25.5 C
Kocaeli
Cumartesi, Ağustos 8, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1025

Hayırda Yarışmak (2)

İhtiyaç sahiplerini görüp- gözetmek, imkanlar ölçüsünde sadaka vermek, hayır hasenat için infakta bulunmak güzel bir hayır çeşididir. İlim sahiplerinin bildiklerini başkalarına öğretmeleri de hayır kapsamındadır. Hz. Peygamber (s.a.s.); “Yalnız iki kişiye gıpta edilir. Biri, Allah’ın, mal verip hak yolunda harcamaya muvaffak kıldığı kişi; diğeri de, Allah’ın, kendisine ilim verip de onunla amel eden ve bunları başkasına öğreten kimsedir”(Buharî, İlim, 15; Müslim, Müsâfirîn, 266-268) buyurarak mal harcamak yahut ilim öğreterek topluma faydalı olmanın özenilecek bir hayır yolu olduğunu haber vermiştir.

Mü’min, her hayrı kendisi için bir nimet ve sevap kazanma fırsatı olarak görmeli, bir iyilik ve hayır yapma imkanı bulduğunda herhangi bir engel çıkmadan onu bir an önce yerine getirmeye gayret göstermelidir. Çünkü insan, “daha sonra yaparım” diyerek zamanında yapmadığı hayırlı işler için bir daha fırsat bulamayabilir.

Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bir defasındamescittenamazı bitirir bitirmez acele ile evine gitmişti.

Ashab-ı kiram, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in bu telaşı karşısında endişelendiler. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bir süre sonra dışarı çıktığında bu acele davranışı sebebiyle ashabının meraklanmış olduğunu gördü. Bunun üzerine şöyle buyurdular:“Odamızda birazcık altın -veya gümüş- olduğunu hatırladım. Beni hayırda acele etmekten alıkoymasın diye hemen dağıtılmasını emrettim.”(Buhârî, Ezân 158) Allah Resûlü (s.a.s.) bu davranışıyla hayırlı işlerde acele edilmesi konusunda bizlere örnek olmuştur.

Yüce Rabbimiz, biz kullarından sadece hayır yapmamızı istememiş, aynı zamanda hayır işlerine koşmamızı ve daima hayırda yarışmamızı da emretmiştir. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmuştur: “…Haydi, hep hayırlara koşun,  yarışın!”(Bakara, 2/148) Başka bir ayet-i kerimede de hayırda yarışmanın Allah’ın salih kullarının özelliklerinden olduğu bildirilmiştir: “…Onlar hayır işlerinde birbirleriyle yarışırlar. İşte onlar salihlerdendir.” (Âl-i İmrân, 3/114)

Müslüman, hayır yapmak ve hayırda yarışmakla da kalmamalı, bunun da ötesine geçerek hayra öncülük etmeli, hayır işlerinde başı çekmelidir. Kur’an-ı Kerim’de; “Rablerinin azametinden korkup titreyenler, Rablerinin ayetlerine inananlar, Rablerine ortak koşmayanlar, Rablerine dönecekleri için verdiklerini kalpleri ürpererek verenler, İşte bunlar hayır işlerine koşuşurlar ve o uğurda öne geçerler”(Mü’minûn, 23/57-61) buyrularak iyilik ve hayırda başı çekenler övülmüştür.

Bir başka ayet-i kerimede ise; hayırlı işlere öncülük edenlere büyük lütuflar olduğuna işaret edilmiştir:  “Sonra biz o kitabı kullarımızdan seçtiğimiz kimselere (Muhammed’in ümmetine) miras olarak verdik. Onlardan kendine zulmedenler vardır. Onlardan ortada olanlar vardır. Yine onlardan Allah’ın izniyle hayırlı işlerde öne geçenler vardır. İşte bu büyük lütuftur”(Fâtır, 35/32)

Peygamber Efendimiz (s.a.s.) de bir hadis-i şeriflerinde hayır ve iyiliklerin önünü açan, hayır hizmetlerine kılavuzluk eden mü’minleri övmüş, hayır işlerine engel olanları da kınamıştır. Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “İnsanlardan öyleleri vardır ki, onlar hayra anahtar, şerre de kilittirler. Öyleleri de vardır ki, şerre anahtar, hayra kilittirler. Allah’ın, ellerine hayrın anahtarlarını verdiği kimselere ne mutlu! Allah’ın, şerrin anahtarlarını ellerine verdiği kimselere de yazıklar olsun!” (İbn-i Mâce, Mukaddime, 19)Bunun için Müslüman daima hayır işlerine destek olmalı, hayır hizmetlerine herhangi bir şekilde mani olmaktan da sakınmalıdır.

Bir hayrın yapılmasına vesile olan veya hayır yapan kimseye yol gösterenler de hayır yapmış gibi mükâfata nail olmaktadır. Nitekim Hz. Peygamber(s.a.s.) bir hadis-i şeriflerinde; “Bir hayra delâlet eden, onu yapan kimse gibi sevap kazanır”(Ebu Davûd, Edeb, 114-115/5129)buyurmuştur.

Bizlere Rabbimizin rızasını ve ebedî esenlik yurdu olan cenneti kazandıracak olan hayır işler yapmak için acele etmeli ve ömrümüzü hayır hizmetleri ile değerlendirmeliyiz. Unutmayalım ki, hiçbir iyilik ve hayır zayi edilmeyecek, mutlaka karşılığı verilecektir. (Zilzâl, 99/7) Bunun için hiçbir iyiliği küçük görmemeli, ahiret sermayesi olacağını düşünerek büyük-küçük demeden gücümüzün yettiği kadar hayır yapmalı, hayırlı işlere koşmalı, hayırlı hizmetlere öncülük etmeliyiz. Huzurlu, mutlu ve müreffeh bir toplum olmak için de Müslümanlar olarak topyekûn hayırda yarış halinde olmalıyız.

Biz Hangi Ülkede Hangi Çağda ve Yaşıyoruz?

 

İnsanlık, Miladi takvimle 21. Yüzyılını yaşıyor.

Bilim ve teknolojide dev adımlar atılıyor;

Uzay boşluğunda yüzbinlerce uydu dolaşıyor.

Mars’la flört ediyor bilim insanları.

Küçücük cep telefonlarıyla harikalar yaratılıyor.

Akıllı evlerde yaşıyor varsıllar.

Dünya nimetlerinin kaymağını yiyenler ultra lüks bir yaşam içinde.

Ama, dünyanın en büyük sorunlarının başında geliyor açlık!..

Ya savaşlar?

Ya terör?

Kanla yıkanıyor dünyamız!

Küresel tekellerin kahrolası çıkarları için halklar birbirini yiyor!

Dünya var olduğundan bu yana birbiriyle karışan insanlık, hala “etnik köken” ya da “din ve mezhep” uğruna savaştığını sanıyor!

Küresel efendiler böyle kışkırtıp, böyle birbirine kırdırıyor insanlığı!

Sömürünün farkına varmasınlar diye, yalanlarla kandırıyorlar insanları!..

Ya Türkiye?

Son günlerde medyaya yansıyan birkaç haber özetliyor halimizi;

– “Karpuz Adana’da yetişiyor, uzmanı İsrail’de” İsrailli bir uzman, Adanalı üreticilere “En iyi karpuz nasıl yetiştirilir?” dersi veriyor!..

– “Brezilya’da işçilere “kültür aktivitelerinde bulunmaları için” aylık 25 dolar ödenek veriyor.”

– “Türkiye’de işe girmek isteyen işsizlerden sağlık raporu alabilmeleri için 50 TL. isteniyor.”

– “Sabiha Gökçen’den İzmit’e uçak yolcularını taşıyan servis otobüsü, Hereke Tüneli çıkışında arıza yapıyor, yolcular gece yarısı karanlıkta viyadük üstünde can pazarı yaşıyorlar!”

– “Değirmendere sahilinde yeni yapılan yol çöküyor” Hangi “işinin ehli vatandaş yaptı?” diye soran mı var?

Bu ülkede insanlar, doğalgaz ya da sobadan sızan karbonmonoksit gazından zehirlenip ölüyor!

Bu ülkede her yıl ortalama 6-7 bin insan trafik cinayetlerinde yaşamını yitiriyor!

Bu ülkede maden kazalarında ölümlere “kader” diye bakanlar var!

Bu ülkede büyükbaş hayvandan samana kadar hemen her türlü tarımsal ürünü dış ülkelerden alıyoruz! Tarım Bakanımız da “şövalye nişanını” Fransa’dan alıyor!

Kimsenin de gıkı çıkmıyor!

Ordumuzda üst düzey komutan kalmadı ama Amerikan Conileri, Alman ve Hollanda askerleri yurdumuzu korumaya geliyor!

İnsanın sorası geliyor;

“biz hangi ülkede ve hangi çağda yaşıyoruz?”

 

 

Seyahat Turizmi

0

Seyahat Turizmi nedir diye düşünmeye başlamışsınızdır.

Turizmin ana Lokomotifi seyahat etmektir.

Seyahat etmezseniz birçok yeri görmekten mahrum kalırsınız.

Gerçi şimdilerde evinizde Belgesel film veya dizi izlediğinizde hayatınızda göremeyeceğiniz yerleri görmeniz mümkündür.

Hangi belgeseli izlediğinizde UNUTAMIYACAĞINIZ ANILARhafızanızda yer almaktadır?

Film izler gibi izlersiniz ve birkaç gün sonra unutmaya başlarsınız.

İşte bu nedenle Seyahat ederek tatillerimizi ve maceralarımızı gerçekleştiririz.

Bu konuda çeşitli alternatifler, seçenekler mevcut.

Ben UÇAK tutkunuyum.

Tercihimin nedeni daha kısa zamanda daha geniş alanı izlemeniz mümkündür.

Zamanı satın almak gibi bir şey.

Konfor ve İkramlar bölümü de ayrıca bir neden…

Uçmanın keyfini Düşününüz lütfen.

Yürüyerek gezemeyeceğiniz dağların her tarafını görebilmeyi.

Sahillerin kıvrımını.

Şehirlerin çok geniş alana yayılmış halini bütün halde görebilmeyi.

Çarpık gelişmiş kentler olduğu gibi Dantel gibi işlenmiş şehirlerin keyifli görüntüsü.

Atalarımızın geçmekte zorlandıkları, hatta geçmeyi başaramadıkları, uçsuz bucaksız çölleri birkaç dakikada aşmanın keyfi.

Okyanusları birkaç saat içinde keyifle geçebilmeyi.

Bütün bunlar tercih nedenleridir.

Uçakla Seyahat, Turizmin en hızlı hizmet aracıdır.

Ülkelerin, Şehirlerin ekonomik yapısına büyük katkılar sağlamaktadır.

Atatürk Havaalanı hizmet vermeye zorlandığı noktada İstanbul’un Asya tarafında yapımı planlanan Sabiha gökçen Havaalanı Projesi hayata geçirildi.

Eminim birçoğunuz bu dönemleri hatırlıyorsunuzdur.

Kartal ilçesinin Kurt Köy tarafı Kıraç bir yerdi.

Etrafında yerleşim alanı yok denecek kadar azdı.

Arazi fiyatları inanılmaz ucuzdu.

Buna rağmen yatırımcılar burayı tercih etmiyorlardı.

YA ŞİMDİ???

Sabiha gökçen Havaalanı etrafında yer almak istediğinizde çok ciddi bir bütçe ayırmanız gerekecektir.

Bu bölgede birçok oteller hizmete açıldı.

Çok büyük alış veriş merkezi her gün binlerce insanı ağırlamakta.

Hafta sonu özellikle Pazar günü aracınıza park yeri bulamazsınız.

Bir uçak deyip geçmeyin lütfen.

Bu yörenin ekonomik yapısını müthiş olumlu etkileyen havaalanıdır.

Kocaeli ilimizdeki Cengiz Topel havaalanının tam kapasite ile çalışması bu nedenle çok önemlidir.

İlimizdeki Otellerin, Ticaret merkezlerinin ve Turizmin gelişmesine çok büyük katkı sağlayacaktır.

İlimizin Bürokratlarına ve Şirket sahiplerine bu konuda kaçınılmaz görevler düşmektedir.

Sanayi Odaları Yöneticileri, Ticaret Odaları yöneticileri, Organize Sanayi Bölgeleri sahipleri ve yöneticileri havaalanımızın gelişmesini sağlayacak her konuda desteklerini sonuna kadar vermelidirler.

Kazançların en büyük payı kendilerinedir.

Herkes elinden gelen fedakarlığı ve gayreti göstermelidir.

Sivil Toplum Kuruluşları hassasiyetle çalışmaları yakından takip etmelidir.

Havaalanımızın kısa zaman içinde ULUSLAR ARASI uçuşlara açılması sağlanmalıdır.

Bundan sonraki gelişmeleri izlemeye hızımız yetişmeyecektir.

Tarihte bunun güzel örneklerini yaşadığımız için, kazanan tarafın ilimiz olacağına olan inancım sonsuzdur.

Yeter ki içi sevgi dolu duyarlı insanlarımız da bu konuya destek versinler.

YANILMAM DA MÜMKÜNDÜR DEMEK, RAHATSIZLIK VEREN İNANÇSIZLIKTIR.

 

Hoşgörü Ama Nasıl – 3

İnancımız gereği Müslümanlar önce bir birlerini sevmeli

Birbirleriyle iyi geçinmelidirler.

Sonra kimi sever dost edinirseniz edininiz..

Zalimlerden ve gayri Müslimlerden esirgemediğinizi

Müslümanlardan da esirgemeyiniz.

Birde meseleye şu açıdan bakmak gerekmez mi?

Hoşgörü alt ve eşit konumdaki insanların işlemiş oldukları hata ve suçlara karşı olur.

O da sürekli olmamak kaydıyla.

Sizden üst konumdaki insanlara karşı hoşgörülü olmanız

Aklende ilmende pratıktede mümkün değildir

Anne- babanın evladına

Amirin memuruna

İşverenin işçisine karşı hoşgörüsü olabilir.

Ama astın üstün yaptıkları haksızlıklara karşı hoşgörüsü olamaz

Bu durum olsa olsa göze girme, aferin alma, takdir kazanma hareketidir.

Mutlaka bu davranışında dünyevi bir karşılığı olmalıdır.

Size düşen onların yaptıkları haksızlıklara karşı ya hakkı savunmak

Yâda haksızlığa katlanarak sineye çekmek ve uysal tavır takınmaktır

İslami literatürde bunun adı hoşgörü değildir.

Mutlaka herkesin yaptığı işin kendine göre bir izahı da vardır.

Temennim bu izahın Allah katında da geçerli olmasıdır.

Sağ yanağına şaklayan bir tokada karşı sol yanağını dönmek

Hoşgörü değil zalimin zulmünü meşrulaştırmak olur

Hele bu tokat toplumun çoğunluğunun manevi duygularına atılmış bir tokat ise buna seyirci kalmak

En hafif tabiriyle nemelazımcılık olur ki, buda zulmün yaygınlaşmasına ve toplumun ifsadına sebep olur.

Hz Ali(ra) bir sözünde ‘Zalimlerin en büyük yardımcıları o zulme seyirci kalanlardır’ buyuruyor

Zulme karşı hoşgörü ister istemez zalimle sizi aynı safta birleştirir.

Bir kıssa

Fi tarihinde zulmüyle meşhut bir ağa(yönetici)güngörmüş,

ilim irfan sahibi Allah dostlarından birini ziyarete gider.

Hoş-beşten sonra ağa hoca efendiden kendisine dua etmesini ister.

Ağa hoca efendinin kendisine

Allah sana uzun ömürler versin saltanatını daim eylesin demesini beklerken

Allah dostu Allah senin bir an önce canını alsın der.

Şaşkına dönen zalim ağa hoca efendi hoca efendi!

Bu nasıl duadır der

Hoca efendi gayet sakin bir şekilde senin için yapılacak en iyi dua budur cevabını verir.

Bir an önce ölürsen fazla günah işlememiş olursun

Uzun yaşaman zulmümün ve günahlarının artmasına sebep olur ki buda senin için kötü son demektir

Hoca efendilerin görevlerinden biride zulmü her zaman höşgörmeyip arasıra da olsa zalime zalim olduğunu hatırlatmaktır.

Güler yüzlü olmanın yanında çatık kaşlı olmasını da bilmek lazım

Saygı ve hürmetlerimle

Yarınınız bu gününüzden aydınlık olsun.

“Bunca Varlık İçinde Bitmez Gönül Darlığı”

Merhaba özgür yürekler.. Merhaba “Ekmeksiz yaşarım, özgürlüksüz yaşamam” diyenler.. Merhaba “Özgürlük ve bağımsızlık benim de, benim de karakterimdir” diye ekleyenler..

Özgürlük kavramsal değil yaşamsaldır. Özgürlük ruhsal bir patlayış, kölelikse midevî rahatlayıştır. Özgür Suriye Ordusu küresel emperyalizmin kulu – kölesidir. Esad‘ın etrafındaki direniş bir hürriyet ve istiklâl amentüsüdür.

Özgürlüğün filmi – fotoğrafı varsa Millî Mücadeleler ve Kurtuluş Savaşlarıdır. Ve her İstiklâl Marşı bir özgürlük bestesidir.

“Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım
 Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım?..”

Tüketim çılgınlığı tabiî ki.. Zinciri de telekomünikasyondan.. Satın aldıkça satılırsınız, sahiplendikçe sahiplere sahip olur / sahiplenilirsiniz. Kaybedeceğiniz şeylerin sayısı aynı zamanda köleliğinizin de katsayısıdır.

Eskiden; Dicle’nin Suriye tarafında veyahut Fırat’ın Irak tarafında bir koyunu kurt kılığına girmiş emperyalizm kapsa sorumluluğu bize emanetti. Şimdiyse “mış gibi” yaptığımız huzur ve refah kredi kartlarına emanet; cırt cırtlı hayatlarımız “Standart & Poors, Fitch, Moddy’s” pozitif veya negatifine emanet; onlar, bunlar, şunlar ve onlar, bunlar, şunların yıktıkları – döktükleri, kestikleri – biçtikleri, vurdukları – kırdıkları görüp de görmezden gelmemize, bilip de bilmezden gelmemize emanet.

Tarihi kahramanlıklarla dolu Türk Milleti yüzyıldır Atatürk‘ten başka kahraman çıkaramamışken melez Güney Amerika eski ve yeni liderleri her yıl kahramanlık resm-i geçiti yapıyorlar. Bizde ‘Amerika’ya emanet‘ yaşıyoruz.

Yunus‘un ‘Mal varlığı & Gönül darlığı‘ bağlantısını bilmeyenler yine O’nun “Ölümden ne korkarsın / Korkma, ebedî varsın” hükmünden uzak yaşamaktalar. Onların ölüm – Allah korkusunu Ahmet Kaya tasavvufuyla yoğuralım ve ‘Özgür Çağrı‘yla nokta vuralım:

“Ölüm her aklına geldiğinde ah edip vah edip inleme
 Bu halinle Tanrıyı incitmiş olacaksın
 Ecel kapıyı çaldığında etrafı telâşa verme
 O geldiği zaman sen gitmiş olacaksın”

Kaleme, yazdıklarına ve özgürlüğe selâm olsun!

Küçüğüm

Çileler sevdan olmuş, huzur nedir bilmedin,
Gözlerin hazan seli, mecal bulup silmedin,
Mutluluk düşlerindi, bir nebzecik
gülmedin.
Az tebessüm bekledin, acılar kaş çattılar,
Berrak, tatlı
ırmaktın, içmeden kir kattılar?

Körpe narin çiçektin, hiç açmadan aldılar,
Büyüyüp serpilmeden, kırdı döktü çaldılar,
Bahçeler solgun sessiz, üvey öksüz kaldılar.
Kendin sandın her kesi, kimi çok fesattılar,
Eşya oldun pazarda, kâh aldı kâh sattılar.

Gönlü kırık serçesin, parklar mekânın şimdi,
Anne bağrı yuvandı, bozup, dağıtan kimdi?
Umutların tükenmiş, kalbin yasla mı çimdi?
Geleceğin yok artık, görmeden kararttılar,
Bu günün korkunç dünden, yarını arattılar.

Oyun yerin gökdelen, bahçe yok ki gezesin,
Kurdun kuşun yemisin, şer güçlere mezesin,
Kıs kıs
gülsün şeytanlar, artık bıyık bezesin.
Sevgiye yelken açtın,
göz yaşında battılar,
Hüzün aktı damlalar, haz duyarak tattılar.

İbrişimdi saçların, hem öper, hem tarardım,
Ninnim bin bir şifaydı, hep duayla sarardım,
Gülmeni az görmezsem, yüreğimde arardım.
Yalnız geçen her günüm, harap ve bayattılar,
Gamdan uykusuz
gözler, geldiğinde yattılar.

Dün sabah getirmişsin, bin bir demet hediye,
Toprağımı pek öptün; “özledim
annem” diye,
Sen varken b
aşka gülü, koklayayım ne diye?
Can suyum; söyle kimler, ruhunu kuşattılar?
Zindana dönmüş bahtın, hicran mı yaşattılar?

Diyorsan ki yaşam güç, mihnetler zor canıma,
Elem sitem, kem sözler, dokunmakta kanıma,
Mevla’mdan ümit kesme, bir gün alır yanıma.
Merhamet, şefkat bitmiş, her yolu kapattılar,
Mesut olmak hakkındı, neden derde attılar?

Tozpembe hayallerle, salıncaklar ördüğüm,
Parmağına
gül değse, incinirdin, gördüğüm,
Hıçkırıklar göğsünde, yutamadın kördüğüm.
Doğduğunda
melektin, kolların kanattılar,
Hiç uçmadan yoldular, koparıp kanattılar.

Göz nurumdun çiçeğim, en değerlim sen idin,
Bir tanemdin küçüğüm, bedenimde ten idin,
Yanağımda bir gamze, keder bilmez şen idin.
Kirpiğin her dem nemli, demek çok ıslattılar?
Gülmek pek yaraşırdı, kimler hep ağlattılar

İran’da Rejimin İzleri

 

İran çok köklü bir tarih ve medeniyete sahip, 1639 dan beri değişmeyen 454 km uzunluğunda sınırımız olan komşumuz. Üstelik nüfusunun yarısı Türk.

Hepimizin çok az bilgi sahibi olduğu bir ülke İran. Türkiye’de bir kesim 2023 e kadar İran benzeri bir rejime dönüşeceğimize dair endişe ve korku içinde. Buna rağmen, ne tarihi, ne kültür ve sanatı ve ne de mevcut rejimin işleyişi, ülkenin ekonomik ve siyasi durumu hakkında yeterli bilgimiz var. Bu ülkeyi aydınlarımız bile mesela bir Fransa, Almanya veya ABD kadar tanımamakta.

İran’da rejim 1979 devrimini müteakip “Şii mezhebinin görüşlerini esas alan” bir İslam Cumhuriyeti. İran’ın son 40 yıllık siyasi macerasından çok öğreneceklerimiz var. Ayrıca bu ülke ile düşman olmanın riskleri çok; işbirliği imkânlarını değerlendirmemiz halinde kazanacaklarımız inanılmaz büyüklükte olabilir.

Biraz bilgilendirebilmek için, çok verimli ve güzel hatıralarla döndüğümüz üç günlük İran gezimizde edindiğim intibalarımı kısa anekdotlarla paylaşmaya çalışacağım.

*****

İran topraklarına girdiğimiz İsfahan Havaalanından itibaren ilk göze çarpan Ayetullah Humeyni ve Ayetullah Hamaney’in sarıklı, cüppeli ve sakallı fotoğrafları. Humeyni’nin daha ciddi bakışına karşılık Hamaney’in gülümseyen bakışlarını İran’da resmi ve resmi olmayan birçok mekânda (hatta türbe / Cami içinde bile) görmek mümkün. Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’ın portresini ise hiç görmedik.

*****

Özellikle İran kadınlarının örtüsü hakkında ön yargılı ve yanlış bir kanaatimiz olduğunu fark ediyoruz. İran’da kadınların örtünmesi kanuni bir mecburiyet. Ancak kadınların sadece yaklaşık dörtte biri çarşaflı. Bu çarşaflı olanların bile yarısında saçların önden bir kısmı (Anadolu kadınları gibi) açık. Kadınların dörtte üçü başlarına mecburiyetten örtüldüğü hissi veren atkı, şal benzeri örtüler örtmüşler. Bu örtüler saçların bazılarında dörtte bir, bazılarında dörtte üçünü açıkta kalacak şekilde kullanılmakta. Ancak boyun ve göğüs herkeste kapalı.

Kadınlar hayatın içinde İran’da. Sokaklarda, çarşı pazarda dolaşan insanların çoğu kadın. İşyeri işleten iş kadınları ile resmi ve özel kuruluşlarda çalışan kadın sayısı da hayli çok. Kadınlar Suudi Arabistan’dan farklı olarak çekingen değil. Erkeklerle konuşurken rahat ve gözlerini kaçırmıyorlar.

Kadınların kıyafeti genellikle altta pantolon (özellikle gençlerde kot pantolon çok yaygın), üstte gömlek, kazak, elbise gibi kıyafetin üstüne diz kapağının beş parmak üstüne kadar örtecek şekilde pardösü, kaban gibi kıyafetler yaygın.

Kanuni mecburiyet saçların gözükmeyecek şekilde örtülmesi, üst kıyafetin diz kapağına kadar örtmesi şeklinde olmasına rağmen, uygulamada esnetilmiş.

AHLAK POLİSİ: Bize rehberlik yapan Maide isimli üniversiteli bir kız öğrenci ile birlikte kalabalık caddede yürürken, yan tarafta çarşaflı, tam tesettürlü bir kadın ile yanında bulunan bir erkek, Maide’yi çağırdı. Daha sonra “ahlak polisi” olduğunu öğrendiğimiz genç hanım, Maide’ye bir şeyler söyledi. Maide’nin rengi biraz değişti,  hemen kabanının açık olan ön kısmını örterek ilikledi. Meğer ahlak polisi kadın “böyle gezmekten utanmıyor musun? Neden önün açık geziyorsun? Derhal önünü kapat” demiş. Türkiye şartlarında oldukça kapalı olan bu kıyafetin ikaz edilmiş olması bizi şaşırttı.

Çarşafının üstünde taşıdığı özel bir armadan “ahlak polisi” olduğu anlaşılan bunun gibi kadın görevlilerin çeşitli yerlerde gözetim yapmakta olduğunu fark ettik.

Restoran ve nargile kafe tarzı mekânlarda kadın- erkek karışık yemek yeniyor, kadınlar da nargile içiyor. Kadınlar bu mekânlarda başlarını biraz daha açık tutabiliyor, yanındaki erkekle sarılarak oturabiliyor. Ahlak polisleri “rüşvet aldıkları için” bu mekânlara pek müdahale etmiyormuş.

*****

İran’da 6 adet resmi TV kanalı var. Haberler besmele ve salâvatla başlıyor. Hemen arkasından “Hazreti Ayetullah Hamaney” in mesela kabir ziyaretini anlatan bir haber, takiben de Cumhurbaşkanı Ahmedinejad‘la alakalı bir açış haberi devam ediyor.

Uydu yayını yasakmış. Hatta cezasının idam olduğu söylendi. Buna rağmen milyonlarca insan uydu yayını izlemekteymiş. İnternette de birçok yasak söz konusu. Mesela Google ve Faceboook yasak. Hatta Türkiye gazetelerinin internet sitelerine de erişemedik. Facebook yasak ve bir yıl hapis cezası söz konusu olmasına rağmen İran’da 22 milyon Facebook kullanıcısı varmış.

*****

İran’da Ahmedinejad döneminde halkın yararına hiç yatırım yapılmadığından şikâyet ediliyor. 1979 da liberal, sol ve dini grupların işbirliğiyle Şah Rıza Pehlevi’ye karşı gerçekleştirilen Devrimden sonraki ilk üç yılda ve Rafsanjani döneminde (1989-1997) ciddi yatırımlar yapılmış. Ahmedinejad döneminde ise füze yatırımlarına ve uzay çalışmalarına kaynaklar aktarıldığı için halkın hayatını kolaylaştırıcı hiç yatırım yapılmadığından şikâyet edilmekte.

Türkiye’ye yerleştirilen Patriot’ları vurabilecek füzeler yapılmış, Ay’a bir maymun gönderilerek sağ salim dönüşü sağlanmış, nükleer alanında başarı neticeler alınmış. Buna karşılık ABD’nin öncülüğünde Birleşmiş Milletler tarafından uygulanan ambargo sebebiyle ilaç ve gıda sıkıntısı çekilmekte. Bir tavukçu dükkânının önünde 70-80 kişilik bir kuyruk olduğunu gördük. Ambargodan sonra benzin fiyatları dört katına çıkmış, ancak litresi 60 kuruş olan fiyat bize göre hala çok çok ucuz.

Parası da hızla devalüe olan İran’da bol sıfırlı Riyal dolaşımda. Ancak para değer kaybetmeye başlayınca halk bir sıfırını atarak okumaya başlamış ve buna “Tümen” adını vermişler. Mesela 100.000 Riyale 10.000 Tümen denilmekte. Bu ise bizim paramızla yaklaşık 5 TL etmekte.

Devalüasyon sebebiyle İran’da her şey (otel, yemek, ulaşım vd) bizim için çok ucuz. Orta kalitede bir otelde gecelik 12 TL’ye kalabiliyorsunuz. Bizim 30- 40 TL ye yiyebildiğimiz bir yemek için 7-8 TL karşılığı yeterli oluyor.

İran intibalarım devam edecek…

 

 

Oy Men Ölmüşem Gavim Gardaş Nerdesen?

Oy Men Ölmüşem Gavim Gardaş Nerdesen?

Oğuzam… 
Türk menem… 
Bayatlardan Türkmenem… 
Damarlarındaki asil kan 
Aslına çektiğin ırk menem… 
Yaprağın asılı dallar, 
Gövdeni taşıyan kök menem… 
Yolunu gözleyen yar 
Aşkınla çarpan yürek menem… 
Can içre canan bilmişem Gavim gardaş, nerdesen…

 

Yedi koldan, Yirmidört boydan 
Gelmişem Orta Asyadan… 
Yayından fırlayan ok 
Huduttan hududa atılan mızrak 
Deli havalar soluyan kısrak 
Gibi esmişem… 
Az gitmişem, uz gitmişem 
Dere tepe düz gitmişem… 
Kuş uçmaz kervan geçmez dağları 
Göçebe adımlarla gezmişem… 
Irağı yakın, yurdumu Irak eylemişem… 
Tırnaklarımla oymuşam tortu kayaları 
Kıraç toprakları gözyaşlarımla sulak etmişem… 
Kızgın tohumlar serpmişem, 
Emek vermişem, Aşa getirmişem… 
Türk illerine haber salmışam Gavim gardaş, nerdesen…

Selçuklu şah-ı sultanlarım adım atmış otağıma 
Kapıda karşılamışam civan mert erlerimi 
Başım gözüm üstüne berhudar ağırlamışam… 
Musul’da Zengiler 
Kerkük’te Kıpçaklar 
Erbil’de Beg Teginliler 
Yiğit yatağı Atabegler kurmuşam 
Dokuz başlı tuğlar aparmışam yad ellere 
Türk’ün adını âlemlere duyurmuşam… 
Bayındır Kızanı torunlarımı kucaklamışam 
Bahar coşkusu Akkoyunlar gibi ovalara yayılmışam… 
Sultan Cined’in emaneti 
Şah İsmailimle pişirmişem ham yanlarımı 
Ocağımda tüten Safevi ateşiyle alev alev yanmışam… 
Genç Osmanlıyla açmışam Bağdat’ın kapısını 
Cahiliye devrini hepten kapatmışam… 
Dil, din ve ırk özgürlüğüyle donatmışam halkları 
Çıra gibi aydınlatmışam kör karanlık tarihi 
Çevreme ilim, irfan, ışık saçmışam… 
Derin hülyalara dalmışam gavim gardaş, nerdesen…

Ne zaman ki Türk birliğine diş bilemiş düşman 
Çapraz fişek silahıma davranmışam… 
Zırnık ödün vermemişem haa sevgimden 
Korkmamışam heç Ölümleri kuşanmışam… 
Yalın ayak koşmuşam Kafkas cephelerine 
Sarıkamış harekâtına katılmışam… 
Buz kesmiş yüreğim Allah-u Ekber Dağlarında 
Katmer katmer kefensiz donmuşam… 
Çanakkale’de etten duvar olmuşam 
Göğüs göğüse çarpışmışam Allah vekil 
Bir adım geçirmemişem gâvuru öteye 
Nasıl ki Harb-i cihanlarla zayıflamışam 
Güçten kudretten düşmüşem heyhat! 
Yeraltı kaya yağlarım sulandırmış ağızları 
Hemhal manda manda paylaşılmışam…                                                                                                                         Öyle ki Et ve tırnak misali ayrılmışam 
Süt kuzu yavru gibi koparılmışam Anadolu’dan 
Yılanlar tıslamış Köpekler hırlamış ardımdan, 
Sahipsiz kalmışam gavim gardaş,nerdesen…

Lord planları tayin etmiş kaderimi 
Misak-i milli sınırlar dışına çıkarılmışam… 
İtilmişem, kakılmışam, horlanmışam külliyen 
Tekme tokat yerlere yatırılmışam… 
Dağ ayılarının önüne atılmışam yaralı 
Çöl develerinin hörgücüne tepe taklak asılmışam… 
Türk menem demişem Türkçe söylemişem 
Eskiyaka’da kurşunlara dizilmişem… 
Emeğimin hakkını istemişem 
Gavurbağ’da linç edilmişem… 
Adalet beklemişem İplere gerilmişem… 
Eşitlik yeğlemişem, Zab suyu kana bulanmış 
Altunköprü’de ekin gibi biçilmişem… 
El insaf vicdan dilemişem Zindanlara sürülmüşem… 
Çığlıklarım katlimin sâlası 
Diri diri gömülmüşem gavim gardaş, nerdesen…

Duy hele Kimliğim değiştirilmiş 
El-Temim olmuş Türkmen Kerkük 
Hafızalardan kazınmışam… 
Baas Baas bağırmışlar partizanca 
Kin kusmuşlar yüzüm barabarı, 
Evimden yurdumdan göçe zorlanmışam… 
Kollarım kırılmış omuzlarımdan 
İşkencelerle yoğrulmuşam… 
Gözlerim kan çanağı 
Fincan fincan oyulmuşam… 
Ölmem yetmemiş kâfire 
İp sarılmış cesedime 
Sokaklarda dolaştırılmışam… 
Cıncık gibi ortalığa saçılmış cism-i bedenim 
Lime lime dağılmışam gavim gardaş, nerdesen…

Beterin beteri var… 
Biri getmiş, ötekiler gelmiş… 
Yağmurdan kaçarken doluya tutulmuşam… 
Merhamet beklerken, zulüm bulmuşam… 
Böyük devletlerin böyük oyunu 
Yok etmek Türk’ün soyunu 
Çoraplar örülmüş Çuvallar geçirilmiş başıma 
Aslanım; kediye boğulmuşam… 
Okumak yazmak yok… 
Dilim damağıma bağlanmış 
Düşünmem, konuşmam, kızmam yasak… 
Başın kaldırıp bakmak 
Gözün ucuyla süzmek ne cüret… 
Elim ayağıma dolanmış 
Oturmam, yürümem, gezmem yasak…                                                                                                                                     Üst üste cansız yığılmışam…                                                                                                                              Taş kesilmişem gavim gardaş, nerdesen…

Di gah gel… Di gel ölem di gel… 
Adına gurban olam di gel… 
Alnına kanım çalam di gel… 
Bayrağım göğün mavi gülü, ay yıldızım sen… 
Yurdum Türkmen eli, can özüm sen… 
Soyum sopum Türkoğlu, yüzüm sürdüğüm izim sen… 
Oy men ölmüşem gavim gardaş, nerdesen

TÜRK MİLLETİ YANINDA GAVİM 
GARDAŞ… SEN AĞLAMA… SEN ÖLME!..

Bu yazı Irak Türkmenlerinin uzun müddet Türkmeneli televizyonunda okudukları ve Türkiye’ye, Türk Milletine yaptıkları çağrıdır, yakarıştır.

Ben de bu yakarışı, Türkiye’de, Türk Milleti’nin düştüğü duruma bakarak, bu durumu seyreden Türkiye Türklerine yapıyorum.

GAVİM GARDAŞ NERDESEN…

 

 

 

Başbakan’dan Valilere Tarihi Mesaj

 

Geçen hafta Ankara’da Valiler toplantısı vardı. Başbakan sayın Erdoğan Valilere uzun bir konuşma yaptı. Başbakan’ın konuşmasında çok önemli konulara değinildi. Valilere konuşan Başbakan, çevresinden şikayet ederek “Vatandaşların şikayetlerini benim çevrem bile bana getirmiyor. Bende yakın çevremden şikayetçiyim. Vatandaş, bana da ulaşmalıdır. Sizlerde yakın çevrenize dikkat edin, vatandaşlar size ulaşmalı, derdini dile getirmelidir. Vatandaşların sorununu çözmelisiniz.”dedi.

Başbakan’ın 81 il valisine yaptığı konuşma gerçekten bir manifesto hüviyetindeydi. Bu konuşmanın altında çok mesajlar var, Başbakan bu konuşma ile çok şey anlatmaya çalışıyordu. Valilerimiz Başbakan’ın bu konuşmasını çerçeveletip makam odalarına asmalıdırlar. Bir Başbakan, çevresinden şikayetçi ise Valilerimiz yakın çevrelerini mutlaka gözden geçirmeliler.

Başbakan’ın Valilere yaptığı konuşmanın geniş bir özetini bugün sizlere bu köşemde paylaşmak istiyorum. Amacım sayın Valilerimiz görev yaptıkları illerde büyük hizmetler yaparak devletin şefkatli elini vatandaşa uzatıp devlet baba deyimine yakışır hareketler ortaya koyarak, vatandaşın güvenini kazanarak, kubbede hoş seda bırakarak vatandaşın hayır duasını almaları.

Başbakan’dan Valilere tarihi konuşma

Başbakan Erdoğan, İçişleri Bakanlığı Valiler Toplantısı´na katıldı. ´´Milletimiz her şeyin en iyisini ziyadesiyle hak ediyor´´ diye konuşan Erdoğan, şöyle devam etti: ´´Bizim ne Hükümet olarak, ne valiler olarak, ne belediye başkanları olarak şehirlerimizde yaşayan kardeşlerimize ´Size yol yaptık daha ne istiyorsunuz´ deme hakkımız yok ve olamaz. Veya onlara gidip ´Size hastane yaptık, okul yaptık, konut yaptık, daha ne istiyorsunuz´ deme hakkına ve haddine biz sahip değiliz. Tam tersine bizim medeniyetimizin bu noktadaki ilkesi son derece açıktır. Dicle´nin kenarında bir koyunu kurt kapsa bunun hesabı bizim üzerimizdedir. ´Kurttan bana ne, koyundan bana ne´ deme makamında değiliz.

“Yan gelip yatmak yok”

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, valilerin günlük bürokratik işlemlerin, teferruatın içinde kaybolup gitmemesi gerektiğini belirterek, ´´Benim valim günlük bürokratik işlemlerin, teferruatın içinde kaybolup gitmeyecek, bunları asgariye indirecek ve şehre vizyon katmak, bir yerden alıp daha yüksek yere ulaştırmak için her alanda öncü ve rehber olacaktır. Türkiye´yi ancak bu şekilde daha fazla büyütebilir, ancak bu şekilde iddialı ülke konumuna yükseltebiliriz. Benim siz valilerimizden en önemli isteğim ne biliyor musunuz? Sıradancılığı bırakacağız, protokol valiliği yapmayacağız. Biz, tam manasıyla halktan biri gibi olacağız ve halk bizi gördüğü zaman kendini bulacak. Girdiğimiz bu süreçte, ki bu çözüm sürecinde valilerimiz büyük sorumluluk düşüyor. Milletimizle daha yakınlaşmalı ve iklimin değiştiğini hissettirmelisiniz. Devletin yumruğunu temsil eden vali profili bitmiştir. ´Ben gittim valilik kapısından beni sokmadılar´. Diyeceksiniz ki ´hayır´ yok. Hayır, var. Vatandaş valisine ulaşamıyor, ulaşması lazım. Bana da ulaşması lazım. Valinin vatandaşın sorununu bana ulaştırması lazım. 24 saat içinde beni arayabilirsiniz, ben de sizi arayabilirim. Bu ilişkiyi kurduğumuzda başarırız. 24 saat mesaideyiz, tatil matil söz konusu değil. Biz tatilde bile mesaideyiz.

´´Valiler şehre gerçekleşmesi mümkün bir hayal sunabilmelidir´´

Başbakan Erdoğan, bir şehrin valisinin en başta şehrine vizyon verebilmesi, hedef gösterebilmesi gerektiğini vurgulayarak, ´´Bu okuma yazma bilmiyor deme, o bir geleneğin temsilcisidir. Okuma yazma bilmese bile, ondan dahi alınacak çok şeyler var. Valiler şehre gerçekleşmesi mümkün bir hayal sunabilmelidir, olur ya da olmaz, siz görürsünüz ya da göremezseniz. Çünkü biz, sadece hayatımızın devam ettiği süreci değil, hayatımızın bittiği noktadan sonra gelecek kuşakların kucaklayacağı, onların devam edeceği bir sürecin tohumlarını ekmemiz lazım, bunu başarmamız lazım´´ diye konuştu.

Erdoğan, ´´81 vilayeti siz ayağa kaldıracaksınız, yan gelip yatmak yok, protokol valiliği yok. Çok koşacağız´´ dedi.

Evet Başbakan’ın Valilere yaptı konuşma özetle böyle. Gerçekten çok önemli bir konuşma. Keşke sayın Başbakan bu konuşmayı Başbakan olduğu ilk yıllarda yapsaydı. Biraz geç kalınmış bir konuşma da olsa temennim sayın Valilerimiz bu konuşmanın gereğini yaparlar.

 

 

 

Tarihe Düşürülen Notlar…

 

‘Fikir Adamı, Avukat ve Yazar Nuri Gürgür ile 27 Mayıs 1960 ve Sonrasındaki Darbeleri Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Darbeleri Araştırma Komisyonu çalışmalarını tamamlayıp raporunu Meclis Başkanlığı’na sundu.  Tarihi hatırlamak maksadıyla 27 Mayıs Darbesi ve onun artçılarını konuşacağız.  Önce, giriş mâhiyetinde 27 Mayıs’ın kısa bir özetini verir misiniz?
Nuri Gürgür: 27 Mayıs 1960’ta darbe yaparak yönetime el koyan askerler, Millî Birlik Komitesi (MBK) adıyla Orgeneral Cemal Gürsel’in başkanlığında çeşitli rütbelerden 38 subayın yer aldığı bir kurul oluşturdular.
İki gün sonra isimleri MBK tarafından belirlenen bir Bakanlar Kurulu listesi açıklandı. Gürsel MBK Başkanlığı ve başkomutan sıfatlarının yanı sıra, Başbakanlık ve Millî Savunma Bakanlığı (MSB)’nı da uhdesine almıştı. Yasama ve yürütme yetkileri MBK’ya aitti; Bakanlar Kurulu yetkileri Komite tarafından belirlenen bir ‘alt organ’ konumundaydı.
Çetinoğlu: 13 Kasım 1980 tarihinde Ondörtler Olayı yaşandı…
Gürgür: Demokrat Parti (DP) iktidarını devirmek hususunda tam bir dayanışma hâlinde çalışan ve amaçlarına ulaşan komite üyeleri, kısa süre sonra ülke yönetimine ilişkin çok farklı görüş ve düşüncelere sâhip olduklarını gördüler. Komite toplantılarında çok sert ve kırıcı tartışmalar yaşanıyor, kolay karar alınamıyordu. Bir grup komite üyesi CHP yönetimiyle 27 Mayıs öncesinden başlayan bir ilişki içindeydiler. Seçimlerin bir an önce yapılarak iktidarın İnönü’nün başında olduğu CHP’ye devredilmesini savunuyorlardı. İnönü de aynı görüşteydi; zamanın uzaması halinde askerlerin iktidara alışıp bırakmak istemeyeceklerinden endişeliydi.
MBK içindeki kutuplaşma, 13 Kasım’da Ankara Sıkıyönetim Komutanı Tümgeneral Cemal Madanoğlu’nun yürüttüğü ve Komite’nin havacılar grubu tarafından desteklenen ‘iç darbe’ ile sonuca bağlandı. 14 komite üyesi evlerinden toparlanarak, büyükelçilikler nezdinde müşavir sıfatıyla yurtdışına gönderildiler.
Bu tasfiye işlemi umulan sonucu sağlayamadı. Çünkü asker, 27 Mayıs’ta kışlasından çıkarken ‘darbe virüsü’ kurumun içine nüfuz etmiş, Silahlı Kuvvetler personelinin büyük bölümünü etkisi altına almıştı. Özellikle Harp Okulu öğrencileri, genç teğmenler bir anda kendilerini ‘halaskâr zabitan’ konumunda bulmuşlar, bunun gururuyla yaşamaya başlamışlardı. Artık teğmenden generale kadar her rütbedeki subayın garnizonlardaki başlıca konuşma konuları, ‘Ne olacak bu memleketin hali?’ Yakınmasıyla başlayan ülkenin yönetimine ilişkin tasavvurlardı. 
Çetinoğlu: Bu tasavvurlar nereden kaynaklanıyordu?
Gürgür: Çoğu; en iyi yetişmiş, bilgili, nitelikli idealist kesimin kendilerinden ibâret olduğuna inanıyor, politikacılara güvenmiyor, silah gücüyle ülkeyi yönetme pozisyonuna gelmeyi vatanperverliğin gereği sayıyordu. Bunlara göre bir ‘altın çağ’ olan Atatürk dönemi, İsmet Paşa tarafından aynı doğrultuda sürdürülürken, 14 Mayıs 1950’de ‘karşı devrim’ yaşandı; câhil ve gerici halk kitlesinin desteklediği DP iktidara geldi. İlk iş olarak ezanın Arapça okunmasına imkân verilmesi, iktidarın devrimlere ihânet ederek irticaya verdiği bir tâvizdi. 27 Mayıs müdâhalesini meşruiyetini kaybetmiş bir iktidara karşı ordunun kurtarıcı misyonu gereği yapılan doğru bir eylem olarak görüyor ve destekliyorlardı. Ancak ‘Cumhuriyet’i koruma ve kollama görevini yüklendiği inancına sâhip Silahlı Kuvvetler içerisinde, ‘durumdan vazife çıkarma’ eğilimi yatışmamıştı. Müdâhalenin çok kolay gerçekleştirilmesi ve o zamana kadar kimsenin tanımadığı isimlerin bir anda yönetimin başına gelmeleri, pek çok subay üzerinde özendirici bir etki yapıyor, emsal oluşturuyordu. 
Çetinoğlu: Yeni bir ihtilal hazırlığı…
Gürgür: Evet! İlk cunta oluşumlarında başrolde olan Talat Aydemir ve Dündar Seyhan gibi bazı isimler, 27 Mayıs tarihinde yurtdışı görevlerde bulunduklarından Komite dışında kalmışlardı. Bilahare kendilerine hangi görev verilirse verilsin, haksızlığa uğradıklarını düşünüyorlar, telafisi için çalışmayı doğal sayıyorlardı. Nitekim bu ruh hallerinin etkisiyle, kısa süre sonra ortaya çıkan yeni müdâhale girişimlerinde sürekli başrolde oldular.
Çetinoğlu: Cunta içinde cunta…
Gürgür: 13 Kasım’dan sonra MBK içinde yeni güç dengeleri doğmuştu. Operasyonu yürüten Madanoğlu, Muhafız Alayı Komutanı Osman Köksal ile birlikte etkili konuma gelmişlerdi. Tuğgeneral Mucip Ataklı’nın başında olduğu CHP’ye yakınlık duyan havacı grup, benzer işlerin kendilerine de uygulanacağını düşündüklerinden tedirgindiler.
Bu çalkantılı ortamda, 1961 yılının ilkbahar aylarından itibaren ordunun üst kademelerinde ‘Silahlı Kuvvetler Birliği’ (SKB) adıyla bir faaliyet yürütülmeye başlandı. İstanbul’da Harp Akademileri Komutanı Tuğgeneral Faruk Gürler ile birlikte pek çok general ve albay, Ankara’da ise başta Harp Okulu Komutanı Albay Talat Aydemir olmak üzere, çok sayıda üst rütbeli subay bu oluşumun içinde yer alıyorlardı. SKB, MBK’nın Silahlı Kuvvetler içindeki etkisini kırmak istiyor, seçimlerin yapılarak ordunun siyaset dışına çıkmasını savunuyordu.
Ordu içindeki bu örgütlenmeden haberdar olan Gürsel ve Madanoğlu grubu, SKB’yi dağıtmak üzere harekete geçti. İlk olarak Hava Kuvvetleri Komutanı İrfan Tansel’i görevinden alıp Washington’a göndermek üzere kararname hazırlandı. Buna karşılık SKB, kontrolündeki bütün birliklere alarm verdi. 6 Haziran 1961 günü jetler Çankaya üzerinden ihtar anlamında alçak uçuşa başladılar. Durum çok gergindi. Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay komutanları toplantıya çağırdı. SKB, Madanoğlu ve Köksal’ın uhdelerindeki görevleri bırakmalarını, onlarla işbirliği yapan komutanların emekliye sevk edilmelerini istiyordu. İstekleri kabul edildi. Durumu içine sindiremeyen Madanoğlu emekliliğini istedi.
Çetinoğlu: ‘İkinci bir iç darbe’ mi?
Gürgür: 6 Haziran’da yaşananlar, Silahlı Kuvvetler içerisinde yeni bir ‘iç darbe’ idi. Böylelikle MBK’nın orduyla ilişkileri tümüyle kesiliyor, bozulmuş olan hiyerarşik ilişkiler, emir-komuta sistemi yeniden kuruluyordu. SKB bu olaydan sonra bünyesine Genelkurmay başkanını ve kuvvet komutanlarını da alarak ordunun tamamına yayıldı.
Bu oluşumun etkileri Yassıada’da alınan idam kararlarının onaylanması sırasında bir kere daha su yüzüne çıktı. Duruşmalar 14 Eylül’de tamamlanmış, aralarında Bayar ve Menderes’in de bulunduğu 15 kişi hakkında idam kararı verilmişti. Kararların infazı için MBK’nın onayı gerekiyordu. Cemal Gürsel ve Komite’nin birçok üyesi dışarıdan gelen yoğun telkinlerin etkisiyle idamlara karşıydılar.
Kararların görüşüldüğü 15 Eylül günü toplantının yapıldığı TBMM binasında ve çevresinde olağanüstü bir gerginlik yaşandı. Ankara’daki albaylar cuntası ve havacılar grubu kararların onaylanması için her şeyi yapmaya hazır görünüyordu. Onların yönlendirmesiyle Meclis koridorlarında silahlarını teşhir eden üniformalı subaylar dolaşıyor, binanın çevresinde bir askerî birlik mevzileniyordu.
MGK toplantısında yapılan tartışmalar sonunda bir ara formül üzerinde uzlaşıldı. Bayar’ın kararı yaşı gerekçe gösterilerek müebbete çevrildi. Haklarındaki kararlarda ittifak bulunmayan 11 kişi için de aynı işlem uygulandı. Menderes, Zorlu ve Polatkan’ın cezaları onaylandı. Bu ‘tenzilatlı’ onay ordu içerisinde homurdanmalara neden olduysa da daha ileri gidilmedi.
Çetinoğlu: Bu gelişmeleri halk nasıl değerlendiriyordu?
Gürgür: Halkın çoğunluğu idamların yapılmasından fevkalâde müteessirdi. Bir buçuk yıldır yoğun baskı altında tutulan, ‘düşükler’ ve ‘kuyruklar’ gibi sıfatlarla ezilip sindirilmeye çalışılan geniş halk kitlesi duygularını içine attı; tepkisini, derin acısını bir ay kadar sonra yapılan genel seçimlerde sandığa yansıttı.
Çetinoğlu: 15 Ekim 1961 Milletvekili Genel Seçimi’ni kast ediyor olmalısınız…  
Gürgür: Seçim, Yassıada kararlarına ilişik bir referandum niteliğindeydi. CHP ve onun iktidara gelmesini isteyen sivil-asker kesimler ve basın sonuçlardan emin görünüyorlardı. Kısa süre önce kurulan ve DP’nin vârisi konumunda olan AP ile YTP organizasyonlu bir çalışma yapacak yeterli zamanı bulamamışlardı. Buna karşılık kamu imkânlarından da yararlanan CHP çok hazırlıklıydı.
Ancak sonuçlar onlar için acı bir sürpriz oldu. AP 150 milletvekili 20 senatör, aynı çizgideki YTP 54 milletvekili ve 28 senatör çıkarırken, CHP 178 milletvekili ve 38 senatör kazanabilmişti.
SKB’nin Ankara ve İstanbul kanatları sonuçlar üzerine acele toplantı. Albay Talat Aydemir; ‘Bu durumda sonuçlar kabul edilmez. Ancak demokrasinin şartları temin edildikten ve doktriner partiler kurulduktan sonra seçimlere gidilebilir.’ diyordu.
21 Ekim’de İstanbul’da Harp Akademileri Komutanlığı’nda geniş bir toplantı yapıldı. Toplantıya 10 general ve amiralle, 27 albay katılmıştı. Konuşmalardan sonra ‘Meclis açılmadan duruma müdâhale edilmesi’ kararlaştırıldı. Karar protokole bağlanarak katılımcılar tarafından imzalandı. Bu dört dörtlük bir ‘darbe sözleşmesi’ idi.
Çetinoğlu: Darbe nasıl önlendi?
Gürgür: Protokol ertesi gün Mürtet Hava Üssü’nde yapılan geniş katılımlı toplantıda da okunup onaylandı. Genelkurmay Başkanı Org. Sunay toplantılara katılmıyor, ancak yakından izliyordu. Siyasetçiler ve gazeteciler de durumdan haberdardılar. Artık yeni bir müdâhale için gün sayılmaya başlanmıştı.
İstanbul grubunu temsilen 1. Ordu Komutanı Cemal Tural, İstanbul Valisi General Refik Tulga, Harp Akademileri Komutanı Faruk Gürler son temasları yapmak ve müdahaleye taraftar görünmeyen Hava Kuvvetleri Komutanı İrfan Tansel’i ikna etmek üzere Ankara’ya geldiler. Sunay bu generallerle görüştükten sonra bütün komutanları ‘Yüksek Komite Konseyi’ adıyla toplantıya çağırdı. Burada yaptığı konuşmada Cemal Gürsel’in cumhurbaşkanı seçilmesinin temini durumunda sorunun halledileceğini, protokolün uygulamaya konulmasının yanlış olacağını anlattı. Aynı gün Çankaya Köşkü’nde parti liderleri Gürsel tarafından ‘yuvarlak masa’ toplantısına çağrıldılar. Komutanlar da toplantıya gözlemci olarak katıldılar. Liderler Cemal Gürsel’in cumhurbaşkanı olması ve Yassıada mahkûmları için şimdilik af çıkarılmaması konularını içeren bir protokol imzaladılar.
Çetinoğlu: İkinci protokolden sonraki gelişmeler nasıldı?
Gürgür: TBMM 26 Ekim’de cumhurbaşkanını seçmek üzere toplandı. Gürsel tek adaydı. Liderlerin anlaşmasına rağmen bu kolay olmamıştı. AP içerisinde 150’den fazla parlamenter Prof. Ali Fuat Başgil’in cumhurbaşkanı olmasını istiyorlardı. Prof. Başgil, Meclis’in açılmasından bir gün önce MBK üyeleri, iki general, Sıtkı Ulay ve Fahri Özdilek tarafından görüşmeye çağrıldı. Başgil ölümle tehdit edilerek adaylıktan vazgeçirildi.
Oylama sırasında Meclis’in kapıları kimsenin dışarıya çıkmasına imkân bırakılmayacak şekilde dışarıdan kilitlenmiş, dinleyici locaları üniformalı generaller tarafından doldurulmuştu. Silahların gölgesinde yapılan seçim sonucunda Cemal Gürsel cumhurbaşkanı oldu ve hükümeti kurma görevini İsmet İnönü’ye verdi. İnönü, CHP ile AP arasında bir koalisyon hükümeti kurdu, böylece bir şekilde siyasî sistem işlemeye başladı.
Çetinoğlu: Aralık 1912’deki ‘Sopalı seçim’i hatırlatıyor… dayatmalı seçimler ülkeye huzur getirmiyor…
Gürgür: Siyasî kanalların yeniden işler hâle gelmesine rağmen normalleşme ve huzur bir türlü sağlanamıyordu. AP ve ona destek veren toplum kesimleri, Yassıada mahkûmları için af kanunu çıkarılmasını isterken, CHP ve sivil-asker bürokratik kesimler buna şiddetle karşıydılar. Sürüp giden bu tartışmalar siyasî tansiyonu sürekli yüksek tutarken, ordu içerisindeki müdahale eğilimleri içten içe tırmanıyordu.
Müdâhale yapılmasını isteyen kanadın en aktif ismi Harp Okulu Komutanı Talat Aydemir’di; 27 Mayıs darbesinin aktif gücünü oluşturan bir okulun başında bulunması ona doğal bir taban sağlıyordu. İhtilal isteğini bir tutku halinde içselleştirmişti. Yapacağı girişime ordu içinde taraftar toplamak üzere ‘çengel atma’ adını verdiği basit ancak etkili bir yöntem izliyordu. Kendisine bağlı subaylar aracılığıyla özellikle genç kademelerle temaslar kuruluyor, onlara ülkenin kötü yönetildiği, devrik iktidar mensuplarının ve gerici unsurların etkili oldukları anlatılıyor, bünyesinde nitelikli ve idealist kadrolara sahip tek kurum olan Silahlı Kuvvetler’in duruma müdahale etmesinden başka bir çıkış yolunun bulunmadığı anlatılıyordu. Bu telkinler yapılırken Alb. Aydemir’in böyle bir operasyon için gerekli liderlik özelliklerine ve niteliklere sahip bulunduğu vurgulanarak ismi etrafında bir efsane oluşturulmaya çalışılıyordu. Bu tarz çalışmalarda özellikle Ankara’da bazı birliklerde kontrol Aydemir’in eline geçmişti.
Bu çalışmalardan haberdar olan Genelkurmay Başkanı Sunay, 10 Ocak’ta 90 kadar üst düzeydeki komutanın çağrıldığı bir toplantı düzenledi. Konuşmasında ordunun isteklerinin yerine getirildiğini, SKB’nin dağılması ve askerin kışlasına dönmesi gerektiğini anlattı. Başta Talat Aydemir olmak üzere, söz alan albaylar bu görüşe itiraz ettiler. Alt kademelerden müdahale için yoğun talep geldiğini, buna direnilemeyeceğini, hiyerarşik bir ihtilâlin tercih edilmesinden başka bir yol olmadığını öne sürdüler. Toplantı sonuç vermeden dağıldı.
Sunay’a rağmen behemehal müdâhale yapılmasını isteyen albaylar cuntasının girişimiyle, 9 Şubat’ta Davutpaşa Kışlası’nda Korg. Refik Tulga’nın başkanlığında bir toplantı yapıldı. Ankara grubu adına konuşan Alb. Dündar Seyhan, kendi açısından bir Türkiye panoraması çizdikten sonra, kuvvetler arasında işbirliği sağlanarak hiyerarşik nizamda bir müdâhalenin elzem olduğunu anlattı. 54 komutanın katıldığı toplantı sonunda ittifakla Şubat ayı sonuna kadar mutlaka müdahale yapılması için karar alındı. Karar çerçevesinde 3 maddelik bir protokol hazırlanarak imzalandı. Toplantıya katılmayan 1. Ordu Komutanı Cemal Tural’ın kendilerine katılmaması durumunda ‘bertaraf’ edilmesi kararlaştırıldı. Tek problem Hava Kuvvetleri Komutanı İrfan Tansel görünüyordu; ancak O’nun da ikna edilebileceği düşünülüyordu. Bunu sağlamak ve diğer temasları yapmak üzere 4 general, Refik Tulga, Faruk Gürler, Faruk Güventürk ve Refet Ülgenalp Ankara’ya geldiler. Genelkurmay Başkanı Org. Cevdet Sunay ile de görüştüler.
Bu görüşmede Sunay çok net şekilde müdahalenin karşısında olduğunu anlattı: ‘Bugüne kadar imzalanmış olan protokoller, verilen sözler geçersizdir. SKB’nin görevi bitmiştir, dağılmalıdır. Bu işleri artık bırakalım ve iki yıldır siyasetle uğraşan orduyu tekrar askerlikle uğraştıralım. İhtilâlde ısrar eden albayların tesirsiz hale getirilmesinden başka çare yoktur.’
Çetinoğlu: Bu konuşma etkili oldu mu?
Gürgür: Sunay’ın tavrı muhatabı generalleri geri adım atmaya ikna etmişti. İstanbul’a dönerek girişimlerinden vazgeçtiler. Ancak Talat Aydemir’in ve çevresindeki albayların durmaya niyetleri yoktu. Ankara’da 20-22 Şubat günlerinde havacılarla karacılar arasında büyük gerginlik yaşandı. Karşılıklı alarmlar veriliyor, eller tetikte güç denemesi yapılıyordu.
Sunay’ın talimatıyla Aydemir ve arkadaşları için hazırlanan tâyin kararnameleri yürürlüğe konulmak istenince ipler koptu. Aydemir ve Kurmay Başkanı konumundaki Seyhan, başta Harp Okulu ve Tank Taburu olmak üzere kontrollerindeki birliklere alarm verdiler.  22 Şubat 1962 günün gecesinde tanklar Dikmen Kavşağı’na doğru harekete geçti. Bu sırada hükümet Çankaya Köşkü’nde toplantı halindeydi. Aydemir’e bağlı olan Binb. Fethi Gürcan, Muhafız Alayı’nın kontrolünü eline geçirmişti. Hükümet üyelerini enterne edebilecek durumdaydı. Ancak Aydemir ‘benim onlarla işim yok’ diyerek buna izin vermedi.
Gelişmelerin seyrini büyük ölçüde etkileyen bu olaydan sonra İnönü, Hava Kuvvetleri Karargâhı’na geçerek, gece boyunca olayları buradan tâkip etti. Sabaha karşı Aydemir ve arkadaşlarına, o zamana kadar kan dökülmemesi nedeniyle teslim olmaları durumunda haklarında cezai işlem yapılmayacağına ilişkin şahsî teminatını iletti. Talat Aydemir ve çevresindeki subaylar durumun kontrollerinden çıktığını, harekete geçmeleri durumunda birlikler arasında silahlı çatışmalar yaşanacağını, bu durumun çok feci sonuçlara yol açacağını fark ederek teklifi kabul ettiler ve teslim olmaya karar verdiler.
Ertesi günden itibaren arka arkaya çıkarılan kararnamelerle 69 subay ve 4 astsubay emekli edildiler. Kritik birliklerin komuta kademelerinde de önemli değişiklikler yapıldı. Bu arada Talat Aydemir ile temas ettikleri bilinen 2 bakan, Avni Doğan ile Selim Sarper, İnönü’nün isteği üzerine görevlerinden istifa ettiler.
Çetinoğlu: Fakat Talat Aydemir ihtilal tutkusundan vazgeçmedi…
Gürgür: Üniformasını çıkarmış olmak, Talat Aydemir’in hiç bitmeyen ihtilâl tutkusunun, müdâhale saplantısının sonlanması anlamına gelmiyordu. Birlikte hareket ettiği bazı arkadaşları hatalarını idrak ederek bu defteri kapamalarına rağmen o, 23 Şubat sabahından itibaren, her şeye rağmen kendisini terk etmeyen bir grup yandaşıyla birlikte yeni bir darbenin hazırlıklarına başladı.
Çetinoğlu: Ve tutkusunun bedelini hayatı ile ödedi:
Gürgür: 21 Şubat 1963 tarihinde ikinci ihtilal teşebbüsünde de başarılı olamayınca, darbeci arkadaşlarıyla birlikte yargılandı. Mahkeme, 5 Eylül 1963 tarihinde idam kararı verdi. Karar, 31 Ekim 1963 tarihinde Yargıtay tarafından tasdik edildi. Kararın TBMM tarafından da onaylanmasından sonra Talat Aydemir ve Fethi Gürcan 5 Temmuz 1964 tarihinde idam edildiler. 
Çetinoğlu: Böylece 27 Mayıs 1960 İhtilali’nin artçı darbeleri sona ermiş oldu. Fakat ihtilaller sona ermedi…
Gürgür: Evet! 12 Eylül 1971 tarihinde dönemin Genelkurmay Başkanı Başbakan Süleyman Demirel’e muhtıra verdi, Demirel Başkanlığındaki hükümet istifa etti. 12 Eylül 1980’de Genelkurmay Başkanı Kenan Evren liderliğinde ihtilal oldu, Süleyman Demirel başkanlığındaki hükümet görevden uzaklaştırıldı, siyasî partiler kapatıldı. 28 Şubat 1997’de ‘Yumuşak Darbe’ olarak adlandırılan harekâtla ’28 Şubat Süreci’ başlatıldı. Başbakan Necmettin Erbakan istifaya zorlandı. 
Çetinoğlu: Darbeler, müdahaleler ve post modern darbeler üzerindeki dış tesir ve yönlendirmeler hakkındaki yorumlarınızı lütfeder misiniz?
Gürgür: Türkiye’nin 1952’de Kuzey Atlantik İttifakı (NATO)’ya girmesine paralel olarak TSK’da geniş değişiklikler yapıldı. Birlikler NATO standartlarına uygun hale dönüştürüldü. ABD ordusunun talimnameleri tercüme edilerek kullanıma sokuldu. Her sınıftan subaylar gruplar halinde düzenli şekilde başta ABD olmak üzere, Batı ülkelerine gönderilerek eğitim gördüler. Silah, teçhizat ve mühimmatlar büyük ölçüde Amerika’dan alınmaya başlandı. Ortak manevralarla ve karşılıklı ziyaretlerle ilişkiler test edildi. Sonuçta Türkiye birkaç yıl zarfında sadece askeri alanda değil, başta emniyet ve istihbarat kurumları olmak üzere, stratejik kurum ve kuruluşlarıyla Amerikalı personelin de yer aldığı bir yapılanma üzerinden kapılarını geniş ölçüde Washington’a açmış oldu. 
Türkiye’deki her türlü siyasal, ekonomik ve sosyal hayatın nabzını tutan Washington’un askeri darbelere seyirci kaldığını, izlemekle yetindiğini düşünemeyiz. 
27 Mayıs darbesinde Menderes’in o yılın yaz aylarında Sovyetler Birliği’ni ziyaret ederek büyük çaplı bir ekonomik ve ticarî anlaşma için hazırlık yapmasının, ABD’den bulamadığı kredi desteğini Moskova’da aramaya niyetlenmesinin etkisinin ne kadar olduğunu henüz bilemiyoruz. Türkiye jeopolitik ve stratejik nedenlerle küresel güç merkezlerinin gözden ırak tutamayacağı önemli bir alandır. Yönetime el koymak amacıyla yapılacak bir girişimin Washington’dan habersiz hazırlanması, tavrının ne olacağının araştırılmaması eşyanın tabiatına aykırıdır. Başarıya ulaşan bütün darbe girişimlerine Washington’dan yeşil ışık yakıldığını söylemek yanlış olmaz. 
Çetinoğlu: Son yıllarda yapılan operasyonlarla Türkiye’de darbeler dönemi sona ermiş gibi görünüyor. Sizin görüşünüz nedir?
Gürgür: Son birkaç yıldır yapılan operasyonlarla, açılan soruşturmalarla ve dâvâlarla Silahlı Kuvvetler içerisinde yeni bir darbe girişiminin yapılması kurumsal psikoloji ve organizasyon tekniği açısından büyük ölçüde ortadan kalkmış görünüyor. Esasen Türkiye’nin sosyo-ekonomik yapısının gelişmesi, sivil toplum alanının genişlemesi, etkili hâle gelmesi, özel sektörün giderek daha yoğun şekilde dışa açılması, günümüzde jakoben Kemalist eğilimleri, Marksist-Leninist devrim özlemlerini marjinal hale getirdi. 
Çetinoğlu: Birinci Ergenekon Türkleri kurtuluşa götürmüştü. İkinci Ergenekon cumhuriyetin kuruluşuna götürdü. Yanlış isimlendirmenin ürünü üçüncü Ergenekon, sizce Türkiye’yi nereye götürebilir?   
Gürgür: Darbe teşebbüsü suçlamasıyla açılan soruşturma ve dâvânın başından beri ‘Ergenekon’ adıyla anılmakta oluşu millî tarihimiz açısından kabulü imkânsız bir hatâdır. Bu adı kim verdiyse milletimize karşı vebal altındadır. Darbeyle Ergenekon’un yani millî efsânemizin isim üzerinden örtüştürülmesi ancak tarih şuurunu yok etmek, millî psikolojimizi zedelemek isteyenlerin işine yarayabilir. 
Çetinoğlu: TBMM bünyesinde kurulan Darbeleri Araştırma Komisyonu çalışmalarını tamamladı ve 1404 sayfalık raporunu, 26 Aralık 2012 tarihinde TBMM Başkanı’na sundu. Nasıl bir sonuç bekliyorsunuz?
Gürgür: Bu komisyonun çalışmalarının pratik bir sonuca ulaşacağını sanmıyorum. Çünkü komisyonun oluşumu, çalışma yöntemi, konuları ele alışı yakın tarihin gerçeklerine ulaşıp sorumluları belirlemekten çok, onlarca insanla gerçekleştirilen mülakat tarzında cereyan etti. Onların tutanakları ilerde bu konularla ilgili araştırmalar yapacaklar için önemli bir arşiv belgesi olabilir.
Çetinoğlu: Çok teşekkür ederim.  
NURİ GÜRGÜR
1940 yılında Erzincan vilayetinin Kemaliye ilçesinde doğdu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1963 yılında mezun oldu. Öğrenciliği sırasında 1958-1961 yılları arasında Türk Ocağı Gençlik Kolunda kurucu ve yönetici olarak görev yaptı. 1961 yılında bir grup arkadaşıyla Üniversiteliler Kültür Kulübü (Derneği)’ni kurdu. Bu dernek uzun yıllar milliyetçi gençlerin fikrî ve kültürel çalışmalar yaptıkları önemli ve etkili bir alan oldu. 1961-1963 yılları arasında Millî Türk Talebe Birliği (MTTB) adlı öğrenci kuruluşunda  Ankara İcra Kurulu Başkanlığı görevini yürüttü. Bu yıllarda Son Havadis Gazetesi ve Düşünen Adam Dergisi’nin Meclis Muhabiri, Ankara Ticaret Postası Gazetesi’nin köşe yazarı olarak gazetecilik yaptı. 1967 yılında başladığı Avukatlığı 1970 yılında ticarete başlayıncaya kadar sürdürdü. 1968 yılından 1971’e kadar Üniversiteliler Kültür Derneğinin yayın organı olarak çıkarılan Ocak Dergisi’nin yazar ve yönetmenliğini yaptı. 1969 yılından itibaren Devlet Dergisi’nin yazarları arasında yer aldı. 
1975 yılında MHP Genel İdare Kuruluna girdi ve partide 1976 – 1978 yılları arasında Genel Sekreter Yardımcısı olarak görev yaptı.
Türk Ocakları’nın yeniden faaliyete geçirilmesi ve Türk Yurdu Dergisi’nin yeniden yayınlanması çalışmalarında yer aldı, derginin yazı kurulunda görev yaptı. 1993 – 1994 yıllarında Türk Ocağı Ankara Şubesi Başkanı oldu. 1996 Kurultayında Türk Ocakları Genel Başkanlığına seçildi. 2011 yılında yapılan Kurultay’da, Başkanlık görevine tâlip olmadı. Genel Merkez Yönetim Kurulu Üyesi olarak hizmetlerine devam etmekte ve Türk Yurdu Dergisi’nin başyazarlığını yapmaktadır.
Türk Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı’nın Kurucuları arasında yer alan Nuri Gürgür 1989 -1992 yıllarında Vakıf Mütevelli Heyeti’nde görev yaptı.
1995 yılından bu yana Ankara Ticaret Odası Meclis üyesidir. 1999 yılında Ankara Ticaret Odası Meclis Başkanı seçildi. Dokuz yıldır aralıksız devam ettirdiği bu göreve 2009 yılında yenilenen seçimlerde dört yıl için yeniden getirildi. Aralık 2003 tarihinden bu yana TÜBİTAK Bilim Kurulu Üyesi’dir.
Yorumlar ve Yankılar, Milliyetçilik Üzerine ve Yüzyılın Eteklerinde isimli basılı eserleri vardır. Türk Yurdu Dergisi’nin başyazarlığını yapmakta ve çeşitli gazete ve dergilerde yazıları yayınlanmaktadır.