürmemelidirler.Bazı anne babalar da, iyi bir okul seçerek, eğitim işinden kendilerini kurtardıklarını sanıyorlar. Onlara da şunu söylerim:

“Dünyanın en kaliteli okulu ve en candan öğretmenleri bile, ailenin bıraktığı açığı kapatamaz. Evinden mutlu çıkmayan çocuğu, okul mutlu edemez. Çocuğun okuldaki başarısı da, sevgiye ve şefkate doymuş bir gönülle evinden gelmesine bağlıdır. Eğitimci anne babaların ikinci adresleri, çocuklarının okulu olmalıdır. Anne babanın içinde aktif olarak bulunmadığı eğitim eksiktir. Evi biraz okul, okulu da biraz ev yapmalı; anne babaları biraz eğitimci, öğretmenleri de biraz anne babalaştırmalıyız. Ancak bu dayanışma ile çocuklarımızı geleceğe hazırlayabiliriz”(Tesnimi,2008).

 

 

Sosyal Hipertansiyon

 

Yüksek tansiyon (hipertansiyon)sinsi hastalık” olarak adlandırılıyor. Çünkü bu hastalık zamanında fark edilmediği veya kontrol edilemediği takdirde yaptığı tahribatla hiç beklenmedik bir zamanda ölüme kadar varan istenmeyen ağır sonuçlara sebep olabiliyor.

Hipertansiyon hastaları içinde hastalığının farkında olanların oranı yüzde 40 imiş. Fark edenlerin bir kısmı da hastalığını ciddiye almamakta. Oysaki 20 yaş ve üzeri Türk erkeklerinin yüzde 30’u kadınların ise yüzde 35’i yüksek tansiyon hastası. 60 yaşın üzerinde ise her üç kişinin ikisinde hipertansiyona rastlanıyor.

Kan basıncındaki yükselme vücutta atardamarlarda sertleşmeye ve daralmaya (damar sertliği/ateroskleroza) ve de kalpte, beyinde, göz ve böbreklerde zarara sebep oluyor. Ve istenmeyen sonuçlar: Damar sertliği, beyin kanaması, felç, kalp krizi, gözlerde görme kaybı, böbrek hasarı.

Yüksek tansiyon vakalarının yüzde 90’ının sebepleri bilinmiyor. Esansiyel hipertansiyon hastaları olarak bilinen bu grubun hastalığının gelişmesini kolaylaştıran kalıtım, obezite, alkol, sigara, diyabet, yanlış beslenme, tuz, hareketsiz bir yaşantı, stres gibi bazı faktörlerin etkisi biliniyor.

İkincil hipertansiyon denilen yüzde 10’luk dilimdekilerin sebebi ise böbrek doku ve damarlarındaki bozukluk, böbrek üstü bezlerindeki hastalıklar, bazı ilaçlar, beyin tümörü, alkol.

*****

Hipertansiyon üzerine bu ansiklopedik bilgileri vermemin sebebi sadece bu “sinsi hastalık” hakkında farkındalık yaratmak değil. Aynı zamanda Türkiye‘nin bir sosyal hipertansiyon hastası haline geldiğine dair gözlem ve düşüncelerimi paylaşmak.

Türkiye gerçekten son yıllarda alışık olmadığı kadar yüksek gerilim yaratan gündemlerle haşır neşir.

Bunlardan en önemlisi terör / PKK / Kürt Meselesi olarak adlandırılan konuda yaşadıklarımız.

On sene önce hayal edilmesi bile mümkün olmayan şeyler oluyor. PKK terör örgütü, liderinin ömür boyu hapis cezasıyla mahkûm olmasına rağmen, Türkiye’yi yönetenler üzerinde bir çaresizlik duygusu yaratmayı başardı.

Terör örgütünün saldırıları sonucu verilen şehitler her sene daha da arttı. Örgüt bölgede alan hâkimiyeti sağlama konusunda mesafe aldı. Suriye’de oluşan yeni şartlarla İran, Irak ve Suriye’deki Şii blokla mutabakat sağlayan örgüt ve siyasi uzantısı, artık açıkça özerk veya bağımsız bir devlet istediğini söylemeye başladı.

Yöneticilerimiz, İmralı’dan örgütü yönetme ve örgüt üzerindeki hâkimiyetini gösterme imkânı verilen mahkûmdan medet umar hale geldi.

Ülkenin Başbakanının “PKK ile görüşme yapılıyor” diyenleri “şerefsiz” olmakla suçladığı günlerde Oslo görüşmelerinin devam ettiğini öğrenmek de tansiyonu artırmıştı. Hele hele Oslo‘da 2,5 sene PKK yöneticileri ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti adına görüşen devlet görevlilerinin konuştukları konular ve üslupları tansiyonumuzu fırlatmıştı. Habur rezaleti de öyle.

Başbakan’ın son TV röportajlarında “Ada (İmralı) ile görüşmenin devam ettiğini” söylemesi de tansiyonu artırmakta.

Her gün TV tartışma programlarında karşımıza çıkan malum zevat, dağdakilere ovada siyaset yapma imkânı verilmesinden, Öcalan’ın önce ev hapsine alınması, daha sonra genel af çıkarılarak serbest kalması, kendisine siyaset yapma hakkı verilmesi konusuna zihinlerimizi hazırlamaya çalışmakta.

Öcalan’a “artık teröristbaşı demeyelim”, “sayın Öcalan” ve “heykelini dikeceğiz” gibi söylemlerle zihinlerimizi bu akıbete alıştırmaya çalışanlar, milletin tansiyonunu kademeli olarak yükseltmekte!

“Yeni Anayasa” talebinde bulunanların bir kısmının devletin kurucu iradesinin yansıması olan ilk üç maddeyi de değiştirerek federatif bir yapıyı getirmeye çalışması da; Anayasa’dan Türk, Türklük ve Atatürk Milliyetçiliği gibi kavramları çıkartarak üniter yapıyı yıkmaya çalışması da tansiyonu yükseltmekte.

Silivri yargılamaları ve hukukun, bir kesimin tasfiyesinde araç olarak kullanılması da; “tek adam” idaresi haline gelişimizin belgesi olan davranışlar da; “tek adam”ın belirlediği sık sık değişen gündemler de tansiyonu artırmakta tuz kadar etkili.

Zannediliyor ki bütün bu değişimler alıştıra alıştıra yapıldığı için bünye bu gerilimleri tolere ediyor.

Oysaki bu değişimler ve Türkiye’nin on yılda yaşadığı gerilimleri dünyanın gelişmiş ülkeleri yüz yılda yaşamamıştır.

Türkiye bir sosyal hipertansiyon (toplumsal yüksek kan basıncı) hastalığı içinde. Farkında olsak da böyle, olmasak da.

Çok ciddi tedbirler alınmazsa, sosyal hayatımız gerilimden uzaklaştırıp, toplumsal dokuyu sağlamlaştıracak fikir ve hareketlerle bünyeyi beslemezsek ve acilen tansiyon düşürücü ilaçlar kullanmazsak (siyasi, kültürel ve sosyal kararlar almazsak) bu bünye bu hastalığı kaldıramayabilir.

Acilen sosyal kan basıncını düşürmemiz lazım.

Burada görev ilk önce “öfkeyi bir hitabet sanatı” olarak gören Başbakan’a düşmekte.

Başbakan’ın istediği yazara, gazeteye, TV’ye çekidüzen vermek gibi bir kudreti var. Gazete ve TV’lerde her gün PKK görüşlerini millete benimsetmeye çalışan (sayısı birkaç düzineden ibaret) malum şahıslara da bir çekidüzen verse…

İnanıyorum ki sosyal tansiyon hemen normale yaklaşır.

 

 

Ateş İstidası

 

Osmanlı İmparatorluğu’nda teşrifat ve merâsimlerin renkli bir parçası da, halkın hünkârlarına ulaştırdığı istidâlar (dilekçeler) olurdu.

Beylikten imparatorluk haline gelen Osmanlı Devleti’nde uygulanan merâsim, tören ve padişah ziyaretleri vs. köklü bir geleneğe dayanırdı. Uygulamalar, kuşaklar ve devletler yenilendikçe tekrarlana tekrarlana gelişerek canlılığını devam ettirmiştir.

Türk devletlerinin kendine özgü örf, gelenek, âdet ve törelerinin zenginliği, olağanüstü renkli, görkemli ve ihtişamlı teşrifat kuralları, uygulandığı her dönemde yerlisi ve yabancısıyla ilgiyle izlenir ve takdirle karşılanırdı.

Törenlerin en önemlilerinden biri de Padişah’ın payitaht içinde yaptığı ziyaretlerde meydana gelirdi. Padişahlar genelde, Eyüp Sultan, Ayasofya, Beyazıd, Fatih ve Süleymaniye camilerini ziyaret ederlerdi.

Hünkârın çevresinde rütbelerine göre yer alan refâkatçılarının oluşturduğu bu zengin, canlı, göz alıcı alayları halk gururla tâkip eder ve Padişah’ı yücelten tezahüratlarda bulunurlardı.

Özellikle Cuma namazları sonrasında halk, Padişah’tan bazı dileklerde bulunurlardı. Bunun için hazırladıkları istidâları elleriyle havaya kaldırarak dikkati çekerlerdi. Padişah, “Sır Kâtipleri” vasıtasıyla bu dilekçeleri toplattırırdı.

Bu arada şikâyeti olan bazı kişiler kalabalığın gerilerinde kaldıkları için, istidâlarını veremezlerdi. Kendilerinin de şikâyet ve istekleri olduğunu Padişah’a göstermek için, küçük bir leğen içinde hasır, paçavra gibi bazı şeyleri hafifçe katran gibi yanıcı maddelere bulayarak yakar ve başları üstüne kaldırırlardı. Yükselen ateş, dumanla kendilerini gösterirler ve gelen görevlilere, onlar da istidâlarını verirlerdi.

Bazen bu baş üstünde bir şeyler yakarak dikkat çekme işlemi denizde de uygulanırdı. Gemiciler de, Padişah’ın bulunduğunu düşündükleri deniz kenarlarındaki sarayların ve köşklerin önüne gelirler. Tayfalar geminin güvertesinde sahile karşı tek sıra dizilirler ve kafalarının üstünde yanan bu kaplardan yükselen duman ve ateşle, dikkat çekmek ve Sultan’a ulaşmak isterlerdi.

Derdi, sıkıntısı olan, haksızlığa uğradığını düşünen insanlar aslında “-çaresizliğimden nâr gibi yanıyorum. Sizin adaletinize ihtiyacım var Hünkârım” demek istiyorlardı. Bu nedenle halk arasında, ateş istidâsına “kafa yakma müracaatı” adı da verilirdi.

Padişahlar bu durumlara karşı çok hassas davranırlardı. Dilekçeleri hemen aldırırlar ve ilgilenirlerdi. Gereğini bizzat yaparlardı. Ancak padişahlar, istidâların sayısı çok olursa, bizzat inceleyemediklerini vezir i âzâm ve kazaskerlere verir, alınan kararları tekrar gözden geçirir ve istidâ sahiplerine ulaştırırlardı.

Padişahların bu denli özenli davranmalarının nedeni kul hakkı korkusu ve halkın hükümdarına ve yönetimine duyduğu güven ve saygının sarsılmaması arzusundan kaynaklanırdı.

 

 

ODTÜ ve Erdoğan

 

On günden beri ülkenin ana gündem maddelerinden biri ODTÜ oldu.

Ülkenin gündemde tutacağı hiç konu yokmuş gibi, ODTÜ’deki olaylar gündeme lök diye oturdu.

Bunun en önemli sorumlusu, Başbakan ERDOĞAN’dır.

Bir ülkenin Başbakan’ı her konuya herkesten önce ve herkesten sert girer mi, anlamak mümkün değil.

Bakın, ülkenin içerisinde ve etrafında kışkırtmaya ve tahrike açık her olay, her zaman olabilir.

Böyle durumlarda, en soğukkanlı olması gereken kişi, bu ülkenin Başbakan’ı olmalıdır. Bizde ise tam tersi oluyor. Bu ülkenin Başbakanı, herkesten önce ve herkesten sert olaylara dalıveriyor. Bu ruh halini anlayamaz olduk. Bu tavır, başta kendisine, topluma ve ülkeye son derece zarar vermektedir.

Neden ERDOĞAN, ODTÜ olaylarının büyümesinden sorumludur?

Çünkü, bana göre, hiç kimsenin bakmadığı yerden konuya bakarsak, bu üniversitedeki olaylar, gerek polisin üniversiteye geliş havası ve gerekse öğrencilerin arasındaki ne oldukları anlaşılamayan kişilerin varlığını düşündüğümüzde, ilginç sonuçlara ulaşmaktayız.

Bakın, biz bunları yaşadık. 12 Eylül 1980’den önce bu tür olayları çok yaşadık.

Bu olayda ne tüm Emniyet’i, ne de tüm öğrencileri töhmet altında bırakabiliriz. Her iki grubun içerisine yerleşmiş ve olayların bu noktalara gelmesini isteyen kişiler ve görevliler(!) olabilir. Bu birkaç kişidir. Bu kişilerin kışkırtması ile bu tür olaylara yol açılabilir.

Ben ODTÜ mezunuyum. Yaşadığım öyle olaylar oldu ki, bugün baktığımda, o yaşadıklarımın nasıl olabileceğini düşününce, bugün yaşananların da aynı sistemlerle yaşanabileceğini anlayabiliyorum.

Onun için diyorum ki, bir Başbakan hemen, herkesten önce ve herkesten sert olaylara dalmaması gerekir.

Yapılacak iş çok basit.

Emniyet’e orantısız güç kullanmaması kesinlikle söylenecek ve ülke yönetimi şiddetsiz protestolara tahammül edecek.

Bunun başka türlüsü, ülkeyi daha da gerer, daha da böler ve daha da kutuplaştırır.

Zaten, çok zor dönemin içerisine girmiş bulunmaktayız.

Ama, sayın Başbakan, maalesef, bunları düşünecek ve değerlendirecek noktada görünmüyor. Çünkü, bir tek, 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimine kilitlenmiş ve başka hiçbir şey düşünecek bir halde görünmüyor. Yapılan tenkitlere bile gözünü kapatmış ve kulaklarını tıkamış durumda. Ülkede neler olduğu ve ülkenin, toplumun nerelere ve hızla sürüklendiği hiç umurunda değil gibi görünüyor.

Bu söylediğimin en açık göstergesini sadece ODTÜ olaylarında yaşanan birkaç örnekle bile gösterebiliriz.

1-        ODTÜ Öğrencilerine ve ODTÜ Öğretim Üyelerine en ağır lafları ve hemen söyledi. Peki, övünmek için gittiği GÖKTÜRK-2 Uzay aracını yapan hocaların ayağına neden giderek onların yaptıklarının gösterisine uğraştı? O ağır sözler söylediği hocalar, o övündüğü aracı yapan ve destek veren hocalar değil mi?

2-        İki-üç gün en ağır sözler söylediği hocaların başına, yani Rektör Ahmet ACAR hocaya neden randevu verdi? Diyelim, verdi, aynı sözleri neden yüzüne söyle(ye)medi? Rektör, genel konular konuştuk dedi. Öyle ise, ilk günlerde o sözleri neden sarf etti?

Bunlar, gösteriyor ki, ERDOĞAN, söylediğim gibi, sadece 2014’e kilitlenmiş.

Bu durumda, bu ülkenin, ağır sorunlarını bu yönetimin çözmesi mümkün değildir.

Bu arada, Rektör’ün ilk gündeki o desteklenecek basın bildirisindeki bazı ifadeler güme gitti.

Ne vardı o ifadelerde;

Emniyet’in gereksiz ve orantısız güç kullandığı çok açık biçimde bildirilmişti.

Ama, aynı zamanda, öğrencilerin de, şiddet yanlısı olmaması gerektiği ifade edilmişti.

Bakın bu nokta, çok ama çok önemli.

Üniversiteler bir süreden beri kaynıyor.

Bölücü, enternasyonalist ve kozmopolit anlayış üniversitelere bir süreden beri çok ciddi olarak sızmaktadır. Bu herkesin malumudur.

Bir ülkede, üniversite öğrencisi, eylem açısından en açık kesimdir.

Bir takım dış ve iç mihraklar, ülkenin daha da karışması için, bu kesimi kullanabilir. Buna çok dikkat etmek gerektir. Herkesten önce, Başbakan ve ülkeyi idare ettiklerini iddia edenlerin dikkat etmesi gerektir.

Bir önemli konu şudur:

Hâlâ, geride kalmış bir takım kategorik ve slogan ağırlıklı bir bakış açısıyla meseleleri değerlendirmeyelim.

Üzülerek belirtmeliyim ki, ODTÜ olayları ve sonrası gelişmelerde yazılan ve söylenenlere baktığımda, konunun her boyutunu düşünmeden balıklama dalan ve tamamen kategorik ve kalıntılı, takıntılı düşünenlerin varlığını görmekteyiz. Bu hiç de hoş bir durum değildir.

Ülkede, NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE ifadesinin, Türkiye Cumhuriyet’i Devleti’nin kuruluş ilke ve felsefesinin ve kuran iradenin yok sayıldığı bir döneme girmiş bulunmaktayız. Bu döneme direnmek veya bu durumu kabullenmek ayrımı vardır. Bunun dışındaki her konu talidir ve şu