21.3 C
Kocaeli
Cumartesi, Ağustos 8, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1031

Teröre Ödül mü Veriliyor?

Küreselleşmeyi kendi çıkarları için kullanan güçlü ülkelerin hedef alınan milli devletler üzerinde uyguladıkları politikalar dikkatleri çekememektedir.

Hedef alınan ve engel görünen milli devletlerin her yönden kontrol altında tutulabilmeleri için değişik bölgesel birliklere sokulmaya zorlanmaktadırlar.  Böylece bu ülkeler ve kamuoyları etkisiz, milli hassasiyetlerini kaybetmiş, gelecekle ilgili ümitlerini yitirmiş, teslimiyet yolunda mesafe almış, çaresiz ve tepkisiz birer yığın haline sokulmaktadırlar. Türkiye’nin hayali AB üyeliği koz olarak kullanılarak çeşitli tavizlerin alınması, yasa ve anayasasının yeniden düzenlenmesi, dışarıya imtiyaz sağlayan yasaların çıkarılması yakın geçmişte buna örnektir.

Daha ileri demokrasi, sözde barış, akan kanın durması ve demokratikleşme için silah bırakmamış terör örgütü ile müzakereye zorlanmamız ve yönetenlerin gafletinden beslenen dıştan kumandalı politikalar sırasıyla uygulanmaktadır.

Önü açılan ve engel görülen ülkelere doğrudan ya da dolaylı sıcak müdahaleler ikinci örnektir. Arap Baharı ve Turuncu Devrim adı altında işbirlikçileri de kullanılarak sözde demokrasi getirmek uğruna yapılan müdahaleler bu alana girmektedir.

Milli devleti zayıflatıcı ve zamanla devre dışı bırakıcı üçüncü bir yolda egemenliğin devrettirilmesidir. İçeride grup ve unsurlara devri gibi gözüken, aslında dış küresel güce egemenlik devridir. Merkezi yönetimin yetki ve sorumluluklarının mahalli yönetimlere devredilmesi, merkezi devleti etkisizleştirmekte, hatta devreden çıkarmaktadır. İtibar kaybına da uğrayan merkezi milli devlete rakip bölgesel özerk yönetimler, şehir devletçikleri ortaya çıkarılmaktadır. Devlete alternatif egemenlik alanları eğitimde, yargıda, valilerin seçim yoluyla gelmesinde, anayasada mahalli dil ve kimlik öne çıkarılarak sağlanmaktadır.

Diğer şıkları destekleyen dördüncü bir yolda iktisadi hayatta yerli sanayiciyi ve müteşebbisi sektörden kaçırıcı veya kuruluşu yabancılarla paylaşmaya zorlayıcı şartların yaratılmasıdır. Sanayici artık ithalatçı veya temsilci konumuna düşer. Bu süreci özelleştirmeler, banka ve finans sektöründeki yabancı egemenliğinidesteklemektedir. Sistemi aksatmayacak ölçüde reel sektöre de göz yumulmaktadır. Tarım ve hayvancılık perişan bir duruma düşürülür. Sıcak para girişleri ile ekonomi kontrol altına alınır; dışarıya transferler arttırılır; ülke her an krize hazır halde tutulur.

Şimdi terörde yeni bir perde oynanıyor. Son bir buçuk yılda büyük kayıplar veren, mağarave sığınakları yok edilen, Şemdinli’de olduğu gibi halkla bütünleşme imkânları ortadan kaldırılan terör örgütü ve perişan edilen KCK örgütlenmesi gibi örnekler ortada dururken; İmralı ve diğer çevrelerle garip bir barış ve silah bıraktırma çelişkisi nereden doğuyor? Şehit aileleri bu durumdaki terör örgütüne barışma teklif eden siyasetçi için mi çocuğunu şehit verdi? Şehit anaları devamlı ağlıyor. Teröristlerle kucaklaşanların dokunulmazlıkları ne oldu? “Şehitlerin kanı yerde kalmayacak” nutuklarının yerini müzakere masaları aldı. Artık kan akmasın diyenler, kimleri koruma altına alıyor? Çirkin bir dolap döndürülüyor. Örgütten rica edilen! silahları susturmak mı; yoksa bıraktırmak mı? İktidar kanadından çelişkili beyanlar geliyor. AcabaDevlete de silah bırak mı denecektir? O takdirde ortada devlet kalır mı?

NOT : Bengütürk TV ne zaman kalite, program doluluğu ve yayın çeşidi açısından izlenebilir hale getirilecektir? Bu soru cevap bekliyor.

Türk(lerin)iye’nin Nüfus Sorunu

28 Şubat süreci ile ilgili olarak emekli Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı’nın gözaltına alınıp mahkemece serbest bırakılması ve hain bölücübaşı ile girişilen müzakereler her ne kadar gündemin önemli olayları olarak gözükse de,günümüzün en mühim meselesi Başbakan R.T. Erdoğan’ında sık sık vurgu yaptığı nüfus meselemizdir.

Demek ki; tehlike çanları Türk Milleti için bu konuda kuvvetli bir şekilde çalmaktadır. Onun içindir ki; Recep Tayyip Erdoğan, taşıdığı makamın sorumluluğu çerçevesinde Türk Milletine uyarılar yapmaktadır.

Benim uzaktan ve yakından Başbakan ile bir yakınlığım ve siyasi birlikteliğim yoktur. Aksine halen Milliyetçi Hareket Partisi’nin en üst düzey yönetim organı olan Merkez Yönetim Kurulu(MYK)nun bir üyesiyim.

Bu güne kadar neredeyse R.T. Erdoğan hükümetlerinin hiç bir icraatını doğru bulmadım ve edep ölçüleri içinde tenkit ettim. Ancak R.T. Erdoğan’ın bu güne kadar en doğru sözlerinin bu üç çocuk yapma ile ilgili olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

Bana göre Türkiye’nin nüfus sorunu yoktur. Buna karşılık kendini Türk Milleti’ne mensup görenlerin nüfus sorunu vardır.

Türkiye’nin demografik yapısı değişmektedir. Türk Milleti “nüfus planlaması ve aile sağlığı” tuzağına düşürülmüş, üremesi durmuş ve nüfusu gerilemeye başlamıştır. Çünkü Türk Milleti hedefsizdir. Başkalarının ise hedefi vardır. Türk Milleti tek çocuklu veya bilemedin iki çocuklu bir aile yapısına bürünürken, Türkiye’nin üzerine konma arzusunda olanlar çok eşli ve çok çocuklu bir metodu uygulamaya sokmuşlardır. Onun için hain bölücübaşı ile müzakere edip uzlaşmak, memleketimizi korumaya tek başına yeterli bir tedbir olmayacaktır.

Geçtiğimiz günlerde Türk Milleti’nin “Milli Hedef”lerinin olmadığına dair bir yazı kaleme aldım. Bir Allah’ın kulu da çıkıp “sen ne diyorsun kardeşim bizim bir Kızıl Elma’mız var” demedi. Bunu demelerini bekliyor ve istiyordum. Ama ne yazık ki tahminim gibi çıktı. “Kızıl Elma”dan sokaktaki vatandaşın haberi bile kalmamış. Ya da en azından bizi okuyanların!..

Hal böyle olunca nüfusun azalmasının ve demografik yapının değişmesinin de önemi anlaşılamaz ve kavranamaz.

Rahmetli Alparslan Türkeş 1980 öncesinde “100 Milyonluk Türkiye” derken “Bu topraklar 100 milyon kişiyi besler” diye iddia ederken, halk yığınları bunları dikkate almıyordu. Bu gün Türkeş’in nüfus konusunda söyledikleri ile R.T. Erdoğan’ın söyledikleri arasında mantık olarak bir fark yoktur. Ayrılık; söylemin felsefesinde yatmaktadır. Erdoğan bu söylemi olsa olsa kendi muhiplerinin ilelebet iktidarı için söylemekte, Alparslan Türkeş ise Türk Milleti’nin varlığı için bunları ifade etmektedir.

Gazeteci Fatih Altaylı’da geçen gün köşe yazısında nüfusun önemine vurgu yaparak, Cumhuriyet’in temel başarılarından birinin “On yılda 15 milyon genç yarattık” dizelerinde dile getirilen başarı olduğunu söylemektedir.

Çünkü İstiklal mücadelesi verdiğimiz Yedi Düvel; 10 – 11 milyonluk ve çoğunluğu hasta, yaşlı ve kadınlardan oluşan Türk Devletinin uzun süreli yaşayamayacağını düşünüyordu.

Ama bu gün 75 milyonluk bir Türkiye ve bu nüfusun neredeyse tamamını oluşturan Türk Milleti; nüfusundan da aldığı güçle bu coğrafyada yaşama azim ve kararlığını sürdürmektedir. Eğer 10 – 15 milyon olarak kalsaydık esamemiz çoktan silinip gitmişti.

Nüfus artışının durağanlaşması veya gerilemesi için yapılan bütün işler; Türk Milletine kurulmuş tuzaklar demektir. Unutmayın ki; en az üç çocukla sadece nüfusumuz korunabilir. Onun için “yapabildiğiniz kadar çocuk yapın” sözü de büyük doğrular içermektedir.

Başbakan R.T. Erdoğan’ın çocuk sayısındaki uyarıları yerindedir ve Türk Milleti bunun dikkate almalıdır. Kendisini Türk Milletine sevdalı gören kardeşlerimde bulundukları her ortamda bunu dile getirerek gündem yaratmalıdır.Türk anneleri de yetiştirdikleri yavruları bu konuda eğitmeli, cesaretlendirmeli ve desteklemelidir.

Büyük Türk Milleti, güçlü nüfusu ile her türlü bölücülüğü ve melaneti, Allah’ın izni ile def edecektir. Yeter ki yanlışımızdan bir an önce dönelim…

En Güzel İsimler Allah’ındır (Esmâ-i Hüsnâ)

 

Yüce Allah’ın, insanlar tarafından tanınması ancak O’nun eserleri ve eserlerinin delalet ettiği sıfatları ve isimleriyle mümkündür. Allahu Teâlâ’yı hakkıyla bilmemizi ve tanımamızı sağlayan isimlerine “Esmâ-i Hüsnâ” denilmektedir. İsmin çoğulu olan esmâ kelimesi ile “en güzel” anlamındaki hüsnâ kelimesinin oluşturduğu bir sıfat tamlaması olan esmâ-i hüsnâ; Yüce Allah’ın isimlerini içine alan bir kavramdır.

Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde Allahu Teâlâ’nın pek çok güzel ismi olduğu bildirilmiştir. Bizler, Yüce Yaratıcımızın bu güzel isimlerini öğrenerek O’nu tanıyabilir, O’nu sever ve buna göre kulluk görevlerimizi yerine getirebiliriz. Kur’an-ı Kerim’de en güzel isimlerin Allah’a mahsus olduğu belirtilerek şöyle buyrulmuştur: “Allah, kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayandır. En güzel isimler O’nundur.” (Tâhâ 20/8); “O, yaratan, yoktan var eden, şekil veren Allah’tır. En güzel isimler O’nundur.” (Haşr 59/24); “De ki: “(Rabbinizi) ister Allah diye çağırın, ister Rahman diye çağırın. Hangisiyle çağırırsanız çağırın, nihayet en güzel isimler O’nundur.”(İsrâ, 17/110)

Hz. Peygamber (s.a.s.) bir hadis-i şeriflerinde, “Allah’ın doksan dokuz ismi vardır. Bunları ezberleyip benimseyen cennete girer” (Buharî, Da’avât, 68; Müslim, Zikr, 2; Tirmizî, Da’avât, 82) buyurarak, Allahu Teâlâ’nın 99 isminin bulunduğunu, güzel isimleriyle Allah’ı tanıyıp O’na kulluk eden kimselerin cennete gireceğini haber vermiştir. Bu isimler şunlardır:

“Allah, Rahmân, Rahîm, Melik, Kuddûs, Selâm, Mü’min, Müheymin, Azîz, Cebbâr, Mütekebbir, Hâlik, Bârî, Musavvir, Gaffâr, Kahhâr, Vehhâb, Rezzâk, Fettâh, Alîm, Kabız, Bâsıt, Hâfıd, Râfi’, Muiz, Müzil, Semî’, Basîr, Hakem, Adl, Latîf, Habîr, Halîm, Azîm, Gafûr, Şekûr, Alî, Kebîr, Hafîz, Muhît, Rezzâk, Hasîb, Celîl, Kerîm, Rakib, Mücîb, Vâsi’, Hakîm, Vedûd, Mecîd, Bâis, Şehîd, Hak, Vekîl, Kavî, Metîn, Velî, Hamîd, Muhsî, Mübdî, Muîd, Muhyî, Mümît, Hay, Kayyûm, Vâcid, Mâcid, Vâhid, Samed, Kadir, Muktedir, Mukaddim, Muahhir, Evvel, Âhir, Zâhir, Bâtın, Vâlî, Müteâlî, Ber, Tevvâb, Müntakim, Afüv, Raûf, Mâlikü’l-mülk, Zü’l-celâli ve’l-ikrâm, Muksit, Câmi’, Ganî, Muğnî, Mâni’, Zâr, Nâfi’, Nûr, Hâdî, Bedî’, Bâki, Vâris, Reşîd, Sabûr.”

Yüce Yaratıcımızın özel ismi ise, O’nun bütün kemal, cemal ve celal sıfatlarının ifade ettiği manaların tamamını kapsayan “Allah’tır. Allah; kâinatı, canlı cansız tüm varlıkları yaratan, yaşatıp yöneten, bildiğimiz ve bilmediğimiz, görebildiğimiz ve de göremediğimiz bütün âlemlerin ve din gününün sahibi olan, tüm övgülere ve kulluk edilmeye tek layık olan yüceler yücesi Rabbimizin, bütün isimlerinin özelliklerini kendinde toplayan en kapsamlı ve özel adıdır.

“Allah” isminin hiçbir dilde tam karşılığı yoktur, tanrı, mabud yerine kullanılan diğer isimler Allah isminin karşılığı olamaz. Diğer isimler (ilahlar, tanrılar gibi) çoğul yapılabildiği halde, Allah isminin çoğulu yapılamaz. Sadece Cenâb-ı Hakk’ın zatına mahsus olup, başka hiç bir varlığa Allah ismi verilemez. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de, “Hiç, O’nun adını taşıyan bir başkasını biliyor musun?” (Meryem, 19/65) buyrularak O’ndan başkasına “Allah” denilemeyeceği ifade edilmiştir.

İslam âlimlerinin bir kısmı, Allah’ın isimleri arasında herhangi bir ayrım yapmamışlar, hepsinin eşit derecede büyük ve üstün olduğunu söylemişlerdir. Bazıları ise hadisleri göz önünde bulundurarak, bazı isimlerin diğerlerinden daha büyük ve faziletli olduğunu belirtmişlerdir. Hz. Peygamber (s.a.s.) bazı hadislerinde “en büyük isim” anlamına gelen “İsm-i A’zam”dan bahsetmiş, bu isimle dua edildiği zaman, duanın mutlaka kabul edileceğini bildirmiştir. (Ebû Dâvûd, Vitr, 23; Tirmizî, Da’avât, 64, 65, 100) Ancak ism-i a’zamın hangisi olduğu kesin olarak belirtilmemiştir. Bir kısım hadislerde Allah ismi, bir kısmında ise Rahman, Rahîm, Hayyü’l-Kayyûm, Zü’l-Celâli ve’l-İkrâm isimleri Allah’ın en büyük ismi olarak zikredilmiştir. Bazı âlimler, 99 ismin manasını bünyesinde taşıyan Allah (cc) ismini özelliklerinden dolayı ism-i a’zâm olarak kabul etmişlerdir.

Kur’an-ı Kerim’de; “En güzel isimler Allah’ındır. O’na o güzel isimleriyle dua edin…” (A’râf, 7/180)  buyurularak, Allah’a yakarışın, dua ve niyazın esmâ-i hüsnâ ile yapılması emredilmiştir. Öyleyse; mü’minler olarak, ayet ve hadislerde bizlere bildirilen Yüce yaratıcımızın güzel isimlerini manalarıyla birlikte öğrenmeli, onlara hürmet göstermeli ve bu güzel isimlerle O’na dua ve kulluk etmeliyiz.

 

 

Bu Defa Akdeniz

 

Antalya Aydınlar Ocağı’nın daveti ile bu kıyı kentimizdeyim. Bir aydın sorumluluğu içerisinde “yeni bir medeniyet tasavvuru” mecburiyetimizi anlatacağım Antalya Aydınlar Ocağı’nda. Hatta mecburiyetten de öte mahkumiyetindeyim galiba. En azından böyle bir vebali sırtlayarak sorumluluğumu yerine getirdim, kaçmadım.

1960 ve 70’li yılların İstanbul Fındıkzade’deki Antalya Yüksek Tahsil Talebe Yurdu öğrencileri Milli Türk Talebe Birliği’nin olmazsa olmazlarındandı. MTTB yönetiminde Osman Yumak, Nasuh Boztepe ve Hüseyin Avşaroğlu gibi değerli gençlerin hizmetine vesile olmuştur. Karlı bir kış gününde  Muhterem Sabri Ülker’in telefonu çaldı. Prof. Dr. Mustafa Köseoğlu’ydu konuşan; “Sabri Bey gençlerimiz soğuktan hasta olacak. Kaloriferler yakıtsızlıktan çalışmıyor. Zekatınızdan da olsa himmet eder misiniz?” Bir saat sonra akaryakıt dolu bir tanker Antalya Öğrenci Yurdu önündeydi.

YEDİ DİL BİLEN İMAM HATİPLİ AKADEMİSYEN

Biri oğlu, ötekisi kızından iki torununu büyüten Antalya Aydınlar Ocağı Başkanı Nasuh Boztepe ile böylesine nostalji yaptık işte. Beş dilde bölgeyi tarihi, kültürü ve medeniyeti ile tanıtan kitap ve risaleler yayınlamış Nasuh Boztepe. Uzman olduğu sigortacılık konusundaki yayınladığı son kitap ise sanırım birkaç kilo ağırlağındaydı. Aldım, baktım ve kolum yorulunca masasına bıraktım.

Antalya’ya epeyi süredir gelmiyordum. Eskimez dostlarımı görmeye de vesile oldu bu seyahatim. Prof. Dr. Yusuf Ziya İrbeç bir zamanlar zor dönemlerin okulu olan İmam Hatip’i iftiharla bitirdi, girdiği her imtihanı ve üniversiteleri kazandı. Viyana’da uzun yıllar bulundu. Yedi ecnebi dilini biliyordu bu çok zeki Antalyalı. Ali Coşkun zamanında TOBB özel kalem müdürlüğü yaptı. Çalışmaya doymayan bir iştiha ile koştu ve çok eser verdi. Akademik ünvanlarını başarı ile kazandı. Bazı üniversitelerin oluşumunda kurucu rektör olarak bulundu. Önce AK Parti’den milletvekili oldu. Eleştirileri karşısında daha sonra listeye giremeyince, MHP’den Antalya’yı temsil etti. Ak’a beyaz, siyaha kara deyince burada da gereği yapıldı. Entelektüel arayış ve tespit böyle neticeler verecek bittabi. Ancak mahkeme son kararı da bozdu. Ankara Çayyolu’nda komşumdu Yusuz Ziya İrbeç.

KAPALI GİŞE UNUTULDU MU?

Siyaset artık her yerde. Girmediği mekan kalmamış. Bendensen, benim gibi düşüneceksin, yoksa ağzına biber sürüleceğini bil. Rektör bunun için YÖK üyelerini tesislerinde özel ağırlıyor. İl müdürleri bölge müdürü olmak, ardından genel müdürlüğe sıçramak için her şeyin siyasetten geçtiğinin farkında. Uzmanlık, liyakat hak getire. Hiç kimse artık kültür, sanat ve medeniyet endişesi taşımıyor galiba. Hele üretmek ve paylaşmak çok gerilerde kalmış. Henüz bakkal dükkanı açan bir esnaf, nasıl market açarımı değil de birkaç yıl sonra nasıl holding olurumu düşünüyor. Yeni işe giren memur da ilk birkaç yıla genel müdürlüğü, peşinden de müsteşarlığı yazıvermiş. Stajerliğinin bile kalkmasına tahammülü yok. Siyasetle nasıl olsa bir yerlere gelebilecek!?

Baktım Isparta Valisi Memduh Oğuz emekli olduktan sonra geride kalan yıllarını bu kentte geçireceğini açıklaması medyada yer almıştı. Ancak yorumlar Vali Oğuz’un belediye başkanlığına aday olacağı anlamı taşıdığına dikkat çekiyorlardı.

Ah bunları yazabilen hikayeciler, romancılar, dizi ve senaryo yazarları olsa, sahnede kapalı gişe oynar inanın. 2013 yılının 45 milyon ikramiyesi kime çıktı medya mensuplarımız bunun peşinde. Biri Antalya’da bulundu, gazeteci ordusu peşlerinde. Siz aynı temayı işleyen Şener Şen’in filmini izlemiş miydiniz?

BİR GÜÇLÜ YAZAR O.HENRY

Her yılbaşı hemşehrim Hıncal Uluç O. Henry’nin sevgi üzerine kurulmuş ve çözülmeyen, güçlü bağlarla oluşmuş bir aile hikayesini yayınlıyor. Varlık Yayınları turkuaz bir kapakla neşretmişti 1965 yılında. Keyifle okuduğum bir yazardı O. Henry. Karamizahı da, gülmeceyi de, fikri de iyi yakalıyor.

Hikaye şöyle, Della ve Jim bir apartımanın kapıcısı. Ailenin iftihar ettikleri iki şeyleri vardı; birisi Jim’in dedesinden intikal eden  köstekli ama zincirsiz altın saati ve Della’ın bir elbise gibi bütün vücudunu saran saçları. Yılbaşında Della saçlarını satarak kocasının saatine altın bir zincir alır. Kocası eve geldiğinde kızmaması için de dua eder. “Büyük Allahım, yalvarırım sana Jim’e geride kalan saçlarımı  beğendir!”

Jim eve geldiğinde  Della “Saçsız da olsa yine aynı insan değil miyim?” diye sorar. Jim ise karısına köstekli saatini satarak Broodway’de gördüğü kablumbağa kabuğundan yapılmış elmas kenarlı bir tarak almıştır uzun saçları için!.”

Hikaye böyle işte. Orjinali daha da güzel ve etkileyici.

KONGRE TURİZMİNDE GERİ KALMAK

Antalya seyahatim ESKADER’in İstanbul Sultanahmet’teki Adliye Sarayı’nın bir kültür Sarayı olması talebiyle alakalı açıklamasına denk geldi. Buna Prof. Dr. Nurhan Atasoy da destek veriyordu bizim gibi. Aynı saatlerde ise Antalya’da sanatçılar Devlet Güzel Sanatlar Galerisi’nin müzeye dönüştürülmesi kararını protesto için eylem yapıyorlardı. Rahmi Koç Müzesi’nin  Müzebüs’ü okul okul gezerek müzeyi tanıtıyordu. İstanbul’dan Antalya’ya yerleşen ve bundan mutlu olduklarını belirten Tülin ve Zafer Ayaz ise “Kırılgan Aşkım” adlı ilk CD’sini tanıtıyorlardı. Barış Manço’nun 70. Yaş Günü İstanbul’dan önce Manavgat’ta bir programla hatırlatıldı. Genç Semih Çelik’in kulaklarını çınlattım Sefaköy’deki Barış Manço gecesi ve yayınladığı eseri için.

Antalya bir turizm kenti. Her geçen gün uygulanan politikalar çerçevesinde yatırımlar artıyor. 520 bin yatak kapasitesi 2013’te 600 bine çıkacak. Tur operatörleri 2013 yılının uluslararası spor organizasyonu için yoğun geçeceğine dikkat çekiyorlar. Ancak kongre turizminde geriyiz. Antalya Kongre Bürosu Genel Müdürü Sinan İnan, dünyanın üçüncü büyük tatil destinasyonu Antalya’nın toplantı ve kongre turizmi alanında geride olduğumuzu açıkladı. Sinan İnan bilinirliğin sağlanması için  dünya fuarlarına  katılımın şart olduğunu savunuyor.

TARİHİN İÇİNDE KOŞMAK

Antalya’da özellikle holdingler temsilcilerini bu güzel otellerde dinlendiriyor veya yeni ürünlerini tanıtıyorlar. Eczacıbaşı böyle bir ağırlamanın içindeydi. Oysa dünya siyasetinin, tıbbının, tarımının, gıda ürünlerinin, yayıncılığının, sahnenin vs. kongreleri Türkiye’de neden gerektiği kadar değil? Dünyaca ünlü Frankfurt, Kahire ve Tahran Uluslararası Kitap Fuarları gibi Antalya’da böylesi bir etkinlik niçin düzenlenmez ki? Anlamak kabil değil. Batı işkence geleneğini bile bir kültür olarak almış ki, zindanlarını müze haline getirmiş, yerli-yabancı tur operatörleri de proğramına almış. Almanya’da muhaliflere işkence yapılan bir kalenin zindanını  ve suç aletlerinin sergilendiği müzeyi ben gezdiğimi hatırlıyorum.

Aynı günlerde Ankara’da büyükelçiler konferansı yapılıyordu. Dışişleri Bakanı Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu toplantıda “Tarihin peşinden koşulmaz, içinde koşulur. Küresel güçler de biliyor ki artık tarih Ankara’dan akıyor.” Dedi. Bu duaya “amin” dememek mümkün değil. Buna göre tarihi anlamak isteyen Ankara’da olacak, yön verecek, risk alacak. Önemli olan insanlık. İşte bunun altını çizin, göçmenleri konuk etmemiz, Avrupa Birliği’ne vizesiz girmemiz yetmez yeni bir medeniyet tasavvur eden bir nesil için de yatırım yapılmalıdır.

SOYADI DEĞİŞTİRMEK

Naim Tirali 1960’lı yılların ünlü gazetecisi ve yazarı. Birkaç yıl önce vefat etti. Bir yaz gittiğim Karadeniz kıyı kenti Piraziz’de ziyaret etmiştim. Naim Bey de bana kitaplarını imzalamıştı. Naim Tirali’nin yeğeni İsmail Tirali’nin konuğu oldum Antalya Belek Gloria Otel’de. Yine 1960’lı yılların ünlü sanatçı ve Kalipso Kralı Metin Ersoy da oradaydı.  Oğlu Emir de müzisyen ve orkestrası var. 78 yaşındaki sanatçı bayrağı oğluna teslim ettiğini anlattı. Sohpet ettik. Dedi ki;

-Bu Ersoy soyadı Mehmet Akif Ersoy ailesine yakışıyor. Bazı sanatçılarımız da baktım bu soyadı almışlar. Eski soyadlarını değiştiren Muazzez ve Bülent hanım da soyadlarını Ersoy yaptı. Oldu mu şimdi? Bizimki hep Ersoy’du Akif’inki gibi.

Metin Ersoy’u üniversite öğrencisi iken Bostancı Gaskonyalı Toma ve Şişli Kulüp Çatı’da izlemiştim. Hatırlattım. Sevindi. Metin Ersoy günümüz müzisyenlerinin bilgilerinin yeterli olmadığını, özellikle söz yazarlarının ve icra edenlerden bazılarının Türkçeyi gerektiği gibi bilmediklerini savundu.

SONUÇ

Türkçesi ve icrası alkışlanacak yüz akı iki sanatçı Melihat Gülses ve Münip Utandı aklıma geldi. “Günaydınım nar çiçeğim” ve “Bir kızıl goncaya benzer dudağın”ı defalarca dinleyebilirim.

Nereye giderseniz gidiniz artık, trafiğin yoğunluğundan, cep telefonu ve araç magandalarından kurtulamıyoruz. Antalya da bundan nasibini almış. Bu sahada İstanbul’dan bir farkı kalmamış, örtüşmüş. Ancak İstanbul Büyükşehir gibi Antalya Büyükşehir de kültür ve sanat yatırımlarıyla bayrağı gönderde tutuyor; önce sinema diyerek, altın portakal diyerek.

 

 

Büyük Kalem Üstadı Eşref Edib

 

15 Aralık 1971’de  -Hak bildiği yolda ömrü boyunca –  Hilâl’e karşı yurt içinde ve dışında sinsi ve alenî bir şekilde yapılan saldırıları, en dehşetli bozgun tufanlarının  -vatan sathında-  her tarafı kasıp kavurarak, yakıp yıkarak estiği yıllarda  -uhdesinde bulundurduğu Sırat-ı Müstakim ve Sebilü’r-Reşad mecmualarıyla-  pervasız ve fütursuzca göğüsleyen büyük kalem üstad-ı edibimiz Eşref Edip (1882 – 1971), aramızdan ayrılarak ebedî âleme ufûl etmiştir.

Zaten o tarihe tekaddüm eden son dört beş yıl, Türk-İslâm Âlemi’nin  -âdeta-  yaprak dökümü mevsimi idi. Yeri doldurulmaz nice büyükler aramızdan birer ikişer aslî ikametgâhlarına rücû etmiştiler. İşte o zaman bunlardan biri ve yine yeri asla doldurulamıyacak olanı da merhûm Eşref Edîb beyefendi idi.

Kelimenin tam manâsıyla bir edîbdi. Asrımız Türk nesrinin en büyük ve ehil mümessiliydi. Türk nesrinde nev-i şahsına münhasır  bir mevkie sahipti. Hangi mevzuda kaleme sarılsa âdeta edebî bir eser kaleme alıyormuşcasına icale-i kalem eder, kelimeleri titizcesine seçerdi. Bu seçişte, asla kelimenin menşeini değil, cümle içinde muvafıklığını nazar-ı itibara alır, üslûbun akıcılığına ve okuyanda bir mûsikî nağmesi têsiri bırakmasına  âzamî gayret sarf ederdi.

Hiç unutmam, neşrettiklerinin yeni bir tab’ı bahis mevzuu olduğu zaman tekrar esere göz atar, âdeta icab eden ilavelerle birlikte gereken tashîhleri yapar, âdeta eseri yeni baştan yazardı. Yine böyle bir esnada , “Kara Kitab”ın yeni baskısı münasebetiyle tekrar eline aldığı mezkûr kitabında gereken tashîhatı yapıyordu ki, bu sırada yapılan düzeltmenin tenkîdini bana sormuş, nasıl bulduğumu benden sual etmişti. Tabiatıyla tashîhatını tenkîd etmemin haddimin fevkinde bir şey olduğunu belirtmiş, mâzur  görmesini istemiştim. Buna rağmen o tam bir mütevazilikle isteğinde ısrar etmiş tashîhatını beğenip beğenmediğimi bu abd-i âcizden istemiş ve: “Oğlum demişti, gözden göze farkeder. Benim görmediğim bir hususu sen fark etmiş olabilirsin.”

Bunu derhâtır etmemin sebebi, üstad-ı edîbimizin, fikre ve tenkîde verdiği kıymettir. Türk nesrinin şâhikasında olan Eşref Edîb’in o hâlini hiç unutmam. Ayrıca yazılarını çok işlek bir Osmanlıca ile kaleme alır ve bana tevdî ederdi. Osmanlıca’dan bugünkü yazıya aktardığım yazılarını zamanın  “Bugün”  gazetesinde neşrederdik.

Türk Edebiyat Tarihi’nde nasıl mümtaz bir mevkî işgal ettiğini şüphesiz Edebiyat tarihçilerimiz ortaya koyacaklardır. Ben sadece üstadı son demlerinde tanımış; “Sırat-ı Müstakim”e gönül bağlamış bir gençtim. Kıymetli sohbetlerine nâil olmuş biri olarak  -bizzat müşahede ettiğim-  bâzı hususları; onu gıyaben tanıyacak olan  okuyucu kardeşlerimin huzuruna sermek istiyorum. Evvelce de beyan ettiğim gibi, Eşref Edîb’imizi lâyık-ı veçhiyle tanıtmak haddimin fevkindedir.

Son demlerine kadar  Cağaloğlu’ndaki  “Sebilü’r-Reşad”  bürosuna, günün muayyen saatlerinde  -bilhassa öğleden sonraları-  gelmeyi itiyat edinmişti. Gelir ve çalışmasına başlardı. Âsâr-ı İlmiye Kütüphanesi sahibi olarak şahsî işleri meyanında, Kur’an ve İslâm’a yapılan taarruzları sönmek bilmeyen keskin kalemiyle bizzat karşılar, bu hususta yaşından umulmayan bir enerji gösterirdi.

Pir-i fani olmuş hâliyle Cumhuriyet savcılarının karşısına çıkmak için kaç defa Ankara

503

 

yollarına düştüğünü hiç unutmam. Velhasıl Cumhuriyet savcıları yakasını son ana kadar bırakmamışlardı. Bu arada zamanın İstiklal Mahkemesi’nden dönmüş olduğunu da unutmayalım.

Yazılarını hazırlar, gazete idarehanesine (Bugün gazetesi) bizzat getirir, bütün bu hizmetleri için asla bir karşılık beklemezdi. Bu satırların yazarı o zaman mezkûr gazetenin ikinci sahifesi yazılarını hazırlayan ve kendisi de bizzat yazan olarak üstad-ı edibimizin yazılarını zevkle neşrederdim.

Ömrü vefa etseydi, Sebilü’r-Reşad’ı tekrar neşriyat sahasına sokacaktı. Hiç unutmam, gazete idarehanesinde oturduğum bir esnada kapıdan içeri girdi. Merhum üstad-ı edibimizi karşımda görmüş olmanın ve bilhassa benim yanıma gelerek abd-i âciz şahsıma karşı gösterdiği hüsn-ü teveccühün tezahürü olan bu mütevaziliği karşısında hayretle karışık bir memnuniyet hâlesi yüzümde dalgalandı. Hemen yer gösterip oturttum. Kısa bir hoşbeşten   sonra kalkıp gitti.

Hemen her gün yanına uğruyor, kendisini yokluyor, sohbetinden feyizyâb oluyor, gittikçe artan teveccühlerine mazhariyetim arttıkça artıyordu. Uğrayamadığım günler sitemler ediyor, mutlaka uğramamı istiyordu. Çünkü Sebilü’r-Reşad’ı “Mektep” olarak mütalâa ediyor, burasının havasını teneffüs etmemi ısrarla tenbihliyordu. Nice şahısların buranın havasından müstefid olduklarını beyan ederdi. Hâlen neşriyat sahasında kıymetli birer şahsiyet sahibi olanların isimlerini zikretmekten kendini alamazdı.

Mutad ziyaretlerimden birinde, her zamanki mütebessim çehresiyle bana bakarak şunları söyledi: “Oğlum artık iyice ihtiyarladım. Sebilü’r-Reşad’ı sana devretmek istiyorum! Önce neşriyat müdürlüğünü uhdene alırsın. Daha sonra tedrîcen sana devretmiş olurum.” Bu arada kendisine heyetler gelerek Sebilü’r-Reşad’ı ihya etmek, hattâ vakıf hâline getirmek istediklerini beyanla: “Heyetle, cemiyetle bunun yaşıyamıyacağını, ancak bir kişinin uhdesinde olursa yürütülebileceğini, bunun için teklifleri, münasip bulmadığını” sözlerine ekledi.

Tabiatıyla böyle bir teklifle karşılaşacağımı hiç ummazdım. Şaşırıp kalmış ve heyecanlanmıştım. Zaman örfî idare / sıkı yönetim zamanıydı. Bir müddet beklememiz lâzım geldiğini, vaziyetler yatışınca, fiilen teşebbüse geçeceğini söyledi. İşte bu düşünce ve tasavvur içindeyken, âniden rahatsızlandı. Hastahaneye kaldırıldı. O geç yaşta ameliyat oldu. Ameliyat sonrası Aksaray’da kaldığı yere geçmiş olsuna gitmiştim. O hayat dolu, mütebessim çehre solmuş, canlılık ve kanlılığını kaybetmişti. Üzerinde uzun bir sefere çıkmanın hazırlık ve durgunluğu vardı. Çok çökmüştü. Hüzünlü bir şekilde yanından ayrıldım. Kısa bir müddet sonra Rahmet-i Rahman’a kavuştuğu haberiyle sarsıldım.

Bir Osmanlı Efendisi daha aramızdan göçüp gitmişti. Heybetli bir vücûdu, keskin ve zeki bakışları , büyük bir medenî cesareti vardı. Artık Cağaloğlu’ndan her geçişimde, bürosunun bulunduğu, kendisi gibi asır-dide Han’ın (Eski Yeşilay Binası) kapısı, gözüme takılır ve beni büyük hüzünlere gark ederdi.

Âdeta canlı bir tarihti. Şahsiyeti; İstiklâl Harbi’nin öncesini, safahatını ve sonrasını idrak etmişti. Zamanın en kıymetli şahsiyetleriyle musahabelerde bulunmuştu. Hattâ tarihî sohbetlerin bizzat hazırlayıcısıydı. Bilhassa Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, Büyük İslâm Şairi Mehmet Âkif ve kendisi, devrin üç sacayağını teşkil ediyor ve bu şekliyle Sebilü’r-Reşad’ı tezyin ediyorlardı.

Sebilü’r-Reşad Neşriyat Bürosu’na gidenler, o eski havayı, muhakkak ki teneffüs etmişlerdir. Büronun mümtaz hususiyeti olarak ilk göze çarpanlar; eski bir iki koltuk ve bir

504

masa, raflarda Sırat-ı Müstakim ve Sebilü’r-Reşad ciltleri ve Âsâr-ı İlmiye Kütüphanesi’nin neşrettiği eserler…Duvarda asılı hasır bir seccade, diğer tarafta Âkif merhumun renkli bir fotoğrafı yer alırdı.

Gönül ister ki, böyle, devrin büyük şahsiyetlerinin hatıralarını içlerine sindirmiş yerler müze olarak, son kaldığı hâliyle muhafaza edilsin. Almanların, Johann Wolfgang GOETHE (1749 – 1832) adlı meşhur yazarlarına karşı gösterdikleri büyük alâkanın onda birini, keşke bizler de kendi büyüklerimize gösterebilsek. Heyhat…

Ne hazindir ki, bizde büyük müesseseler şahıslarla kaimdir. Onlar hayattar olduğu müddetçe hayattar, fani oldukları zaman ise kendileriyle beraber ömürlerinin semere-i gayesi olan bir nevi “Mektepleri” söner gider. Bunda biraz da merhumların halef-selef mes’elesine ehemmiyet vermemeleri, âdeta kendilerinden sonrayı düşünmemelerinin ihmal ve dahli var kanaatindeyim.

Gönül isterdi ki, Sebilü’r-Reşad genç omuzlarda yükselsin. Müessese hayatiyetini muhafaza ederek daha da kökleşsin. “Mektep” oluş keyfiyeti sadece muayyen bir devreye münhasır kalmasın. Tabii ki, bunun için zamanında genç kabiliyetlerin tesbiti ve yetiştirilmesi şarttır.

Bu satırların nâciz muharriri, asrın en büyük âlimi Bediüzzaman’ın büyük şahsiyetini ve üzerinde estirilen şüphe bulutlarının evvelemirde  -ne menem şeyler olduğunu-  onun kaleme aldığı “Risale-i Nur Muarızlarına Cevap” adlı eseriyle öğrenmiştir.

Merhum Eşref Edip, canlı bir tarih olması hasebiyle, zaman zaman kendisine yakın tarihimizle alâkalı bazı sualler tevcih eder, pür-dikkat dinler, yakın tarihimizin henüz resmî kitaplarda yer almayan bazı safhalarından haberdar olurdum. (İnşallah bir vesile ile onları da yazmak müyesser olur.)

Aramızdan ayrılalı yıllar oldu. Merhum Eşref Edip Üstadımıza Allah’tan rahmetler diliyor ve aziz hatırasını saygıyla anıyorum. Rûhu şâd olsun.

 

 

İnanç Turizmi – 1

0

İnsanların inançları doğrultusunda turizme yön vermek, ülke ekonomilerini canlı tutabilmek adına çok önemlidir.

Her ülkenin kendi inançları doğrultusunda bu yatırımları yapması, sürdürülebilir ekonomileri için gereklidir.

Ülkelerin yeni tarihinden çok eski tarihleri bu konuya yön vermektedir.

Nasıl ki Mısır’ın şimdiki genel inanç faktörleri Turizm anlamında Piramitlerin ardında kaldıysa, Peru ülkesinde de böyle olmaktadır.

İNANÇ TURİZM’inde illaki DİN faktörü önde olacak diye bir saplantı yoktur. İnsanoğlu’nun inancı çok değişik faktörlere bağlıdır. Gidilen her ülkede çok eski tarihlere ait yapıları görmek mümkündür.

Güney Kore gezimizde görme fırsatı yakaladığımız Üç bin yıllık tapınakları sizlerle paylaşmam gerekiyor.

Bu yapılar İNANÇ TURİZMİ ile birlikte KÜLTÜR TURİZMİ açısından inanılmaz önemli yerlerdir.

Buraları her yıl milyonlarca insan gezmektedir. Ülke ekonomisine müthiş yarar sağladığına inanıyorum. Aynı zamanda buraların temiz oluşu, görevlilerin İlgisi ve tertipli oluşu, o ülkenin bu konuya verdiği önemi anlamamız açısından yararlıdır.

Bizden başka insanların hayata bakışını ve değer yargılarını daha rahat anlamamız için bu tür yerlere ihtiyacımız vardır.

Buraları gezerken insanın içine çok farklı, değişik duygular hakim olmakta.

Huzur ve Sakinlik duyguları sarmakta.

Düşünce yapısı Pozitif gelişmekte.

Bu alanların bambaşka enerji yapısına sahip olduğuna inanıyorum.

Üniversitelerdeki profesörlerin bu konuda ciddi araştırmalar yaptığını bilimsel dergilerden takip etmekteyiz.

Bu yerleri gezerken dikkatle baktığınızda insanların ne kadar saygılı ve hürmetkar olduğunu göreceksiniz.

Ülkelerin bu tarihi dokulara sahip yerlerdeki Özel Törenlere vereceği destekler, o ülkenin kültürüne ve ekonomisine katacağı faydalar saymakla bitmez.

İç ve Dış turizmi destekleyen bu yerler, yeni yerleşim alanlarının dışında olduğundan gezilen ülkelerin her tarafını görme şansını da vermektedir. 

Bunun diğer faydası da, gelen ziyaretçilerin bu yerleri gezerken bırakacağı dövizlerin her kesime daha eşit şekilde dağılabileceği gibi, kültürel değiş-tokuşun her tarafa hızla yayılmasını sağlayacaktır.

İnsanları İnançlarıyla ayrıştırmak fayda sağlamaz.

BİZLER AYNI AĞACIN DEĞİŞİK DALLARIYIZ.

Laiklik ve Biz – 3

K. Kerim’de Bakara Suresi 256. ayette,

“Dinde zorlama yoktur” buyuruluyor.

Allah(cc) insanları bilgilendirdikten sonra inanç konusunda serbest bırakıyor.

İnsanların zorla müslüman yapılmasını istemiyor, hatta bunu yasaklıyor.

İnsanların tercihleri bize göre yanlış olsa bile saygıya değerdir.

Üniversite sınavına giren öğrencilerin hepsi aynı tercihi mi yapıyor.

Günlük hayatta herkes aynı meslekte mi çalışıyor

Böyle olsa bu doğru olur mu, ?

Hayatın gerçeklerine uyar mı?

Allah(cc)’ın insanlara tanıdığı seçme hakkını biz insanların ellerinden almaya kalkarsak

Bu Allah’ın rızasına uygun olur mu?

Adına ne derseniz deyin ister laiklik ister din ve vicdan özgürlüğü ister hümanizm isterse
hoşgörü bu dinin özünde vardır.

İslam dini insanlara sadece dinlerini seçme hakkı tanımakla kalmıyor onlara ayin ve ibadetlerini yapma hakkını tanıyor.

Bunu size Peygamber(sav)’in hayatından bir kesit ile anlatayım.

Medine döneminde Necran bölgesinden Hıristiyan bir heyet görüşmek üzere Peygamberimizin huzuruna gelir. 

Mescidi Nebi’de görüşme devam ederken heyet ibadet zamanlarının geldiğini ve ibadetlerini yapmak istediklerini söyler.

Peygamberimizde onlara mescitte ibadetlerini yapabileceklerini bildirir.

Onlarda ibadetlerini huzur içinde hiçbir kısıtlama olmaksızın yaparlar.

Bu aynı zamanda İslam dininin diğer dinlere karşı resmi bakış açısıdır.

Bizim herkesi Müslüman yapmak gibi dini bir zorunluluğumuz yok ki;

Yine Medine döneminde bir Yahudi ile bir Müslüman(münafık) dünyevi bir meseleden dolayı ihtilafa düşerler.

Yahudi sizin peygambere gidip durumu anlatalım.

O taraf tutmaz doğru ne ise onu söyler bizde onun verdiği karara uyarız teklifinde bulunur,

öylede yaparlar.

Peygamberimiz ikisini de dinledikten sonra yahudinin haklı olduğunu söyler. Müslüman’ın(münafığın) bu karar içine sinmez.

Bir de Hz. Ömer’e davayı götürmek aklınca temyiz etmek ister,

Yahudi çaresiz kabul eder.

Hz. Ömer’e anlatırlar olayı.

Hz. Ömer onlara Peygambere sorup sormadıklarını sorar,

Onlarda sorduklarını, peygamberin yahudiyi haklı bulduğunu söylerler.

Münafık birde sana soralım dedik der.

Hz. Ömer peygamberin kararına razı olmadın bana geldin öylemi diyerek kılıcını çekerek müslümanı (münafıkı) bir güzel temyiz eder.

İslam’da da mahkemede insanların inançlarına göre karar verilmez.

Haklılık ve suçluluk durumuna göre karar verilir.

Şimdi siz buna ister adalet deyin ister hukukun üstünlüğü deyin ister laiklik deyin

Uygulama doğru yapılınca gerisi teferruattır.

Mekke fetih edilmiştir artık güç, kuvvet, hâkimiyet, yönetim Müslümanların eline geçmiştir.

Ama peygamberimiz 13 sene Mekke’de Müslümanlara akla hayale gelmedik işkence yapanları öz yurtlarından kendilerini çıkarıp kovanları, Uhud’da amcası Hz. Hamza’yı şehit edenleri cezalandırmamış affetmiştir.

Onları Müslüman olmaları için de zorlamamıştır.

İşte bu Müslümanların dünyaya ve olaylara bakışıdır

İslam dininin de farkı inançlara olan saygısıdır.

Bundan şu anlaşılmasın İslam eşittir laiklik demiyorum,

İslam’ın asırlar önce ortaya koyduğu bazı hususları

Sonradan bazıları değişik şekilde isimlendirmişlerse

Sırf isminden dolayı onlara tavır almak yanlıştır.

Bu kavramları da bazı çevrelerin dinle çatışır hale getirmeleri de yanlıştır.

İki yanlıştan bir doğru çıkmaz

İnsanlar yazılanlardan ziyade yaşadıklarına bakarlar.

Çoğunlukla da öyle karar verirler.    

2013 Yılında Terörün Genel Değerlendirilmesi

Güneydoğuda olaylar aralıksız devam ediyor ve hükümet de bu terörü sonlandırmak için değişik yollar ve metotlar denemektedir.

Düşündüm çok eski yıllara gittim terörün ilk başladığı yıllar 1979 yılında TARIŞ olaylarında İzmir’den atılan bir slogan vardı.” TÜRK ASKERİNİ ARKADAN VUR” Sene 2013 hala arkadan vurmaya devam ediyorlar. Askeri ocaklara saldırıyorlar ve Mehmetçiği şehit ediyorlar.

Yakalananların paçavra bezlerine bakın hepsi duvarın öteki tarafından (Suriye – Irak – İran) ve bunlara destek olan ABD ve AB ülkeleri bunları iyi bilmek gerekiyor. Neden terör örgütü bunlar tarafından destekleniyor? Bizce en önemli sebep PETROL KAYNAKLARINI ellerinde tutmak onlara sahip olmak.

Bu kardeş kavgasıdır diye tutturduk gidiyorduk hangi kardeş Allah aşkına? Bu günde çatışmalar devam ediyor. Türk Askerini şehit eden PKK militanlarına karşı girişilmiş ciddi operasyonlar vardır. Bu da kardeş kavgası mı? Neresi kardeş bunun? Böyle hain bölücü kardeş mi olur? Bu aldatmalarla hiçbir yere varılmaz. Nitekim kardeş dedik vatan dedik, din dedik bin yıllık tarih dedik netice alabildik mi? Dağdaki teröristler rahatlıkla büyük şehirlere indiler ve oralarda da saldırılarına devam ediyorlar, yakıyorlar, yıkıyorlar. Türkiye Büyük Millet Meclisinde temsil ediliyorlar. Bu kişiler devleti bölmek ve parçalamak için açıktan çalışmalarına devam ediyorlar. Hatta işi o kadar ileri götürüyorlar ki dağa çıkıp eli kanlı teröristlerle kucaklaşmaktan kaçınmıyorlar. 

Bir tarafta millet diğer tarafta ona musallat olmuş bir illet, dış güçlerin beslemeleri saldırıyor. Askerimizi şehit ediyor, bizde güya adına kardeş kavgası diyoruz.

Bu gün bir tarafta Mehmetçik diğer tarafta kim? Aynı illet.

Hangi kardeş nesi kardeş bunun? Söyleyebilir misiniz? Hain terör militanları vurup vurup kaçıyor arkadan vuruyor, yandan vuruyor, çapraz vuruyor öylesine acımasız ve vicdansız.

Dağlardan şehirlere iniverdiler saldırıyorlar, yakıyorlar, yıkıyorlar ama salon kabadayıları Hilton da, Şerton da oturup hala demokrasi nutukları atıyorlar. Eskiden Hilton da oturup Boğaziçi Köprüsünü seyrederken zapgeçitine ağıt düzenleyenlerle hiçbir fark yok. Bu yobazların at gözlüğü takmış gidiyorlar. Her gün parmaklarını sallaya sallaya ve de millete tepeden bakarak yurt bilgisi dersi veriyorlar.

Hakkari de, Şemdinli de vatan evlatları şehit olurken bu papağanlarda aynı tekerleme:

Doğunun geri kalmışlığı, vay canına sanki Kasımpaşa, Hasköy, Kuştepe çok kalkınmış durumdadır.

Terör örgütü militanları Türk Askerini şehit ederken hiç demiyor ki;

Biz burada fakrü zaruret içerisinde yaşamaktayız. Bu yüzden silaha sarılmaktayız. Asla böyle bir şey dedikleri yok. Hedef bambaşka ” halklara özgürlük ” bağımsızlık istediklerini korkmadan çekinmeden TBMM’de bile söyleyebiliyorlar.

Hükümetten ve devleti yönetenlerden beklediğimiz bu terör belasını 2013 yılında Türk Milletinin üzerinden kaldırmak bedeli ne olursa olsun.

Müslüman Roma mı? Amerikan Hurma mı?

Fukuyama, Huntington, Friedman‘dan dolasıya etkilenen aydınlarımız ve ABD’nin 11 Eylül konseptinden, BOP’undan, Medeniyetlet İttifakı‘ndan ölesiye etkilenen devlet adamlarımız birbirini paslıyorlar.

Ne I. yolla (AB, NATO) ilgili bir tedbir aralıkları, ne II. yolla (Avrasya, Şanghay) alâkalı stepne farklılıkları var. Bütün rol; ‘kahve dövücülüğünün hınk deyiciliği‘nden ibaret.

Arap Son-baharı‘nın yaşandığı ve yaşanacağı yerlerde yeni bir doğu fonu adına stratejik danışmanlık yapan gazeteci Atılgan Bayar twitlerin gazıyla da olsa gelecek tasavvuruna girişmiş. Almış İlber Ortaylı‘nın Osmanlı için kullandığı “Müslüman Roma” deyimini; Türkiye Cumhuriyeti‘nin üzerine giydirmiş.

Hâl-i hazırda Hristiyan Roma yani Amerika ebed müddet gidesiymiş. Bizde bulmuşuz Fatih‘ten – Atatürk‘ten daha büyük ve entelektüel Tayyip Sultan gibi lideri, Müslüman Roma rolünü kapmışız. Ne de olsa o yüce Erdoğanizm yanıbaşında Kutluk ve Bilge Kağan‘ın Tonyukuk‘u gibi, Sultan Alparslan ve Melikşah‘ın Nizamü’l-mülk‘ü gibi bilge bir aksakal/vezir/danışman olarak Ahmet bin Davut‘u bulmuş.

Stratejik Derinlik de bir alternatif denemeydi, tutmadı. Sıfır sorun konu başlığınızdaki hinterlandımızla sıfır komşuluk derekesine geldik. Açılım rezaletini, küresel güçlerin Hükümete verdiği ezberleri ve neredeyse “iki millet, bir devlet” olduğumuz İsrail‘le yaşanan jenerik krizlerini Kurtlar Vadisi dizisiyle olduğu gibi Müslüman Roma kitabıyla da tevil edemezsiniz.

Bir zamanlar birilerinin PKK’ya silah, mühimmat, eleman ve kamp desteği verdiği gibi biz de şimdi bunların tamamını Suriye‘ye karşı toptan kullanıyoruz. Nasıl bizim karnından kurşunla vurulmuş başı bağlı çocuk resimlerimiz varsa artık Suriyeli Müslüman kardeşlerimizin de çokça var. Acı tablo budur.

Zırva tevil götürmüyor. Temel Emice bütün ülkeyi stad gibi görüp halkımıza “sessuzluk, sessuzluk!” sloganları attırıyorsa da mazlumun âhı zulümle ayrı bir boyuttan konuşur. Dökülen kanların coğrafyaları kanatmak gibi biyolojik tesirleri vardır. Rabbim bizdeki bu sersemlik ve içimizdeki beyinsizlik nedeniyle toplumumuzu helâk etmesin.

Lânet olsun içinizdeki bu Amerikan sevgisine” dedikten sonra terapi mahiyetinde birkaç stratejik kelâm edelim: Yeni bir yılına girdiğimiz bu yüzyılın 5/4‘ünde Sam Amca olmayacak. Kuruluş yıldönümünü vizyonumuz olan 2023‘lerde ezelî rakip Çin‘le aşık atacağız.

21. yy muhtemelen 3 blok/güç odağı dengesinde şekillenecek: Birincisi; Çin-Rusya-Hindistan‘ın başını çekeceği Şanghay/Avrasya bloku, ikincisi; Türkiye ile Japonya‘nın eşbaşkanlığını yapacağı 10 ülkeli Afraysa bloku, üçüncüsü de sürekli devlet adamı adı altında kahraman çıkaran Lâtin/Güney Amerika bloku.

Amerika kıtasında hâkimiyet Kuzeyden Güneye inecektir. Eski Dünyada ise Afrika Avrupa’nın gücünü devralacaktır. Zaten Afrasya Birliği 3 Afrika (Mısır, Nijerya, Fas) ve 7 Asya ülkesini (Endonezya, Kazakistan, Pakistan, Malezya, Birleşik Azerbaycan ve eşbaşkanlar) kapsıyor. Hinterlandlarına ve stratejik derinliklerine ise dış politikada çuvallayanlar bir baksınlar.

Bu arada Başbakan‘ın Gabon, Nijer ve Senegal gezileri doğru hareketlerdendir, gelecek vizyonumuz için teşekkür ediyorum. Her şeye rağmen Atılgan Bayar‘a uçuk renkli ve tevil eksenli de olsa tüm projelerinde Cumhuriyet‘in kurucu değerlerine bağlılık, Atatürk‘ü ve laikliği algılamadaki doğruluk nedeniyle teşekkür edeyim.

İlk hedefimiz Hicaz hurmasındaki USA damgasını kaldırmaktır. İleri!

Türk Meselesi

“Açık açık konuşalım .

  • – Bu ülkede, “Türküm” diyebilmek, “Kürdüm” demekten daha zor bir hale gelmişse…
  • – Bu ülkede, Kürdüm diyene ilerici, Türküm diyene faşist deniyorsa…
  • – Bu ülkede, Uludere’nin hesabını sormak, otobüsten indirip kafasına sıkılarak kalleşçe katledilen 33 çocuğumuzun hesabını sormaktan çok daha önemli ve acil bir hale getirilmişse…

Kürt sorunu sadece İmralı’daki görüşmelerle çözülebilir mi?”

Bu ifadeler, 4 Ocak 2013 tarihinde Hürriyet Başyazarı Ertuğrul ÖZKÖK tarafından yazılmış ifadelerdir.

Bu yazının devamında çok daha önemli ifadeler vardır.

Uzun bir zamandan beri, özellikle ülkeyi idare etme iddiasında olanların – bu söz görevde olan ve olmayan herkes için -ne yapmaya çalıştığının tamamen anlaşıldığından itibaren, ülkemizde bir TÜRK MESELESİNİN olacağını defalarca yazdık ve söyledik.

Bu ülkenin yüzde doksandan fazla çoğunluğunu tenzili rütbe edip, yok sayıp istediğiniz gibi at koşturmaya çalışırsanız, işte sonuçta Ertuğrul ÖZKÖK’ler bile isyan eder dedik.

Siz bu ülkede, ben istediğim kadar destek alıyorum, toplumu nasıl olsa bloke ettim, her şeyi yapabilirim anlayışıyla hareket ederseniz, tarihin bilinmeyen yakın geleceğinde neler olabileceğine katlanmak zorunda da kalabilirsiniz.

Doğrudur, büyük çoğunluğun sesi olmak zorunda olan kişiler, gruplar, kurumlar da bloke edilmiş olabilir.

Doğrudur, para, menfaat gibi kavramlar insanların büyük bir çoğunluğunu susturmuş olabilir.

Doğrudur, basının büyük bir kısmının baskısı ve icraatı, insanların kandırılmasına, gözlerinin kapanmasına, doğruları görmemesine, farkındalıklarının ertelenmesine neden olabilir.

Peki sonra?

Sonra, bu ülkede yaşayan herkes, içinden çıkılmaz bir ortama sürüklenebilir.

Allah korusun, tarihin yaşattıklarında ve yaşananların yeniden yaşanmamasında hiçbir engel kalmayabilir.

Bakın, bu gidişat, gidişat değildir.

Bu gidişat, herkesin zarar göreceği bir ortama doğru sürüklenmektedir.

Milletin gözünün içine baka, baka oyunlar oynanmaktadır.

Dünyaya liderlik yapılırken(!), şu birkaç bin kişilik(!) terör örgütünü halledememek neyin nesi?

Alınan emirleri yerine getirebilmek için pervasızca ve hiçbir şey olmamış gibi icraatlar yapılmaktadır.

Farkındalık yüzdesi arttıkça, yani, gelişmeleri fark eden insan sayısı arttıkça, çözümsüzlük daha da artacaktır.

Bu memleketi idare edenler, gerçekten idare etmek için görev almışlarsa, Türk Milletini yok sayarak, ikinci sınıf muamelesi yaparak çözüm bulamazlar.

Anadolu coğrafyasında Türksüz, EMPERYALİZMİN baş devleti olan ABD bile burada gelip uzun dönem oturamaz.

Emperyalizmin en güçlü olduğu devirlerde, Türk Milleti, Kuvay-ı  Milliye ile oturtmadığı bu topraklara kimse uzun dönem Türk’e rağmen giremez.

O yüzden, herkes, bu gerçeğe göre davranmak zorunda olduğunu yeniden hatırlamalıdır.

Rakamlar, kimseyi yanıltmasın.

Millî Mücadele’yi başlatan güç, 19 Mayıs 1919’da, Damat Ferid’in Partisi ile bir seçime girseydi, ne kadar oy alırdı?

9 Eylül 1922’de, Yunan İzmir’e döküldüğü gün, aynı partiler seçime girseydi sonuç ne olurdu?

Bu faraziyenin sonuçlarını herkes kendisine bir sorsa, çıkardığı sonuçlarla bir değerlendirme yapsa, acaba ne görür?