Yrd. Doç. Dr. Hanefi Bostan ile Yeni YÖK Kanunu Tasarısı Hakkında Konuştuk.

28

 

Türkiye Kamu Çalışanları Sendikası ve Türkiye Eğitim, Öğretim ve Bilim Hizmetleri Kolu Kamu Çalışanları Sendikası İstanbul İl Başkanı Yrd. Doç. Dr. Hanefi Bostan ile Yeni YÖK
Kanunu Tasarısı Hakkında Konuştuk.

2547 sayılı Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) Kanunu, yürürlüğe girdiği 1981 yılından bu yana devamlı tartışılıyor, şikâyet ediliyor, uygulamadan kaldırılması isteniliyordu. Şikâyetlerde haklılık payı var mıydı?

Doç. Dr. Hanefi Bostan: İlk zamanlarda ciddî anlamda bir şikâyet söz konusu değildi. Çünkü 12 Eylül öncesinde üniversitelerde büyük bir huzursuzluk büyük bir sıkıntı vardı. YÖK kanunu 12 Eylül öncesinin sıkıntılarını çözmesi açısından önemli bir başlangıç oldu, önemli bir adım oldu. YÖK Kanunu belirli gurupların hegemonyasından üniversiteleri kurtarması önemli ve hayati bir hamle olarak değerlendirilmesi gerekir. 12 Eylül öncesinde bazı uç gruplar guruplar üniversitelere hâkim olmuş ve üniversiteleri istediği gibi evirip çeviriyordu. YÖK’le beraber bu olumsuzluklar önemli ölçüde önlendi. Yeni üniversitelerin açılmasına imkân tanındı ve Öğretmen yetiştiren enstitüler Üniversitelerin bünyesine alınarak fakülte konumuna getirildi. Ancak şuan gelinen noktada YÖK kanunu ihtiyaçları karşılayamıyor ve beklentileri cevaplandıramıyor. Bu acıdan üniversitelerde önemli ve büyük sıkıntılar var. Gün geçtikçe YÖK’ün uygulamaları, hukuksuzlukları, iktidarların güdümüne girmeleri, psikolojik şiddet merkezleri haline gelmeleri üniversitelerdeki akademik ve idarî personele köle muamelesi yapmaları YÖK’ü ve Üniversiteleri ana yörüngelerinden çıkmasına neden olmuştur. Bu durum üniversitelerdeki akademik ve idari personeli ciddi anlamda rahatsız etmeye başladı ve üniversiteler büyük bir patlamaya doğru sürüklendi.

Bütün siyasî partiler ve bütün kesimler YÖK’ün değiştirilmesini istiyor. Ancak bunu muhalefette iken söylüyorlar. İktidara geldikleri zaman söylediklerini unutuyor ve üniversitelerde kendi hegemonyalarını kurmaya başlıyorlar. Tabi bu çelişkinin ortadan kaldırılması gerekiyordu. Muhalefette iken YÖK’e hayır diyeceksiniz ama iktidara geldikten sonra YÖK’ün elindeki bütün imkânları kullanacaksınız, Kendi lehinize çevirmeye çalışacaksınız. Bu çifte standart bir uygulama. Bu doğru değil. Çünkü YÖK tamamen ilmî çalışmaların, ilmî araştırmaların yapıldığı ve öyle de kalması gereken bir kurumdur. İşin içerisine siyaseti koyarsanız üniversitelerde istediğiniz ilmî verimi elde etmeniz mümkün değil. Bunun için bir müdâhaleye ihtiyaç vardı. Tabandan gelen istekleri, en azından önemli bir kısmını ve haklı isteklerinin karşılanması gerekiyor.

Şu anda biliyorsunuz üniversitelerde rektörlük seçimleri yapılıyor. Öğretim üyeleri oy kullanıyor ama öğretim üyelerinin kullandığı oyların bir kıymeti yok. Ne oluyor? Altı kişi seçiyorsunuz YÖK’e gidiyor, YÖK en az oy alan üyeyi birinci sıraya koyabiliyor. Cumhurbaşkanına üç kişi sunuluyor, Cumhurbaşkanı da YÖK’ün gönderdiği listenin en sondakini atayabiliyor. Bunlar doğru şeyler değil. Yani eğer seçim konulmuşsa, bu seçimin gereğine uyulması gerekiyor. Profesörün verdiği oyun, dağdaki çobanın oyu kadar bile kıymeti yok. Böyle bir anlayış ancak baskıcı ve anti demokratik rejimlerde olabilir.

Yeni taslağı hazırlayan YÖK üyeleri üniversitelerde seçim yapıldığında bazı olumsuz şeylerin olabileceğini ileri sürüyor. Ne olabilir? ‘Efendim doğuda ve güneydoğuda PKK rektör seçimine müdahale edebilir…’ şeklinde endişeler ifade ediliyor. Bu endişeler bir bakıma belki ilk bakışta doğru olabilir ama bunu önleyecek bir çalışma yapılması gerekiyor. Nedir bu çalışma? Böyle bir müdahale olduğu sezinlendiğinde o seçimi YÖK’ün iptal etmesi gerekir. Yâni bunun bir kolayı var. Bununla ilgili önlemi rahat alabilirsiniz. Böyle bir müdahalenin PKK tarafından yapıldığı sezinlendiğinde veya ortaya konulduğunda buna rahat bir şekilde müdahale edersiniz ve seçimi iptal edersiniz. Biz de zaten bir yeni YÖK yasa tasarısı hazırladık ve onu da açıkça ifâde ediyoruz. Böyle bir durum söz konusu olduğunda YÖK müdahale eder, seçimi iptal eder ve o zaman rektörü kendisi tayin eder. Teklifimiz aynen şöyledir:

Devlet üniversitelerinde Rektör; Profesör unvanına sahip kişiler arasından, bütün Akademik, idarî personelin ve üniversitenin akademik birimlerinin (Fakülte, Yüksek Okul, Meslek Yüksekokulu, Enstitü, Araştırma ve Uygulama Merkezleri) Öğrenci Temsilci Konseyi (ÖTK) için seçilmiş birer öğrenci temsilcisinin oy kullanacağı seçimle belirlenir. Bu seçimde ilk turda en az üçte iki oy alan aday YÖK Başkanı tarafından Rektör olarak atanır. İlk turda en az üçte iki oy alan aday olmazsa, en çok oy alan ilk iki aday arasında aynı usulde seçim yapılarak en çok oy alan aday YÖK Başkanı tarafından Rektör olarak atanır. Ancak, YÖK Başkanı üniversite yönetiminin oluşum sürecini kamuoyunda oluşan bilgi ve bulgulara yönelik tartışmaları, basın ve medya yoluyla izler. Bu bulguları Türkiye Cumhuriyeti’nin millî birlik ve bütünlüğünü tehdit eden algılar yönüyle de değerlendirir. İlgili üniversite de yapılmış rektörlük seçim sonuçlarına YÖK’ün görüşleri doğrultusunda, YÖK Başkanı müdahil olur, rektörlük seçiminin antidemokratik bir şekilde yapıldığına, demokratik iradenin baskı altına alındığına yönelik objektif bir kanaat oluşursa seçim sonuçlarından bağımsız bir yöntem izlenir, ilgili üniversitenin rektörü TYÖK kararıyla, YÖK Başkanı tarafından atanır. Rektörlük görevi bir defa yapılır ve süresi 5 yıldır. Rektör, Üniversite Yönetim Kurulu ve Senatosu’nun aldığı bütün kararları uygulamakla yükümlüdür“.

Şunu özellikle vurgulamak istiyorum. Yâni öğretim üyelerinin öğretim elemanlarının katılmadığı bir seçimle, mütevelli heyeti oluşturursanız, rektör seçerseniz, üniversitenin dekanlarını seçerseniz orada huzursuzluk devam eder. Önerilen mütevelli heyeti de tamamen siyasîlerden yani üniversitenin dışındaki kişilerden oluşturulması YÖK tarafından önerilmektedir. Yani çoğunluğun üniversitenin dışındaki kişilerden meydana gelmesi isteniyor. Önerilen mütevelli heyetinde kimler var? Hükümetin atayacağı iki üye var, YÖK’ün atayacağı iki üye var, TBMM’nin atayacağı iki üye var, o şehirde en çok vergi veren kişilerden birisi alınıyor ve bir de mezun olan öğrencilerden birisi alınıyor. Üniversite kaç kişi seçecek? Beş kişi seçecek, çoğunluk kimde? Dışarıdakilerde. Yani üniversite, dışarıdan yönetilmek isteniyor. Üniversitenin işin içinde olması gerekiyor. Bizim önerimiz şu: Biz diyoruz ki bizim bütün öğretim üyeleri, öğretim elemanları asistanına kadar hatta memurlar üniversite yönetimini seçerken, oy kullansınlar.  Siz dışarıdaki işverene, çok parası olana oy hakkı veriyorsunuz hatta mütevelli heyetine sokmaya çalışıyorsunuz. Burada çalışan bizim memurlarımız var onların da katılacağı bir seçimle sonuca gidilsin. Hatta şunu öneriyoruz diyoruz ki; yüzde elli yeterli değil, üçte iki çoğunluğu alan kişiyi rektör seçelim. O zaman YÖK’ün ileri sürdüğü veya siyasilerin ileri sürdüğü hususlar, yani kutuplaşmalar, kavgalar ortadan kalkmış olur. Şimdi üçte iki çoğunluğu sağlama demek yüzde altmış sekiz oy oranına sahip bir kişiyi rektör seçmek demektir. Yüzde altmış sekiz oy alan bir rektör adayı kutuplaşmayı ve kavgayı değil üniversitede birliği beraber üniversiteyi yönetmeyi sağlar.

Bir taraftan demokrasiden ve hoşgörüden bahsediliyor diğer taraftan üniversite yönetiminin seçiminde öğretim üyesi, öğretim elemanları ve idarî personel devre dışı bırakılmak isteniyor. Böyle bir şeyi kabul etmek mümkün değil. Onun için mutlaka üniversitedeki öğretim üyeleri hatta memurları da katarak yâni bütün kesimleri katarak yapılacak bir seçim sonucunda kim en fazla oy alıyorsa, üçte iki çoğunluğu alıyorsa onu YÖK’ün veya Cumhurbaşkanının rektör olarak tâyin etmesi gerekiyor. Tek çözüm yolu budur. Başka türlü yapılırsa,  siyasiler üniversiteye müdahale ederlerse, YÖK de, üniversite de siyasileştirilmiş olur.  Üniversitelerin siyasetin dışındı tutulması gerekir. Üniversiteler siyasîleştirilirse, oradan artık verim beklemeniz, oraya üniversite demeniz mümkün değildir. Ancak ona yüksek okul diyebilirsiniz. Yüksek okulda bizim üniversite kavramını üniversiteden beklentileri vermesi yani yüksek okulların bunu sağlaması mümkün değildir.

Hocam bu bütün üniversiteler için geçerli mi? Devlet üniversiteleri ya özel üniversite ayrımı söz konusu mu?

Bostan: Şimdi şu anda devlet üniversiteleri, bir de vakıf üniversiteleri var. Başka üniversite yok. Yeni tasarı özel üniversiteler kurulmasına imkân veriyor. Ayrıca yabancı üniversiteler de kurulabilecek.

Özel üniversite ve yabancı üniversite meselesini ayrıca konuşacağız. Yeni hazırlanan TYÖK tasarısı, sözünü ettiğiniz aksaklıkları gideriyor mu?

Bostan: Hiçbir şekilde gidermiyor. Sorunlar daha da büyüyor. Şu anda bütün üniversitelerden görüş alındı. Sivil toplum kuruluşlarından görüş alındı. Üç dört yıldan beri yapılan sivil toplum kuruluşlarıyla ilgili toplantıların hepsine Türkiye Kamusen’i temsilen ben katıldım. Yapılan toplantılarda aldığımız kararların hiç biri Yeni YÖK yasası taslağına yansımadı. Böyle bir şey olamaz. Siz hem sivil toplum kuruluşlarının görüşlerine önem verdiğinizi ifade ediyorsunuz, hem de onların görüşlerinin hiçbiri taslağa yansımıyor. O zaman siz gerçekleştirmek istediğinizi topluma bir şekilde kabul ettirmek istiyorsunuz. ‘Görüşünüzü aldık ama sizi dinlemiyoruz‘ demeye getiriyorlar. O zaman dinlemeyecekseniz; çağırmanızın, görüş almanızın vakit kaybetmenizin bir anlamı yok.

YÖK’e şu anda e-mektup yoluyla üniversitelerden, sivil toplum kuruluşlarından ve bireysel olarak üniversite mensuplarının gönderdiği görüşler YÖK’ün internet sayfasında (http://yeniyasa.yok.gov.tr/) yayınlanmaya başlandı. Ortak kanaat şu: Seçim! Seçim olmadan öğretim üyelerinin, öğretim elemanlarının hatta memurların katılmadığı bir seçim sonucunda seçilen veya tâyin edilen bir rektörün o üniversitede görev yapması mümkün değil. Bunun dışındaki bütün yollar siyasî müdahalelere tamamen açık olacaktır.

Üniversite öğretim üyeleri tarafından seçilmemiş bir rektörün görev yapması mümkün değildir!’ Diyen görüşün yaptırım gücü var mı?  Cumhurbaşkanının tâyin ettiği kişi, YÖK Başkanı makamına oturacak, vazifeye başlayacak…

Bostan: Oturacak ama çalışması, verim elde etmesi mümkün değil. Çünkü huzursuzluklar had safhaya çıkacak o zaman. Yani şimdi siz oy çokluğundan bahsediyorsunuz, demokrasiden bahsediyorsunuz, her sıkıntıya girdiğinizde efendim çoğunluk ne diyorsa onu yapıyoruz diyeceksiniz. Ondan sonra da kalkıp Üniversitelere kendi rektörünüzü ve dekanınızı seçemeyeceksiniz diyeceksiniz. Böyle bir yaman çelişki olamaz. Yani her sıkıştığınız zaman efendim biz en fazla oyu aldık, halk böyle istiyor, biz böyle yapıyoruz diyorsunuz ama üniversitelere gelince yani Türkiye’nin beyni konumunda olan yerleri silip geçiyorsunuz, görmemezlikten geliyorsunuz, bunu kabul etmek mümkün değildir.

Bu uygulama tarzı YÖK’ün kurulduğu günden bugüne kadar devam etmiyor muydu? Yoksa zaman içinde değişiklikler oldu da son zamanlarda mı bu tarzda uygulamalar yapılıyor? Veya TYÖK ile başlatılacak uygulamadan mı söz ediyorsunuz?

Bostan: Bâzen seçimlerin sonuçlarına uyuldu. Eğer başta bulunan Cumhurbaşkanı veya YÖK Başkanı kendi görüşlerine uygun birisi seçilmiş ise onu hemen tâyin ediyorlar. Fakat kendilerine yakın değilse onu tâyin etmiyorlar. Sanki üniversiteler siyasi bir kurum hâline gelmiş. Kemal Gürüz öncesinde durum iyi idi. Gürüz’le beraber işin içine siyaset karıştı. En çok oyu alsanız da bir anlamı yok, onlar istediklerini atıyorlar, bu iktidar döneminde de durum aynı şekilde devam ediyor. Yani 28 Şubattan itibaren durum değişti. Büyük bir huzursuzluk var, büyük bir sıkıntı var ve üniversitede yapılan seçimlerin bir anlamı kalmadı. Çünkü oy veriyorsunuz, birinci seçiyorsunuz ama bunlar eleniyor, yani YÖK tarafından ve Cumhurbaşkanı tarafından eleniyor. Bu doğru değil. Seçim yapılması ve seçimin sonucuna uyulması gerekir.

Özerk bir üniversiteden bahsediyorsunuz, idarî özerklikten bahsediyorsunuz. İdârî özerklik neyle olur? Üniversite kendi rektörünü seçtiği zaman İDARİ ÖZERKLİK gerçekleşir. Dıştan müdâhalelerle başkalarının seçtiği rektörle, yani üniversite dışındaki kişilerin seçtiği rektörle siz üniversiteye özerklik getiremezsiniz. Hele hele idarî özerkliği hiç getiremezsiniz.

‘İdarî özerklik bugüne kadar yoktu. TYÖK tasarısı kanunlaşırsa, bundan sonra da olmayacak…’ Diyorsunuz.

Bostan: O zaman yeni bir üniversite reformu yapmanın bir anlamı yok. Şu anki taslak, yürürlükteki YÖK Kanunu’nun da gerisine gidiyor. Yıllardan beri bir kavga var: ‘YÖK değiştirilmeli YÖK düzeltilmeli YÖK’ün müdâhaleleri azaltılmalı‘ deniliyor. Tam aksi yapılmak isteniyor. Böyle bir şey olamaz, bunu bizim sendika olarak ve üniversite öğretim üyesi olarak kabul etmemiz mümkün değil.

Üyelerin seçimle belirlenmesinin sağlayacağı faydalar nelerdir?

Bostan: Katılımdan bahsediyoruz. Katılımın olmadığı yerde yani üniversite hocasının görüşünün sorulmadığı, bir yerde onun istemediği, hiç tanımadığı, üniversite ile ilgisi olmayan bir işverenin veya sivil bir vatandaşın üniversiteye rektör olduğunu düşünelim. O’ ne kadar üniversite ile uyum sağlayabilecek? Üniversitenin sorunlarına ne kadar vâkıf olabilecek? Bunları kısa zamanda nasıl çözecek? Üniversitede hiç idarecilik yapmamış biri, bir iş adamı üniversitenin başına rektör olarak getirildiğinde ne yapacak, kimle çalışacak?

Daha önce başka bir üniversitede rektörlük yapmış veya üniversite yönetiminde bilgi sâhibi biri tâyin edildiğinde de problem olabilir mi?

Bostan: Başka üniversitelerden hocalar geliyor. Hatta dışarıdan da rektör adayı olabilir. Gelirse burada kendini anlatır, yapacağı çalışmalarını ortaya koyar ve üniversitedeki öğretim elamanları yani bütün seçime katılacak olan kişiler onu takdir edip seçerse bir beis yok. Verimli olmak isteniyorsa, o üniversitede öğretim üyesi olarak çalışan biri rektör adayı olmalı. Dışarıdan birinin üniversitenin sorunlarına vakıf olması ve kısa zamanda çözüm üretmesi havanda su dövmekten başka bir şey değildir.

Bir Profesör Yalova Üniversitesine rektör olarak doğrudan doğruya tayin oldu diyelim…

Bostan: Yeni açılan üniversiteler için rektör tâyin edilebilir. Hiç öğretim üyesi yok mecburen onu YÖK tâyin edecek. O yetki zaten YÖK’ün elinde var. Ama oturmuş üniversitelerde dışarıdan siz bir başkasını tâyin ederseniz bu doğru değil. Verim de elde etmeniz söz konusu olamaz.

İstanbul Üniversitesi, Marmara Üniversitesi, İstanbul Teknik Üniversitesi, Yıldız Teknik Üniversitesi gibi oturmuş gelişmiş üniversiteleri düşünün, iki yüzden beş yüzden fazla profesörü var, sadece profesör bunlar. Beş yüz kişi içersinde bir profesör bulamamışsınız da dışarıdan profesör tâyin ediyorsunuz. Mevcutların içerisinde bir tek doğru-dürüst profesör yok mu? Yoksa, bu ülkeye yazık. Bu insanların, kendilerini yönetecek insanı seçme hakkına sahip olması gerekir. İdarî özerkliği başka türlü sağlamamız mümkün değil. Dışarıdan müdahaleleri, siyasî baskıları her dönemde gelebilecek baskıları başka türlü ortadan kaldıramazsınız. Şimdi siz hocaların seçeceği kişilerden korkuyorsunuz. Böyle bir korku olamaz ki, o zaman milletin seçtiğinden niye korkmuyorsunuz?

Ondan da korkanlar var… Ayrıca milletvekillerini millet mi seçiyor parti genel başkanları mı seçiyor? Milletvekillerinin, millet tarafından seçilmesinden korkulmuyor mu?

Konumuza dönersek efendim, Kanun koyucu seçimle görevlendirme sistemini neden tercih etmiyor?

Bostan: Şundan dolayı tercih etmiyor. Çünkü üniversitelere müdâhale etmek istiyor. Kadrolaşmak istiyor, kendine göre kendi insanlarını belli bir yere getirmek istiyor ve üniversitenin bu potansiyelinden siyasî anlamda istifâde etmek istiyor.

Özetlersek; ‘Benim dediğim olsun da isterse yanlış olsun.’ Mu denilmek isteniliyor.

Bostan: Maalesef esas hedef bu…

Peki, bu, eğitime ihanet değil mi?

Bostan: En büyük ihanetlerden birisi budur. Üniversitelerin içi boşaltılacak. En önemli olumsuz gelişmelerden biri bu olacaktır. Yani üniversite hocası fikrini söyleyemeyecek, oy kullanamayacak, idarî görev yapamayacak, ilmi araştırmaları yönlendiremeyecek. O zaman dışarıdan gelin üniversiteleri yönetin. Dışarıdan üniversiteleri yönetmeye kalkıyorsunuz, bu doğru değil. Yani bu hiç bir demokraside yok, dünyanın hiç bir ülkesinde böyle bir sistem yok

Üniversiteler iktidardaki siyasî partinin bir yan kuruluşu konumuna getirilmek isteniliyor‘ diyebilir miyiz?

Bostan: Açıkça söyleyelim; asıl yapılmak istenen budur.

Yine konumuza dönersek… Eğitim camiasının özerk üniversite özlemi içersinde olduğu gözleniyor. Sizin ifâdelerinizde de bu anlaşılıyor. ‘Özerk üniversite‘ kavramı neyi ifâde ediyor? Özerk üniversitelerin sağlayacağı faydalar nelerdir, daha mı iyi öğrenciler yetişecek, daha mı iyi ilim yapılacak, ne türlü faydalar sağlayacak?

Bostan: Özerk üniversite ile ilgili şunu ifade ediyoruz: Bir: İdarî özerklik, iki: ilmî özerlik, üç;  mâlî özerklik. Yani bu üç unsurun da bir arada olması gerekir. Biri, ikisi olur diğeri olmazsa, orada verim elde edilemez.

İlmî özerklikten kastımız şudur:  Bir öğretim üyesi Türkiye’nin gündemi ile ilgili iktisadî veya sosyal gündemi ile ilgili bir açıklama yapacak. Ama onları yapamıyor. Üniversiteden izin almak mecburiyetinde. Üniversite rektörünün görüşlerine aykırı bir şey söylüyorsa hemen hakkında soruşturma açılıyor. Böyle bir şey olamaz.  Eğer üniversite hocası Türkiye’nin gündemi ile ilgili doğrudan bir siyasi partiyi hedef almadan siyasî, sosyal, kültürel ve iktisadî gündemi ile ilgili bir şey söylüyorsa, söylemek istiyorsa bunu rahatça söyleyebilmeli. Bunu söyleyemiyorsa, o zaman ilmî özerklikten bahsedilemez.

Veya çalışacağı, ne çalışacaksa,  çalışma konularını kendisi belirlemesi gerekir. Şimdi siz yukardan efendim şu şu konuları çalışabilirsiniz, bunun dışındakileri çalışamazsanız derseniz, o da bir müdâhaledir. Üniversiteler buna kendileri karar vermelidir. Ancak şunu yapabilirsiniz. Dersiniz ki bizim beş yıllık veya on yıllık programımız şudur, şöyle bir eksiğimiz var. Üniversitelerden bu noktada destek istersiniz. Üniversiteler de kendi programlarını ona göre o konuda, âcil olan o konu üzerinde ilmî araştırmalar yapar.  Bu tabii ve olumlu bir istektir.

YÖK’ ten de icâbında görüş istenebilir mi?

Bostan: Elbette görüş istenebilir. Hata YÖK bu konuda koordinasyonu sağlar. Bu tabii bir şeydir.

YÖK burada koordinasyon görevi sergilemiş olur mu?

Bostan: YÖK’ün en önemli görevi koordinasyonu sağlamak olmalıdır. Yoksa tâyin edici, belirleyici konumda olmaması gerekir. YÖK’ü Hükümet ile üniversiteler arasında koordinasyonu sağlayan kurul olarak değerlendirmek lâzım. Farklı görevleri YÖK’e yüklerseniz, her şeyi tâyin eden, her şeyi plânlayan kurul olarak, bir yönetim olarak ele alırsanız, o zaman üniversitelerin bir anlamı kalmıyor, üniversitelerin bütün yaptırımları sıfıra indirilmiş oluyor, bu doğru değil.

Üniversite hocasına güvenmek lâzım. Hadi diyeceksiniz hiç aykırı olan yok mu? Var, ama bilerek hiç bir insan suç işlemez. Hain değilse işlememesi gerekir. Hain olanları zaten devletin gerekli kurumları tâkip ediyor, takip etmesi gerekir ve ona göre üniversitelerin disiplin kurulları var, o disiplin kurullarında yanlışlık yapan, ihanet içersinde bulunanlar hakkında gerekli kovuşturma yapılır, suçluysa cezası verilir, yani başka bir müdâhaleye gerek olmaması gerekir. Olursa, siz kısıtlama getirirseniz, insanlar düşüncelerini ifade etmekten kaçınıyorsa, orada bir huzursuzluk bir sıkıntı var demektir. Şimdi ben bir üniversite hocası olarak görüşlerimi açıkça ifâde edemiyorsam, korkarak ifade ediyorsam veya hükümet ne diyecek, YÖK başkanı veya rektör ne diyecek diye endişe ederek açıklama yapıyorsam söyleyeceğim birçok şeyi söyleyemem. Bunlar doğru değil. Özellikle millî konularda üniversitelerin sesini yükseltmesi gerekir. Şu anda bu kısıtlanmaya başlandı. Ne ile? Hükümetin müdâhalesi ile kısıtlanmaya başlandı, müdahale ediliyor. Şimdi böyle bir demokrasi olamaz. Böyle bir demokrasiyi bizim kabul etmemiz mümkün değil. Niye mümkün değil? Çünkü hükümet her istediğini söylüyor ama ben görüşümü açıklayamıyorum. Yani üniversite görüşünü açıklayamıyor böyle bir şey olabilir mi?

Üniversite, hangi konudaki görüşünü açıklayamıyor? İlmî konularda mı yoksa idarî, siyasî konularda mı?

Bostan: Hiçbir konuda rahatça fikirlerini açıklayamıyor. Her an YÖK’ün ve Üniversite rektörlerinin nefesi enselerindedir.

Anayasa yapılırken veya eğitim sistemindeki 4 + 4 + 4 uygulaması hakkında konuşmak, eğitim ile ilgili bir görüş beyânıdır. Fakat siyasetin de içersine girmiş oluyor ister istemez.

Bostan: O konuda üniversitelerin görüş bildirebilmesi gerekir. Şimdi siz üniversitenin görüşünü almazsanız eğitim meselesinde kimin görüşüyle doğruları ortaya koyacaksınız veya doğruları bulacaksınız?

Siyaset de bir ilimdir, siyasetçiler bu ilmin uygulayıcılarıdır. Fikir üniversiteden geçer.

Bostan: Siyasetten kastımız şu: Siyasî partilerin programları doğru olabilir yanlış olabilir onlar bizleri çağırırlar tartışırız, onların huzurunda tartışırız. Yoksa onların aleyhinde bir siyasî partinin aleyhine demeç vermemiz doğru değil. Fakat eksiklikleri hataları söyleriz, HATTA İKTİDARIN YANLIŞ VE ÜLKEYİ SIKINTIYA KOYACAK POLİTİKALARINI ELEŞTİREBİLMEMİZ LAZIM. Türkiye’nin millî meseleleri konusunda Üniversite hocalarının rahatça konuşması gerekir. Üniversitenin konuşması gerekir, hatta onla ilgili stratejik birimleri oluşturması gerekir. Türkiye’nin ileriye dönük politikaları ne olması gerekir, bunlarla ilgili araştırmalar yapılabilmeli. Araştırmalar yaparak siyasetçilerin hizmetine, istifadesine sunulması gerekir.

Siyasetçilerin bu müdahalelerinin temelinde şöyle bir düşünce yatıyor olabilir mi? ‘Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir. Millet hâkimiyet hakkını TBMM aracılığı ile yürütür. TBMM bir işi nasıl yapmak istiyorsa öyle yapar. Üniversitenin görüşü alınmaya kalkışıldığı takdirde hâkimiyet üniversiteye devredilmiş olur.’ Denilebilir mi?

Bostan: Hayır, öyle bir düşünce zaten doğru bir düşünce değil. Üniversiteler de milletin bir parçasıdır. Yani milletin bir parçası olan ve ülkenin beyinleri konumunda bulunan üniversite hocalarının görüşünü almayacaksınız. Peki, kimin görüşünü alacaksınız?  Hiç ilgisi ve bilgisi olmayan insanların görüşleri ile üniversiteyi ve ülkeyi idare edemezsiniz.

Milletvekilleri herkes adına düşünür. Üniversite adına da düşünür. Denilemez mi?

Bostan: Hayır, milletvekilleri üniversite adına düşünemez. Şu olabilir: Üniversiteden görüş ister. Üniversitenin problemlerini, sıkıntılarını bir milletvekili eğer üniversitelerde çalışmamışsa bilmesi mümkün değil.

İster, sonra kendi bildiğini yapar.

Bostan: Hayır, öyle bir şey olamaz, görüşleri alır, uygun olanı uygular, o ayrı bir şey.

Yeni YÖK’ün teşkil tarzı ile eğitimin üniversite bazında da özel sektöre devredilmesi gibi bir gidiş söz konusu mu?

Bostan: Evet, önemli sıkıntılardan birisi budur. Hem özel üniversitelerin ve hem de yabancı üniversitenin kurulmasını istiyorlar.

Yabancı üniversite konusuna da geleceğiz…

Bostan: Özel üniversite kurulması eşitlik ilkesine aykırıdır. Yani fırsat eşitliği ilkesine aykırıdır.

Eşitlik ilkesi sağlanamaz mı?

Bostan: Sağlayamazsınız çünkü paralıdır onlar.

Yapılmakta olan işin bazı kısımlarının faydalı olacağı mülahazasının olabileceği ihtimalini araştırmaya çalışıyorum.

Bostan: Onları vakıf üniversitesi vasıtası ile yapabilirsiniz.

Zaten bol miktarda vakıf üniversitesi var. Onlar teşvik ediliyor…

Bostan: Problem özel üniversitelerde. Özel üniversiteler dünyanın her tarafından büyük sıkıntı haline gelmiştir. Ne yapıyorlar? Para ile kumar oynuyorlar. Eğitim orada çok düşük seviyede o zaman siz eğitim seviyesini çok aşağı indirirsiniz bu doğru değil. Önemli olan eğitim seviyesini ve kaliteyi yükseltmektir.

Onun tek yolu devlet üniversitesi midir?

Bostan: Bizim ülkemiz ve vatandaşlarımız iktisaden çok iyi bir konumda olmadığı için, kendi çocuğunu okutabilecek maddî imkânlara sahip değildir. Bu imkâna sahip olanlar küçük bir azınlıktır. Onun için devletin fırsat eşitliğini sağlaması gerekir, belli bir imkân sağlaması gerekir.

Orada şöyle bir durum da söz konusu zannediyorum. Devlet, devlet üniversitelerine ayırdığı tahsisatın bir bölümünü özel üniversitelerde okuma imkânı olamayan öğrencilere verecek. Böylece fırsat eşitliği sağlayacak.

Bostan: Vakıf üniversitelerimiz var, vakıf üniversiteleri vasıtasıyla bunu gerçekleştirebilirsiniz. Niye farklı bir statüyü ortaya koymak istiyorsunuz? Vakıf üniversiteleri yarı özerktir. Devletin hazırlamış olduğu eğitim programını uygulamak mecburiyetindedir. Vakıf üniversitesine devletin müdâhale etme imkânı var. Özel üniversiteye Devletin müdahale etme şansı yok. Özel üniversiteler istediği programları açar, istediği kişilerle irtibata geçer.

Özel üniversitelerde bir de şu tehlike var: Birçok öğrenciyi aldıktan sonra ‘iflas ettim‘ derse ne yapacağız. O öğrencileri kim okutacak, sorumluluk kime ait olacak?

Özel üniversiteye devlet müdâhale edemiyor.’ Dediniz. Özel üniversitede devletin kontrolü yok mu?

Bostan: Sıkıntımız orada. Vakıf üniversiteleri öyle değil. Vakıf üniversitelerinde böyle bir problem çıktığında onların koruyucu üniversiteleri var.

Şu anda Türkiye’de özel Üniversite yok. ‘Özel‘ diye bilinen bütün üniversiteler vakıf üniversitesidir. TYÖK tasarısı kanunlaşırsa, devletin kontrolü dışında özel üniversite kurulabileceği gibi, tamamen yabancılara ait ve devletin hiçbir şekilde müdâhale edemeyeceği üniversiteler açılabilecek.

Paralı üniversitelerde fakir öğrencilerin ücretlerinin devlet tarafından ödenmesi meselesine gelince: Devletin, paralı üniversitede okuyacak olan fakir öğrenciler için verecek parası varsa, neden devlet üniversitelerine vermiyor?  Devlet üniversiteleri maddî mânâda en büyük sıkıntıları yaşayan kurumlardır. Devlet üniversiteleri kendi binalarını yapamıyor, onaramıyor. Kendi temizliğini yerine getirmekte büyük sıkıntı yaşıyor. Öğretim üyelerinin maaşları mezun ettikleri öğrencilerden daha az konuma gelmiş. Şimdi bunların hiç birini çözmüyorsunuz, bir de kurulmasına izin vereceğiniz özel üniversitelere para vereceksiniz. Nerden vereceksiniz? Hani para yoktu?

Devlet üniversitelerini azaltmak suretiyle tasarruf ettiği paradan verecek…

Bostan: Zaten zor yürüyoruz biz. Neyin tasarrufunu yapacaksınız? Şu anda yüzün üzerinde devlet üniversitesi var. Bunların yüzde yetmişinde doğru dürüst öğretim üyesi yok, öğretim üyesi yetiştirmemişsiniz.

Konumuz TYÖK olduğuna göre… Akademik bağımsızlık kavramını tarif eder misiniz?

Bostan: İnsanlar hangi konuyu çalışacaklarına kendileri karar vermesi gerekir. Yahut ilmî kurulların karar vermesi gerekir. Dışarıdan müdâhaleler veya bir kişinin ilerlemesine yönelik hükümetin veya hiç ilgisi olmayan kişilerin ortaya koyacağı kıstaslar o bilimin ilerlemesine mânidir. O’nu kim yapabilir? Üniversitedeki akademik kurullar buna karar verir. Kim nasıl asistan alınacak, kim doktorasını nasıl hazırlayacak? Onunla ilgili ilkeler ne ise, onları ortaya koyar. Terfilerde ne türlü usul uygulanacak? Bunları bu işle uğraşan, akademik kurulların yapması lâzım. Dışarıdan siz müdâhale ederseniz, o zaman bir anlamı olmaz. Yani üniversitede ilerlemenin, ilmî ilerlemenin önündeki bütün engellerin ortadan kaldırılması gerekir. Dışarıdan müdâhalelerin olmaması gerekir ve bunları da denetleyen bir kurul olmalı. Etik kurul olur veya farklı bir kurul olur. Kaliteyi değerlendiren kurullar oluşturursunuz. Bağımsız olarak onlar çalışırlar. Üniversiteler bu faaliyetlerini, 5 yılda bir, 10 yılda bir değerlendirir, eksikliklerini belirtirler. Eksikliklerini görerek faaliyet alanını biraz daha revize eder, çalışmalarını ona göre ayarlar. Eksikleri varsa o eksikleri tamamlayarak yürümeye çalışır. Yani Üniversitelerin dışarıdan müdâhalelere açık olmaması gerekir. Olursa orada ilmî çalışma yapmanız mümkün değil. İlmî çalışma yapabilmek için bunun altyapısını oluşturmanız gerekiyor. Nedir bu alt yapı? Kitaptır, laboratuardır, araştırma merkezleridir. Bunla ilgili ne gerekiyorsa bunları hazırlamanız gerekir. Bunlar olmadan siz diyorsunuz ki araştırma yapın! Neyle yapılacak, doğru dürüst maaş da vermiyorsunuz, kendi imkânları üniversite hocalarının bunu yapması mümkün değil.  Hocalar geçinme sıkıntısı içindedir. Hocaların geçinme sıkıntısını giderecek fonlar oluşturmanız lâzım, bu noktada kısıntıya girmemek gerekir, kısıntıya girerseniz ülke zarar görür. Şimdi ben ilmî bir araştırma yapacağım ama imkânlarım yok. Neyle yapacağım ben bunu? Kısıtlı imkânlarla bir şeyler ortaya koymaya çalışacaksınız. Hocaların geçim sıkıntısı ile ilgili sorunlarını engelleri ortadan kaldırmadıkça bunlardan yeterince ülke yararlanamaz ve bilimde de gerekli ilerlemeyi sağlayamazsınız.

Mesela doktora öğrencilerini milletlerarası konularla ilgili yurt dışına gönderiyorsunuz.

Bostan: Parasını devletin sağlaması lâzım.

Devlet de bunu üniversite kanalı ile sağlayacak.

Bostan: Tabi üniversitenin onu seçmesi lâzım, kim bu işi yapabilir? Bir defa ilmî noktada yani o branşta biraz bilgisi olması lâzım, hiç bilgisi olmayan adamı yurt dışına gönderirseniz sâdece yabancı dili öğrenip gelir başka bir şey olmaz. Sadece yabancı dil bilmek meseleyi çözmüyor.

Yabancı dil öğrenmek mecburî. Aksi takdirde Doçent olamıyor. ‘Türkçe olmasa da olur‘ gibi bir zihniyet var.  Onun için bâzı öğretim üyelerinin Türkçeleri çok zayıf…

Bostan: Bizim tezimiz; Türkçeyi ilim dili haline getirmek. Yapılan yanlışlardan birisi şu: yabancı dille yapılan yayına, Türkçe yayından bir misli daha fazla puan veriliyor. Ne demektir bu? Yani yabancı dilin Türkiye’ye yerleşmesi demektir. Onun zeminini hazırlıyorsunuz. İlim dilinin Türkçe olması lâzım Türkçe yayınlara daha fazla puan vermeniz gerekir. Türkçenin başka türlü gelişmesi mümkün değil.

Bir öğretim üyesinin doçent, profesör olmak için yabancı dil bilmesi lâzım.

Bostan: Dünya üniversitelerin hiç birinde böyle bir şey yok. Herkes kendi dili ile eğitim yapıyor. İlmî araştırmaları o şekilde yayınlıyor ve ona göre dünya literatüründe yerini alıyor. Şimdi siz İngilizce yayın yaptığınızda kim faydalanacak bundan? Bizim iş adamlarımız İngilizceyi bilmiyor ki. Bilse bile Türkçe varken, sen Türkçe olarak ifade edemiyorsun da yabancı dilde nasıl ifade edeceksin? Bir ilmî çalışmayı yabancı dille ifade edebilir ve ne ölçüde ortaya koyabilirsin? Bir de işin felsefe boyutu var, kültürel boyutu var. Şimdi sen kendi dilinle ifade edemediğin şeyi bir yabancı dille ne kadar ifade edebilirsin? Bu ilim yapmayın demektir. İlim dili Türkçe olmak zorundadır.

İlmî bağımsızlıkla idarî disiplinin bir ideal karışımı meseleyi halleder mi?

Bostan: Hem ilmî bağımsızlık olması gerekir hem de idarî özerklik. Her şeye müdahale edilen ortamda, fikir üretilemez. Bizim fikir üretmeye ihtiyacımız var. Fikir nerede üre