25.5 C
Kocaeli
Cuma, Ağustos 7, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1024

İran Seyahatimizden Bazı İlginç Notlar

 

İran’da çokça zikredilen bir söz var: “İsfahan nısfı Cihan”, yani “İsfahan Cihan yarısıdır” demek. Bunu Tebrizliler bir ekleme yaparak söylüyor: “İsfahan nısfı Cihan, Eğer Tebriz nebaşed” “İsfahan Cihan yarısıdır, eğer Tebriz olmasaydı.” Şirazlılar da cümlenin ikinci kısmını “Eğer Şiraz nebaşed” olarak tamamlıyor.

Kocaeli Aydınlar Ocağı olarak 7 kişilik arkadaş grubumuzla düzenlediğimiz kültür gezimizde İsfahan ve Şiraz’ı yani “Cihanın yarısı”ndan fazlasını gezmiş olduğumuza göre intibalarımız bir yazıda bitecek gibi değil. İzlenimlerimizi paylaşmaya devam ediyoruz.

*****

İran’da devrimin ilk yıllarında Humeyni tarafından doğum kontrol yöntemlerinin haram ilan edilmesiyle başlayan nüfus arttırma politikası devam ediyormuş. 1979 Devrimi öncesi 34 milyon nüfusa sahip olan bir ülke olan İran’da, (1980-1988 arasında yaşanan 8 yıllık Irak savaşı sırasında bir milyon kayıp vermesine rağmen) bugün nüfus 80 milyona ulaşmış.

Ancak günümüzde  (hükümetin haftada bir saat ücret karşılığı çalışan kişiyi de çalışan sayarak yaptığı hesaplamasıyla dâhi) işsizlik oranı %25i aşmakta imiş.

Son yıllarda nüfus artış hızı dramatik bir şekilde düşmüş, çünkü erkekler 35, kadınlar ise 25-30 yaşından önce evlenmez olmuş.

*****

İran okullarında özellikle fen bilimlerinde çok iyi eğitim verildiğini öğrendik. İran’da mühendis olarak mezun olan bir gencin direkt NASA’da göreve başlayabilecek bilgi ve birikime sahip olduğu söylendi. Ancak sosyal bilimlerde aynı kalite söz konusu değilmiş.

*****

Şehirde gezen MOLLALAR sarıklı, cüppeli kıyafetleriyle hemen dikkat çekiyor. Sarıkların şeklindeki farklardan mollalar arası bir hiyerarşi düzeninin olduğu kanaatine vardık. Üst düzey mollaların çok zengin ve gösterişli bir hayatları varmış. Sokaklarda gördüğümüz mollaların da kimseye selam vermeden ciddi bir çehreyle dolaşmaları ilginçti.

*****

Şehir duvarlarında bazı sloganların yazıldığı, duvarların çoğunda yazılmış sloganların kazındığı veya boyayla örtüldüğü görülüyor. Bu sloganlar rejim muhalifi gençler tarafından yazılırmış, devlet çok kısa zamanda yazıları yok edermiş. Ciddi cezaları olmasına rağmen devlet bu slogan yazma eylemlerine mani olamamış.

Molla rejiminden çok rahatsız olan ve daha fazla özgürlük isteyen gençlerden bir kısmı İslam öncesi Zerdüştlük dönemi simgelerini kullanmaya başlamışlar. “Sizin anladığınız İslam’ı yaşamaktansa Zerdüştlüğü tercih ederiz” mesajı veriyorlarmış.

*****

Rejim muhaliflerinin sayısı çok fazla olduğu söyleniyor. Esasen Ahmedinajad’ın ikinci defa Cumhurbaşkanı olduğu 2009 seçimlerinde iktidarın ve devrim muhafızlarının baskıları, yasaklar, tehditler ve hilenin etkili olduğu, gerçekte 22 milyon oy alan reformist muhalefetin lideri Musavi‘nin oylarının düşük gösterildiği ve daha sonra hapse atıldığı anlatılıyor. Gelecek seçimlerde gençler, kadınlar ve aydınların desteklediği muhalefetin, kırsal kesimde etkili olan iktidardan daha şanslı olduğu vurgulanıyor. Ancak tabi seçimler düzgün ve adil yapılırsa.

*****

2010 rakamlarıyla İran nüfusu içinde Türklerin oranı yüzde 49; Farslar yüzde 29, Kürtler yüzde 8,5 Beluçlar yüzde 4, Araplar ise yüzde 2,5 oranında. Başkent Tahran da da Türk oranı yüzde 50 in biraz üzerinde. Yani Tahran İstanbul’dan sonra en büyük Türk şehri. İran’daki Türkler Güney Azerbaycan Türkleri, Kaşgay Türkleri, Afşar ve Bahtiyari Türkleri ile Türkmenlerden oluşuyor.

İranlı Türkler kendilerini hem Türk ve hem İranlı olarak görüyor. Türk olmakla da gurur duyuyor, İran tarihi ve kültürünün bir parçası olmaktan da.

Arap Baharı gibi hareketlere kalkışmayı veya belli şehirlerde hâkimiyet sağlayıp buralarda bağımsız bir devlet kurmayı düşünmüyorlar. Çünkü O’nlar kendilerini İran’ın asli sahipleri olarak görüyorlar. Tıpkı Farslar, Araplar, Beluçlar gibi. “Biz bütün İran’da söz sahibi olmalıyız. Ülkenin tamamı için hedeflerimiz olmalı” diyorlar.

Kürtlerin ABD’ye dayanarak Irak, Türkiye ve İran’da bağımsız devlet kurma gayretlerini doğru bulmuyorlar. Başkasının gücüne dayanarak sağlanacak bir devletin bağımsız ve kalıcı olamayacağı kanaatindeler.

*****

İran’da EZAN bizim alıştığımızdan farklı makamlarda okunuyor. Ezan öncesi dua olduğunu öğrendiğimiz bazı sözlerden sonra ezan başlıyor. Hazreti Muhammed’in Allah’ın resulü olduğuna dair cümlenin arkasından, Hazreti Ali’nin Allah’ın (velisi) sevgili kulu olduğuna dair “Eşhedu enne Aliyyen veliyyullâh sözleri okunmakta. İran şehirlerinde bizim şehirlerimizdeki kadar yoğun ezan sesi duyulmuyor.

Şii camilerinde mihrapta imamın namaz kıldırdığı yer, normal cemaatin hizasından yarım metre kadar daha aşağı seviyede. İmamların kibir duygusuna kapılmaması için cemaatten daha alçak seviyede namaz kılması geleneği varmış. Ayrıca her camide Kerbela bölgesinden getirilmiş köşeleri yuvarlatılmış ince dikdörtgen taşlar var. Cemaat namaz esnasında secde ederken bu taşların (namaz mühürü) üzerine alnını koyuyor. Kılınan namaz, ayakta iken (kıyamda) ellerin bağlanmaması, ikinci rekâtta ayakta iken ellerin kaldırılarak dua edilmesi (kunut) gibi bazı şekli farklar gösterse de esasta pek değişiklik yok.

Devam edeceğiz….

 

 

Şecere – i Hilkatin Çekirdeği

0

 

“Eğer (Dünya) pek güzel şaşaalı (gösterişli) bir Cennet bahçesi tahayyül (ve hayal) edilirse, Nûr-u Muhammedî (Muhammed’e verilen manevî nur, yol gösterici ışık) onun Andelibi (Bülbülü) olur.” (Mesnevî-i Nûriye)

Karanlık bir bahçe ne kadar haz verir ki insana? Ne kadar güzel olsa da insan; nûrdan / ışıktan mahrum ve yoksun bir bahçede dolaşabilir, zevk alabilir, bir şey görebilir mi?

Işıl ışıl, Cennet gibi bir bahçede; eğer ağaçlarında şakıyan, cıvıl cıvıl öten kuşlar yoksa; hele hele kuşların ses şahı olan Bülbüllerden mahrumsa; o bahçeye bahçe denir mi?

İşte Cennet’in eksik, nakıs bir örneği  -aslında-  sadece gölgesi olan bu Dünya; maddî-manevî Bülbül’ü olan Hz. Muhammed’den mahrum ve yoksun ise, hem öksüz hem yetim sayılmaz mı?

X

“Eğer (Dünya) pek büyük bir saray farz (ve kabul) edilirse, Nûr-u Muhammedî'(nin Kâinatı aydınlatan  dâvâsı, İman-İslâm hakikatleri); o Sultan-ı Ezel’in (başlangıcı olmayan ve her şeyin hâkimi olan Allah’ın) makarr-ı saltanat ve haşmeti (Allah’ın yücelik ve hâkimiyetinin göründüğü yer) ve tecelliyât-ı cemâliyesiyle (İlahî güzelliğinin yansımaları ile) âsâr-ı san’atını (san’at eserlerini) hâvi olan (içeren), o yüksek saraya nâzır (sarayın mânen idarecisi olur). Ve münadi(si yüksek sesle Hakk’a çağırıcısı olur). Ve teşrifatçı(sı, tanıtanı ve her hususta rehberi)   olur. (Çünkü) bütün insanları (Hakk’a) dâvet ediyor (çağırıyor).

“O; sarayda bulunan bütün antika sanatları(nı değerli, tarih eserlerini), harikaları ve mucizeleri tarif ediyor (tanımlıyor). Halkı o saray(ın) Sahibine, Sâniine (san’atkârane yaratan Allah’a çağırıyor). İman etmek üzere cazibedar  (çekici), hayret-efza (hayranlık uyandıran bir tarzda) davet ediyor.” (Mesnevî-i Nûriye)

X

Hazret-i Muhammed, şecere-i hilkatin (yaratılış ağacının) çekirdeğidir. Malûm olduğu üzere çekirdekten gaye ağaçtır. Ağaçtan maksat ise, meyvadır. O meyva ile kastedilen Hz. Peygamber: “Sen olmasaydın, Sen olmasaydın…” hitabına mazhar olmuştur.

Evet sevgili okur! “İnsan hilkat semeresi (yaratılış meyvası) olduğundan anlaşılır ki: İnsanlardan bir çekirdek var ki, Cenab-ı Hak (Hakk’ın ta kendisi olan, şeref ve azamet sahibi yüce Allah) şecere-i hilkati (yaratılış ağacını) o çekirdekten inbat etmiş (bitirmiş)tir. O çekirdek de; ancak ve ancak bütün ehl-i kemalin (olgun ve kemal sahibi kişilerin) ve belki nev-i beşerin (insanların) nısfı (yarısı)nın ittifakı (söz birliği etmesi)yle (sâbit olan Hz. Muhammed olup), efdalü’l-halk (yaratılmışların en faziletlisi / en üstünü / en seçkinidir. Üstelik) Seyyidü’l-enam (bütün mahlûkatın efendisi olan) Hz. Muhammed (Mustafa’dır).” (Mesnevî-i Nûriye)

Murat O olduğu için Kainatı yaratmış. Murat “ev” olunca; taş, toprak, çimento, demir hazırlanır ki; ev ortaya çıksın. Hz. Muhammed’in yaratılması için Dünya denen ve içinde yer aldığı Kâinatı yaratmayı Allah murat etti, istedi. Ve “Kün ve yekûn” (Bakara: 117) / “Ol deyince oluveren” Kâinat tecellî etti. Hemen beliriverdi. Tabii yaratılış gereği hikmet, maslahat icabı belirli devreler içinde.

X

“İ’lem eyyühe’l-aziz! (Ey aziz kardeşim bil ki:) Kainat bir şecere (bir ağaçtır). Anasır (unsur ve esaslar) onun dallarıdır. Nebatat (bitkiler onun) yapraklarıdır. Hayvanat (hayvan ve canlılar) onun çiçekleridir. İnsanlar onun semereleri (meyvaları yani güzel netice ve

3605

sonuçları)dır. Bu semere (bu meyva)lardan en ziyadar (en aydın), (en) nurlu (en parlak), ahsen (en güzel), ekrem (en kerim, çok şeref sahibi, pek cömert ve eli açık olanı Muhammed Mustafa’dır). Eşref (en şerefli, en iyi ve en güzeli O’dur). Eltaf (daha lâtif, en latif, pek güzel ve hoş olanı Hz. Muhammed’dir. Çünkü) Seyyidü’l-Enbiya ve’l-Mürselîn(dir. Yâni Peygamberler ve Resûllerin efendisidir. Zira) İmamü’l-Müttakîn (yani güven sahibi, her şeyi bilen önder, hakikati tam anlayan rehber olan Hz. Peygamber’dir). Habib-i Rabbü’l-âlemîn (Alemlerin Rabbi, Allah’ın habîbi, sevgilisi olan) Hz. Muhammed’dir.” (Mesnevî-i Nûriye)

 

 

Op Op Op Op Gangnam Style

 

Müzik aleminin yeni hit parçası. Dünyayı olağanüstü etkileyen, kısa sürede izleyici rekorları kıran bir gösteri.

Gerçek adı  Park Jae-sank (1977) olan ve PSY olarak bilinen Güney Koreli bir söz yazarı ve şarkıcı parçayı seslendiriyor. Aslında etrafında kendisine eşlik eden genç ve alımlı kızlarla beraber bir şov yapıyor. Komik, sempatik bir adam. Dansın figürleri ritmik, at binmiş kişilerin, at koşturanların hareketlerini taklit ediyorlar.

Gangnam, Güney Kore’nin başkenti Seul kentinin bir semti. Bu isim nehrin güney kıyısı anlamını taşıyor.

Bu mahallenin zenginlerin, soyluların ve şöhretlilerin oturduğu çok pahalı ve eğlence ağırlıklı bir semt olduğu ifade edilmektedir. Burada yaşayanların ortak merakı ise at binerek gezmekmiş.

Şarkıcı Park Jae-sang gösterisiyle onları, şatafatlı yaşamlarını ve at binişlerini taklit edip “Op op op op oppan Gangnam style” diye zıplayarak şovunu sunuyor.

Şarkı müthiş bir moda rüzgarı yaratmış, günümüze kadar bilinen tüm izlenme rekorlarını alt üst etmiştir. Halen  dünyada yedi milyar kişinin bu şovu izlediği ve izlemeye devam ettiği söylenmektedir.

Örneğin http://www.youtube.com/watch?v=9bZkp7q19f0 adresiyle youtube video paylaşım sitesine 15.07.2012 kaydolmuş olan şarkı, bu yazının yazıldığı sıralarda neredeyse 1.500.000.000 kez tıklanarak halihazırda en çok izlenen video olma özelliğini çok açık farkla korumaktaydı.

Ayrıca bu şarkının etkisiyle Seul kentine, Gangnam semtini görmek için hava ve deniz yoluyla turist akını başlamış. Güney Kore’ye dışarıdan gelenlerin sayısı yüzbinlere ulaşmış. Turizm firmalarının yoğun turları halen de devam etmektedir.

Moda acayip bir güç, kapsamına almadığı hiçbir konu yok. Harekete geçtiği zaman sınır tanımaksızın, dünyaya egemen oluyor.

Ticari çıkar dünyası, reklam ve tüketim politikalarıyla modanın en büyük itici gücünü meydana getiriyor.

Modanın ne zaman ve nereden geleceği de belli olmuyor.

Çok defa bir rastlantı sonucu meydana gelen bir olay veya bir davranış,  aniden tüm dünyayı etkileyen moda sürecini başlatıyor.

İngiltere Prensi (Prens de Gall) küçük bir kız çocuğunun kendisine verdiği minik bir çiçekten çok mutlu olur. Ona  memnuniyetinin ve teşekkürünün ifadesi olarak ceketinin sol yakasına süs çakısıyla küçük bir delik açar. Çiçeği özenle buraya iliştirir. O günden beri ceketlerin sol yakasında bir çizgi halinde ilik bulunmaktadır.

Modacı Mary Quant 1960’larda, Londra’daki butiğinde etekliğini ütülerken ucunu yakar, yanan kısmı keser, eteğinin boyunun kısalmasına aldırmadan giyer. Yeni kısa etek görenlerin çok hoşuna gider. Siparişler çoğalır. 1960’lı yıllarda başlayan mini etek günümüzde de yaygın olarak kullanılmaktadır.

II. Dünya Savaşı’nda, Kuzey Afrika İtilâf Kuvvetleri Komutanı Mareşal Montgomery’nin giysisi, Mont olarak dünyaya yayılmıştır. Halende kullanılmaya devam edilmektedir.

III. Napoleon’un düzenlediği av partisinde atından düşen soylu matmazel Fontage, dağılan saçlarını çorabının lastiğiyle toplar, saçları bandajla toplama modası işte böyle başlamıştır.

Madam Chanel, Paris’te moda, şapka ve parfüm üzerine çalışan butiğinde, şapka kalıplaması esnasında parlayan gaz alevi nedeniyle saçlarının bir bölümünü yakar. Hemen berberini çağırır, yanan saçlarını temizletir. Görüntüsü yeni tıraş olmuş erkeğe benzemişti, gece davetli olduğu operaya başına uygun bir şapka takarak gider. Ertesi günü hanımlar arasında kısa saç modası başlamıştı.

Moda pek çok ünlü kişiye de konu olmuştur.

” Moda çok zor katlanılan bir çirkinliktir. Altı ayda bir değiştirilir.” Oscar Wilde

” Hanımların kalite, zarafet ve cazibeleri  üzerlerindeki giysilerden daha ziyade konuşma üsluplarındadır.” Jean Paul Gautier

Moda böyle bir şey bazen batıdan doğuya, bazen de doğudan batıya özgürce dolaşıp durur.

Kadınları da erkekleri de etkiler. Bazen yıllar sonra gene gelir.

Bakalım Gangnam Style yerini kime veya neye bırakacak.

 

 

Sevgi Eğitimi-11

Bize sevmesini değil  sevgiyi saklamasını öğrettiler. Hep bekletmeyi…hep ertelemeyi…bu yüzden biz kiminle birlikteysek bir diğerini ama hep uzakta olanı özledik, hiç dinmedi doyumsuzluğumuz, biz hep uzaktakini sevdik… yanımızdakini değil, bir şeyler paylaştığımızı değil, uzaklardakini, ulaşamadığımız kadar uzaklardakini sevdik…

Yanımızdakileri incitip üzdük de, hep ulaşamadıklarımıza sakladık söyleyemediğimiz o güzel sözleri… Özlediğimiz sevgiden delice korktuk.

Sevmeyi, sevilmeyi kendimizi adamayı o kadar çok özlemişken, patlayıcı bir madde gibi taşırdık sevgileri. Kaygı dolu, ürküntü dolu bir sır gibi taşırdık sevgileri. Aslında birbirimizi çok sevmek istiyorduk, ama nedense çok utanıyorduk bundan ve hep erteliyorduk…

Çocuklarımız bizden ne istiyor, biz onlara neyi ne kadar veriyoruz?Bizden istenilenlerden birincisi; sevgi, diğeri; eğitim’dir. Sevgiyi aşırı sevgi ve yetersiz sevgi olarak ele alabiliriz.

Aşırı sevgi çocuğu sevgiye boğar, çocukta bağımlılık ve güvensizlik oluşturur. Karşılaştığı her problemde çözüm kapısı olarak ana babaya dayanır, onlara güvenir fakat kendine güvenmez. Her şeyi ana baba yapıyordur.

Çocuk bağımsız iş yapamaz. Arkadaş edinme, kişisel özelliklerini geliştirme fırsatı bulamamıştır. Arkadaş bulma, uyum sağlama sorunu yaşamaktadır. Askerlik çağına gelse bile ana baba tarafından nizamiye kapısına bırakılmayı bekler, daha sonrası koğuşta belki de ağlayacaktır. Hayatta kendine güven duymayan biri olarak yaşayacaktır.

İkincisi yetersiz sevgidir. Çocuğu terk etmek ve kabullenmemektir. Önem verilmez. Olur olmaz kurallar görülür. İlgilenme yük sayılır. En ufak kabahat abartılır. Küçük düşürme ve hor görme, azar, şiddet ön plandadır.

 Çocuk kendini tanıma, kişisel özelliklerini ortaya koyma fırsatı bulamaz. Kendine güven kaybolur, kişilik hiçe sayılır. Kibar, sessiz, uslu ve dürüst fakat çekingen, küskün, kolay etkilenebilen, aşırı hassas bir çocuk görülür.

O halde nasıl bir sevgi? Ne aşırı ve nede yetersiz sevgi. En iyisi yeterli sevgi.

Keşke çocukların, herhangi bir hayvanı sevmesine imkan tanıyabilsek, bitkilerle, böceklerle, çiçeklerle, güzel sanatlarla ilgilenmelerini sağlayabilsek ve kitapların dünyasına sahici yolculuklar yaptırabilsek.

Belki o zaman herkesi ve her şeyi sevmeyi öğrenebilirlerdi. Bir köpeğin, kedinin, kuşun ya da başka bir canlının sorumluluğunu üstlenen, onu seven, onu anlamaya ve yaşatmaya gayret eden çocuklar büyüdüklerinde, başka hiç bir canlıya kıyamazlar, sorumluluk duyguları gelişir, diğer hemcinsleriyle kurdukları iletişimin kalitesi artar ve empati yapmayı, ötekini anlamayı öğrenirler.

Yaşlı adam eşine, Sahi demiş. “Seninle ilgilendiğimi nasıl anlamıştın?” Kadın cevap vermiş,Çok kolay olmuştu. Hani filan yerde arkadaşlarla otururken içeri girmiştin ve bana hiç bakmamıştın ya, işte o zaman anladım benimle ilgilendiğini.”

Kendimizi böyle de sevdirebildiğimize göre, daha kim bilir ne yollar var. Şaka bir yana, onca üniversite, bilmem şu kadar fakülte ve binlerce ana bilim dalı, insanlara neyi, nasıl sevdireceğini öğretemez mi?

 Budha ne yapmıştı da onu sevenler bir daha hiçbir canlıya zarar vermemişti? Ne söylemişti de, milyarlarca milyar insanın sevgilisi olabilmişti Muhammed(A.S.)? Nasıl bir pozitif yüklemeydi ki, adını duymayanların bile rüyalarına girebilmişti Mevlâna? Ya şu Mahatma Gandhi‘ye ne demeli, yüreğimizdeki kocaman yere nasıl sahip olabildi?

Peki ama biz ne yapıyoruz da, kitabı, bilimi, doğayı, sanatı, hayatı ve insanları sevdiremiyoruz? Biz nasıl davranıyoruz da çocuklarımız kitaptan bu kadar uzaklaşıyor? Kuşatıcı olmakla, dayatmak arasındaki farkı neden anlayamıyoruz?(Vural, 2009).

Ülkemizin Kalkınmasında Birtakım Öncelikli Tercihler

Ülkemizin, yeraltı  ve yerüstü kaynakları oldukça zengindir. Bunların  bir çoğu atıl vaziyette duruyor. Buna mevcut insan gücünü faktörünü de ilave  edebiliriz. Bilindiği üzere; insanın olmadığı bir kalkınma modeli düşünülemez. İnsan her şeyin tasavvurunda en büyük etkendir.

Uygulanmakta olan ve ülkemizin şartlarına uygun olmayan iktisat politikalarından kesinlikle uzaklaşarak, kendi şartlarımıza uygun ve milli vasıflar taşıyan iktisat politikalarını oluşturarak kalkınma hamlelerini  başlatabiliriz. Ancak, bu politikaların başarılı olabilmesi için süreklilik arz etmesi gerekmektedir. Bu yeni tercih edilen milli iktisat politikaları, ülkeyi yöneten siyasetçiler ve bürokratlar tarafından devre dışı bırakılmamalıdır. Ancak başarıya bu şekilde ulaşılabilir. Milli iktisat politikaları ile her şeyden önce; ekonomik bağımsızlığımızı kazanıp, ülke dışına sanayi ürünleri ihraç edebilir duruma gelebiliriz. Buna örnek olarak Japonya’yı gösterebiliriz. Kalkınmasını milli kaynaklarına dayandırmayan ülkeler, ekonomik bağımsızlıklarını kazanmış sayılmazlar. Bu bakımdan, kalkınmada milli iktisat politikalarının önemi, her geçen gün daha da büyümektedir.     Ülkemizin kalkınması için; öncelikle makine sanayi, hidrojen enerjisi üretimi, metal sanayi, petrokimya sanayi, elektronik sanayi gibi sektörlere yatırım yapılmalıdır.

Gerekli olan altyapılar hazırlanarak,  makine yapan makineler ( otomasyon) üretip dış ülkelere satarak ihracat gelirlerimizde büyük bir patlama yapabiliriz. Hidrojen enerjisi, son yıllarda başta ABD olmak üzere Dünya’nın bazı ülkelerinde üretilmekte olup, geleceğin enerjisi olarak görülmektedir. Hidrojen enerjisi aynı zamanda, çevre ve hava kirliliğini de ortadan kaldırmaktadır. Ancak bu sektörde, henüz istenilen seviyeye ulaşılamamıştır. Hiç vakit kaybetmeden ülkemiz de bu sektöre yatırım yapmalıdır. Metal sanayi her şeyin temelidir. İnşaat sektörünün can damarıdır. Metal sanayi gelişmeden inşaat sektöründe gelişme beklenemez. Petrokimya sanayinin önemi de çok büyüktür. Pek çok sektör için hammadde bu sanayi sayesinde temin edilmektedir. Elektronik sanayine gelince; Japonya bu sanayi neticesinde kalkınmasını en üst düzeye çıkarmıştır. Son yıllarda Çin devleti de bu sahaya büyük yatırım yaparak Japonya ile yarışır hale gelmiştir. Ülkemizin de aynı tercihlerde bulunması kaçınılmazdır. Yukarıda isimlerini zikretmiş olduğumuz sanayi kollarında, Dünya’nın diğer ülkeleri ile mutlaka yarışır hale gelmeliyiz.

Milletimizin her zaman uygar olmaya hakkı vardır. Bu hak, Ona şanlı tarihimiz ve kültürümüzle bahşedilmiştir. Bu hususlar, !7 Şubat-4 Mart  !923  tarihinde yapılan İzmir İktisat Kongresi’nin açılış konuşmasında ATATÜRK tarafından teferruatlı bir şekilde belirtilmiştir.

Yukarıda belirtmiş olduğumuz sanayi kollarına yatırım yapmak isteyenler için bütün engellerin ortadan kaldırılması, nitelikli işgücü ihtiyacının giderilmesi ve hatta bu konuda birtakım muafiyetlerin sağlanması önem arz etmektedir.

Dış ülkelere bağımlılıktan kurtulup, milli sanayimizi kurduğumuz zaman,    hızla artan işsizlik sorununu da büyük ölçüde halletmiş olacağız. İşsizlik sorunu, ülkemizde huzurun ve sosyal barışın sağlanmasına engel olmaktadır. Sanayileşme ile birlikte kitlelerin alım güçleri artacak, sosyal barış sağlanacak ve huzur içinde yaşama imkânına kavuşulacaktır.   

İstanbul’un Fethi Kutlamaları Gebze’den Başlatılmalı

Her şehrin marka değeri vardır. Bir çok şehir küçücük değerlerini, Uluslararası bir marka haline getiriyor. Gebze bölgesi sanayi ile anılmasına rağmen tarih, kültür, tarım ve turizm alanında bir çok marka değeri var. Bu değerler, ortaya çıkarılabilseydi Gebze bugün dünyaca tanınan bir kültür turizmi merkezi haline gelebilirdi.

Eskihisar Osman Hamdi bey müzesi ve kalesiyle önemli bir marka. Türk müzeciliğinin kurucusu olması dolayısıyla Eskihisar, dünyaca tanınan bir Kültür turizmi haline getirilebilirdi. Bazı Yeşilçam filmleri Eskihisar’da çekilmişti. Gebze bölgesi bir çok Yeşilçam filmine doğal platoluk görevi yapmıştı.

Bir çalışma yapılarak Gebze bölgesinde çekilen Yeşilçam filmleri isim isim tespit edilerek filmlerin bir kopyası Kültür Bakanlığı’ndan temin edilerek Gebze’de izleyici ile buluşturulabilir, Eskihisar’da ki sinema günleri Gebze bölgesinde çekilen sinema filmleri adıyla yeni bir hamle başlatılabilir.

Eskihisar gerçekten bir marka. Barbaraos Hayrettin Paşa ve Kuzey Afrika’da Osmanlı kaptanları ile ilgili belgesel çekmek üzere bu hafta Cezayir’e gidiyorum. Pazar günü güneşli bir havada Eskihisar’da hem çayımı içtim hem de Deniz Kuvvetleri Komutanlığı tarafından 1965’de basılan Türk Deniz tarihi kitabını Eskihisar’da körfez manzarası eşliğinde zevkle okudum.

Eskihisar belgesel sinema festivali yarışması da düzenlenerek Türkiye’nin ilk belgeselcilerinden biri olan Osman Hamdi bey ile anılmak suretiyle belgesel sinema günleri organize edilip Gebze’nin kültür alanında tanınmasına imkan sağlanabilir. Anibal başlı başına bir kültür değeri. Anibal bölgesi vakit geçirilmeden bir bilim, teknoloji ve kültür müzesi haline getirilerek anıt çevresi yerli ve yabancı turistlere açılabilir.

Gebze başlı başına bir Kültür turizmi merkezi olabilmesi için çok değerli markaları var. Çoban Mustafapaşa Külliyesi, hamamlar, Kervansaray ve köylerde ki tarihi Gebze evleri Gebze’yi marka değeri yapacak kültür varlıklarımız.

Gebze’nin en büyük kültür değeri Fatih sultan Mehmet Otağı. Fatih’in Otağı ve Hünkar çayırı kültür tarihimiz açısından çok önemli. Burası Kültür turizmi açısından çok iyi işlenebilir. Belediye başkanı sayın Adnan Köşker’in özel çabalarıyla son 3 yıldır fatih’i anma programları düzenleniyor. Bu sene Fatih’i anma toplantıları daha geniş çaplı organize edilmesi için çalışmalar yapılıyor.

Buradan Gebze’de ki tüm ilgili ve yetkililere, sivil toplum örgütlerine çağrıda bulunmak istiyorum. Her yıl İstanbul’un fethi devlet töreniyle organize edilmektedir. İstanbul’un fethi Fatih’in vefat ettiği Hünkar Çayırı ve Gebze bölgesinden başlatılması için kampanyalar organize edilmeli, imzalar toplanarak yeni Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik’e verilmelidir.

Fatih dünya çapında önemli bir lider. Hünkar Çayırı yapılaşmaya açılmadan Fatih parkı ve Fatih Açık hava Müzesi olarak tanzim edilmeli, Kültür Turizmi açısından bölge marka haline getirilmelidir.

‘Herkes kendi cennetini kurabilir’

 

‘Herkes kendi cennetini kurabilir’ Hâdiselerin içinde güzellikleri göremeyenler bu dünyada cehennemi yaşarlar.’ Mutasavvıf Cemalnur Sargut Hanımefendi Bizlere yepyeni dünyaların kapılarını aralıyor:  ‘Herkes kendi cennetini kurabilir.’

Oğuz Çetinoğlu: Günümüz insanlarının büyük bir bölümünün arınmaya ihtiyacı olduğu görülüyor. Arınmaya nereden başlanmalı?

Cemalnur Sargut: Nefsanî arzu ve istekler insanın arınmasını engeller. Bu yüzden de önce nefsi temizleyip onun aşırı isteklerinden vazgeçirmeye yönelik bir terbiyeye tâbi tuttuktan sonra vücudu Peygamber Efendimiz’in ahlâkı ile tekrardan bezemek o insanı arınmaya götürür. Yâni önce terbiye olup boşalmak sonra ahlâk-ı Muhammedî giyinmek insanı arınmaya götürür. Ancak bu yolla insan temizlenir ve kendine güveni artar.  Kendine güvenen insan, Allah’a güvenir. Dolayısıyla da etrafını cennet hâline getirir.

Çetinoğlu: Sevilen, sayılan bir insan konumuna erişmek için her şeyden önce ölçülü olmak gerekiyor. İnsana yaraşan ölçülerden söz eder misiniz?

Sargut: Sevilen, sayılan bir insan konumuna erişmek için ‘edep’ öğrenmek lazım. İnsanı sevilen yapan tek şey onun edebidir.

Çetinoğlu:Edep‘ kavramını yorumlar mısınız?

Sargut: Edep; dış mânâsıyla insanlara hürmet etmek, iç mânâsıyla yaratılmış her varlıkta Allah’ı seyretmektir. İnsan her şey ve her varlıkta Allah’ı görüyorsa, kime terbiyesiz muamele edebilir? Eğer edepli ve dengeli ise gerçek bir Müslüman’dır. Sırat-ı müstakim’de yaşıyordur. Eşine edeple muamele ediyordur, edeple evladına muamele ediyordur ve bütün çevresine hürmet ve saygı gösterdiği için çevre de ona hürmet ediyordur.

Çetinoğlu: İnsan kendisine nasıl zulmeder?

Sargut:  İnsan kendisine kötü ahlâklarıyla zulmeder. Çünkü kötü ahlâklar insanın -Hz. Âdem’in buyurduğu gibi- nefsine zulümdür.

Çetinoğlu: Neden Efendim?

Sargut: Nefsin vazifesi tekâmül etmektir. Hâlbuki biz nefsin isteklerini vererek onu kötü ahlâklarla bezersek, o zaman nefsi tekâmülden engelleriz. Bir şeyi vazifesini engellemek de ona en büyük zulümdür. Onun için insanın nefsini temizlemesi ve arıtması gerekir.

Çetinoğlu: İnsana bilgi mi şuur mu daha gereklidir?

Sargut: İnsanda bilgi çok önemlidir. Fakat idrak ondan da önemlidir. Eğer idrak yoksa bilgi bir işe yaramaz. Çünkü insan edindiği bütün bilgileri Allah’la irtibat kurmak için kullanmadığı sürece o bilgiler ona yük olmaktan başka bir işe yaramaz. Onun için şuur dediğimiz şey idrak ise evet idrak çok daha önemlidir.

Çetinoğlu: İnsana en çok yakışan üç şey nedir diye sorsam?

Sargut:  Birincisi idrak yâni küll-i akıl, ikincisi güzel ahlâk, üçüncüsü adalettir.

Çetinoğlu: Peki insana hiç yakışmayan üç şey?

Sargut: Nefsinin esiri olmak, kin ve nefret.

Çetinoğlu:Aşırı tevâzu, kibir belirtisidir’ Diyenler var. Öyle midir?

Sargut:  Efendim, tevâzuu çok iyi incelemek lâzım. Bâzı insanlar tevâzuu başkalarına kendilerini beğendirmek için kullanırlar. Yâni beni sevsinler diye tevâzu gösterirler. Bu tür tevâzular kibir belirtisidir. Ama insan gerçekten tevâzu sahibi ise ve asıl tevâzuunun mânâsını ‘kendisine kötü muamele edene de kızmamak gerektiği’ olduğunu biliyorsa bu tevâzu kibir belirtisi değildir. Bilakis Allah’a hürmettir.

Çetinoğlu:İnsanoğlu aklını kullanmalı.’ deniliyor.  Ebu Cehil de aklını kullanıyordu, Hz. Ömer de. Biri cehâletin timsali oldu, diğeri Fâruk‘ olarak anıldı. Aslolan nasıl bir akıldır?

Sargut: Burada kast edilen Ebu Cehil’deki akıl cüz’i aklıdır. Yâni dünyaya eren akıldır. Bu tür akıl insanı felâkete götürür. Zâten aklın kelime anlamlarından bir tânesi de köstektir. Yâni insana köstek olur, mânâdan uzaklaştırır. Çünkü ‘ben‘ diyen akıldır bu. İkincisi ise kendi aklını Allah’ın aklına raptetmek; akl-ı küll’e raptetmek demektir. Bu idrak anlamına gelir; daha doğrusu gönlün aklıdır. Yâni nûr-u İlahi ile dolmuş kalbin akledebilme özelliğidir. Kur’ân-ı Kerîm’de de ‘Gönlün yok mu akledemiyorsun?’ diye Allah u Azimüşşan bâzı âyetlerde soruyor. ‘Allah’ın mânâsını her yerde seyretmek’ bu da Hz Ömer’in lafıdır.

Çetinoğlu: Daima sabırlı olmayı tavsiye ediyorsunuz. Bir durum hâriç… Konuyu açar mısınız?

Sargut: Ben daima sabırlı olmayı tavsiye ediyorum. Yalnız hizmette hızlılık gerekir. Yâni hizmeti yarına bırakmamak lâzım, orada çok aceleci olmak lâzım. Kula hizmet, Allah’a hizmettir. Gayrette aceleci olmak gerekir. Kur’an’ın bize emri gayrettir.

Çetinoğlu:Her şeye, her olaya; bir annenin çocuğuna bakar gibi bakması‘ olarak özetlenebilecek bir kavram geliştirdiniz. Detaylarını lütfeder misiniz?

Sargut: Biz biliyoruz ki her şey Allah’ın isteği dâhilinde olur. Allah ne isterse kaderimizde ne yazdıysa o gerçekleşecektir. Ancak mânevî terbiyemiz, Allah aşkımız bizi kaderimize yazılan olay kötü de olsa onu iyi görmeye;  iyi de olsa onu normal görmeye yönlendirir ki bu çok büyük bir lütuftur. O halde, olaylardan memnun olma kabiliyetini elde etmezsek cehennemi yaşarız. Hâdiselerin içerisinde güzellikleri görebilme kabiliyetini elde etmeliyiz. İşte 11 çocuğunu kaybeden Mehmet Amca’nın 11 çocuğunun da şehit olmasına sebep olan ‘müteahhide dua ediyorum‘ demesi gibi. Bu normal bir bakış değildir ama üstten bir bakıştır. Yâhut cüce yeğenimin ‘Ben boyumu uzattırmam zira bu zevki satamam‘ demesi gibi. O zaman hâdiselerde sevgiliyi görebilme kabiliyetini elde ediyorsunuz. Onun her yaptığının bizim için hayırlı olduğunu, rahmin içinde olduğumuzu ve korunduğumuzu idrak ediyoruz. Anne evladını nasıl rahminin içinde korursa, Allah da bizi sevgisiyle daima korumaktadır. Ama bu korumanın içine ilacın acısını katıp sağlık bulma gibi acılı hâdiseler de katılabilir. İşte bunu idrâk etmek insanın vazifesidir.

Çetinoğlu: Sabır kavramı hakkında neler söylemek istersiniz?

Sargut: Sabır bence kavramların en önemlisi. Hurma, sabrı temsil eder ve hurma çok vitaminli ve çok güzel bir meyvedir. Sabır sonucunda mutlaka Allah’ın mânâsı tecellî eder. Sabır sıkıntı ve bela anında Allah’ı hissedip olaylara güzel bakabilmeyi becermek için kendini terbiye etmektir. Kolay bir iş değildir ama sabredebilmek insana çok büyük bir özgüven verir; Allah’a yakınlaştırır.

Çetinoğlu:İnsanın kendini budaması gerek diyorsunuz.’ Konuyu açmanız mümkün mü?

Sargut: Evet! İnsanın kendini budaması gerek. Zira mürşidin veya başkalarının nasıl yaptığı çok önemlidir insan için. Ama sıtma hastasının aspirini gibidir. Geçici olarak bu nasihatler, titremeyi durdurur, asıl kinin insanın kendisindedir. Nasihati halletmek, onu kendine uygulamak, nefsine ağır geleni yapmak, bunu sevdiğini mutlu etmek için yapmak insanın kendini budamasıdır. O zaman insan hâlinden memnun olma ve râzı olma sanatını elde eder.

Çetinoğlu: İnsanların küçük aksaklıklardan büyük üzüntülere gark olması, küçük olumlu gelişmelerden mutlu olamaması, sizce neyin noksanlığıdır?

Sargut: Maalesef madde insanı nefsinin bütün isteklerini uyguladığı için küçücük hâdiselerden çok büyük sıkıntılara kapılabiliyorlar. Bence günümüz öyle maddeci bir eğitim oluşturdu ki bu madde eğitimi insanları maalesef kendini terbiye etme zevkinden alıkoydu. İnsanlar kendilerini dünyanın hâkimi gibi görmeye başladılar. Nefs-i emmâre makamındaki insan sayısı arttı. Bu Mevlânâ Hazretleri’nin, at idrarını yapmış üzerine saman çöpü düşmüş ve üzerine bir sinek oturmuş ‘Var mı benim gibi kaptan-ı derya?’ diye geziyor dediği insanların sayısının dünyada çok olduğunu gösteriyor. Bu bir devir meselesidir. Mesnevi’de çok güzel bir hikâye vardır. Bir adam mürşidine ‘Benim işim için dua eder misiniz?’ diye gitmiş. Mürşid de elini açmış ‘Evliyâlar, enbiyâlar, Allah sevgilileri için işiniz olsun, inşallah.’ diye dua etmiş ve işi olmuş adamın. On sene sonra aynı adam tekrar mürşidine bir başka işi için gittiğinde bu sefer mürşidi ellerini açmış ‘Hırsızlar, eşkiyâlar, kötü kadınlar, kötü adamlar yüzü suyu hürmetine bu adamın işi olsun‘ demiş. Adam çok şaşırmış ve bu duanın iç mânâsı nedir, deyince bir devir meselesidir. Mürşidi ‘Bazen o devir gelir, bâzen bu devir gelir‘ buyurmuş. Demek ki cemâl arttıkça berâberinde celâl de artar. Güzelliklerin yanı sıra güzellikleri görmeyen kör insanların sayısı da artar. Günümüzde dine bir dönüş var, ahlâka dönüş var, edebe dönüş var. Ama bunun yanında da işte batılı eğitimin getirdiği maddeye dönüş de var, benliğe dönüş de var. Bu yüzden bizi ütopik, geri zekâlı, enayi bulanlar da çok.

Çetinoğlu: Onlar hakkında ne düşünüyorsunuz?

Sargut: Ken’an Rifai ‘Sohbetler‘ isimli kitabında -Samiha Annemin yazdığı gibi- ‘Hâlâ sana enayi demediler mi?’ diyor. Demek ki o kadar kötü bir lâf değil ‘enayi’. O yüzden herkesin bizi beğenmesi gerekmiyor, çok şükür. Allah’ın bizi beğenmesinin yeterli olduğunu bilmekten daha güzel bir şey olamaz.

Çetinoğlu: Sabır ve inanç arasındaki ilişkiyi yorumlar mısınız?

Sargut: Sabır ve inanç arasında çok yüce bir ilişki vardır. Ancak inanan insan sevdiği için bir fedakârlığa katlanır. İnanan, îman eden aslında bizim olmadığımızı ve var olanın yalnız Allah olduğunu bilen insan. Var olmayan şeyler için üzülmekten kendisini uzaklaştırır. Eğer bunun adı sabırsa zevkli bir sabırdır aslında. O yüzden inançsız hiçbir şeyin olmayacağını inanıyorum. İnsan bir şeye inanmalı. Taşa bile inansa, bir şeye inanmalı. İnsanı ayakta tutan yegâne şey inançtır.

Çetinoğlu: İfrat ile tefrit arasındaki itidal durağı, muhteşem bir sığınak olsa gerek. İnsanlarımız o sığınaktan yeterli ölçüde yararlanabiliyorlar mı?

Sargut: Maalesef insanlar aşırılıklara daha çok meyilliler. Dengeyi bulmak âdetâ mucizedir. Zaten mutasavvıflar ‘istikrar mucizedir‘ diye buyuruyorlar. Onun için gerçekten her şeyde arada olmak ne kadar güzeldir. Yâni şehvette bile hiç şehvetsiz olmak ahmaksız ahmaklık; şehvetin azması felâket ama itidalli olmak insanı çalışma zevkine götüren bir hâldir. Konuşmada bu böyledir. Aşk hâriç. Allah aşkı hâriç, her şeyde itidalsiz Allah’a varılamaz. Yalnız Allah aşkının aşırısı makbuldür. İnsanlarımız eğer manevî bir terbiyeden geçiyorlarsa hakikaten Sırât-ı müstakim olan itidâlin ne kadar önemli olduğunu anlayabiliyorlar. Ama hiç geçmemişler ise kendi aşırılıklarından mutlu bile olabiliyorlar. Allah herkese kolaylık versin.

Çetinoğlu: Sizin; bu dünyada cenneti yaşamayı sağlayacak formülü bildiğinizi düşünüyorum. O formülü okuyucularımızla paylaşır mısınız?

Sargut: Çok teşekkür ederim. Ben kendi cennetimi buldum ama herkese cennet olur mu bilemem. Ben bu cenneti tevâzu, Allah ilmi, Allah aşkı ve tevhid’de buldum. Zaten 4 nehirden bahsediliyor cennette. Ben suyun tevâzu, sütün Allah ilmi, balın tevhid ve şarabın da Allah aşkı olduğunu düşünüyorum. Bu dördü bir araya geldiği zaman gerçekten yaratılış sırrı ortaya çıkıyor.  İnsan gerçek tevâzuyu yâni Allah indinde mütevâzı olmayı ve hiçliğini idrâk etmeyi bilirse, sâdece var olanın Allah olduğu ilmini öğrenirse, yaratılmış olan her şeyde O’nun bir isminin var olduğunu, O’ndan başka hiçbir şey olmadığını bilirse ve O’nu çok severse her yer cennet kesiliyor. Tavsiye ediyorum, Efendim.

Çetinoğlu: Ölümü târif eder misiniz?

Sargut: Ölüm varlık demektir. Ölüm en beklediğimiz andır. Çünkü artık -Sultan Veled’in dediği gibi- bu vücuttan kurtulma ânıdır. Allah, vücudu arzu ve isteklerinden kurtulabilmeyi ve ölmeden önce ölebilmeyi bize nasip etsin. Ölüm içe dönmektir. Kendimizdeki hakikati bulmaktır. Belki Mekke-Medine’ye gitmektir. Belki Sıdre-i Müntehâ’da olmaktır. Ama mesele hakîki diriliğe kavuşmaktır. Onun için ölümden daha güzel bir şey düşünemiyorum.

Çetinoğlu: Cenâb-ı AllahOku!’ diyor. Mevlana Hazretleri isedinle!’ ‘Dinlemek, aynı zamanda okumaktır!’ şeklindeki yaklaşım size neyi tedâi ettiriyor?

Sargut: Hz. Mevlânâ buyuruyor ki ‘Ben müridimi kulağından döllerim. Onun kalbinde veled-i kalb yaratırım.’ Yâni Allah’a yakınlık çocuğu oluştururum, diyor. Dolayısıyla dinlemek çok önemli. Dinlemek, okumaktan da önce geliyor. Ama okunanı dinlerken -hem de mürşitten yahut mürşidlerin hakikisi olan Hz. Peygamber’den dinlerken- o zaman mânâyı tam lâyıkıyla idrâk edebiliyoruz. Yâni Mevlânâ şunu söylemek istiyor ki ‘Senin bu âlemde dinlemen gereken yegâne bilgi Kur’ân-ı Kerîm’dir.’ Yâni Peygamber’in hakîkatidir, Peygamber’in ilmidir. Allah’ın O’nda tecellî edişidir. Eğer bu ilmi okursan, bütün ilimleri bilmiş olursun. Hz. Mevlânâ’nın 800 yıl önce fizik, kimya, matematik ilimlerini âşikâr edişi gibi bu ilim bize her türlü ilmi öğretir. Allah bize her şeyi öğretir ve bildirir. Bunun için Allah mürşitten o Kur’ân’ın mânâsını dinlemesini bizlere nasip etsin.

Çetinoğlu:Âmin‘ Efendim.

Unutulmaya terk edilmiş insanî özellikler var.fedâkârlık‘ ve ‘ferâgat‘ gibi… Bu kavramlar hakkında neler söylemek istersiniz?

Sargut: İşte mânevî terbiyeden geçmeyen insan bunu fedakârlık olarak görüyor. Ferâgat gibi görüyor ama mânevî terbiyeden geçen insan, ‘Yaratılmışı severim, Yaradan’dan ötürü‘ diyor. Hocam Ken’an Rifai’nin anneleri Hatice Cenan Sultan, oğlunu yetiştirirken şöyle buyururmuşlar: ‘Oğlum, o kadar insanlarla bir ol ki doğumları çoğalıp, ölümleriyle eksilecek kadar onlarla bir ol; bütün dertlerini, acılarını paylaş. Ancak Allah’a olan sevgini göstermiş olursun.’ Demek ki insan için yapılan fedakârlık değildir. Nasıl ki anne gece evlâdı için kalkmayı fedakârlık olarak görmezse, sevgilinin varlıklarına karşı yapılan hizmet de fedakârlık ötesi bir hâl alır ve sanki çok doğal bir vazifeymiş gibi gelir insana. Allah vere öğrenmeyi ve idrâk etmeyi nasip etsin.

Çetinoğlu: İslâm’ın şartınınbeş‘ olduğu söylenir. Sizce iyi bir Müslüman olmak için 5 şart yeterli midir? Size; ‘3 şart daha ekleme’ yetkisi verilse, neleri eklerdiniz?

Sargut: Efendim, İslâm şartının beşini biz lâyıkıyla yerine getirsek zaten bütün şartları yapmış oluruz. Hangimiz doğru namaz kılıyoruz? Hangimiz oruç tutmanın Allah’ın bir vasfını giyinmek olduğunu ve bütün organlarımızın oruç tutması gerektiğini idrak ediyoruz? Hangimiz zekât verirken aslında sâdece malımızın kırkta birini değil, her sâhip olduğumuz şeyin zekâtını vermek; meselâ, evimizin zekâtının misafir ağırlamak, evlâdın zekatını yetime hizmet, sohbetin zekâtını dedikodudan kesilmek gibi olduğunu biliyoruz? Hangimiz gerçekten Kâbe’ye gittiğimizde kâmil vasfın etrafını döndüğümüzü idrak ediyoruz? Hangimiz ‘Lâ ilahe illallah‘ın mânâsını biliyoruz? Bir ruh doktoru mürşit bana şöyle demişlerdi: ‘Allah diyen adamın delirdiğini gördüm ama ‘Lâ ilahe illallah‘ diyeni hiç delirmiş görmedim. Demek ki insan putlarını kırmayı becerip yalnız Allah’a yönelirse, delirmesi mümkün değil. Bu çok etkilemişti beni. O hâlde beş şartı lâyıkıyla yapabilmek benim için çok önemli. Ama buyurduğunuz -ben kim oluyorum, emir addederek- birkaç şey daha eklemek gerekirse, ben âcizane ahlâk-ı Muhammedî’yi giyinmek İslâm’ın şartı olmalı derim. Ama Allah da tabii biliyor ki yapması çok zor. Onun için direkt eklememişler herhâlde. Edep. Edep, İslâm’ın şartı olmalı diye düşünürüm. Kusur görmemek İslâm’ın şartı olmalı. Keşke yapabilsek, İnşâllah.

Çetinoğlu: ÖnceEstağfirullah‘ sonra da ‘İnşallah Efendim

Bir başka sorum da şöyle izninizle: İnsanoğlu mutluluğu nerede aramalı?

Sargut: İnsanoğlunun mutluluğu yalnız îman ve idraktedir. Başka yerde mutluluk, rahat olmaz. Rahat üç yerdedir diyor insân-ı kâmiller. Hubb-u Mevlâ (Mevlâ’ya yakarış), tilâvet-i Kur’ân (Kur’ân’ı mânâsıyla okumak) ve sohbet-i ihvân (Allah aşkını sevgililerle paylaşmak). Bunun dışında rahat ve mutluluk olamaz.

Çetinoğlu: Aşk ve akıl dengesi nasıl kurulmalı?

Sargut: Aşk ile cüz’i akıl hiç bağdaşamazlar. Ama aşkın kendi aklı oluşur ki bu aklın üzerine bir akıl olamaz. İşte, meczup olmamak için mutlaka aşkın aklını kazanmak gerekir. Bu yüzden de insân-ı kâmiller aşkın aklına sâhip gerçek mürşitlerdir ki onlar meczup olmayıp elektrik kablosunun içinden geçmiş aşk gibidirler ve ampulden bütün âlemi aydınlatırlar.

Çetinoğlu:İrâde-i cüziyye‘  – ‘irâde-i külliyye‘ hakkında neler söylemek istersiniz?

Sargut: İrade-i cüziyye, insanın dünyada yaşadığı sürece nefsinin esiri ise, dünyevi istekleri konusunda edebi tercih etmesi için gösterdiği gayrettir. Ama cüz’i irâde meselâ ben bir bardak seviyorsam onu korumamdır. Gerçek kâmil insan irâde-i külliyeye rapt olmuştur. Ondan yanlış zuhur etmez. Onun için cüz’i irâdeyi mürşit kapısına gelene kadar kullanmak ondan sonra da mürşide teslim etmek gerekir diye îman ediyorum. Biz bunu Hz. Peygamberimizin önünde aklımızı kurban etmek diye idrak ediyoruz, Efendim.

Çetinoğlu: Dokuzuncu ve onuncu asırlarda Türklerin İslâmiyet’i kabullerinde sûfilerin rolü hakkında bilgi lütfeder misiniz?

Sargut: Dokuzuncu ve onuncu asırlarda Türklerin İslâmiyet’i kabullerinde sufilerin tabii ki çok büyük rolleri var. Çünkü insân-ı kâmiller Türklerin İslâmiyet’le çok güzel bağdaştığını ve sanki İslâmiyet’in Türkler için gelmiş olduğunu söylerler. Daha sonra 13. yüzyılda Hz. Mevlânâ bu konu üzerinde çok durmuş ve Mesnevi’yi Farsça yazmıştır. Bunun sebebi Türkler Türkçe söylenenleri anlayacaklardır fakat Farsça konuşan ülkeler Kur’ân’ın mânâsını belki ananeleri ve gelenekleri yüzünden çok iyi idrâk edemeyeceklerdir. Bunlar Anadolu’nun İslâm’ın yayılmasını sağlayan mutasavvıflardır. Meselâ, Harakani Hazretleri ilk tohumu atmıştır Kars’ta şehit düşerek. Ahmed Yesevî, onun mânâsından gelip Anadolu’ya İslâmiyet’i yaymıştır ve dolayısıyla biz sufîliğin Türk İslâm’ında çok büyük bir rolü olduğuna inanırız. Ne zaman sufilikle irtibat kesilse ahlâk düşmüş, bozulmuş; maalesef ahlâksızlık ön plâna çıkmıştır. Ne zaman tasavvuf ön plâna geçse -çok şükür- ahlâk tekrar eski mânâsını kazanmıştır.

Çetinoğlu: İzniniz olursa, (dikkate almama kararınıza saygılı olmak üzere) iç dünyanızla ilgili özel ve fantastik birkaç sorum daha olacak:

Birincisi şöyle: Bir adet kibrit çöpü olsanız, kendinizi ne için yakmak isterdiniz?

Sargut: Kendimi Allah’ın mânâsı için yok etmek isterdim. Nefsimi yakıp ruhumdan başka bir şey bırakmamak isterdim. Zâten inşallah kibrit çöpüyümdür diye hep dua ediyorum.

Çetinoğlu: Kaybetmekten çok korktuğunuz şey nedir?

Sargut: Îmanımı kaybetmekten ve gafletten çok korkuyorum. Allah’la olan beraberliğimi kaybetmeyi hiç istemiyorum. Başka hiçbir şeyden korkmuyorum. Sevgiliden uzaklaştıracak çirkin bir hareket yapmaktan başka hiçbir şeyden korkmuyorum, çok şükür.

Çetinoğlu: Her şeyin bozuk olduğu bir ülkenin tam yetkili lideri olsanız, önce neyi düzeltmekle işe başlardınız?

Sargut: Efendim, siyasetle hiç alâkam yok. Neyi düzeltirim pek bilemiyorum ama galiba Hz. Merkez’in verdiği cevabı vermek isterim. ‘Bu âlemde her tür insan yerli yerinde ve lâzımdır.’ Böyle düşündüğüm için beni siyâset lideri yapmazlar.

Çetinoğlu: Gençlere birer cümlelik 3 öğüt verir misiniz?

Sargut: Îman, idrâk ve Allah aşkı. Gençlere bunları öğütlüyorum. Anne, babalara da lütfen gençleri kendi istedikleri gibi nefsaniyet içinde eğitmesinler; onlara haram ve helâli öğretsinler ve de illâ şu okulu kazansın, illâ bu yerde yükselsin demesinler. Çocuklara olaylardan etkilenmeyecek ve îmanlı bir mutluluk verme gayreti içine girsinler. Bunu en güzel yolu da doğru örnek olmaktan geçer.

Çetinoğlu: İnsanlığa felâket getirecek mahşerin üç atlısının heybelerinde neler olabileceğini düşünüyorsunuz?

Sargut: İnsanlığa felâket getirecek mahşerin üç atlısının heybesinde bence aşağılık duygusu bir ülkeye geldi mi o ülke yok olmaya mahkûmdur; ahlâk bozukluğu bir ülkeye geldi mi… Çok basit yâni haramı ve helâli bile kaybettik mi ülke yok olmaya mahkûmdur ve birlik ve beraberlik bozuldu mu, bölünme başladı mı -Peygamber’in buyurduğu gibi- o ülke yok olmaya mahkûmdur. Allah bizi bunlardan korusun diye düşünüyorum.

CEMÂLNUR SARGUT

1952 yılında mutasavvuf bir ailenin kızı olarak İstanbul’da dünyaya geldi. Tahsilini Kimya Mühendisi unvanını elde ederek tamamladı. 20 yıl kimya dersleri okuttu. Sâmiha Ayverdi ile tanıştıktan sonra O’nun yönlendirmesi ile tasavvuf çalışmalarına yöneldi. Hocası Samiha Ayverdi’nin 1966 yılında kurmuş olduğu Türk Kadınları Kültür Derneği (TÜRKKAD) İstanbul Şubesi Başkanlığı görevini 2000 yılında üslendi. TÜRKKAD, Cemâlnur Sargut’un liderliğinde tasavvufun kişi ve toplumların ortak dili, ortak nefesi olabileceği inancıyla her kesimden bilim, kültür ve sanat insanını, manevî şahsiyeti ve her düzeyden dinleyiciyi bir araya getiren milletlerarası bilgi şölenleri ve konferanslar düzenlemektedir. Bu toplantılarda, ilmi hal, ibâdeti aşka yolculuk olarak gören İslâm tasavvufunun günümüz meselelerine getirdiği çözümler ele alınmaktadır.

2000 yılından beri dersler verdiği ABD’nin Kuzey Carolina Üniversitesi’nde 2009 yılında ve Çin’de Pekin Üniversitesi’nde 2009 yılında İslam kürsüleri kurdu. Bu çalışmalarının ortak hedefi öğrencilerin, İslâm’ın hayat tarzı olan tasavvuf eğitimini yaşayışları ile örnek olan hocalardan almalarını sağlamaktır.

Sâmiha Ayverdi O’nun insanoğlunun iç ve dış güçlerini tek kuvvet olarak bütünleştirmeye doğuştan kabiliyetli müstesna bir insan olduğunu söylemişti. Cemalnur Sargut, insanların; kadın, erkek, din, mezhep, meşrep, kıyafet farkı gözetmeden, farklı olanı değiştirmeye çalışmadan, birlikte hoşgörü içinde yaşamanın zevkine varmalarını sağlamak, bunu da ahlâk-ı Muhammedîyi kendi hayatında bilfiil yaşayarak göstermeyi, yegâne varlık sebebi olarak kabul ederek bu büyük vâzifeyi sadece Allah için yapmaktadır.

Gençliğinde felsefeye ilgi duymuş olup büyük felsefecilerin hayâtını incelemiş, bu ilmin yaşanamayan bir ilim olduğu kanaatına varınca Mevlânâ’ya yönelmiştir. Kimya mühendisi olup yirmi yıl kimya öğretmenliği yapmıştır.

Hocası Sâmiha Ayverdi’nin etkisinde kalan Cemâlnur Sargut, Kur’ân-ı Kerîm ve karşılaştırmalı Mesnevî çalışmalarına başlamış, 24 yaşında gençlerle başladığı Mesnevî çalışmalarıyla geniş çevreye hitâp etmiştir.

Kitap hâlinde yayınlanmış eserleri: Kenan Rifâî ile Aşka Yolculuk, Dinle, Aşktan Dinle, Ey İnsan (Yasîn Sûresi Şerhi), Bakara (Bakara Sûresi ilk 10 Ayetin Şerhi), Bakara 2 (Bakara Sûresi 11-29 arasındaki Ayetlerin Şerhi), Bakara 3 (İnsan-ı Kamil’in Hakikati), Hz. Âdem (Füsusu’l Hikem Şerhi), Hz. Şit, Sâmiha Ayverdi ile Sırra Yolculuk, Peygambere Sevdirilen Kadın, Kâbe’nin Hakîkati, Osmanlı Padişahlarının Peygamber Sevgisi, Can-ı Candır Hz. Ahmed Muhammed Mustafa.

 

 

 

Araştırmalar Gerçeği Ortaya Koyuyor

 

Türkiye’yi çok ortaklı bir devlete dönüştürme, Türk Milletini reddetme noktasına gelmiş olan ihanet ittifakı ve etnik ırkçılık ortada iken her türlü çekişme bir kenara bırakılmalıdır. Aksi bir tutumun kimlere hizmet edeceği açıktır. Enerjimizi birbirimize karşı kullanmak bize ne kazandırır? Bu türlü kısır mücadele ve çatışmaların alanı gazete sütunları olmamalıdır. Her taraftan ihanet fışkıran bu ortamda herhalde herkese düşen görevler vardır.

Terörle mücadele lafları edilirken terör örgütü ile iç içe girdik ve neredeyse arkadaş olduk. Oslo’dan sonra örgütün istekleri gerçekleştiriliyor. Yerel Yönetimler Yasası ile bazı belediye başkanlarının, vali hatta derebeyi olma yolu açıldı. Devleti etkisiz kılmak için her şeyi yapıyoruz. Kürtçe’yi yargıda savunma dili haline soktuk. Oysa mesela Fransa tam tersini yaptı. Diğer ülkeler de farklı değil. Biz egemenliği paylaştırmakla uğraşıyoruz. Bir taraftan dış ülkelerden aranan teröristleri neden geri vermiyorlar diye öfkeleniyoruz; içerdekilere ise al silahını git diyerek yargılanma dışı bırakıyoruz ve affediyoruz. Bu durumda yabancı ülkeler neden teröristleri iade etsinler ki?

Geçenlerde Erenköy’deki Kazım Karabekir Vakfı’nda bir anma toplantısına katıldık. Türk’ün seçkin özelliklerinin rahmetli Karabekir Paşa’da nasıl ortaya çıktığını gördük. Türk ve Ermeni diye ayırmadan yetim kalmış çocukları sahiplenişi, onlara yurt açışı ve yapılanlar bir bir anlatıldı.

Diğer taraftan, Türk Yurdu Dergisinin Ocak 2013 tarihli 305.sayısını herkese tavsiye ediyoruz. Bu sayıda Türk Milliyetçiliği soruşturması adı altında birçok bilim adamı ve düşünürün sorulara verdiği cevaplar var.

Çağımızın en önemli gerçeği bazıları içlerine sindiremese de milliyetçiliktir. Özellikle iktisadi ve kültürel milliyetçilik.  Türkiye ‘de Türk Milliyetçiliğine açılan savaş; doğan boşluktan başka bir ülke milliyetçiliğinin faydalanmasını doğurabilir. Hangi etnik gruba mensup olursa olsun, bir vatandaşımızın Türk milliyetçisi olmasını engelleyen hiçbir sınırlama yoktur.  Milliyetçiliğin misyonunu tamamladı iddiaları Türkiye’yi tanınmaz hale getirecek yeni anayasaya yataklık etmektir. Buza yazı yazmaktır.  Türk milliyeti içindeki etnik unsurları uluslaştırma çabasıdır. Bu konuda başta Sayın Başbakan olmak üzere, bazı siyasilerin zihinlerinin ne kadar karışık olduğu ortadadır.

Dün “sağa da sola da karşıyız” diyenler bugün “Türk ve Kürt Milliyetçiliklerine karşıyız” simidine sarılıyorlar. Hele Sayın Başbakanın Türkiye’de Türk milleti dışında değişik milletlerin var olduğu iddiasını bir bilimsel ve vazgeçilmez gerçek olarak ele almak ve klasik yağcılık örnekleri sergilemek moda oldu. Sayın Başbakan herhalde bu konuda bir otorite değildir. Türk milliyetçiliğinin tarihi misyonunu tamamlaması tarihin sona ermesi ile mümkündür. Eğer bu düşünce Almanya’da, Fransa’da ve hatta ABD’de olduğu gibi yükselen bir trend olarak ortaya çıkamıyor ise, Türk milliyetçiliğini suçlamak yerine; kendilerinden bekleneni yerine getiremeyen, üretici olamayan bazı aydınlar gündeme getirilmelidir. Türk milliyetçiliği reddedilerek milli çıkarlar,  sınırlar ve ekonomik menfaatler mi korunabilir?

Türk milliyetçiliği kültürel ve Türk Milletini bütünüyle kavrayan bir tavır alışlar bütünüdür. Sınıfçı ve elitçi değildir. Ülkeyi bölmez birleştirir. Kürtçülük adı altında ırkçılık yapanları isteseniz de kucaklayamazsınız. Onlar Türk Milleti ve devleti ile kavgalıdırlar.

Açılım paketlerinden boş yere çok şey bekleyenleri araştırmalar doğrulamıyor. 2009 yılında “Konsensus Araştırma Şirketi” tarafından yapılan çalışmada, açılım macerası %67 oranında onaylanmamaktadır. Bilgesam tarafından yapılan araştırmada kendini Türk olarak kabul eden ve %90‘lara varan ana kitlede %20 kabul görmüştür. İktidarın terörle mücadelesini başarılı bulanlar Kürt deneklerde %23, Türklerde ise %18‘dir. Teröristbaşını tecrit politikasına destek Kürtlerde %56, ana unsur olan Türklerde %64‘tür. Yine açılımın örgütün amaçlarına hizmet ettiği ortaya çıkmaktadır.

Yerel yönetimleri güçlendirmeyi çözüm olarak görenler Kürtlerde %14.8, ana kitlede ise %5.3‘tür. Demokratik özerkliği çözüm görenler toplamda %11.9 ‘dur.  Federasyon talebi toplamda %5.7‘dir. BDP’ye oy verenlerde %11. Kürtlerde teröristbaşı serbest kalsın diyenler %7.7, BDP’ye oy verenlerde %39. Algılanan ayrımcılığın etnik temelde olduğunu düşünenler %16‘dır. Şu halde sorun Kürt sorunu değil; ırkçılık sorunudur. Irkçılık ne zamandan beri demokrasinin sorunu oldu?

 

 

Bilmediğini Bilmek

 

Uzun zamandır Türkiye’de ve Türklerin yaşadığı memleketlerde geziyor ve de onlarla buluşuyorum.
Bu vesile ile mensubu olduğum Türk Milletini daha yakından tanıma fırsatı buluyor ve de diğer milletleri ve coğrafyayı öğrenme imkanı yakalıyorum.

Türk Milleti hakkında yaptığım genel tespit; milletimizin bilgiden uzak olduğu ve fertlerin bilgiye sahip olsalarda, bu bilgiyi şuursuzluk yada nefsani sebeplerle toplum hayrına kullanamadıkları yönündedir.

Türk Milleti, bilgi çağı olarak nitelendirilen üçüncü bin yılda, bilgiye sahip olamazsa büyük zorluklar yaşayacaktır ve yaşamaktadır da.

Yurdumuzda yaşanan olayları salt bir “bölücülük” diye tanımlamak, küresel güçlerin bizim hakkımızdaki kısa, orta ve uzun vadeli planlarını bilmemek demektir.

Bilgi yoksunu olan Türk Milleti, günümüzde başına gelen olayları bu sebeple doğru yorumlayamamaktadır.

Türk Milletini bilgiden mahrum bırakmak için, dışarıdan ve içeriden büyük bir faaliyet, yüzyıllardır yürütülmektedir. Bilgisiz toplum üzerinde yürütülen bu faaliyetler, insanımızın önceliklerini, değerlerini ve dünyevi hedeflerini yok etmek üzeredir.

Örneğin; küresel güçlerin kontrolüne, eksiksiz bir şekilde girmiş olan tarikat ve cemaatlerin, insanımızı kemiksiz bırakarak her yöne yıkılan bir et yığını haline getirmiş olması, üzerinde durulacak çok önemli bir noktadır.

Manevi değerlerine her geçen gün daha bağlandığı söylenilen bir Türk Milleti, geçtiğimiz günlerde Kerkük’te hain bombalı tuzaklarla katledilen kardeşlerini hissetmemektedir. Bunun ötesinde, 2003 yılından bu yana Irak’ta, ABD askerlerinin 300.000 fazla kadına tecavüz ettiği söylenmektedir. Ama muhafazakarlaşan halkımızdan bununla ilgili hiç bir ses yoktur.

Yine Türkiye’de her şehrimize bir üniversite yaptık. Üniversitelerin sayısı her gün artıyor. Binlerce akademisyenimiz var. Bir o kadar çocuğumuzda dünyanın iyi ve pahalı üniversitelerinde okuyor. Yani bilgiye ulaşmaya çabalıyoruz. Peki o zaman sorun nerede?

Cevap: birincisi gerçek bilgiden uzağız, ikincisi sahip olduğumuz bilgiyi şuursuzluk ve nefsani nedenlerle milletimiz için kullanamıyoruz.

Türk Milleti, içinde bulunduğu badireleri atlatabilmek ve geleceğe sahip olabilmek için bilgiye süratle sahip olmalıdır. Bu o kadar kolay değildir. Çünkü “bilgi” Türk Milletinden gizlenmektedir.

Gerçek bilgiye sahip olmak için inanılmaz bir çalışkanlık gösterilmeli, dünyayı gezerek her yeri tanımalı, diğer milletlerle farklılığın farkında olarak iyi ilişkiler kurmalı, bir plan ve hedefe bağlı olarak yılmadan ve sabırla mücadele etmelidir.

Türk Milleti bunları yapmazsa veya yapamazsa, Avrupa’da ve Balkanlarda direnemediği  gibi Türkiye’de de direnemeyecektir. Gelişmeler ve bu gelişmeler karşısında Türk Milleti’nin takındığı tavır(sızlık) bize bunun işaretlerini vermektedir. Dediğim gibi Türk Milleti; bilmediği halde biliyormuş zannettiği için her geçen gün bir batağa gitmektedir. Milli olduklarını iddia edenlerimiz bile ne yazık ki farklı bir durumda değildir.

Ne zaman, bilgiye ulaşıp bunu Türk Milleti hayrına doğru bir şekilde kullanacağız o gün tünelin aydınlık ucu görünmüş demektir.

 

 

Sular Yükselince

“Sular yükselince balıklar karıncaları, sular çekilince de karıncalar balıkları yer.”

Bu Afrika atasözü gerçekten çok düşündürücü. Dünyadaki birçok olayın da sanki özeti.

Geçtiğimiz Aralık ayında, yabancı dil pratiği kazanmak için İngiltere’ye gitmiştim. Bir ay gibi kısa bir süre kalmama rağmen, özellikle İngiltere ve kısmen de Avrupa ile ilgili birçok şeyi yerinde görme ve öğrenme fırsatım oldu.

Güneş batmayan imparatorluğun halen yaşayan ülkesi İngiltere…

Bugün bile Dünya’nın birçok yerinde sömürgesi olan ülke İngiltere…

Amerika, Kanada, Güney Afrika, Avustralya, Yeni Zelanda, Hong-Kong, Hindistan ve hatta Pakistan’da bile etki ve tesiri olan İngiltere.

Cebelitarık boğazını kontrol eden, Falkland Adaları gibi halen onlarca sömürgesi bulunan İngiltere..

Hindistan yarımadasını yıllarca sömüren, sonra da bu yarımadada müslüman nüfusun tehlikesini gördüğü için, ilk önce Doğu ve Batı Pakistan diye devlet kurduran, daha sonra bunları da bölerek, Pakistan ve Bangladeş adıyla iki ülkeninin oluşumunu sağlayan İngiltere.

Eğer, Hindistan yarımadası Pakistan ve Bangladeş diye ayrılmasaydı, bugün Hindistan, Çin’den sonra Dünya’nın en büyük  nüfuslu bir müslüman ülkesi  olacaktı. Tabii ki, Türkiye dostu bir ülke.Pakistan her zaman ve heryerdeTürkiye’nin yanında olan bir ülkedir.

Pakistan, Bangladeş ve Hindistan’daki müslümannüfüs toplamı 640 milyon, Hindu nüfus 510 Milyon ve diğerleri…

Herneyse, bu konuyu ve süreçleri başka bir zamanda, inşallah daha geniş ve detaylı bir şekilde yazmaya çalışırız.

Gelelim İngiltere’ye; dünün bu büyük imparatoru, bugün hasta ve yaşlı. Ayakta durmaya çalışan diğer Avrupa ülkelerinden biri.

HEY GİDİ KITA AVRUPASI..!

Sen neydin bir zamanlar.

Avrupa arabaları, motorlar, radyolar, teypler, fotoğraf makinaları, buzdolapları, çamaşır makinaları, kumaşlar vs…

Bugün ise ne haldeler?

Batı’nın ve Avrupa’nın kültür babası, dedesi Yunanistan komada.

Bir zamanlar, Güney Amerika’dan Güney Asya’ya kadar bir çok yeri sömüren, tabiri caizse kanını emen, hatta Güney Amerika ülkelerinde bugün bile kendi dillerini konuşturan İspanya ve Portekiz hasta, yatak tedavisinde.

İtalya mı?

O da hasta, yatağa düşmüş durumda.

İngiltere’de tanıştığım bir İtalyan genci şöyle demişti: “Ülkem kötü durumda, geleceği iyi görmedim ve Londra’da hayatımı devam ettirmeyi düşünüyordum, ama buranın da geleceği karanlık. Önümüzdeki yıl İstanbul’a gitmeyi de düşünüyorum.”

Nerede o eski İtalya?

VENEDİK ve CENEVİZ şehir devletleri…

Dünya’nın birçok yerini sömürge anlayışıyla, bazen de ticaretle ve gemicilik alanındaki gelişmişliği ile kontrol eden İtalyayok artık bugün.

Fransa, Almanya ve İngiltere gerileme, çökme ve yaşlanma dönemine girmiş durumda.Onlar da hasta, ayakta ilaçlarla idare etmeye çalışıyorlar.

Bu ülkeler ki başta İngiltere, İspanya, Almanya, Fransa, Portekiz, İtalya, Hollanda, Belçika ve Danimarka olmak üzere diğer Avrupa ülkeleri de DÜNYA İNSANLARINI KARINCA GİBİ GÖRÜRLER, ONLARI AVLARLAR, GEMİLERE BİNDİRİP KÖLE YAPIP KULLANIRLARDI.

Yıllarca boğaz tokluğuna çalıştırdılar bu insanları. Bununla da yetinmediler, gittikleri yerlerdeki yerlileri soydular, karşı gelenleri ise ellerindeki ateşli silahlarla öldürdüler.

Çünkü, Avrupalıların silahları vardı, gemileri vardı, çok zengindiler. Herşeyden önce de insafsız ve acımasız yapıları vardı. Doymazlardı bu batılılar Dünya’yı sömürmeye ve paylaşmaya..

Yoksa,  19. 20. 21. yüzyıl Avrupası bu kadar zengin ve bukadar refah içinde olamazdı.

Avrupalıların büyüme-güçlenmesinin temelinde, karınca gibi gördükleri Dünya insanlarının emekleri var. Alın terleri var.Onlardan zorla alınmış altınlar, gümüşler, değerli taşlar var.

Avrupalılar büyüdükçe, refah seviyesi arttıkça, yani SULAR YÜKSELDİKÇE, balık misali dünyanın karınca gibi gördükleri gariban insanlarıyla beslendiler.

Bugün oKARINCA gibi gördükleri insanların çocukları; başta İngiltere, Almanya, Fransa olmak üzere diğer Avrupa ülkelerinde BALIKLARI hırpalamaya, yemeye çoktan başlamışlar bile.Diğer yönüyle, bu bir etme-bulma dünyası..

Artık Avrupa’da sular yükselmiyor.

Sular çekiliyor.

Eski ihtişam, eski zenginlik, eski hava yok Avrupa kıtasında ve insanında.

Sular çekiliyor, karıncalara gün doğuyor.

İngiltere; Hindistan, Pakistan, Asya ve Afrika göçmenleriyle dolu.

Yıllar önce sömürdüğü, köle gibi kullandığı insanlar bugün ekonomide, sosyal hayatta epey yer işgal etmişler ve birçok alanda söz sahibi olmuşlar.

Onların nüfusu hızla artarken, İngilizlerin nüfusu azalıyor.

Fransa da Kuzey Afrika kökenli nüfusunun kontrolüne giriyor.

Fransız nüfusu azalırken, onların sayısı hızla artıyor, başta Cezayir, Fas, Tunus olmak üzere.

Almanya, İtalya, Hollanda, İspanya, Portekiz, Danimarka ve Belçika gibi ülkelerde de durumu hemen hemen aynı. Özellikle Hollanda’da Surinam, Fas ve Tunus nufüsu ileri boyutta.

Kısaca görünen o ki;

Avrupalılar karınca gibi gördükleri insanların, çocuklarına teslim olma sürecini, iyiden iyiye yaşamaya başlamış olduklarını, gözlerimizle de görmüş olduk.