18.8 C
Kocaeli
Cumartesi, Ağustos 8, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1029

Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’ın Bilinmeyen Yönleri

 

Yalnızca Türkiye’mizin değil, dünyanın tanıdığı-bildiği Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş Hocamızın Bilinmeyen Yönleri ve İlk Defa Açıkladığı, Ses Getirecek İfşaatı…  
Oğuz Çetinoğlu: Ülkemizde bir nevi ‘siyaset mektebi’ görevi ifa eden Devlet Planlama Teşkilatı’nda önemli bir göreviniz vardı. Siyasetin içindeydiniz ve milletimiz sizi Meclis’te görmek istiyordu. Buna rağmen siyasetle organik bağınız geç oluştu. Sevenleriniz, sebeplerini merak ediyorlardır. Merakların giderilmesine yardımcı olur musunuz? 
Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş: 1960 Askerî Darbesi’nden sonra yapılan bütün demokratik, hür seçimlerde siyasî partilerimizden TBMM seçimleri için teklifler aldım. Fakat mesleğimi, üniversitelerdeki akademik çalışmalarımı tercih ettiğimden bu teveccühlere olumlu cevap veremedim. 
28 Şubat postmodern darbesi ve onu takip eden olaylar bu tercihimi değiştirdi. Üniversitemden emekliliğim dolmadan, zamanından önce ayrıldım. Aktif siyasete girdim.
Çetinoğlu: TRT Genel Müdürü olarak da görev yaptınız. Bu görevinizle ilgili olarak; unutamadığınız ve kamuoyunun bilmediği bir hâtırânızı anlatır mısınız?
Yalçıntaş: TRT Genel Müdürlüğü görevini resmen devralmadan önce Başbakanımız Sayın Süleyman Demirel’i evinde ziyâret ederek teşekkürlerimi bildirdim ve müteakiben bana görevimi fiilen başlatacak olan Başbakanlık Müsteşarı aziz meslektaşım Ekrem Ceyhun Beyefendi ile TRT Genel Müdürlüğü’nün binasına doğru hareket ettik. Genel Müdürlük binasına yakınlaştığımızda bir kalabalık gördük. Toplum Polisi de görev başındaydı. Fakat şaşılacak şey; Genel Müdürlük binasının pencerelerinden dışarıya doğru sarkan pek çok TRT memurlarının bana doğru bakarak ‘Biz faşist genel müdür, gerici genel müdür istemiyoruz!’ diyerek bağırmalarıydı. Ben de gayriihtiyarî onlara bakarak ağzımdan ‘Canınıza okuyacağım!’ sözleri çıktı. Yanımda olan Ekrem Bey bana dönerek ‘Nevzat, gerçekten mi yapacaksın?’ diye sordu. Ben de ‘Ağabey böyle devlet memuru olur mu? Sen de, ben de devlet memuruyuz. Kanunen, resmen atanmış bir âmire karşı, böyle bir hareket aklımızdan geçmiş midir?’ Dedim.
Tabiatıyla bu sözüm o anın öfkesiyle sarfedilmiş bir beyandı. TRT’de ve sonraları bütün görevlerimde azami adalet duygusu ve teenniyle hareket etmeye özen gösterdim.
Çetinoğlu: Aydınlar Ocağı, Türkiye Millî Kültür Vakfı gibi ülkemizin seçkin sivil toplum kuruluşlarında; kuruculuk, başkanlık yaptınız ve aktif üye oldunuz. Sivil Toplum Kuruluşlarının daha verimli olabilmesi için tavsiyelerinizi alabilir miyim?
Yalçıntaş: Vakıflar ve dernekler gibi gönüllü kültür ve hayır kuruluşlarında üye olanlar bu müesseselerin gayelerini tam olarak idrak edip benimsemeli ve katkılarını gerçek anlamda vermelidirler. Her çalışmayı birkaç yöneticinin sırtına yüklememelidirler, paylaşmalıdırlar.
Çetinoğlu: Arkadaşlarınız sizi cumhurbaşkanlığına aday gösterdiler. Bu süreçte yaşadığınız olaylardan söz eder misiniz?
Yalçıntaş: Cumhurbaşkanlığı adaylığım sırasında çok yoğun olaylar yaşadım. Bunların önemli bir kısmı, sansürlü olarak, 2012 yılında İşaret Yayınları tarafından neşredilen Hatıralar, Türkiye’yi Yükselten Yıllar’ isimli kitabımda yer almıştır. 
Fakat orada yazmadığım bir gerçeği, ilk defa bu röportajda söylemek isterim: ‘Ülkemizin yönetiminde vukuu bulacak kritik, hayatî gelişmelerde Atlantik Müttefiklerimiz dolaylı veya doğrudan müdahâle eğilimindedirler.’ 
Bu konudaki ayrıntıların açıklanması zamanı henüz gelmemiştir.  
Çetinoğlu: 1980 öncesinde Birinci ve İkinci Milliyetçi Cephe Hükümetlerinin kuruluşuna da önemli katkılarınız oldu. O süreçle de ilgili olarak söyleyecekleriniz vardır mutlaka…
Yalçıntaş: Bir ülkenin hükûmet krizine sürüklenmesi, bir türlü sağlam, istikrarlı hükûmet kurulamaması, millî ölçekte tahribata yol açar. O dönemde ‘Milliyetçi’ demokratik hükûmetlerin
kurulması fevkâlâde isâbetli olmuştur ve önemli başarılara imza atmışlardır. Bu neticeye ulaşmada bizlerin çabaları, görevimizi yapmaktan ibâretti. 
Çetinoğlu: Rahmetli Turgut Özal ile de yakın ilişkileriniz vardı. Fakat siz, kurduğu partide yoktunuz. Neden?
Yalçıntaş: Rahmetli Turgut Özal ağabeyle, ilişkilerimiz kalbî ve çok içtendi. Büyük bir idealizm ve hizmet aşkı ile partiyi kurdu. Fakat kurucular arasında ileride mutlaka ciddi problemler oluşturacak kişileri, iyi niyetiyle, alıyordu. Bu yanlışı rahmetliye, isimler vererek, anlattım; konuştuk. Maalesef sözlerim sonradan doğru çıktı. Anavatan Partisine yazık oldu. Oy oranı  % 40’lar dan % 4’lere düştü.
Çetinoğlu: 20 Ekim 1991 tarihinde yapılan seçime; Necmettin Erbakan’ın Refah Partisi, Alparslan Türkeş’in Milliyetçi Çalışma Partisi, Aykut Edibali’nin Islahatçı Demokrasi Partisi, seçim ittifakı yaparak girdiler. Siz yine devrede idiniz. Seçim sonrasında da çok önemli gelişmelerin içinde oldunuz. Neler oldu? Anlatır mısınız?
Yalçıntaş: 20 Ekim 1991’de yapılan TBMM milletvekili genel seçimlerine Refah Partisi, Mlliyetçi Çalışma Partisi ve Islahatçı Demokrasi Partisi’nin bir ‘Seçim İttifakı’ oluşturarak girmiş olmaları, ülkemizin siyasî istikrarı, milletimizin irâdesini gerçek anlamda ortaya koyması ve demokratik rejimin sağlam temellere dayanmış olması bakımından isâbetli ve faydalı olmuştur. Her 3 parti de başarılı olmuşlardır. 
Biz arkadaşlarımızla böyle bir seçim ittifakının oluşmasında aktif ve kapsamlı görev yaptık. Aksi hâlde, Anavatan Partisi’nde oluşan iç zaaf Türkiye’yi yeni bir kaos ortamına sürükleyecek; siyasî, iktisadî ve sosyal krizler kaçınılmaz hâle gelecekti.
Çetinoğlu: 18 Nisan 1999 tarihinde yapılan seçimlerde, Fazilet Partisi’nden milletvekili seçildiniz. O iş nasıl oldu? Fazilet Partisi’ni tercih edişinizin sebeplerini açıklamanız mümkün mü?
Yalçıntaş: 18 Nisan 1999 seçimlerinde siyasî hayata girmeye karar vermemin asıl sebebi 28 Şubat postmodern Askerî Darbesi’nin ülkemizde yaptığı maddî ve mânevî tahribatın çok açık bir şekilde ortaya çıkması ve devam ettirilmesidir. Askerî bir cunta, sivil iş birlikçileri ile birlikte demokratik bir rejimi yok etmiş, her anlamda yıkıcı bir dikta idâresi tesis etmeye başlamıştır. Ayrıca önceki darbe ve müdâhalelerde görülmeyen şekilde mânevî değerlerimize ve dinî hayata karışılıyor, dindar vatandaşlar baskı altına alınıyor ve insanlarımız “fişleniyordu”.
Bütün bu yıkıcı icraata, idâreye karşı seyirci kalmak vicdanî sorumlulukla bağdaşamazdı. 
Siyasete girmem için teklif Fazilet Partisi’nden ve doğrudan merhum Prof. Dr. Necmettin Erbakan ve arkadaşlarından geldi. Genel Başkan Recai Kutan ve diğer kurucular yakînen tanıdığım dostlarımdı. Faziletli, dürüst, vatansever kişilerdi. 
Çetinoğlu: Fazilet Partisi kapatılınca, Recep Tayyip Erdoğan’ın kurduğu Adalet ve Kalkınma Partisi’ne geçtiniz. Gerekçelerini ve o dönemdeki duygularınızı okuyucularımızla paylaşır mısınız?
Yalçıntaş: AK Parti kurulduğunda ben esasen TBMM’de İstanbul milletvekili olarak bulunuyordum. Sayın R. Tayyip Erdoğan hem yakın tanıdığım ve bir bakıma da, MTTB (Millî Türk Talebeler Birliği) Sosyal İlimler Enstitüsü dolayısıyla öğrencim sayılırdı. Kurucuların önemli kısmı dostlarımdı, bizzat kendi oğlum Dr. Murat Yalçıntaş da, diğer talebelerimle birlikte kurucular arasındaydı.
Başlangıçta, kapatılan Fazilet Partisi’nden sonra 2 parti kurulmaması, bir tek partide toplanılması için gayret sarf ettim, temaslarda bulundum. Fakat netice alamayınca AK Parti’ye intisap ettim.
Çetinoğlu: 3 Kasım 2002 tarihindeki genel seçimlerde de seçilip iki dönem milletvekilliği yaptıktan sonra 22 Temmuz 2007 seçimlerinde aday olmadınız. Sebebini açıklamanızda mahzur var mı? 
Yalçıntaş: Hayır, mahzur yok. Özellikle aşağıdaki sebepler dolayısıyla 22 Temmuz 2007 genel milletvekili seçimleri için adaylık müracaatı yapmadım. Tekrar milletvekili olmak istemedim:
A. Hükûmetimizin ülke iktisadî varlıklarını dış ülkelerin şirketlerine satması, özelleştirmenin ‘yabancılaştırma’ şeklini alması politikasını tasvip etmiyordum
Türkiye’nin incisi, taç mücevheri, dünya markası İstanbul’umuzun, en kıymetli şehir sâhilinin, Dolmabahçe Sarayı ve Camii ile Karaköy arasındaki tarihî eserlerimizle dolu ‘Galata Port’ olarak adlandırılan bölgenin özelleştirme projeleriyle, ne yaptığını bilinen, bir yabancının işletmesine devri girişimi akıl alacak bir teşebbüs değildi. Çok şükür kamuoyumuzun genel reaksisiyonu ile İstanbul’umuzun içindeki o bölgenin gazinolar, kumarhâneler, kırmızı renkli mekânlar vs ile bir Singapur, Hong Kong, Bankong batakhâneleri görünümüne girmesi tehlikesi önlenmiş oldu.
Ayrıca Halk Bankası’nın, o yapılabilseydi, arkasından Ziraat Bankası’nın, özelleştirme nâmı altında, o zamanki İtalyan, İspanyol veya Yunan bankalarına satılması, benim de aktif çalışmalarım, TBMM Genel Kurulu’nda yaptığım müdellel konuşmamın da katkısıyla, sonuçta önlendi. Bu yanlış teşebbüsten hemen sonraki senelerde bu ülkelerin kendilerinin nasıl bir şiddetli ekonomik krize sürüklendiği düşünülürse, hâlihazır krizin içine, bizim bankalarımızı alsalardı, bizi de dâhil edecekleri tabîi bir sonuç olacaktı. 
En vahim yabancılaştırma teşebbüsü, Mevduat Sigorta Fonu’na intikâl etmiş, Uzanlar’ın yurt dışına kaçmaları sebebiyle, televizyon istasyonlarının yabancı şirketlere satılma çabalarıdır. Bu sonuç RTÜK konusunda bir madde değiştirilerek sağlanmak isteniyordu. Yabancı kişi ve şirketler Türk televizyon istasyonlarının %100 hisselerine sahip olabilecekler; Türk medyasını, yayınlarını tam olarak kontrol edebileceklerdi. Ülkenin, kamuoyuna, topluma en etkili yayın aracı olan televizyon yayınlarını ellerinde tutacaklardı. Kanun teklifi sonuçlanıp kabul edilse idi en hazırlıklı alıcı hazırdı. Esasen dünyada büyük bir medya devi hâline gelmiş Avustralya vatandaşı, Musevî iş adamı Robert Murdoch. Bu kişinin İngiltere’deki yayın organlarının nasıl çirkin bir yayın skandalına sebebiyet verip Londra’da mahkemelere düştüğü kısa bir süre sonra ortaya çıktı. TBMM’de konuyu her yönü ile açıklayan konuşmam, kanun maddesi teklifinin reddiyle sonuçlanmasında etkili olmuştur. 
Alkol derecesi yüksek içkilerin imal ve satış tekelini devletin tasarrufundan çıkarıp, özel kişilere devrederek üretim ve dağıtımını bütün reklam imkânlarıyla serbest bırakan hükûmet icraatını önleme teşebbüsüm, bir şekilde önlenmiş, konuşmama imkân verilmemiştir.
AK Parti hükûmeti halkımızın muhafazakâr ve dindar büyük kesimini temsil etmektedir. Yukarıda örneklerini verdiğim girişimler nasıl ve niçin yapılmıştır? Tatmin olabilecek bir izahı tam bulabilmiş değilim.
B.   ‘Açılımların’ ilk şekliyle etnik ve mezhep bazında isimlendirilerek beyan edilmesi hatalı idi. 
Başbakanımız Sayın R.Tayyip Erdoğan’ın ülke ve millet bütünlüğüne son derece önem verdiği açıktır. ‘Tek vatan, tek millet ve tek bayrak’ sloganı onundur. Fakat etnisite konusuna ön planda yer vermesi, ilk açıklamaları bu şekilde yapması, terörden bıkmış olan vatandaşlarımızı endişeye sevk etmiştir. Bunu fark eden Başbakan sonraki açıklamalarında değişiklik yaparak ‘Kardeşlik, Birlik ve Demokrasi’ sloganını kullanmaya başlamıştır. 
Bir millet varlığının bütünlüğü, önce onu etnisitelere ayırıp tanımlamakla sağlanamaz. Etnisiteler, demokrasilerde elbette kendi kültür ve âdetlerini yaşayacaklardır. Mesul devlet adamlarının davranışı, devlet bütünlüğünün tamamını kucaklayıp temsil etmek olmalıdır.
İki dönem milletvekili olmayı yeterli buldum. Fazilet Partisi ve AK Parti’de olmak üzere toplam iki dönem TBMM’de milletvekili olmayı kâfi gördüm. Seneler çabuk geçiyor. Neşrini düşündüğüm kitaplar vardı. 2007’den sonra milletvekili olmayı düşünmedim. TBMM’de tekrar kalsaydım, yukarıda işaret ettiğim ve benzeri konularda zıt durumlarda olacaktım. Bunun devamı ise olumsuz sonuçlar doğururdu.
Kitaplarımı, Türk Birliği alanına öncelik vererek ve “Türkiye’yi Yükselten Yıllar-Hâtıralar”ımı yayınlamaktan çok memnunum. Bu kitap 2012 senesinde “Yılın Kitabı” seçildi, ödül verildi.  
Çetinoğlu: Ülkemizde ‘parti içi demokrasi’ kavramı hakkında bir değerlendirme yapar mısınız?
Yalçıntaş: Türkiye’de, hemen hiçbir siyasî partide gerçek bir ‘Parti içi demokrasi’nin varlığından bahsetmek mübalağalı olur. Türkiye’de partilerimiz lider partileridir. 
Çetinoğlu: Başkanlık sistemi hakkında ne düşünüyorsunuz? 
Yalçıntaş: Türkiye’de ‘Parlamenter Demokrasi’ tecrübesi, geleneği vardır. Gerek görüldüğü alanlarda cumhurbaşkanının yetkileri arttırılarak ‘Yarı Başkanlık’ sistemine geçilebilir.
Çetinoğlu: Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nda bulundunuz. Dünya Türkiye’yi nasıl görüyor? Türkiye hakkında ne düşünüyor?
Yalçıntaş: Türkiye, ‘İlk 20 Dünya Devleti’ arasındadır. Bütün önemli uluslararası kuruluşların kurucuları içinde veya üyesidir. Demokrasimiz geliştikçe, kalkınmamız devam ettikçe, ordumuz güçlü oldukça, barışçı bir süreçte Türkiye’nin saygınlığı, itibarı, dünyada devamlı olarak yükselecektir. 
Çetinoğlu: Türkiye Cumhuriyeti olarak Türk dünyası ve İslam âlemi ile ilişkilerimizi değerlendirir misiniz?
Yalçıntaş: Türkiye’miz, diğer kardeş ülkelerle birlikte, 2009 yılında Nahcivan’da imzalanan antlaşma istikâmetinde ‘Türk Birliği’ni inşa ederek gerçekleştirmelidir. Aramızdaki engeller kaldırılmalıdır. Özbekistan ve K.K.T.C. Birliğe katılmalıdır. İslâm dünyasıyla daima barışçı, çok sıkı ilişkileri devam ettirip sağlamlaştırmalıyız. Hiçbir İslâm ülkesiyle çatışma hâlinde olmamalıyız. Ecdadımızın İslâm dünyasında ‘Osmanlı Sulhu’nu asırlardır sağladığını unutmamalıyız.  
Çetinoğlu: Üniversite hocalığı, Devlet Planlama Teşkilatında Daire başkanlığı, TRT Genel Müdürlüğü, İslam Kalkınma Bankası’nda görev, Sivil Toplum Kuruluşlarında kuruculuk ve başkanlık, Odalar Birliğinde Genel Başkan Başdanışmanlığı, basın sektöründe üst düzey görev ve başyazarlık,  parlamenterlik, AGİT’te milletlerarası kuruluş üyeliği… Yeniden dünyaya gelseniz, aynı çizgiyi tâkip eder miydiniz? Tercihiniz hangisi olurdu? 
Yalçıntaş: Tercihim meslek olarak yine ‘Üniversite Hocalığı’ olurdu. Milletime ve İslâm’a hizmette her göreve de hazır olurdum.
Çetinoğlu: Şimdi emekliliğin tadını mı çıkarıyorsunuz, yeni projeler mi hazırlıyorsunuz? Açıklar mısınız, sürpriz mi yaparsınız?
Yalçıntaş: Kendimi emekli hissetmiyorum. Dolayısıyla emekliliğin tadı nasıl olur bilmiyorum. Ömrüm ve sağlığım elverdiği sürece ‘Türk Birliği’ ve ‘İslâm Kardeşliği’ ideallerime hizmet etmeyi hedefliyorum.
Çetinoğlu: Dolu-dolu yaşanmış bir hayatınız var. Vatana-millete, eğitime-kültüre her türlü takdirin üstündeki hizmetleriniz, şüphesiz geniş olan ufkunuzu sonsuzlaştırmıştır. Gerçekçi bir insan olmanız sebebiyle kuzuların kurtları yiyebileceğini düşünmüyor olabilirsiniz. Yine de hayalhâneniz geniş olmalı. Oraya neler sığdırabiliyorsunuz? 
Yalçıntaş: Sorunuzdaki güzel sözler için kalpten teşekkür ederim. Hayallerime gelince; uzak olmayan bir gelecekte, birleşmiş, kalkınmış, müreffeh, aslî değerlerine sahip, barış içinde yaşayan bir Türk Dünyası ve çatışmalardan uzak, istiklâline tam sahip, sömürülmeyen kardeş İslâm ülkeleri ile Avrupa’da yerleşik, güçlü ve gelişmiş bir İslâm varlığı tahayyül ediyorum.
Çetinoğlu: ‘Aşk olmadan hiçbir şey olmaz’ denilir. Böyle bir aşk, nasıl târif edilir?
Yalçıntaş: Herhâlde, bütün benliği ve enerjimizi hasrederek, hayatını hep onunla yaşamak duygusudur. 
Çetinoğlu: ‘Mahşerin atlısı’ kavramı, ‘karşılaşılabilecek en kötü durum’ olarak açıklanıyor. ‘Cenab-ı Allah’ın, cümlemizi kötülüklerden koruması niyazı’ ile kavramı ters yüz ederek; Yalçıntaş ailesi için, Türkiye için ve dünya için iyilikler-güzellikler müjdecisi olabilecek üç atlısını sorsam?
Yalçıntaş: Saadetin 3 atlısı şunlar olabilir: 
1- Kalbin bütün temizliği ile iman
2- Kendimiz ve tüm sevdiklerimiz için sağlık
3- Azdırmayacak kadar bolluk
Çetinoğlu: Bu röportajın son sorusunu siz hazırlayıp cevabını lütfeder misiniz? 
Yalçıntaş: Bundan sonra Cenâb-ı Hakk’tan ne dilersiniz? Nasıl bir cennet arzulamaktasınız? 
Ömrümün sonuna kadar sağlıklı, verimli, bolluk içinde bir hayat ve ızdırapsız, güzel, rahat bir ölüm.
Cennet arzum ise şöyledir:
Çocukluğum ve ilk gençliğim Ankara’da yeşillikli, türlü meyve ağaçları ile kaplı, annemin yetiştirdiği zambak ve güllerle süslü büyük bir bahçede geçti, evcil hayvanlarımızda vardı. Evimize yakın bir mesafede buğday tarlaları uzanıyordu. Yaşlılığımda da İstanbul’un Çatalca İlçesi’nde ilkbahar ve yazı benzer bir mekânda geçiriyorum. Cennette de, yeşillikler içinde başta annem ve babam olmak üzere bütün aile fertleri ile eşimin ailesi, çocuklar, torunlarım ve sevdiklerimle, dostlarımla hep birlikte olmak isterim. Aile fertleri ve muhakkak ki dostlar olmadan bir cennet düşünemiyorum.
Cenâb-ı Hakk hepimize sağlıklı, mesut uzun ömürler ve dostlarla buluşacağımız cennet bahçeleri nasip etsin.
En kalbî sevgi, saygı ve selamlarımla.
Çetinoğlu: Hocam! Çok teşekkür ederim. Saygılarımı sunar, vatana millete hizmet yolunda değerlendirilecek sağlıklı ve huzurlu, uzun ömürler dilerim. 
Prof. Dr. NEVZAT YALÇINTAŞ
1933 yılında Ankara’da doğdu, ilk ve orta öğrenimini Ankara’da yapan Nevzat Yalçıntaş, Ankara Ticaret Lisesi’nden mezun oldu. İstanbul Yüksek Ticaret ve İktisat Okulu’nu 1954 de bitirdikten sonra Fransa Caen Üniversitesi Hukuk ve İktisadî İlimler Fakültesi’ndeki Doktorasını 1957 yılında pekiyi derece ile tamamladı.
Akademik hayatına Ankara’da başlayan ve kısa bir süre sonra İstanbul Üniversitesi’nde görev alan Nevzat Yalçıntaş 1958-1960 yılları arasında Genel Kurmay Başkanlığı Araştırma ve Geliştirme Kurulu’nda Araştırmacı olarak vatanî hizmetini yaptı. Yedek Subaylık görevi sonrasında 1962-1963 yılları arasında Doçentlik Çalışmaları için İngiltere’de Londra Üniversitesi London School of Ekonomics and Social Sciens’de bulundu.
Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş, 1958 yılında Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü’nde İktisat Uzmanı olarak ilk defa devlet görevine başlamış, arkasından sırasıyla; 1960-1998 yıllarında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Öğretim Üyeliği, 1968-1970 yıllarında Devlet Planlama Teşkilâtı Sosyal Planlama Daire Başkanı, 1969-1970 yıllarında Vekâleten İktisadî Planlama Daire Başkanı, 1973-1975’te Avrupa Göçmen İşçiler Kurulu Üyeliği, 1975 yılında TRT Genel Müdürlüğü, 1982-1986’da İslam Kalkınma Bankası Araştırma ve Eğitim Enstitüsü Kurucu Başkanlığı, 1986-1990 yıllarında Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Başkanlık Baş Müşaviri ve Yüksek İstişare Kurulu Başkanlığı görevlerini yerine getirmiştir.
Türkiye’yi dünyanın birçok ülkesinde çeşitli milletlerarası kuruluş ve toplantılarda temsil eden Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş, ülkemiz içinde ve dışında özel sektör kuruluşlarında üst düzey yöneticilik ve danışmanlık görevlerinde bulunmuştur. Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş, 1996-1998 yılları arasında da Türkiye Gazetesi’nde başyazarlık yapmıştır.
Prof. Yalçıntaş, 1995 yılının yaz aylarında Türkiye ve Suudi Arabistan arasında Türk kamyon şoförlerinin Captagon isimli uyuşturucu haplarla yakalanması sonucunda meydana gelen ‘İdam Krizi’nde dönemin Başbakanı Tansu Çiller ve Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından ‘Olağanüstü Arabulucu’ olarak Suudi Arabistan’a gönderilmiş ve Suudi Arabistan yetkilileri tarafından üst seviye protokolü ile karşılanmıştır. Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş, Suudi Arabistan Veliahd Prensi Abdullah ile Türkiye adına görüşme yaptıktan sonra Prens Abdullah: ‘Sayın Yalçıntaş, Cumhurbaşkanınıza ve Başbakanınıza, sizin gibi bir dostumuzu gönderdikleri için teşekkürlerimizi iletin’ diyerek uğurlamıştır. Prof. Yalçıntaş’ın ‘Olağanüstü Arabulucu’luğuyla çözümlenen ‘İdam Krizi’ O’nun milletlerarası arenada da ne kadar etkili ve saygın bir yere sâhip olduğunun açık bir delilidir. Neticede 50’ye yakın idama mahkûm edilmiş ve cezaları kesinleşmiş Türk şoförlerinin hiç biri infaz edilmemiştir.
1998 yılında Fazilet Partisi’nin yaptırmış olduğu bir kamuoyu aştırmasında; ‘Halkın siyasette en çok görmek istediği akademisyen’ olarak öne çıkan Prof. Yalçıntaş, kendisine birçok parti tarafından yapılan teklifler arasında Fazilet Partisi’ni tercih ederek TBMM’ye İstanbul Milletvekili olarak girmiştir. Aynı yıl içinde Cumhurbaşkanlığına aday olan Nevzat Yalçıntaş, 2002 genel seçimlerinde AK Parti’den İstanbul milletvekili olarak TBMM’de yer almıştır. 2007 genel seçimlerinde ise kendi isteği ile milletvekili adayı olmamıştır.
AGlT (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilâtı) parlamentosunda Başkan Yardımcılığı görevini yürütmüş olan Yalçıntaş, halen merkezi Almanya’nın Bonn şehrinde bulunan Avrupa Müslümanlar Birliği (EMU) ve Hollanda’daki Rotterdam Üniversitesi’nin Şeref Başkanıdır.

 

 

Rahmetli Rauf Denktaş’ı Örnek Alınız

 

Milli menfaatlerden ve bağımsızlıktan asla taviz vermemiş, Kıbrıs milli davasını hiçbir güçten çekinmeden kucaklayıp götürmüş olan büyük devlet adamı, Türk Dünyasının liderlerinden, KKTC Devlet Başkanı Rauf Denktaş‘ı rahmet, özlem ve saygıyla anıyoruz. O, bizlere devlet adamı nasıl olunur dersini veren liderdir. Rahmetli Denktaş milli davasını savunup devletini yaşatmaya çırpınırken; bizim bazı sözde devlet adamlarımız hangi tavizi nerede ve nasıl vereceklerini düşünüyorlardı. Bunlar KKTC‘yi yok sayıyor ve çok güvendikleri hayali AB üyeliği yolunda KKTC’ni engel görüyorlardı. 40 senedir çözümsüzlük içine itildiğini iddia ettikleri Kıbrıs sorununu tek başlarına çözeceklerini zannediyorlardı.

Çözemediler ama çözüldüler ve tecrübe kazandılar. Teslimiyet projesi olan Annan Planının kabulü için ortaya düşüp tezgâhlar kurdular; mitingler yaptılar. Allah’tan planı bizzat Rum tarafı kabul etmedi de KKTC kurtuldu. İşbirlikçilere ve KKTC’yi engel görenlere rağmen; uzlaşmaz diye suçladıkları rahmetli Denktaş hep haklı çıktı. Bazı sözde devlet adamlarını gördükçe rahmetli Denktaş’ın ve aynı çizgide olanların değerini daha iyi anlıyoruz.

Kıbrıs’ı milli dava olarak görmeyen “ver kurtul” zihniyetinin dünkü temsilcileri de Milli Mücadeleye karşılardı ve Atatürk’ü asi olarak görüyorlardı. Dışarıdan yemleniyorlardı. Onlar milli devleti reddeden mandacılardı. Bugün aynı ihanetin mirasçıları, Türkiye’yi ufalamakla ve küresel güçlerin isteklerine göre dönüştürmekle uğraşıyorlar. Cumhuriyeti ve milli devleti “travma” olarak görüyor; Türksüz, Türk Milletini yok sayan, üniter yapıyı yamalı bohçaya çevirecek yeni anayasa ile uğraşıyorlar.

Anayasa referandumundaki tezgâhı tekrarlayarak kötü niyetlerini “kan akmasın, barış olsun, efendim terör bitsin” yutturmacaları ile örtmeye çalışıyorlar. Kan akmasın terör bitsin; ama bunun karşılığı nedir? Silah bırakmamış, üstelik yenik düşmüş terör örgütü ile pazarlık konuları artık gizli kapaklı değildir.

Demokrasi, demokrasi ve şeffaflık diyenler terörle mücadeleli müzakereyi sürdürmüşler; Habur’da, Oslo’da bunun çirkin örneklerini vermişlerdir. Bugünün Türkiye’si katil teröristlerin şahit veya gizli şahit yapıldığı, terörle mücadele edenlerin suçlu sandalyesine oturtulduğu bir ülke haline dönüşmüştür.

Kürtlere rağmen, ırkçı, kürtçü harekete resmi kanaldan destek verilmiş, PKK sanki bütün Kürtleri temsil ediyormuş görünümüne merdiven olunmuştur. Devlete meydan okuyan siyaset soytarıları gerekli cevabı alamamış, bazı belediye başkanları kendilerini derebeyi zannetmişlerdir. Zaza menşeli üç PKK’lının Paris’te öldürülmeleri Türkiye’de Devlete karşı bir gösteri haline sokulmuştur.

Bunda da Diyarbakır seçilmiştir. “Ben de dağa çıkardım” diyebilen başbakan yardımcısını ister istemez gözümüz bu cenazede aradı. Yerinde ve kaliteli ağlaması ile meşhur başbakan yardımcısının ve diğerlerinin bulunmaması büyük bir eksiklik olmuştur. Dünün aşırı solcusu bir Tunceli milletvekili de terörist ailelerine taziye ziyaretine çıkabilmiştir. Aşırı sol ideoloji çökünce; Devletle kavga etnik ırkçılık üzerinden yapılmaktadır.

70’den fazla sivil toplum kuruluşunu barındıran Türk Dayanışma Konseyi adına Türkiye Kamu-Sen Genel Başkanı Sayın  İsmail Konçuk ve STK’lar bir araya gelerek anlamlı ve gerekli tepkiyi gösterdiler. Tertiplenen basın toplantısında açılım rezaletleri ve müzakereden çok terörle mütarekeye benzeyen sürece tepki gösterildi. Ayrıca Ankara’da Milli Düşünce Merkezi’nin de bu konuda faaliyetleri oldu. Bu tepkileri duyurmak ve rahmetli Denktaş’ı hatırlatmak, herhalde köşe yazarlarının da görevidir.

 

 

Niye

 

İnsanoğlu nankördür eldekini beğenmez

Başı yükseklerdedir alçakları göremez

Ölüm yanı başında kaderini bilemez

Her an yolculuk varsa bu mağrur tavır niye

 

Ona buna sataşır makam ve mevki için

Çok kimseyi aldatır, geçici servet için

Elini kana bular bir karış toprak için

Kardeş olmak dururken düşmanlık acep niye

 

Bu geçici dünyada sıkıntılı yaşamak

İnsanları ezerek zirvelere ulaşmak

Makam ve mal uğruna kötülüğe bulaşmak

Sonunda hesap varsa bu kadar çaba niye

 

İnanıyorsan eğer Cennetle cehenneme

Onun bunun malını ele geçirip yeme

Bende bu akıl varken her şey mubahtır deme

Mademki öleceksin bu dangalaklık niye

 

Öyleyse kendine gel tövbe et yaptığına

Elindeki haramı geri ver aldığına

Gece gündüz dua et sağlıklı kaldığına

Yaratanına sığın seni affetsin diye

 

 

Tarihin Gölgesi Uzun Olur

 

Çoğumuz okullarda öğrendiğimiz bazı belli başlı tarih sayfalarını geçmişin bulanık, yer yer karanlık sisi içinde maziye gömülmüş bir takım olaylar zinciri olarak tanır, öylece birer anlatıdan ibaret kabul ederiz. Oysa tarih canlı bir serüvendir. Geçmişten bugüne yaşayıp gelir, şu veya bu şekilde.

Ekim 2012 de yaptığım Dubrovnik gezisi bana bu gerçekliği bir kez daha hatırlattı, bazı görüşlerimi pekiştirerek üstelik.

Osmanlı yönetimiyle üçyüzelli yıla yakın temasta bulunmuş. Osmanlı’nın himayesinde, belli haraçlar karşılığında serbestçe hayatlarını sürdürebilmiş bir topluluktan söz ediyoruz. Osmanlı yönetiminin Avrupa içlerine kadar yerleştirdiği sistem savaşa dayalı bir sistem değil. Kendi iç işlerinde tamamen özgür bir Hırvatistan söz konusu. İlginç olan, Hırvatlar, Adriyatik kıyılarında ticarete son derece elverişli olan kıyılarında tam karşılarında yer alan Venedik Cumhuriyeti’nin saldırılarından bu ticari faaliyetler ve Osmanlı’nın heybetine yaslanarak sakince işine gücüne bakabilmişler. Çoğu zaman bu sayede suya sabuna dokunmadan var olabilmiş bir ülke’nin şehri Dubrovnik. Ticareti arttırmışlar, Osmanlı sarayı ile ilişkilerini hep iyi tutmaya özen göstermişler ve bugünlere kadar gelebilmişler.

Bu “ilişkileri iyi tutma” parantezi içine sığdırılabilecek pek çok olay var tarihlerinde. Mesela, kendilerini Osmanlı yönetimine çok fakir, yoksul göstermeye ve dolayısıyla ödenecek yıllık miktarın tutarını düşürmeye matuf her türlü yola baş vurmuşlar. Payitahtta gezdikleri sürece iyi cins atlara binmemekten, her türlü gösterişten uzak görüntü vermekten tutun da, canı ne zaman istese bol bol ağlayabilen, gözyaşından dereler akıtan özel elçileri bile varmış. Düşününce  hak veriyor insan: Bir tarafta hemen yanıbaşında Venedik Cumhuriyeti, diğer yanda Osmanlı’nın heybetli gölgesi… İki ateş arasında var olabilmek, ayakta kalabilmek elbette ki zeki politikalar gerektiriyordu.

Bugün gelinen noktada Dubrovnik bir turizm cazibe merkezi. Nesi cazip denirse, tipik bir ortaçağ şehrinde zaman yolculuğuna çıkmak isteyenler için, kiliselerini tertemiz, bakımlı tutarak, eski taş evlerini, cadde ve sokaklarını ki hayli ilginç görüntüler gizliyor içlerinde, tarihten gelme neleri varsa gezginlerine cömertçe sunuyorlar. İşin bir başka dikkate değer yönü, Hıristiyan camianın turistleri de bu bakımlı kiliselere sadece turist gözüyle girip çıkmakta.

Bir Hırvat şehri olan Dubrovnik, Avrupa’nın en eski eczanesine sahip olmasıyla da dikkati çekiyor. Üçyüzelli yıl Osmanlıyla iyi geçinip onun sözünden çıkmayan akıllı çocuğu Avrupa’nın. Sonunda kendine has özgün huylar, belli bir kimlik ve şahsiyet geliştirmiş bu insanların, ellerinde olanı en iyi şekilde kullanma becerileri fevkalade gelişmiş. Tarih içinde Fransa tarafından, Avusturya tarafından meşhur Knez Sarayı’ndan çıkartılmış olsalar da onlar Osmanlı arşivlerini saklayabildiklerini söylüyorlar. Tarih sahnesinin bütün hoyratlığına rağmen onbeşbin Osmanlı belgesini koruyabildiklerini öğreniyoruz. (*)

Dubrovnik genel görünümüyle tipik bir Hıristiyan orta çağ şehri ve bu belde üçyüzelli yıl Osmanlı korumasında kaldığına göre Osmanlı yönetiminden bazı izleri taşıması çok doğal olacaktı. Fakat görünürde herhangi bir ize rastlamak mümkün olmadı. Bir tek nişanesi var Osmanlıyla olan geçmişinden: Sponza Sarayının üzerinde arka tarafına doğru dikilmiş bir sütun ve ucunda bir sarık! Küçük ama Adriatik’ten gayet sarih görülebilecek bir yükseklikte.

Şehrin simgesi Aziz Vlaho Kilisesi. Ve tabii şehrin dört bir yanına serpiştirilmiş heykelleriyle Aziz Vlaho bir elinde şehrin maketini tutmakta. Yani, şehrin manevi koruyucusu. Aziz Vlaho günü (3Şubat) Dubrovniklilerin en kutsal bayramı. Çünkü halkına kritik, tehlikeli zamanlarda görünüp onlara “Şehrinizi düşmandan koruyun!” dermiş. Tarihleri ve bulundukları coğrafya bu insanlarda “düşman” bilincini daima diri tutmayı gerektirmiş.

Gerçi iç içe geçmiş kiliseli caddeler arasında bir mescidin olduğunu da öğrendik. Aradıktan sonra bulabildiğimiz “mescid” diye ayrılmış mekânın kapısı açık değildi. Ancak akşam ve yatsı vakitlerinde girilebiliyor. Osmanlı himayesi günlerinden geriye fazla bir şey kalmamış olmakla beraber bir Dubrovnik marketinde küçük yuvarlak fodlaları görünce hiç olmazsa ekmeklerinde bir iz bırakmışız diyebildik.

Dubrovnik sonuçta güneş ve deniz beldesi. Ama girintili çıkıntılı koylarında hiç şüphe yok ki o eski deniz ticaretinin, açık veya gizli deniz savaşlarının yer aldığı önemli bir ticaret noktası. Bugün turizmde hayli iddialı bir yerde. Türklerden de epey ziyaretçisi var bu eski beldenin. Her millet için ayrı ayrı dillerde menüler hazırlayan, kale içindeki eski şehrin her bir dairesini otele, pansiyona döndüren ve nostaljik denebilecek her türden eşyayı turizme sunan Dubrovnik kendi yüzölçümünün kat kat üstünde bir işletme potansiyelini elinde tutmakta. Tarihten bugüne süzdüğü tecrübenin esasını iyi ilişkiler oluşturuyor. Kibarlıkla, nezaketle, temizlikle ve büyük bir siyaset becerisiyle. Ortaçağdan bugüne Dubrovnik’te görünüşe bakılırsa pek bir şey değişmemiş. Küçük ama önemli bir diyar.

(*) Kavşaktaki Bilgelik, Dubrovnik Cumhuriyeti ve Osmanlı Devleti Döneminde Olaylar, Vesna Miovic.

 

 

“Kürt Sorunu” ve “Özerklik”

 

Takke düştü kel göründü. Basında öyle şeyler yazılıyor, Televizyonda  öyle  şeyler konuşuluyor ki, şaşmamak mümkün değil.

İç-dış bir oldu

Ortalık kusmukla doldu

Oldu  herşey ayan

Dayan ey ehl-i vatan

 

Gösterdikçe hüsnü niyyetin devlet

Sürüldü ortaya hep sui niyyet

Nelere demedi ki iktidar  “evet”

Bunlara rağmen nerde gayret

 

Madem ki vakide var hayır

Durma şerdeki hayrı  ayır

Demişler zaman en iyi müfessir

İçi dışa çıkaran gerçek müessir

 

İçtekiler vurdu dışa birer birer

Çekinilmiyor artık kim ne der

Dış dünyadan aldıkça sinsi haber

Aziz canlarını ediyorlar heder

 

Son pişmanlık vermez fayda

Güven devletine olma  serseri

Al yerini geri kalma halayda

Ol Türkiyenin yılmaz eri

 

Henüz geç değil olma ümitsiz

Koşar kardeş kardeşe davetsiz

Çağıralım Batı’yı birlik aşına

Diyelim artık al fitneni çal başına

X

“Sonunda resmen  baklayı  ağızlarından çıkardılar. Neymiş, öğrendik. Dedikleri, “Kürt sorunu” imiş, istedikleri “Özerklik” imiş!

“Avrupa Parlamentosu (AP), 17 Eylül 1992’de, “…OHAL derhal kaldırılmalı. Türkiye’deki Kürt sorunu ile ilgili olarak bir uluslar arası konferans düzenlenmeli” dedi. Ertesi yıl biraz daha açılan AP, 22 Aralık 1993’te kabul ettiği kararda “Türk Devleti’nin bütünlüğü, idarî özerklikle uyumlu olmalıdır” buyurdu…AP, 20 Haziran 1996’da da Türkiye’ye yol gösterdi, ne yapılması gerektiğini tebliğ etti: “Ülkenin (Türkiye’nin) güneydoğusundaki askerî operasyonları durdurması ve tüm Kürt örgütlerle görüşmelere başlaması için Türk Hükümeti’ne çağrıda bulunur.” (C. 2 / VI / 2005)

“Önce şunu tekrarlayıp geçelim: Türkiye’de Kürt sorunu yok; Kürtçülük sorunu var, terör sorunu var. Bölücülük sorunu da denebilir ama “Kürt sorunu” denemez. Bölücülerin,

3593

Kürtçülerin öncüleri ve ideologları da Kürtler değil Avrupalılar, Amerikalılardır… Avrupalı ve Amerikalı, Türkiye’de bir  “Kürt sorunu” çıkarmak için iki yüzyıldır uğraşır. Kürt sorunu olsaydı, Türk milleti birarada tutulamazdı, Türkiye dağılıp giderdi. Büyük Kürt kitlesi Türkiye’den ayrılmayı hiç düşünmemiştir, bugün de düşünmemektedir. Tersine, tehdit karşısında Türk milleti birbirine daha da sarılıp kilitlenmekte ve birlik halinde terörle boğuşmaktadır. Bölücü teröre karşı köy korucusu da Mehmetçikle birlikte can vermektedir; Türkiye’nin birliği, bütünlüğü için  can vermektedir. Terörden en çok zarar gören, bölge halkıdır. Bölge halkı, kendilerine musallat olan Avrupalı, Amerikalı ve yerli Kürtçüden yaka silkmektedir. Türkiye’de “Kürt  sorunu” var demek, Türkiye’nin Kürt kökenli vatandaşlarına hakarettir; onları teröristlerin yanında imiş gibi göstermeye çalışmaktır, Kürtleri töhmet altında, zan altında bırakmaktır. Buna kimsenin hakkı yoktur.

” “Özerklik” söylemine gelince, bu, “bağımsızlık” demenin ilk aşamasıdır. Osmanlı tarihinde de bu hep böyle olmuştur. Yunanistan hariç, Osmanlı Devleti’nden ayrılan otuz kadar devletin hepsi, önce özerklik almış, sonra bağımsızlık. Bir bölge özerklik aldıktan sonra bir daha merkezî hükümete bağlı kalmamış, ayrılıp gitmiştir. “Özerklik” dönemi kısa ya da uzun sürmüş olabilir ama sonunda mutlaka bağımsızlıkla noktalanmıştır. Başka türlü söylemek gerekirse, “özerklik” bu coğrafyada yaşamamış, yerini “bağımsızlığa” bırakmıştır. Bikaç örnek: Romanya (Eflak-Buğdan) 1856’da Özerk Prenslik, 1878’de Bağımsız Krallık olmuştur. Bulgaristan 1878’de “vergi veren Muhtar Emaret” yani Özerk Prenslik, 1909’da Tam Bağımsız Krallık olmuştur. Doğu Rumeli 1878’de İmtiyazlı Vilayet yani Özerk Vilayet olmuş, 1885’te Bulgar Prensliğine katılmıştır. Önce özerk, sonra bağımsız. Girit öyle, Lübnan öyle. Arap ülkelerinde kurulan “manda” yönetimleri de o ülkeleri bağımsızlığa hazırlayan bir çeşit özerklik dönemi olmuş, ondan sonra bu ülkeler bağımsızlığa geçmişlerdir. Sevr Antlaşması da Kürtler için önce “özerklik”, sonra “bağımsızlık” görmüştü. Bu tasarı tutmamış, suya düşmüştü. Sevr Antlaşması, Birinci Dünya Savaşı’nda yenilmiş ve işgale uğramış olan Osmanlı Devleti’ne dikte edilmişti. 1990’larda Türkiye Cumhuriyeti Devleti o durumda mıydı? Bugün o durumda mıdır? Türkiye bir büyük savaşta yenilmişti de Avrupa’nın önünde diz mi çökmüştü? Türkiye’nin bir bölgesi için özerklik istemek ne demek oluyordu? Avrupa Parlamentosu şimdi Sevr’i hortlatmaya nasıl kalkışabiliyordu? Kürt asıllı Türk vatandaşları için

yine “özerklik” (sonra bağımsızlık) istemeye nasıl kalkışıyordu? Hangi hakla? Sormak gerekmez miydi?

“Kimi yerli Kürtçüler de Avrupa’nın kışkırtmasıyla, “özerklik” demeye başladılar. Bunun, Türkiye Cumhuriyeti için bir beka davası demek olduğunu pekâlâ bilen Türk ulusu da “Ya öylemi?” diye soracak ve “HAYIR!” diyecektir. İşte o kadar!

“Ne diyordu Dokuzuncu Cumhurbaşkanımız Sayın Süleyman Demirel: “Türkiye’nin gücünü kimse denemeye kalkmasın. Geçmişte deneyenler pişman olmuştur.” ” (Kürtçülük II,  1924-1999, Bilâl N. Şimşir, Ocak 2009 s. 690-692)

 

 

3594

 

 

Rahmet Peygamberimiz Hz. Muhammed(S.A.S.)’in Doğumu (Mevlid Kandili)

 

Yüce Allah, varlıkların en şereflisi olarak yarattığı insanlara, peygamberler ve onların vasıtasıyla göndermiş olduğu suhuf ve kitaplar ile iki cihan mutluluğunun yollarını göstermiştir. Peygamberler, Allah’ın emir ve yasaklarını hem sözleriyle ve hem de davranışlarıyla insanlara açıklamışlar, Allah’a kulluk konusunda onlara rehberlik etmişler, insanlara yaşayışlarıyla örnek olmuşlardır.

Allahu Teâlâ yeryüzüne kesin sayılarını ancak kendisinin bildiği pek çok peygamber göndermiştir. Kendilerine peygamber gönderilmeyen hiçbir toplum yoktur. (Fâtır, 35/24) Peygamberlerden sadece bir kısmının ismi Kur’an’da bildirilmiştir. Peygamberlerin ilki Hz. Âdem (a.s.)’dir. (Ahmed, V, 178) Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) de peygamberlerin sonuncusu yani “Hâtemü’l-Enbiya”dır.

Kur’an-ı Kerim’de bu konu şöyle açıklanmıştır: “…O, Allah’ın Resûlü ve peygamberlerin sonuncusudur…” (Ahzâb, 33/40) Bu ayet-i kerime Hz. Peygamber (s.a.s.) ile birlikte peygamberliğin sona erdiğini, Yüce Allah’ın artık bir daha dünyaya peygamber göndermeyeceğini haber vermektedir. Allah Resûlü (s.a.s.) de şöyle buyurmuştur: “Benimle benden önceki peygamberlerin benzeri, şu bir kimsenin benzeri gibidir ki, o kişi bir ev yaptırmış, binayı tamamlayıp süslemiş de yalnızca bir köşede bir tuğlası eksik kalmış. Bu durumda insanlar binaya girip gezmeye başlarlar ve eksik yeri görüp hayret ederek; ‘Şu bir tuğlanın yeri boş bırakılmış olmasaydı’ derler. İşte ben o tuğlayım, ben peygamberlerin sonuncusuyum.” (Buharî, Menakıb, 18)

Hz. Peygamber (s.a.s.)’den önceki bütün peygamberler belli bir topluluk için ve sınırlı bir zaman için gönderilmiştir. Fakat Yüce Allah rahmetinin bir tecellisi olarak Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’i bütün insanlara ve cinlere, hatta bütün âlemlere rahmet olarak göndermiştir. Allahu Teâlâ, Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’e hitaben buyuruyor ki: “(Ey Muhammed!) Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiyâ, 21/107)

Görüldüğü gibi Peygamber Efendimiz (s.a.s.) önceki peygamberler gibi yalnız bir milletin değil, tüm insanlığın peygamberidir. Bu konuda Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmuştur: “Biz, seni ancak bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler. (Sebe’, 34/28) O âlemlerin rahmet peygamberi, inansın inanmasın bütün insanlara hatta tüm canlılara şefkat ve merhamet göstermiş, bütün insanların hidayeti ve kurtuluşu için çırpınmıştır.

O’nun rahmet olarak gönderilmesiyle karanlıklar yerini nurlu aydınlıklara bıraktı, cahiliye devri asr-ı saadete dönüştü. Zulüm ve haksızlığın yerini adalet, acımasızlığın, katı kalpliliğin yerini merhamet aldı. Vahşette birbiriyle yarışan insanlar, hassas kalpli, ince ruhlu, zarif, kibar, diğergam insanlar haline geldiler. O rahmet elçisinin gelişiyle; düşmanlıklar unutuldu, mü’minler arasında muazzam bir kardeşlik tesis edildi.

Halbuki peygamberimiz gelmeden önce insanlar bütün ahlâki değerlerden uzaklaşmış, küfür ve cehalet bataklığındaki toplumlar bunalıma düşmüştü. Bu manada iki cihan güneşi Efendimiz (s.a.s.)’in doğumu, canlı-cansız tüm varlıklar için özellikle de insanlar için ilâhî bir lütuf ve ihsan olmuştur. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır: “And olsun ki içlerinden, kendilerine Allah’ın ayetlerini okuyan, onları arındıran, onlara kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle Allah, mü’minlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Halbuki daha önce onlar, apaçık bir sapkınlık içinde bulunuyorlardı. (Âl-i İmrân, 3/164)

Rahmet Peygamberi Efendimiz (s.a.s.) miladî 571 yılı 12 Rebiülevvel (20 Nisan) Pazartesi gecesi sabaha karşı, Mekke’de dünyaya geldi. Babası Abdullah, annesi Amine’dir. Babası Abdullah O’nun doğumundan iki ay kadar önce ölmüştü. Dedesi Abdülmüttalip torununa üstünlükleri anılarak çok çok övülen anlamına gelen “Muhammed” adını vermiş, niçin bu ismi koyduğunu soranlara da şu cevabı vermişti: “Umarım ki, O’nu gökte Hak, yerde halk hayırla övsün.” Annesi Amine Hatun da oğluna “Ahmed” dedi. Ahmed, Yüce Allah’ı üstün sıfatları ile öven ve O’na çokça hamdeden kimse demektir.

Bu duygu ve düşünce ile 23 Ocak Çarşamba’yı Perşembe’ye bağlayan gece idrak edeceğimiz Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.)’in doğum yıldönümü olan “Mevlid Kandili”nin milletimiz, bütün din kardeşlerimiz ve tüm insanlık için barışa ve hayırlara vesile olmasını Yüce Allah’tan niyaz ediyorum.

 

 

Eyalete Dayalı İdare

 

Yıllarca  “özel danışmanlığını”  yaptığı  “proje”yi anlattı.
ÖZAL  KÜRDİSTAN’I  KURACAKTI

(Özal’ın) kafasında 5-6 ya da 8-10 eyalete dayalı bir idarî sisteme geçecek bir Türkiye vardı. (…) Diyarbakır bir eyaletin merkezi olacaktı kesinlikle. Ama o eyalet, nüfusu Kürt çoğunluklu olmayan bazı illeri de içerecekti. Örneğin, Maraş, Kayseri gibi. Sırf Kürdistan gibi gözükmesin diye…Ama adı Kürdistan konmadan, Kürdistan coğrafyasının önemli bir bölümü, bir ya da iki vilayette biraraya gelebilecekti sonuç olarak. Yani bir şekilde Kürdistan olmuş olacaktı. (Cengiz Çandar  -Mine Şenocaklı röportajı, Vatan-‘dan Yeniçağ, 9 Ocak 2013 s.5)

X

Bu alıntıyı okuyunca, Bediüzzaman’ın Prens Sabahaddin’e hitabını hatırladım:

“Teşebbüs-ü şahsî (özel girişim) ve adem-i merkeziyet (muhtariyet, özerklik, yerinden yönetim)” fikrini ortaya atmak suretiyle fikrî ve siyasî bir dalgalanma meydana getiren Sultan Abdülhamid’in yeğeni Prens Mehmed Sabahaddin Bey, İttihad Terakkî mensupları tarafından çok ağır hücumlara uğradı. Bediüzzaman  “Nutuk” isimli eserinin 17. Sahifesinde ona hitaben neşrettiği açık mektupta, hem İmparatorluğun meselelerine ve dertlerine temas etmiş, hem de her şeyin güzel taraflarını görmesini ve teşhis kadar hâl şekillerini de gösterebilme kabiliyetini, ilim, fen ve terakki ( yani ilerleme)ye tarafdarlığını, kavmiyetçiliğe (ırkçılığa) cephe alışını ve hepsinin üzerinde İmparatorluğu (bugün Türkiye Cumhuriyeti’ni) parçalanmaktan kurtarmak, memleket bütünlüğünü korumak endişesiyle hareket ettiğini isbat etmiştir.

“Prens M. Sabahaddin Bey’in Güzel Fikrine Cevap” başlığını taşıyan açık mektubun, Cemal Kutay tarafından sadeleştirilerek Tarih Sohbetleri’nde neşredilen bazı kısımlarını naklediyoruz:

Bu topraklar üzerinde bütün yaşayanları, aynı kültür ve düşünce seviyesine eriştirmeden adem-i merkeziyet (merkeze bağlı olmamak) fikri veya kardeşioğlu olan her unsura (her etnik gruba) mahsus kulübler (dernek ve partiler) kurdurursak, zaten merkezden nefret eden diğer unsurlar (etnik gruplar) ve milliyetler büsbütün alevlenecek, ayrılık fikirlerini tatbike dökme imkânı bulacaklardır. O zamanlar dehşetle göreceğiz ki, sizin adem-i merkeziyet (merkezden bağını kesmek) ve tevsi-i mezuniyet (geniş yetkiler vermek) fikriniz kendi kabına sığmayacak, dört yanı tazyik edecek (zorlayacak) ve Osmanlılığın ümid bağladığı meşrutiyet (bugün demokrasi) perdesi üzerine öylesine baskı yapacaktır ki, bu perde tazyike (baskıya) dayanmayacak, yırtılacaktır. Hattâ feveran ile patlayacaktır. Muhtelif ırk, din ve milliyetler önce muhtariyet (özerklik), daha sonra istiklâl (bağımsızlık) isteyeceklerdir.

Tarihte tavaif-i mülûk (beylikler veya şehir devletçikleri) denen ve büyük bir devletin varlığından çıkmış o sayısız küçük devletçiklerin etrafımızı kuşattığını görürüz. Bu rekabet hissinin dizginlenmemesinden doğan netice, öylesine vahşet yolunu açar ki, müsavi (eşit) olmayan kuvvetlerin yıkıntıları arasında içeride birbirimizi yerken, dış istilâlarla (işgallerle) memleket mâazallah çöker gider. O zaman hasretini çektiğimiz hürriyetin kazançlarıyla, kaybımızı teraziye koyarsak hangisi ağır basar? Biz istibdadın zehirlerini hürriyet panzehiri ile tedaviyi düşündük. Bu akıl yolunda muvaffakıyetimiz, bünyemizi hazırlamamızla mümkündür.

Eğer hürriyetlerimiz millî camiayı (birlik ve beraberliğimizi) zedeleyecek, ayrılık fesadını yeşertecekse; adem-i merkeziyetle (özerklik ve eyaletleştirmekle) bu ihanet yolunda,

3590

bilmeden kapı açmaz mıyız?

Bugün mahiyeti bilinmeyen siyasî kulüpler (dernek veya partiler) bile, ayrılığı destekleyen

menfezler (gedikler) oluyor. Aman dikkat!…

Milletin hürriyetini ve birliğini korumak, akıl ve irfan yolunu zedeleyecek hareketlerden uzak kalmak, halâsın (kurtuluşun) tek çaresi iken, nereden gelirse gelsin ve mahiyeti ne olursa olsun, bu gibi aksi netice verecek teşebbüs (ve girişim)lere mani (ve engel) olmak şarttır. Asya’nın yarınki seması altında, cennet yapabileceğimiz varlığımızı cehenneme çevirecek bir tehlike yolu üzerinde olmayı, sizin hamiyet ve vatanseverliğinize yakıştıramıyorum. Bu fikriniz aslında çok güzeldir ve aklın tasdikindedir. Fakat neylersiniz ki, bizim bugünkü aklî ve fikrî kudretimizle onu tatbik edemeyiz. Daha çok zaman ve himmet lâzım bize. (Tarih Sohbetleri, C. 4, s. 212’den: Bilinmeyen Taraflariyle Bediüzzaman SAİD NURSÎ, Necmeddin Şahiner, Şubat 1979 – İSTANBUL, s. 114-115)

 

 

Çukurova Milli Duruş Birliği’nden Açıklama

 

10 Ocak Perşembe günü İnönü Parkında Çukurova Millî Duruş Birliği(ÇMDB) tarafından yayınlanan bildiridir.

“Son günlerde yaşanan üzücü, ezici, ağır bunalımlar, sıkıntılar ve açık emperyalizm uşaklığı biz Vatan ve Millet sevdalılarını derinden yaralamaktadır.
Türk Milletinden tarihin hesabını sormak üzere emperyalistler tarafından oluşturulan şer ittifakının ASALA terör örgütünden görevi devralan, Vatanımıza, Milletimize ve Canlarımıza kast eden PKK terör örgütünü, onun elebaşını ve bu örgütün temsilcilerini muhatap alarak, Türk Milletinin önüne barış yutturmacası adıyla sunulmasını asla kabul etmiyoruz.
Türk Milleti, kendi vatanına kastedenlere tarihin hiçbir döneminde kesinlikle katlanmamıştır. Bu yolda verilen şehitler, bunun en büyük delilidir.
Bu gerçekler ortada iken üç beş çapulcunun oluşturduğu bir terör örgütünün barış yapmak yutturmacası adına masum imiş gibi önümüze sunulmasını asla kabul etmiyoruz.
Dünyaya ayar ve düzen vermeye çalışan bir güç, ülkenin bölünmesini isteyen bir çapulcu sürüsüne neden ayar vermez, hayret ve ibretle karşılıyoruz.
Barış yutturmacası, Türkiye Cumhuriyeti Devletini bölme, yıkma ve en azından Türksüz bir sistem oluşturma işlerinin gizlenmesidir.
Barış yutturmacası adına yapılan gizli işler, gizli ilişkiler Adana’da da hepimizi üzmektedir.
Yazıklar olsun! Barış yutturmacası için şehitliği, gaziliği kullananlara ve onlara gizli-açık destek verenlere.
Artık analar ağlamasın deyip barış kandırmacası yapılırken şehit görmeye tahammül edemiyoruz.
Mustafa Kemal ATATÜRK, Adana’yı, Milli Mücadeleyi başlattığı il olarak belirtmiştir.
Yazıklar olsun! Böyle bir ilde PKK’ya teslim olmak demek olan barış süreci
yutturmacasına alet olanlara ve bunlara gizli-açık destek verenlere.
Emperyalizm, kullandıklarını zaman içerisinde mutlaka terk eder. Tıpkı Damat Feritleri, Ali Kemalleri terk ettikleri gibi.
Kahrolsun Emperyalist güçler ve onların yerli işbirlikçileri.
Çukurova Milli Duruş Birliği olarak vatan millet adına dik durmaya, milli durmaya sonuna kadar devam edeceğiz.
Ne mutlu Vatan ve Millet adına dik duranlara. Ne Mutlu Türküm Diyene.”

Bu bildiriye ilave edecek ne olabilir ki?

Bu bildirinin okunmasından sonra, Türkiye Harp Malulü Gaziler Şehit Dul ve Yetimleri Derneği üyelerince yapılan iki ayrı bildiri daha sunulmuştur.

Bu bildiriler de oldukça önemlidir.  Bu konuda emeği geçen, millî duruşundan taviz vermeyen gazilerimize, şehit yakınlarımıza teşekkür etmeliyiz.

 

 

İnanç Turizmi – 2

0

 

İnanç Turizm’inde illaki din faktörü önde olacak diye bir saplantı olmamalı. İnsanoğlu’nun inancı çok değişik kriterlere göre oluşmaktadır.

Sorgulama yeteneği gelişmeyen insanların, doğduğu yere bağlı olarak dini duyguları gelişmektedir.

Ülke geneline bağlı kalmadan yerel ortama göre bile bu etkileri yaşamaktadır.

Suudi Arabistan/Mekke’de doğan bir insanın din algılaması ile İrlanda/Dublin’de doğanın aynı olma ihtimali yok denecek kadar azdır.

İsrail’de yaşayanınki ile İran’da yaşayanın aynı olamayacağı gibi binlerce örnekleri vermek mümkündür.

Dünya tarihini incelediğinizde büyük savaşların oluşum nedeni din kaynaklıdır.

Aslında burada dini kullanan kötü niyetli kişilerin hakimiyeti söz konusudur.

Yoksa hiçbir GERÇEK DİN öldürmeyi emretmez.

Tam tersine BARIŞ, HUZUR ve EŞİT PAYLAŞIM konularını ön planda tutmaktadır.

Mısır’da bulunan Piramitler Yüzyıllardır ziyaretçilerini kendisine çekmiştir. Gerek değişik mimarisi gerekse de gizemini koruyarak milyonlarca insanı DİN, DİL, IRK ayrımı olmadan kendisine çekmektedir.

Ya Peru’da bulunan asırlar öncesine ait yapıtlar. Bugün bile gizemini korumaya devam etmektedir.

Deniz seviyesinden binlerce metre yüksekliğe bu harika ve gizemli yapıları yapmak için o dönemin insanlarının çok kuvvetli İNANÇ duyguları olmalıdır.

Bugünkü teknoloji ile yapmaya zorlanacağımız bu tür yerlerin yapılması tamamen inanca bağlıdır.

Hiç kimseye bu tür yerleri zorla yaptıramazsınız.

Sevgi ve İnançla her şeyi kolaylıkla yaptırabilirsiniz.

Musevilerin ve Hıristiyanların kutsal kabul ettiği yerlere her yıl milyonlarca insanlar akın akın gitmektedir.

Yeter ki insanların inançlarına hitap etsin.

Müslümanların kutsal kabul ettiği KABE’ye, kurulduğundan bu güne kadar milyarlarca HACI, ziyaretlerini dini ibadetlerini aksatmadan yerine getirmektedir.

Bu sistem dini inanışlarda İNANÇ TURİZMİNİ en yüksek potansiyele yükseltmiştir.

Bu kutsal yerlerin Mistik havası, farklı Enerji yapısı, inançlı insanların Ruhen rahatlamasını sağlamaktadır.

İnsanların birbirleri ile daha kolay ve huzurlu şekilde iletişimlerini sağlayan bu yerlere herkesin gitmesi gerekmektedir.

EVRENDE HER OLAY BİR SEBEP SONUÇ İLİŞKİSİ İÇİNDE GERÇEKLEŞİR.

YANİ SEBEPSİZ HİÇBİR ŞEY OLMAYACAĞI GİBİ SONUCU OLMAYACAK BİR SEBEP DE MEVCUT DEĞİLDİR.

 

 

 

Hoşgörü Ama Nasıl -1

 

İnsan sosyal bir varlıktır.

Yalnız başına yaşayamaz.

Yaşamaya çalışsa da hayattan tad alamaz.

İstisnalarda kaideyi bozmaz.

İnsani ilişkilerde bazen hatalar olabilir.

Hata yapana düşen görev özür dilemek

Aynı ya da benzer hataları yapmamaktır

Hata yapmayı alışkanlık haline getirmemektir.

Diğerine düşen görevde affetmektir.

Af yâda hoşgörü büyüklüğün şanından olup suçluyu cezalandırmamaktır.

İnsanlar dilleri, dinleri, renkleri ne olursa olsun bir arada yaşamak zorundadırlar.

İletişim ve etkileşim halindedirler.

Nefis sahibidirler.

Çoğu zaman güzel şeyler yapsalar da bazen da yanlış yaparlar.

Esas yanlış orada debelenmek ve hatadan vazgeçmemektir.

İnsanlar konuşmak, anlaşmak, yardımlaşma ve dayanışma içerisinde olmalıdır.

Fakat bu karşılıklı iyi niyet ve hakkaniyet ölçülerine uygun olmalıdır.

Şimdi gelelim esas meseleye

İnançlarınıza saygı duymayan sizi ciddiye almayan sürekli hoş görüp aşağılayan insanlarla diyalog olmaz.

Yaptıkları da hoş görülemez

Diyalog ve hoşgörü peygamber(sav) tarafından nasıl anlaşılmış ve uygulanmıştır.

Ona bir göz atalım

Mekke döneminde tebliğ var

Diyalog yok

Karşı taraf sizi muhatap kabul etmiyor ki diyalog olsun.

Hoşgörü dersen

Müşriklerin merhametine muhtaçsın

Size düşen işkenceler karşısında boynunu bükmek

Sineye çekmek Allah-u Ekber demektir.

Peygamberimiz ve Müslümanlar yapılan işkence ve haksızlıklara sabretmişlerdir.

Ama haksızlıkları ve haksızlık yapanları hiçbir zaman hoş görmemişlerdir.

Hoşgörü kimden bekleniyor?

Müslüman’dan

Neye karşı?

Kendilerine yapılan işkencelere ve haksızlıklara karşılık

Her türlü baskı ve aşağılanmayı hoş görmek

Müslümanların izzetine inancına şerefine yakışır mı?

Zulme uğrar aşağılanır horlanırsın.

Elinden bir şey gelmez katlanmak zorundasın tamam

Zulmü hoş görür

Onlarla dost olur

Adeta yapılan zulmü onaylarsan

Burada bir terslik var demektir

Diyalog yâda hoşgörü zalimin zulmüne seyirci kalmak demek değildir

Hz Ali(ra) ‘Zalimlerin en büyük yardımcıları zulme seyirci kalan mazlumlardır.’

Buyuruyor

Zalimin zulmüne seyirci kalmak zulme ortak olmak demektir.

Yapılanı tasvip etmesen bile sessiz kalmak zulme rıza göstermek demektir

Diyalog ve hoşgörü eşit şartlarda olur

Mekke döneminde tebliğ var.

Müşriklere karşı dostluk ve muhabbet yoktur

Medine dönemine gelince

Devam edecek