18.8 C
Kocaeli
Cumartesi, Ağustos 8, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1028

Hoş Görü Ama Nasıl- 2

Medine dönemine gelince bu kavramlar daha da net anlaşılıyor.

Müslümanlar Medine’ye hicret edimce Orada Araplarla beraber Yahudi kabileleri de yaşıyordu.

Evs ve Hazrec kabileleri Araptı ve Müslüman olmuşlardı.

Peygamberimiz Müslüman olmayan diğer kabilelerle

Bunların içerisinde Yahudilerde vardır

Bir vatandaşlık sözleşmesi imzalamıştır.

Buna İslam tarihinde Medine vesikası da denir.

Bu aynı zamanda Müslümanların ilk yazılı anayasasıdır.

Bu anlaşmanın maddeleri

Diyalog içerisinde, eşit şartlarda

Karşılıklı hak ve menfaatler esas alınarak yapılmıştır.

İşte diyalog budur

Müslümanlar medeni insanlardır

Konuşmadan anlaşılmaz.

Konuşmadan sıkıntılar giderilemez.

Müslümanlar önce kendi içlerinde diyalog halinde olmalıdırlar.

Sonra yahudisiyle de hıristiyanı ile de bu diyalog mümkündür

Müslümanlardan esirgediğimiz diyalog ve hoşgörüyü gayrimüslimlere karşı göstermek

‘Muhammet Allahın resulüdür.

O’nun beraberinde olanlar kâfirlere karşı şiddetli,

Müslümanlara karşı ise çok merhametlidirler’

Ayetini ters yüz etmek demek değil midir?

İslam’a göre müsamaha şudur

Medine döneminde peygamberimiz(sav) ashabıyla beraber mescidi nebide oturup sohbet ederlerken

Bir bedevi gelir mescidin içerisine küçük abdestini bozar.

Bedevi art niyetli değildir.

Olay hakaret âmâcıda taşımamaktadır.

Bu durumu gören sahabe şaşkın bir vaziyette peygamberimiz(sav)yüzüne bakarlarken

Hz Ömer(ra) hışımla ayağa kalkarak kılıcını çeker.

Ya Resulallah müsaade et şu keferenin kafasını uçurayım der.

Hz Peygamber otur Ya Ömer diye emreder

Sahabelerden birine bir kova su getirmesini emreder.

Orayı su ile temizletir.

Bir anda ölüm korkusuna kapılan bedevi

Affedildiğini görünce sevinir ve Müslüman olur.

Bu olay ikinci üçüncü sefer tekrarlanmaz.

Şayet tekrarlansa idi Peygamberimizin aynı müsamahayı göstermesi söz konusu olur muydu?

Bu olayda görüldüğü gibi hoşgörü yâda müsamahanın müslümanlar açısından da bir getirisi olmalıdır.

Bu davranış birden çok tekrarlansa ve her seferinde de affedilse bu hoşgörü olur mu?

Yoksa zilleti kabullenmek mi olur?

Tevazu ile zillet arasında ince bir çizgi vardır.

Çoğu zaman insanlar bu çizgiyi fark edemezler.

Hoşgörü elbette güzel bir olaydır.

Bunu önce Müslümanların bir birlerine karşı göstermeleri gerekmez mi?

Zalimlere karşı gösterdiğimiz hoşgörüyü aradığımız diyalogu din kardeşlerimizden esirgersek

O zaman bu durumun adını doğru koymamız gerekir

Şimdi size bir soru

ABESE süresinin nüzul sebebi nedir?

İşin özü bu sorunun cevabındadır.

Onu da siz araştırın.

                                                              Devam edecek

Mevlid Kandili Mesajı

Yüce Rabbimizin âlemlere rahmet olarak gönderdiği, Sevgili Peygamberimiz, Hz. Muhammed (s.a.s.)’in doğumu olan Mevlid Kandiline bir kere daha kavuşmanın mutluluğunu yaşıyoruz.

Mevlid Kandili; varlık âleminin yaratılış sebebi olan, bütün ahlâkî güzelliklerin ve faziletlerin kendisinde toplandığı yüce bir şahsiyet olan,  Hz. Peygamber (s.a.s.)’in doğumunu kutladığımız, O’nun insanlığın ufkunu aydınlatan şefkat ve merhametini, insaf ve adaletini, sabır ve metanetini, kerem ve cömertliğini, kısaca insanlığa sunduğu değerleri anlayıp, hayatımızı O’nun üstün ahlâkıyla güzelleştireceğimiz bir yenilenme mevsimidir.

Sevgi ve rahmet peygamberi olan Efendimiz (s.a.s.), bize Allah’a iman edip O’nu sevmeyi, O’na bağlanarak doğru yolu bulmayı, ibadetlerle hayatımızı anlamlı kılmayı, dürüstlüğü, emaneti korumayı, yetim ve kimsesiz çocuklara kol kanat germeyi, herkesin ve her şeyin hakkını gözetmeyi, kimseyi incitmemeyi, iyilik yapmayı, iyi ve yararlı insan olmayı tavsiye buyurmuşlardır.

Bu kandilde, insanlığa “En güzel örnek” olarak sunulan Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in dünyaya teşriflerini kutlarken, O’nun örnek şahsiyetini ve güzel ahlâkını tanımaya, getirdiği evrensel prensipleri daha iyi anlamaya ve şahsımızda, ailemizde, çevremizde yaşamaya mecbur olduğumuzu hatırlamalıyız.

Bu duygu ve düşüncelerle 23.01.2013 Çarşamba’yı Perşembe’ye bağlayan gece idrak edeceğimiz. Mevlid Kandilinin ilimize, ülkemize, bütün insanlığa sevgi, rahmet, huzur ve barış getirmesini, Sevgili Peygamberimizin şefaatına vesile olmasını Yüce Allah’tan niyaz eder, tüm din kardeşlerimizin Mevlid Kandillerini tebrik eder, selam ve saygılar sunarım.

Türkiye’nin İç ve Dış Düşmanlarına Karşı Alınması Gereken Tedbirler

 

Millet PKK’ya karşı alınan mevzii tedbirleri kâfi görmüyor. Davanın kökten hali için (MAŞALARIN) değil (MAŞALARI)  himaye edenlerin maskelerinin indirilmesini bekliyor.

Paris’te öldürülen PKK’lı 3 kadın terörist neden ve kimler tarafından öldürülmüştür? Bu olay üzerinde çok durmak gerekmektedir. Kadın teröristler Fransa ve Almanya’dan PKK’nın para trafiğini yönettikleri söylenmektedir.

Uyuşturucudan gelen paralar zorla tehditle toplanan paralar bu teröristlerde toplanıyor. Ve dağıtılacak yerlere dağıtılıyor.

Teröristbaşı Öcalan İmralı’da kardeşi ile yaptığı son görüşmede “ölümlerden çok üzüldüm bu bir işarettir” derken neyin işareti olduğunu açıklamamıştır.

Cemil Bayık ve Murat Karayılan isimli teröristler kandil dağında yaşıyorlar ve terörü dağdan yönetiyorlar aynı zamanda İmralı’daki teröristbaşı ile haberleşiyorlar.

Bizim yetkililerimiz her gün Kandili bombaladıklarını, sığınakları yerle bir ettiklerini söylüyorlar ama senelerdir bombalanan Kandil kimin yönetimi altıdadır. Bu bombalardan hiçbiri teröristlerden Cemil Bayık ve Murat Karayılana neden isabet etmez? Etmez çünkü bu teröristleri kandil dağında aramak yanlış olur. Onlar Barzani’nin sarayında yaşıyorlar.

Türkiye’de bölücülere verilen tavizler onları şaşırtıcı şekilde şımartmış ve artık kimseden korkmadan devlete başkaldırır hale gelmişlerdir.

Artık kan dökülmesin, şehitler vermeyelim diye yapılan barış çalışmaları çok dikkatle yürütülmelidir. Dikkatli olunmazsa bu çalışmalar felakete dönüşebilir Allah korusun. Türkiye önü alınmayacak olaylarla karşı karşıya kalabilir. Çünkü burada karşılıklı niyet çok önemlidir.

Bu güne kadar teröristler mazhar oldukları himaye sayesinde gemi azıya alan bölücülük memleketimizi bölüp parçalamak ve atlarını oynatmaya meydan buldular.

Türk Milletinin sabrı kalmadı artık millet PKK’ya karşı alınan mevzi tedbirleri kâfi görmüyor. Davanın kökten halli için maşaların değil maşaları himaye edenlerin maskelerinin indirilmesini bekliyor.

 

 

 

 

Nor Asala ve Bir Diyarbakır Masalı

 

İlk seçimlerde oy vermeyi düşündüğümüz Jobbik Partisi‘nin gayretleriyle Macaristan‘ın Azerbaycan‘a iade ettiği ve birkaç Ermeni askeri öldürdüğü söylenen Azeri Subay meselesinde ortaya çıktı Nor Asala yani Yeni Asala. Ermenistan‘dan daha güçlü olan Ermeni Diasporası da Macaristan Hükümeti‘ni tehdit edince “Eyvah, yine başlıyoruz!” dedim; “Yine tıpkı Türk elçiliklerini basıp diplomatları öldürdükleri gibi Macaristan’ın dünya üzerindeki dış elçiliklerini basacaklar” diye üzüldüm.

İşin vadesinde yanılmışım; meğer ASALA 1984‘te PKK’ya devrettiği tüm terörize faaliyetlerini tek şarta bağlamış; ipin kontrolü. ‘7 kocalı Hürmüz’ olan PKK’nın Bekaa‘dayken ipinin rengi başkadır, İmralı‘dayken başkadır. Terör taşeronluğundan uyuşturucuya, organ ticaretinden sınır kaçakçılığına onlarca milyar dolarlık bir sektörde vesikalı hayat kadını olarak hizmet veren Partiya Karkeren Kürdistan 2013’te yeni bir mutasyona doğru sürükleniyor.

Nasıl ki 80 öncesi Apocular‘ı SBF – MİT kontrolünde peydahlayan güç paket teslim töreni sonrası “Ada sahillerinde dolanıyorum” türküsü eşliğinde kurucu felsefe çizgisine getirmeye kararlıysa 84 Eruh Baskını ile birlikte Ermenistan’ın Kurtuluşu için Ermeni Gizli Ordusu‘nun kuvve-yi teröriyyesi Kürdistan İşçi Partisi‘ne inkılâp olmuştu. Nor Asala da PKK’yı Kürt görünümlü Ermeni çizgisinde tutmakla mükellef. Sevr‘de,  Lozan‘da ‘bir Ermenistan göremedik belki yüzyıl içinde bir Kürdistan görürüz’ ve ‘hesabı ayrı görürüz’ diyen, düşünen, direnen irade Paris‘teki infazların asıl adresidir. Diaspora‘nın Fransa‘da 1 milyona yaklaşan nüfusuyla ve nüfuzuyla ABD’dekilerden de güçlü olduğu unutulmasın.

Bu dönem itibariyle PKK’ya asaleten ve suhûleten destek verenler bir zamanların JİTEM filmi gibi Nor Asala metrajlı şeritli karelerin hedefidir. Mehmet Ali Birand‘ın ölümü bile “CIA en çok kalp krizlerini sever” fevhasınca zamanlama olarak bu minvalde değerlendirilmelidir.

Kâmuran Gürün‘ün yazdığı ‘Ermeni Dosyası‘ gibi adı ‘Kürt‘ olan emperyalizmin kitaplığının rafındaki bir başka dosya olan Kürt Dosyası‘nı Kürt Sorunu / Meselesi gibi görenler bilmeyerektense göz doktoruna, bilerektense tarihî hafızanın gözetimi altına yönelmelidir. Hele hele İstanbul‘un iki katı kıdemiyle bin yıllık Artuklu, Selçuklu, Akkoyunlu ve Osmanlı şehri Türk Diyarbakır‘ı emperyalizmin dev iştahının etnik şehvetine fiilî başkent yapmak hangi siyasî arsızlığın ve hırsızlığın resmidir; anlatında eğlenelim.

Ne Karacadağ‘dan Devegeçidi‘ne göçerleri, ne de Silvan‘ın Kazandağı Köyü‘nü bizden olmayan kimseye vermeye niyetimiz yok. Muharebeyle girdiğimiz, muharebelerle ve mücadelelerle koruduğumuz herhangi bir toprağı masa altı folklorünün ayak oyunlarıyla vereceğimizi umanlar bir takım tarihsiz talihsizler güruhundan ibarettir.

Kulağıma bu kart-kurt sesleri kimbilir nerelerden geliyor?
Sanırım her seferde aynı sandık, aynı yörelerden geliyor.

 

 

PKK’lıların Cenaze Töreninde Olay Olmamış!

 

Paris’te öldürülen PKK’lı üç kadın yöneticinin Diyarbakır’da yapılan “cenaze töreni olaysız sona ermiş.”

TV’ler ve yazılı basın haberi böyle verdi. Başta Başbakanımız, hükümet üyeleri ve AKP yöneticileri törenin “olaysız” sona ermesinden mutluluklarını ifade ettiler.

“Ben de dağa çıkardım” ve “Öcalan gençliğinde namaz kılardı” gibi mesajlarıyla gündeme gelen Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç mutluluğunu en açık şekilde ifade etti: “Büyük bir olgunluk içinde cenazelerine sahip çıktıklarına şahit oldum. Bundan olayı seviniyorum. Diyarbakır halkını kutlamak istiyorum. Kendilerine yakışanı yaptılar.”

Bülent Arınç’ın bu sözleri, cenaze töreninde toplananların Diyarbakır halkını temsil ettiği, PKK’lıların cenazelerinin Diyarbakır halkına ait olduğu ve Diyarbakır halkının bu cenazeleri sahiplenmesinin kutlanacak bir şey olduğu anlamına geleceği ortada. Ne diyelim, herhalde maksadını aşan bir ifade olsa gerek. Bize göre törene gelmeyen, terörist cenazelerine sahip çıkmayan (çoğunluğu AKP’ye oy veren) Diyarbakırlılar kendilerine yakışanı yaptı.

Ana muhalefet CHP’nin Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da “olay olmaması sevindirici” diyerek AKP’lilerle aynı duyguyu paylaştığını ortaya koydu.

Olay“dan kastedilenin herhalde silahların, bombaların veya Molotof kokteyllerinin kullanılmaması ve de polisle çatışmaların, ev ve işyerlerinin yakılıp yıkılmaması olduğunu sanıyorum.

Bu türlü eylemlerin de olabileceği bir olay beklenirken, şiddete başvurmadan terör örgütü propagandası yapılmasının “olay” kabul edilmemiş olduğu anlaşılmakta.

*****

Oysaki “olay” deyince aklımıza “İnsanları ilgilendiren sosyal, ekonomik, kültürel, dini ve benzeri alanlarda meydana gelen oluşumlar” gelir.

Törende olanlar ile bunların sosyal ve siyasi sonuçları önemli hadiseler değil midir?

  • Terör örgütleri silahlı ve silahsız propaganda ile varlığını sürdürür. PKK da, üç kadın üyesinin (muhtemelen bir iç hesaplaşma sonucu) infazını propaganda aracı olarak kullanmıştır.
  • PKK terör örgütü üyesi üç yöneticinin cenazeleri birer “halk kahramanı” gibi sahiplenilmiştir. Oysaki on sene önce dağda öldürülen PKK cenazelerini aileleri bile sahiplenmezdi.

Gözümüz aydın olsun. İnternette paylaşılan afişte olduğu gibi, “Teröristlere cenaze töreni düzenleyen tek ülkeyiz, Hayaldi gerçek oldu.”

  • BDP yöneticileri, milletvekilleri ve belediye başkanlarının da bulunduğu siyasiler, bu eli kanlı PKK militanları için “kahraman” gibi tören hazırladılar, 40 bin kişilik kitleyi organize ettiler. Terör örgütü ile organik bağlarını bir kere daha açıkladılar.
  • “Cenazelerin morguna konuldukları hastanenin bayrak direğine örgütün paçavrasının çekilmesine, binlerce kişinin terör örgütü lehine propaganda yapmasına ve tören güvenliğinin milislerce sağlanmasına göz yumuldu…”
  • PKK terör örgütü Türkiye içinde bir bölgede önce özerk, sonra da bağımsız bir devlet kurmak hayalindedir. Bu devletin başkentinin de “Amed” adını verdikleri Diyarbakır olacağı ifade edilmektedir.

Öldürülen üç kadın PKK’lıdan Diyarbakırlı olan yoktu. Bu cenazelerin Diyarbakır’a getirilmesi kendi jargonlarına göre “Kuzey Kürdistan”ın başkenti algısını dünya kamuoyuna yerleştirmekti. Devlet Diyarbakır’da tören yapılmasının bu sembolik yönünü görmezden geldi.

  • Cenazelerin üstünde PKK bayrakları, pankartlarda “hepimiz Sakineyiz, Fidan’ız” gibi ibareler vardı.
  • Polisin havadan ve uzaktan takip ettiği gösterilerde, düzeni, kollarında “görevli” yazılı bant takan milisler sağladı! Diyarbakır, Hakkari, Yüksekova, Şemdinli ve Çukurca’da işyerlerinin çoğu açtırılmadı.

Güvenlik güçleri toplantıyı sadece seyirci olarak izlediği için “olaysız”  törenlere en ciddi katkıyı yapmış oldu. Ne cop, ne biber gazı vardı. Gözaltı da olmadı. Ne diyelim darısı öğrenci, memur ve işçilerimizin başına… (Pazar günü Başbakan’a “atamamız yapılmazsa oy da yok” diyerek olay çıkaran öğretmen gözaltına alındı.)

  • Törende BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, “Bu halk Sayın Öcalan’ın arkasındadır”; Mardin Bağımsız Milletvekili Ahmet Türk, “Barış için hassasiyet isteyenler Kandil’i bombalıyor. Bu nasıl bir siyasettir. Hem barıştan söz edeceksin, hem de Kürtlere bomba yağdıracaksın” (sanki Kandil’dekiler Kürt olduğu için bombalanıyormuş gibi) ; Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir de, “Kürt halkının özgürlüğüne kavuşuncaya kadar barış yürüyüşümüz devam edecektir” diye konuştu. (PKK’nın Kürt halkının özgürlüğü için barış yürüyüşü yaptığını öğrenmiş olduk.)

Özetle PKK/KCK/BDP “bu bölgede bizim hükmümüz geçer. Sizin kanunlarınızda “Terör örgütü propagandası yapmak, suçu ve suçluyu övmek” gibi bir suç ve cezası tanımlanmış olsa da bize vız gelir, burada otorite biziz” mesajını verdiler.  “Törenin olaysız sonuçlanmasından” mutlu olanlar da bu mesajı tasdik etmiş oldular.

*****

Başbakan Erdoğan cenaze törenine neden izin verildiğini şöyle açıklamıştı: “Acıyı dindirmek için, Türkiye’nin ayağına bağ olan bu sorunu artık sonlandırmak için ne gerekiyorsa meşru daire içinde onu yapıyoruz ve yapacağız.”

PKK’nın ilk hedefi “Özerk Kuzey Kürdistan’ın” kurulması, “genel af” çıkarılarak Apo dâhil PKK militanlarının “ovada siyaset” yapmasına imkân verilmesi.

Şimdi soralım.

Bunları temin edecek yeni anayasameşru daire içinde” çıkarılırsa,

BDP‘nin birinci parti olduğu illerde “Başkan Apo”nun yönetiminde “Kuzey Kürdistan Devleti”nin kurulması, silah ve bombalar patlatılmadan kabul edilirse…  “Huzur ve sükûnetle” bu iş başarılırsa…

“Olay çıkmadığı için” sevinecek miyiz?

Birileri çıkıp “olgunlukla örgütlerine/devletlerine sahip çıkan bölge halkını kutlarım” mı diyecek?

 

 

Saltanat Arabaları ve Sandalları

 

Osmanlı İmparatorluğu zamanında uzun yıllar, Tanzimat dönemine kadar İstanbul’da ata, arabaya binmek izne tâbi tutulmuştu.
Denizde ise, kullanılan sandalların belli kurallara uyması zorunluydu.

Saltanat arabaları, padişah ve ailesi mensuplarının hizmetindeki atlı arabalardı. Aslında padişahlar arabaları kullanmazlardı. Bütün merasimlere ve ziyaretlere at üstünde gider ve gelirlerdi. Doğrusu, padişahlar arabaya binmeyi pek sevmezlerdi, o devirde arabaya binmek bedeni güçsüzlüğün, halsizliğin ve takatsizliğin ifadesi gibi algılanırdı.

Saltanat arabaları daha çok Saray-ı Hümayun haremine hizmet vermekle görevliydi. Valide sultanın takdiri ile hazırlanırlar, haseki sultanları ve çocuklarını kent içindeki ziyaretlere götürüp getirirlerdi.

Padişahın çok nadir olarak bindiği atlı arabalar dışında, izin verdiği üç makam sahibinin de arabası vardı. Şeyhülislâm, Rumeli Kazaskeri ve Anadolu Kazaskeri bu hakka sahiptiler.

Devlet erkânının araba dışında at binmeleri de hünkârın iznine tâbiydi. İzin üst düzey devlet görevlileri için imtiyazlı bir durumdu.        Günümüze ulaşan bilgilere göre hanım sultanlar, saltanat arabasından çok görevlilerce taşınan taht-ı revan ile gezmeyi arzu ederlerdi. Nadiren saray dışına çıkan harem mensupları, etrafı rahatça seyredebilmek için, ağır ağır yol alan taht ı revanı, arabaya tercih ederlerdi. Saltanat arabaları olağanüstü gösterişli ve güzeldiler. Nakkaşlar ve oymacıların harikulâde, eşsiz süslemeleri, altın yaldızlı ve renkli dış görüntüleri yanı sıra atlas, kadife kumaşlarla döşenmiş iç süsleri vardı.

Arabaları altı veya dört adet atlar çekerdi. Atların başlık ve takımlarındaki deri ve parlak süsler, parıltılarıyla hareket halindeki arabaları fevkalade güzel gösterirdi. Bu görkemli geçiş,  halk tarafından hayranlıkla izlenir, takdir ve maşallah duaları ile karşılanırdı.

1839 Tanzimat döneminden sonra padişahların da arabaya bindikleri görülmüştür. Örneğin Abdülhamit(II.) Han,   Cuma selamlıklarına dört atlı saltanat arabasıyla gider dönüşte ise kendi kullandığı ve iki bembeyaz atın çektiği hafif fayton arabası ile saraya dönermiş.        Tarihi kayıtlardan öğrendiğimize göre, Abdülhamit (II.) Han, fevkalade yetenekli bir at ve araba sürücüsü imiş.

Halen müzede muhafaza edilen atlı arabaların Lando-Kupa-Brik ve Fayton tipi oldukları gözlenmektedir.

Saltanat sandalları konusuna gelince;

İmparatorluk döneminde karadaki at ve at arabası kullanımında olduğu gibi, denizde kullanılan sandallar da bazı kurallara bağlanmıştı.

Saray-ı Hümayun’a ait saltanat sandalları beş çifte ve üzerindeki kürek sayısı ile belli olurdu.

Hiç kimse, dört çifteden fazla kürekli sandal yapamazdı. Dört çifte için yalnız yabancı elçiliklere izin verilmişti.

Saltanat kayıkları olağanüstü dengeli, sağlam, zarif ve güzeldi. Baş taraflarında altın yaldız işlemeli oymalar ve her biri sanat eseri olan desenler yer alırdı. Köşk ise sandalın arka tarafına monte edilirdi ve saltanat sandallarının en önemli yeri idi. İç ve dış tezhibât bakımından, seyredenleri hayran bırakırdı.

Köşkün arka tarafında, dümende Bostancıbaşı Ağa otururdu. Bostancıbaşı Ağa, İstanbul boğazının her iki yakasında bulunan köşklerin ve yalıların kime ait olduğunu bilirdi. Boğaz ve Marmara denizi sahillerinin korunması ve kullanılmasında yetkisi ve sorumluluğu olan kişiydi. Zaman zaman hünkârın yalılarla ilgili sorduğu sualleri, kayıt defterine bakarak hemen yanıtlardı.

Sultan Abdülaziz’in 32.70 metre uzunluğunda, 2.40 metre eninde ve on üç çifte kürekle çekilen, denizde adeta kayarak giden sandalına herkes hayran kalırdı. Sandalın köşkündeki yaldızlı süslemeler ve tuğra-i hümayun ile burunda yer alan kanatları açık kartal çok görkemli ve meşhurdu.

Şöhreti o kadar yaygındı ki, Amerika Birleşik Devletleri Büyük Elçisi Samuel S. Cox, 1886 yılında Saray’dan izin alarak (Sultan Abdülhamit II. Han’dan)  benzer fakat küçük bir sandal yaptırmıştır. Görevi sona erdiğinde Saray’dan izin alarak tekneyi Amerika’ya götürmüştür. Sandal bugün Washington’da Ulusal Müze’de sergilenmektedir.

Sultan Abdülmecit Han zamanında Fransız Büyük Elçisi soylu Marki De La Valette, 1860 yılında Saray’dan izinsiz olarak, beş çifte kürekli bir sandal yaptırmıştır.

Tüm ikazlara rağmen kürek sayısını azaltmamış ve Boğaziçi’nde gezmeyi sürdürmüştür.

Aynı anda Paris’te Osmanlı İmparatorluğu Büyük Elçisi olarak bulunan Ahmet Vefik Paşa durumu öğrenince elçilik arabasını derhal beyaza boyatmıştır.

Paris sokaklarında devamlı gezen arabayı gören Fransızlar hemen selam durumuna geçerek, saygı gösterisinde bulunuyorlardı.        Durumu duyan Fransa Dış İşleri Bakanı, derhal Ahmet Vefik Paşa’yı çağırtmış ve Paris’te yalnız Napoléon (III.) ‘un arabasının beyaz renkli olduğunu hatırlatmıştır.

Ahmet Vefik Paşa’da, İstanbul’daki Fransa elçisinin sandalının kural dışı olarak beş çifte kürekle seyrettiğini söylemiş ve “-Elçiniz sandalı düzeltirse, ben de arabamı tekrar siyaha boyatırım” demiştir.

Birkaç gün içinde İstanbul’dan gelen haberle, elçinin sandalı nizami hale getirdiği anlaşılınca, Paşa da elçilik arabasını tekrar siyaha boyatmıştır.

 

 

 

Haini, Zalimi Dost Edinmek!

0

 

PKK ile mücadele eden vatan evlatları telef oldular. Aileleri perişan oldular. Generaller, Albaylar, binbaşılar, erler, erbaşlar, polisler ve her kademeden nice yiğitler öldüler, sakat kaldılar. Birçoğu da içerde suçsuz yere yatıyor. İçerde suçlu olanlar varsa suçlarını elbette çekmelidirler.

Ancak sorun şu: Bu Fransa’da geberen üç hain için, dikkatimi çekti: Arınç efendi çok üzülmüş, böyle olmamalıydı diye ağlamaklı bir biçimde gözyaşlarını içine akıtmış. Bunlar artık anlaşıldı da… Bu ülkede kendini Müslüman Türk hissedip te hala bu adamların ne yapmak istediğini anlamayanlar, anlamak istemeyenler; saf ve geri zekalı değilseler, nedirler? Artık resmen hainleri destekleyenler, onlar için ağlayanlarda, hain değil midirler?

Dostlarımız, akrabalarımız, arkadaşlarımız, bu ülkenin suyunu içen ekmeğini yiyen herkes artık duyarsız kalmamalıdır. Nedir bu kepazelik, namuslular da namussuz hainler kadar kendilerini sorumlu ve yürekli hissetmelidirler. Daha ne olacak: Adamlar dünyayı ayağa kaldırıyor, bu ülkenin sahipleri sessiz sünepeler gibiler. Şehitlerimiz öldüğünde kimse sesini çıkarmıyor. Alışkanlık yaptı artık, doğal bir şeymiş gibi… Akışına bırakılan normal olaylar gibi. Ama onu gidiniz bir şehit ailesine sorunuz bakalım ne diyor?

Şu an Başbuğ’un, Engin Alan ve onlar gibilerinin içerde olmaları her vatan sevdalısının kanına dokunuyor. Öyle bir hale gelindi ki vatan sevdalıları suçlu oldular. Bu ağlayan adamlarda baktı ki millet sesini çıkarmıyor, hainler için açıkça konuşuyorlar ve de ağlıyorlar. Bu ülkeye ve vatanperverlere, bu ülke için mücadele edenlere yazık oluyor. İmralı’yı destekleyen herkes Allah size hainliğinizin fırsatını vermeyecektir. Sizlere ve sizlere inanan menfaatçilere, soysuzlara, kendini Türk olmaktan soyutlamış kendini soysuz addeden sahte müslümanlara yazıklar olsun.

MHP çalıştırılmamak için sıkıştırılıyor, didikleniyor. Herkes eleştirmen olmuş abalıya vuruyor. Ancak Ülkücüyüm, milliyetçiyim diyen eleştirmenler, artık eleştiri hastalıklarınızdan bıktık usandık, bu huyunuzdan vazgeçiniz. MHP’nin, Türk Milliyetçilerinin küresel dünyada ve yurt sathında yeterince düşmanı var.

Bende istiyorum daha dik olunsun, bende istiyorum daha iyi organize olunsun. Ama bireysel olarakta herkes kendini yetiştirip, hainler kadar davalarına sahip çıkmalıdır diyorum. Bakınız Kocaeli Üniversitesinde, Ortadoğu Teknik Üniversitesinde ve diğerlerinde PKK’lılar Sol öğrenci birlikleri biraraya gelmiş; milliyetçilere baltalarla, demirlerle ve her türlü aletleriyle saldırıyorlar. Bu şer güçler bir araya geliyor da, tek amacı vatanın bölünmez bütünlüğü olan Allah’ın rızasını kazanmak için yola çıkanlar neden bir araya gelemiyorlar? Bakın Arınçlar bile hainler için ağlıyor, sizlere ne oluyor?

Olmayı verin milletvekili, belediye başkanı, ölür müsünüz? Parti içi seçimler bitti artık, biraraya gelinmelidir. Sağda solda hainlere yaranırcasına dedikodu yapanlar, eski Ülkücüyüm deyip PKK’nın isteklerini gerçekleştirmeye çalışan partilerin üst katlarında, bu boş kafalı idraksiz, izansız adamlar bu hareketi didiklemekten vazgeçmelidirler. Şu an MHP den başka kim var, yapılan ihanetlerle mücadele eden?

Sol ve sağ cenahtaki dostlarımız, liderlerini ve güvendiği partilerinin gidişatını iyi tahlil etmelidirler. Milliyetçiler, camia içinde sevmediğiniz birileri olabilir, görmemezlikten gelmelisiniz, bu ülkenin birliği ve dirliği için, bağrınıza taş basmalısınız. Bu mevzular zamanında Muhsin Başkanımıza da izah edilmişti, sabırlı olun bu camia sizi zamanı gelince genel başkan yapacaktır, diye. Sabretmediler, şimdi iyi mi oldu? Birçok sevdiğimiz arkadaşımız BBP’de, diğerleri MHP’de etle kemik birbirinden ayrılırmıydı hiç? Ama ayırdılar işte. Yetmedi daha birçok parçacıklar sağda solda serpilmiş durumda. Ben öldükten sonra şöyle iyiydi böyle iyiydi demenin de hiç bir anlamı yoktur… Onun içindir ki ”Birlikte rahmet, ayrılıkta azap vardır.” sözünün anlamını inanan herkes iyi tahlil etmeli, düşünmelidir.

Şuan birileri diyor ki bu öldürülenler kırmızı bültenle aranıyor. Arananlarla sizler (BDP’liler) nasıl buluşup da görüşüyorsunuz? İyi demişler ama bizde sorarız ki Apo ile PKK ile uzun zamandır görüşmek te aynı şey değil midir? Hem de onlarla görüşenler şerefsizdir diyerek… Doğu Perinçek’te PKK ya şöyle söylemişti: Bu böyle olmaz, siz dağdan inin, bizim partimize katılın, birlikte mücadele edelim. Kiminle mücadele edecekler, vatanını sevenlerle,(milliyetçiler-Ülkücüler) Doğu Perincek’e Ulusalcı diye oy verenler düşünmeliler. Ulusalcı olan bir insan PKK’lılarla birlik olabilir mi? Bakınız şer güçler ne yapıp yapıp bir yerlerde buluşabiliyorlar.  Vatanını, milletini, devletini, dinini, bu toprakları vatan yapan Alparslanları, Fatihleri, Yavuzları, Mustafa Kemalleri sevenler, bencilliklerinizi soyunun bir kenara bırakın ve biraraya geliniz.

Kur’an-ı Kerim’in hükmüne göre: “Kâfirleri dost edinmek zulüm; onları dost edinenler de zâlimdir” (9/Tevbe, 23). Çünkü “Kâfirler (in tümü) zâlimdir.” (2/Bakara, 254).”Şirk en büyük zulümdür.” (31/Lokman, 13). Bu âyetlere göre Kâfirleri dost edinenler de dalâlette olanların ve gazap edilmişlerin ve zâlimlerin sınıfına girmiş olurlar. Allah bu milleti korusun ve yüceltsin. Amin…

 

KAD (Kritik Analitik Düşünce) Üzerine – 3

Yıllardan beri okullarda aldığımız eğitim bizleri hayata hazırlamak yerine çoğumuzun hiç kullanmayacağı olgusal bilgileri öğretmiştir. Hala bu yaklaşım Üniversiteler dahil olmak üzere devam etmektedir.

Akademik beceri ve okuma becerisinin, eleştirel düşünme gücünün gelişmesinde yeterli olmadığı, ancak bu beceriler uygulamaya konulup, deneyim arttırıldığında eleştirel düşünme gücünde gelişme olacağı belirtilmektedir( Doç.Dr. Osman KAZANCI).

Okullardaki öğrenme modeli; anlatılanları, okuduklarımızı koşulsuz kabul etme üzerine kuruludur. Okunan veya anlatılan bilgi üzerinde geçmişteki deneyimlerimizden yeteri kadar yararlanamadan, yüzeysel öğrenmelerle geçmiştir ve geçmektedir.

Olması gereken okunan ve anlatılan bilginin geçmişte kazandığımız bilgileri de anlama sürecine katarak, doğrularını yanlışlarını da düşünerek daha derinlemesine bilgi edinmek ve kendi görüşlerimizi de katarak yeni anlamlar oluşturmaktır.

Kavranmamış veya kavratılmamış bilgi su üzerine yazı yazmak gibidir..

Eğitim uygulamalarına bakıldığında çocukluktaki bilme, öğrenme iştahının okul süreci ilerledikçe kaybolduğunu, en temel yaşam becerilerinden bile yoksun bırakan nesiller yetiştirildiğine şahit olmaktayız.. SBS , OKSYGS, ÖSS ve benzer sınav sonuçlarının sıfır çeken öğrencilerin her yıl artması buna bağlıdır aslında.

Öğrenmeler aslında okuma ile başlar. Öğrenmelerimizin çoğu okuma yolu ile olmuştur. Dolayısı ile okuma çok önemlidir. Okuma sırasında düşünme ve kavrama becerilerimizi artırdığımız sürece konulara vakıf olmamız artar. Okuma sırasında eleştirel okuma ve eleştirel düşünmeyi de yapabiliyorsak eğer, daha özgün bir öğrenme biçimi elde ederiz.

Bireyin okuma becerisindeki yeterlilik düzeyi ve okuma biçimi ile öğrenmesi arasında doğru orantılı ilişki vardır. Temel okuma düzeyini aşamamış olan birisi okuduklarını ezberlemekle yetinecektir. Aslında beklenen  bir metinde anlatılanları yalnızca anlamakla kalmayıp , o metni eleştirel okuma becerisini kullanarak  yeni anlamlar katabilmesidir.

Aslında okumada amaç, okunulanı anlamaktır. Sadece anlamış olmak da yetmez. Okuyucu, okuduğunu anladıktan sonra değerlendirmeye tabi tutabilmeli, okuduğunu yorumlayabilmeli, eleştirebilmelidir. Eleştirebilmek için ise, bireyin okuduğu bilgilerin geçerliliğini, doğruluğunu sınaması için farklı kaynaklara müracaat etme becerisini kazanmasıdır. Bu ona, okuduğunun doğru, gerçek, mantıklı, çelişkili, güvenilir olup olmadığı konusunda yardımcı olarak eleştirel bir bakış açısı kazandırır.

Çocukluğumuzdaki merakımız bilme isteğimiz ailemiz ve sonrada okul tarafından örselendi. Konuşma isteğimiz “çok konuşma” deyişleri ile ailemiz ve okul tarafından engellendi. Hayallerimiz çok absürt bulundu ve aşağılayıcı cümlelerle hayal kurma yetimizi kaybettik. Evde bir şeyler yapmak istediğimizde evi dağıtma, elini kesersin şimdi sırası mı, büyüyünce yaparsın  ifadeleri ile küçük buluş ve el becerilerini kaybettik. Bizi biz yapacak süreçleri tamamlayamadığımız için sabır nedir öğrenemedik.

Şimdilerde de oyuncak yerini bilgisayar, tablet ve telefonlardaki oyunlar aldı. Çocuklarımız bütün enerjisini, oyununu sanal ortamda yapıyor. İletişimini de sanal ortamda kurmaya başladı. Bu durumda evde oyuncaklar dağılmıyor artık pek sesleri de çıkmıyor. Ancak farklı sorunları da beraberinde getiriyor. Ebeveynler benim çocuğum çok akıllı okuma çağına gelmeden oyun oynuyor diye bir yanılsamanın içindedir. Çocuklarımızın hepsi zeki ve bu becerileri yapabilecek kabiliyetteler aslında.

Peki bu ülkenin insanları; ne öğrendi? Test çözmeyi öğrendi, Çoktan seçmeli kavramadan yapmayı öğrendi. Olmazsa şansıma birini işaretlemeyi öğrendi. Şansına seçeneklerden birini seçmeyi öğrendi.

Öğrenirken bizlerin keşfetmesini beklemeden ailemizin ve öğretmelerin bizlere söylemeleri sonucunda hazır ve kavranmamış bilgiye ulaşmaya alıştık.

Sonuç: Meraklı olmayan, öğrenme isteği olmayan, buluş yapma yetisi kaybolmuş, düşünme ve hayal kurma becerileri olmayan, deney ve araştırma yapma konusunda isteksiz (okullar da bu konu da yetersiz), çoktan seçmeliden sonuç çıkarabilen, empoze edilen bilgileri sorgusuz biçimde kabullenen bireyler haline geldik.

Sistemler değiştirilmeye çalışılsa da henüz bir değişikliğin olmadığını görüyoruz.

Eleştirel düşünce ebeveynlere, öğretmenlere okullara  bırakılmayacak kadar önemlidir.

Kritik analitik düşünce; “Eleştirel çözümleyici düşünce”.olarak kısaca tarif edilir.

Temeli eleştirel düşünceye dayanıyor. Bu kadar olumsuzluklara rağmen bizler eleştirel düşünceye sahip olabilir miyiz ? Evet. Bu konudaki farkındalılığımızı oluşturarak becerilerimizi bu yönde geliştirerek aşabiliriz.  Klasik hepimizin bildiği “5N bir K” bizim için güzel bir yöntem (Ne , Nerede,  Ne zaman  , Niçin, Nasıl, Kim) gibi sorgulamalar bizi eleştirel düşünceye hazırlar.

Bilgi edinme sürecinden Bilgi üretme sürecine geçiş için en önemli süreç eleştirel düşünme sürecidir.

Gazali;(1058-1111)

Beş duyu, akıl ve kalp insandaki bilgi elde edebilen kuvvelerdir, ancak başta duyular ve akıl sınırlı bir güce sahip oldukları için her zaman yanılgıya düşebilir ve böylece de her zaman bize doğru bilgi vermeyebilirler.

O halde duyular ve aklın verilerinin deneye tabi tutulmaları gerekir.

Eğer deney sonucu doğrulukları sabit olursa, o zaman, o veriler doğru bilgiler olarak kabul edilmelidir.

Bu tip düşünme tarzı doğru düşünme tarzıdır.

Eleştirel düşünce sanıldığı gibi doğuştan gelen, kalıtsal olan bir düşünme süreci değildir. Bu düşünceler her insanda bulunur. Bazı insanlarda çeşitli nedenlerden dolayı engellenmiş, bazılarında ise açığa çıkmasına imkanlar oluşmuş ve belirgin hale gelmişir.

 

Bîrûnî (9731048)

Bîrûnî, bilimsel yöntemle çalışmayı seven bir bilgindi. Nakil ve söylentileri olduğu gibi kabul etmez, çeşitli kaynakları karşılaştırırdı.

Hatta kaynakların sağlamlık derecesini araştırırdı. Aklı esas alır, gözlem ve deney yapmayı severdi.

Bîrûnî Kitab-ı MalilHind’de güzel bir hikaye anlatır.

Dört Öğrencinin Öyküsü  

Bir öğretmen yanında öğrencileri ile bir iş için gece yolculuk yapıyordu. Yolda önlerine bir şey çıkar. Karanlıkta ne olduğunu anlayamadılar. Öğretmen öğrencilerine dönüp hepsine teker teker karşılarındakinin ne olduğunu sordu. Birinci öğrenci “Ne olduğunu bilmiyorum” dedi. İkincisi ise “Ne olduğunu bilmiyorum öğrenme imkanına da sahip değilim” dedi. Üçüncüsü “Zaten bunun ne olduğunu araştırmaya gerek yok, nasıl olsa gün ışıyınca belli olacak. Eğer korkunç bir şeyse gün ışıyınca yok olur. Eğer değilse, ne olduğu ortaya çıkar”dedi. Bu öğrencilerden hiçbiri bilgiye erişemediler. Birincisi cahil olduğu için, ikincisi yeteneksiz olduğu bilgi edinme imkanına sahip olmadığı için, üçüncüsü tembel olduğu ve cahil kalmaya rıza gösterdiği için.

Dördüncü öğrenci ise: önce biraz durdu. Sonra o cisme doğru yürüdü. Yaklaşınca karşılarına çıkanın karmakarışık bir halde duran balkabakları olduğunu gördü ( O dönmde). Hür bir insanın başında böyle bir yığın meydana gelene kadar oturup kalmayacağını bildiği için karşısındakinin cansız bir cisim olduğunu anladı. Ancak bunun süprüntülerini atmak için hazırlanan bir yer olup olmadığı konusunda kuşkuluydu.. Yaklaşıp, kuşkularını giderene dek onları dağıttı. Sonra öğretmenine dönerek karşılarına çıkanın ne olduğunu eksiksiz olarak anlattı.(DR.Harika ERCAN Yeni Yüksektepe Dergisi Sayı 20)

Medya ve sosyal medyaya düşen ve futbol taraftarları arasında ses veren yakın zamanda meydana gelen bir olayın taraftarlar tarafından algısına bakalım..

15.01.2012 tarihinde Beyaz TV’de yayınlanan Derin Futbol adlı programın yorumcularından Rasim Ozan Kütahyalı’nın Sneijder’in gece Türkiye’de olacağını ısrar etmesiyle gündem bir anda alevlendi. Kütahyalı Hollandalı’nın 01.00’de uçağa bineceğini söyledi. Bu sosyal medyada haberleşen yüzlerce taraftar. Atatürk Hava Limanına gitti. Beklenen oyuncu tabii gelmedi. Taraftarlar Galatasaray’ın resmi sitesine bakıp öyle hareket etmeli idiler. Bunu yapmadıkları için açığa düşmüş oldular. http://haber.rotahaber.com/rasim-ozan-konustu-havaalaninda-sneijderi-beklediler/335962

Eleştirel düşünme bizi ; Araştıran, meraklı, sorgulayan, analiz edebilen, sentezleyebilen, mantıksal hataları çabuk görebilen, bütüncül düşünebilen, olayları çok boyutlu görebilen, iyi donanımlı, açık fikirli, esnek, dürüst, kişisel ön yargılardan arınmış, temkinli, karışık konularda sistematik davranabilen, kritik seçimlerde makul, sonuçları aramada kararlı kişiler yapar.

KAD (Kritik Analitik Düşünce) üzerine 2) yazımda (http://www.kocaeliaydinlarocagi.org.tr/Yazi.aspx?ID=4203 )

da belirttiğim gibi küçük küçük turnusol kağıtları yapmaya şimdiden başlayalım ve kendimize özgü olsun.

Kalk Ayağa Kalk

 

-Mazimizi red, istikbalimizi tehdit eden gelişmeler karşısında kılı kıpırdamayan asil milletime-

Bu vatan bizlere ata mirası                                  
Bedeli ödendi kan ile canla                 
Hiçbir değer ile olmaz kıyası                       
Bayrağın al rengi boyandı kanla

Düşmanı İzmir’de getirdik dize  
Hürriyet istiklâl emanet bize          
Canından esirge gelmesin göze                                 
Yücelt vatanını yarış cihanla

Ama sen ne yaptın sahip çıkmadın  
Emanete gözün gibi bakmadın          
Bu bayrağı yükseklerde tutmadın                  
Uğraşmadın bir gün ilim irfanla

Sevr paçavrasını yırtıp atanlar   
Vatan toprağında şehit yatanlar            
Bayrağı göklerde şanla tutanlar          
Yaşadılar her an ezan Kur’anla

Türküz Müslümanız dedik oturduk     
Mirası har vurduk harman savurduk             
Sattık değerleri hayaller kurduk     
Bitirdik her şeyi yağma talanla

Satmadığın bir tek vatanın kaldı                
Onu da sen değil ecdâdın aldı       
Bir onurun vardı şimdi ne oldu                
Bir yatağa girdin akrep yılanla

Uşak olduk kabadayı güçlere   
Vatanı yem yaptık gözü açlara     
Hilâli eş tuttuk (yıldız) haçlara            
Değerler karıştı sapla samanla

Millî devlet güçlü ordu ne oldu                 
Önce birlik beraberlik kayboldu            
Tek millettik bir hain el hep böldü         
Kavgalıyız bugün dostla düşmanla

Peşmerge reisi meydan okuyor 
Gelene gidene diskur çekiyor
Barış da huzur da ona bakıyor        
Milletim ne hale geldin zamanla

Türkün tarihinde yok böyle zillet    
Onursuz yaşamak onulmaz illet           
Öldü de el etek öpmedi millet         
Haysiyet korunmaz feryat figanla

Ey asil milletim, kalk ayağa kalk           
Suskunluğu bırak dön mazine bak           
Ya şu bendini yık ya kendini yak               
Yaşa adam gibi şerefle şanla

Not: 7. Kıtadaki (yıldız) kelimesi ile Musevilerin Davut’un  altı köşeli yıldızı kastedilmiştir. Bu mısrada vurgulanan nevzuhur “Dinlerarası diyalog” safsatasıdır.

 

 

 

Aile ve Toplum Cinnet mi Geçiriyor?

 

Gün geçmiyor ki medya kuruluşlarında aile içi dramları yansıtan haberler, toplum içerisinde şiddet, cinayet ve kafaları içeren haber yer almasın. Bu haberler toplumun moral değerlerini de çökertiyor. İlimizde yaşanan bir cinayet ailenin nasıl çöktüğünü ortaya koymakta. Bu durum basit bir adliye olayı olarak değil, bir sosyolojik olay olarak ele alınmalı, devlet ve millet topluca bu olayları önleyecek tedbirler almalıdır.

Kocaeli’yi Türkiye kamuoyunda bir kez daha küçük düşüren o aile içi vahşet olayını özetle sizlerle paylaşıp bu acı olaydan ders ve ibret alınmasını istiyorum. Olay özetle şudur: İzmit ilçesinde meydana gelen olayda bir anne ve 2 çocuk boğazları kesilmiş halde evlerinde ölü bulundu. İki çocuk ve annenin boğazlarından kesilerek öldürüldüğü belirlenirken, bir aylık Aysima´nın ise günlerce annesinin kolları arasında yattığı ve açlıktan öldüğü öğrenildi. Olay sonrası, eve çok sayıda polis ve ambulans ekibi sevk edilirken, ilk incelemelerde anne A.G.´in (25) boğularak bıçaklandığı, çocukları Gökdeniz (7) ve Görkem´in (5) bıçakla boğazları kesildiği ve 1 aylık Aysima´nın ise ölmüş annesinin kolları arasında günlerce kaldıktan sonra açlıktan öldüğü tespit edildi. Yakalanması için polisin özel ekip kurarak aradığı şüpheli R. G, dün gece yarısına doğru evlerinin de yakınında bulunan Kuruçeşme semt karakolunun arka tarafında park edilmiş otomobilin içinde uyurken bulundu. Hemen Emniyet Müdürlüğü´ne götürülen R. G, ifadesini verirken zaman zaman sinir krizleri geçirdi. İş bulabildiğinde çalıştığını, ancak bankalardan çok miktarda kredi aldığını, son olarak 15 bin liralık borcu kaldığını söyleyen Ramazan Geniş, ifadesinde bu borcu ödeyemediği ve iyice sıkıştığı için bunalıma girdiğini anlattı.

Derinlemesine İncelenmeli

Evet bu tür olaylar basit olaylar değil, üzerinde durulması gereken aile değerlerine sahip çıkılmasının önemine gösteren olaylardır., bu acı olaydan ders ve ibret alabilmek için aile kurumu korunmalı, aile içi değerlere sahip çıkılmalı.

Kadına pozitif ayrımcılık adı altında Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin karı-koca arasına girdiğine üzülerek şahitlik yapıyoruz. Bugün Avrupa ülkelerinde aile tamamen çökmüş durumda. Bunun en önemli nedeni değişik yasalarla Avrupa devletlerinin kadına koruma adı altında karı-koca arasına girmek suretiyle kutsal aileyi koruma yerine kadını koruma bahanesiyle karı koca arasına nifak sokmasıdır. Türkiye’nin bilerek ve bilmeyerek bu olaya alet olması üzücü ve düşündürücü. Bu konuda Avrupa ülkelerinde yaptığım geniş çaplı bir belgesel çekimim sürmekte ve bunu siz değerli okurlarımla önümüzde ki aylarda paylaşacağım. Devlet, hükümet ve toplum öncelikle kutsal aile yuvasını korumalıdır.

Kutsal Aile Yuvası Çöküyor mu?

Aile kutsaldır. En değerli varlıktır. Ancak kutsal aile yuvaları sürekli erozyona uğruyor ve kan kaybediyor. Aile mahkemelerine baktığımızda boşanma davalarında büyük artış görüldüğü ortaya çıkmakta. Taraflar hiçbir surette fedakârlığa yaklaşmıyor. Basit nedenlerle boşanmak için davalar açıyorlar.

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı kutsal aile yuvasının yıkılmaması konusunda devlet politikaları geliştirmeli, ailelerin dağılmasını önleyici yasal ve idari önlemler almalıdır. Aile sorumluluğundan eşlerin her ikisi de sorumlu konumunda. Eşler tarafından alınan boşanma karalarını en ağır faturalarını ise çocuklar yemekte.

Boşanma ve Kutsal Aile

Dini ve milli kültürümüzde evlilik ve nikah kutsaldır. Aile yuvası kurmak, çoluk çocuğa karışmak, dünyanın en güzel olgusudur. Geçmişte baba ve analar çocuklarını mürüvvetini görmek için daha çocuk yaşta evlatlarını evlendirmek isterlerdi. Zamanla bu değişti, yaşlar ilerlemeye, evlilikler modern hayata uymaya başladı.

Görücü usulü ile evliliklerin yerini flörtle evlilikler aldı. Babalar ve analar artık çocuklarının isteğine boyun eğerek, sevdikleriyle evlendirmeye başladılar. Önceden ikinci gelin gelene kadar birinci gelin evde kayınpeder ve kaynanası ile kalıp, tecrübe kazanıyorlardı.

Gelinin aynı evde kalması hatta aynı binada oturması bile “Şiddetli geçimsizlik ve boşanma” nedeni sayılabiliyor. Nereden nereye. Henüz aile sorumluluğunu bilmeyen gençler cicim ayları geçtikten sonra kavga etmeye, hatta boşanmaya kadar gidiyorlar.

Bugün yapılan araştırmalarda en çok boşanma evliliklerin ilk 5 yılında gerçekleşiyor. Bu kutsal aile yuvasını yıkan ve boşanmaya giden yolun başlangıcı olan geçimsizliklere dur demek gerekiyor.

Örnek bir Gelin

Türkiye’nin en önemli sorunlarından birisi Gelin-kaynana kavgası. Gelin-Kaynana kavgası ile ilgili filmler, diziler ve belgeseller çekilmeli, kitaplar yazılmalı, romanlar kaleme alınmalı. Her türlü medya aracı bu noktada kullanılmalıdır.

Gelinler kaynanasını hiçbir zaman sevmezler. Kaynanasını sevmeyen gelinlerde bir gün kaynana olduklarında acı gerçeklerle yüzleşirler. Gelin-kaynana dırdırı yaşayanlar dün bir gazetede yer alan haber örnek teşkil etmeli. 38 yaşında ki bir gelinin yatalak kaynanasına nasıl baktığı ciddi şekilde kamuoyu gündemine getirilerek kaynanasını istemeyen gelinlere örnek olacak şekilde kamuoyuna sunulmalıdır. Basında yer alan haberi özetle sizlerle paylaşmak istiyorum:

Yılın Gelini

Çok genç yaşta evlenmiş Fadime Hanım. Kayınpederi evlenmeden kısa süre önce vefat ettiği için evlenince kayınvalidesi ve kayınbiraderiyle birlikte oturmaya başlamış. Kayınvalidesi  altı çocuk sahibi. Fakat ilk günden beri Fadime Hanımın yanında kalmak istemiş. 9 yıldır felç olan kayınvalidesi sadece bir elini oynatabiliyor, kişisel ihtiyaçlarını gideremiyor. Ayrıca Alzheimer başlangıcı var. Fadime Hanım, ‘öf’ bile demeden bir bebek gibi özen gösteriyor kayınvalidesine. Ona kendi elleriyle yemek yediriyor, ihtiyaçlarını gideriyor, her gün altını temizliyor, üstünü değiştiriyor. O kadar temiz ve özenli bakıyor ki kayınvalidesine 9 yıldır yatakta yatan bir insanda bir tane dahi yatak yarası çıkmamasına doktorlar bile şaşırmış. Fadime Anne “Ben hem çok seviyorum kayınvalidemi hem de Allah rızasını kazanmanın hiç kolay olmadığı bilinciyle hareket ediyorum.” diyor.

Fadime Hanım aynı evde 32 yaşındaki sara hastası kayınbiraderine de bakıyor. Kayınbiraderinin sara nöbetlerinde en büyük desteği o veriyor. Hasta gencin, “Yenge senden Allah razı olsun.” demesinin kendisine yettiğini söylüyor Fadime Hanım. Maddi sıkıntılarla da mücadele ediyor bir yandan. “Eğer devletin yatalak hastalara verdiği yardım olmasaydı çok daha zorlanırdık. Annemin beziydi, katı gıda yiyemediği için özel mamasıydı çok zorlanıyorduk. Ama Allah devletimizden razı olsun, bir yıldır maddi yük anlamında rahatladık.” ifadelerini kullanıyor.