20.6 C
Kocaeli
Cumartesi, Ağustos 8, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1032

İmralı Görüşmelerinin Oslo’dan farkı ne?

Oslo Süreci 3,5 yıl sürmüştü. MİT yöneticileri tarafından yürütülen, PKK’nın Avrupa’daki yöneticileri, Kandil’deki Karayılan ve İmralı’daki Öcalan‘ı da içine alan kapsamlı bir çalışma idi.

“KCK ve PKK’nın bir numarası” Karayılan‘ın “Görüşmeleri İngiliz istihbaratı organize etti. Sorun çözülmüştü, iş bitmişti. Her şeyde anlaşmıştık. Bir protokol hazırlandı ve sadece siyasetin mutabakatı alınacaktı” sözleriyle ifade ettiği bir noktaya gelmişti.

Sonra Silvan’da 13 askerimiz PKK saldırısında şehit ediliyor. Oslo tutanakları basına sızdırılıyor. Görünüşte bu sebeplerle süreç kesiliyordu.

Karayılan, Haziran 2012’de Avni Özgürel’e verdiği röportajda “O protokol geçerli, biz hâlâ o noktadayız, Oslo sürecine bağlıyız, O protokol barış getirir” diyor. “O protokolü tekrar devreye sokmanın ve barışın yolunu açmanın kilidi olarak da Öcalan’ın üzerindeki tecridin kaldırılmasını gösteriyordu.”

Avni Özgürel, Kandil’de Karayılan’dan aldığı bilgiler ışığında, şunları söylemişti: “Aynı protokol masaya konulacak. Bu protokolde af var, dağdan inişin planlanması var, rehabilitasyon ve yargılama süreci var. Protokolün getirdiği bazı aflar ve ceza indirimleri var. Ayrıca Türkiye belli bir zaman yeni anayasasıyla birlikte güçlendirilmiş yerel yönetim modeline geçecek. Valilerin seçimle gelmesi gibi düzenlemeler yapılacak.” 

*****

Hükümet kanadı “İmralı ile görüşmenin temel amacının örgütün silah bırakması olduğunu” açıkladı. Fakat bunun karşılığında ne verileceği hakkında bir açıklık yok.

Başbakan Erdoğan, İmralı’da yaşanan süreç için “Bu yeni başlamış bir süreç değil” dediğine göre görüşmeler belki de “Oslo Süreci” kesildikten çok kısa bir süre sonra başladı.

Dolayısıyla İmralı görüşmelerinin “Oslo Protokolü” çerçevesinde yürütülüyor olması kuvvetle muhtemel. Ancak görüşmeler Başbakan’ın (bugünkü MİT Müsteşarı olan) özel temsilcisi eliyle yürütülmüş olsa da protokol siyasi iradenin resmi onayından geçmemişti. Şimdi de İmralı’yla “yürütme adına” MİT Müsteşarı Hakan Fidan görüşüyor.

“Oslo tutanaklarında” yer alan iki cümle İmralı Görüşmelerinin Oslo’nun devamı niteliğinde olduğu göstermekte: PKK/KCK Yöneticisi Mustafa Karasu: “Önder Apo’nun muhataplığının meşrulaşması Türkiye’nin çıkarınadır.” 

Hakan Fidan: “Bu hükümetin yaptığı çok reformlar var yani Kürt kimliğini tanımadan, verdiği sosyal haklara kadar. Belli şartlar izin verseydi belki şu anda örgüt çoktan normal siyasi hayata dönmüş ve Türkiye’de siyasi zeminde meşru mücadelesini veriyor olacaktı. Fakat Türkiye’deki şartlar buna izin vermedi. Hem sizden hem sayın Öcalan’dan yani bizim perspektifimiz bu sürecin kesintisiz devam ettirilmesi.”

*****

Oslo mutabakatlarından farklı yeni bir anlaşma çıkabilir mi?

Bunun cevabı için önce şu soruya cevap vermek gerekir: Güçler dengesi Oslo’dan bu tarafa değişti mi? Bir başka deyişle Hükümet görüşmeler için bu kadar hevesli olduğuna göre, PKK ve liderinin Oslo Protokolünde elde ettiklerinden bir kısmından vazgeçecekleri şartlar oluştu mu?

Hükümet kanadının iddiasına göre, terörle yapılan etkili mücadele sonucu PKK’nın masaya oturmaktan başka şansı kalmadı. PKK’nın 2011’de 7 bin olan eylemci gücü, 2012 sonunda 3 bine düştü. PKK eylem yapamaz hale geldi. Dağa adam bulmakta da son dönemlerde zorlanmaya başladı. Örgütte Irak ve Suriye’deki durumun kendi lehlerine olacağını düşüncesi tersine dönmeye başladı. KCK tutuklamaları kitle hareketlerini engelledi.

Hakikaten örgütün 2012 yılında öncelikle Şırnak’ta başlattığı alan hâkimiyeti sağlama denemeleri güvenlik güçlerimizin başarılı operasyonlarıyla geri tepti. PKK/BDP/KCK kanadının “Diyarbakır’ı Tahrir Meydanı’na çevireceğiz” iddiaları da başarısız oldu.

Diğer taraftan PKK, Suriye’de bir alanda hâkimiyet sağladı. İran, Irak ve Suriye’de Şii blokla ittifak yapma imkânı ve Suriye’den daha etkili silahlar alma imkânı buldu.

Bu şartlar altında PKK terör örgütünün siyasi taleplerinden yani özerk veya bağımsız bir Kürt Devleti kurma hayalinden vazgeçmesi mümkün müdür?

*****

Ben bu safhada “Teröre bulaşanlar için genel af söz konusu değil. İmralı için ev hapsi söz konusu değildir” diyen Başbakan Tayyip Erdoğan’ın da, “Karayılan Öcalan’a racon kesiyor” diyen Başbakan’ın  siyasi başdanışmanı Yalçın Akdoğan’ın sözlerine de, “Karayılan’ın Öcalan’ın iradesine karşı bir tavır sergiliyor” görünmesine de önem vermiyorum. Bunların taktik demeçler olduğunu düşünüyorum.

*****

Bir yandan “30 yıldır güvenlikçi politikalar terörü bitirmede işe yaramadı” gerekçesiyle Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni terör örgütü ile eşit konumda müzakere ettiren bir çaresizlik psikolojisi yayılırken, diğer taraftan “son bir senede PKK terör örgütü etkin mücadele ile kıpırdayamaz hale geldi” propagandası yapılmakta.

Mademki 2012 deki terörle mücadele yöntemi başarılı oldu, aynı usullerle mücadele bir iki sene daha devam ettirilse, örgüt hepten çökertilse daha iyi olmaz mı? Böylece terör örgütünü Kürt Halkının meşru temsilcisi olarak kabul etmeden, milli birliğimizi koruyarak, kendi vatandaşlarımıza demokratik haklarını veren bir devlet olmak daha doğru olmaz mı?

*****

Başbakan‘ın, hem tarihe bu meseleyi çözmüş büyük devlet adamı olarak geçmek ve hem de seçimle gelen ilk ve en güçlü Cumhurbaşkanı olmak için bu hamleyi yaptığı da söyleniyor.

Ancak yapılmaya çalışılan işler çok riskli. Keşke risk sadece Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ‘ın dediğinden ibaret olsa. “Bu süreçte gövdesini taşın altına koyan Başbakan ve Hükümettir. Sonuç alınmazsa bedelini ödeyecek iktidardır.”

PKK’nın siyasi taleplerinin karşılanacağı bir sonuç alınırsa bedelini bölünerek ve küçülerek ödeyecek olan Türk Milletidir.

Küresel Efendilerin, Türkiye Ekonomisi

 

Türkiye, zenginlik itibarı ile çok büyük bir ülkedir. Ancak böyle bir zenginlik,paylaşılmadığı için Türk Milletinden bu gün olduğu gibi her daim gizlenmiştir. İktisat biliminin temel kuralı olarak, kaynaklar kıt gösterilmiş ve bu kıt kaynakların rasyonel kullanımının sağlandığı, halkımıza eskimeyen bir masal olarak anlatılmıştır.

Türkiye’nin istatistiki değerlerine bakılınca insanın ister istemez gözleri fal taşı gibi açılmaktadır.Eğer gerçekten böyleyse bu değerlerin sosyal adalet ölçülerinde halka yansıması niye başarılamamaktadır?

Türkiye, dünyanın 20 büyük ekonomisi arasında rahatlıkla yer alabileceği gibi öncelikle Türk Dünyası ve nihayetinde özgürleşmeyi başarabilmiş İslam topluluğu ile ekonomik entegrasyonu sağlayabilse, dünya ekonomisine yön veren ilk beş ülke arasında rahatlıkla yer alabilir.

Bunu başarabilmeniz için; öncelikle bu rüyayı görmeniz gerekir.

Türkiye, her yıl az veya çok büyümektedir. Bu büyümesini de sürdürmek zorundadır. Yoksa tepetaklak aşağı gider ve bu günleri de arar hale geliriz. Bu günümüze has bir büyüme değildir. Ekonominin olmazsa olmaz bir gereği ve gerçeğidir. Ama bu büyüme zihin kontrol yönteminin araçları olan gazete, dergi, internet, televizyon ile sanki bugüne has bir olguymuş gibi sunulmaktadır.

AKP hükümetleri zamanında da bu büyümeler belli oranlarda gerçekleşmiş ve insanımızın yaşamında nisbi bir zenginleşme ve gelişme olmuştur.

Ama burada cevaplanması gereken soru: bu gelişmenin ve zenginleşmenin nelerin karşılığında olduğu ve mukayese yapılacak olursa, benzer durumda olan ülkelerin aynı sürede kat ettiği mesafeye göre; Türkiye’nin ilerleyip, ilerlemediğidir?

Eğer bundan önceki Cumhuriyet hükümetleri de AKP benzeri teslimiyetçi ve israfa yönelik ekonomik politikaları uygulamayı düşünselerdi herhalde bu gün sağlandığı iddia edilen zenginleşme ve gelişmeden çok daha fazlası sağlanırdı. Ancak evdeki bulgur tanesi bile, bugüne kalmazdı…

AKP’nin tercih ettiği ekonomi politikaları; oturduğu siyasi felsefenin aksine faize, sıcak paraya, borsadaki spekülasyonlara, özelleştirmelere, yabancılara toprak satışlarına, finans sektörü başta olmak üzere bir çok iş kolunun küresel güçlere teslimine dayanıyor. Bu sebeble uygulamaya hakim olan siyasi anlayışta”Milli” olan hiç bir şey kalmamış, sadece ne idüğü belirsiz “din” olan bir şey kalmış durumdadır. Gerçekten ekonomide yaşananlara bakarsak “Milli Görüş” gömleği çıkalı çok olmuş. Ancak Saadet Partisi’nin aldığı oylara bakarsak sadece yönetenlerde değil seçenlerde de gömleğin çoktan çıkarıldığı anlaşılıyor.

Böyle bir politika halkın; neredeyse tamamının kredi kartı tuzağına, uzun süreli konut ve tüketici kredisi borçlanmalarına, tarihi işsizlik oranlarının yakalanmasına, düşük ücretle çalışma mahkumiyetine, köylü nüfusun can çekişmesine, yandaş medya ile zamların hissettirilmemesine ve benzeri durumlara düşmesine yol açtı.

En son karayolları ve köprülerin geçiş hakkının 25 yıllığına özelleştirilmesi ve bu özelleştirmenin, bir araya gelmez diye nitelendirilen Koç – Ülker ortaklığınca alınması ise izlenen ekonomik politikaların ne kadar halkı ezmeye dönük olduğunun bir örneği oldu…İnşallah dini referans alarak siyasi tercihlerini kullananlara da, bu bir ibret vesikası olur.

Bu örnekte olduğu gibi; ülke sermayesinin, yatırım ve istihdam olanağı yaratacak parasını, garanti gelirli bir özelleştirmeye yatırması, ülkenin zenginleştiğini ve geliştiğini söyleyenleri uzun süre düşündürtmesi gerekir.

Türkiye; bu gün zenginliğini halkla paylaşmayan bir ülke durumundadır. Sokaklarda gezerseniz beti benzi sararmış, beslenme bozukluğu içindeki milyonlarca vatandaşı, görürsününüz. Uygulanan politika, gelecek nesillerin varlığını tehlikeye attığı gibi, hastalıkları her gün hızla artan bir şekilde yaşayan insanlarımızı tehdit etmektedir.

Ülkenin kıt kaynakları (aslında bana göre çok fazla) son dönemde bundan önceki dönemlerde olduğundan çok daha fazla heba edilmiştir. Bu, kaynakların, boş yere israfından ibaret demektir.Onun için küresel güçlere verilen tavizlerle iktidarı koruma anlayışından vazgeçilerek, ülke kaynaklarını koruma ve Türk Milleti ile paylaşmayı esas alan verimli ekonomik politikaların uygulanmasına geçilmelidir. Bu ülke ve Türk Milleti’nin geleceği bir takım kişilerin hırslarına ve siyasi ikballerine kurban edilemez. Zenginlerin sömürücü bir azınlığı, fakir fukaranın da ezici bir çoğunluğu teşkil ettiği toplumların geleceği aydınlık olmaz. Gören göz düşünen akıl bize doğruları yapmayı emreder.

Şair Kimdir?

Halk arasında, “Şiir yazar mısınız?” diye bir anket yapılsa, yediden yetmişe halkın hey’et-i umumiyesi, “Şairim!” cevabını göğsünü gere gere verecek! Bu husûs, harsî vaziyetimizin müşahhas, hazin bir  tezahürü, düşürüldüğümüz harsî derekenin de, şimdiki seviyesidir. Düşüşün ber-devam oluş keyfiyeti ise, ayrı bir hicran yarasıdır.

Ne tuhaf her eline kalem alanın, güya şiir yazdığı, şair geçindiği hazin bir zamandayız.

Memnunuz, çünkü şiir yazmaya kalkışmayı, bir nevi insanlığa teveccühün nişanesi addediyoruz. Üzgünüz! Zira cür’etin cehilden neş’et ettiğini biliyoruz. Tevekkeli dememişler:

“Cür’et cehaletten doğar.”

Merhum Orhan Seyfi Orhon, bu millî yaraya ehil bir kalem olarak eğilmiş; edebiyatımızın, bilhassa, şiir sahasındaki düşkün hâlini  “Şair bir san’atkârdır” yazısında dile getirmiştir:

“Hiçbir devirde Türk şiiri böyle bir anarşiye düşmemiş, bu derece sahtekârlığa uğramamıştır. On yedinci asırda Sâbit’in sadrazam Mehmed Paşa’ya yazdığı Ramazan Kasîdesi’nde:

Şuaradan müteşairleri temyiz eyle
Ayrıla gayrı ısırgan dikeninden Reyhan

Deyişi de bugünkü sahtekârlık için değildi. Şiir en değersizler için de bir san’at eseriydi.

“Ahmed Haşim, Cenab Şahabeddin’in yabancı kelimeler ve terkiplerle dolu, fazla süslü dilinden bahsederken diyor ki: ‘Herkesle beraber ben de bu süslü, zarif fakat sahtelikle mâlûl lisanı fazla yüklü bulmaya başlamıştım. Geçenlerde tenha bir gece gezintisinde unutulmuş zannettiğim şairin bazı mısralarının, mehtapdan cesaret alan, titrek kış kuşları gibi, birden hâfızamın uzak dalları üzerinde ötüştüklerini duydum. Râşe içinde kaldım:                    Düşmüştü siyah-reng-i şebe şebnem-i sîmîn,
Şebnem gibi titrerdi kamer leyl üzerinde.

“Bu eski dil’in, kullanılmayan bugünkü düşkün kıymeti hâricinde anlattığı gece âlemi, gözlerimizin alıştığı o köhne âlem değildir: Gece, büyük ve siyah bir yapraktır. Kamer bu yaprağın üzerinde iri bir şebnem tanesi gibi duruyor. Bu garip ve güzel şiir manzarası eski olmak şöyle dursun, hattâ bu sahada henüz varmadığımız bir yenilik ve tazelik merhalesindedir.’

“Kelimelerin uyandırdığı hayal ve musikiyi seven Hâşim’in, bu iki mısraı anlayışı, şiir anlayışıdır. Şiir, öyle bir san’attır. Şâir, bunu yapabilen san’atkârdır.”

Şairliğin üssülesası üç şartı istilzam eder. Ancak mezkûr üç esas vasfı kendisinde mezc eden bir fıtrat-ı nâdire, şâir denmeye hak kazanır.

Şâir, evvelemirde fıtratında neşv ü nemaya muntazır bir çekirdekle dünyayı teşrif  eder. Yani mevhibe-i İlahî / Allah vergisi ile doğar.

İstikbalin şairi olma emareleri, tâ  çocukluk çağından başlar. Bu emareler bilhassa hissiyat ve hassasiyetinde tezahür eder. Basîret sahipleri istikbalin marufu şimdiki meçhulleri arifane sezerler.

Hatta, nice meşhur şairler şairliklerini bu gibi zevatın tebşir ve teşvikine medyundurlar.

453

Sedefin; sinesindeki inciden habersiz oluşu gibi. Meğer ki avcılar keşfetmeye görsün.

Ziya Paşa ne güzel ifade etmiş:

“Vardır iki şart-ı şâiriyet:
Evvelkisi kabil-i hilkat.
Bazı kula Hak eder inayet,
Bir nîmet-i hastır tabiat.
Şâir, şâir doğar anadan,
Âsârı görünür ibtidadan.”

Toprağın; envai çeşit tohumları sinesinde barındırdığı, ancak bunlardan sonra gübrelenen, ayıklananları gün ışığına kavuşturuşu gibi; şâir de sadece fıtratındaki mevhibe-i İlahî ile şairliğe yükselemez.

Çünkü  “…Şâir doğmuş olanlar bile nazmetmek kabiliyetini yavaş yavaş edinirler. Şâirin şâir olarak doğduğuna dair eski bir itikat vardır ki doğrudur, hiçbir edebî terbiyeye muhtaç  olmaksızın yetişebileceğini iddia edenlerin sözleri ise efsanedir…” (Yahya Kemâl)

Zira şair bildiğimiz nice büyük zevat şair oldukları için büyük değiller; ancak âlim oldukları için şairdirler. Binaenaleyh, şairliğin ikinci mühim istinadgâhı ilimdir.

Şair; milletin örf, âdet ve an’anelerini bilen, dinin künhüne hey’et-i umumiyesine bihakkın vukufiyet kesbeden, hususî ve umumî cihan tarihini ana hatlarıyla kavramış  bir âlim hüviyetini kazanmış olmalı.

Hususan lisanın  -âlet ilmi olması hasebiyle-  bütün inceliklerine nâfiz ve sehl-i mümteni’ bir kalem erbabı hüviyetini ihraz etmelidir. Zira şâir de, bizim gibi insandır. Onun hissettiklerini lâlettayin kimseler de hisseder. Fakat aradaki fark, şairin hissiyatını terennüm edecek, maddî- manevî mertebeye yükselebilmiş olma keyfiyetidir.

Âkif, şairliğimi yüzde doksan dokuz çalışmaya, yüzde bir ilhama borçluyum, derdi. Buna en büyük delil  “İstiklâl Marşı”nın yazılış hikâyesidir. Çünkü  “İstiklâl Marşı”nın dinleyeni; vecde getirici heyecanlara garkedişi, yazılışındaki destanımsı cehd ü gayretten ileri gelmektedir.

İşte,  “Taceddin Dergâhı”;  “İstanbul’un Fethini Gören Üsküdar” misali, “İstiklâl Marşı”nın yazılış keyfiyetine şahit olmuş, müstesna bir hatıratın öz sahibidir.

Yahya Kemal de aynı görüşün sahibidir. Şiirlerinin tamamlanış seyrinde takip ettiği uzun yol bunu fiilen ispatlar.

“…Şiirlerinin kronolojisini tespit için konuştuğum zaman, Yahya Kemal bazı eserlerini on, bazılarını yirmi yılda tamamladığını söylemişti. Bir parça elmas bulmak için bir dağı devirmek gibi bir şey bu. Ama bir de şiir kemâle erdi mi, artık yıldız gibi gökyüzünde parıldar. Kimse onu oradan indiremez…” (Mehmet Kaplan)

Yukarıdaki şairlik hasletlerini Ziya Paşa edibâne bir  tarzda dile getirmiştir:

“Sâni-i şürut-ı şâiriyet:
Tahsil-i maârif  ü fazilet.
İlm olmasa şair olmaz insan.
Dilsiz söze kadir olmaz insan.
Sayeyle ulûma mukdimane,
Ezcümle bedi’ ile beyana.”

İş, bu kadarla da bitmez. Şâir bu da değildir. Kendisini bu mertebeye yükselten âlet ilimlerinin idrâki içinde, fakat onlardan da azâde olmasını bilecektir.

“Şair, mutlaka bir şekil ve kalıba bağlı olan, fakat onu aştığı, gizlediği, peçelediği ve manâyı ve edayı onun verasından devşirebildiği nispette nadirleşen büyük ustadır.” (Necip Fâzıl)

Üstadı edîbimiz, daha da ileri gider, Şeriat çerçevesinde fakat onun üstünde fenafillah mertebesine kanat açma misali şair’i, visal arzusuyla pervaz ettirir. Hakk aşığı meczup misali yeni ufuklara kanat çırptırır.

Şair için: “Allah’ın mahrem ülkesi meçhûller âleminin derbeder seyyâhıdır.” Der…  

Yenişehirli  Avni’nin:

“Şair ona derler ki, iki âleme pinhan
Bir cevv-i bedâyi’de serîü’t-tayerandır.”

Dediği gibi.

KAD (Kritik Analitik Düşünce) üzerine – 2

21. yüzyılda eğitimin temel odak noktası; okuma yazma ve aritmetik değil, iletişim, yüksek derecede nitelikli problem çözme becerisi, bilimsel ve teknolojik okur yazarlık olacaktır. Bu bağlamda bireyden beklenen özellikler; Değerlendirme ve analiz becerileri olan, eleştirel düşünebilen, problem çözme becerilerine sahip, problem çözme stratejileri olan, sentez yapabilen, her türlü başvuru kaynaklarına girebilen, yaratıcı olan, yarım bilgi ile karar vermeyen , İletişim becerileri yüksek olmalarıdır.

Bilginin (doğru veya yanlış) yayılma hızı çok fazladır. Artık mobilitenin de artması ile her türlü bilgiyi her yerde ve anda sahip olup onu farklı yöntemlerle paylaşabiliyoruz. Çünkü herkesin mail hesapları var, gurup hesapları var, Facebook, twitter ve diğer sosyal medya hesapları var. Dolayısı ile bizler bir bilgiyi paylaşırken çok ama çok dikkatli olmalıyız. Bize yanlış inandığımız bilgiler geliyorsa bu bilgilerin neden yanlış olabileceğini de izah edip bize gönderen kişileri de uyarmalıyız.

Bizi ikna etmeye çalışan çok fazla kişinin ve çok fazla bilginin olduğu dünyaya karşı  bizim bir savunma mekanizmaları geliştirmemiz gerekiyor.

Geliştireceğimiz mekanizmalar sayesinde ; araştıran, meraklı, sorgulayan, iyi donanımlı, açık fikirli, esnek, dürüst, kişisel ön yargılardan arınmış, temkinli, karışık konularda sistematik davranabilen, kritik seçimlerde makul, sonuçları aramada inatçı/hırslı bireyler olmaktır.

O zaman bizim  “Disipline Edilmiş Düşünme” adı verilen düşünme becerilerine ihtiyacımız vardır. Bu anlamda disipline edilmiş düşünme şekli , bizlere kendi ben merkezci düşünme eğilimlerinden kendilerini koruyarak, hatalarımızı kabul ederek, alternatifleri de ortaya koyarak yeni bir insani düşünce şeklidir. Diyebiliriz.

Disipline Edilmiş Düşünme ; Sadece gerçeklere bağlı olarak, hiçbir yönlendirmeye maruz bırakılmadan, duyguların, tahminlerin, ön yargıların belirlemediği özgün bir düşünme şeklidir.

Bilgi hepimizin bildiği gibi çok ama çok değerlidir, Her türlü bilgi, haber eğer doğru ise bize ve çevremize vereceği kazanımları anlatmakla bitiremeyiz.

Gazâli’ye göre doğru bilginin ilk şartı şüphedir.

İnsan ancak şüphe­lenirse bildiği şeyleri yeniden araştırır; dolayısıyla neticede kesin bilgiye ula­şır.

Altın, Mücevher, diğer kıymetli taş ve madenlerin ciddi bir değeri vardır. Altının altın olduğunu Kuyumcular  mihenk taşı kullanarak tespit ederler. Altını mihenk taşına sürterler mihenk taşına sarı bir renk çıkmasını beklerler. Başka altında damga ararlar. Gerçek altın mıknatıs tarafından çekilmez v.b. Bu ve diğer taşlar için de geçerli bazı işlemlerden geçirerek onların saflık gerçeklik ve oranları anlaşılır. Eğer sahtelerse hiçbir karşılığı yoktur. Değersizdir. Ancak bu farkı anlamayan kişilere bu kıymetli taşları vererek kandırırlar.

Bize ulaşan her bilgiyi aynı mihenk taşı gibi sürtmemiz gereken standartlarımız olmalıdır ki. Aldanmayalım.

Sağlıklı bir düşünce yapısına nasıl ulaşabiliriz, düşün değerlerimizi nasıl çeşitlendirebiliriz dediğimizde ise bize, şu disiplinlerin bilinmesinde fayda var diyebilirim. Nedir onlar, evrensel entelektüel standartlar ve evrensel entelektüel değerler.

Entelektüel standartlar; Açıklık, Doğruluk, Belirginlik, İlgili olmaklık, Derinlik, Genişlik, v.b leridir. Bir konu bir düşünce hakkında aşağıdaki soruları sorup cevaplar alabiliyormuyuz.

Açıklık: Biraz daha açabilir misiniz?

Bir örnek verebilir misiniz?

Ne demek istediğinizi gösterebilir misiniz?

Doğruluk: Onu nasıl denetleyebiliriz?

Onun doğru olup olmadığını nasıl bilebiliriz?

Onu nasıl test edebiliriz?

Belirginlik: Biraz daha spesifik olabilir misiniz?

Biraz daha fazla ayrıntı verebilir misiniz?

Biraz daha açık olabilir misiniz?

İlgili Olmaklık: Sorunla ilişkisi nedir?

Sorun üzerindeki ağırlığı nedir?

Konuyla ilgili olarak bize nasıl yararlı olabilir?

Derinlik: Hangi etmenler bunu zor bir problem yapmaktadır?

Konunun karmaşık yönleri nelerdir?

Üzerinde durmamız gereken güçlükler nelerdir?

Genişlik: Konuya başka bir bakış açısından bakmalı mıyız?

Başka bir bakış açısını da düşünmeli miyiz?

Konuya başka şekillerde yaklaşmalı mıyız?

Mantık: Bunların tümü bir anlam ifade diyor mu?

İlk paragraf son paragrafla uyumlu mu?

Söylediklerin kanıtlarla örtüşüyor mu?

Anlamlılık: Bu, düşünülmesi gereken en önemli şey midir?

Bu, odaklaşılacak ana konu mudur?

Bu gerçekliklerin hangileri en önemlileridir?

 

Adalet: Bu konuya hiç yatırım yaptım mı?

Başkalarının görüşlerini içtenlikle temsil ediyormuyum?

Burada şunu yapmış oluyoruz. Sorgulama yeteneğimizi artırarak doğru bilgiye ulaşmak istiyoruz aslında. Öğrenilen bu doğru bilgiyi de paylaştığımızda çok kişiyi de rafine, faydalı bir bilgiyi ulaştırmış oluyoruz.

Birde Entelektüel değerlerden bahsedelim;

Alçakgönüllülük; Kişinin sahip olduğu bilgilerin sınırlı  olduğunu bilmesidir.

Yüreklilik; Öğrendiğimiz her şeyi edilgen ve eleştirel olmayan bir şekilde

kabullenmemeliyiz. Bunu her şeye rağmen ifade edebilmeliyiz.

Empati; Kişinin kendini düşünsel olarak diğerlerinin yerine koyması gerektiğini

bilmesidir

Otonomi Kişinin inançları, değer yargıları ve çıkarımları üzerinde rasyonel bir kontrole sahip olması demektir.

Entegrasyon: Kişinin kendine karşı dürüst; gerektiğinde entellektüel standartlarında tutarlı olması;

Güçlü duruş: Başkalarının akılcı olmayan karşı çıkışlarına karşı rasyonellik ilkelerine güçlü bir şekilde sarılmaktır;

Tarafsızlık/Dürüstlük: Kişinin kendi duygularına ya da ilgi duyduğu şeylere, arkadaşlarına, içinde bulunduğu topluma ya da ait olduğu millete göndermelerde bulunmadan tüm fikirlere eşit bir mesafeden saygı duyabilme bilincidir. Bu, kişinin ait olduğu grubun avantajlarını kullanmadan ona bağlı olabildiğini gösterir.

Uyumlu olmak, Mantığa güvenmek, Vicdanlı olmak, Israrlı olmak v.b

http://kritik-analitik.com/ (Minik Eleştirel Düşünme Kılavuzu Kavramlar ve Araçlar

Dr. Richard Paul veDr. Linda Elder Çeviren: Merih Bektaş Fidan)

Dolayısı ile Hem toplumun bir turnusol kağıtları olmalı hem de bireylerin kendine özgü turnusol kağıtları oluşturup genel algılarının dışında kendine uygun algılar geliştirilmelidir.

Hemen kendimize küçük küçük turnusol kağıtları yapmaya başlayalım. Ne dersiniz !!!!

 

 

Türk-İslam Ülküsünün Mütefekkiri Seyyid Ahmet Arvasi – 2 (Eğitimciliği)

 

Seyyid Ahmet Arvasi’nin en belirgin vasfı, eğitimciliğidir. 1952 yılında başlayan eğitimcilik hayatı, resmi olarak 11 Haziran 1979 tarihinde Ümraniye Lisesi Rehberlik Öğretmeni olarak emekli oluncaya kadar devam etti. Aslında onun eğitimcilik hayatı, cemiyet ve ev hayatı içinde, vefat tarihi olan 31 Aralık 1988’e kadar devam etti. Toplumu ve özellikle gençliği, çağın ilmî ve teknolojik gelişmelerinden kopmadan, Türklük şuuru ve İslâm imanı ve ahlakiyle yetiştirmeyi meslek olarak benimsemişti.

Arvasi Hoca,  İlkokul Öğretmeni olarak 1952-1953 öğretim yılında Konya’nın Beyşehir ilçesinin Doğanbeyli nahiyesinde çalıştıktan sonra 1953-1954 öğretim yılında Ağrı’nın Tutak ilçesinin Mollaşemdin köyü ilkokuluna tayin oldu. 1955-1956 yıllarında yedek subay olarak askerlik görevini yaptı. 1956-1958 yılları arasında Ankara’da Gazi Eğitim Enstitüsü Pedagoji Bölümünü bitirdi. Bundan sonraki meslek hayatında hep Öğretmen Okulları ve Eğitim Enstitülerinde görev yaptı. Sırasıyla; 1958-1959 öğretim yılında Van’ın Erciş ilçesinin Alparslan İlköğretmen Okulunda, 1959-1965 yılları arasında Balıkesir’in Savaştepe ilçesinin İlköğretmen Okulunda, 1965-1972 yılları arasında Balıkesir’deki Necati Eğitim Enstitüsünde, 1972-1975 yılları arasında Bursa Eğitim Enstitüsünde ve 1975-1978 yılları arasında İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsünde Pedagoji Öğretmeni olarak çalıştı.

Eğitim Psikolojisi ve Eğitim Sosyolojisi gibi meslek derslerine giriyordu. Eğitim Sosyolojisi dersinin ders kitabını da yazmıştı. Bu kitabı bütün Eğitim Enstitülerinde okutuldu. Arvasi Hoca, Öğretmen Okulu ve Eğitim Enstitülerindeki 20 yıllık kesintisiz öğretmenliği sonunda binlerce İlkokul, Ortaokul ve Lise Öğretmeni yetiştirdi. Bu sayede ünü ve düşünceleri bütün Türkiye’ye yayıldı.

1978 yılında Ecevit Hükümetinin bürokrasideki ülkücü kıyımından Arvasi Hoca da nasibini aldı, birçok arkadaşı gibi o da Atatürk Eğitim Enstitüsünden sürgün edildi. Sürgün edildiği okul, Kırşehir Lisesi idi. Okul, Kırşehir’de solcuların hâkim olduğu kurtarılmış bölgedeydi, çalışma imkânı yoktu. Ama Hoca, yiğitçe gitti, göreve başladı, fakat gerçekten çalışamıyacaktı. Duruma üzülen Vanlı hemşehrileri devreye girdi, daha önce başbakanlık yapmış olan hemşehrileri Ferit Melen’le görüşerek,  Hocanın İstanbul’a ailesinin yanına tayinine yardımcı olmasını rica ettiler. Melen devreye girdi ve Hocayı İstanbul’a tayin ettiler. 27 Nisan 1978’de göreve başladığı Kırşehir Lisesinden Ümraniye Lisesine tayin oldu ve 23 Ağustos 1978’de bu okulda göreve başladı. O tarihlerde bu okulun bulunduğu bölge de solcuların hâkim olduğu “kurtarılmış bölge” diye isimlendirilen bölgelerdendi. Bu okulda Hocaya ders verilmeyerek okula sokulmadı. O da çoğu zaman rapor alarak 1978-1979 öğretim yılını tamamladı.  10 Haziran 1979’da yapılan MHP’nin 14. Büyük Kongresinde yakın dostlarının girişimiyle MHP Genel İdare Kurulu Üyesi seçildi. Kendisi İstanbul’daydı ve hiçbir şeyden haberi yoktu. 11 Haziran 1979 Pazartesi günü radyoda 13.00 haberlerini dinlerken bu göreve seçildiğini öğrendi. Ertesi günü Ümraniye Lisesine giderek emekli dilekçesini verdi.

Arvasi Hoca emekli olduktan sonra eğitimciliğini üç ayrı kulvarda devam ettirdi. Bir yandan basındaki günlük yazıları ve kitaplarıyla halkımızı, bir yandan sivil toplum kuruluşlarındaki konuşmalarıyla gençleri ve yetişkinleri, bir yandan da evindeki sohbetlerle dostlarını ve öğrencilerini eğitmeye devam etti. Çok geniş bir kültür ve ilim sahibi idi. Onun için her konuda konuşabiliyordu. Etkili ve ikna edici bir anlatımı, çok güzel bir sesi vardı. Zeka fışkıran kapkara gözleriyle insanın içini okurdu. Her soruya doğru ve inandırıcı cevaplar verirdi. Onunla münakaşa eden solcu öğretmenler  “Arvasi ile münakaşa etmeye gelmiyor, insanı allak bullak ediyor” derlerdi. İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsünde birlikte çalıştık. Solcu öğrencilerin, kafaları karışarak değişecekleri korkusuyla Arvasi Hocanın derslerine girmediklerine çok şahit oldum. Bu okulda arkadaşlarımızın çoğu yönetici idi, fakat o sadece öğrencilerinin değil, bizim de öğretmenimizdi. Biz sıkıldığımız ve tıkandığımız anlarda ona danışırdık. O da mutlaka bize şartlara göre en uygun çözümü gösterirdi. Biz de rahatlar ve onun gösterdiği yolda yürürdük.

Arvasi Hoca’ya göre eğitim, insanın yaradılış özellikleri göz önünde bulundurularak düzenlenmelidir. Eğitim, insanda doğuştan var olan niteliklerin farklılaştırılması ile ilgilidir. Amacı, bireyin olumlu niteliklerini geliştirme, olumsuz niteliklerini azaltma veya yok etmeye yöneliktir. O, eğitimi, insanı yoğurma ve biçimlendirme süreci olarak kabul eder. Ona göre eğitimin hedefi, insanı gerekli bilgi ve beceriler, kazandırılacak olumlu niteliklerle yüceltmek, tabiatın ve tabiattaki yaratılmışların efendisi yapmaktır. Eğitimi, herkesin temel hakkı kabul eden Arvasi, bu konuda herkese fırsat ve imkân adaleti sağlanmasını, her yerde, sürekli ve dengeli olmasını, ferdi farklılıkların esas alınması gerektiğini belirtiyordu.  Eğitim, demokratik, planlı ve programlı olmalı, teori ve pratiğe yer vermeliydi. Kurumlar teknolojik gelişmelere göre şekillendirilmeliydi. Ona göre, yüksek öğretime de büyük önem verilmeli, kademeleri esnek olmalı ve ara sınıflardan mezuniyete imkân verilmeliydi. O gün eğitimde yatay ve dikey geçişlere imkân verilmiyordu.

Arvasi Hoca, eğitimin “millî” olmasına büyük önem verirdi. Ona göre eğitim, yabancılaşmaya karşı millî şuuru uyanık tutmalı, kültür mirasını yeni nesillere aktarmalıdır. Eğitim, millî kültürü zenginleştirmek için, başka milletlerin kültürleri ve eserlerinden de faydalanabilir. O, yabancı medeniyet ve kültürleri tanımadan yanaydı, gençlerin dünya ile iletişim kurabilmeleri için yabancı dil öğrenmelerini teşvik ederdi. Fakat yabancılaşmaya karşıydı. Bu nedenle, yabancı dille eğitimi, kültür sömürgeciliği olarak görüyordu. Arvasi’ye göre eğitim, sosyal değişmeyi sağlayıcı, sosyal çözülmeyi önleyici olmalıdır. Eğitim, kültür fonksiyonu ile nesiller arasında kopukluk oluşturmadan ve başka kültürlerin etkisi ile kendi kültürüne yabancılaşmadan çağdaşlaşmayı gerçekleştirebilmelidir.

Arvasi’ye göre, eğitimin politik fonksiyonu ile milletin ulaşmak istediği nihaî hedeflere ve millî ülkülere uygun insanı yetiştirmesi gerekir. Millî ülkü ve hedefleri politik bir fonksiyon haline getirmemiş bir eğitim, milletine yabancılaşmış ve canavarlaşmış tiplerin çoğalmasına sebep olur. Hiçbir millet kendini ortadan kaldıracak, tarihten silecek veya başka milletlere köle edecek eğitime izin vermez, vermemelidir.  Eğitimin ekonomik fonksiyonu, fert, toplum ve iktisadi alanın istek ve ihtiyaçlarına göre  eğitimin teşkilatlandırılmasını, okulların açılmasını, personelin yetiştirilmesini ve fert ve grupların kabiliyetlerinin geliştirilmesini göz önünde bulundurur. Eğitim bu işleviyle millete güçlü üreticiler, akıllı ve bilgili tüketiciler, zeki ve namuslu müteşebbisler ve çağdaş ekonomik savaşlarda milletimizi ve devletimizi savunabilecek kadroları yetiştirebilmelidir.

Arvasi Hocaya göre kalkınma; maddi ve manevi kalkınma olmak üzere iki boyutludur. Maddi kalkınma, ekonomi ile ilgili olup, eğitilmiş insan gücü ile doğru orantılıdır. Kendi insanını eğitemeyen ve kendi teknolojisini üretemeyen ülkeler kalkınmış sayılmazlar. Kalkınmış ülkelerin gerçek güçleri, fabrikalarından, barajlarından ve yeraltı kaynaklarından çok, eğitilmiş kadrolarından gelir. Kalkınmanın manevi boyutu ise; bizzat insanın ilimle, sanatla, ahlakla, din ile yoğrularak, işlenerek yüceltilmesini, sosyal, kültürel, ekonomik ve politik hayatın en önemli ve temel unsuru durumuna getirilmesini hedefler. Eğer eğitim, maddi ve manevi kalkınmayı sağlayıcı kadroları yetiştirmeyi hedefleyip, ona göre bir muhtevaya sahip değilse ülkenin sömürülmesini önleyemez. “Bir ülkeyi geri bırakmanın ve sömürmenin en kestirme yolu, o ülkenin eğitimini baltalamak, o ülkeyi millî ve çağdaş ihtiyaçlara cevap verecek bir eğitimden mahrum bırakmak, yetişmiş elemanlarını israf etmek veya çalıp götürmektir.”

Arvasi’ye göre aydın, kendi millî kültürünü çağdaş seviyede  temsil edebilen ve bir meslek alanında  başarılı görevler yapabilen kimsedir. İnsanlık dünyası, millî kültür dairelerinden oluşur ve ortak bir insanlık kültürü yoktur. Bu yüzden aydın, kendi millî kültürünü çağdaş seviyede inceltip temsil edebilen kişidir. Kendi kültüründen kopan kişi, aydın değil, yabancılaşmış kimsedir.  Ona göre okul, sosyal hayatın tabii bir parçası olarak cereyan etmekte olan eğitim faaliyetlerinin millî ve çağdaş ihtiyaçlara göre planlanması ve teşkilatlanması zaruretinden doğmuştur. Okul, millî ve mahallî hammaddeyi işleyerek, düzenleyerek, geliştirerek, çağdaşlaştırarak pedagojinin tavsiye ettiği yol ve biçimlerde genç nesillere aktarmaya çalışır.

S. Ahmet Arvasi’nin anlayışına göre, eğitim sisteminin temel amacı,  bir bütün olarak fert ve cemiyetin mutluluğunu sağlamaktır. Bunu sağlayacak olanlar da, eğitimcilerdir. Ona göre eğitimciler, nitelikleri, bilgileri, yaşayışları ve uygulamalarıyla öğrencilerine örnek olmalıdırlar. Eğitimciler; mütevazı, şefkatli, sabırlı ve yumuşak huylu olmalı ve öğrencilere daima doğruyu öğretmeli ve göstermelidir. Branşlarında yeterli ve üstün olmalılar, sürekli kendilerini yenilemeye ve geliştirmeye çalışmalıdırlar. Vatan, millet ve devlet sevgileri yüksek olmalı, Allah sevgisi ve korkusu ile dolu olmalıdırlar. Eğitimciler, işlerini sevmeli ve idealist olmalıdırlar. Öğrencilerini en iyi şekilde yetiştirmeye çaba göstermelidirler.

Seyyid Ahmet Arvasi Hoca, hayatı boyunca  anlayışına uygun iddialı ve örnek bir öğretmen olmaya özen gösterdi. Bu inançla binlerce öğrenci yetiştirdi. Yetiştirdiği öğrencilerin çoğu da mesleğinde başarılı olarak çeşitli yönetim kademelerinde görev aldılar. Hocaları Arvasi’nin öğretisini ve düşüncesini, görev yaptıkları yerlere ve öğrencilerine yaydılar.          

 

 

Kent Konseyleri ve Kentlilik Bilinci

 

Kent konseylerinin kurulması yerinde ve önemli bir karar. Kent konseyleri geçmişte yerel gündem adıyla kurulan kuruluşların yaptığı çalışmaları daha etkin kılmak için kurulmuştu. Bugün her il ve ilçede Kent konseyi var. Gebze, Darıca, Dilovası ve Çayırova’da da kent konseyleri hizmet veriyor.

Kent Konseyleri kurulduğu günden bugüne neler yaptı? Hangi hizmetleri üretti? 2012’nin ciddi bir değerlendirmesini yaparak 2013’de daha başarılı hizmetler yapmak için ciddi plan ve programlar yapmalı.

Kent konseyleri çok iyi niyetle kurulmasına rağmen bugüne kadar yeterli hizmet vermediği bir gerçek. Aksayan yönler tespit edilip Kent konseyleri öncelikle Kentlilik bilinci, kente sahip çıkmak, kentlilik kültürü ve en önemlisi yetişen gençlerin kentlere aidiyet duygusuyla yetişmelerini sağlamalıdır.

Kent Kültürü ve kentlilik bilinciyle ilgili Başbakan Sayın Erdoğan’ın bizim de katıldığımız bir toplantıda yaptığı açıklamalar www.gebzegazetesi.com.tr vewww.belgeselyayincilik.com internet sitesinden yayın yapan Devr-i Alem Belgesel TV ve Gebze Gazetesi TV’de izlenme rekorları kırıp büyük ilgi toplamıştı.

2013 yılı kent kültür bilinci yılı ilan edilmeli. Bu konuda çalışma yapan kurum ve kuruluşlar önemli hizmet yapacaklardır. Kent konseylerimiz bu çalışmaların başını çekmeli, 2013’de Kentlilik bilinciyle ilgili toplantılar, paneller, seminerler, konferanslar, halk koşuları, öğrencilerin katılacağı yarışmalar organize etmelidir.

Kocaeli Kent Konseyi Başkanı ile söyleşi

Bu yazıyı kaleme almadan önce Kocaeli Kent konseyi başkanımız, kendisini yakından tanıdığım soyadımız aynı olmasına rağmen akrabalık bağımız olmayan Dr. İbrahim Kahraman bey telefonla beni arayarak Kocaeli Kent Kültür bilinciyle ilgili fikir alış verişinde bulunduk.

Kocaeli Kent konseyi Başkanı Dr. İbrahim Bey Kocaeli Aydınlar Ocağı’ndan tanışıklığımız yıllar öncesine dayanmakta. Yakın dostluğumuz ise 10 yıl önce AK Parti’nin Kocaeli kuruluşunda birlikte kurucular kurulu üyesi olarak birlikte olmamız. Dostluğumuz İbrahim Bey ile hep sürdü. Kendisiyle 2013 yılının Kocaeli Kent Kültür bilinci yılı ilan edilerek her alanda çalışma yapılması konusunda fikir birliğine vardık.  Kocaeli Kent konseyi başkanı olarak önemli hizmetler yapmayı planlayan Sayın İbrahim Bey, bu konuda görmüş ve fikri olan herkese açığız. Fikirlerini bizimle paylaşabilirler.” Şeklinde de kamuoyuna bir çağrıda bulundu.

 

 

 

 

Yrd. Doç. Dr. Hanefi Bostan ile Yeni YÖK Kanunu Tasarısı Hakkında Konuştuk.

 

Türkiye Kamu Çalışanları Sendikası ve Türkiye Eğitim, Öğretim ve Bilim Hizmetleri Kolu Kamu Çalışanları Sendikası İstanbul İl Başkanı Yrd. Doç. Dr. Hanefi Bostan ile Yeni YÖK
Kanunu Tasarısı Hakkında Konuştuk.

2547 sayılı Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) Kanunu, yürürlüğe girdiği 1981 yılından bu yana devamlı tartışılıyor, şikâyet ediliyor, uygulamadan kaldırılması isteniliyordu. Şikâyetlerde haklılık payı var mıydı?

Doç. Dr. Hanefi Bostan: İlk zamanlarda ciddî anlamda bir şikâyet söz konusu değildi. Çünkü 12 Eylül öncesinde üniversitelerde büyük bir huzursuzluk büyük bir sıkıntı vardı. YÖK kanunu 12 Eylül öncesinin sıkıntılarını çözmesi açısından önemli bir başlangıç oldu, önemli bir adım oldu. YÖK Kanunu belirli gurupların hegemonyasından üniversiteleri kurtarması önemli ve hayati bir hamle olarak değerlendirilmesi gerekir. 12 Eylül öncesinde bazı uç gruplar guruplar üniversitelere hâkim olmuş ve üniversiteleri istediği gibi evirip çeviriyordu. YÖK’le beraber bu olumsuzluklar önemli ölçüde önlendi. Yeni üniversitelerin açılmasına imkân tanındı ve Öğretmen yetiştiren enstitüler Üniversitelerin bünyesine alınarak fakülte konumuna getirildi. Ancak şuan gelinen noktada YÖK kanunu ihtiyaçları karşılayamıyor ve beklentileri cevaplandıramıyor. Bu acıdan üniversitelerde önemli ve büyük sıkıntılar var. Gün geçtikçe YÖK’ün uygulamaları, hukuksuzlukları, iktidarların güdümüne girmeleri, psikolojik şiddet merkezleri haline gelmeleri üniversitelerdeki akademik ve idarî personele köle muamelesi yapmaları YÖK’ü ve Üniversiteleri ana yörüngelerinden çıkmasına neden olmuştur. Bu durum üniversitelerdeki akademik ve idari personeli ciddi anlamda rahatsız etmeye başladı ve üniversiteler büyük bir patlamaya doğru sürüklendi.

Bütün siyasî partiler ve bütün kesimler YÖK’ün değiştirilmesini istiyor. Ancak bunu muhalefette iken söylüyorlar. İktidara geldikleri zaman söylediklerini unutuyor ve üniversitelerde kendi hegemonyalarını kurmaya başlıyorlar. Tabi bu çelişkinin ortadan kaldırılması gerekiyordu. Muhalefette iken YÖK’e hayır diyeceksiniz ama iktidara geldikten sonra YÖK’ün elindeki bütün imkânları kullanacaksınız, Kendi lehinize çevirmeye çalışacaksınız. Bu çifte standart bir uygulama. Bu doğru değil. Çünkü YÖK tamamen ilmî çalışmaların, ilmî araştırmaların yapıldığı ve öyle de kalması gereken bir kurumdur. İşin içerisine siyaseti koyarsanız üniversitelerde istediğiniz ilmî verimi elde etmeniz mümkün değil. Bunun için bir müdâhaleye ihtiyaç vardı. Tabandan gelen istekleri, en azından önemli bir kısmını ve haklı isteklerinin karşılanması gerekiyor.

Şu anda biliyorsunuz üniversitelerde rektörlük seçimleri yapılıyor. Öğretim üyeleri oy kullanıyor ama öğretim üyelerinin kullandığı oyların bir kıymeti yok. Ne oluyor? Altı kişi seçiyorsunuz YÖK’e gidiyor, YÖK en az oy alan üyeyi birinci sıraya koyabiliyor. Cumhurbaşkanına üç kişi sunuluyor, Cumhurbaşkanı da YÖK’ün gönderdiği listenin en sondakini atayabiliyor. Bunlar doğru şeyler değil. Yani eğer seçim konulmuşsa, bu seçimin gereğine uyulması gerekiyor. Profesörün verdiği oyun, dağdaki çobanın oyu kadar bile kıymeti yok. Böyle bir anlayış ancak baskıcı ve anti demokratik rejimlerde olabilir.

Yeni taslağı hazırlayan YÖK üyeleri üniversitelerde seçim yapıldığında bazı olumsuz şeylerin olabileceğini ileri sürüyor. Ne olabilir? ‘Efendim doğuda ve güneydoğuda PKK rektör seçimine müdahale edebilir…’ şeklinde endişeler ifade ediliyor. Bu endişeler bir bakıma belki ilk bakışta doğru olabilir ama bunu önleyecek bir çalışma yapılması gerekiyor. Nedir bu çalışma? Böyle bir müdahale olduğu sezinlendiğinde o seçimi YÖK’ün iptal etmesi gerekir. Yâni bunun bir kolayı var. Bununla ilgili önlemi rahat alabilirsiniz. Böyle bir müdahalenin PKK tarafından yapıldığı sezinlendiğinde veya ortaya konulduğunda buna rahat bir şekilde müdahale edersiniz ve seçimi iptal edersiniz. Biz de zaten bir yeni YÖK yasa tasarısı hazırladık ve onu da açıkça ifâde ediyoruz. Böyle bir durum söz konusu olduğunda YÖK müdahale eder, seçimi iptal eder ve o zaman rektörü kendisi tayin eder. Teklifimiz aynen şöyledir:

Devlet üniversitelerinde Rektör; Profesör unvanına sahip kişiler arasından, bütün Akademik, idarî personelin ve üniversitenin akademik birimlerinin (Fakülte, Yüksek Okul, Meslek Yüksekokulu, Enstitü, Araştırma ve Uygulama Merkezleri) Öğrenci Temsilci Konseyi (ÖTK) için seçilmiş birer öğrenci temsilcisinin oy kullanacağı seçimle belirlenir. Bu seçimde ilk turda en az üçte iki oy alan aday YÖK Başkanı tarafından Rektör olarak atanır. İlk turda en az üçte iki oy alan aday olmazsa, en çok oy alan ilk iki aday arasında aynı usulde seçim yapılarak en çok oy alan aday YÖK Başkanı tarafından Rektör olarak atanır. Ancak, YÖK Başkanı üniversite yönetiminin oluşum sürecini kamuoyunda oluşan bilgi ve bulgulara yönelik tartışmaları, basın ve medya yoluyla izler. Bu bulguları Türkiye Cumhuriyeti’nin millî birlik ve bütünlüğünü tehdit eden algılar yönüyle de değerlendirir. İlgili üniversite de yapılmış rektörlük seçim sonuçlarına YÖK’ün görüşleri doğrultusunda, YÖK Başkanı müdahil olur, rektörlük seçiminin antidemokratik bir şekilde yapıldığına, demokratik iradenin baskı altına alındığına yönelik objektif bir kanaat oluşursa seçim sonuçlarından bağımsız bir yöntem izlenir, ilgili üniversitenin rektörü TYÖK kararıyla, YÖK Başkanı tarafından atanır. Rektörlük görevi bir defa yapılır ve süresi 5 yıldır. Rektör, Üniversite Yönetim Kurulu ve Senatosu’nun aldığı bütün kararları uygulamakla yükümlüdür“.

Şunu özellikle vurgulamak istiyorum. Yâni öğretim üyelerinin öğretim elemanlarının katılmadığı bir seçimle, mütevelli heyeti oluşturursanız, rektör seçerseniz, üniversitenin dekanlarını seçerseniz orada huzursuzluk devam eder. Önerilen mütevelli heyeti de tamamen siyasîlerden yani üniversitenin dışındaki kişilerden oluşturulması YÖK tarafından önerilmektedir. Yani çoğunluğun üniversitenin dışındaki kişilerden meydana gelmesi isteniyor. Önerilen mütevelli heyetinde kimler var? Hükümetin atayacağı iki üye var, YÖK’ün atayacağı iki üye var, TBMM’nin atayacağı iki üye var, o şehirde en çok vergi veren kişilerden birisi alınıyor ve bir de mezun olan öğrencilerden birisi alınıyor. Üniversite kaç kişi seçecek? Beş kişi seçecek, çoğunluk kimde? Dışarıdakilerde. Yani üniversite, dışarıdan yönetilmek isteniyor. Üniversitenin işin içinde olması gerekiyor. Bizim önerimiz şu: Biz diyoruz ki bizim bütün öğretim üyeleri, öğretim elemanları asistanına kadar hatta memurlar üniversite yönetimini seçerken, oy kullansınlar.  Siz dışarıdaki işverene, çok parası olana oy hakkı veriyorsunuz hatta mütevelli heyetine sokmaya çalışıyorsunuz. Burada çalışan bizim memurlarımız var onların da katılacağı bir seçimle sonuca gidilsin. Hatta şunu öneriyoruz diyoruz ki; yüzde elli yeterli değil, üçte iki çoğunluğu alan kişiyi rektör seçelim. O zaman YÖK’ün ileri sürdüğü veya siyasilerin ileri sürdüğü hususlar, yani kutuplaşmalar, kavgalar ortadan kalkmış olur. Şimdi üçte iki çoğunluğu sağlama demek yüzde altmış sekiz oy oranına sahip bir kişiyi rektör seçmek demektir. Yüzde altmış sekiz oy alan bir rektör adayı kutuplaşmayı ve kavgayı değil üniversitede birliği beraber üniversiteyi yönetmeyi sağlar.

Bir taraftan demokrasiden ve hoşgörüden bahsediliyor diğer taraftan üniversite yönetiminin seçiminde öğretim üyesi, öğretim elemanları ve idarî personel devre dışı bırakılmak isteniyor. Böyle bir şeyi kabul etmek mümkün değil. Onun için mutlaka üniversitedeki öğretim üyeleri hatta memurları da katarak yâni bütün kesimleri katarak yapılacak bir seçim sonucunda kim en fazla oy alıyorsa, üçte iki çoğunluğu alıyorsa onu YÖK’ün veya Cumhurbaşkanının rektör olarak tâyin etmesi gerekiyor. Tek çözüm yolu budur. Başka türlü yapılırsa,  siyasiler üniversiteye müdahale ederlerse, YÖK de, üniversite de siyasileştirilmiş olur.  Üniversitelerin siyasetin dışındı tutulması gerekir. Üniversiteler siyasîleştirilirse, oradan artık verim beklemeniz, oraya üniversite demeniz mümkün değildir. Ancak ona yüksek okul diyebilirsiniz. Yüksek okulda bizim üniversite kavramını üniversiteden beklentileri vermesi yani yüksek okulların bunu sağlaması mümkün değildir.

Hocam bu bütün üniversiteler için geçerli mi? Devlet üniversiteleri ya özel üniversite ayrımı söz konusu mu?

Bostan: Şimdi şu anda devlet üniversiteleri, bir de vakıf üniversiteleri var. Başka üniversite yok. Yeni tasarı özel üniversiteler kurulmasına imkân veriyor. Ayrıca yabancı üniversiteler de kurulabilecek.

Özel üniversite ve yabancı üniversite meselesini ayrıca konuşacağız. Yeni hazırlanan TYÖK tasarısı, sözünü ettiğiniz aksaklıkları gideriyor mu?

Bostan: Hiçbir şekilde gidermiyor. Sorunlar daha da büyüyor. Şu anda bütün üniversitelerden görüş alındı. Sivil toplum kuruluşlarından görüş alındı. Üç dört yıldan beri yapılan sivil toplum kuruluşlarıyla ilgili toplantıların hepsine Türkiye Kamusen’i temsilen ben katıldım. Yapılan toplantılarda aldığımız kararların hiç biri Yeni YÖK yasası taslağına yansımadı. Böyle bir şey olamaz. Siz hem sivil toplum kuruluşlarının görüşlerine önem verdiğinizi ifade ediyorsunuz, hem de onların görüşlerinin hiçbiri taslağa yansımıyor. O zaman siz gerçekleştirmek istediğinizi topluma bir şekilde kabul ettirmek istiyorsunuz. ‘Görüşünüzü aldık ama sizi dinlemiyoruz‘ demeye getiriyorlar. O zaman dinlemeyecekseniz; çağırmanızın, görüş almanızın vakit kaybetmenizin bir anlamı yok.

YÖK’e şu anda e-mektup yoluyla üniversitelerden, sivil toplum kuruluşlarından ve bireysel olarak üniversite mensuplarının gönderdiği görüşler YÖK’ün internet sayfasında (http://yeniyasa.yok.gov.tr/) yayınlanmaya başlandı. Ortak kanaat şu: Seçim! Seçim olmadan öğretim üyelerinin, öğretim elemanlarının hatta memurların katılmadığı bir seçim sonucunda seçilen veya tâyin edilen bir rektörün o üniversitede görev yapması mümkün değil. Bunun dışındaki bütün yollar siyasî müdahalelere tamamen açık olacaktır.

Üniversite öğretim üyeleri tarafından seçilmemiş bir rektörün görev yapması mümkün değildir!’ Diyen görüşün yaptırım gücü var mı?  Cumhurbaşkanının tâyin ettiği kişi, YÖK Başkanı makamına oturacak, vazifeye başlayacak…

Bostan: Oturacak ama çalışması, verim elde etmesi mümkün değil. Çünkü huzursuzluklar had safhaya çıkacak o zaman. Yani şimdi siz oy çokluğundan bahsediyorsunuz, demokrasiden bahsediyorsunuz, her sıkıntıya girdiğinizde efendim çoğunluk ne diyorsa onu yapıyoruz diyeceksiniz. Ondan sonra da kalkıp Üniversitelere kendi rektörünüzü ve dekanınızı seçemeyeceksiniz diyeceksiniz. Böyle bir yaman çelişki olamaz. Yani her sıkıştığınız zaman efendim biz en fazla oyu aldık, halk böyle istiyor, biz böyle yapıyoruz diyorsunuz ama üniversitelere gelince yani Türkiye’nin beyni konumunda olan yerleri silip geçiyorsunuz, görmemezlikten geliyorsunuz, bunu kabul etmek mümkün değildir.

Bu uygulama tarzı YÖK’ün kurulduğu günden bugüne kadar devam etmiyor muydu? Yoksa zaman içinde değişiklikler oldu da son zamanlarda mı bu tarzda uygulamalar yapılıyor? Veya TYÖK ile başlatılacak uygulamadan mı söz ediyorsunuz?

Bostan: Bâzen seçimlerin sonuçlarına uyuldu. Eğer başta bulunan Cumhurbaşkanı veya YÖK Başkanı kendi görüşlerine uygun birisi seçilmiş ise onu hemen tâyin ediyorlar. Fakat kendilerine yakın değilse onu tâyin etmiyorlar. Sanki üniversiteler siyasi bir kurum hâline gelmiş. Kemal Gürüz öncesinde durum iyi idi. Gürüz’le beraber işin içine siyaset karıştı. En çok oyu alsanız da bir anlamı yok, onlar istediklerini atıyorlar, bu iktidar döneminde de durum aynı şekilde devam ediyor. Yani 28 Şubattan itibaren durum değişti. Büyük bir huzursuzluk var, büyük bir sıkıntı var ve üniversitede yapılan seçimlerin bir anlamı kalmadı. Çünkü oy veriyorsunuz, birinci seçiyorsunuz ama bunlar eleniyor, yani YÖK tarafından ve Cumhurbaşkanı tarafından eleniyor. Bu doğru değil. Seçim yapılması ve seçimin sonucuna uyulması gerekir.

Özerk bir üniversiteden bahsediyorsunuz, idarî özerklikten bahsediyorsunuz. İdârî özerklik neyle olur? Üniversite kendi rektörünü seçtiği zaman İDARİ ÖZERKLİK gerçekleşir. Dıştan müdâhalelerle başkalarının seçtiği rektörle, yani üniversite dışındaki kişilerin seçtiği rektörle siz üniversiteye özerklik getiremezsiniz. Hele hele idarî özerkliği hiç getiremezsiniz.

‘İdarî özerklik bugüne kadar yoktu. TYÖK tasarısı kanunlaşırsa, bundan sonra da olmayacak…’ Diyorsunuz.

Bostan: O zaman yeni bir üniversite reformu yapmanın bir anlamı yok. Şu anki taslak, yürürlükteki YÖK Kanunu’nun da gerisine gidiyor. Yıllardan beri bir kavga var: ‘YÖK değiştirilmeli YÖK düzeltilmeli YÖK’ün müdâhaleleri azaltılmalı‘ deniliyor. Tam aksi yapılmak isteniyor. Böyle bir şey olamaz, bunu bizim sendika olarak ve üniversite öğretim üyesi olarak kabul etmemiz mümkün değil.

Üyelerin seçimle belirlenmesinin sağlayacağı faydalar nelerdir?

Bostan: Katılımdan bahsediyoruz. Katılımın olmadığı yerde yani üniversite hocasının görüşünün sorulmadığı, bir yerde onun istemediği, hiç tanımadığı, üniversite ile ilgisi olmayan bir işverenin veya sivil bir vatandaşın üniversiteye rektör olduğunu düşünelim. O’ ne kadar üniversite ile uyum sağlayabilecek? Üniversitenin sorunlarına ne kadar vâkıf olabilecek? Bunları kısa zamanda nasıl çözecek? Üniversitede hiç idarecilik yapmamış biri, bir iş adamı üniversitenin başına rektör olarak getirildiğinde ne yapacak, kimle çalışacak?

Daha önce başka bir üniversitede rektörlük yapmış veya üniversite yönetiminde bilgi sâhibi biri tâyin edildiğinde de problem olabilir mi?

Bostan: Başka üniversitelerden hocalar geliyor. Hatta dışarıdan da rektör adayı olabilir. Gelirse burada kendini anlatır, yapacağı çalışmalarını ortaya koyar ve üniversitedeki öğretim elamanları yani bütün seçime katılacak olan kişiler onu takdir edip seçerse bir beis yok. Verimli olmak isteniyorsa, o üniversitede öğretim üyesi olarak çalışan biri rektör adayı olmalı. Dışarıdan birinin üniversitenin sorunlarına vakıf olması ve kısa zamanda çözüm üretmesi havanda su dövmekten başka bir şey değildir.

Bir Profesör Yalova Üniversitesine rektör olarak doğrudan doğruya tayin oldu diyelim…

Bostan: Yeni açılan üniversiteler için rektör tâyin edilebilir. Hiç öğretim üyesi yok mecburen onu YÖK tâyin edecek. O yetki zaten YÖK’ün elinde var. Ama oturmuş üniversitelerde dışarıdan siz bir başkasını tâyin ederseniz bu doğru değil. Verim de elde etmeniz söz konusu olamaz.

İstanbul Üniversitesi, Marmara Üniversitesi, İstanbul Teknik Üniversitesi, Yıldız Teknik Üniversitesi gibi oturmuş gelişmiş üniversiteleri düşünün, iki yüzden beş yüzden fazla profesörü var, sadece profesör bunlar. Beş yüz kişi içersinde bir profesör bulamamışsınız da dışarıdan profesör tâyin ediyorsunuz. Mevcutların içerisinde bir tek doğru-dürüst profesör yok mu? Yoksa, bu ülkeye yazık. Bu insanların, kendilerini yönetecek insanı seçme hakkına sahip olması gerekir. İdarî özerkliği başka türlü sağlamamız mümkün değil. Dışarıdan müdahaleleri, siyasî baskıları her dönemde gelebilecek baskıları başka türlü ortadan kaldıramazsınız. Şimdi siz hocaların seçeceği kişilerden korkuyorsunuz. Böyle bir korku olamaz ki, o zaman milletin seçtiğinden niye korkmuyorsunuz?

Ondan da korkanlar var… Ayrıca milletvekillerini millet mi seçiyor parti genel başkanları mı seçiyor? Milletvekillerinin, millet tarafından seçilmesinden korkulmuyor mu?

Konumuza dönersek efendim, Kanun koyucu seçimle görevlendirme sistemini neden tercih etmiyor?

Bostan: Şundan dolayı tercih etmiyor. Çünkü üniversitelere müdâhale etmek istiyor. Kadrolaşmak istiyor, kendine göre kendi insanlarını belli bir yere getirmek istiyor ve üniversitenin bu potansiyelinden siyasî anlamda istifâde etmek istiyor.

Özetlersek; ‘Benim dediğim olsun da isterse yanlış olsun.’ Mu denilmek isteniliyor.

Bostan: Maalesef esas hedef bu…

Peki, bu, eğitime ihanet değil mi?

Bostan: En büyük ihanetlerden birisi budur. Üniversitelerin içi boşaltılacak. En önemli olumsuz gelişmelerden biri bu olacaktır. Yani üniversite hocası fikrini söyleyemeyecek, oy kullanamayacak, idarî görev yapamayacak, ilmi araştırmaları yönlendiremeyecek. O zaman dışarıdan gelin üniversiteleri yönetin. Dışarıdan üniversiteleri yönetmeye kalkıyorsunuz, bu doğru değil. Yani bu hiç bir demokraside yok, dünyanın hiç bir ülkesinde böyle bir sistem yok

Üniversiteler iktidardaki siyasî partinin bir yan kuruluşu konumuna getirilmek isteniliyor‘ diyebilir miyiz?

Bostan: Açıkça söyleyelim; asıl yapılmak istenen budur.

Yine konumuza dönersek… Eğitim camiasının özerk üniversite özlemi içersinde olduğu gözleniyor. Sizin ifâdelerinizde de bu anlaşılıyor. ‘Özerk üniversite‘ kavramı neyi ifâde ediyor? Özerk üniversitelerin sağlayacağı faydalar nelerdir, daha mı iyi öğrenciler yetişecek, daha mı iyi ilim yapılacak, ne türlü faydalar sağlayacak?

Bostan: Özerk üniversite ile ilgili şunu ifade ediyoruz: Bir: İdarî özerklik, iki: ilmî özerlik, üç;  mâlî özerklik. Yani bu üç unsurun da bir arada olması gerekir. Biri, ikisi olur diğeri olmazsa, orada verim elde edilemez.

İlmî özerklikten kastımız şudur:  Bir öğretim üyesi Türkiye’nin gündemi ile ilgili iktisadî veya sosyal gündemi ile ilgili bir açıklama yapacak. Ama onları yapamıyor. Üniversiteden izin almak mecburiyetinde. Üniversite rektörünün görüşlerine aykırı bir şey söylüyorsa hemen hakkında soruşturma açılıyor. Böyle bir şey olamaz.  Eğer üniversite hocası Türkiye’nin gündemi ile ilgili doğrudan bir siyasi partiyi hedef almadan siyasî, sosyal, kültürel ve iktisadî gündemi ile ilgili bir şey söylüyorsa, söylemek istiyorsa bunu rahatça söyleyebilmeli. Bunu söyleyemiyorsa, o zaman ilmî özerklikten bahsedilemez.

Veya çalışacağı, ne çalışacaksa,  çalışma konularını kendisi belirlemesi gerekir. Şimdi siz yukardan efendim şu şu konuları çalışabilirsiniz, bunun dışındakileri çalışamazsanız derseniz, o da bir müdâhaledir. Üniversiteler buna kendileri karar vermelidir. Ancak şunu yapabilirsiniz. Dersiniz ki bizim beş yıllık veya on yıllık programımız şudur, şöyle bir eksiğimiz var. Üniversitelerden bu noktada destek istersiniz. Üniversiteler de kendi programlarını ona göre o konuda, âcil olan o konu üzerinde ilmî araştırmalar yapar.  Bu tabii ve olumlu bir istektir.

YÖK’ ten de icâbında görüş istenebilir mi?

Bostan: Elbette görüş istenebilir. Hata YÖK bu konuda koordinasyonu sağlar. Bu tabii bir şeydir.

YÖK burada koordinasyon görevi sergilemiş olur mu?

Bostan: YÖK’ün en önemli görevi koordinasyonu sağlamak olmalıdır. Yoksa tâyin edici, belirleyici konumda olmaması gerekir. YÖK’ü Hükümet ile üniversiteler arasında koordinasyonu sağlayan kurul olarak değerlendirmek lâzım. Farklı görevleri YÖK’e yüklerseniz, her şeyi tâyin eden, her şeyi plânlayan kurul olarak, bir yönetim olarak ele alırsanız, o zaman üniversitelerin bir anlamı kalmıyor, üniversitelerin bütün yaptırımları sıfıra indirilmiş oluyor, bu doğru değil.

Üniversite hocasına güvenmek lâzım. Hadi diyeceksiniz hiç aykırı olan yok mu? Var, ama bilerek hiç bir insan suç işlemez. Hain değilse işlememesi gerekir. Hain olanları zaten devletin gerekli kurumları tâkip ediyor, takip etmesi gerekir ve ona göre üniversitelerin disiplin kurulları var, o disiplin kurullarında yanlışlık yapan, ihanet içersinde bulunanlar hakkında gerekli kovuşturma yapılır, suçluysa cezası verilir, yani başka bir müdâhaleye gerek olmaması gerekir. Olursa, siz kısıtlama getirirseniz, insanlar düşüncelerini ifade etmekten kaçınıyorsa, orada bir huzursuzluk bir sıkıntı var demektir. Şimdi ben bir üniversite hocası olarak görüşlerimi açıkça ifâde edemiyorsam, korkarak ifade ediyorsam veya hükümet ne diyecek, YÖK başkanı veya rektör ne diyecek diye endişe ederek açıklama yapıyorsam söyleyeceğim birçok şeyi söyleyemem. Bunlar doğru değil. Özellikle millî konularda üniversitelerin sesini yükseltmesi gerekir. Şu anda bu kısıtlanmaya başlandı. Ne ile? Hükümetin müdâhalesi ile kısıtlanmaya başlandı, müdahale ediliyor. Şimdi böyle bir demokrasi olamaz. Böyle bir demokrasiyi bizim kabul etmemiz mümkün değil. Niye mümkün değil? Çünkü hükümet her istediğini söylüyor ama ben görüşümü açıklayamıyorum. Yani üniversite görüşünü açıklayamıyor böyle bir şey olabilir mi?

Üniversite, hangi konudaki görüşünü açıklayamıyor? İlmî konularda mı yoksa idarî, siyasî konularda mı?

Bostan: Hiçbir konuda rahatça fikirlerini açıklayamıyor. Her an YÖK’ün ve Üniversite rektörlerinin nefesi enselerindedir.

Anayasa yapılırken veya eğitim sistemindeki 4 + 4 + 4 uygulaması hakkında konuşmak, eğitim ile ilgili bir görüş beyânıdır. Fakat siyasetin de içersine girmiş oluyor ister istemez.

Bostan: O konuda üniversitelerin görüş bildirebilmesi gerekir. Şimdi siz üniversitenin görüşünü almazsanız eğitim meselesinde kimin görüşüyle doğruları ortaya koyacaksınız veya doğruları bulacaksınız?

Siyaset de bir ilimdir, siyasetçiler bu ilmin uygulayıcılarıdır. Fikir üniversiteden geçer.

Bostan: Siyasetten kastımız şu: Siyasî partilerin programları doğru olabilir yanlış olabilir onlar bizleri çağırırlar tartışırız, onların huzurunda tartışırız. Yoksa onların aleyhinde bir siyasî partinin aleyhine demeç vermemiz doğru değil. Fakat eksiklikleri hataları söyleriz, HATTA İKTİDARIN YANLIŞ VE ÜLKEYİ SIKINTIYA KOYACAK POLİTİKALARINI ELEŞTİREBİLMEMİZ LAZIM. Türkiye’nin millî meseleleri konusunda Üniversite hocalarının rahatça konuşması gerekir. Üniversitenin konuşması gerekir, hatta onla ilgili stratejik birimleri oluşturması gerekir. Türkiye’nin ileriye dönük politikaları ne olması gerekir, bunlarla ilgili araştırmalar yapılabilmeli. Araştırmalar yaparak siyasetçilerin hizmetine, istifadesine sunulması gerekir.

Siyasetçilerin bu müdahalelerinin temelinde şöyle bir düşünce yatıyor olabilir mi? ‘Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir. Millet hâkimiyet hakkını TBMM aracılığı ile yürütür. TBMM bir işi nasıl yapmak istiyorsa öyle yapar. Üniversitenin görüşü alınmaya kalkışıldığı takdirde hâkimiyet üniversiteye devredilmiş olur.’ Denilebilir mi?

Bostan: Hayır, öyle bir düşünce zaten doğru bir düşünce değil. Üniversiteler de milletin bir parçasıdır. Yani milletin bir parçası olan ve ülkenin beyinleri konumunda bulunan üniversite hocalarının görüşünü almayacaksınız. Peki, kimin görüşünü alacaksınız?  Hiç ilgisi ve bilgisi olmayan insanların görüşleri ile üniversiteyi ve ülkeyi idare edemezsiniz.

Milletvekilleri herkes adına düşünür. Üniversite adına da düşünür. Denilemez mi?

Bostan: Hayır, milletvekilleri üniversite adına düşünemez. Şu olabilir: Üniversiteden görüş ister. Üniversitenin problemlerini, sıkıntılarını bir milletvekili eğer üniversitelerde çalışmamışsa bilmesi mümkün değil.

İster, sonra kendi bildiğini yapar.

Bostan: Hayır, öyle bir şey olamaz, görüşleri alır, uygun olanı uygular, o ayrı bir şey.

Yeni YÖK’ün teşkil tarzı ile eğitimin üniversite bazında da özel sektöre devredilmesi gibi bir gidiş söz konusu mu?

Bostan: Evet, önemli sıkıntılardan birisi budur. Hem özel üniversitelerin ve hem de yabancı üniversitenin kurulmasını istiyorlar.

Yabancı üniversite konusuna da geleceğiz…

Bostan: Özel üniversite kurulması eşitlik ilkesine aykırıdır. Yani fırsat eşitliği ilkesine aykırıdır.

Eşitlik ilkesi sağlanamaz mı?

Bostan: Sağlayamazsınız çünkü paralıdır onlar.

Yapılmakta olan işin bazı kısımlarının faydalı olacağı mülahazasının olabileceği ihtimalini araştırmaya çalışıyorum.

Bostan: Onları vakıf üniversitesi vasıtası ile yapabilirsiniz.

Zaten bol miktarda vakıf üniversitesi var. Onlar teşvik ediliyor…

Bostan: Problem özel üniversitelerde. Özel üniversiteler dünyanın her tarafından büyük sıkıntı haline gelmiştir. Ne yapıyorlar? Para ile kumar oynuyorlar. Eğitim orada çok düşük seviyede o zaman siz eğitim seviyesini çok aşağı indirirsiniz bu doğru değil. Önemli olan eğitim seviyesini ve kaliteyi yükseltmektir.

Onun tek yolu devlet üniversitesi midir?

Bostan: Bizim ülkemiz ve vatandaşlarımız iktisaden çok iyi bir konumda olmadığı için, kendi çocuğunu okutabilecek maddî imkânlara sahip değildir. Bu imkâna sahip olanlar küçük bir azınlıktır. Onun için devletin fırsat eşitliğini sağlaması gerekir, belli bir imkân sağlaması gerekir.

Orada şöyle bir durum da söz konusu zannediyorum. Devlet, devlet üniversitelerine ayırdığı tahsisatın bir bölümünü özel üniversitelerde okuma imkânı olamayan öğrencilere verecek. Böylece fırsat eşitliği sağlayacak.

Bostan: Vakıf üniversitelerimiz var, vakıf üniversiteleri vasıtasıyla bunu gerçekleştirebilirsiniz. Niye farklı bir statüyü ortaya koymak istiyorsunuz? Vakıf üniversiteleri yarı özerktir. Devletin hazırlamış olduğu eğitim programını uygulamak mecburiyetindedir. Vakıf üniversitesine devletin müdâhale etme imkânı var. Özel üniversiteye Devletin müdahale etme şansı yok. Özel üniversiteler istediği programları açar, istediği kişilerle irtibata geçer.

Özel üniversitelerde bir de şu tehlike var: Birçok öğrenciyi aldıktan sonra ‘iflas ettim‘ derse ne yapacağız. O öğrencileri kim okutacak, sorumluluk kime ait olacak?

Özel üniversiteye devlet müdâhale edemiyor.’ Dediniz. Özel üniversitede devletin kontrolü yok mu?

Bostan: Sıkıntımız orada. Vakıf üniversiteleri öyle değil. Vakıf üniversitelerinde böyle bir problem çıktığında onların koruyucu üniversiteleri var.

Şu anda Türkiye’de özel Üniversite yok. ‘Özel‘ diye bilinen bütün üniversiteler vakıf üniversitesidir. TYÖK tasarısı kanunlaşırsa, devletin kontrolü dışında özel üniversite kurulabileceği gibi, tamamen yabancılara ait ve devletin hiçbir şekilde müdâhale edemeyeceği üniversiteler açılabilecek.

Paralı üniversitelerde fakir öğrencilerin ücretlerinin devlet tarafından ödenmesi meselesine gelince: Devletin, paralı üniversitede okuyacak olan fakir öğrenciler için verecek parası varsa, neden devlet üniversitelerine vermiyor?  Devlet üniversiteleri maddî mânâda en büyük sıkıntıları yaşayan kurumlardır. Devlet üniversiteleri kendi binalarını yapamıyor, onaramıyor. Kendi temizliğini yerine getirmekte büyük sıkıntı yaşıyor. Öğretim üyelerinin maaşları mezun ettikleri öğrencilerden daha az konuma gelmiş. Şimdi bunların hiç birini çözmüyorsunuz, bir de kurulmasına izin vereceğiniz özel üniversitelere para vereceksiniz. Nerden vereceksiniz? Hani para yoktu?

Devlet üniversitelerini azaltmak suretiyle tasarruf ettiği paradan verecek…

Bostan: Zaten zor yürüyoruz biz. Neyin tasarrufunu yapacaksınız? Şu anda yüzün üzerinde devlet üniversitesi var. Bunların yüzde yetmişinde doğru dürüst öğretim üyesi yok, öğretim üyesi yetiştirmemişsiniz.

Konumuz TYÖK olduğuna göre… Akademik bağımsızlık kavramını tarif eder misiniz?

Bostan: İnsanlar hangi konuyu çalışacaklarına kendileri karar vermesi gerekir. Yahut ilmî kurulların karar vermesi gerekir. Dışarıdan müdâhaleler veya bir kişinin ilerlemesine yönelik hükümetin veya hiç ilgisi olmayan kişilerin ortaya koyacağı kıstaslar o bilimin ilerlemesine mânidir. O’nu kim yapabilir? Üniversitedeki akademik kurullar buna karar verir. Kim nasıl asistan alınacak, kim doktorasını nasıl hazırlayacak? Onunla ilgili ilkeler ne ise, onları ortaya koyar. Terfilerde ne türlü usul uygulanacak? Bunları bu işle uğraşan, akademik kurulların yapması lâzım. Dışarıdan siz müdâhale ederseniz, o zaman bir anlamı olmaz. Yani üniversitede ilerlemenin, ilmî ilerlemenin önündeki bütün engellerin ortadan kaldırılması gerekir. Dışarıdan müdâhalelerin olmaması gerekir ve bunları da denetleyen bir kurul olmalı. Etik kurul olur veya farklı bir kurul olur. Kaliteyi değerlendiren kurullar oluşturursunuz. Bağımsız olarak onlar çalışırlar. Üniversiteler bu faaliyetlerini, 5 yılda bir, 10 yılda bir değerlendirir, eksikliklerini belirtirler. Eksikliklerini görerek faaliyet alanını biraz daha revize eder, çalışmalarını ona göre ayarlar. Eksikleri varsa o eksikleri tamamlayarak yürümeye çalışır. Yani Üniversitelerin dışarıdan müdâhalelere açık olmaması gerekir. Olursa orada ilmî çalışma yapmanız mümkün değil. İlmî çalışma yapabilmek için bunun altyapısını oluşturmanız gerekiyor. Nedir bu alt yapı? Kitaptır, laboratuardır, araştırma merkezleridir. Bunla ilgili ne gerekiyorsa bunları hazırlamanız gerekir. Bunlar olmadan siz diyorsunuz ki araştırma yapın! Neyle yapılacak, doğru dürüst maaş da vermiyorsunuz, kendi imkânları üniversite hocalarının bunu yapması mümkün değil.  Hocalar geçinme sıkıntısı içindedir. Hocaların geçinme sıkıntısını giderecek fonlar oluşturmanız lâzım, bu noktada kısıntıya girmemek gerekir, kısıntıya girerseniz ülke zarar görür. Şimdi ben ilmî bir araştırma yapacağım ama imkânlarım yok. Neyle yapacağım ben bunu? Kısıtlı imkânlarla bir şeyler ortaya koymaya çalışacaksınız. Hocaların geçim sıkıntısı ile ilgili sorunlarını engelleri ortadan kaldırmadıkça bunlardan yeterince ülke yararlanamaz ve bilimde de gerekli ilerlemeyi sağlayamazsınız.

Mesela doktora öğrencilerini milletlerarası konularla ilgili yurt dışına gönderiyorsunuz.

Bostan: Parasını devletin sağlaması lâzım.

Devlet de bunu üniversite kanalı ile sağlayacak.

Bostan: Tabi üniversitenin onu seçmesi lâzım, kim bu işi yapabilir? Bir defa ilmî noktada yani o branşta biraz bilgisi olması lâzım, hiç bilgisi olmayan adamı yurt dışına gönderirseniz sâdece yabancı dili öğrenip gelir başka bir şey olmaz. Sadece yabancı dil bilmek meseleyi çözmüyor.

Yabancı dil öğrenmek mecburî. Aksi takdirde Doçent olamıyor. ‘Türkçe olmasa da olur‘ gibi bir zihniyet var.  Onun için bâzı öğretim üyelerinin Türkçeleri çok zayıf…

Bostan: Bizim tezimiz; Türkçeyi ilim dili haline getirmek. Yapılan yanlışlardan birisi şu: yabancı dille yapılan yayına, Türkçe yayından bir misli daha fazla puan veriliyor. Ne demektir bu? Yani yabancı dilin Türkiye’ye yerleşmesi demektir. Onun zeminini hazırlıyorsunuz. İlim dilinin Türkçe olması lâzım Türkçe yayınlara daha fazla puan vermeniz gerekir. Türkçenin başka türlü gelişmesi mümkün değil.

Bir öğretim üyesinin doçent, profesör olmak için yabancı dil bilmesi lâzım.

Bostan: Dünya üniversitelerin hiç birinde böyle bir şey yok. Herkes kendi dili ile eğitim yapıyor. İlmî araştırmaları o şekilde yayınlıyor ve ona göre dünya literatüründe yerini alıyor. Şimdi siz İngilizce yayın yaptığınızda kim faydalanacak bundan? Bizim iş adamlarımız İngilizceyi bilmiyor ki. Bilse bile Türkçe varken, sen Türkçe olarak ifade edemiyorsun da yabancı dilde nasıl ifade edeceksin? Bir ilmî çalışmayı yabancı dille ifade edebilir ve ne ölçüde ortaya koyabilirsin? Bir de işin felsefe boyutu var, kültürel boyutu var. Şimdi sen kendi dilinle ifade edemediğin şeyi bir yabancı dille ne kadar ifade edebilirsin? Bu ilim yapmayın demektir. İlim dili Türkçe olmak zorundadır.

İlmî bağımsızlıkla idarî disiplinin bir ideal karışımı meseleyi halleder mi?

Bostan: Hem ilmî bağımsızlık olması gerekir hem de idarî özerklik. Her şeye müdahale edilen ortamda, fikir üretilemez. Bizim fikir üretmeye ihtiyacımız var. Fikir nerede üre

Psikolojik Harekat ve Empati

 

Türkiye’ye karşı çok yönlü bir psikolojik harekât sürdürülüyor. Demokratikleşme ve insan hakları örtüsü altında bu harekât karşısında iki yol vardır: Ya teslim olursunuz; ya da her ciddi devletin yapması gerekeni yaparsınız ve ihanet yumağını hukuk devleti içinde defedersiniz. Ülkenin talihsizliği siyasi iktidarın hukuk devleti içinde gereğini yapamaz hale sokulmuş olmasıdır. Etnik ırkçılık ve bölücülük sorunu demokrasi içinde çözülemez noktaya tırmandırılmaktadır.

İhanet ve tuzak dolu bir bölünme sürecinde sığınılan kavramlardan birisi de empatidir. Empati, kendini karşındakinin veya onun yerine koymak, onun gibi düşünmeye ve hissetmeye çalışmak şeklinde anlaşılabilir. Bu yolda basın sorumsuzca kullanılmaktadır. Başbakan danışmanı bir milletvekili TV’lerde masum sivil ve güvenlik görevlisi katili malum şahsı hala en önemli aktör olarak göstermektedir. Eğer aktör binlerce insanın kanına girmiş o adam ise; onunla masaya oturacaklar da ancak figüran olabilir.

Geçen Pazar günü yayınlanan yüksek tirajlı bir gazetede empatiye yer verilmiştir. Türkiye’de sistemli bir ayrımcılık ve insanlara farklı muamele yapılmadığına göre, empati merakı hangi sonucu verecektir? Bir yazar Türk bayrağının önünde poz vererek Kürtlerin bayrakla meselesinin olmadığını göstermeye çalışıyor. Kürtlerin bayrakla bir meselesi yok ama; Kürtçü ırkçıların bayrakla da, Türkiye ile de meseleleri var. Bayrakla bir meselesi olmayanın milli kimlikle de bir meselesi olmaz. Oysa gerçekler farklıdır. Milli kimlik reddedilmekte ve etnik çağrışım yaptığı bile söylenmektedir. Bayrakla bazılarının meselesi yoktu da; Ş. Elçi’nin tabutunun üstünde yer alan bayrak Ankara’da ve Cizre’de neden farklılaşmıştır?

Haber A kanalına çıkan ceset yüzlü bir şahıs Türk işgücü ifadesinin etnik çağrışım yaptığından, Cumhuriyetle Türkçenin ticarette kullanılan diğer dillerin yerini aldığından, işgücünün ona göre maalesef Türkleştirildiğinden, dahası ekonominin Türkleştirildiğinden şikâyetçidir; keşke şikâyet ettiği şeyler gerçek olsaydı. Türk’e karşı ırkçılık örnekleri çok sık görülür hale geldi.

Türk milli kimliği birilerinin Kürt veya Çerkezliğini reddetmek anlamını taşımamaktadır. Milli kimlikle mahalli sıfatlar Türkiye dışında hiçbir ciddi ülkede rakip olmamaktadır. Mahalli sıfat ve kimlikler, milli kimlikle çatışmaz. Ancak etnik ırkçılığın, ilkel etnikliğin, etnik yobazlığın yaşatılmak istendiği yerlerde bunlar çatışıyor gösterilir. Empati yaparken etnik ırkçılığı alkışlamak neden?

Boynuna poşu takmış ve bununla hatıra resmi çektirmiş bir istihbaratçı eskisi de empatiye merak sarmış. Davranış ve beyanlarıyla etnik ırkçılığa destek veriyor.

Sosyalist işveren olarak tanınan, marjinallerin savunucusu işadamı da kendisini işçi yerine koyarak empatiye özeniyor. Bunların yıllardır aklı neredeydi bilemiyoruz.

Ekranların torpillisi bir saldırgan hanım yazar da, her şeyin içinde bulunduğu bir salata toplum arzuluyor. Bir toplumda etnik farklılıklar ve bölgesel dengesizlikler olabilir. Bunlar var diye hiçbir devlet kendi kendini inkâra zorlamaz. Farklılıklar bütünü tamamladığı ve bütünü reddetmediği takdirde bir zenginlik yaratırlar.

Milletin teşkilatlanmış şekli olan her devletin kurucu unsuru, milli kimliği yani milletinin adı olur. Kimse bundan fedakârlık da yapmaz. Hoş görülmeyecek şeyleri de hoş görmez. Almanya’da ve Fransa’da empati yaparak Alman ve Fransız kimliğinden uzaklaşma acaba hiç denendi mi?

Acaba yabancı işgücü göçü alan ülkeler, hiç empati yaparak yabancı kaynaklı nüfusun yerine kendilerini koydular mı? Fransa’da ve İsviçre’de sözde Ermeni soykırımını reddedenleri hapse atanlar, İsviçre’nin Olten şehrinde üç metrelik minareyle uğraşanlar, en iyi Türk ölü Türk’tür diyenler hiç empati yaptılar mı?

 

 

Milli Hedef

 

Türkiye’de 75 milyon civarında insan yaşıyor. Bu insanların yaşamı tam bir belirsizlik içinde sürüyor. Her an başımıza bir şey gelebilir. Ancak halk bir belirsizlik sonucu başına gelebilecek her şeyi peşinen kabullenmiş durumda. Bunu da kaderle izah ediyor.

İstisnaları olabilir ama ülkemizde hayat süren herhangi bir ferde: “niçin yaşıyorsun?” yada “yaşamının hedefi ne?” diye sorsanız; ülke, dünya ve hayatın gerçeklerinden çok uzak cevaplar alırsınız.

Vatandaşın bu durumda olmasında devletimizin günahı vardır. Eğitim sistemimiz yaşamla ilgili hedefleri önümüze koymamıştır. Toplumun akil adamları ve kanaat önderleri de bu açığı kapatamamıştır.

Sokaktaki insana önceliklerini sorduğunuzda, hedefinin öncelikle para kazandırıcı bir meslek, bir konut, bir araba ve bir yazlık vs. olduğunu görürsünüz. Peki devletin ve milletin bekası sağlanamazsa bunlar bir şey ifade edermi?

Günlük hedefi; karnını doyurmaktan başka bir şey olmayan insanlar için; can, mal ve ırz güvenliğinin bir önemi var mıdır?

Acaba mutlu, huzurlu, güvenli bir ortamda yaşayan insanlarımız, bu ortamın nasıl sağlandığını hiç düşünüyormu?

Vatandaşımız bu açıdan bakıldığında, tefekkür edememesi için dört bir yandan kıskaca alınmıştır. Bir yandan yanlış eğitim sebebiyle devlet; vatandaşın aklında ve ruhunda bir boşluk bırakmakta, bundan dolayı vatandaş, yaşamına anlam katmak için değişik dini ve sosyal grupların eline düşmekte, böyle olunca da yaşamı kendi varlığını tehlikeye düşürecek bir mecraya doğru yol almaktadır.

Halbuki Türk Milleti yeryüzünde müthiş bir potansiyele sahip bir millettir. Bu gücün farkında olsa, kendini emin bir şekilde geleceğe taşıyacağı gibi yeryüzündeki tüm mağdur ve mazlum insanlarında rehberi olabilir. Ancak böyle bir misyonu ve görevi ifa etmesi dünyanın hakim güçlerince asla istenmez. Bu nedenle de Türk Milleti’nin kendi gücünden haberdar olmasının önüne geçilmiştir.

Onun için fert ve fertlerin oluşturduğu ve adına “Türk” denilen milletimiz hedefsiz bırakılmıştır.

Başta komşularımız olmak üzere AB ülkelerinin, ABD, İsrail, Rusya, Çin, Japonya gibi devletlerin ve küresel güçlerin kendi bünyelerinde bizide kapsayan bir “milli hedef”leri ve bunu tahakkuk ettirmek üzere stratejileri ile uygulamaya koydukları planları vardır. Bu “milli hedef”, o ülkelerin her bir vatandaşına da sirayet etmiştir. Yani dünyevi ve nefsi taleplerinin milli hedeflerinin tahakkuku ile sağlanacağı anlayışı, saydığımız bu topluluklarda kabul görmüştür. Yunanlıların “Megalo İdea”sı gibi…

Hatta içimizdeki PKK’lı, dinci bölücüler ile etnik mikro ırkçılar bile bir “hedef” sahibidir. Bu sebeble küçük bir azınlığı teşkil etmelerine rağmen, toplumun çoğunluğuymuş gibi ses çıkartmaktadırlar.

Bizler ise “milli hedef” yoksunu olduğumuz gibi karşımızdaki güçlerin “milli hedef”lerinin fert, millet ve coğrafya olarak kapsama alanında olduğumuzunda farkında değilizdir.

Eğer aksi olsaydı bu kadar yoğun sorunla boğuşmaz, insan ve toplum hayatını verimsiz kullanmaz, ülkemizin yer altı ve üstü kaynaklarınıda lehimize kullanmayı başarırdık.

“Milli Hedef” konusunun fert ve toplum için önemini kavrayabilseydik, toplumun bütün katmanlarını, aydınlarını ve kanaat önderlerini böyle bir hedefin oluşması konusunda zorlayabilirdik.

Ancak gittiğimiz noktaya bakınca, “milli hedef”e sahip olmaktan ziyade bireysel olarak dünyevi ve nefsi hedeflerin tatminine yönelmiş durumdayız. Hem de her geçen gün dini örgütlenmelerin, ülkemin neredeyse her sokağında hatta büyük apartmanlarında pıtrak gibi çoğalmasına rağmen!

“Milli Hedef”e sahip olmayan fertlerin oluşturduğu bir milleti ve onun teşkilatlanmış şekli olan devleti, tarih sahnesinde uzun süreli olarak var etmeye kimsenin gücü yetmez. Onun için her bir Türk ve topyekün Türk Milleti önüne “milli hedef”i koymalı ve ferdler şahsi hedeflerinin ve menfaatlerininde gerçekleşmesinin “milli hedef”in tahakkukuna bağlı olduğunu bilmelidir.

Güçsüz devlet, kişilerin menfaatlerini koruyamaz. Evin, arabanın, yazlığın, tarlanın, paranın ve evlatların varlığı, mutluluğu, huzuru ve güveni devletin gücü ile orantılı ve ilgilidir. Güçlü devlet “milli hedef” sahibi insanların ve onların oluşturduğu milletin eseridir. Bu gün yaşadığımız tüm sıkıntıların ana kaynağı ne insanımızda ne de milletimizde “milli hedef”in bulunmayışıdır.

 

 

Her İşe Besmele İle Başlamak

 

Her işe Allah’ın adıyla, yani “Bismillâhirrahmânirrahîm” diye başlamanın, Müslümanlığın âdâbından olduğu bizzat Yüce Allah tarafından, Kur’an-ı Kerim’in ilk olarak indirilen, “Yaratan Rabbinin adıyla oku” (Alâk, 96/1) ayetiyle Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’e ve O’nun şahsında bütün mü’minlere bildirilmiştir. Bundan dolayıdır ki, Müslümanlar olarak, meşrû olan bütün işlerimize besmele ile başlamaktayız.

Besmele, “Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla” anlamına gelen “Bismillâhirrahmânirrahîm” cümlesinin adıdır. Hz. Peygamber (s.a.s.), “Besmele ile başlanmayan her iş bereketsiz ve sonu güdüktür” (Müsned, 2/259; Aclûni, Keşfü’l-Hafa, II,174) buyurarak her hayırlı işe besmele ile başlanmasını tavsiye etmiş, hayatının sonuna kadar hep bu ibareyi kullanmıştır. (Kurtubî, 1, 92)

Kur’an-ı Kerim, Hz. Süleyman (a.s.)’ın Sebe kavminin kraliçesine yazdığı mektubuna, “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla” diye başladığını haber vermektedir. ( Neml, 27/30) Peygamber Efendimiz (s.a.s.) de bu konuda şöyle buyurmaktadır: “Davud oğlu Süleyman (a.s.) ve benden başka hiçbir peygambere indirilmeyen bir ayet bana indirildi. Bu ayet, ‘Bismillâhirrahmanirrahim’dir.” (İbn Kesîr, İsmail b. Ömer, Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azim, İstanbul, 1984, I, 33)

Kur’an-ı Kerim ayetlerinden olan besmele, Süleyman (a.s.)’dan sonra Müslümanlara has kılınan mübarek bir sözdür. Besmele manevî hazinelerin, sayısız hikmet ve faziletlerin anahtarıdır. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bu hakikati şöyle ifade buyurmuşlardır: “Besmele her kitabın anahtarıdır.” (Câmiu’s-Sağir, I, 127;Feyzü’l-Kadîr, III, 191)

Hz. Peygamber (s.a.s.) bir hadis-i şeriflerinde “Mü’minin her işinin hayır olduğunu” bildirmiştir. (Müslim, Zühd, 64) Bu demektir ki, mü’min hayır bulunmayan Allah’ın razı olmayacağı hiçbir sözü söylememeli, hiç bir işe yönelmemelidir. Mü’minin, Allah’ın adını anamayacağı, O’nun ismiyle başlayamayacağı, yani meşru olmayan hiçbir işi olmamalıdır.

Bir işe başlarken Allah’ın adını anmak; kulun Allah’a şükrünü ifade etmesidir. Yani, insanın sahip olduğu imkanları, güç ve kuvveti, her türlü nimeti Allah’ın verdiğini bilmesi, bundan dolayı O’na minnettarlığını ifade etmesi ve hepsinden önemlisi de bu nimetleri O’nun rızası doğrultusunda kullanacağını taahhüt etmesidir.

Her işe Allah’ın adıyla başlayan kimse, kendisini ve bütün kâinatı yaratan, sayısız nimetlerle ihsanda bulunan Yüce Allah’ın kulu olduğunu, O’nun buyruklarına boyun eğmesi gerektiğini sürekli hatırlamış olur. Her daim Allah’ı hatırlayan mü’min, her işte O’nun hoşnutluğunu arama, O’nun rızasına uygun davranma alışkanlığı kazanır. Bir işe Allah’ın adıyla başlayan Müslüman, O’nun yardımını istemiş, o işle alakalı olarak günaha düşmekten, her türlü kötülükten, zorluk ve meşakkatten O’na sığınmış olmaktadır.

Bütün işlerinin başında Allah’ı hatırlayan mü’min, O’nunla irtibat halini, yakınlığını devam ettirmek istediğini ifade etmiş olmaktadır. Allah’ın adını anarak işlerine başlayan kimse, O’na yönelmiş, her türlü hayır ve başarıyı Allah’tan beklediğini ifade etmiş ve neticeyi O’na havale etmiş demektir. Samimiyetle Allah’a yönelenler ise, mutlaka başarıya, huzur ve mutluluğa kavuşurlar. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de, Allah’ın kendisine yönelen kimseleri hidayete (doğru yola) eriştireceği (Ra’d, 13/27) bildirilmiştir.

Kısacası her işe besmeleyle başlamak, Allah’ın adını her vesileyle anmak; bir Müslümanın Allah’a imanının bir tezahürüdür (göstergesidir). Ancak, bu bir alışkanlık gereği olarak sadece dil ile değil de bilinçli ve kalbî bir içtenlikle yapılmalıdır.

Besmele Yüce Allah’a duyulan sevgi ve saygının, O’na itaat ve teslimiyetin bir ifadesidir. Öyleyse Müslümanlar olarak, yeme-içmeye, giyinmeye, okumaya, konuşmaya, çalışmaya kısacası yapacağımız bütün işlere hep Allah’ın adıyla yani, besmele ile başlamalıyız. Yeni başlangıçlarda mesela; yeni bir işe başlarken, yeni bir işyeri açarken daima her şeyin sahibi olan ve nimetleriyle bizlere lütuf ve ihsanlarda bulunan Yüce Rabbimizi hatırlamalı, O’nun adını anmalı, her işimize besmele ile başlamalıyız. Camiye, evimize, işyerimize girip çıkarken, yatarken-kalkarken, tarlada, bağda, iş yerinde çalışmaya başlarken Allah’ın adını anmayı alışkanlık haline getirmeliyiz.