25.5 C
Kocaeli
Cumartesi, Ağustos 8, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1026

Eğitim Binasının Yer ve Yapım Tarzı ve Öğretmen-Öğrenci-Yönetim İlişkileri

 

Eğitim ve Öğretim görülecek bina yerinin tespiti ve yapım şekli de çok önemli.

Binalar genellikle iş sâhaları, ticaret ortamı ve kalabalık yerlerden uzaklara yapılmalı.

Binanın bizzat kendisi de, yapım tarzı olarak, dış dünyadan soyutlanmış bir durum göstermeli.

Okul Öğrenci’nin dikkatini dağıtacak her şeyden uzak tutulmalı.

Çünkü öğrenmekte, dikkati bir noktaya toplamak asıldır.

Nitekim, Medreseler incelendiğinde yapıldıkları yer ve yapılış tarzları buna somut birer delil ve örnektir.

X

Öğretmen, Öğrenci ve Yönetim arasındaki ilişki; Eğitim ve Öğretim’in üstünde yükseldiği temel taşıdır. Bunlar âdeta sehpanın üç  ayağı gibidir.

Öğretmen Öğrenci ve Yönetim; birbirini asla birbirlerine feda etmemeli.

Bulundukları yerden birinin lehine, öbürünün aleyhine ayrıldıkları an, her üçü de yara alır.

Eğitim ve Öğretim aksar.

Bilhassa Öğretmen – Yönetim arasındaki uyumluluk; Öğrenciyi de uyumlu olmaya zorlar.

Kopukluğun farkına varılması, Öğrenci’yi başıboşluğa, tembelliğe ve hatta disiplinsizliğe yöneltir.

Yönetim – Öğretmen ilişkisi en yüksek düzeyde olmalı.

Bu Öğrenci’ye dolaylı bir şekilde hissettirilmeli.

 

 

Hayırda Yarışmak (1)

Yüce Allah’a kulluk amacıyla yaratılan insan, şu kısacık dünya hayatını en iyi şekilde değerlendirmelidir. Bunun için de Allah’a ve diğer iman esaslarına tam manasıyla iman edip, O’nun rızasını kazandıracak salih ameller ve güzel ahlâk ile hayatını güzelleştirmeli, iyilik ve hayırda yarışmalıdır.

Hayır, sözlükte; iyilik, iyi iş, iyi şey, karşılık gözetilmeden yapılan iyilik, yardım manalarına gelmektedir. (D. Mehmet Doğan, Büyük Sözlük) Hayır kelimesi, şer ve zarar kelimelerinin zıddı olarak da kullanılmaktadır. Kur’an-ı Kerim’de hayır kelimesi 176 ayette geçmiş ve genellikle iman, İslam, Kur’an, en iyi, en üstün, iyilik, fayda, iyi, güzel, değerli, yararlı olan şey, daha güzel daha iyi daha edepli, terbiyeli, ahlâklı, faydalı anlamlarında ve şerrin karşıtı olarak kullanılmıştır. Hayrın çoğulu olan ahyar kelimesi ise 2 ayette hayırlılar anlamında peygamberlerin sıfatı olarak geçmiştir.

Bir kısım ayetlerde ise hayır kelimesi Allah’ın razı olduğu amel her türlü iyi, yararlı ve güzel davranışı ifade eden “salih amel” için kullanılmıştır. Nitekim “Hayır olarak ne yaparsanız, gerçekten Allah onu hakkıyla bilir”(Bakara, 2/215) ayetinde geçen hayır kelimesi ile Allah rızası için yapılan salih ameller kastedilmiştir. Dinin yapılmasını istediği emirler ve ahlâkî görevler de hayır kapsamına girmektedir. “…Önceden kendiniz için ne hayır yaparsanız Allah’ın katında onu bulacaksınız” (Bakara, 2/109-110) ayetinde geçen hayır kelimesi bunu ifade etmektedir.

Peygamber Efendimiz (s.a.s.) hadis-i şeriflerinde Müslümanların en hayırlı olanlarının; “İyiliği beklenen, kötülük etmesinden korkulmayan”(Tirmizî, Fiten, 76); “Ömrü uzun, ameli güzel olan”(Tirmizî, Zühd, 21, 22); “Dostlarına ve komşularına hayrı dokunan” (Tirmizî, Birr, 28) kimseler olduğunu ifade etmişlerdir.

Hayırlı işler yapmak, Kur’an-ı Kerim’de,  mü’minleri kurtuluşa götüren kulluk görevleri arasında zikredilmiştir. Nitekim bir ayet-i kerimede şöyle buyrulmuştur: “Ey iman edenler, rükû edin, secde edin, Rabbinize kulluk edin ve hayır işleyin ki kurtuluşa eresiniz.” (Hac, 22/77) Hz. Peygamber (s.a.s.) de, huzuruna gelerek soru soran bir sahabiye, “Hayır işlemen, her zaman senin için daha hayırlıdır”(Ebu Davûd, Büyu’, 60/3476) buyurarak, iyilik ve hayır yapmanın önemini belirtmiştir.

Hayır, Allah’ın rızasına vesile olan iyi ve güzel davranışlardır. Yüce Allah bir kulundan razı olduğunda onu hayır ehli yapar. O mü’min de eliyle, diliyle, ilmiyle, malıyla ve diğer bütün imkanlarıyla insanlara iyilik yapar ve hayır işlerinde koşar. Zayıf ve güçsüzlere yardım eder, fakir ve yoksul kimselerin ihtiyaçlarını giderir, hayır hizmetlerine maddî-manevî destek olur. Hayır ehli olan Müslüman, konuştuğunda hayır konuşur, her zaman faydalı ve hayırlı işlerle meşgul olur, her türlü kötülükten, boş ve faydasız işlerden de uzak durur.

Yüce Allah’ın hoşnutluğuna, dünya ve ahiret mutluluğuna vesile olacak çeşitli hayır yolları bulunmaktadır. Allah Resûlü (s.a.s.) hadis-i şeriflerinde bunlardan bazılarını şöyle haber vermiştir: “İnsanların her bir eklemi için her gün bir sadaka gerekir. İki kişi arasında adâletle hükmetmen sadakadır. Bineğine binmek isteyen kimseye yardım ederek bindirmen yahut yükünü bineğine yüklemen sadakadır. Güzel söz sadakadır. Namaz için mescide giderken attığın her adım bir sadakadır. Gelip geçenlere eziyet veren şeyleri yoldan gidermen de sadakadır.”(Buharî, Sulh, 11; Müslim, Zekât 56)“Müslüman bir kişi bir ağaç diker de ondan insan, hayvan veya kuş yerse, bu yenen şey, kıyamet gününe kadar o Müslüman için sadaka olur.”(Müslim, Müsâkât, 10) Hz. Peygamber (s.a.s.) ayrıca, “Din kardeşini güler yüzle karşılamak gibi bir iyiliği bile sakın küçük görme!”(Müslim, Birr, 144; EbûDâvûd, Libâs, 24) buyurarak hiçbir iyiliğin küçük görülmemesini tavsiye etmişlerdir.

Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.), hayır hasenat yapmanın, insanlara iyilikte bulunmanın ahiret sermayesi olduğunu belirterek şöyle buyurmuştur: “Allah, sizin her birinizle tercümansız konuşacaktır. Kişi sağ tarafına bakacak; ahirete gönderdiklerinden başka bir şey göremeyecek. Soluna bakacak; ahirete gönderdiklerinden başka bir şey göremeyecek. Önüne bakacak; karşısında cehennemden başka bir şey göremeyecek. O hâlde artık bir hurmanın yarısı ile de olsa, kendinizi cehennem ateşinden koruyun. Bunu da bulamayan, güzel bir söz (söyleyip gönül almak sureti) ile kendisini korusun.”(Buharî, Zekât 10, Rikâk 31; Müslim, Zekât, 97)

(Haftaya devam edecek)

Kartal Metrosu Gebze’ye Ulaşsa

Herkese merhaba.  Yaklaşık 5 aydır Gebze Organize Sanayi Bölgesi’nde çalışıyorum sevgili okur. Bölgeyi yakından gözlemleme ve tanıma şansı yakaladım. Bugün sizlere Kocaeli’nin ışıl ışıl parıldayan yıldızı Gebze’den bahsedeceğim.

Çayırova, Darıca, Dilovası ve Gebze ilçeleri olarak ele alabileceğimiz Gebze bölgesi, 600 binin üzerinde daimi nüfusu ve gündüz 1 milyonun üzerindeki nüfusu itibariyle ülkemizdeki 47 ilden daha büyük.

Ülkemiz ekonomisinin yaklaşık yüzde 15’inin karşılandığı bölge, sahip olduğu avantajlarla sadece Türkiye’nin değil dünya şirketlerinin gözdesi konumunda.

Gebze’de 54 farklı ülkeden toplam 339 yabancı sermayeli şirket bulunuyor. Bölgede Almanya’dan 79, İngiltere’den 36, Fransa’dan 34, Hollanda’dan 32 ve ABD’den 24 firma yer alıyor.

Gebze’de bulunan dokuz organize sanayi bölgesinde (OSB) üretim yapan 500’ün üzerinde firmada 50 binin üzerinde çalışan var.

Bölgedeki OSB’lerin büyük bir çoğunluğu Avrupa’da örnek gösterilen OSB’ler arasında yer alıyor.

Sosyal Güvenlik Kurumu istatistiklerine baktığınız zaman bölgedeki 13 bin 569 işyerinde 195 bin 534 çalışan bulunuyor.

Bunların dışında kurulacak Muallimköy Teknoloji Geliştirme Bölgesi ile Gebze, Avrasya’nın Ar-Ge üssü haline gelecek. Bilişim dünyasının önemli markaları, üretim geliştirme süreçlerini bölgede gerçekleştirecek. TÜBİTAK MAM, TUSSİDE, TSE, GYTE ve Muallimköy Teknoloji Geliştirme Bölgesi ile Gebze adeta açık bir laboratuvar haline dönüşecek.

Sizin anlayacağınız ülkemizin en önemli yatırım ve üretim merkezlerinden biri konumundaki Gebze, devam eden projelerin tamamlanması ile birlikte bu önemini bir kat daha arttıracak.
Halihazırdaki Körfez Geçiş Projesi ve Marmaray Projesi’ni de hesaba katarsak, 2023 Türkiye vizyonunun parlayan yıldızının Gebze olduğunu görüyoruz.

Ulaşım konusuna gelecek olursak, avantajlı bir konumda yer alan Gebze, kara, deniz, hava ve demiryolu olmak üzere tüm ulaşım biçimlerinin kullanılabildiği bölgeler arasında yer alıyor.

Körfez Geçiş ve Marmaray Projesi’nin tamamlanacağını düşünürsek ulaşımda farklı alternatiflerin kullanılabileceğini görüyoruz.

Nedir peki eksiğimiz derseniz, Kartal’a kadar uzanacak günümüzün en etkin taşımacılık şekillerinden biri olan İstanbul metrosunun bölge merkezine ulaştığını düşünsenize.

Bölgemiz için bir diğer önemli konusu ise, deniz ulaşımının daha etkin kullanımı. Düşünüyorum da Gebze Eskihisar Feribot İskelesi ve Darıca İskelesi’nden İstanbul’a deniz otobüsü seferleri başlatılması ile deniz ulaşımı konusunda başka bir önemli bir adım olabilir.

Yerel  ve genel yöneticilerimize duyurumdur. Eminim beni anlayacaklardır. Derken bir de baktım ki bu hafta da bana ayrılan sütunların sonuna geldik sevgili okur. Yeniden görüşünceye kadar en çok beni özleyin.  

Kent Turizmi

0

Kent Turizminin içinde ŞEHİR OTELCİLİĞİ çok büyük görevler üstlenmektedir.  Hele hele bulunduğu şehirde ilk beş yıldızlı otel olmuşsa sürekli kendisini yenilemesi,  en iyi hizmeti vermesi beklenmektedir ve gerekmektedir.

Yıllarca kentin bürokrasisini omuzlarında taşısa bile yine de yaranamayabilir.

Üstelik yaptığı bu hizmetlerden büyük para kazanma beklentisi olmamıştır, olamamıştır.

Bu kente gelen Devlet büyüklerimiz sizin de misafiriniz denmiştir.

Aynı bürokratlarımız, şehre açılan yeni oteller olduğunda, yeni yatırımların tanıtılması gerekir diyerek hemen yön değiştirmişlerdir.

Bu ne kadar doğrudur, tartışılır. 

Bunun bu şekilde devam etmesi yeni yatırımcıları karamsarlığa sürükleyebilir.

Öyle ya, her yeni yapılacak otel bir öncekinin önüne geçirilecekse, el üstünde tutulacaksa, bunun sonu nereye varacaktır.

Bunun yönünü serbest piyasa ekonomisi belirlemelidir.

İYİ OLAN, HAKEDEN KAZANMALIDIR. DEĞİL Mİ ??

Bürokratların Turizme desteği arttırılmalıdır.

Şehir Otelciliği on-iki ay hizmet vermek zorundadır.

İstihdam ettiği çalışanlarının her türlü sosyal haklarını zamanında ödemektedir.

Tatil otelleri gibi mevsimlik personelle işleri sağlıklı yürütemez.

Yetişmiş, tecrübeli personel istihdam etmek zorundadır.

Bu konu en büyük değişken maliyet unsurudur.

Stajyerlere ücretli iş imkanları sağlamalı ve sektöre eğitimli personel kazandırmalı.

 Misafir ağırlama konusunda Şehir ve Tatil otelleri arasında çok fark vardır.

Mali yükümlülükleri farklıdır.

Kendilerini yenileme konularında farklılıklar vardır.

Şehir otelleri, hem açık olacak, hizmetini aksatmayacak hem de kendisini yenileyecek formülleri uygulayacaktır.

Zor olan, zahmetli ve masraflı olan budur.

Kocaeli Büyükşehir Belediyesinin yatırım konularında mükemmel Projeleri vardır. Muhtemelen büyük bölümünün anlaşmaları 2013 – bu yıl içinde yapılıp inşaat sürecine geçileçektir.

Bu projelerin Kocaeli halkına ve çevr∑e illerin halkına katkısı çok büyük olacaktır. Tıpkı Eskişehir’deki Sosyal ve Turizm yapılanmasının çevre illerine yaptığı olumlu ekonomik katkılar gibi.

Kocaeli için yapılan bu projelerin yanı sıra aniden gelişen başka bir yatırım konusu da MERKEZ BANKASI binasıdır. 

Şimdi bu konuda anketler yapılacak ve birçok parlak görüşler ortaya çıkacaktır.

Bunların arasında Özgür Kocaeli Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İsmet ÇİĞİT’in önerisi uygulanırsa birçok konudan şehrimize büyük yararlar sağlayabilir.

Nelerdir bunlar;

Öncelikle, büyüklüğü açısından önemli ölçüde iş istihdamı yaratabilir.

Burada çalışabilecek en az 250 kişi, ikiyüzelli aile demektir.

Bunun şehrimizin esnafına yansıması, ekonomik açıdan çok faydalı olacaktır.

Bodrum katlarının çokluğu ve genişliği bu bölgedeki trafik sorunun çözümüne katkısı olacaktır.

Uluslar arası zincir olan HİLTON OTEL işletmecilik farklılığını şehrimize getirebilir, uygulamada örnek teşkil edebilir. 

Hatta sahil tarafına geçişine ve kullanılmasına müsaade edilirse (alt geçit mevcut) buraya yapılacak MARİNA ile Hilton Otellerine bağlı çalışan YAT TURİZMİ’ni şehrimize kazandırabilir.

Dünya ölçeğindeki Yat Turizminin DÖVİZ getirme bakımından en üst sıralarda yer aldığı gerçeğini göz ardı etmemek gerekir.

Yüz bin Lira’ya da tekne bulabilirsiniz, Yüz Milyon Lira’ya da, Milyar Lira’ya da.

Halk arasındaki tabiri Zenginlerin Yüzen Servet Tekneleridir.

Üstelik buraya gelecek teknelerin Bakım ve Onarımını yapabileceğimiz SERBEST BÖLGE içinde imalat yapan Gemi firmalarımız mevcut.

Faydaları saymakla bitmez gibi görünüyor, değil mi??

Bütün bunları etraflıca ele almakta yarar vardır.

Bu ölçekteki yatırımların şehrimize kazandırılabilme şansı her zaman elimize geçmez.

Bürokratlarımızın ve Şehrimizin yetkili idarecilerinin de bu konuyu yakından takip ettiğini ve çok önemsediklerini yapılan görüşmelerden tanık oluyoruz.

Umarım Halkımız için, Şehrimiz için en yararlı karar alınır.

Gündem Kirliliği

Türkiye de gündem o kadar hızlı değişiyor ki arkasından yetişebilene aşk olsun. Dünyanın hiçbir yerinde ne Amerika’da, ne Asya da ve ne de kıta-Avrupasında hatta savaşların eksik olmadığı ateşin odak merkezi Orta doğuda dahi bu kadar sık gündem değişmiyor. Son 3 aylık dönemi ele alacak olursak; gelişen olaylar, deyim yerindeyse birbirini kovalıyor. Suriyedeki iç savaşın neticesi nereye varacak diye beklerken, BDP milletvekilleriyle PKK lı teröristler dağda birbirleriyle öpüşüp, koklaşıp hasret giderirken görüntülendiler ve olay bütün yurtta büyük bir infial uyandırdı.

Başta Başbakanımız olmak üzere gerek hükümet yetkilileri, gerekse muhalefet partileri (BDP hariç) çok büyük tepki gösterdiler. Hele başbakan, dokunulmazlıkların kaldırılmasından tutunda, idamı dahi geri getirmek için büyük bir tartışma başlattı. Tabii bu tepkilere paralel olarak her televizyon kanalında bir tartışma.

Bu konuşmalar sürüp giderken, Şemdinli de büyük bir PKK baskını oldu, arkasından irili ufaklı pusu kurmalar, okulları yakmalar devam ederken başbakan birden bire yeniden İmralı da ki bebek katiliye görüşmelerin başlayacağını ilan etti. Sanki daha evvel Öcalan la görüştü diyen ve görüşen namussuzdur, şerefsizdir diyen kendisi değilmiş gibi.

İmralı görüşmeleri tam gaz sürüp giderken Fransa’nın başkenti Paris’te üç PKK lı kadın öldürülüyor. Neler oluyor nasıl olur, görüşmelere sekte vuruluyor derken, cenazeler, ölenlerin hiç birisinin memleketi olmamasına rağmen, Diyarbakır da büyük bir tören tertip ediliyor ve tören esnasında Türk bayrakları yakılıyor, PKK paçavraları, cenazelerin getirildiği (söylenildiğine göre AKP millet vekilinin özel hastanesinin) gönderine çekiliyor. Türk polisi ve jandarması tamamen geri çekiliyor, olaylara seyirci bırakılıyor.

Cenaze töreni için Diyarbakır’a giden bir kısım medya mensubu ve hükümet yetkililerine göre tören; büyük bir olgunluk içerisinde geçti hiçbir olay çıkmadı. Egemen bir devletin polis ve jandarmasının gözleri önünde hastanenin gönderine paçavra asılıyor, Türk bayrakları yırtılıyor ve bunun adı olgunluk içinde geçen bir tören oluyor. Halbuki siz bu hareketle egemenliğinizi resmen PKK ya devretmiş oluyorsunuz, kimi kandırdığınızın farkında mısınız? Milleti hep zarfa baktırıyorsunuz, mazruftan ne haber?

Tabii bu arada başbakan, hamasi nutuklarını atmaya  tam gaz devam ediyor. Milleti otuz altı etnik kökene ayırdığı yetmiyormuş,  İmralı canisiyle müzakereler devam etmiyormuş gibi tek devlet, tek millet, tek bayrak gırla gidiyor.

Artık alıştık tabi bu atılan hamaset nutuklarının arkasından ne gelecek diye beklerken PKK ve KCK lıların ısrarla anadilde savunma hakkı istekleri bir çırpıda meclisten jet hızıyla geçiverdi. Arkasından dört tane bakanını değiştirdi ki bu da PKK nın ısrarla istemiş olduğu dayatmalardan biriydi. İçişleri bakanlığından İdris Naim Şahini alarak yerine doğu kökenli Muammer Güleri getirdi. Taviz üstüne taviz bakalım nereye kadar.

Türk milleti mi?

Hala cambaza baktırılmaya devam ediyor efendim, AKP, yeter ki %50 lik oy oranını devam ettirsin,  ABD müttefikimiz, PKK ve İmralı canisi üzülmesin.

Bir önceki yazımın son bölümüne aldığım cambaza bak fıkrasını hissettiğim lüzum üzerine okuyucularımda özür dileyerek, bu yazımın altına yine alıyorum saygılarımla…

Bir gün Sultan Ahmet meydanına bir sirk cambazı gelir ve başlar ip üzerinde cambazlıklarnı sergilemeğe. Etrafında insanlar halka oluşturup adeta hipnotize olmuşcasına başlarlar gösteriyi izlemeğe. İzleyiciler arasında birbirini tanımayan bir hanım ve hanım’ın arkasında da bir erkek. Erkek kalabalığı fırsat bilerek başlar önündeki bayanı mıncıklamaya. Adamın her hamlesinde kadın dur yapma ne oluyor dediyse de adam hiç istifini bozmaz,” aldırma cambaza bak” der ve ayak-üstü kadının namusu elden gider.

“Parçala, Hükm-et”

Mes’ele; ısrarla etnik zemine çekilmek isteniyor. Oysa: “Türkiye’de ana gündem maddesi olarak karşımıza çıkan ‘Kürt meselesinin, Batı’nın askerî, siyasal ve ekonomik hegemonyasından bağımsızlaşmadıkça’, çözüme kavuşturulamayacağı ama bir ‘çözülmeye neden olacağı’ çok açıktır. Dolayısı ile ‘baş çelişkinin’ emperyalist hegemonya olduğu gerçeğini es geçen bir tutum üzerinden hareket ederek zamana uymak, bizim tutarlı bulacağımız bir davranış olamaz.” (Eren Erdem, Aydınlık, 25 Ocak 2013, s. 7)

X

Nitekim “PKK, bugün uluslararası bir enstrümandır. ABD’nin, İsrail’in, Suriye’nin, İran’ın, Irak’ın, Ermenistan, Kıbrıs Rumlarının ve Yunanistan’ın doğrudan ya da dolaylı desteğine sahiptir.” (Özcan Yeniçeri, Yeniçağ, 25 Ocak 2013, s. 10)

X

Bütün bu baskı, engel ve zorluklara rağmen; devlet bütün samimiyetiyle Türkiye’yi malûm terör batağından çıkartmak için, tüm gücüyle büyük bir çaba sarfediyor. Fakat neylersiniz ki terörün yuları; Batılı emperyalist devletlerin elinde. Oradan üfleniyor. Burada oynanıyor. Yani Türkiye’nin karşısında bir avuç terörist yok. Birçok Dünya devleti var. Orta Doğu’da kuvvetli, etkili bir Türkiye görmek istemiyorlar. Bunun için ellerinden geleni artlarına bırakmıyorlar. Bu menhus gayelerinin tahakkuku için, tarih boyunca ve özellikle ikiyüz senedir nasıl bir gayret içinde olduklarını, bir de bu sahanın ehil tarihçilerinden merhum Kırzıoğlu’nun satırlarında görelim:

“Türk gençleri, …-yabancı yayın ve ajanlarının propaganda ve yemleme telkinlerinden kendilerini sıyırarak- ilmin ışığı ve aklın ölçüleriyle, yalnız Kürtler’i değil, yurdumuzdaki yerleşik veya göçebe: Türkmenler, Yörükler, Tahtacılar, Manavlar, Mavâlılar, Terekemeler, Karapapaklar ve başkaca adlarla anılan halkımızı da inceleyip, mâzilerini aydınlatacaklardır. Bu uğurda, milletlerarası ilim değeri taşıyacak eserleri ortaya getireceklerdir.

“Bu gerçeği unutmayalım ki, 1945’te ‘Kars, Ardahan, Artvin’ başta olmak üzere, Doğu- Karadeniz İllerimizi, Gürcistan ‘tarih hakları’ adına; ve bütün Doğu-Anadolu’yu da, Amerika’da toplattırılan ‘Dünya Ermenileri Kongresi’ ve ‘Revan Komünist Partisi Kararları’ adına, Ermenistan için Türkiye’den, bu kutlu ve mutlu Son-Anayurdumuz’dan koparmak isteyen emperyalist ve korkunç derecede Türklük düşmanı Moskoflar, ‘Tiflis-Gürcü Üniversitesi’ ile ‘Revan-Ermeni Üniversitesi’ gibi ocaklarda, Karstan çıkan Kür ve  Erzurum’dan doğan Aras ırmakları boylarında, ‘ilmi siyasete âlet ederek’, geceli-gündüzlü çalışmaktadırlar!

“Unutmıyalım ki, eskiden Çinliler ile Bizanslıların güttüğü ‘parçala, hükm-et’ düsturunu, 1552 yılından beri genişleyip yayılmakta olan Moskoflar, mahâretle tatbik etmektedirler. Bu sayede Ruslar: Kazan Hanlığını, Astarkan Ülkesini, Sibiri ve istiklâl vadi ile Kırım Yurdunu, Kabartay-İlini, Gürcistanı, Dağıstan ile Kuzey-Azerbaycan’ı, Batı-Türkistan’ı, sıra ile istilâ etmiş; para ve türlü yollarla, Türkü ve Müslümanı birbirine düşürerek kırdırmış ve I. Petro’dan beri de, Osmanlı-Türk İmparatorluğunun, amansız düşmanı olarak, çöküşünü hızlandırmıştır.

“Bu yüzden pis Moskof ayakları, 1829 ile 1878’de ve 1916’da üç defa, kahraman Erzurum’u da çiğneyip kirletmiş ve yüzbinlerce Anadolu-Türkünün ocağını söndürmüş, yuvasını yıkmıştır. Şimdi de, Moskova’daki kurmaylar ve korkunç istilâ plâncıları, Boğazlar ile

3597

Akdenize çıkmak, Dicle petrollerine de konmak için, Türkiye’yi yıkacak usullere başvurmakta:Ansiklopedileri, Üniversite yayınları, aşırı solcu akımları ve yüz milyonlarca lira sarfiyle yurdumuzu, yurttaşımızı parçalamaya çalışmakta; bu arada, ‘kanı bizden, dini bizden, donu (giyimi) bizden’ diye söylenen halk deyimimizdeki gibi, her şeyi ile bir ve bizden olan

milletimizi: Türk-Kürt ayrımı, Sünnî-Alevî düşmanlığı, Sağcı-Solcu çatışması ve daha türlü türlü çökertici mikrop aşıları ile bölmeye, millî birlik ve bütünlüğümüzü bozmaya çalışmaktadır.

“Tanrıdan korkan, insanlık ve ilim haysiyeti olan, gerçekten milletini ve yurdunu seven Aydınlar, bu gibi düşman tesirlerinden kendilerini kurtarıp; gerçeği ve doğruyu seçebiliyor (seçebilmeli).” (Kürtlerin Türklüğü, Prof. Dr. M. Fahrettin Kırzıoğlu, II. Baskı, 1995 – İstanbul, s. 13 – 15)

Esnafına Şaşı Bakanlar!..

“İşsizlik” en büyük sorunlarımızdan biri.

Siyasi iktidarın bu yönde ciddi bir çabası yok!

Nasıl olsun?

Yatırım için kaynak yok.

2013 Bütçesi’nden 53 milyar lira “borç faizi” ödemesine gidiyor!

İşçisine, memuruna, emeklisine “insanca yaşayabilecek” ücret ve maaş ödenemiyor!

Okul inşaatları için kaynak yok, “hamiyetli işadamları” okul yapıyor! Onlar da tamamını vergiden düşüyor!

Sosyal güvenlikte de tek umut;  “Bireysel Emeklilik.”

Ya esnaf?

Devlet’ten iş istemez, kendi küçük sermayesi ve bilfiil emeği ile hayata tutunmaya çalışır. Üstelik, üç beş insana da iş olanağı sağlar. Devlet’ine vergi verir.

Ama esnafın da pili bitiyor!

İzmit’in en anlı şanlı caddelerinde “boş dükkanlar” kiracı bekliyor!

Neden?

Çoğu yabancı sermayeli büyük “Alış Veriş Merkezleri” ( AVM) küçük esnafı yutup yok ediyor!

– Ee, ne yapalım, kapitalist sistem, “küresel düzen” böyle. Sen de kuralına göre oynayacaksın! Demek kolay.

AKP iktidarının ilk günlerinden bu yana küçük esnaf “Perakende Yasası” çıkacak diye bekliyor! Ama bir türlü çıkmıyor!? Neden?

Çünkü, “küresel sermaye” hükümet üzerinde bu ülkenin esnafından daha etkin!

Onlar, ülkeye sıcak para girişini engellese, hükümet mi kalır ortada!?

Bakın, Gümrük ve Ticaret Bakanı Hayati Yazıcı açıklıyor;

– 2003’de 81 olan AVM sayısı 2012 yılında 322‘ye ulaşmış! AVM sayısı 10 yılda 4’e katlanmış…

Bu sayıya, küçük boyutta ve mahalle aralarına kadar girmiş olanlar dahil değil!

Oysa, son yıllarda onbinlerce esnaf ticari yaşamdan çekilmek zorunda kaldı!

Peki ne yapmalı?

Yasaklarla sorun çözülmez.

Küçük esnafı örgütleyip, “ulusal AVM’leri” kurmaları sağlanmalıdır. Ben bu önerimi ilk kez 1972 yılında ve henüz “AVM” sözcüğü bilinmezken, Kocaeli gazetesinde yazdığım “Küçük Esnaf ve Liberal Ekonomi” adlı yazımda ve katıldığım pek çok söyleşide dile getirmiştim. Ama dinleyen olmadı!

Şimdi, BELSA’nın AVM olması planlanıyormuş. Eğer, bu kentin esnafı bunu yapacaksa, ne güzel. Ama, kentin tam göbeğine yabancı bir büyük şirket getirilecekse, bu kent esnafının ayağa kalkması gerek.

Ama benim bu kent esnafına pek inancım kalmadı!,Ticaret Odaları da İKM de hiçbir işe yaramıyor! Kent esnafını yaşatmak için çözüm üretmiyor. Hiç değilse “Perakende Yasası” nın çıkması için “Baskı Grubu” görevini yapmıyor!

AKP Milletvekilleri geliyor; “Esnafın sorunlarını biliyoruz, çözeceğiz” diye nutuk atıp gidiyorlar! Bizim esnafımı ve örgütleri ise; “Ne oldu bizim yasa?” diye sormuyorlar bile!..

Siyasi iktidar esnafımıza şaşı bakıyor. Ama esnafımızın da düz baktığını sanmıyorum!

Sadece Hainler Zarar Vermez

Sultan Vahdettin hain miydi? Bu sorunun cevabı için tarihçiler kadar muhafazakâr ve sol kesimin aydınları çok tartıştı. Herkes kendi zaviyesinden ön yargılı baktığı için, bir tarafın “hain” dediğine, öbür taraf “Vahdettin Han Hazretleri” diyebilmekte.

Benim için çok ilginç olan gençlerin çoğunluğunun siyaset, tarih gibi konulara ilgi duymadığını şikâyet ettiğimiz bir ortamda, bir Fen Lisesi öğrencisinin çıkıp “Hangi Vahdettin?” sorusunu sorması ve bu konuyu araştırarak bir kitap olarak yayımlamış olması.

Kocaeli Aydınlar Ocağı olarak “Söz Sırası Gençlerde” diyerek başlattığımız ve 66 ncısını gerçekleştirdiğimiz programda bu kitabın yazarı Orhun Özel adlı gencimize söz verdik.

Anlı şanlı tarihçilerin birçoğunun yaptığı hataya düşmedi Orhun. Konuyla alakalı 135 eseri okuyup, yüzlerce dipnotuyla süslediği “Hangi Vahdettin?” kitabında anlattıklarını bize özetlerken gerçek bir tarihçi gibi, “olayları zamanın şartları içinde değerlendirdi.” Yani bugünden, bugünün şartları ve değerleriyle geçmişi değerlendirmedi.

Kuva-yi Milliye hareketi başlangıçta tam bir çılgınca macera olarak görünmektedir. Ordularımız terhis edilmiş, millet harap, bitap ve bezgindir. “Hükümet merkezi, düşmanların şiddetli çemberi içindeydi. Siyasal ve askerî bir çember vardı.”

Böyle bir ortamda beterin beteri durumuna düşmemek için “manda” yani yabancı bir devletin idaresine girmeyi veya himayesine alınmamızı isteyen aydınlar çoğunluktadır. Hatta bunlar arasında Mustafa Kemal’in yol arkadaşı olan aydınlar ve üst rütbeli subaylar da vardır. Galip devletleri kızdırmadan onların suyuna giderek kayıpların en azda tutulabileceğine inanıldığı şartlarda Vahdettin’in siyasi tercihlerine bakarak “O’nun hain olarak nitelendirilmesi doğru olmaz.”

Ancak Mustafa Kemal ve arkadaşları ile onlara inanan bağımsızlık sevdalısı kitlelerin (Çılgın Türklerin) başarısız olması için Vahdettin’in, İstanbul Hükümetinin, İstanbul Basınının ve bir kısım ulemanın yaptıkları Türk Milletine çok pahalıya mal olmuştu.

Demek ki, adına “hain” denilemese de bir devletin yöneticileri, bir ülkenin aydınları ve kanaat önderleri “gaflet veya delalet” içinde olabilir en azından kendi milletinin kudretini idrak kabiliyeti içinde olmadığından milletine çok ağır zararlar verebilir.

*****

Vahdettin’e bakarken bir yandan bugünü düşünüyorum. “30 yıldır Kürt Meselesini çözemedik, bu metotla bundan sonra da çözemeyiz” çaresizliği içinde teslimiyetçi ve teröristin dümen suyuna giren siyasetçi, aydın, sivil ve askeri bürokratları gördükçe üzülüyorum.

Herkesin ümitsiz ve bezgin olduğu bir ortamda hem de yedi düvele karşı mücadele edebilen Mustafa Kemal Paşa’yı örnek alan bir lider çıkaramadığımız için içim yanıyor. İstiklal Harbimizle mukayese edilemeyecek kadar fevkalade olumlu şartlarda olduğumuz halde Türk Milletinin böyle bir çaresizlik içinde gösterilmesine kahroluyorum.

*****

Geçen hafta katkıda bulunduğumuz diğer önemli faaliyet Türkmeneli Dernekleri Federasyonu Başkanı Kemal Beyatlı konferansı oldu. Kocaeli Aydınlar Ocağı, Kocaeli Şairler ve Yazarlar Birliği ve Türk Eğitim Sen’in birlikte düzenlediği, S. Demirel Kültür Merkezindeki programa çok seçkin bir izleyici kitlesi katıldı.

Irak Türkmenleri esasen Misak-ı Milli sınırlarımız içinde kalan öz be öz kardeşlerimiz. 1958 e kadar sadece Türk denilen bu kitle o günün Irak devletinin politikası gereği bir günde Türkmen oluvermiş. Bugün itibarıyla takriben 3 milyonluk bir nüfus. İstanbul dışında İstanbul şivesine en yakın Türkçenin konuşulduğu bir kitle.

Türkmen nüfusun yoğunluklu olarak yaşadığı Kerkük ise müthiş stratejik bir şehir. Dünya petrol rezervlerinin yüzde 4’ü Kerkük’te. (Irak petrol rezervinin de yüzde 40’ı) Üstelik buradaki petrol yüzeye çok yakın ve en üst kalitede.

Kerkük’ün Kürtleştirilmesi için çok yoğun ve sistematik çalışmaları anlattı Kemal Beyatlı. Daha önce tam bir Türk şehri olan Erbil‘in Kürtleştirilirken uygulanan metotlar bugün aynen Kerkük’e tatbik edilmekte. Bir yandan çoğunluğu okumuş ve işadamı olan Türkmenlerin ekonomik açıdan zayıflatılması için ekonomik baskılar sürüyor. Kürt bölgesinin zenginleştirilmesi için her şey yapılıyor. Diğer taraftan hileli nüfus sayımları, hileli seçimler, Kerkük’e Kürt nüfusu yerleştirme faaliyetleri, Kürt doğumları Kerkük’te kaydettirme, nüfus ve tapu kayıtlarının yakılması, Türkmenlere fiziki saldırı ve cinayetler devam ediyor.

Bunlar olurken Barzani Devleti “Sam Amcalarına” güveniyor. Her türlü desteği de alıyor. Türkmenler ise sadece Allah’a ve bir de “dayılarına” (Türkiye) güveniyor. Ancak Türkiye bütün bunlar olurken Türkmenlere sadece nasihat ediyor.

Bir yandan Kürt devleti, diğer taraftan bunlarla zıtlaşan ve Merkezi Irak Hükümetinde etkin olan Şii kesim. Bunların her ikisi de silahlı. Buna karşılık Türkmenler silahsızlandırılmış. Muhtemel bir çatışmada Türkmenlerin ezilmesi kaçınılmaz.

*****

Irak Türkmen Büyüklerinden İzzettin Kerkük‘ün feryadı içimizi yakmakta. “Sık sık ‘yaratılanı severiz Yaratandan ötürü’ diyorsunuz. Bizi niye sevmiyorsunuz? Bizi de Allah yarattı. Kerkük Türklerini de Allah yarattı. Bizi niye sevmiyorsunuz? Biz de Müslüman’ız, bizi niye sevmiyorsunuz?”

Elbette Irak Türklerini seviyoruz. İnsan olduğumuz için. Müslüman olduğumuz için, Türk olduğumuz için. Bu sevgimizi eyleme koymak boynumuzun borcu. Ama millet olarak, devlet olarak gerekeni yapmadığımız açık.

Filistin‘de bir Müslüman’ın burnunun kanaması bizim içimizi yakar. Somali ve Arakan‘daki Müslüman kardeşlerimizin derdine de dertleniriz.

Ancak hem Müslüman ve hem de Türk olan Irak’taki kardeşlerimiz için ne yapıyoruz? Filistin’e gösterilen alakanın onda birini göstersek, hem Irak denkleminde Türkiye daha güçlü söz sahibi olur, müthiş ekonomik ve siyasi kazançlarımız olur, hem de Kerkük’ün “bizi niye sevmiyorsunuz?” feryadına muhatap olmayız.

Mücadele Gücü

Nereye gitsem, kiminle konuşsam şikâyet, moraller bozuk, canlar sıkkın, gelecekten ümitsizlik, gelecekte ne olacağını bilememenin getirdiği bir üzüntü herkesi sarmış, sarmalamış bulunmaktadır.

Hem de öyle bir belirsizlik, toplumu kucaklamış bulunmaktadır ki; sağlığı iyi olan, işi iyi olan, iktidara yakın düşünenler bile geleceği bilememek sarmalına takılmış bulunmaktadır.

İnsanlarla konuşuyorsun, bazı gelişmeleri ve bazı yanlışları sıralıyorsun, evet onda haklısın ama diye söze başlıyorlar. Yani, hataları gören ama, bu hataların henüz nelere mal olacağının tam fakına varamayanlar bile, bir belirsizliğin ve bir açmazın içine girdiğimizi zımnen de olsa kabul ediyorlar.

Anketleri, manketleri boşverin siz.

Ülkenin meselesi, Türk Milleti’nin meselesi anketleri, rakamları, partileri, ideolojileri, grupları, menfaati, şahsî hesapları, barış yutturmacalarını, teröristlerin kendi aralarındaki hesaplaşmaları filan çoktan geçmiş bulunmaktadır.

TOPLUMUN MORALİ BOZUK, TÜRKÜN CANI SIKKIN.

Bu mesele, parti, marti meselesi değildir.

Türkiye’nin en başarılı, en çalışkan gençleri ile konuşuyorum. Ülkeden ümitlerini kesmiş bir tavır içerisindeler. Onlara moral vermek için bayağı dil döküyorsun.

Bakın, bir toplumda, bu kadar morali bozuk insanın varlığı, o toplumun geleceğinin çok tehlikeli bir noktaya geldiğinin en açık işaretidir.

Ortada ülkem, toplumum ve Türk Milleti adına söylenecek iyi hiçbir şey kalmamıştır.

Bu ülkenin Başbakan Yardımcısı’nı dinleyip, canı sıkılmayan kaç AKP’li var acaba?

Sürekli bu can sıkıcı ifadeleri bir merkezden alırcasına kullanan bu yardımcının üstü olan Başbakan sadece o kişiyi zaman zaman tevil ederek işi kurtardığını mı zannediyor?

Buna İyi Polis – Kötü Polis oyunu denmez de ne denir?

Ülkeyi yöneten, yönettiğini iddia eden gücün içerisinde bir tane bile, ne oluyor yahu diyecek bir babayiğit yok mu?

Yine iktidarda kalın, ama, yaşanmaz hale gelinen ülkemizde Türk Milletine sahip çıkacak bir veya birkaç kişi bile mi yok?

İktidar dışı güçlerin, inandırıcılıkları, topluma bir şeyler veremeyecekleri artık açıkça göründüğüne göre, çözümün nerede olduğu da açıkça görünmektedir.

Şimdi gelelim yazının başlığını açmaya:

Evet, durum ülkede, aynen söylediğim gibi.

Feriye Sarayı Yangını, Galatasaray ve Fenerbahçeli Kaptanlar

Feriye Sarayları diye anılan üç binanın ortasındaki Galatasaray eğitim kurumunun bulunduğu yapı, üst katında çıkan yangın nedeniyle büyük hasar gördü. 

Yangını televizyonlardan üzüntüyle izledik.

Öğrencilik dönemimizin belli bir süresini geçirdiğimiz (Galatasaray Lisesi, İlkokul ve Hazırlık -Yetiştirici- Sınıfları) ve pek çok anılarımızın yaşandığı okuldu.

Bina, padişah ailesi fertleri ve yakınları ile hizmetlilerinin ikametleri için yapılmıştı.  Saraylar, Çırağan Sarayı ile Ortaköy arasındaki sahilde üç blok olarak, meşhur mimar Balyan ve ailesi tarafından 1870 yılı başında inşa edilmişti.

Cumhuriyet döneminde birinci bina Deniz Ticaret Okulu, ikinci bina Galatasaray İlk ve Hazırlık Okulu, üçüncü bina ise Kabataş Lisesi olarak eğitim hizmetine verilmişti.

Ben 1944-1945 ders yılı döneminde ortaokula yani Beyoğlu’ndaki Galatasaray Lisesi’ne geçme icâzetini, bu okulda almıştım.

Okulun alt katı yemekhane ve soğuk kış günlerinde öğrencilerin oyun alanı olarak kullanılırdı. İkinci katı dershaneler, müdüriyet, kütüphane ve öğretmen odası bulunurdu. Üçüncü katta ise yatakhanelerimiz yer alırdı.

Okulun yol tarafındaki bahçesinde voleybol, basketbol sahaları ile diğer sporların yapılabilmesine uygun toprak alanlar ve güney kısmında okulun reviri bulunurdu.

Günün her saatinde ayrı bir renk alarak, bazen hırçın bazen sakin akan boğaz suları hepimizin ortak ilgisini çekerdi.

Boğaziçi’ni hareketlendiren Şirket i Hayriye vapurları da eğlencelerimiz arasında önemli bir yer tutardı.

Çok sevdiğimiz kaptan amcalarımız vardı. Favorimiz Şeref Efendi Kaptan’dı. Kıyıya oldukça yakın geçirdiği Küçük Su No: 64 yolcu vapurunu hepimizin “-Kaptan düdüüük! Kaptan düdüük!” seslerimize, vapurun düdüğünü öttürerek yanıt verirdi.

Artan neşemiz ve sevincimizle coşar, Kaptan amcaya tezahürat yapardık. Galatasaraylı olan ve gençleri çok seven Şeref Efendi Kaptan elini sallayarak, gönlümüzü alır ve geçişini sürdürürdü.

Boğaziçi sakinlerince saygı duyulan ve hemen hemen bütün cemiyetlere davet edilerek, kendisine büyük itibar gösterilen Şeref Efendi Kaptan da Boğaziçililere hizmet etmekten gurur duyardı.

Yan tarafımızdaki Kabataşlı öğrencilerde kaptanları sevgiyle selamlardı.

 Özellikle Fenerbahçeli Hayri Efendi Kaptan’ı… Hayri Kaptanın, dedesi ve babası da kaptanmış.

Hayri Efendi Kaptan’ın vapurunda sarı lacivert renkler hâkimdi, bütün Şirket i Hayriye vapurlarının cankurtaran simitleri kırmızı beyaz olmasına rağmen, Hayri Efendi Kaptan’ın cankurtaran simitleri sarı ve lacivert renkliydi.

Ayrıca, savaş kahramanı olduğu söylenen Hayri Efendi Kaptan, havanın her şartında gemisini kullanmakla meşhurdu.

Her türlü seyrin yasaklandığı bir gün, vapurunu sefere çıkarmış 800 yolcusunu Galata Köprüsüne ulaştırmış, yolcular vapurdan çıktıktan sonra dağılmamış ve Kaptan’a uzun süre sevgi gösterisinde bulunarak tezahürat yapmışlardır.

Hayri Efendi Kaptan üstün başarıları sonucu Şirketi Hayriye’nin Genel Enspektörlüğü’ne atanmıştır.

Ülkemizin önemli bilim insanları, sanatçıları, sporcuları, politikacıları, iş adamları, bürokratları, teknokratları ve basın mensupları gibi değerlerinin sıralarından yetiştiği bu irfan ocağının tekrar eski günlerine dönmesi gerekmektedir.

Yanan binamızın hem tarihi hem de oradan feyz almış öğrencilerinin anıları ve halen vermekte olduğu hizmet nedeniyle yeniden ve aslına uygun olarak onarılıp, restore edilmesi dileğimizdir.

NOT: Feriye, Farsçadan Osmanlıcaya intikal etmiş bir kelimedir. Anlamı; yan, dalı, ikinci anlamındadır. Feriye Sarayları, hanedanın mensuplarının yerleşebilmesi nedeniyle yaptırılmıştır.