21.3 C
Kocaeli
Cumartesi, Ağustos 8, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1030

İnsan Hakları ve Emperyalist Güçler

İnsan haklarını incelemeden önce “HAK” kavramını açıklayalım.
Hak kişiye ait olan varlık, doğru ve gerçek olan şey. Adalet, insaf, doğruluk bir dava veya iddiaya gerçek uygunluk şeklinde açıklanabileceği gibi insanın insan olarak sahip olduğu ve başkalarının saygı göstermesi gereken maddi veya manevi şeyler şeklinde de açıklanabilir.

Kanun ve ya törelerin bütününü dile getiren hukuk hakkın çoğuludur. Hakkın çoğulu olarak hukuk insanlar arasındaki ilişkilerde onların karşılıklı olarak birbirlerinin diğerini tanımaktan ibarettir. Hukuk önce, kutsal gücün ve onu temsil eden karizmatik iktidarın zümreye karşı sahip olduğu üstünlük imtiyazıdır.

Farklılaşmış toplumlarda bu imtiyaz belirli bazı ailelerin eline geçer ve alttaki tabakalara karşı kullanılır. Üstün tabakaların alttakiler üzerindeki tesir ve nüfuzu azaldıkça alttaki tabakalarda nüfuz kazanmaya başlar böylece hukuk kavramı bütün topluma doğru genişler.

İnsan nerede ve ne durumda olursa olsun bilgin cahil kuvvetli ve aciz ne şart ve sıfat taşırsa taşısın insanlık bütünün bir parçası olmak itibariyle bazı haklara sahiptir. Ve bunlar karşılıklıdır. Birimiz için hak olan, birimiz için yerine getirilmeye mecbur olduğumuz bir vazife ve borçtur. Bu kaide önünde bütün insanlar eşittir.

Bu tanımlamanın ışığı altında hakları şöyle sınıflandırabiliriz. İnsanların Allah ile ilgili hakları, kul hakları, kamu hakları, milletlerarası haklar, medeni haklar. İlkeleri ortaya konmuş ve bütün demokrasi hareketleri ile birlikte dünyaya yayılmış olan, çağdaş milletlerin ortak idealleridir.

İnsan hakları kavramının başlangıcını TEVRAT’TA ve HIRİSTİYANLIKTA olduğunu söyleyenler vardır. Doğrusu odur ki insan hakları anlayışı tarih boyunca yavaş yavaş gelişmiş olmakla birlikte ilk ve gelişmiş şekliyle İslam’da gerçekleştirmiştir. Hz. Peygamberimizin VEDA hutbesi ilk insan hakları beyannamesi olarak önemlidir.

İnsan haklarını milletler veya şahıslar kendi menfaatleri doğrultusunda kullanırlarsa ve bunu yaparken başka milletlerin ve şahısların haklarına tecavüze yeltenirse insan hakları yerine terör ve anarşi doğar.

Değişmeyen kural güçlüler kendileri için kullandıkları ve vazgeçilmez saydıkları bu hakları güçsüzler için daima ellerinde bir oyuncak olarak tutmuşlardır. Güçsüzlerin istediği kadar değil kendilerinin menfaatlerine yaradığı kadar kullanma hakkı vermişlerdir.

Bu gün dünya üzerinde terör ve anarşi hala devam ediyorsa bu durum Birleşmiş Milletler üyesi devletlerin (Veto hakkı olan) uygulamalarda ki çifte standartlarından kaynaklanmaktadır.

 

Serzeniş

Genelde aynıdır herkesin kaderi

Yaşarken bilinmez hakiki değeri

Ölünce sanki günah çıkarır gibi

Ortaya dökülür tüm meziyetleri

 

Ölmeden methetmek gelmez işimize

Belki meşhur olur geçer önümüze

Şayet ölürse işimiz kolaylaşır

Ölüden zarar gelmez hiçbirimize

 

Hak edeni yaşarken methetmeliyiz

Ölmeden kişiye değer vermeliyiz

Adını daima hatırlatmak için

Yaptığını millete mal etmeliyiz

 

Böyle yaparsak unutulmaz kişiler

Ayrılmış olur kötülerle iyiler

İyinin kıymetinin bilindiğini

Öğrenir biz den sonra gelen nesiller

 

Vefasız dostlar nasihat olsun size

Haklıya hakkını sağken versenize

Ölünce kına yakın Meth’ü- sena yı

Yapıştırın uygunca bir yerinize

Yaşasın Hugo Chavez

Duamızdır zira onun yaşamasına hem kendi halkının hem de anti emperyalist milletlerin çok ihtiyacı var. O bir umudun simgesi; millî devrimin, demokratik halk hareketinin, eşitlikçi sosyal demokrasinin, şirket kapitalizmine karşı millileştirmenin, emperyalizmin küresel ayak oyunlarına karşı direncin, yerliliğin ve Venezüella‘nın ulusal değerlerini temsilin, sosyal adaletin ve sosyal devletin bir liderde birleşebileceğine, bir ülkede buluşabileceğine dair canlı ve zinde bir umuttur o.

Ne turuncu devrimlere ne Kuzey’in vahşi kovboyunun tehditlerine pabuç bıraktı. 19. yy’ın Atatürk’ü sayabileceğimiz Bolivar’ın cesur ve birleştirici çizgisinden hiç sapmadı. Gizli – açık ne badireler atlattı. İnşallah bu kanser badiresini de, mikrobiyolojik terör saldırısını da atlatır.

Aynı tevellüdlü (1954) birileri Amerika’nın karşısında manken gibi kırıtarak icazet ararken Chavez, tüm Güney Amerika‘yı millî demokratik devrimlerle örgütleyerek ABD’nin karşısına yeni bir güç merkezi olarak çıkarmakla uğraşıyordu. Nitekim Bolivya, Ekvator, Peru hareketlendi, Brezilya ise ciddi bir çizgiye geldi.

Aha da buraya yazıyorum: Amerika kıtasında Kuzey’in gücü Güney’e devrolacaktır. 20-30 yıl sonra biri ALBA (Bolivarcı Lâtin Amerika Ülkeleri), biri AFRASYA (Türkiye ile Japonya‘nın eşbaşkanlığındaki 10’lı grup), yekdiğeri de Çin-Hindistan-Rusya Bloku (Avrasya-Şanghay) diyebileceğimiz 3 kutuplu bir dünya bizi beklemektedir. Yeni emperyalizmi temsil edecek olan son kutup/bloka karşı ilk grup/kutubun işbirliğine selâm olsun.

Birileri özelleştiriyor, birileri devletleştire devletleştire güzelleştiriyor. Birileri sanki paralı askerlik yapıyor, birileriyse adalete ve cesarete askerlik yaptırıyor. Birileri Allah’tan çok Amerika’dan korkarak yatay yaşarken o diğer birileri Allah’tan başka hiçbir güç ve otoriteden korkmadan dikey yaşayabiliyor. Birileri Atatürk’ün tasını tarağını bu coğrafyadan kaldırmaya uğraşırken öbürü O’nun kalkınma modelini örnek alıyor Birileri tavuk gibi yerden yem toplama savaşında, öbürleri aslan gibi kükrüyor.

Denizimiz, spor kültürümüz, kahvehane tarzı konuşma alışkanlığımız ve tipolojimiz birileriyle benzer gibi gözükse de yüreklerimizin suyu bambaşkadır. Çok uzak bir ülkede, iki okyanus ötede, farklı bir toprağın bilmediğimiz koku ve dokularla devşirdiği çocuğun yürek suyu ise ruh ikizimizdir.

İslâm bir duruş ve Müslümanlık zulme karşı haykırışsa – onun kelime-i şahadet getirmesine gerek yok – o hepimizden daha İslâmcıdır. Filistin ve Lübnan için İsrail’le ilişkileri kesen, büyükelçisini geri çeken, İsrail’i soykırımla suçlayan, ABD’nin İslâm ülkelerini darmadağın eden uygulamalarına karşı kafa tutan, mazlumların yanında sürekli aktif bir şekilde duran, Venezüella‘daki Müslümanlarla ilgili bilgileri 11 Eylül’ü bahane eden Amerikan servislerine asla koklatmayan, Papa Benedikt‘in İslâm ve Peygamberimizle ilgili sözlerine isyan eden kaç Müslüman lider var? Hiç !

Allah; yaptıklarının, yazdıklarının ve milletine, insanlığa yaşattıklarının yüzü suyu hürmetine şifa nasip eylesin. Rahmetli Rauf Denktaş gibi, Turan Yazgan Hoca gibi fikir ve dava adamlarını sendikamızın kuruluş yıldönümünde Kocaeli‘nde ağırladık. Hugo Chavez‘i de çok düşündük, çok istedik; ‘bu ülkede başına bişey gelirse‘ diye korktuk. Bu saatten sonra gelmese de, gitmesek de “orda bir Chavez var uzakta, o bizim de Chavezimizdir” diyerek çenemizi kapıyoruz.

Silah Bırakmanın Karşılığı Nedir?

0

Öcala’nla görüşen şerefsizdir dediler,kapatmaya çalıştılar ama olmadı. Biz görüşmüyoruz devlet herkesle görüşür dediler.Arkasından görüşende şerefsizdir, diyende şerefsizdir dediler, halkın nabzını ölçtüler. Daha sonra MİT Müsteşarı ile görüşmeler, Oslo görüşmeleri derken herşey açığa çıktı ve netleşti. MİT Müsteşarı Başbakan’ın adına! Onun özel temsilcisi olarak! Ne söylemişse hepsi başbakana ait sözler… Bu durumda Apo’nun ayağına gidilerek onunla kim görüşmüş oluyor?
Terörle bir yere varılamaz denip duruldu. Ancak sonuç olarak terörle bir yere varıldı zannediyorum. Terörün vardığı nokta, bu iktidarın Öcalan’ın ayağına gitmesidir. AKP İKTİDARI TERÖR ÖRGÜTÜ KARŞISINDA DİZ ÇÖKÜP;BEYAZ BAYRAK AÇMIŞTIR. Şu anki gelinen nokta budur. Apo ile pazarlık resmen yapılıyor. Amaç nihai çözüm almakmış sonuca ulaşmakmış. Ancak Karayılan dağdan hırlayarak siz Apo’yu bırakmazsanız biz de silahları bırakmayız diyor. Bu silahların bir nedeni var. Hükümet önce Öcalan’ın önünü açsın diyor Karayılan. Oslo’da 8 maddelik bir yol haritası ortaya koyan PKK-MİT görüşmesi Karayılan’a hatırlatılınca Karayılan diyor ki esas önemli olan silahlı güçlerdir. Bizim direk Öcalan’la diyalogda olmamız gereklidir. Demek ki PKK’nın birşeyler almadan silah bırakması söz konusu değildir. Hükümetle hainler arasında yapılan görüşmelerde acaba hangi tavizler verildi şimdiye kadar? Milletin uyutulduğu açıkça ortada, bunu geri zekalılar bile anlayabilir.
Peki neler istiyor PKK? En başta Demokratik Özerklik…Kendi savunma güçleri…PKK bayrağı denen paçavraların resmi dairelere asılması…Ana dilde eğitim…O bölgede vergileri onların toplaması… Ve daha birçok istek sıralayabiliriz. Yani onların çözümü nedir diye sadede gelirsek? Bağımsızlık ve Büyük Kürdistan’ı kurmak.

İyi güzelde sade bununla iş bitmiyor. İsrail, ABD, Avrupa ülkeleri sırada karga leş bekler gibi bekliyorlar. Çanakkale ve Sarıkamış ile ilgili belgeselleri izleyenler, ilgili resimlere bakanlar, Şehit aileleri bu ülkeyi sevenler, Üniter yapımızın üzerine titreyen Türk Milletine, bu gizli anlaşmalar, görüşmeler yapılırken birşey danışıldı mı?

Bazıları diyo ya verin oraları kurtulalım. Kimin toprağını kime veriyorsunuz? Yukarıda birileri ağlayıp sızlıyo, güya kardeşlik adına… Bu aymazlıkları ancak dünyadan haberi olmayan,sadece midesini düşünen soysuzlara yutturabilirsiniz. Bu ülkede 5 kg çiçek yağına kanamayacak kadar şerefli, gururlu,haysiyetli insanlar da vardır. Hiç kimse bir çakıl taşını hainlere veremez bu bilinmelidir. 
Hükümetin girdiği bu ikinci açılım görüşmelerine Kılıçdaroğlu’nun destek vermesi ise çok acı… Artık AKP içindeki ver kurtulçu Kürtçüler cenahının keyfine diyecek yok. Nasıl olsa muhalefetin büyük kanadı da desteğini vermiş durumda. Zaten PKK’lılar solun eski tüfek arkadaşları değil midir? Bazı CHP milletvekilleri gidip tıpkı BDP’liler gibi pk’ lılarla görüşmediler mi? Tunceli milletvekilinin pk’ lılarla ilgili sözlerini herkes biliyor.

Öldürülen bazı militanlar bu cenahtakilerin çocukları çıkmadı mı? Daha geçenlerde Üniversitelerde baltalarla sadece okumaya gelen vatanını seven öğrencilere saldıran PKK’lılara, sol öğrenci gurupları destek vermedi mi? CHP’li dostlarımız bu gelişmelerle ilgili şapkalarını önlerine koyup düşünmelidirler. Altıbin küsür militana karşı, 70 milyonluk bu millet, beceriksizce, basiretsizce bu ülkeyi yönetenler yüzünden teslim mi olacak?
Kandilden gelen son bilgi ise 2013 yılı mücadelenin tırmanacağı yıl olacak haberidir. Ortadoğu’nun bu karışık girizgahında PKK’nın Öcalan emretse bile silah bırakmasını düşünmek saflık değil midir? Hükümet verdiği tavizleri saklıyor. Örneğin Anayasadaki vatandaşlık tanımı kaldırılacak ”TÜRK ” sözcüğü yerine ”Türkiyeli ”sözcüğü konulacakmış. Bunlar yapılıyor diye PKK dağdan silahını bırakıp iner mi?

Zaman, bu gizli pazarlıkların içeriğini gösterecektir. Bu millet yapılanları iyi görmeli, şimdiye kadar yutturulan yalanlara ek olarak yeni hile ve yalanları bu millet yutmamalı. Silah bırakmanın karşılığı nedir? Bu sorunun cevabını herkes düşünmelidir!!!

Pkk’ya Karşı Üslup Değişikliği

PKK Terör Örgütü ile ilgili haberlerde dikkat çekici bir üslup değişikliği medyaya ve siyasetin diline hâkim oldu.

Önce kavramlar ve sıfatlar değişti. “Bebek katili” veya “teröristbaşı” sıfatları kullanılmaz oldu. Bu sıfatların sahibi, 40 binden fazla insanın ölümünden sorumlu, cezası idamdan ağırlaştırılmış müebbet hapse çevrilmiş mahkûmdan bahsederken sadece “Öcalan” denilmekte. Veya O’na sempatisini/ bağlılığını açıklamaktan çekinmeyenler tarafından açıkça “Sayın Öcalan” denilmekte. Hatta “Oslo tutanaklarında” devlet adına PKK ile görüşme yapan MİT yöneticilerinin bile, müzakere esnasında örgüt liderinden bahsederken hep “Sayın Öcalan” dediği görülmekte.

“Apo ile müzakere” yerine “İmralı görüşmeleri” denilerek teröristbaşı ile müzakere yapmanın ağırlığı hafifletilmekte. Apo’nun verdiği mesajlar aktarılırken de “İmralı’nın görüşü” şeklinde verilmekte. Böylece Devlet ile eşit konuma çıkarılarak müzakere edilen mahkûmun devlete karşı yaptığı pazarlıklar, bir ada ismine yüklenerek muhtemel tepkiler törpülenmekte.

******

Başbakan’ın “İmralı ile Görüşmelerin” yürütülmekte olduğunu açıklamasından sonra medyada çok ciddi bir sevinç ve takdir gösterisi başladı. Yıllardan beri “gerçek muhatap önder Apo’dur” diyen BDP/PKK kanadının bile, kazandıkları mevzinin sevincini göstermekte ölçülü olmaya çalıştığı bir ortamda, medyanın bu ölçüsüz mutluluğunu anlamakta güçlük çekiyorum.

AKP yöneticileri ve milletvekilleri parti kararı ile “temkinli bir iyimserlik” içinde olmamız gerektiğini telkin etmekte. CHP bu defa AKP’ye “kredi açarak” Apo ile müzakereyi desteklemekte. MHP ise yapılan müzakereyi hükümetin zafiyetinin tescili olan vahim bir hata olarak görmekte.

******

Bu arada Paris’te PKK’nın üst düzey yöneticisi (birisi Öcalan’ın eski sevgilisi ve PKK kurucusu) olan üç kadın öldürüldü. Türkiye bu kadınları kimin ne maksatla öldürdüğü konusunu tartışmakta. Tartışan hemen herkesin en büyük derdi “sürecin kesintiye uğramaması.”

Yani bu kadınları öldürenlerin maksadı “Apo ile sürdürülen müzakerenin” kesilmesi olabilirmiş.  “Aman bu tür provokasyonlara itibar edilmesin, müzakere devam etsin” denilmekte.

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç,ölen pkk’lılar için üzülmeyen insan değildir” diyen Diyarbakır Emniyet Müdürünü takdirle karşılamasına sebep olan duygu ve düşüncelerinin bir tezahürü olarak mı; “ben de dağa çıkardım” sözüyle pkk yandaşlarıyla kurduğu empati (duygudaşlık) sonucu mu bilinmez, yaşanan olay bir vahşettir. Onlar böyle bir ölümü hiçbir zaman hak etmemişlerdi” dedi.

*****

“Bu kadınların infazını Türkiye Cumhuriyeti Devleti yapmış olabilir” denilmesi mantıklı olamaz. Çünkü devleti yönetenler müzakere için çok hevesli.

İnfazı “derin devlet” yapmış olabilir iddiası da sağlam değil. “Derin devlet” olmakla suçlananların hepsi hapiste. Eğer hala bu türlü infazları yapabilecek güç ve kabiliyette iseler Paris’te üç kadın PKK yöneticisini öldürmek yerine, Türkiye’de çok daha kolay ve büyük hedefleri seçebilirlerdi.

“Örgüt içi hesaplaşma ihtimali şimdilik en kuvvetli ihtimal.”

Fakat bu ihtimallerden daha önemlisi bizi yönetenlerin ve medyanın, TSK’nın, (PKK ile şerefli mücadeleler vermiş) yargılanan subayları için göstermedikleri empati ve anlayışlı üslubu PKK’lılar için göstermekte oluşu.

Neticede öldürülen üç kadın eli kanlı, uyuşturucu ve silah kaçakçılığı dâhil her türlü kirli işi yapan ve zavallı Kürt gençlerini dağa çıkarıp telef ettiren bir cinayet şebekesinin yöneticileri değil mi?

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli‘nin infaz edilen üç PKK’lı için “su testisi su yolunda kırılmıştır” ve MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural‘ın “darısı Kandil’de terör örgütünü yönetenlerin başına” açıklamalarına, maalesef ana muhalefet CHP dâhil, destek çıkmamaktadır.

Bu kadınları birer kahraman olarak takdim eden BDP’liler de, onlara destek veren medya da “terör örgütü propagandası, suçu ve suçluyu övmek suçu” işlemekteler.

Şimdi cenazeleri Türkiye’ye gelecek ve Habur‘daki görüntülere benzer şekilde törenler yapılacak.

Beklenti şu, “suç yaygınlaşınca suç olma vasfını kaybedecek.” O da olmazsa nasıl olsa “genel af” çıkacak.

“Zaten 4. Yargı Paketi çıkmak üzere. Eyleme şiddet karışmadıkça suç olmayacak. Örgütün şehir yapılanması KCK’nın hapisteki mensuplarından bin kişi serbest kalacak. Böylece Örgütün bir süredir darbe alan şehirlerde eylem yapma ve dağa eleman sağlama kabiliyeti yeniden artacak.

Neyse ki, BDP eşbaşkanı kendisine yapılan ricaları kırmadı, hepimizin içini ferahlatan (!) açıklamasında “Habur görüntülerinin oluşmaması için elinden geleni yapacaklarını” söyledi.

*****

3 Kasım 1839 da Gülhane Parkında açıklanan Tanzimat Fermanı’nı halka duyuranların, yapılan hukuki düzenlemeleri özetleyen “bundan sonra gâvura gâvur denilmeyecek” sözü unutulmazlar arasındadır.

Bu Tanzimat Fermanı’nı (diğer adıyla Gülhane Hattı Hümayunu) o zaman, İngiliz Elçisi olarak Osmanlı’yı uzun yıllar yönetmiş olan, Stratford Canning’in yazdığı söylenir. Canning’in bir diğer unvanı “Osmanlı’nın esas sultanı“dır.

Bugün de “teröriste terörist, cani, bebek katili denilmeyecek, sayın Öcalan denilecek” ve infaz edilen PKK’lılar için “iyi bir diplomattı“, “örgütün efsane ismi”, “kahraman” denilecek veya en azından “ölmelerine üzüleceksiniztelkinleri ve hatta talimatları bana “gâvura gâvur denilmeyecek” fermanını hatırlatmakta.

Yapılan telkin ve talimatları anladık anlamasına da benim merakım şu: Bugün bu “fermanı” hazırlayan bir “esas sultan Canning” var mı ve varsa kim? Bu durumda bugünkü düzenlemeleri ve görüşmeleri ilan eden ve yürüten yeni Mustafa Reşid Paşa kim?

Ana Dilde Eğitim

TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı ve AKP İstanbul Milletvekili Burhan Kuzu  “İmralı görüşmeleri”  sonrasındaki süreci değerlendirmek için konuk olduğu televizyon programında  “ana dilde eğitim”  ile ilgili tavrını net (olarak ortaya) koydu. Kuzu:

“Ana dilde eğitim’e karşıyım. Eğitim dili olmasına ‘evet’ demem. Ana dilde eğitim bu memleketi böleceği için karşıyım. Burada, 18 tane etnik-dinî grup var. Bir tek Kürt’ün, Türk’ün anası yok ki. Diğer 16 anayı ne yapacaksın? Anasını alan gelirse, ‘ben de dilimi istiyorum’ derse ne yapacaksın? 18 adet astronomi, 18 adet matematik, 18 adet coğrafya! Buna memleket dayanır mı?

“Belçika’nın haline bakın. İşte bölündü. Bölünüyor.

“ABD bir eyalette İspanyolcaya izin verdi. 2 yıl sonra vazgeçti.” Dedi. (Yeniçağ, 9 Ocak 2013, s.9)

X

Öyle nazik bir konu ki, ilk nazarda karşı çıkmak; gayri insanî bir davranış gibi algılanıyor! Oysa, bir kimsenin ana dilini konuşması başka şey; ana dilde eğitim istemesi çok çok farklı bir husus. Biri ne kadar insanî ve kişisel bir hak ise, ana dilde eğitim için ısrar etmek; ister istemez ayrılığa çanak tutmaktır. Kaldı ki, resmî dilde eğitim; devlet olmanın olmazsa olmazıdır. Velhasıl, aslında doğru olan bir şey; uygulamada doğru olmayabilir. İşte ana dilde eğitim bu kabîldendir.

Bundan dolayı bu yerinde tespit karşısında; akıl için yol birdir diyor ve şimdilik şu hakikatleri hatırlatmakla yetiniyorum:

“Orta-doğu’nun değişik yörelerine dağılmış olan Kürt adı verilen toplulukların konuştukları dile alışagelindiği üzere Kürtçe denmektedir. Bu tanımlama ile âdeta bütün Kürt adı verilen toplulukların ortak bir kültür unsuru olabilecek bir Kürtçe akla gelmektedir. Ancak gerçek bu değildir.Bölgede ne kadar Kürt adı altında birleştirilmeye çalışılan topluluk varsa bir o kadar Kürtçe vardır dersek konuyu biraz abartmış sayılmayız.

“Meseleyi yakından bilenler, gerçeği görenler değil de ancak Kürtçülük konusunda ısrarlı olanlar bu zaafı örtebilmek için kendilerine göre dialekt tasnifleri yapmaya çalışmışlardır.

“Kürt konusunda en önemli kaynak konumunda olan ŞEREFNAME bile Kürt denilen toplulukları konuştukları dialektlere göre dört ana gruba ayırmıştır: Kurmanç, Lor, Kelhur, Goran. (Şeref Han, Şerefname, s. 22)

“Evliya Çelebi onaltı kadar ayrı dialektlerden söz ettiği gibi, bugün de geçerli olan dialektler arasındaki anlaşamamazlığı ‘birbirlerine elfazları ve lehçe-i mahsusaları mugayirdir, kim nicesi birbirlerinin kelimatların tercüman ile anlarlar.’ İfadesi ile net bir şekilde vurgulamaktadır. (Evliya Çelebi Seyahatnamesi, C. IV, Varak: 219 a.)

“Evliya Çelebî’nin üçyüz yıl kadar önceki ortaya koyduğu bu gerçeği, kendisini açıkça Pankürdist olarak ilan eden Mehrdad R. İzady: ‘İran’daki Kirmanşahlı bir Kürd’ün, Irak’taki Erbil’li, Suriye’deki Afrin’li veya Türkiye’deki Diyarbakır’lı bir başka Kürd ile anlaşması için, basit bir selamlaşmadan sonra üçüncü bir dili kullanması gerekmekte…’ (Mehrdad R. İzady. A Concise Handbook, s. 186) şeklinde kabullenmek zorunda kalmıştır.” ( Her Yönüyle KÜRT DOSYASI, Prof. Dr. Abdulhalûk M. Çay, 8. Baskı, İstanbul – Temmuz 2010, s. 168, 170)

Bu gerçekler karşısında elimizi şakağımıza koyup tekrar tekrar düşünmek gerek.

 

3592

Şehitler Üzerinden Pkk Çözümü…

Türk Milleti, varoluş mücadelesinde tarihi günlerinden birilerini, bir kez daha günümüzde yaşıyor.Bir kez daha diyorum; çünkü buna benzer olaylar Türk tarihinde sıklıkla yaşanmış şeyler… Yani bilenlerin yabancısı olduğu konular değil bunlar. Onun için millet olarak bu tip şeylere şerbetliyiz.

Burada sorunumuz; psikolojik operasyona maruz kalmış olan Türk Milleti’nin, yaşamsal sorunlarının farkında olmayan geniş halk yığınlarıdır. Böyle olmasa pkk ile çözüm için“el ve etek bile öpülebilir” aşağılamasına maruz kalınır mıydı?

Eğer bu halk yığınları, sorunun ne kadar can alıcı olduğunun farkında olsaydı, tercihlerini bu kadar menfaatlerini göz edici şekilde kullanır mıydı? Aksi olsa bölücülük sorununun yıkıcı etkisi zayıflayarak ve de eriyerek ortadan kalkacaktır. Onun için bölücüler kadar, onlar karşısında değişik nedenlerle mücadelesi zaafa uğratılmış olan halk yığınlarının , günümüzde yapılanlar üzerinde vebali vardır. İşin bir diğer önemli yanı budur…

Önümüzdeki sorunun açık ve net tarifi: memleketimizi bölmeyi amaçlamış olan dış destekli kürt milliyetçiliğinin silahlı eyleme dönüşmüş hareketi olan pkk terörüdür. Ve verilecek hiçbir taviz, onları memleketi bölme amacından vazgeçirmeyecektir. Tarih bize böyle söylemektedir. Bunu başka türlü izah ederek Türk Milleti’ni ikna etmeye çalışan her kim olursa olsun; ihanet içindedir.

PKK, mevcut anayasal düzene başkaldırmış ve devlete karşı silahlı mücadeleye girişerek binlerce masum insanın canına kıymıştır. Devletin ve milletin zenginliğini heba etmiş, başta ABD olmak üzere AB ülkeleri, Rusya, İsrail, İran, Irak, Suriye dahil bir çok devletin bize karşı hesaplarını tahakkuk ettirmek üzere, onların taşeronluğunu üstlenmiştir.

Kısaca pkk’lılar ve onların siyasal, stk ile diğer tüm uzantılarının tamamı, Türk Milleti’ne ve Türk Devleti’ne karşı ihanet içindedir.

Şimdi iş; Ergenekon, Balyoz ve 28 Şubat Soruşturmaları bahane edilerek eli, kolu, kanadı kırılan Türk Ordusu’nun da sessizleştirilmesi suretiyle, bu ihanetle uzlaştırılma safhasına getirilmiştir. Halbuki,Türk Silahlı Kuvvetleri ve emniyet güçleri bölücülük karşısında çok başarılıdır. Ben bunu 1897 yılında yapılan Türk – Yunan Savaşı’nda dağılan Yunanistan’ı yok olmaktan kurtaran, günümüz küresel güçlerinin ,araya girerek masa başında Yunanistan’ı galip ilan etmelerine ve Türk topraklarını Yunanlılara vermelerine benzetiyorum. 

Gördüklerimize göre parlamento içinde ve dışında bir tek MHP haricinde herkes “ihanetle barış” arayışı içindedir.Amerikancı ve kürtçü cemaatin başı, Türk Milleti’ni ikna amaçlı psikolojik operasyona destek vererek “hayırlı sulh” ten bahsetmekte ve buna ilişkin görüntüler saat başı televizyonlarda gösterilmekte ve de ekranlara çıkartılan kişilerle bu görüşler desteklenmektedir. Herhalde bu ve buna benzer yapılar, onları oluşturanlar için böyle günlerde lazım olmaktadır.

Türk Milleti böylece ölüm gösterilerek sıtmaya razı edilmek istenmektedir. Hem de din kullanılarak. Bakalım İslam Dini, Türk Milletine çileler çektirmek için daha ne kadar çarpıtılacak ?

Asla bir arada anılamayacak kişilerde, Türk Milleti’nin “gururu incinmesin ve haysiyeti korunsun” diye ağız birliği etmiş durumdalar. Ne kadar da Türk Milleti’ni düşünüyorlar! Emin olun gözlerim yaşarıyor…

Esas ağrıma giden ve en önemli operasyon noktası olarak gördüğüm husus, işin içine şehit ailelerinin çekilmesidir. Onların yaşadıklarını ve duygularını istismar ederek, ılık suda haşlandığını fark etmeyen kurbağa misali keyif süren Türk Milleti’ni, bu şekilde kaynatmak suretiyle patlatacaklar. Merak edenler, isterlerse Selanik’in sulhle teslimindeki ihaneti ve ondan sonra Selanik’teki Müslüman Türklerin akibetini okuyarak bir öğrensin…

Şehit ailelerini ağzına bile almaması gereken pkk ihanetinin siyasal uzantıları, ne yazık ki; hedeflerine ulaşmak için onları ikna etmeye yönelik, söylem geliştirmeye başladı.

İktidarın temsilcisi ise hiç utanmadan MHP ile BDP’yi bir terazinin iki ayrı kefesine koyarak  durumu“tahterevalli siyaseti” ile izah etti.Yani pkk ile MHP aynı öyle mi? Bu arkadaş devam ederek, MHP’yi Türklerin BDP’yi de kürtlerin partisi olarak niteledi. Soruyorum o zaman: AKP kimin partisidir ? Eğer böyleyse AKP, milliyetsizlerin veya kendini Türk Milleti’ne mensup görmeyen etnisitelerin partisidir. Bu durumda, Türk Milleti’nin gözünü açması gereken ayrı bir husustur.

Açıklamalara ve gelişmelere bakarsak: MHP, Türk Milleti’nin ayakta kalan ve direnen en güçlü partisidir. Unutulmasın ki; sel akar kum kalır misali hepimiz geçer gideriz ama geride sadece Türk Milleti ve Türk Devleti kalır…Tarih hep böyle yazmıştır.

Esas lafım; barış, özgürlük, insan hakları ve demokrasi gibi ağdalı laflara takılan ve günlük menfaatlerinin peşinde olan yüzsüz insanlaradır. Bunlar Türk’te olabilir veya kendisini başka bir etnisiteye mensup görebilir. Olan biteni içiniz nasıl kaldırıyor ? Yoksa mideniz mi yok ? Türk olmayanlar; siz namusunuzu, canınızı ve malınızı korumak için adeta yalvararak Türk Milleti’ne ve Türk Devleti’ne sığınmadınız mı? Şimdi milletimizin ve devletimizin müzakere, açılım ve terör vb. gibi konularla demokratik tercihlerinizi bile meşru yollardan kullanmayarak, altının oyulmasına nasıl seyirci kalırsınız veya destek verirsiniz?

Son söz; Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan herkes iyi bilmelidir ki, Türk Milleti ve Türk Devleti bir çok defa serden geçerek imtihan vermiştir. Bu günlerde elbet geçecek ama hiçbir şey yapanların yanına kar kalmayacaktır. Allah’a duamız; bölücülerle müzakere edenlerin karşısında, Türk Milleti’nin uyanışını ve dirilişini sağlamasıdır. Gayret bizlerden, takdir Yüce Allah’tandır…

Türk-İslam Ülküsünün Mütefekkiri Seyyid Ahmet Arvasi – 3 (Milliyetçiliği)

0

 

Seyyid Ahmet Arvasi, gerçek bir Türk milliyetçisi idi. İslâmın meşru çerçevesi içinde Turancı denilecek kadar Türkçü ve milliyetçiydi. Türklüğü beden, İslâmiyeti ruh bilen bir milliyetçilik anlayışına sahipti. Hayatı, din ve milliyet gibi iki mukaddes varlığımızı karşı karşıya getiren dinimizin ve milliyetimizin düşmanlarına karşı mücadele ile geçmiştir. O, bu düşmanları durduracak tek reçete olarak da, felsefesini kendisinin oluşturduğu Türk-İslâm Ülküsü’nü görmüştür.

Arvasi Hoca, milliyetçilik anlayışını şöyle özetlemiştir: “Ben, İslâm iman ve ahlâkına göre yaşamayı en büyük saadet bilen, Türk milletini iki cihanda aziz ve mesut görmek isteyen ve böylece İslâmı gaye edinen Türk milliyetçiliği şuuruna sahibim. Benim milliyetçilik anlayışımda asla ırkçılığa, bölgeciliğe ve dar kavmiyetçilik şuuruna yer yoktur. İster azınlıklardan gelsin, ister çoğunluktan gelsin her türlü ırkçılığa karşıyım. Bunun yanında Şanlı Peygamberimizin Kişi kavmini sevmekle suçlandırılamaz. Kavminin efendisi, kavmine hizmet edendir. Vatan sevgisi imandandır” tarzında ortaya koydukları yüce prensiplere de bağlıyım”.

Şanlı Peygamberimizin neslinden olan Arvasi Hocanın milliyetçiliği, ahfâdından kalan bir mirastır. Ailesinin muhterem büyüklerinden, büyük din âlimi ve gönül adamı, Necip Fazıl Kısakürek ve Hüseyin Hilmi Işık’ın mürşidi Seyyid Abdülhâkim Arvasi Hazretleri aile mensuplarına şu vasiyette bulunmuştur: “Türk milleti, sahabe-i kiramdan sonra İslâmiyete hizmet eden tek millettir. İslâmın bayraktarlığını yapan bu millet gelecekte de bu hizmetini sürdürecektir. Onun için hepiniz Türk milletinin hizmetinde olup onun yükselmesi ve yücelmesi için çalışacaksınız”. Arvasi ailesinin mensupları, bu nasihata sıkı sıkıya bağlı kalmış ve ömürlerini Türk milletinin hizmetine adamışlardır. Bu arada şu bilgiyi de aktarayım. Alparslan Türkeş’le Necip Fazıl’ı görüştüren ve aralarında bir gönül köprüsü kurduran da Arvasi Hocadır. Necip Fazıl, bu dostluk sonucu 1977 seçimlerinde MHP’nin İstanbul’daki mitingine katılarak konuşma yapmıştır.

NEDEN TÜRK-İSLÂM ÜLKÜSÜ ?

Arvasi Hoca, hâlâ Türklerin İslâmın bayraktarlığını yaptığına ve bu görevin hâlâ bu millette olduğuna inanıyordu. Bu yüzden bu iki mukaddes varlığın birbirinden ayrı, farklı ve karşı varlıklar gibi gösterilmesine tahammül edemiyordu. Bu yüzden, l965’te Sayın Ahmet Er’in radyoda yaptığı bir seçim konuşmasında dile getirdiği ve uzun yıllar milliyetçi câmiada çok tutulan ve sürekli kullanılan “Türk-İslâm Sentezi” ifadesinden hiç hoşlanmadı. Çünkü, ona göre sentez, homojen olmayan nesnelerin bir araya gelmesiyle oluşur. Sentez analiz edilebilerek ayrıştırılabilen bir oluşumdur. Halbuki Türklük ve Müslümanlık etle tırnak gibi birbirinden ayrılmaz bir bütündür. İşte bu sebeplerle Arvasi Hoca, l970’li yılların başından itibaren, Türkiye’yi yüceltecek ve gençliğimize benimsetilecek düşünce sisteminin adını “Türk-İslâm Ülküsü” olarak koymuştur. Hoca, aynı gerekçeyle, “kültür mozayiği” sözünden de çok rahatsızdı.

Arvasi, Türk milliyetçilerinin, Türk-İslâm ülkücülerinin dâvasının, Allah ve Resûlünün dâvası olduğunu, bunun  da “îlâ-yı Kelimetullah” dâvası olduğunu ve  kıyamete kadar süreceğini savunuyordu. Aksini iddia edenlerin, ya Türk milliyetçilerini tanımadığını, ya da bühtan ettiklerini söylüyordu ve “Türk milliyetçisi, her şeyden önce bir iman adamıdır” diyordu. Türk milletinin dünyaya “nizâm-ı âlem” vermek üzere gönderildiğine inanıyordu. “Kesin olarak iman etmişimdir ki, Müslüman Türk milleti ve onun devleti güçlüyse İslâm dünyası da güçlüdür” diyen Arvasi, İslâm dünyasını esir almak isteyen şer kuvvetlerin ilk hedefinin Türk devleti ve Türk milleti olduğunu belirtiyordu.

Arvasi Hoca, İslâmın ve Türklüğün âşığıydı. Tarih boyunca bütün milletlerin putları, yani müşahhas ve maddi tanrıları olduğunu, halbuki Tanrının mücerret olduğunu söylüyordu. Bu konuda sık sık “Tarihte yontulmuş tanrısı olmayan bir millet vardır, o da Türk milletidir” derdi. Hem Müslümanlığı, hem Türklüğü ile iftihar ederdi. Prof. Dr. Ümit Özdağ’ın bir yazısında dediği gibi,  Arvasi Hoca, tıpkı 17. Yüzyılda yaşayan hemşehrisi müfessir Vanî Mehmet Efendi gibi düşünüyordu. Mehmet Efendi, yazdığı “Araisü’l-Kur’ân” isimli tefsir kitabında “Türkler, Kur’ân’da bahsi geçen Zülkarneyn’den maksat Oğuz Han olduğunu söylerler ki, bu konuda tereddüdü mucip olacak hiçbir nokta yoktur” der. Hoca sık sık “Oğuz’un çocukları” dediğinde gözleri ışıldar, sesi gürleşirdi.

Arvasi Hoca, Mustafa Kemal Atatürk’ü, son Türk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olarak saygı duyuyordu. Onun bu konudaki duygusunu, Savaştepe İlköğretmen Okulu’nda görev yaparken öğrencileriyle 23 Nisan 1962’de yaptığı Anıtkabir ziyareti sırasında Anıtkabir Özel Defterine yazdığı şu ifadede açıkça görmek mümkündür: “Cumhuriyetimizin kurucusu Aziz Atatürkümüzün manevi huzurlarında millî ruh ve Türk şuurunun bütün imanını yaşadık.” (M. Ozan Semerci, Hatıraların Aydınlığında Seyyid Ahmet ARVASİ, s. 196-197)

Arvasi Hoca’nın Türk milliyetçiliği ile ilgili düşüncelerini açıkladığı ilk eseri olan “İleri Türk Milliyetçiliğinin İlkeleri“, 1965 yılında İstanbul’da Mümin Çevik’in sahibi olduğu Doğan Güneş Yayınları arasında yayınlandı. Mavi kapaklı ince bir cep kitabı olarak basılmıştı. Bu kitap Ahmet B. Karabacak’ın sahibi olduğu Milli Hareket dergisinin Ekim 1967 tarihinde 15. sayısında da yayımlandı. Arvasi kitabının önsözünde özetle şunları söylüyor: “Bugün Türkiyemiz çeşitli fikir akımlarının birbiriyle karıştığı bir alan haline gelmiştir. Ziya Gökalp’ten önceki veya Ziya Gökalp’in fikir alanına doğuşunu hazırlayan şartlara benzer bir ortam içindeyiz.  …….Bugün içinde bulunduğumuz kaosu böylece inceleyip değerlendirecek ve Türk milletine ışıklı bir yol açacak milliyetçi ve ileri insanlara muhtacız. Türk milliyetçiliğini her türlü istismar ve ithamdan kurtarıp, aydın Türk gençliğine yeni baştan teslim etmenin zamanı geçmek üzeredir. Bizi böyle bir sisteme ulaştıracak fikir ve bilim adamlarımızın doğuşunu beklemek yerine, bu adamları yaratmak yolunda bütün imkânları ve gayretlerimizi birleştirmeliyiz.” Hoca bu kitabında milliyetçiliği şöyle tarif ediyor:  “Milliyetçilik, bir milletin kendini ekonomik, kültürel, sosyal, politik yönden güçlendirmesi ve başka millet ve gruplara sömürtmeme çabasıdır. Bu bakımdan milliyetçili meşru bir hak ve şuurdur“.

TURANCILIK VE TÜRKÇÜLÜK

Arvasi Hocanın milliyetçilik anlayışı, bütün Türklük dünyasını  da kucaklıyordu ve bir anlamda Turancıydı. Henüz 17 yaşında bir delikanlı iken(1949) yazdığı “Özleyiş” isimli şiirinde, onu maziye ve ecdâda âşık ve Türklüğün muhteşem çağlarına özlem duyan bir yaklaşım içinde görüyoruz: “Tuna neden köpürmüş, Kırım neden inliyor?/ Nerde parlayan kılıç, nerde o akıncı ced?/ Şimdi Hazar uzaktan feryadımı dinliyor/ Ayrıldı mı Kafkaslar yurdumdan ilelebet?” “Kıbrısın ayrılışı derd oldu içimizde,/ Barbarosun sesini kaybettik Akdenizde,/Adalar yabancıda, dinmez dertleri bizde,/ Balkanımız vatandan ayrıldı mı nihayet?” Arvasi Hoca, ömrü boyunca Türk milliyetçilerinin sınırlarımızın dışında kalan soydaşlarımızla ilgilenmelerini ve onların kurtuluşu için mücadele etmelerini istemişti. Onun “Turan“a sevgisini,  öğrencilerinden M. Ozan Semerci, Hoca ile ilgili kitabındaki (s. 106) şu anekdotta çok güzel anlatmaktadır. Yıl 1960, mevsim ilkbahar. Savaştepe İlköğretmen Okulu öğretmen ve öğrencileri okulun bahçesindeki “çınaraltı“nda halay çekiyorlar. Sırası gelen “Karadeniz üstünden horana bak horana” diyor ve buna kendi bulduğu kafiyeli bir cümleyi ekliyordu. Sıra Arvasi Hocaya gelince ek cümle olarak “Karadeniz üstünden Turan’a bak Turan’a” deyiveriyor. Kimse “Turan“ın anlamını bilmediği için şaşırıyorlar. Hafta boyunca girdiği bütün sınıflarda Hocaya “Turan“ın ne olduğu soruluyor. O da dersin ilk 15-20 dakikasında, Komünist Rusya’nın Orta Asyadaki Türklere yaptığı zulmü anlatıyor. Türklük dünyasının hürriyete kavuşması ve Turan ülküsünün gerçekleşebilmesi için çok güçlü bir devletimizin olmasını, bunun için gençlerin çok okuyup ve çok çalışıp ülke kalkınmasında görev almaları gerektiğini belirtiyor.

Arvasi Hoca, “biyolojik ırkçılık“ın parçalayıcı ve bölücü bir karakter taşıdığını, “ictimaî ırkçılık”ın ise birleştirici ve bütünleştirici bir özellik taşıdığını belirtirdi. Kültürel anlamda soy birliği şuurunu taşıyordu. Bu konuda Ziya Gökalp, Mümtaz Turhan ve Erol Güngör çizgisindeydi. Arvasi Hoca bir din âlimi kadar dinî bilgiye sahip olmakla birlikte din adamı değildi. Onun dinî ilimler alanındaki vukufiyetini, bir Müslümanın beşikten mezara hayatını ve 24 saatini, bir haftasını, bir yılını nasıl yaşaması gerektiğini anlattığı “İlm-i Hâl” isimli eserinde görmek mümkündür. Arvasi Hocayı yakından tanımayan bazı kişiler, dinî bilgilerinin derinliği ve dinî hassasiyetlerinin yoğunluğu sebebiyle, onu hep bir din mücahidi olarak göstermeyi tercih etmişlerdir. Fakat Hoca, iyi bir Müslüman olmakla birlikte, Türkçü denecek kadar ileri derecede bir milliyetçiydi. Atatürk Eğitim Enstitüsünde birlikte görev yaparken, dinî yönü zayıf olan bazı Türkçü gençlere kızdığımı ve sert biçimde eleştirdiğimi görünce beni bir kenara çekerek “Aman Sakin Bey, Hareket’in Türkçü karakterini kaybetmiyelim, kaybettirmeyelim” demiştir.

DOĞU ANADOLU GERÇEĞİ

Arvasi Hoca, Doğu Anadolu çocuğu olmasına rağmen, bölgeciliğe ve bölücülüğe kesin olarak karşıydı. Fakat, Hocanın insanlar üzerindeki büyük etkisini ve çevrenin genişliğini gören devletin istihbarat kurumları, Doğu Anadolulu olması nedeniyle onu yıllarca “Kürtçü” diye takip ettiler. Bu durumu Hoca da biliyordu, rahatsız oluyordu, fakat bu rahatsızlığını mümkün olduğu kadar çevresine hissettirmiyordu. Bu durum, Hocanın Türk milliyetçiliği inancını hiçbir zaman zedelemedi. Yalnız birçok görev için “mesela Talim ve Terbiye Kurulu üyeliği gibi” önüne engel olarak çıkartıldı. 12 Eylülden sonra MHP Genel İdare Kurulu üyesi suçlamasıyla tutuklanıp dört aya yakın askeri cezaevinde kaldıktan sonra suçsuz görülerek beraat ederek özgürlüğüne kavuştu. 1986 yılında bir gün Milli Güvenlik Kurulu, “Doğu Anadolu gerçeği“ni anlatması için Hocayı Ankara’ya davet etti. Hoca davete icabet ediyor ve konuşmak için kürsüye geldiğinde haziruna, “Beni yirmi beş yıldır takip ettiğiniz bir Kürtçünün, bir Kürt milliyetçisinin Doğu Anadolu hakkındaki görüşlerini dinlemek için mi, yoksa bir Türk milliyetçisinin görüşlerini dinlemek için mi çağırdınız. Önce karar verin, ondan sonra konuşacağım” diyor ve susuyor. Ortalık buz kesiliyor. Bir Orgeneral kalkıyor ve diyor ki: “Hoca doğru söylüyor. Biz kendisini yıllarca Kürtçü diye takip ettik, büyük hata yaptık. Devletim adına kendisinden özür diliyorum. Biz kendisini bir Türk milliyetçisinin Doğu Anadolu hakkındaki görüşlerini öğrenmek ve tavsiyelerini almak için davet ettik. Buyurun Hocam, sizi dinliyoruz“. Hoca bundan sonra bu konudaki görüşlerini açıklıyor ve konuşmasının sonunda: “Siz Doğu Anadolu insanına güvenmiyorsunuz. Ama bu bölgenin çocukları da en az diğer bölgelerdekiler kadar vatanseverdir. Vatanını, imanını, namusunu korur. Yeter ki, siz onlara güvenin, görev verin destek olun” diyor. Koruculuk sisteminin bu tavsiyeden sonra hayata geçirildiği söylenir. Milli Güvenlik Kurulu, çok beğenilen bu konferansın genişletilerek kitap haline getirilmesini Hocadan rica ediyor. Hoca da bu çalışmayı yaptı ve teslim etti. Bu çalışma, 1986 yılında devletle bağlantılı olan Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü tarafından “Doğu Anadolu Gerçeği” ismiyle kitap olarak bastırıldı. Genelkurmay bu kitabı ordu mensuplarına ve etkili çevrelere dağıttı. Kitabın ilaveli 2. Baskısı yine aynı Enstitü tarafından yapıldı. 1993’te Burak Yayınevi 3. Baskısını yaptı.

Arvasi Hocanın milliyetçiliğinin duygu ve iman ayağından başka bir de maddi ayağı vardı. Maddi ayağı, “muasırlaşmak”, yani çağdaşlaşmaktı. Hoca,  Gökalp’in “Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak” çizgisindeydi. Hem Türk milliyetçisi, hem Müslüman, hem de çağdaş olunabileceğine, muasır dünyaya öncülük edilebileceğine inanıyordu. Ne pahasına olursa olsun, mutlaka ilmî ve teknolojik üstünlüğü ele geçirmemiz gerekiyordu. Hoca bu konuda şöyle diyordu: “Bu milletin en büyük özlemi nedir biliyor musunuz? Yabancılaşmadan çağdaşlaşmak. “Türklük, Müslümanlık ve çağdaşlaşmak”     birbirine zıt düşen özellikler değil, aksine çağdaş Türk-İslâm Medeniyetinin yeniden doğuşunu gerçekleştirecek şartlardır.” Hoca, Türk gençliğine, kendi kökünden kopmadan, kendi kültür ve medeniyetinin değerlerini kaybetmeden, Türkiye Cumhuriyeti’ni “dünyanın bir numaralı devleti” haline getirme ülküsüyle yetiştirilmesinin önemli olduğunu belirtmiştir. Arvasi, Türk gençliğinin, dünya Türklüğünün, İslâm dünyasının ve bütün mazlum milletlerin ümidi olmaya namzet bir gençlik olarak yetiştirilmesini istemiştir.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, Seyyid Ahmet Arvasi, İslâm dinini çok iyi bilen, yorumlayan ve yaşayan samimi ve tavizsiz bir Müslümandı, din adamı değildi. İslâmın meşru çerçevesi içinde şuurlu ve idealist bir Türk milliyetçisiydi. Aynı zamanda aydın ve entelektüel bir insandı,  ilimde ve teknolojide çağdaşlaşmayı, her alanda güçlü bir devlete ve zengin bir millete sahip olmayı, milliyetçiliğin bir gereği olarak görürdü. Ama onun milliyetçiliği sadece Türkiye Türklerine münhasır değildir. Bütün Türk ve İslâm dünyasını ve insanlık âlemini de kucaklayan birleştirici bir milliyetçilik anlayışına sahipti.

 

 

 

 

Şehitlere Vefa ve Sarıkamış

 

Şehitlik ve vefa, gönül telimizi titreten çok önemli duygulardır. En büyük vefasızlık unutmak ve hatırlanmamaktır. Çanakkale Şehitlerini daha dün hatırladık. Sarıkamış ise 2004 yılında Milli Park oldu. Bu yıl ilk kez geniş çaplı bir organizasyonla şehitlerimiz anılmaya başlandı. Vefa adına çok önemli. Emeği geçenlere teşekkür etmek istiyorum.

Şehitler deyince akla sadece Çanakkale ve Sarıkamış geliyor. Çanakkale Şehitliği ise bazı çıkar çevrelerinin rant aracı oldu. Şehit kanı üzerinden rant vurulmaya, çıkar sağlanmaya çalışılıyor. 15 yıl önce çektiğimiz belgesel bugün halen bir çok TV kanalında yayınlanıyor. Ne bugün ne de geçmişte bu belgesellerin hiç birinden telif ücreti almadım. Amacım, şehitlerimize karşı vefa borcumuzu ödemek. Biz bunu yaparken bazı çıkar çevrelerinin trilyonluk bütçelerle Çanakkale ve Sarıkamış şehitleri üzerinden rant vurgunu yapması üzücü olduğu kadar da kahredici.

Sadece Çanakkale ve Sarıkamış şehitleri hatırlanırken, yüzüncü yılını andığımız bir buçuk milyon şehit verdiğimiz Balkan Savaşı şehitlerini hatırlamıyoruz. 3 milyona yakın Birinci Cihan Harbinde Cemal Paşa’nın ifadesiyle şehidimiz var. 3 milyon şehidin sadece 90 bin Sarıkamış, 250 bin de Çanakkale Şehidini hatırlıyoruz. Diğer 2 milyon 650 bin şehidi ise çoktan unuttuk. Galiçya, Yemen, Hicaz, Sina, Kudüs, Ürdün, Kanal, Kafkasya ve buna benzer b.ir çok bölgedeki milyonlarca şehit ise yok sayılıyor.

Yakın tarihimize gelelim. Kore Savaşlarında kaç şehit verdiğimiz bile bilinmiyor. O günkü devlet yönetimi bu şehit sayılarını 800 civarında gösterirken, halen ismi bilinmeyen çok sayıda kayıp şehidimiz var. Kurtuluş Savaşı şehitleri ise hiç gündeme gelmiyor. Kıbrıs Barış Harekatı ve Terörle Mücadeleye kurban verilen şehitler ise sadece cenazelerinde hatırlanabiliyor.

ŞEHİTLER TOPYEKÜN ANILMALI

Şehitlerimizi topyekün anmalıyız. Sarıkamış, Çanakkale diye ayrım yapmadan cephe cephe, dönem dönem isimleri ve listeleriyle şehitlerimizi hayırla yad etmeliyiz. Bu konuda Yemen’den Çanakkale’ye, Kore’den Kurtuluş Savaşı’na Galiçya’dan Hicaz bölgesine, Çanakkale’den Sarıkamış’a bir çok şehitliği adım adım gezerek hiçbir maddi beklenti beklemeden onlarca belgesel hazırlayıp telif ücreti almadan TV kanallarına gönderip yayınlatmamın en önemli nedeni halen mezarını bilemediğim şehit dedem İbrahim Kahraman ve anamın babası Sarıkamış gazisi dedem Mustafa Şagar’ın şahsında tüm şehitlerin hayırla yad edilip Fatiha okunmasına vesile olmaktır.

2013 yılında Cumhurbaşkanı ve Başbakanımız olmak üzere tüm yetkililere bir çağrıda bulunmak istiyorum. Çanakkale ve Sarıkamış diye şehitleri ayırmadan dünya coğrafyasında tüm şehitliklerimiz ortaya çıkarılmalı, şehitlerimizi Diyanet İşleri Başkanlığı’nın da içinde bulunduğu bir organizasyonla 2013 yılını Şehitlere Vefa Yılı  ilan etmeliyiz.

Yazımı değerli kültür adamı, vefalı dost Adnan Büyüksoy’un Vefa adlı şiiriyle noktalıyorum. Bu şiir ve yazımızla ilgili yorumlarınızı bekliyoruz.

VEFA…

Aranan meziyettir insanda vefa

Vefasızlık çektirir insana cefa

At’ta, it’te bulunsa olurdu sefa

Neredesin ey vefa görünmüyorsun.

Görünmek şöyle dursun, bilinmiyorsun.

 

Mutlaka bulunurdun aşkta, sevgide

İsmin anılırdı sena, övgüde.

Vefasızlık yeterdi şahsı yergide

Sırra kadem bastın görünmüyorsun.

Unutturuldun bize, bilinmiyorsun.

 

Adın Fatih’te bir semt, orada mısın?

Bardaktaki boza’da, şıra’da mısın?

Göçtün mü yoksa hala burada mısın?

 

 

Büyük Osmanlı Tarihi

 

Yılmaz Öztuna’nın 10 Ciltlik ansiklopedisi, 16 X 23,5 santim ölçülerinde ve toplam 5051 sayfadır.

Eserin ilk beş cildi siyasî tarihi, son beş cildi Osmanlı dönemi Türk medeniyeti tarihini içerir. Modern bir tarih anlayışıyla kaleme alınmış ilk büyük Osmanlı Tarihidir. 
Türk Tarihi çağdaş tarih ilminin geri kalmış dallarındandır. Bunun sebeplerinden biri, Türklerin çok geniş coğrafya alanlarında yaşamaları, Atlas Okyanusu ile Büyük Okyanus, Kuzey Buz Denizi ile Hind Okyanusu arasında büyük devletler kurmaları, her milletle çok yakından temasları olmasıdır. Böylece Türk tarihinin kaynakları, çok çeşitli dillerde ve dağınık durumdadır. 
Türk tarih incelemelerinin geri kalmasının diğer bir önemli sebebi, modern tarihçiliğin ve tarih metodunun Türkiye’de pek yakın bir geçmişinin olmasıdır. Batılı mânâda tarihçilerimiz geç yetişmiştir ve yetişenler de, Avrupa’daki meslektaşlarının araştırma imkânlarının önemli bir kısmından mahrumdur.

Tarihe içinden bakmak, yâni ele alınan devrin şahıslarıyla haşır-neşir olmak, devrin toplumunun bütün problemlerini, dünyanın o çağdaki bütün akım ve eğilimlerini bilmek, tarihçi için kâfi değildir. Ele alınan konuya tâbir caizse, bir de yüksekten, zirveden bakmak lazımdır. Ancak zirve noktasından çevre üç yüz altmış derecelik bir görüşle görülebilir. Nihayet değer hükümlerinin o çağlara, o çağlardaki insanlığın durumuna göre verilmesi icap eder. Bu ölçüyü bulamayan tarihçi gerçek bir tarihçi değildir. 
Bir tarihçinin bilgisi ile irfanını birleştirmesi gerekir. Bilgisinin yanında vicdanı ile de başbaşa olmayan bir tarihçi milletine olduğu kadar insanlığa da ihânet etmiştir. 
Bugünü anlamak, geleceğe hazırlanabilmek için, sağlam ve doğru bir tarih bilgisi şarttır. Başarılı ve büyük devlet adamları, iyi tarih bilen adamlardır. Hareket edilen nokta bilinmeksizin, yönelecek hedefi bulmanın imkânı yoktur. Bugün gelişmiş ülke diye anılan ve 160 dünya devleti arasında sayıları hiçbir zaman yirmi, yirmi beşi geçmeyen devletlerde tarih ilmi son derece ilerlemiştir. Bu milletler tarihlerini en ince teferruatına kadar incelemişler, bütün tarih kaynaklarını yayınlamışlar, ilmî eserlerin bile halka mahsus baskılarını yapmışlardır. Netice itibariyle bu milletlerde çok canlı bir tarih şuuru teşekkül etmiştir. Bu milletler sadece kendi tarihlerini değil cihan tarihini de aynı hassasiyet ve dikkatle incelemektedirler. 
Binaenaleyh tarih ilmi, insan cemiyetlerinin hayatında, belki ilk bakışta farkına varılamayan, önemli bir rol oynamaktadır.
Bir milletin tarihini en çok ve layıkıyla o milletin bilginleri inceler. Bu bütün milletler için böyledir. Onun için, batıda birçok Türk Tarihi uzmanı olmasına rağmen, asıl büyük iş, Türk tarihçilerine düşmektedir. 
Merhum tarihçimiz Yılmaz Öztuna’nın Büyük Osmanlı Tarihi, ‘asıl büyük işi’ tek başına üstlenmiş, kitapları tarihin kendisi tarafından yazılan bir tarihçinin çığır açan eseridir. 
ÖTÜKEN NEŞRİYAT: İstiklal Caddesi Ankara Han Nu: 65/3 Beyoğlu 34433 İstanbul. 
Telefon: 0.212-251 03 50  Belgegeçer: 0.212-251 00 12 www.atuken.com.tr  e-posta: otuken@otuken.com.tr

YILMAZ ÖZTUNA:
Türkiye’nin önde gelen tarihçilerinden, Dr. Yılmaz Öztuna, İstanbul’da 2 Eylül 1930 tarihinde doğdu. 09 Şubat 2012 tarihinde Ankara’da 82 yaşında, nefes darlığı ve solunum sistemi rahatsızlığından vefat etti. 
Türk Tarihçiliğine ilim adamı, düşünür, edip ve lider olarak mührünü bastı. Paris Üniversitesi Siyasî İlimler Enstitüsü’nde, Sorbonne Üniversitesi’nin Fransız Medeniyeti kısmında, Alliance Française’nin yüksek kısmında okuyan Öztuna, ilk makalesini on üç yaşında kaleme aldı. İlk kitabı ise on beş yaşında yayınlandı. 1969’da Adalet Partisi’nden Konya Milletvekili seçilen Öztuna, TRT Denetleme, Repertuar ve Eğitim kurulu üyeliği, Kültür Bakanlığı Bakan Başmüşavirliği, Millî Eğitim ve Kültür Bakanlıklarında çeşitli kurullarda başkan ve üyelik yaptı. 1974 – 1980 yılları arasında Türkiye Cumhuriyeti resmî ansiklopedisi olarak çıkarılan Türk Ansiklopedisi’nin Genel Yayın Müdürü olarak görev yaptı.1983’de Milliyetçi Demokrasi Partisi’nin kurucuları arasında yer alan Öztuna, tarihçiliği kadar müzikolog kişiliği ile de tanındı. İstanbul Teknik Üniversitesi bünyesinde Türk Mûsikisi Konservatuarı’nın kurulmasını sağladı. Öztuna’nın televizyon programları ve yazıları ABD, Fransa ve Avusturya gibi ülkelerde yayınlandı. Kültür Bakanlığı’nın kurucuları arasında yer alan Öztuna, kamuoyuna ‘Büyük Türkiye‘, ‘Osmanlı Cihan Devleti‘, ‘Büyük Türk Hakanlığı‘ gibi tâbirler kazandırdı. Türkiye’de Osmanlı tarihinin iadei itibarında etkisi büyük olan Öztuna, Ayasofya Hunkâr Mahfili’nin ibâdete açılması, Topkapı Sarayı’nın Hırkâ-i Saâdet Dairesi’nde Kur’ân okunması, 1000 Temel Eser, Ankara Devlet Konser Salonu’nun ve İstanbul Atatürk Kültür Merkezi’nin Türk Mûsikîsi’ne açılması gibi zaman içerisinde gerçekleşen bir çok projeye ön ayak olmuştur.Türk Kara Kuvvetleri’nin ve Deniz Kuvvetleri’nin evvelce yanlış olarak kutlanan yıldönümlerini bugünkü doğru başlangıç tarihleri ile kutlanmasını sağlayan da yine Öztuna oldu. Evli ve iki çocuk babası olan Dr. Öztuna, 20 yılı aşkın bir zamandır Türkiye Gazetesi’nde ‘Durum’ başlığı ile baş yazı kaleme aldı. Ayrıca haftalık olarak tarih sohbetleri gerçekleştirdi.

ÖZTUNA’NIN ESERLERİ:
Yayınlanmış çok sayıda eseri bulunan Öztuna’nın kitaplarından bazıları şöyle: *Bir Darbenin Anatomisi, *Türk Tarihinden Yapraklar, *Osmanlı Padişahlarının Hayat Hikâyeleri, *Türk Tarihinden Portreler, ‘Tarih Sohbetleri1-2-3, *Osmanlı Devleti Tarihi 1-2, *Tarih ve Politika Ansiklopedisi, *Tanzimat Paşaları Ali ve Fuad Paşalar, *Büyük Osmanlı Tarihi, *Osmanlı Hareminde Üç Haseki Sultan.

MUSTAFA ASLAN AKSUNGUR’UN KİTAPLARI
Halk arasında söylenir bir söz vardır: ‘Türk milleti âlimler yetiştirmiştir. Fakat ârifleri daha çoktur. Zeki olanları da akıllılarından daha boldur.’ Zeki ve ârif insanlarımız, bir söz daha söylemişler: ‘Hekimlerin ve hocaların emeklisi olmaz…’ Böyle demiş ki; her hekimden sağlık öğütleri, her hocadan bilgi isteyebilsin. Hekimlerimiz ve hocalarımız da sağlık öğütleri, bilgi vermekten hiç geri durmamışlar. 
83 yaşındaki öğretmen Mustafa Aslan Aksungur da yazdığı kitaplarla bilgi ve ışık vermeye devam ediyor. Azrail, niyazını kabul ederse, daha nice yıllar çevresini aydınlatmaya devam edecek. 
Kendi imkânlarıyla yayınladığı kitaplardan birkaçının isimlerini ve içerikleri hakkında kısa bilgileri vermek suretiyle karınca kararınca kendisine destek olmak, moral vermek istiyorum.

YUNUS EMRE’NİN DOĞUŞU:
Çiçeği bal eden arının müziği, Tanrıcıl bir ibâdet ünitesinin dışa vurumudur. Binlerce… yüzbinlerce… milyonlarca özün biçimin, dokunun, kokunun, rengin polende bala dönüşmesidir.
Bu uçkun sırrı, Tanrı gücünden gayrı hangi bilim, hangi teknik hangi güç çözebilirdi ki?
Yûnus’un kişiliğinde halk mitolojisi çözdü bu Tanrıcıl sırrı. ‘..Sen artık miktarını buldun Yûnus!’ dedirtti Taptuk’a. Bende sana verecek keramet kalmadı. Bundan böyle bu kapı sana dar gelir. Gayrı sen git, halkın içine gir, erenlere karış, çıranı oralarda şavkart!..
Tanrı, yoluna çıkardığı o kurbanlık çiçekte de senden bunu istedi…
Erenler eyder: O günden bu yana Yûnus’un ağzından dökülen her sözcük turta bir kır çiçeği olurmuş. Gece demez, gündüz bilmez, Tanrıyı zikreder dururmuş…’

Her bir çiçek bin naz ile

Öğer Hakk’ı niyaz ile

Bu kuşlar hoş avaz ile

Ol Padişahı Zikreder !..

Arka kapak yazısı yukarıya alıntılanan kitap, 13,5 X 19,5 santim ölçülerinde birinci hamur kâğıda, 2007 yılında Eskişehir’de basılmış ve 316 sayfa.
Eser, Fatih Kütüphânesi’nde bulunan eski yazmalardan 3889 numara ile kayıtlı Yunus Emre Divanı’ndan bir sayfa ile başlıyor. Sonraki sayfalarda Yunus’un şiirdeki ustalığı, yaşadığı çağa bakışı, Yunus’un mezarı ve makamları, Yunus Emre’de dil şuuru, aşk anlayışı gibi başlıklar, 9 bölüm hâlinde inceleniyor. Kitabın sonunda, 95 sayfalık ‘Yunus Emre Sözlüğü’ var. 

ATASÖZLERİ VE ATASÖZÜ NİTELİKLİ DEYİMLER:

Ankara’da 2010 yılında basılan kitap 16 X 23 santim ölçülerinde ve 648 sayfa. 
Eserde, baş harflerine göre gruplandırılmış 21.525 adet atasözü ve atasözü gibi deyim yer alıyor. Hepsi Türk dilinin iç derinliklerinden fışkırmış, anlamlı, seçme sözler.

ATASÖZLERİ AÇILIMI:
Ankara’da 2010 yılında basılan kitap, 16 X 23,5 santim ölçülerinde ve 243 sayfa. Kitapta 199 adet atasözünün açıklamaları yer alıyor.

DANTELLİ KUTU (Zindandaki Pırlantalar):
Her ne kadar yazarı; ‘Halkın dilini, deyimlerini, küfürlerini, isyanlarını yakarışlarını olduğu gibi vermek, bilim erlerinin nâmus borçlarıdır.’ Diyorsa da, bu sayfayı hazırlayan, hem ‘bilim eri’ olma iddiasında değildir, hem de borçlu kalmayı tercih ediyor.

ÖZDEYİŞLER, ÖZLÜDEYİŞLER, ÖZENTİDEYİŞLER…:
Kitapta, atasözlerinin çağrıştırdığı düşünceler veriliyor.

Birkaç örnek:
*Ağa yanında kese çıkarılmaz! (imiş)
Geçmiş o altın devir. Şimdilerde ağa yanında kese çıkarmak serbest de, hırsıza karşı yasa çıkarmak yasak!
*belindeki silaha, altındaki ata, evindeki avrada güveneceksin.
Ama en çok da kendine güveneceksin.
*Dağa orman yakışır, dereye su.
İnsana da dürüstlük yakışır.
*Karınca milleti ne bireycilik bilir ne çıkarcılık, ne bencillik yapar ne dalkavukluk.
Demek ki insanlarla hiç yakınlıkları olmamış.
*Kişiler, arkalarında is bırakacak eserler üretmelidirler.
Salyangozlar bile geçtikleri yollarda yaldızlı izler bırakırlar.
*Kullanılmayan bilgi, yük eşeğine vurulan altın palan gibidir.
Eşek taşıdığı palanı bilir de, onu ne için taşıdığını ve değerini bilmez.
*Satın alınan her şey, az çok paranın kiriyle kirlenir.
Parayla satın alınan aşk da, insan da paradan daha kirlidir.

KÖROĞLU DESTANI – UYGUR:
16 X 24 santim ölçülerinde 80 sayfalık kitap, Antalya’da Sâhil Yayınevi tarafından yayınlanmış. Köroğlu Destanı üzerine Uygur çeşitlemeleri içeriyor. Aynı cilt içerisindeki ikinci kitap, Köroğlu’nun Anadolu çeşitlemeleridir. 
Antalya’da ikamet etmekte olan Mustafa Aslan Aksungur’un 30 adet kitabı yayına hazırdır. İlgilenenlere duyurulur. 
Telefon: 0.242-345 90 32 / 0.535-445 55 11

maslanaksungur@gmail.com


KISA KISA / KISA KISA…

1- DİNİMİZ İÇİN DİLİMİZ: Yrd. Doç. Dr. Ahmet Vehbi Ecer. Bilgiyurdu Yayınları. Sahabiye mahallesi Mete Caddesi, Bayar Sokağı Nu: 1Çetinbulut Apartmanı Kat: 2 daire: 3 Kocasinan, Kayseri. Telefon: 0.352-232 32 67

2- KASTAMONU’DA TÜRK DÜNYASI GÜNLERİ: Erdoğan Aslıyüce. Yesevi Yayıncılık. Küçük Ayasofya Mahallesi, Küçük Aşyasofya Caddesi, Hüseyin Ağa medresesi, Kadırga, Sultanahmet İstanbul. 
Telefon: 0.212-638 51 94 e-posta: e_asliyuce@yahoo.com

3- MAHŞERİN ESRARI: Mehmet Nuri Parmaksız-İlhan Akın. Akçağ Yayınları. Tuna Caddesi Nu: 8/1 Kızılay, Ankara. 
Telefon: 0.312-432 17 98 e-posta: akcag@akcag.com.tr

4- BİZİMKİ TÜRKÇE SEVDASI: Ekrem Erdem. Dil ve Edebiyat Derneği Yayınları. Feshâne Caddesi Nu: 3 Eyüp İstanbul. 
Telefon: 0.212-581 69 12 e-posta: bilgi@ded.org.tr  e-posta: iletisim@atonet.org.tr

5- TARİHİMİZDEKİ MUHTEŞEM MEKTUPLAR: Necdet Bayraktaroğlu. Hayat Yayınları.

Telefon: 0.212-613 11 00 Belgegeçer: 0.212-613 11 55 www.hayatyayingrubu.com  e-posta:hayat@hayatyayiinlari.com  

OKUMAK ÜZERİNE ÖZDEYİŞLER:
*Akıllı adam hem kitapları, hem de doğrudan doğruya hayatı okur. Lın Yutang
*Bir okul açan, bir hapishane kapatır. Victor Hugo 
*İnsan ne kadar çok okursa o kadar çok yükselebileceğini bilmelidir. O.J. Bangs 
*İnsan zaman öldürmek için değil; faydalı hoş bir an geçirmek için okumalıdır. Oliver Goitmidh 
*Okullar demokrasinin kalesidir. Horace Mann 
*Okumak; haz duymaya, zihnimizi beslemeye, yeteneklerimizi artırmaya yarar. Bacon 
*Okumak; insana olgunluk, konuşmada canlılık, yazmada açıklık verir. Bacon
*Okuma ihtiyacı barut gibidir, bir kere tutuşunca artık sönmez Victor Hugo 
*Okuma zevkini kazanmayanın öğrenimi yarıda kalmıştır. P Peacut 
*Okuma zevkini, Hindistan’ın hazinelerine değişmem. E Gıbbon 
*Okumak bir devâ, anlamak bir şifâdır. R Necdet Evrimer 
*Okumak bir insanı doldurur, insanlarla konuşmak hazırlar, yazmak ise olgunlaştırır. Bacon 
*Okumak gıdadır, okuyan insanlık bilen insanlıktır. V Hugo 
*Okumasını bilirsen, her insanın bir kitap olduğunu göreceksin. W E Channing 
*Okumayı sevmek, hayattaki can sıkıcı saatleri güzel saatlerle değiştirmektir. Montesquieu 
*Okunacak en büyük kitap insandır. Hacı Bektaş Veli 
*Okuyan insan fenalığa vakit bulamaz.