18.8 C
Kocaeli
Cumartesi, Ağustos 8, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1027

Lider, Fikirdir

0

 

-Genç ve kıdemli dâvâ insanlarının dikkatine “Önemle”-
Yirmili yaşların başındaydım. Yıl 1967 veya 1968…Bir gün rahmetli büyüğümüz Muzaffer Özdağ, biz gençlerle sohbet ederken “Lider, fikirdir” diye bir laf etti. O zaman bu söz bize çok ters gelmişti. Ne anlama geldiğini çözememiştik. Soyut bir kavram nasıl lider olurdu? Lider dediğin müşahhas bir varlık, bir insan değil miydi? Özdağ bu sözüyle ne demek istemişti? Türk milliyetçiliği fikrinin liderini mi eleştirmişti veya yok mu saymıştı? Sizin anlayacağınız o zaman rahmetli Muzaffer Özdağ’a biraz kızmıştık.

Aradan yıllar geçti, liderin de bir insan ve fâni olduğu gerçeğini kavradım. Lider; peygamber, evliya, melek, mucize adam filan değildir, bizim gibi insandır. İnsan olması gereği liderin de zaafları, eksikleri, duygusal tarafları vardır. Onun da düşüncelerinin, kişiliğinin ve eylemlerinin bize ters gelen tarafları bulunabilir. Zaaf gördüğümüz bazı davranışlarına şahit olabiliriz. O zaman ne yapacağız? Lidere kızıp, uğruna ömrümüzü adadığımıza inandığımız fikirleri, ülküleri, ilkeleri, kısacası dâvâyı terk mi edeceğiz? Lider bir gün fâni dünyadan ayrıldığında her şey bitmiş mi olacak, dâvâyı bırakıp kaçacak mıyız? O zaman bizim dâvâ adamlığımız nerede kalacak?  Neticede Lider de, bizim gibi, inandığımız dâvânın emrinde olan, onun başarısı için çalışan ve dâvâsını milletin bütününe benimsetmeye uğraşan bir kişidir.

Lider gibi, parti, sendika, dernek ve ocak gibi kuruluşlar da geçicidir. Yarın bu kuruluşlar kapatıldığı veya kendi kendine kapandığı zaman her şey bitecek mi? Asıl ve kalıcı olan, fikir ve dâvâdır. Bu gerçeği otuzlu yaşlarda kavradım. O güne kadar Liderin bazı davranışlarına takılıyor, kızıyor, öfkeleniyor ve kırılıyordum. Ama onun da insan olduğunu düşününce, takıldığım davranışları daha hoşgörü ile karşılamaya başladım. Buhrandan çıkışı dâvâya dört elle sarılmakta gördüm. Ayrıca, yıllar sonra, liderin vaktiyle bana ters gelen davranışlarının, aslında doğru olduklarını görüyordum. Liderlerin de bazen inanmadıkları halde, temsil ettikleri dâvâ zarar görmesin diye siyasi olarak, istemedikleri bazı davranışları yaptıklarını, bazı sözleri sarfettiklerini anladım.

Liderin, taraftar kadar özgürlüğü yoktur. Çünkü taraftarın bir sorumluluğu yoktur. O kızdımı bağırmayı, kırmayı, dökmeyi düşünür. Lider ise kırıp dökmeden ve dâvâsına zarar vermeden bu işin içinden nasıl çıkacağının hesaplarını yapar. O, önce temsil ettiği fikre, dâvâya, sonra teşkilâtına ve sonra bütün millete karşı sorumludur. Tabii liderin de temsil ettiği dâvâya layık olmak için çaba göstermesi, insani zaaflarını ve nefsinin ihtiraslarını aşması gerekir. Dâvâ arkadaşlarına her yönden örnek bir şahsiyetin sahibi olmalıdır. Câmiasının umudunu ve heyecanını devamlı canlı tutmalıdır.

Liderlerin hiç mi hatası, kusuru, günahı yoktur? İnsan olması gereği mutlaka vardır. Böyle durumlarda nasıl davranılmalıdır? Kızıp, eleştirip, hakaret edip çekip gidilmeli midir? Yoksa kalıp bu hataların, kusurların ve günahların düzelmesi için meşru zeminlerde mücadele mi edilmelidir? Eğer geçekten bir dâvâya benliğini adamışsan, yapılması gereken ikinci yoldur. Bu mücadeleyi yaparken de, önce dâvâna zarar vermemeyi düşüneceksin. Lideri yıpratıyorum diye dâvânı da yıpratmayacaksın. Mücadelende medeni ve seviyeli olacaksın. Kavganı ayağa düşürmeyeceksin. Her şeyi sokağa dökmeyeceksin. Dâvânın düşmanlarına koz vermeyeceksin. Bu mücadelenin sonunda netice alamayacağını anladığında, yine meşru zeminlerde yeni arayışlara girebilirsin. Ama buna rağmen camianın çoğunluğu tercihini onun yönünde yaparsa, demokrasi gereği bu sonuca da boyun eğeceksin. Değişikliği bir başka baharda arayacaksın. Ayrıca liderini yok etmek için uğraşacağına, rakip liderlerin hareketleri ve sözlerindeki yanlışlarla mücadele edersen, dâvâna daha büyük hizmet etmiş olursun. Çünkü, lider fikirdir.

Bilinen bir fizik kanunudur: Zincirin mukavemeti, en zayıf halkası kadardır. Bu zayıf halkalar, maddi menfaatleri zedelendiğinde, maddi imkânlar bulduklarında, can korkusuna düştüklerinde veya siyasi ikbal kokusu aldıklarında kıvranmaya ve kendilerine bir kaçış yolu bulmaya çalışırlar. Böyle anlarda zayıf halkaların kullandıkları en yaygın bahane, liderin kendilerine göre yanlış gördükleri davranışları ve söylemleridir. Zaten dönmek isteyenler için bahane çoktur. Bu zayıf halkalar giderken de efendice çekip gitmezler, mümkün olduğu kadar teşkilatlarına ve çevrelerine zarar vererek giderler. Bazen gittikleri yer ve yanına sığındıkları lider, yıllarca savunduklarını öne sürdükleri fikirlerle, dâvâlarıyla mücadele eden, can düşmanı olan mahfiller ve liderlerdir. O zaman bu kişilerin ne kadar samimiyetsiz ve kişiliksiz oldukları ortaya çıkar.

Gittikleri yerde de hep üçüncü sınıf insan muamelesi görürler. Bunların gittikleri yere yapabilecekleri yarara göre önlerine birer kemik atılır. Artık o, bundan sonra o kemikle oyalanır durur. Kuyruğunu bacakları arasına saklayarak kenardan kenardan dolaşır, ama bir daha eski mahallesine gelemez. Bunların içinde zaman zaman eski mahallesine dönenler vardır. Artık bundan sonra orada da eski ilgiyi görmezler, tekrar meçhul sokaklara yeni kemikler bulmak için yönelirler. Bunlar, şairin dediği gibi ya yufka yüreklilerdir, ya da yoldaşını yarı yolda terkeden döneklerdir. Bunlarla çetin yollar aşılmaz, yüce dileğe varılmaz.

İtilmesine, kakılmasına, maddi ve manevi ıstıraplar yaşamasına ve liderde aradıklarını bulamamasına rağmen, yıllardır bulundukları yeri terketmeyenler, eskilerin tabiriyle “sabitkadem” olanlar, gerçek dâvâ ve fikir adamlarıdır. Bunların hiçbir menfaat ve ikbal hesapları yoktur. Bunlar alınıp satılmazlar. Varsa dâvâları için her şeylerini verirler, dâvâlarından hiçbir şey almazlar. Bunun için kolay kolay yıkılmazlar. Bunlar inandıkları değerlerin, fikirlerin, dâvânın karasevdalılarıdır. Onlar lider dahil, şahıslarla uğraşmazlar, ilkelerle fikirlerle meşguldurlar.

Biz ömr-i hayatımızda dâvasından çok dönen gördük. Kimi hırsına yenildi, kimi menfaate satıldı, kimi siyasi ikbale kul oldu. Bunların içinde lidere bizden daha yakın olanlar vardı. O çileli, ölümlü, fakr u zaruret içinde geçirilen günlerde ihanet etmesin diye nemalandırılanlar vardı. Ama bunlar ya zoru gördükleri için, ya da yeni oluşan mahfillerden çeşitli imkanlar sunulduğu için birer birer gemiyi terkettiler. Gerçekten bazıları makam sahibi oldu, bazıları da zengin oldu. Fakat hepsi de itibar fukarası oldular, onurları kalmadı. Hırsına mağlup olup yeni mahfiller oluşturan oldu. Ama hiçbir zaman tek başlarına muvaffak olamadılar. Bazen birilerinin eteklerine tutunarak zirvenin eteklerine çıkmaya çalıştılar.  Fiziki olarak yükseldiler, fakat manevi olarak alçaldılar. Allah’a şükür bugün buna rağmen hâlâ, 40-45 yıl önce çıktığı yolda sapmadan yürüyen, inandıklarının arkasında dimdik duran adam gibi dâvâ adamlarımız var. İnanmış azınlıklar, her zaman dönek çoğunluğundan daha güçlüdür.

Sizin anlayacağınız, rahmetli Osman Bölükbaşı’nın dediği gibi, içimiz, bu dönekler yüzünden Karacaahmet Mezarlığına döndü. Ama tesellimiz, zayıf halkalardan geriye kalan sağlam halkaların elinde Türk Milliyetçiliği dâvâsının daha güçlü, daha güvenli olduğu gerçeğidir. Çünkü bunlar, liderin sadece fikirler ve dâvâ olduğu gerçeğini kavramış, ateşle imtihan olmuş, sabırla iğne ile kuyu kazmayı sürdürmüş insanlardır. Unutmayınız, bu tip insanlar için söylenmiş bir sözdür: “Bir, bindir ve dünyada inanmış  ve ülküsü olan dâvâ adamının yüreğinden daha büyük silah yoktur”.

Ne mutlu, “Lider fikirdir” sırrını keşfetmiş, kişiler ve olaylarla uğraşmayla vakit öldürmeden, inandığı kutlu dâvânın zaferi için yıllardır yorulmadan ve ardına bakmadan yürüyen gerçek dâvâ adamlarına.

 

 

Aile Cinayetlerinin Sebebi Ne?

 

Toplum bir dram yaşıyor. Gün geçmiyor ki aile cinayetleri olmasın. Gebze’de son bir haftada aile dramı yüzünden ikisi kadın üç kişi cinayete kurban gitti. Geride gözü yaşlı çocuklar yetim ve öksüzler bıraktılar.

Gebze’de hafta sonu yaşanan ve bir kadının ölümüyle sonuçlanan cinayet bütün gözleri Gebze’nin üzerine çekerken, dün daha da korkunç bir cinayet yaşandı. Beylikbağı Mahallesi’nde yaşanan aile dramında önce eşini sonra kendisini öldüren şahıs işleyeceği cinayeti önce abisine haber verdi.

Bunlar basit cinayetler değil. Toplum bir travma geçiriyor. Yıllarca aynı yastığa baş koyan, birbirleri ile severek evlenen karı-koca nasıl birbirlerinin canına kıyabilirler. İşleyecekleri cinayeti nasıl daha önceden haber vererek soğukkanlı olarak cinayet işleyebilirler.

Bu cinayetler üzerine ciddi araştırmalar yapılmalı. Bilimsel toplantılar paneller yapılarak toplumun nereye gittiğini aile dramlarının arkasında neler olduğu gün yüzüne çıkartılıp toplumun ders ve ibret alması sağlanmalıdır.

Bu cinayetlerin arkasında birçok neden var. Birinci neden toplumumuzu yanlış yönlere çeken, aileler arasında nifak ve fitne tohumu eken televizyon dizileri olduğuna inanıyorum. Bir araştırma yapıldığında en çok dizileri kadınların izlediğine şahit oluyoruz. Evlerimizi adeta diziler esir almış durumda. Artık misafirliklerde bile diziler izleniyor. Kadınlar arasında dizilerin dedikoduları yapılıyor.

Bu televizyon dizileri kendi toplumumuzu esir almakla kalmıyor. Bu dizileri yurtdışına da ihraç ederek dünya kamuoyuna Türk aile yapısı ile hiç ilişkisi olmayan dizilerle Türk aile yapısını yanlış tanıtıyoruz.

1980’li yıllarda Dallas dizisi Türkiye’de fırtına estiriyordu. Bu dizilerle başlayan toplumu ve ailemizi yozlaştıran diziler;  şimdi de karşımıza kendi dizilerimiz olarak çıkmakta. Bu dizilerle kutsal aile yuvası büyük darbe almakta.

 

 

 

Kitabiyat – 31

 

Kurşunlanan Türkoloji

Prof. Dr. Ahmet Buran, ‘Kurşunlanan Türkoloji’ isimli kitabında; ‘Türkologlar’ genel başlığı altında şair, yazar, fikir adamı gibi Türk aydınlarının; uğradığı katliam, sürgün ve baskıları anlatıyor.

16. yüzyılın ortalarından itibaren ve özellikle de 17. yüzyıldan sonra, Türk dünyası dediğimiz büyük coğrafyanın doğu, batı, kuzey ve güney uçlarında kırılmalar ve geriye dönüşler başlamıştır. Bu geriye dönüş ve çekilme süreci, ne yazık ki, önlenemeyen kanlı bir etnik arındırmayı ve soykırımı da beraberinde getirmiştir. Çünkü çekilme ve geri dönüş süreci başlayınca, yerli halklar Türklerin onlara davrandığı gibi davranmamış; Türk ordusunun çekildiği bölgelerde silahsız ve savunmasız kalan sivil Türkleri, amansız ve acımasız bir etnik arındırmaya, sürgün ve soykırıma tabi tutmuşlardır.

İki bölümden oluşan ‘Kurşunlanan Türkoloji’ isimli kitabın, ‘Korku Tüneli’ adını taşıyan Birinci Bölümünde, 19. yüzyılın ikinci yarısı ile 20. yüzyılın ilk yarısı arasında, yaklaşık yüz yıllık zaman dilimi içinde Türk dünyası coğrafyasında meydana gelen bu sürgün, kıyım ve ölümler özetlenmiştir. Bu süreçte Kırım’da, Balkanlar’da, Kafkaslar’da, İdil-Ural’da, Batı Türkistan’da, Çin işgali altındaki Doğu Türkistan’da, İran, Irak, Suriye bölgeleri ile Anadolu’da Türkler gerçek bir ölüm kalım mücâdelesine girişmiş ve nüfuslarının yarıdan fazlasını kaybetmişlerdir.

Kitabın bu bölümünde, sonsuza akan zaman yolculuğunda, Türklerin panik hâlinde girdikleri, yüz yıllık karanlık yolculuğunda, korku tünelinden sağ çıkanları ile çıkamayanların hikâyesi özetlenmiştir.

Kitabın ‘Kurşunlanan Türkoloji’ başlıklı ikinci bölümünde ise, çoğunluğu Sovyetler Birliği’nde olmak üzere, Türkologların, şair, yazar, fikir adamı Türk aydınlarının uğradığı katliam, sürgün ve baskılar anlatılmaktadır. Bu bölümde, daha çok cezalandırılan; sürgüne gönderilen, hapsedilen ve kurşuna dizilerek öldürülen şair ve yazarlara yer verilmiştir.

Öldürülen şair, yazar, fikir ve devlet adamları, Türk topluluklarının fikir ve kanaat önderleriydi. Onlar Türk toplumuna yol gösterecek, Türk dilini işleyecek ve Türk aydınlanmasını gerçekleştireceklerdi. Onları yok etmek, Türk milletini, yolunu aydınlatacak ışıktan mahrum bırakmak demekti. Onlar sadece bir can değil, bir millet demekti. Bu sebeple yazar, kitabının adını;  ‘Kurşunlanan Türkoloji’ koymuştur.

Kitap uzun süreli, meşakkatli ve titiz bir çalışmanın ürünüdür. Yazarı Prof. Dr. Ahmet Buran, Türkolojiye hizmet eden meslektaşlarının hâtıralarını ölümsüzleştirmekle kalmamış, 350.000.000  nüfuslu bütün bir Türk milletinin geleceğini şekillendirecek olan gençlere, Türklük ruh ve şuuru aşılayacak iksiri sunmuş, yollarını aydınlatacak meş’aleyi yakmıştır.

Akçağ Yayınevi tarafından 2009 yılında yayınlanan kitap, 13,5 X 21 santim ölçülerinde ve 560 sayfadır.

AKÇAĞ BASIM YAYIM PAZARLAMA ANONİM ŞİRKETİ: Tuna Caddesi Nu: 8/1 Kızılay-Ankara

Telefon: 0.312-432 17 98 Belgegeçer: 0.312-432 28 52 www.akcag.com.tr  e-posta:akcag@akcag.com

Prof. Dr. AHMET BURAN

Yeni Türk Dili Ana Bilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Ahmet Buran, 1962 yılında Elazığ’da doğdu.

Lisansını 1984 yılında, Yüksek Lisansını 1986 yılında Fırat Üniversitesi’nde tamamladı. 1995 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde Doçent, 2001 yılında Fırat Üniversitesi’nde Profesör oldu.

Bölüm Başkanlığı, Ana bilim Dalı Başkanlığı, Dil Eğitim Öğretim araştırmaları Merkezi, Sosyal bilimler Meslek Okulu, Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürlükleri yaptı.

Milletlerarası hakemli dergilerde 27, Millî hakemli dergilerde 34 makalesi yayınlandı. Milletlerarası konferans ve bilgi şölenlerinde 28, Millî konferans ve bilgi şölenlerinde 18 adet tebliğ sundu. 24 adet tez, 7 adet proje yönetti. İlmi dergilerde 44 adet makalesi yayınlandı.

Yayınlanmış kitapları:

01- Doğu ve Güneydoğu Anadolu Üzerine Araştırmalar (Ağızlar), Boğaziçi Yayınları. Ankara 1992

02- Tunceli Yöresi Ağızlarından Derlemeler: (Prof. Dr. Tuncer Gülensoy ile birlikte) Boğaziçi Yayınları İstanbul 1992.

03 –  BURAN, A., GÜLENSOY T., Elazığ Yöresi Ağızlarından Derlemeler-1. (Prof. Dr. Tuncer Gülensoy ile birlikte) Türk Dil Kurumu Yayınları Ankara 1994.

04- Karşılaştırmalı Dilbilgisi Terimleri Sözlüğü: A. Mehmetoğlu, Kızı H.A ile birlikte) (Türkiye T.-Azerbaycan T.- Rusça- İngilizce} Nil Yayınları İzmir, 1994..

05- Tuncer Gülensoy Armağanı (Editörlük): Kayseri 1995.

06- Anadolu Ağızlarında İsim (Hal) Ekleri: Türk Dil Kurumu Yayınları. Ankara 1996.

07- Keban, Baskil ve Ağın Yöresi Ağızları: Türk Dil Kurumu Yayınları. Ankara 1997.

08- Çağdaş Türk Lehçeleri (E. Aklaya ile birlikte) Akçağ Yayınları.  Ankara 2003.

09-  Elazığ İli Ağızları (Ş. Oğraş ile birlikte): Elazığ 2003.

10- Nimri Dede, Hayatı ve Şiirleri: Manas Yayınları. Elazığ 2006.

11- Harput’tan Hazara Elazığlı Şairler (A. Özcan ve A. Yıldırım ile birlikte): Elazığ Belediyesi Yayınları. Elazığ 2006.

12-  Mehmet Bedri Yücesu, Hayatı ve Şiirleri (A. Yıldırım ile birlikte): Manas Yay., Elazığ 2006

13- Kurşunlanan Türkoloji, Manas Yayınları (1. baskı) Elazığ 2007. Akçağ Yayınları (2. baskı) Ankara 2009.

14-  Elazığ Yöresi Söz Varlığı, (Dr. Nadir İlhan ile) Türk Dil Kurumu Yayınları Ankara 2008.

15-  Prof. Dr. Ahmet Buran Makaleler, (Yayına Hazırlayan E. Alkaya, S. K. Yalçın, M. Şengül) Turkish Studies Yayınları. Ankara 2008.

16- Su Ürünleri Terimleri Sözlüğü (Su Ürünleri Terimleri Çalışma Grubu Üyesi): Türk Dil Kurumu Yayınları. Ankara 2009.

17- Veteriner Hekimliği Terimleri Sözlüğü (Veteriner Hekimliği Terimleri Çalışma Grubu Üyesi): Türk Dil Kurumu Yayınları. Ankara 2009.

18- Kişi Adları Sözlüğü (Kişi Adları Sözlüğü Çalışma Grubu Üyesi):

http://www.tdk.org.tr/TR/Genel/AdArama.aspx.

19- ALKAYA Ercan, Çağdaş Türk Yazı Dilleri 1 (Ercan Aklaya ile birlikte) , Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi Yayınları. Eskişehir, 2011.

20-  Sa’atname: Akçağ Yayınları. Ankara, 2011.

21- Türkiye’de Diller ve Etnik Gruplar (Yüksel Çak Berna ile birlikte): Akçağ Yayınları. Ankara, 2012.

aburan@firat.edu.tr, aburan@hotmail.com

KUŞBAKIŞI

DÜNYAYI GÜZELLEŞTİRMEK TURGUT CANSEVER’LE KONUŞMALAR

Bilge Mimar Turgut Cansever’e göre ‘Sanatın asıl vazifesi dünyayı güzelleştirmektir.’ Cansever, hayatı boyunca yaptığı bütün işlerde, attığı her adımda, kaynağını çok aradığı bu hadis-i şerifi kendisine düstur edinmiş, mutlu bir hayatın sırrının şehirleri ve evleri ‘eşref-i mahlûkat’ olan insanın ruhuna uygun bir şekilde inşa etmekte olduğunu söylemişti. 2009 yılında aramızdan ayrılan Cansever, yalnızca bir mimar değil, kelimenin tam mânâsıyla bir entelektüel, bir mütefekkirdi.

Şimdi ise, Beşir Ayvazoğlu’nun kendisiyle yaptığı konuşmalardan hazırladığı bir kitapla karşımızda! Muhtelif zamanlarda yapılan söyleşilerin de yer aldığı kitap 4 bölüme ayrılmış: İlk bölümde Cansever, çocukluğunu, gençliğini ve O’nu yetiştiren muhiti, ikinci bölümde hayatını adadığı İstanbul’a dair yaptıklarını ve projelerini anlatıyor. Üçüncü bölümde Osmanlı şehir tecrübesinden yola çıkarak alternatif bir tutumlu şehir modeline, son bölümde ise Yunus’tan İbnü’l-Arabî’ye, Gazzalî’den Heidegger’e uzanan yelpazede şehir anlayışına yer veriliyor.

Kitaba Cansever’in sanat felsefesine ve Türk milliyetçiliğinin önemli isimlerinden babası Dr. Hasan Ferit Cansever’in hayatına dair metinlere aile albümünden resimler de eklenmiş.

2012 yılında yayınlanan kitap, 174 sayfadır.

TİMAŞ YAYINLARI: Alayköşkü Caddesi No: 11 Cağaloğlu, İstanbul.

Telefon: 0.212-511 24 24 Belgegeçer: 0.212-512 40 00 www.timas.com.tr  e-posta:timas@timas.com.tr

OSMANLI’NIN YÜKSELİŞİ VE ÇÖKÜŞÜ

3 yıl içerisinde 9. baskı yapan 545 sayfalık kitabında Necdet Sevinç;  Osmanlı Devleti’nin doğuşu, Dünya hâkimiyet yolunun açılmasını, Kapitülasyonların siyasî ve ekonomik sebeplerini, Kanunî Sultan Süleyman Han’ın Fransa’yı koruma sebeplerini, Askeri üstünlüğümüzün sebeplerini, her alanda sosyal refah, işçi ve memurların hakları, Osmanlı toprak rejimi ve Anadolu’nun iktisadî yapısını, Ahilik kurumunu anlatıyor. ‘Türkler ve Türk olmayanlar arasındaki mücâdele devlet idaresini sürekli olarak etkilediğini’ belirtiyor.

Kitabın ‘Kültürel Çöküş’ adlı on üçüncü bölümünde; a) Eğitimde Çöküş, b) Saraydan Açılan Ateş, Mehtere Vedâ, Batı Müziği Dediğin Kuru Gürültü, c) Dilde Yabancılaşma, Öze Dönüş, Türkçenin İstiklali, Türk Diline Önem Veren Bir Padişah,  adlı konu başlıklarını taşıyan yazılar bulunuyor.

Ticari üstünlüğün Avrupa’ya geçişini Ömer Tâlip adlı bir Türk aydının 1625 yılında yazdığı bir muhtırada anlattığını Bernard Lewis şöyle kaydediyor: ‘Şimdi Avrupa dünyayı öğrenme yolunu bulmuştur. Gemilerini her yere yolluyor ve önemli şehirleri zapt ediyorlar. Eskiden Hint’in, Çin’in ve Sind’in malları Süveyş’e gelir ve oradan dünyanın her tarafına Müslüman gemileri ile götürülürdü. Şimdi bu mallar Portekiz, Felemenk ve İngiliz gemileri ile Frengistan’a taşınıyor ve oradan bütün dünyaya dağıtılıyor. Kendilerine lazım olmayan kısmını da İstanbul’a ve öteki Müslüman ülkelere gönderiyorlar. Bunları beş misli pahalıya satarak çok para kazanıyorlar. Bu sebeple İslam memleketlerinde altın ve gümüş gittikçe kıtlaşıyor. Osmanlı Devleti, Yemen kıyılarını zapt etmeli ve oradan geçen ticareti ele geçirmelidir. Aksi halde Avrupalar bütün İslam ülkelerinde hâkimiyet kuracaklardır.’

BİLGEOĞUZ YAYINLARI: Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul.

Telefon: 0.212-527 33 65 Belgegeçer: 0.212-527 33 64  e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr, www.bilgeoguz.com.tr

BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI ANILARI

Kâzım Karabekir Paşa, ‘Doğru görmek, doğru yapabilmek için, daha önceleri yapılanları doğru bilmek şarttır.’ Diyerek, tarihi yapanların hâtırâlarını yazmaları gereğine işaret eder. Yapı Kredi Yayınları, Paşa’nın bu hâtırâlarını ‘Birinci Dünya Savaşı Anıları’ adlı kitapta bir araya getirdi.

Doğu cephesi komutanıyken Kurtuluş Savaşı’mızın ilk zaferini kazanan, ilk anlaşmasını imzalayan ve ‘Şark Fâtihi’ olarak anılan Kâzım Karabekir bu döneme ait bildiklerini Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlanan iki ciltlik ‘İstiklal Harbimiz’ adlı eserde toplamıştır. Yayım süreci başlı başına bir kitap konusu olan bu önemli eserin dışında Kazım Karabekir Paşa, Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale, Irak ve Kafkas cephelerinde önemli görevlerde bulunurken de yaşadıklarını kaydeder. Bu anılardan oluşan ‘Cihan Harbine Neden Girdik?’, ‘Cihan Harbine Nasıl Girdik?’, ‘Erzincan ve Erzurum’un Kurtuluşu’, ‘Sarıkamış, Kars ve Ötesi’ kitaplarının yanı sıra, bu yeni basımda bugüne kadar hiç yayımlanmamış ‘Irak Cephesi’ de yer alıyor.

YAPI KREDİ KÜLTÜR SANAT YAYINCILIK: İstiklal Caddesi Nu: 161-161/A Beyoğlu 34433 İstanbul.

Telefon: 0.212-252 47 00 Belgegeçer: 0.212-293 07 23 
www.ykykultur.com  e-posta: ykypazarlama@ykykultur.com

İSTANBUL’DA UNUTULAN BİR MİRAS – ŞEYHÜLİSLAM MUSTAFA EFENDİ TEKKESİ

Eyüp-Nişanca Mahallesi’nde bir ara sokakta olması sebebiyle insanların uzun süre ilgisini çekmeyen Mustafa Efendi Tekkesi, 18. yüzyıldan günümüze ulaşan mühim eserlerden biridir. Sultan Birinci Mahmud Han döneminde inşa edilmesine rağmen o dönemin hâkim Barok mimarisinin aksine klasik Osmanlı mimarisi üslubunda yapılmıştır.

Babası da Şeyhülislam olan Mustafa Efendi, eğitiminin ardından müderrislik, kadılık ve Anadolu kazaskerliği görevlerinde bulundu. 9 yıla yakın devam ettirdiği Şeyhülislamlık görevi boyunca ehl-i sünnet çerçevesinde kararlar veren Mustafa Efendi’nin ilgi çekici bir yönü de Caferiliğin 5. mezhep olarak kabulü konusunda İranlılarla yapılan şûrada bulunması ve bunu kat’i bir dille reddetmiş olmasıdır.

2008’de gerçekleştirilen yenileme çalışmasından sonra tekke, ziyaretçilerini bekliyor. Ebul Faruk Önal, 2010 yılında basılan 112 sayfalık kitabında, tekkeyi görmemizi kolaylaştırmak maksadıyla ciddi bir döküm çıkarmış. Envanterde; haziredeki mezar taşlarından vakfın yazışmalarına kadar her şeyi kayıt altına almış. Belki zamanında edilen bir duayı yineliyor bu kitap: ‘Kalb-i hâlis ile gel tarihin eyle zikr-i hâss / Bâb-ı âdâb oldu bâb-ı tekke-i müfti’l-enâm. / Saf ve temiz bir kalp ile gel, tarihini oku / Şeyhülislam Tekkesi’nin kapısı adap kapısı oldu.’

SARAYBURNU KİTAPLIĞI:

Merkez: Bağlar Mahallesi, Mimar Sinan Caddesi Nu: 52 Güneşli, Bağcılar – İstanbul

Telefon: 0.212-657 88 00  www.camlicabasim.com e-posta: bilgi@camlicabasim.com

Sultanahmet Şubesi: İnciliçavuş Sokağı Nu: 27 Sultanahmet, Fatih İstanbul Telefon: 0.212-514 06 37

Ümraniye Şubesi: Namık Kemal Mahallesi, Cengiz Topel Caddesi No: 70 Ümraniye, İstanbul

Telefon: 0.216-481 02 35

Zeytinburnu Şubesi: Nuri Paşa Mahallesi, 55. Sok. No: 5/A Zeytinburnu, İstanbul Telefon:0.212 665 67 40

TÜRK TARİHİNDEN YAPRAKLAR

Devlet Kitapları tarafından 1000 Temel Eser Serisi’nin 11. kitabı olarak 1969’da basılan bu eser, Yılmaz Öztuna’nın 1968’te İstanbul Radyosu’nda yaptığı konuşmalardan oluşmuştur. Her konu, bir konuşmadır. 20.000 adet bir haftada satıldı. 1992’de Millî Eğitim Bakanlığı’nca Türk Klasikleri serisine alındı ve bu serinin 17. kitabı olarak basıldı. Şimdiye kadar 5 baskıda 58.000 adet basılan Türk Tarihinden Yapraklar artık klasiklerimiz arasına girmiş bulunuyor. Osmanlı ağırlıklı olmak üzere 2.200 yıllık tarihimiz içinde tam bir gezintidir.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT: İstiklal Caddesi Ankara Han Nu: 65/3 Beyoğlu 34433 İstanbul.

Telefon: 0.212-251 03 50  Belgegeçer: 0.212-251 00 12 www.atuken.com.tr  e-posta:otuken@otuken.com.tr

KISA KISA / KISA KISA…

1- TÜRKÇE SÖZLÜK: Hazırlayan: Türk Dil Kurumu. Türk Dil Kurumu Yayınları (İnternetten ücretsiz indirilebiliyor)

Atatürk Bulvarı Nu: 217 Kavaklıdere 06680 Ankara. Telefon: 0.312-457 52 00 e-posta:bilgi@tdk.com.tr

2- HAZRET-İ İNSAN: Rabia C. Brodbeck. Sufi Kitap. Alayköşkü Caddesi Nu: 5 Cağaloğlu-İstanbul Posta Kutusu: 50 Sirkeci-İstanbul Telefon: 0.212-511 24 24 e-posta:bilgi@sufikitap.com.tr

3- UÇURTMA AVCISI: Khaled Hosseini. Everest Yayınları. 0.212-513 34 20  e-posta: info@everestyayinlari.com

4- FİRUZE: Sinan Akyüz. Alfa Yayın. Ticarethane Sokağı Nu: 53 Cağaloğlu 34410 İstanbul.

5- AVRUPA GÜVENLİĞİ: Haydar Çakmak. Dergâh Yayınları 0.212-518 95 79 bilgi@dergahyayinleri.com

 

 

 

Artık Analar Ağlamayacak!

 

Habur’da yaşanan açılım rezaletinden ders almayanlar, Oslo’da çarşafa dolaştılar. Bu da yetmedi geminin rotasını İMRALI’ya çevirdiler. Hergün bu milleti terorist başı ile yatırıp, terorist başı ile uyandırdılar. Bu kapsamda; Barış güvercinleri güzel ülkemizin her tarafına uçurulmakta adeta bu millete hazım ettirilmeye çalışılmaktadır.

Tek muhatap var. Kim? Terörist başı. Hay dilimi eşekarısı soksun, kalemim kırılsın, ABDULLAH ÖCALAN’ a böyle bir sıfat yakışır mı ? Televizyonlardaki açık oturumları  siyasilerin halkı bilgilendirme çabaları için ortaya koydukları olağanüstü gayretleri gördükten sonra “BEBEK KATİLİ” için Terörist başı nitelemesi yanlış olmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti’ni PKK nın elinden kurtarmak için var gücüyle yıkım projeleri üretmektedir. Yaratığın hakkını yemeyelim. Ayrıca aklıma gelmişken bu Yaratığın sizler tarafından bilinmeyen bir özelliğini de belirteyim. “ÖĞRENCİLİK, GENÇLİK YILLARINDA NAMAZDA KILIYORDU”.Şimdi daha iyi anladık bu Yaratığa büyük haksızlık yaptığımızı.

Yıllarca Kürtçülük ideolojisi için canı pahasına mücadele veren bu Yaratığı adada 12 metrekarelik bir beton çukurunda tutmak Türkiye Cumhuriyeti’nin büyük ayıbı. Gerçi Başbakanımız Sn. Recep Tayyip Erdoğan “Yaratığa sağlanan imkanların eşi ve benzerinin dünyanın hiç bir yerinde bulunmadığını” söyledi. Ne yapsak Yaratığa yaranamıyoruz. Odasına televizyon dahi koydurduk ya…

Yaratık bir halk kahramanı. Türk dostu, Türkiye sevdalısı. Nereden mi anladım? Herkes anlayamaz! Ancak aklını yitirenler anlar. Aklım başıma geldi. Bu yaratığın bilinmeyen ilk defa okuyacağınız, duyacağınız bir özelliği var ki; AKİL ADAMLAR tarafından bundan sonra nesilden nesile aktarılmak üzere gündeme alınacaktır. Siz bu yaratığı KIBRIS HAREKÂTINDA bir görseydiniz. Beşparmak dağlarında en önde Rahmetli Hasan Mutlucan’ın kahramanlık türküleriyle öyle bir kükrüyordu ki değil Yunan askeri, dağlardaki hayvanlar dahi kaçacak delik arıyordu. Bu durumu kalp gözü açık olanlar ancak görebilir.

Türkiye sevdalısı Yaratık bugünlerde devletin birimlerinin ricasını kırmayarak konuştu. Yalaka basın yazdı, televizyon kanalları da konuyu ekrana taşıdılar. “Ayrı bir devlet düşünmüyorum” aman Allah’ım ne büyük bir lütuf. Bu özveri üzerine yaratığın heykelinin dikilmesine hiç kimsenin itiraz edeceğini düşünmüyorum. Bununla yetinilmemelidir.

Ankara ile İmralı görüşmelerinin sağlıklı yürütülmesi için kırmızı telefon hattı çekilmelidir. Hatta Yaratığın yanında danışmanları da yer almalıdır. Geçmiş dönemde yapılan hatalara imkan verilmemelidir. Merak ediyorsunuz geçmiş dönemde ne oldu diye. Bir dönemin Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin diyor ki” Mit Müsteşarı Emre Taner bana geldi. İmralı ile görüşmek istediğini söyledi. Bende gerekli incelemelerden sonra Bursa Cumhuriyet Savcısını aradım yardımcı olmasını söyledim. Daha sonra Emre Taner tekrar bana geldi. Sayın Bakanım görüşme gerçekleşmedi Bursa Garnizon Komutanı izin vermedi”. “BİRİLERİ BU ÜLKEDE TERÖRÜN BİTMESİNİ İSTEMİYOR”. Fransa da üç teröristin öldürülmesi arifesinde Sn. Mehmet Ali Şahin dikkatleri TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİ üzerine mi çekmek istiyor. İkinci bir Arınç vakası ile mi karşı karşıyayız? Çok önemli konuların ülke gündemini meşgul ettiği bu günlerde TÜSİAD’ın hiç sesi çıkmıyor. Köprü ve otoyol ihaleleri ile büyük ortak meşgul olduğu için ülke meseleleri herhalde ikinci planda kalmaktadır.

Eşit şartlarda masada oturulması için SİLİVRİ CEZAEVİ tutuklularıyla birlikte adaya nakledilmelidir.

Vatan evlatlarını, asker, polis, sivil, kadın, çocuk demeden şehit edenlerin Kuzey Irak’a geçişleri için can ve mal güvenliği sağlanmalı, koridor oluşturulmalı, AKİL ADAMLARDAN oluşan gözlemci heyetinin nezaretinde “Barış (yıkım) sürecini baltalamamak için İmralı’dan gelen emir üzerine “şimdilik gidiyoruz” naraları ile uğurlanmalıdırlar. Hatta Genelkurmay ikna edilebilirse, çetin kış şartlarında bu katillerin yorulmaması için askeri araçlar, bölge belediye araçları da bu iş için görevlendirilmelidir.

Ayrıca Fransa’da üç PKK’lı kadın terörist öldürüldü. Bu kapsamda Sn. Bülent Arınç “üzüntülerini ifade ettiler ” Sn. Arınç ve bazı köşe yazarları daha da ileri giderek şehit analarının dualarını almak için öldürülen üç terörist için “BU BİR VAHŞETTİR” demişlerdir. Gerçekten doğru söylüyorlar. Şehitlerimiz ve gazilerimiz için dua niteliğindeki bu beyanat Türk Milletinin yüreğine su serptiği gibi YALNIZ ANALARI DEĞİL, BÜTÜN TÜRK MİLLETİNİ AĞLATMIŞTIR. Bunu her babayiğit başarabilir mi? Ayrıca bu zat-ı- muhterem daha öncede “BENDE OLSAYDIM DAĞA ÇIKARDIM” demişti. Bu beyanlar Yaratık tarafından taktire şayan bulunmuştur. Bu olumlu havayı suyu bulandırarak bozmak kimseye yarar sağlamayacaktır. Silahlı teröristlerle kucaklaşan, halkı silahlanmaya teşvik eden milletvekillerinin dokunulmazlıklarının şimdilik buzdolabına kaldırılması da sürece işlerlik kazandıracaktır. Aklıma şimdi geldi, sizler de hatırlayacaksınız; Diyarbakır Emniyet Müdürü herkesi şaşkına çevirecek bir beyanda bulunmuştu. “DAĞDA ÖLDÜRÜLEN TERÖRİSTE AĞLAMAYAN İNSAN DEĞİLDİR”. Konuşana değil konuşturana bak.

Azılı teröristlerin uzun süreden beri Fransa’yı mesken edindiklerini, Fransız Devlet yetkilileriyle görüştüklerini, basından ve Sn. Başbakanın açıklamalarından öğrendik. İnsanın aklına ister istemez şu soru geliyor. Avrupa’nın göbeğinde teröristler at oynatırken istihbarat birimlerimiz ve Dışişleri yetkilileri armut mu topluyorlardı. Dışişlerimiz komşularla sıfır sorunla meşgul oluyordu diyelim, istihbarat birimlerimiz, konsolosluklar ne yapıyorlardı? Yüce milletimizin taktirlerine arz ediyorum.

Yıkım sürecinin devamını sağlamak ve Yaratığın güvenini kazanmak için Fransa’dan cenazelerin alınması için hükümet uçak tahsis etmeli, ayrıca cenaze töreni yapılmalı, devlet erkânı da törene katılmalıdır ki ANALARIN GÖZYAŞI DİNSİN. Tabutların üzerine Ankara’da Türk Bayrağı, Diyarbakır’da PKK örtüsü konulması kültürel zenginliğimiz olarak değerlendirilmelidir. Ayrıca bir gün yas ilan edilmesi ve bayrakların yarıya indirilmesi de düşünülebilir. Süreci baltalamamak üzere yetkililere ve AKİL ADAMLARA bir sorum olacak. PKK’nın kurulmasında, dağ kadrosunda bayanların yer almasında çok önemli görevler ifa eden eli kanlı bu katilleri kucaklamak üzere Fransa’ya giden vekiller hakkında ne yapılacak?

BU KEPAZELİK İLERİ DEMOKRASİNİN GEREĞİ OLARAK MI BU MİLLETE YUTTURULACAK. Faili meçhul gibi görünen bu olayın yorumuna gelince; bir görüş PKK içinde iç hesaplaşma olarak değerlendirmekte, diğer bir görüşte süreci baltalamaya yönelik bir teşebbüs olarak görmekte ve uluslar arası boyutuna dikkat çekmektedir.Bu olayın Türk Milleti açısından tek bir izahı var. Yıkım projesi millet nezdinde kabul görmemiştir. İktidar endişelidir, bu havayı bertaraf edecek bir adım atılması, ayrıca BÜYÜK ORTADOĞU PROJESİ KAPSAMINDA mevcut iktidarın işini kolaylaştırmak gerekiyordu. Yıkım süreci ve bölgemizdeki gelişmeler hangi devletin uzun vadede menfaatleriyle örtüşmektedir sorusunun cevabı faili meçhulün cevabıdır. Bu olayla Türk Milletine şu mesaj verilmiştir. “GÖRDÜNÜZ MÜ BU SORUNU NE ZAMAN ÇÖZMEYE BAŞLASAK BİR TAKIM SİHİRLİ GÜÇLER SABOTE ETMEKTEDİRLER.” Kamuoyunu da buna inandırdığınız andan itibaren işiniz kolaylaşacaktır. Buna Ana Muhalefet Partisi CHP’nin kredisini de ekleyince gel keyfim gel demekten başka seçenek kalmıyor. Bazılarına göre ATATÜRK’ÜN partisi ARABAMI alıp satıyorsun, kredi kullanıyorsun. BÖLÜCÜLÜKTE KREDİ KULLANILDIĞINI DA BU MİLLET BÖYLECE SİZDEN ÖĞRENMİŞ OLDU. Tarihe geçtiniz. Bu yüce millet tavrınızı karşılıksız bırakmayacaktır.

Yaratığı şimdilik salıvermek izahı zor bir konu. Ev hapsi de olmaz “HAPİS” kelimesi Yaratığın onurunu ve kariyerini zedeler. Çözüm İmralı da bir çiftlik kuralım, yaratık çiftlik ağası olsun, hayvanlarını burada yetiştirsin sonra da halkların mücadelesi için her tarafa salsın. Bunu kulağına fısıldasın Akil adamlar. Vatandaşımız da hayvancılık konusunda deneyimli zaten, tepki de olmaz.

Anayasa çalışmalarında Türk kelimesinin herkesi kucakladığı, kapsadığını ileri sürenlere karşı da dik duruş sergileyerek bu bir ırkçı söylemdir, Yaratık bunu kabul etmez, bunu çıkaralım. Türkiye Vatandaşlığı kavramına yer verdik mi sizi kimse tutamaz. Yılların sorununu, bir çırpıda çözmüş olursunuz.

Bu adımların Washington, Londra, Telaviv de alkışlarla karşılanacağından hiç şüpheniz olmasın. Küresel sermaye; finans sektörü, gıda sektörü, makine ve silah sektörü, enerji sektörü ile de uyum gerçekleştiği anda olay bitmiştir diyemiyorum. Bir sorun var! Devletimizin adı ne olacak? Türkiye Cumhuriyeti olmaz. Neden? Türk kelimesi var. Çözüm; bu sorunun cevabını, açılımı başlatanlara sorun sevgili okuyucular.

 

 

Türkçe ve Küresel Entegrasyon…

 

Türkçe’nin, yeryüzünde en çok konuşulan 5.dil olduğu söylenir. Belki de daha çok konuşulmaktadır. Ön sıralarda Hintçe ve İspanyolca da yer alır. Küresel gücün dili İngilizce, Çince’den sonra ikinci sıraya oturmuştur.

Dünyanın neresine giderseniz gidin, elinize tutuşturulan broşürlerde veyahut diğer benzer materyallerde öncelikle İngilizce, Almanca, İtalyanca ve Rusça dillerinde açıklamalar görürsünüz.

Türkçe’nin; Doğu Türkistan’dan Avrupa içlerine kadar, çok konuşulan ve ihtiyaç duyulan bir dil olmasına rağmen esamesi bile okunmamaktadır. Çünkü bu durumun bilinmesi ve bu konuda bir şuur oluşması hiçbir zaman istenmemektedir.

Bu güne kadar içimizden kimse çıkıp “neden ben İngilizce öğreniyorum, benimle iş yapmak isteyen gelip Türkçe öğrensin…” diyemedi. Halbuki; Türkçe konuşulan topraklar, İngilizce konuşan küresel güçler için büyük bir ekonomik pazar ve aynı zamanda bu güçler tarafından sömürüsüne ihtiyaç duyulan çok önemli bir coğrafyadır…

Küresel  güçler, bizi hem sömürüyor hem de dilleri ile birlikte bu sömürüyü dayatıyor. Onlar için küçük bir olay olan “Suriye Meselesi” nde bile, açıklanan rakamlar, bize kendi dilimizde izaha zorlanacağımız bir şekilde çırak çıktığımızı gösteriyor.

Türkiye, Suriyeli sığınmacılara bu güne kadar 900 milyon Türk lirası harcamış. Bu rakamın üzerine 2013’ün Haziran ayına kadar, 1 milyar 44 milyon 112 bin dolar daha eklenmesine ihtiyaç varmış. BM ve 13 ülkeden bu güne kadar gelen yardım ise 33.5 milyon…

Köprülerin ve otoyolların gelecekteki 25 yıl için gelirlerinin 5 milyar 640 milyon dolara ihale edildiğini bilerek, küresel entegrasyon uğruna Suriyeli sığınmacılara harcanan paraları mukayese edersek, ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılır.

Kanaatimce, Türkçe konuşmak ve Türkçe anlaşmak konusunda, bizi sömürülecek bir pazar olarak görenlere dayatma yapmak zorundayız.

Bunun için ivedilikle, “Ortak Türk Tarihi”ni yazmalı, “Ortak Alfabe”nin kullanımına geçmeli ve Türk Milleti arasında lehçe ve şive birliğini sağlamalıyız. Örneğin “İstanbul Türkçesi” diye tabir ettiğimiz Türkçe, Türk Dünyası’nda geçerli dil olmalı ve bu Türkçe’nin kullanımı küresel güce dayatılmalıdır. Türkçe’yi görmezden ve tanımazdan gelerek, bizi entegrasyona zorlayanlar ile bu entegrasyonu başarmakla övünenler, acaba bizi nereye götürmek istiyor?

Avrupa’da bile 5 milyonun üzerinde Türk yaşadığını ve bu nüfusun küçük bir Avrupa ülkesi ettiğini bilirsek, ne demek istediğimizin çerçevesini çizmiş oluruz…

Geçtiğimiz günlerde bir dostum “son dönemde küresel dünyaya çok iyi entegre olduk” diye söyledi. Türk coğrafyası 1914’ten öncede “Batılı Güçler”e kapitülasyonlar eliyle entegre idi. Bu batının Osmanlı – Türk İmparatorluğu’nu ve Türk Milletini yok etmeye yönelik planlarını devreye sokmasına engel olmadı. Bu günde aynı şeylerin geçerli olmadığını kimse söyleyemez.

Bu sebeple, küresel güçler karşısında güçlü olmak istiyorsak, öncelikle Türkçe’nin dünya üzerinde yaygın bir şekilde kullanımını ve kendi stratejilerimizi ortaya koyarak onların bize entegrasyonunu sağlamalıyız. Övünme ancak böyle bir işin başarılmasından sonra olur. Tarih, bizim bunları başardığımızı ve onlarında bunu ters yüz ederek bizi dize getirdiğini yazıyor. Biz, bunu niye ters yüz etmeyelim?

 

 

Etniklik Konusu

 

“Bugün, açıkça görülmektedir ki, etniklik, sadece Türkiye’nin değil, dünya gündeminin de önemli konularından biri haline getirilmiştir. Öyle ki, adeta bir merkezin talimatıyla, etniklik, aynı zamanlamayla uluslar arası belgelerde, toplantılarda, AB raporlarında, Birleşmiş Milletler’in ilgili kuruluşlarının, uluslar arası sivil toplum örgütlerinin, vakıfların çalışmalarında müstakil bir başlık olarak yer almaktadır…

“Etnik grupların yanı sıra dinî gruplar da kollektif, kurumsal haklara sahip azınlıklar haline getirilmek istenmektedir…

“Ulusal kimlik, resmî dil, kurucu unsur gibi ulus devletlerin varlıklarının güvencesi olan kavramlar tartışma konusu haline getirilmekte, etnik farklılıklar, çokkültürlülük gibi Batı’nın kendisi için sorun olarak gördüğü meseleler, üçüncü dünya ülkelerine bir  ‘zenginlik’ olarak empoze  edilmektedir.

“Etniklik konusunun dünya gündemine bu yoğunluk ve kapsamla getirilmesi tesadüfî değildir.

“Bunun arkasında, dünyayı kendi çıkarları doğrultusunda yeniden  yapılandırmayı hedefleyen çokuluslu küresel sermaye mevcuttur. Bu dev güç, bu hedefine ulaşabilmek için, ulus devletleri, etniklik temelinde bölerek kolay lokmalar haline getirmeyi, ulusal direnci çözerek ve ulusal sınırları göstermelik kılarak küresel sermayenin önünü açmayı, dünyayı kendisi  için açık bir Pazar haline getirmeyi bir strateji olarak benimsemiştir.

“Bu küresel gücün öncelikli hedefi ise, sahip olduğu kaynaklar, su havzaları ve de Orta Doğu ve Avrasya coğrafyasındaki stratejik konumu nedeniyle Türkiye’dir.

“Bu durum, Türkiye’nin etniklik politikasını, hiçbir istismara imkân tanımayan, gerçekçi bir temele oturtmasını gerekli kılmaktadır…

“Türkiye, yıllardır, Batılıların bilinçli ve maksatlı olarak empoze ettiği gibi ne etnik bir mozayiktir,  ne de etnik grup nüfusları bölücü unsurların ifade ettikleri, abartıyı aşan hayalî rakamlardır…

“Türk toplumu kendisiyle ilgili gerçekleri bilmiyor. Türk halkını oluşturan topluluklar birbirlerini yeterince tanımıyor…

“İnanıyorum ki, Türk toplumunu oluşturan unsurlar; Türkler, Kürtler, Zazalar, Çerkesler, Lazlar, Araplar, Nusayrîler, Gürcüler, Arnavutlar vs. kendileri hakkında bilmeleri gereken doğruları, Sünnîler Nusayrîliği ve Alevîliği bilselerdi, Alevîler kökenlerinden haberdar olsalardı, yakın tarihimizde binlerce gencimizin hayatına malolan olayların çoğu yaşanmaz, bunca acı çekilmez, terör yeşermez, Türkiye’nin bunca kaynağı israf edilmezdi.” (Türkiye’nin Etnik Yapısı, Ali Tayyar Önder, Genişletilmiş 17. Baskı (Mart – 2007) s. XI – XIV)

X

Bugün Türkiye’de hararetle konuşulan, suret-i haktan gelinerek ortaya konan sorunlara; ayrıntılarda boğulmamak için, aslında bu açılardan bakmakta büyük yarar var. Yoksa teferruatta kör bir dövüşün içinde buluruz kendimizi.  Zaten içindeyiz ve çırpınıp duruyoruz. İşi esastan görüp esastan ele almak lâzım.

Nitekim, devletin bütün iyi niyetine rağmen; işi sadece güçlü ordusuna, mahir polis kuvvetlerine havale etmiyerek; çok büyük özveride  bulunmasına karşın;  -bölge halkını onlar temsil ediyorlarmışcasına-  terör ve bölücülük peşinde koşanları tatmin etmek; bir türlü

 

3595

mümkün olmuyor. Bu gidişle olacağı da yok.

Devlet olumlu, sabırlı tutumuyla, terörün gerçek niyetinin  ortaya çıkmasını, asıl çehresiyle halkın önüne konulmasını, asıl niyetlerini dışa vurmalarını  sağlamış. Böylece, her şeyin açık seçik milletin önüne konmasına fırsat vermiştir.

Bu, artık gizlenemez gerçek karşısında; halkımızın elini şakağına koyup şöyle bir düşünerek, devletinin yanında ve safında yer alması gerektiğini idrak ettirmiş; ancak bu suretle, bu hakikati zihinlere perçinletmesini bilmiştir.

Perde yırtılmış,  gerçek, yüzünü göstermiştir. Halkın açık seçik hedefini belirlemesi kolaylaşmıştır.

Artık halkımız:  “Ya devlet başa, ya kuzgun leşe.” demenin kararlılığı içindedir.

 

 

En Güzel Örnek Hz. Muhammed (S.A.S.)

Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.), yüksek ahlâkı, örnek yaşayışı, tüm yaratılmışlara olan şefkat ve merhameti, engin insan sevgisi, hoşgörüsü, doğruluğu kısacası üstün özellik ve faziletleri ile insanlık için baştan sona bir rahmet kaynağıdır.

Kur’an-ı Kerim’de; “Şüphesiz, Rabbin sana verecek ve sen de hoşnut olacaksın”(Duhâ, 93/5) buyrularak, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in Yüce Rabbimizin hususî iltifatlarına mazhar olacağı bildirilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.)’e sunulan nice özel lütuf ve ihsanların başında ise; O’nun “mükemmel bir ahlâk” sahibi olması ve “en güzel örnek” olarak takdim edilmiş olmasıdır.

Yüce Rabbimiz tarafından terbiye edilip yetiştirilen Efendimiz (s.a.s.), “Muhakkak ki sen yüce bir ahlâk üzeresin”(Kalem, 68/4) buyrularak övülmüştür. Bir insanda bulunabilecek bütün iyilikler, bütün güzel huy ve davranışlar, yani tüm ahlâkî güzellikler O’nun zatında toplanmıştır. Bütün peygamberlerin ahlâkî özelliklerine sahip olan Peygamberimiz (s.a.s.) her bakımdan bütün yaratılmışların en üstünü ve en faziletlisidir.

Hz. Peygamber (s.a.s.)’in ahlâkının mükemmelliğini en azılı düşmanları bile kabul etmekteydi. Küçük yaşlarından itibaren halk arasında her yönüyle doğruluğu, dürüstlüğü ve güvenilirliği ile tanınmış, bu yüzden henüz peygamberlik vazifesi verilmeden önce bile herkes O’na “Muhammedü’l Emin” diye hitap etmiştir. Getirdiği dine inanmayanlar asılsız iftira ve saçma sözlerle davasını gölgelemeye çalıştılar, O’nunla alay ettiler, ancak Hz. Peygamber (s.a.s.)’in yüksek ahlâkına en ufak bir kusur bulamadılar. Nitekim Mekke’nin ileri gelenlerinden Ebu Süfyan henüz Müslüman olmadan önce ticaret amacı ile gittiği Şam’da Bizans İmparatoru Heraklius’un Peygamberimiz (s.a.s.) hakkında sorduğu sorulara cevap verirken Efendimiz (s.a.s.)’in dürüst ve güvenilir olduğunu ve hayatında hiç yalan söylemediğini itiraf etmiştir. (Buharî, Bedü’l-Vahiy, 1)Batılı bir düşünür de bu gerçeği şu sözlerle ifade ediyor: “Hz. Muhammed’in çağdaşları onda hiçbir ahlâkî kusur göremediler.” (M. Watt, Hz. Muhammed)

Hz. Peygamber(s.a.s.), üstün ahlâkı ile insanlar için tek örnek ve tek rehberdir. Zaten O, “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim”(Muvatta, Hüsnü’l-Huluk 8) buyurarak, en önemli özelliğinin güzel ahlâk olduğunu ifade buyurmuştur.Hz. Aişe validemizin ifadesiyle, “Ahlâkı Kur’an’dan ibaret”(Müslim, Müsafirûn, 129)olan Peygamber Efendimiz (s.a.s.), Cenab-ı Hak tarafından insanlığa“en güzel örnek” olarak sunulmuştur. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır: “Andolsun, Allah’ın Resûlünde sizin için; Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman, Allah’ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır.”(Ahzâb, 33/21)

Yüce Mevlâmızın medhettiği Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.)’in bütün üstün özelliklerini layıkıyla anlatmaya hiçbir beşerin gücü yetmez. Fakat kısaca söylemek gerekirse O, adil bir devlet başkanı, dirayetli bir ordu komutanı, iyi bir aile reisi, şefkatli bir baba ve dede, müşfik bir eş, dürüst bir tacir olarak beşerî ilişkilerde ve sosyal hayatta olduğu kadar Yüce Allah’a kullukta da insanlığa“en güzel örnek” olmuştur.

Hz. Peygamber (s.a.s.)’in hayatını kendilerine örnek alan Allah Resûlü (s.a.s.)’in ashabı, O’nun her sözünü, her hareketini titizlikle takip ederek hayatlarına yön vermişlerdir. Böylece rahmet ve şefkat Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’in yol göstericiliğinde insanlık gerçek değerine kavuşmuş, O’nun ahlâkî güzelliklerinin yansıması dalga dalga yeryüzüne yayılmıştır. Dünyada her türlü zulüm ve haksızlığın, vahşetin, cehaletin, ahlâksızlığın egemen olduğu bir dönemde, O’nun rehberlik ve önderliğinde sevgi, saygı, hoşgörü, birlik-beraberlik ve kardeşliğin hakim olduğu huzurlu bir toplum oluşmuştur.

Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’i her yönüyle kendine örnek ve rehber edinen, O’na tabi olan kimseler, ahlâken yükselir ve kamil bir mü’min olurlar. Çünkü bütün iyilik ve faziletlerin kaynağı Hz. Peygamber (s.a.s.)’dir. Maddî-manevî yükselmenin, dünya ve ahiret mutluluğunun yolu bir şahid, müjdeci, uyarıcı, aydınlatıcı bir kandil olarak gönderilen Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’i tanıyıp, O’nun aydınlattığı yolda yürümek, ahlâkıyla ahlâklanıp sünnetine sarılmakla mümkündür. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de; “De ki: “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın…”(Âl-i İmrân, 3/31) buyrularak Allah’ın hoşnutluğunu kazanmanın ancak Hz. Peygamber (s.a.s.)’i örnek alıp, O’na tabi olmakla mümkün olacağı bildirilmiştir.

O halde; mü’minler olarak, Yüce Allah tarafından üsve-i hasene (en güzel örnek) olarak takdim edilen Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.)’in üstün ahlâkıyla hayatımızı güzelleştirmek, O’nu en derin hürmet ve şükran duygularıyla sevmek ve Hz. Peygamber (s.a.s.)’i her yönüyle örnek alarak O’nun sünnetine sarılmalıyız.

Uygur ya da Uygar

İlk medeniyet şehirlerini kurarak adını tarihe kazıtan Uygur Türkleri uygar sözcüğünün köküdür. Birçok Türk yerleşiminde düzenden temizlikten gelişimden söz açılacaksa “çok uygur” sözü dudaklardan dökülür. Günümüzde Çin zulmünde varlık mücadelesi veren talihi kötü mü kötüdür.

Taşlara kazıdığımız her sözcüğün ayrı bir yangını vardır yüreğimizde. Sus deriz yıllardır susmaz, ko git yanı başımızdan deriz de uslanmaz. Mahzun çekik gözlerinin şişkin kapakları örter uzun kirpiklerini, sicim gibi sağılırken yanaklara yaşlar, gök kubbemizden dumanlı başımıza yağmur gibi yağar taşlar.  Uygur eli öksüz, Uygur eli yetim, Uygur eli kemiğim etim.

Yüzyıllardır giydiği urba; işkence, soluduğu hava; barut, kendisine uzanacak bir Türk elinden kesmiş umut.

Başı börklü topraklarımda zulüm salgın, gözler çok ıraklara bakar dalgın, Çinli adlı vahşet idam sehpaları kurarken her gün, uygarlığın temel taşı Uygur Türküm bana dargın.

Uygurum; ilk medeniyet şehirleri kuranım, Uygurum; adını uygarlığa verenim! Uygurum topraklarında nice ilim ehli derleyenim.

Bu gün Türkistan’da ata yurdum yastadır, Çin ve Rus elinde dilim dilim pastadır, başkalarına kral, Türk’e çıplak olanlar hastadır.

Kaşgarım; dilim törem, Yusuf Has Hacibim! Kaşgarım; ilk Türkçe sözlüğüm lügatim!  

Komünizmin elinde kıvrandığını görende kesilir takatim.

Doğu Türkistan’da kan! İdam sehpalarında binlerce can! Ey dünyanın hâkimi kırbacım! Arkandan vuran ele dayan, kimsesizliğine yan da yan!

Dünyanın her yerine uzanan yardım kervanları, yolunu şaşırıp bir sapsan bizim ellere, su versen işkence ve baskıdan korkup konuşmayan dillere, turfan olsan Çin köpeklerine satılan genç gönüllere….

Mao’nun fare suratlı kemirgenleri
Dişlerini batırınca gül kokulu bedenine,
Ah etmek acizliğin bildirgesidir
Sahip çıkamadığım emanetine.

Sen “Kızıl Elmamsın”  Kaf dağının ardında. Yedi başlı dev, son uykusunda. Azatlığına kavuşman tek ülküm! Uygurum, Uygar Türküm! Dilimde adın her an türküm! 

TRT Yoksa Senaryo mu Arıyor?

1992 yılından itibaren “güle güle” denilene kadar Türkiye’de (2001) günlük “Fantezi ve Kulis” yazdım. Siz köşe ismine bakmayın içinde iddiaları barındıran sohbetlerdi. İstanbul Laleli’deki Kuğu Oteli’nde,1960’lı yıllarda değişik dergi ve gazetelerde yazılarını okuduğum Türkistanlı mücahit Baymirza Hayit ile tanıştım. Yıl 1993. Kimdi bu adem?

Baymirza Hayit(Özbekistan/Fergena 1917- Almanya/Köln 2006) ülkesinin önce Ruslar, sonra bolşevikler tarafından işgali üzerine genç yaşında mücadeleye girdi, direniş örgütü kurdu. Arananlar listesine girdi. Tarih Öğretmeni Baymirza Hayit Rus Ordusu’nda iken Almanlara esir düştü. Türk olduğundan “sivil elbise” giymekle taltif edildi. Varşova düşerken savundu.1939’da Fergana’dan ayrılmak zorunda kaldı ve bir daha ülkesine dönemedi. Türkistan Ordusu’nda memleketi için savaştı(1942-45). İstirahat yatağında ölmek istemedi. Hayatı her an tehlikelerle doluydu. Beş ecnebi dil biliyordu. Sıkıntılı günlerde insanlar selamı sabahı kesti. Gurbette sıkıntıların en zorunu yaşadı. Rehin oldu. 1700 km yürümek zorunda kaldı. Ama bütün gönlü ve aklı Türkistan içindi. Bu konuda eserler yazdı, yayınlatamadı. Neşredilen yerlerde ve bazı ülkelere bu eserlerin girmesi yasaklandı.

ÜLKESİNE KABUL EDİLMEYEN AYDIN

Bana dedi ki “Kendi geçmişimden kendim korkuyorum”. Röportajım yayınlandı Türkiye’de (21 Ekim 1993) ve büyük alaka topladı, iktibas edildi. Hayatının bir bölümü Cengiz Dağcı’nın anlattıklarıyla örtüşüyordu. Hele bir yakından tanıyın, inanın filmlere değil, dizilere konu olacak kadar dikkat çekici evrensel boyutları vardı Baymirza Hayit’in.

Ferganalı Baymirza Hayit Almanya’ya göçtü, vatandaşlığa geçti. Türkiye ile iletişimini hiç koparmadı. Sürekli temas halindeydi. SSCB dağılınca Özbekistan’a dönmek istedi. Taşkent yönetimi O’nu geldiği uçakla geri gönderdi. Çok üzüldü. Adeta yıkıldı.

Türkiye’de defalarca görüştüğüm Baymirza Hayit’in eserlerinin tümünü okudum. Kendisini ayrıca ikamet ettiği Köln Durlacher Str 23 adresinde birkaç defa ziyaret ettim. “Şükran ve ihtiramlarımla Köln 1.6.1995” diyerek bana kitaplarını imzaladı. Tümünü yazı konusu yaptım. Köln’de İlhan Bardakçı’dan sonra aynı bölgede oturan Baymirza Hayit’i de ziyaret ettiğimde ağır bir hastalık musaallat olmuştu.  Üniversiteden arkadaşım Sefer Malak ile beni kabul etti. Bizi eşi karşıladı. Kendisi yatağında yorganı üzerine çekmiş, oturuyordu. Alman eşi O’na itina ile bakıyordu. Ancak sonradan öğrendim ki iki ayağı birden kesilmişti. Hiç belli etmedi, eşi de anlatmadı. Mekanı cennet olsun.

BATININ EMPERYALİST İŞTİHASI

TRT ilgilenmedi. 2011 Mehmet Akif Ersoy yılına ne kadar duyarlılık gösterdiyse TRT, merhum Baymirza Hayit ile de o kadar ilgilendi. O günkü yazımın başlığı “senaryo arayanlara bir fırsat” biçimindeydi. O günden bugüne hala gelişmeler, böyle fırsatlar ortaya koyuyor. Hem sinemacılar için, hem yazarlar için.

İşte son olarak  Fransa’nın  Müslüman Mali’yi işgal etmek üzere bu ülkeye asker çıkarması olayı. Batılılar hem İslam dünyasını sömürmek, kaynaklarını kurutmak ve hem de güçlenmesine mani olmak arzusundan hiç bir zaman vaz geçmediler. Belçika, Hollanda, Portekiz gibi küçük batılı ülkelerin bile bu konuda iştahası ABD’yi aratmayacak kadar fazla. Hele İngiltere ve Fransa’yla hiç bir ülke boy ölçüşemez emperyalizm konusunda. Osmanlı Cihan Devleti’nin çözülmesinde siyonist İngilizlerin payı hepsinden fazladır. Musul ve Kerkük’ün, Hatta 12 Adaların elimizden çıkması da öyle oldu. Bu konuda acaba kaç araştırma, roman, hikaye, film ve dizi vardır Allah aşkına?

Muammer Kaddafi’yi Arap giysileri içindeki Fransız askerleri vahşice öldürdü. NATO uçaklarıyla vuruldu Libya. Şimdi petrol kaynakları paylaşılmaya çalışılıyor batılılarca.

AVRUPA’DA EĞİTİMLİ MÜSLÜMAN NÜFUS ARTIYOR

Daha öncelerine gidersek Amerika’da dolandırıcı rejisörlerce İslamı aşağılayıcı çirkin filmler vizyona sokulurken, Kur’an-ı Kerim de yakıldı. Paris’te Hazreti Peygamberin resimli romanı yayınlandı!. Danimarka’daki karikatür krizini pekiştirecek boyutta üstelik. Fransa’da üç Cezayirli gencin Paris’te bir trafonun içinde ölü bulunması da ilginç!..Almanya’da dazlaklardan sonra Alman Polisi’nin de 9 Türk’ü acımasızca öldürdüğü ortaya çıktı. İsviçre’de minareler yasaklandı. Bizimle hiç alakası olmayan İzlanda’da hala anneler çocuklarını “Seni Türklere veririm ha!..” diye korkutuyor.

İspanya’da müslümanlar 700 sene kaldı. Bugün Granada ve Kurtuba dahil İslam eserleri bir elin parmakları kadar az. Çünkü tümünü batılılar yıktı, yaktı ve oratadan kaldırdı. Serazan diye bilinen Sicilya müslümanlarına ait tek bir eser bile kalmadı adada. Oysa İstanbul’da Bizans dönemine ait neredeyse bütün eserler hala bakımlı, korunuyor ve ziyarete açık. Aradaki farka bakınız lütfen! Avrupa Birliği ve ABD İslamdan korkuyor. Çünkü batıdaki İslam nüfusu artarken, hıristiyanlar kiliselere artık gitmiyor, ateistlerin sayısı artıyor. Araf’taki batılıların arayışa girmeleri ve sonunda müslüman olmaları da bu endişeleri doğruluyor. Üstelik batıda eğitimli müslüman aydınların sayısının sürekli çoğalması da işin bir başka vechesi. Böyle giderse 25 yıl sonra batıda müslümanların sayısı ötekileri geçecekti. Alman araştırmacılara göre. Üstelik vites de büyüyor.

KIZILHAÇ’IN SENARYO YAZARI VE PRODÜKTÖRLERİ

Muhteşem Yüzyıl dizisi tarihe öyle bir merak sardırdı ki, Kanuni Sultan Süleyman ve Hürrem Sultan ile onca kitap yayınlandı. Bu tartışılan dizi bütün dünyada da dikkat ile izleniyor, Türkiye’ye döviz girdisi sağlıyor. Peki bu sözkonusu konulara neden biganeyiz derseniz?

1990’de Saddam’ın zulmünden kaçan Kuzey Iraklılar Türk tarafına Çukurca’ya sığındığında oradaydım. Kızılay gibi Kızılhaç Teşkilatı da göçmenlere su dağıtıyordu. İsviçre’den gelmişlerdi. Kızılhaç Heyeti’nde aynı zamanda psikolog, sosyolog, prodüktör ve senaryo yazarları da vardı. Nedenini öğrendiğimde küçük dilimi yutacaktım. Göçün senaryosunu yazdırıp, filmini çekip belgesel drama olarak üyelerine izlettirecekler ve bu tecrübeyi aktaracaklarmış!. Kızılay’ın böyle bir meselesi yoktu. Sadece sağlık, ibadet ve iaşe hizmeti veriyordu!

IRAK’A DEMOKRASİ GETİRDİKLERİ GİBİ Mİ?

Başbakan Afrika projesini açıkladığında bütün romancıların, hikayecilerin ve prodüktörlerin hazır olması gerekti eylem için. Belki hükümet yetkilileri de böyle bir şeyi düşünmemişlerdi. Medyada olayın yansıması ve ikili ilişkilerin gerektiği kadar artması yeterdi. Ancak kazın ayağı öyle değil.

Türkiye’ye hediye edilen beyaz deve Sasu’nun anlamı Afrika algılamasında şöyle imiş; kanmayız, kandırmayız. Siz bizi kandırmazsınız!

Ziyaretin hemen ertesinde aynı hafta Fransa Mali’yi işgale başladı. Rusya dahil bütün batılı ülkeler arka çıktı bu işgale. Gerekçe de “terörizmle mücadele”. Aynı Afganistan’da olduğu gibi!?. Ancak ABD’nin Irak işgali ne kadar demokrasi getirdiyse, bu işgaller de ancak o kadar terörizmle mücadele edebilir!.

Washington ve Londra’dan eş zamanlı çağrılar yapıldı. Pan-Sahel Girişimi hayata geçirildi. Amaç, Eritre, Sudan, Çad, Nijer, Moritanya, Senegal, Libya, Cezayir ve Fas’a uzanan Müslüman Afrika coğrafyasının  El Kaide Mağrip ve diğer İslami örgütlerden temizlemek, şüpheli insan ve mal hareketlerini kontrol altına almak!. Daha Suriyeli müslümanların katliamı, acısı, göçü bitmeden, şu an 400 bin müslüman Malili mülteci durumunda, Burkina Faso ve Moritanya’da çadırlarda yaşıyor.

AFRİKADA KÖLE TİCARETİ MÜZESİ

Burkina Faso’da yaşayan iki değerli dostum Afrika Türk İşadamları Birliği Başkanı Adil Kılıç ve Genel Sekreteri Ercan Kutlu ile bir ay önce İstanbul’da birlikteydik. Bahçelievler Belediyesi’nin bir etkinliğine katılmıştık. Batılı ülkelerin böyle bir hazırlığından söz etmişlerdi her ikisi de! Gerekçe olarak da Türkiye’nin Afrika’ya açılması, Türk iş adamlarının yardım ve yatırım yapmasını göstermişti. Aynen çıktı. Çünkü hala Afrika’nın yeraltı zenginlikleri bitmedi, ama köle ticareti bitti!. Afrika’nın köle müzesine tur operatörleri özel programlar yapmalı doğrusu, müslüman zengin ülkeler de bu etkinliğe arka çıkmalı.

Bir museviyi tuzağa düşüren, ötekinden görevi devralan bir başka musevi Fransa Cumhurbaşkanı François  Hollande  daha ilk ağızda hedefin sadece Mali değil, bütün Afrika olduğunu ağzından kaçırdı.  İngiltere Başbakanı  David Cameron da Kuzey ve batı Afrika ülkelerine yönelik  askeri müdahalenin  onlarca yılı bulacağına dikkat çekti!. Şimdi Eritre’den de batılı askerlerin postal sesleri geliyor.

YAKIN TARİHİMİZ İSLAM COĞRAFYASINA AKTARILMALI

Bütün bu batılı oyunlar geçmişte Osmanlı’ya tezgahlandı. Genç Türkiye Cumhuriyeti’ne tuzaklar kuruldu. Bu oyun ve tuzaklardan ancak kurtuluyoruz. Dolayısıyla Türkiye’nin bu tecrübesi ve yakın tarihi İslam coğrafyasında ve Türk dünyasında iyi bilinmelidir aynı hataya düşmemek için. Ankara da bu tecrübeleri değişik dil, program ve yayınlarla söz konusu ülkelere anlatmalı.

Her sektör görevini yapıyor. Galiba en tembelimiz yazarlarımız, hikayeci ve romancılarımız, prodüktör ve sinema yapımcılarımız olsa gerek. Onca konu ve senaryo var iken bu aymazlık neden? Elbette bunlar makam, şöhret ve para değil, ama itibar kazandıracak endişeler. Birkaçımızın işin içinde olması gerekmez mi? Yıl 2013..artık dünya ve ülke kamuoyunu oluşturmadaki görevimizde, düşünce hayatımızda ve değişen dünyadaki gelişmeleri hissedebilmeli ve aktarabilmeliyiz. Yoksa batılı tuzaklar bizi bekliyor.

Turizmin Boyutları

0

Turizmin boyutları her geçen süre içinde sonsuzluğa doğru gitmektedir.

Nasıl ki Evrenin boyutları ölçülemiyorsa, turizmin boyutlarının da nerelere ulaşacağını şimdiden kestirmek çok zor.

Bir çok turizmci grupları mevcuttur.

Bu iş tamamen ARZ – TALEP meselesidir.

İnsanoğlu hem Dünya gezegenini merak etmekte hem de Uzaydaki diğer gezegenleri merak etmektedir.

Bu yeni oluşum değildir.

Dün de bu merak vardı, bugün de var, yarın da olacaktır.

Olacaktır diyorum çünkü, insanoğlu keşfettikçe daha da bilinmeyen kapıların açıldığını görmektedir.

Beş yıl önce İngiltere’de Virgin grubunun başlattığı Uzay programı var.

Uzayı kendi gözleriyle görmek isteyen, sonsuzluğu hissetmek isteyen maceraperest turistleri Uzaya taşıyarak bu hizmeti verecektir.

Şimdilik bize göre çok pahalı olmasına rağmen, başvurular sürekli artmaktadır.

Pahalı olması, bu programa katılacak olanların özel eğitime alınacak olmasından kaynaklanmaktadır.

Şehirler arası uçak yolculuğuna benzemeyecektir.

Bir düşünün lütfen, doğduğunuz, büyüdüğünüz, havasını soluduğunuz Dünya çok kısa sürede arkada kalacaktır.

Müthiş bir duygu olsa gerek.

İşte yaratıcılık bu.

İşte turizm bu.

İşte insanlığa hizmet bu.

Bu güne kadar uzaya yapılan bilimsel araştırmaların fotoğraflarına hepimiz Gıpta ile büyük hayranlık duyarak baktık.

Keşke bize de böyle bir fırsat çıksa diye hayıflandığınızı hissediyorum.

Dünyamızın uzaydan görünüşü muhteşem ötesi bir duygudur.

Bütün bunları DNA’larımızdaki araştırmacı, sorgulayıcı genlerimize borçluyuz.

Bu çalışmaların bu şekilde kalacağına inanmak mümkün değil.

Hızlı gelişen Elektronik Teknoloji sayesinde gezegenler arası seyahat etmenin keyfini hep birlikte yaşayacağız.

Özel teleskoplarla çekilen Uzayın muhteşem fotoğrafları açık davetiyedir.

Bu çalışmaları NASA sayesinde yıllarca takip etmekteyiz. 

Bu tamamen İNANÇ ile oluşmaktadır.

Dünya tarihini incelediğinizde, inanan insanların başarı öyküleri ile dolu olduğunu göreceksiniz.

GENÇLERE TAVSİYE

SÜREKLİ KENDİNİZE SORUNUZ;

-HEDEFLERİM NEDİR?

– NE İSTİYORUM

– NASIL BU HEDEFLERE ULAŞABİLİRİM

– HAYATINIZ BOYUNCA, GÜVEN VEREN, SORUMLULUK SAHİBİ VE SOSYAL İLİŞKİLERİ İYİ BİR BİREY OLUNUZ.

BİR SÜRÜ ŞEYDE İYİ OLMAKTANSA, TEK BİR ŞEYDE OLAĞANÜSTÜ OLMAK DAHA İYİDİR.