29.4 C
Kocaeli
Cuma, Ağustos 7, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1023

Bir Başka Açıdan PKK

0

“17 Ekim 2008 tarihinde Genel Kurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ…çarpıcı bir tespit yaptı ve PKK’nın esas olarak  ‘bir köylü hareketi’  olduğunu söyledi. Gücünü kırsal alandan ve oradaki eylemlerinden almıştı. Bu tespiti bana, Hakkarili arkadaşım, Kürt kültürünün Türkiye’deki önemli temsilcilerinden Muhsin Kızılkaya’nın bir yıl önce söylediklerini hatırlattı. Muhsin, bacanağı olan dostum Mehmet Uzun’un ölümünden sonra onu anmak için bir araya geldiğimiz bir vesilede, yıldızının hiçbir vakit barışmadığı PKK için: ‘Muazzam bir enerjisi var. Bu enerji, PKK’nın Kürt köylülerinin kendilerini ezmiş olan mirlerine, ağalarına, beylerine olan yüz yıllardır birikmiş öfkesini harekete geçirmiş olmasından geliyor. PKK’nın temsil ettiği bu muazzam köylü enerjisi, Türk devletinden ziyade kendi kırsal egemenlerine karşı yüz yıllar içinde birikmişti.’

“Gerçekten de PKK’nın ilk silahlı eylemleri Siverek’te Bucak aşiretinin reislerine yönelik olarak başlamıştı. PKK, Kürt toplumunun temel direği olan aşiret bağımlılıklarını da kırmayı hedef almış, bu yönüyle  ‘modernist’  sayılması gereken bir hareketti. Ama Genelkurmay Başkanı’nın PKK’yı  ‘esas olarak köylü hareketi’  olarak nitelemesi doğruydu.

“Başbuğ…istatistik verdi: ‘Yirmi beş yıla yakın süredir, kırk bin civarında insan öldü. Ortalama beş bini asker, polis, korucu şehit. Beş bini vatandaş, otuz bin civarında karşı taraftan. Öldürüldü, yakalandı, teslim oldu veya saf değiştirdi. Yani karşı taraftan otuz bin kişi saf dışı bırakıldı. Bu ne demektir? Yılda binin üzerinde kişiyi saf dışı bırakıyorsunuz. Bu tür bir çatışmada konvansiyonel savaşa göre örgütlenmiş bir ordu için müthiş bir başarı bu. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin başarısı dünyada her harp akademisinde ders olarak okutulacak cinsten. Örgütün zirve yaptığı dönemde dağdaki silahlı gücü 6500 civarındaydı. Şimdi yine o kadar. Bu askerî başarıya rağmen, -içeride, dışarıda- aşağı yukarı silahlı gücünü koruyor…’

“İlker Başbuğ, Genelkurmay Başkanlığı’ndan ayrılmasına iki aydan az bir süre kaldığı bir sırada bir televizyon kanalında  ‘Niçin Türkiye yirmi altı yıldır terör örgütünü yok edemedi?’ sorusuna ise şu karşılığı verdi:

“Güvenlik alanında, 1984’ten 2010’a kadar yirmi altı yıl geçti. Ne oldu? Bazen rakamlara, istatistikî bilgilere de ihtiyacımız var. Yirmi altı yılda, otuz bin teröristi etkisiz hale getiriyorsunuz, on bin de yaralı, teslim olan var. Toplam kırk bin. Örgütün dağ kadrosu yıllara göre değişiyor, ortalama altı bin diyoruz, en fazla on bine çıktı. Şu anda dört binler civarında. Ortalama altı bin dersek, 30.000’i  6’ya bölerseniz, 5000 çıkıyor. Matematiksel olarak baktığımızda yirmi altı yılda, güvenlik kuvvetleri beş defa bu PKK terör örgütünü bitirmiş. Bu bir tespittir.” (Cengiz Çandar, Mezopotamya Ekspresi, 2. Baskı 2012, İstanbul, s. 39-42)

X

Evet, Türk ordusu başarmıştır. Her zaman terörün belini kırmasını bilmiştir. Peki ama niye sonunu getirememiştir, derseniz: Çünkü Batılı sözde dostlarımızın desteği hep arkalarında olmuş. Oradan üfleyerek burada oynatmaları hiç kesintiye uğramamıştır. Batı’nın bu arkalayışı devam ettiği müddetçe, PKK terörü ölüp ölüp dirilecektir. Elbette Türkiye’yi teslim alamayacaktır. Ama maddî-manevî zarar verişi devam edecek.Böylece Türkiye’nin hiç olmazsa kalkınması  sekteye uğratılmış, en azında gelişmesi geciktirilmiş olacaktır. Nitekim olmaktadır. Bu ne zamana kadar böyle sürüp gidecek, derseniz: Ta ki Batı’lı şer güçlerin nefesi kesilene kadar. İşte bu günlerin arifesindeyiz. İçinde boğulmaya başladıkları ekonomik kriz; terör ateşini tekrar tekrar tutuşturan nefeslerinin de kesilmesini sağlayacaktır.

3611

X

“Bugün Doğu kalkınmasına en büyük engeli, feodal (derebeylikle ilgili) ya da yarı-feodal toplumsal ilişkiler teşkil etmektedir. Bu feodal ya da yarı-feodal ilişkilerden yararlanan aşiret reisleri, ağalar ve şeyhler, feodal ve yarı-feodal ilişkileri sürdürmektedirler…Gerçek bir kalkınma için Doğu halkı, her şeyden önce bu bağımlılık ilişkilerinden kurtarılmalıdır.

“Aşiret bağları, gittikçe zayıflamakla birlikte, hâlâ yaşamaktadır. Aşiret reisliği ile arazi sahipliğini ve hatta bazen dinsel liderliği birleştiren egemen aileler, emekçi kitleyi tam bir baskı altında tutabilmektedir.” (Doğan Avcıoğlu, Türkiye’nin Düzeni, İkinci Kitap, İstanbul-2003, s. 1166-1167)

X

Doğu’yu ahtapotun kolları  gibi saran ve yöre halkını hegemonyası altında tutan ağaların etkinliğine, bizzat şahit olduğum bir örnek: Van şehrinde, bir seçim arifesinde taksiyle bir yere gidiyordum. Şoför hoş sohbet biriydi.  Konuşmamız döne dolaşa partilere gelip çattı. Bir ara sormadan edemedim: ‘Hangi partiye oy vereceksin?’ Hiç düşünmeden: ‘Tabii ki, ağamız hangisine verin derse, oyumu ona vereceğim!’ dedi. ‘Sen şehirde yaşıyorsun. Ağa’n ne bilecek kime oy verdiğini? Neden oyunu uygun gördüğün bir partiye atmıyorsun?’ diye sorunca yine beni şaşırtan bir cevapta bulundu: ‘Ağamın sözünden çıkamam ağa’m!’

Şehirli böyle davranırsa, yani aklını ağanın cebinde görürse, ya köylünün, kırsal kesimdeki insanımızın kendi başına hareket edebilmesi nasıl mümkün olur? Hele bir de PKK’nın köylümüze yaptığı oy baskısı varken. Sonra da: ‘Bizler halkın iradesini temsil ediyoruz!’ diye tafra satanlar mevcutken, nasıl bir çıkmazın içinde bulunduğumuzu varın siz düşünün.

Fakat yine de asla ümitsiz değiliz. Çünkü: ‘Yeis’in mâni-i her kemâl’ olduğunu biliyoruz.

Nefis Terbiyesinin Önemi

Allah Teâlâ, insanı doğru ve yanlışı, iyilik ve kötülüğü anlayabilecek, bunlardan herhangi birini seçerek yapabilecek özellikte yaratmış, insanın kurtuluşu ya da helak oluşunun da iyilik veya kötülük yolları arasından yapacağı tercihe bağlı bulunduğunu bildirmiştir. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur: “Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve takvasını (kötülükten sakınma yeteneğini) ilham edene andolsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir. Onu kötülüklere gömüp kirleten kimse de ziyana uğramıştır.”(Şems, 91/7-10)

Yüce Allah, bu dünyada bir imtihan vesilesi olarak her insanın önüne nefis engelini koymuştur. İnsan, nefsin arzu ve isteklerini yenerek bu engeli aşmak ve imtihandan başarıyla çıkmak zorundadır. Eğer nefis terbiye edilir, kötülüklere meyletmesi önlenirse insan için manevî bir kazanç kapısı haline gelir. Aksi takdirde insan için ebedî bir hüsran sebebidir. Çünkü ıslah edilmeyen nefis, Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle; “…aşırı derecede kötülüğü emreder.”(Yûsuf, 12/53)Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bir hadis-i şerifinde; “Allahım!Göz açıp kapayıncaya kadar, hatta ondan daha kısa bir süre beni nefsime bırakma” (EbûDâvud, Edeb, 100-101) diye dua ederek nefsin kötülüklerine işaret etmiştir.

Nefs; sözlükte ruh, can, akıl, insanın şahsı, bir şeyin varlığı, zatı, içi, hakikati, beden; ceset, kan, azamet, izzet, kötü söz, bir şeyin cevheri, arzu ve istek demektir. Nefs, hem insanın maddî varlığını ve hem de insanda var olan fakat gözle görülmeyen, iyi ve kötüyü arzu eden manevî varlığını ifade eder: “O Allah ki, sizi bir tek nefisten inşa etti…”  (En’âm, 6/98; AyrıcaYûsuf, 12/53; Kıyâme, 75/2; Fecr, 89/29; Kâf, 50/16)Mutasavvıflar nefsi; nefs-i emmâre, nefs-i levvame, nefs-i kâmile, nefs-i râziye, nefs-i merdıyye, nefs-i mutmainne, nefs-i mülheme, nefs-i zâkiye ve nefs-i sâfiye kısımlarına ayırmışlardır. (Bkz. Dini Kavramlar Sözlüğü)Nefis terbiyesi Kur’an-ı Kerim’de, “temizlemek, arıtmak” anlamına gelen “tezkiye” kelimesi ile ifade edilmiştir.

Yüce Allah, insanı en güzel bir biçimde yaratmış (Tîn, 95/4) ve çeşitli yeteneklerle donatarak diğer varlıklardan daha şerefli bir konuma yükseltmiştir. (İsrâ, 17/70) İnsanın bu şeref ve haysiyetini korumasının yolu ise nefis terbiyesinden geçmektedir. Bundan dolayı her Müslüman,  gücü yettiğince nefsini terbiye ile meşgul olmalıdır. Hz. Peygamber (s.a.s.) bu mühim vazife konusunda bizlere ikazda bulunarak şöyle buyurmuştur: “Akıllı kimse,  nefsini muhasebe eden ve ölümden sonrası için çalışandır. Aciz de,  nefsini hevasının peşine takan ve Allah’tan temennide bulunan kimsedir.”(Tirmizî, Kıyamet 26)

Her mü’min, bir gün öleceğini ve Rabbinin huzurunda hesap vereceğini düşünmeli, helal gıda ile beslenmek, az yemek, az uyumak, az konuşmak, ölümü ve hesabı hatırlamak, tevbe-i istiğfarda bulunmak, Allah’ı zikretmek, geceleri ibadetle ihya etmek, güzel ahlâk sahibi insanlarla beraber olmak gibi güzel davranışlarla nefis terbiyesine gayret etmelidir. Bununla beraber dua ve niyazla Allah’tan yardım istemelidir. Zira nefisleri terbiye eden ancak Allah’tır. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır: “…Eğer Allah’ın size lütfu ve merhameti olmasaydı sizden hiçbiriniz asla temize çıkamazdı. Fakat Allah, dilediği kimseyi tertemiz kılar…”(Nûr, 24/21)Hz. Peygamber (s.a.s.) de nefsini arındırıp kötülüklerden temizlemesi için Allah’a şöyle dua etmiştir: “Allahım! Nefsime takvasını ver ve onu tezkiye et (arındır)! Sen onu tezkiye edenlerin en hayırlısısın. Sen onun velisi ve Mevlâ’sısın.” (Müslim, Zikir, 73)

Nefsinin azgınlıklarını dizginlemeyen ve ahirette hesaba çekileceğini düşünmeden hayatını inkar, isyan ve günahlarla heba eden kimselerin akibeti çok acıklı olacaktır.  Allah’ın huzuruna günahkâr olarak çıkmaktan korkarak, hesap gününden önce nefsini kötülüklerden arındıran kimselerin varacakları yer ise cennettir. Kur’an-ı Kerim bu hususu şöyle haber vermektedir: “Kim azgınlık eder ve dünya hayatını tercih ederse, şüphesiz, cehennem onun sığınağıdır.  Kim de, Rabbinin huzurunda duracağından korkar ve nefsini arzularından alıkoyarsa, şüphesiz, cennet onun sığınağıdır.”(Nâziât, 79/37-41)

Nefis terbiyesi zor ve meşakkatli bir iştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) bir hadis-i şeriflerinde “Mücahid, nefsine karşı cihâd eden kimsedir.”(Tirmizî, Fedâilü’l-Cihad, 2)buyurarak,nefs ile yapılan bu mücahedenin zorluğunu ve önemini vurgulamıştır. Tüm zorluklarına rağmen nefsin kibir, kendini beğenme, riyâ (gösteriş), öfke, hased, mal sevgisi, mevki-makam ve şöhret tutkusu gibi kötü sıfatlarından arınan Müslümanın bunun karşılığında kazanacağı mükâfat da o derece büyüktür. Zira Yüce Allah, mutmaine mertebesine ulaşan bu bahtiyar kullarına o dehşetli hesap günü şöyle hitap edecektir: “Ey huzur içinde olan nefis!Sen O’ndan razı, O da senden razı olarak Rabbine dön! (İyi) kullarımın arasına gir.Cennetime gir.”(Fecr, 89/27-30)

O halde; Yüce Rabbimizin rızasını kazanıp salih kullarının arasına ve cennetine girebilmek için nefislerimizi terbiye etmeye gayret göstermeliyiz.

Sezai Karakoç= İnsan ve Medeniyet

Bizim nesilde nasibi olan bir mütefekkirdir Sezai Karakoç. Hedef kitlesi de İslam coğrafyasıdır. Ata dedelerimizden kalan mirasların yanında adeta yeni bir medeniyet inşa ve ihyası için çalışan bir düşün emekçisidir üstad. Yüce Diriliş Partisi’nin Genel Başkanı olmasına karşılık umumi politikaların fevkinde bağımsız bir ustadır; düşünce ve siyaset hayatımız için, bugünümüz ve yarınımız için.

İstanbul’da MTTB’nin 90.yıl programı sonrası kendisini ziyaret için toplantıdan ayrıldığımda böylesi bir damardan beslenmiş içlerinde milletvekili, belediye başkanı, işadamı, bürokrat ve akademisyen bir grup arkadaşım da benimle gelmek istediklerini söyledi. Diriliş’in Nuruosmaniye Caddesi 8/1 Cağaloğlu-İstanbul adresinde birlikte olduk. Bu müessese her zaman bir Diriliş mektebi gibidir. Herkes nasibi nispetinde ruh dünyasına yeni bir şeyler ekler. Sohbet başladı, ardından koyulaştı, çaylar ve fikirler yudumlandı birbiri peşinden.

Eğer inancınızla birlikte bağımsız bir entelektüel çıtaya sahip değil, mevcudu korumak, imkanı savunmak biçiminde algılarsanız muhabbeti, bittabi bu değerlendirmelerden rahatsız olacaksınız. Nitekim öyle de gerçekleşti. Bardağın boş tarafını görmeye tahammül olmayınca heyetimizin tümü “randevu”ları olduğu gerekçesiyle beni Sezai Karakoç üstad ile başbaşa bıraktılar. Vedalaşıp ayrıldılar. Birlikte bir fotoğraf çekilmesine Üsdat da müsade etmedi. Resimle böyle bir vesikanın tescil edilmemesi sanırım dünyevi bir mutluluk oluşturdu heyetimizdeki arkadaşlarıma!. 

SOHBET MECLİSLERİ İNSANA YATIRIMDIR 

Bizim kültürümüzde sohbet aynı zamanda insana olan bir yatırımdır. İslam’ın ilk emri olan “oku” herhalde insanı okumakla başlar tetebbuya. Kahvehanelerin bir zamanlar ki adının kıraathane olması da bundan kaynaklanır. Yine bizim nesil İstanbul’daki okuma ve sohbet meclislerinden nasiplenmiştir. Bir Necip Fazıl, bir Peyami Safa, bir Ali Fuat Başgil, bir Nurettin Topçu, bir Mahir İz, bir Semiha Ayverdi, bir Ahmet Kabaklı, bir Muzaffer Ozak, sonra kanaat önderlerimiz hemen akla gelen isimlerdir. Marmara ve Küllük Kıraathaneleri sohbetlerinin de lezzeti en az bu kadardı.

Üstad Sezai Karakoç da yaşayan bir sanatçı olarak bu açıdan bir şanstır insanımız için. Hele her gün saat 16.00’dan sonra ofisindeki, Cumartesi akşamları ise Yusufpaşa’daki değinmeleri ufuktaki çizgilere ulaşmakla eş anlamlıdır. Yeni nesiller hem okumaya mesafeli, hem böylesi sohbet ve muhabbetlerden yana şanssızlar maalesef. İnsan endeksli politika üretilmez ise diplomalar başarı ve barış için kafi gelmiyor artık uygulamada.

Sezai Karakoç’u eserleriyle tanıdım. Yazılarının tiryakisiydim. Hemşehrisi aziz dostum Suat Yıldırım (Prof.Dr) bir vesileyle hemen sorardı “Sezai Beyi bugün  mutlaka okumalısın!” diye. Bir Büyük Doğucu olarak Sezai Karakoç imzası benim için önemliydi. Sonra Diriliş dergisiyle sahifeleri açıverdim. Babıali’de Sabah’ta işe başladığımda (Yıl 1967) Sütun isimli köşenin yazarı Sezai Karakoç’du. Benim için bir ayrıcalık ve güzellikti. Fatih Yayınevi Sahibi Hilmi Kurtulmuş Sütun’u iki cilt olarak basacaklarını söyleyince o gün sevincim tarifsizdi. Hemen edindim.

DEMOKLESİN KILICI

Milliyet Gazetesi sevinçle verdiği “İslamın Dirilişi Toplatıldı” haberi yayınlandığında ben zaten hem İslamın Dirilişi’ne, hem İslam Toplumunun Ekonomik Strüktürü’ne sahiptim. Varsın toplatsınlar. Ötüken Yayınevi çok hayır dua aldı hacmi ve boyu küçük, toplumun oluşmasına katkısı büyük bu iki eser için. Sarı kapaklı Körfez, kırmızı kapaklı Hızırla Kırk Saat de üniversite günlerimde çantamdan hiç eksilmeyen eserlerdi. Bu eserlerdeki görüşler adeta vücudumuzu çepeçevre sarmalamıştı.

Üstad Sezai Karakoç’un gerek yazıları, gerek dergileri, gerek kitaplarıyla alakalı çok sayıda dava açılmıştı. Kendisi Ankara’ya dönmüş Maliye Bakanlığı’nda çalışmaya başlamıştı. Ancak davaları devam ediyordu. Bir hayırsever işadamı Sabri Özpala davalarla ilgilenmeye başladı. “Haydi Başkent’te yolculuk var.”dedi. Benim de nikah arabam olan Sabri Özpala’nın 34 NS 336 plakalı aracıyla defalarca Ankara’ya gittik. Koltuklarımızda dava dosyaları var. Ulus’taki bakanlık binasında Sezai Karakoç ile görüştük. Bilgiler verdik gelişmeler hakkında. Üstadın morali yüksekti, hiç bir dava açılmamış gibi çalışmalarını sürdürdü. İşte bu yıllarda TCK 163 ve 6187 sayılı kanunlar inanan düşünen insanların başında “demoklesin kılıcı “gibi asılı dururdu. Daha başını kaldırmadan indirirlerdi kılıçları. Benim “yüzaltmışüç” isimli çalışmam da böyle bir ızdıraptan mülhem bu dönemde yayınlandı.

YIL 1947; OKULDA NAMAZ YASAK

Sezai Karakoç SBF ve Maliye’den arkadaşı Mudurnulu İhsan Babalı ile birlikte bakanlıktan istifa ederek İstanbul’a yerleştiler. Daha önce Malatya’ya birlikte bir de teftişe gitmişlerdi bakanlığı temsilen. İhsan Babalı İstanbul’da mali müşavirlik yaptı ve Cağaloğlu Yayınevi’ni kurarak başta Muhammed Kutup’un “İslam’da Sosyal Adalet” gibi önemli konularda onlarca yayın gerçekleştirdi. Ancak cenazesinde kimse yokmuş Sezai Bey’in anlattığı kadarıyla. Üzülmekle iktifa ettik.

Üstad Sezai Karakoç’u zaman zaman yazıhanesinde ziyaret ederek, sohbetlerinden istifade ederim. Düşünce Tarihimize not düşer anlattıklarıyla. Mutlu olurum. İşte birkaç anektod zaman zaman ziyaretimdeki notlarımdan; -Kilisli Şair Seyfettin Başçıllar ile Gaziantep Lisesi’nde birlikte okuduk. O yıllarda orta mektebi bitirdiğim Maraş’ta Lise yoktu. Mecburan Gaziantep’e yatılı geldim. Yıl 1947-1950. Birlikte namaz kılardık. Namaz kılmak ise lisede yasaktı. Hep ihbar edilmekten endişe ederdik. Boşnak bir müdürümüz vardı. Öğrencilere horonto, primitif ve Madagaskarlı diye hitap eder, hakarete yakın konuşmalar yapardı. Not vermezdi , herkes ikmale kalırdı Coğrafya dersinden. Bir gün okulumuza Cumhurbaşkanı İnönü geldi. Müdürümüz yine aynı biçimde konuşma yaptı. Ancak İsmet Paşa’nın kulağı duymaz, ağır işitirdi. O gün de yaptığı konuşmaları duymadı sanırım. Sonra İsmet İnönü müdürümüzün kulağına eğilerek “Ben seni ziyarete geldim” dediğini arkadaşlar duymuşlar. Anladık ki müdürümüz yönetimin has adamı. Sonra Elazığ’a gitti. Aynı şeyleri orada da sürdürünce şikayetler artmış, kendisini öğretmen olarak Mersin’e sürmüşler.

DERGİ OKUMAK DA FİŞLENİYOR

-Siz daha talebe iken duvar gazetesinde yazılar yazıyormuşsunuz?
-Evet..duvar gazetesinde yazıyordum. Kompozisyon dersi de edebiyatın içinde idi. Hep iyi not alırdım.
-Necip Fazıl’a mektuplar yazıyormuşsunuz?
-Doğru, Büyük Doğu’nun iyi bir okuyucusuydum. Gizli gizli okurdum. Bir arkadaşımda da Büyük Doğu ciltleri varmış. Getirmesini istedim. Onları da okudum. Ancak müdür yardımcımız “bu dergi yasak” diye el koydu. Arkadaşıma mahcup olmuştum. Israrla geri istedim ve alarak arkadaşıma Büyük Doğu ciltlerini teslim ettim.

-İlk röportajınızı “Ölümün Altın Çağı” Şairi arkadaşınız Seyfettin Başcıllar yapmış sizinle? Başka da röportajınız yok zaten!
-Kilis’te yayınlanan Kent gazetesinde çıktı. Yıl 1964. Seyfettin Başçıllar sordu, ben cevap verdim. Seyfettin Bey iyi bir arkadaştı. Veterinerdi. Sonra Amerika’ya göç etti. Oraya yerleşti. Türkiye’ye geldiğinde bana uğrardı. Ancak solcu arkadaşlarına daha fazla giderdi; hemşehrileri Ülkü Tamer ve Onat Kutlar, Muzaffer Erdost, Orhan Duru gibi.. Amerika’da bir İslam Cemiyeti’nin başkanlığını yapmaya başladı. Vefat edince de oraya defnedildi.

İKİ NECİP FAZIL

-Necip Fazıl ile tanışmanız?
-Talebe iken mektup yazıyordum. Şiirlerimi göndermiştim. Cevap veriyordu.
Hatta Büyük Doğu Cemiyeti’ne beni üye yapmışlardı. Referans gereği iki imza da Necip Fazıl Kısakürek ve başkan yardımcısı kürt asıllı Abdurrahim Zapsu’nun idi.
-Büyük Doğu’da yazdınız? Hiç telif ödedi mi üstad.
-Ödedi..50 TL almıştım.
-Büyük Doğu Cemiyeti’nin biraz anlatır mısınız? Cevat Rıfat Atilhan da öteki başkan yardımcıydı galiba?
-Evet.. Cevap Rıfat Atilhan, şair Semih Rıfat Horozcu ile zıt görüşleri olan amca çocuklarıydı. Cevat Rıfat Macar asıllıydı ve Büyük Doğu’da da yazardı. Büyük Doğu Cemiyeti Anadolu da hızla büyüyor ve şubeler açıyordu. Bu gelişmeden hükümet rahatsız oldu ve korktu. Üstadın Moda’daki evine bir gün Diyarbakır şubesinden bir heyet gelmiş. Sohbet ederken eşi Neslihan Hanım çay getirmiş.
Üstad bunu fark edince çayı kendisi servis yapıyor. Zeki bir adam üstad, sonra da durumu kurtarmak için “İki Necip Fazıl var, biri gördüğünüz Necip Fazıl, ötekisi de yazılarını okuduğunuz Necip Fazıl” diyor.

Bu gelişme Büyük Doğu Cemiyeti’nde çözülmeyle neticelendi. İstifalar başladı. Üstad’a bağlı Tavşanlı Şubesi ise bir telgraf çekerek “Üstad, Abdurrahim Zapsu ve Cevat Rıfat Atilhan size komplo kuruyorlar” diyor ve gereğinin yapılmasını istiyorlar. Üstad da her ikisini ihraç ederek, Büyük Doğu Dergisinde cemiyeti feshettiklerini açıklıyor.

ANKARA BÜYÜK DOĞU’DAN ÇEKİNİYOR

-Sonrasında nelere oluyor, böyle bir küskünlük hayra alamet değil?
-Üstada hep destek olan Hacı Nafiz Çelebi Süleymaniye’deki konağına Necip Fazıl’ı davet ediyor. Üstad daha içerdi girer girmez karşıda oturan Cevat Rıfat Atilhan’ı görünce o edebi üslubu içinde yaylım ateşine tutuyor. Barışmıyor.
-Konu buralara gelmişken Malatya olayları’nda Hüseyin Üzmez’e Ahmet Emin Yalman’ı vurması için Necip Fazıl’ın tabanca verdiği iddiası var!

-Tabanca kim, üstad kim? Hiç alakası yok. Yalan, iftira! Büyük oyunun bir parçası hepsi. Ancak Malatya’da birlikte yargılandılar. Üstad berat etti. Büyük Doğu Cemiyeti çok güçleniyordu. Dolayısıyla Başbakan Adnan Menderes’e değişik ihbarlar gidiyordu. Necip Fazıl da politikaya girecekti. DP Hükümeti Milliyetçiler Derneği’ni de kapattı.
-Siz Milli Gazete’de de yazdınız. Hatta anons bile edildiniz o yıllarda!
-Hasan Aksay Milli Gazete’nin sahibiydi. Üstad Necip Fazıl da gazetede yazıyor.
Baktım benim adım da anons ediliyor. Böyle bir durumda hemen ayrılmak olmazdı. Bir müddet yazdıktan sonra ayrılarak Diriliş’i çıkardım.
-Siz gelişmelerle alakalı medyaya açıklamalar yapmıyorsunuz? Neden?
-Medya açıklamalarımı değiştiriyor. Olduğu gibi yayınlamıyor. Kendi internet sitemizde görüşlerimizi açıklıyoruz. İsteyen oraya bakabilir.

“EN ARI, DURU, EĞİLMEZ, BÜKÜLMEZ, DEĞİŞMEZ, DÖNÜŞMEZ”

Suriye’de iç, Afganistan ve Mali’de ise işgalcilere karşı savaş var. Üçü de islam ülkesi. Üstad Karakoç “İslam bakımından toprak için, mal için, fayda için, dünya için savaş yok, sadece Allah için, hak ve hakikat için, gerçek insanlık için savaş vardır.” diyor ve “Hakkı, adaleti, insanın gerçek dini bulma imkanını yok eden zorbaları ortadan kaldırarak, insanları gerçek hürriyetlerine kavuşturmak ve onlarla tam bir hürriyet içinde ilgi kurmak, kendi mesajlarını ona ulaştırabilmek için savaşı zaruri görür İslam. En hayati bir haberi, ilgilisine ulaştırmak için yollarda karşısına çıkan, her engeli söken, haydutları tepeleyen şimşekten hızlı bir süvari gibi. Shf 97 İslam”diye devam ediyor.

Günümüzde çokça akçeli işler var iken bakın ne diyor Karakoç; “En arı, duru, eğilmez, bükülmez/Benzeri olmaz, değişmez, dönüşmez/ Bin zırh ve kalkan içinde/ İpek kadar kaygan/ Çelikten bir gövde/Burç ardında burç/Kale ötesinde kale/Yaz gündüzünden açık/Gizli kış gecesinden gece. Leyla ve Mecnun shf 57”

Peki bu imgeye ne diyeceksiniz?” Büyüyüp de çocuk kalmak/ İşte en büyük tehlike/ Belki gün doğarken patlak verir/ Belki bir bando geçende/ Bağbozumu beygir ve kuş/ Dünya allak bullak olur/Yere iner insanüstüler ülkesi/ Sen de orada uyurgezer. Shf;96″

SUR, SÜTUN VE DİRİLİŞ İLE MAHCUBİYET

Sanatçıyla yerine konulmayacak kadar önemli bir mirasa sahibiz. Çünkü herşey Sezai Karakoç’da insana ve medeniyete endeksli. Eskimezleri sırtlamış sanatçı. Misalleri verirken hep o sur’u, o sütun’u aşındırıyoruz. Acaba bu damardan beslenen siyasiler ve aydınlar böyle bir mahcubiyetin farkındalar mı? Yahut bırakacakları mirasın içinde mal, mülk, para, şan, şöhret, makam ve imkanın dışında bir “diriliş” mevcut mudur?

Üstad Sezai Karakoç 80 yaşında. Allah sağlıklı uzun ömürler versin.

Kıbrıs ve Türkiye’nin Sorumluluğu

Geçen hafta sonu Kıbrıs’a gittim.
Rahmetli Cumhurbaşkanımız Rauf DENKTAŞ büyüğümüzün cenazesine katılmayı istemiştim, ama, gidememiştim. Birinci ölüm yıldönümünde olsun, mezarını ziyaret etmek amacıyla, eşimi de alarak 3 günlük bir Kıbrıs ziyareti yaptım.

1997 yılıydı galiba. Büyüğümüz Rauf DENKTAŞ, çeşitli ziyaretler yapmak ve konuşmalar yapmak üzere Adana’ya gelmişti. Kendisini TÜRKOCAĞI’nda ağırladık. O zaman Çukurova Üniversitesi’nde okuyan Türk Dünyası’ndan gelen gençlerle bir program yaptık. Her öğrenci kendi ülke veya bölgesinin bayrağını Sayın Rauf DENKTAŞ’a”Sayın Cumhurbaşkanımız” diyerek hediye edecekti ve öyle de oldu. Sayın Cumhurbaşkanımız, bayrakları aldıktan sonra bana döndü, Başkan beni ağlatacak mısın dedi, gözleri dolu dolu, uzun uzun baktı ve “ben bu kadarına layık mıyım” diye de sordu.

Böylesine büyük bir Türk evlâdının bu hayatta yokluğu büyük bir eksikliktir.

Kıbrıs’ta, ölüm yıldönümü nedeni ile afişler asılmış. Bu afişlerden birinde şu ifade yazılı idi.

“Kıbrıs Türkü ve Türk Dünyası seni unutmayacak.”

Evet, işte bu söz, Kıbrıs ile ilgili olarak nasıl düşünmemiz gerektiğini zannederim çok iyi anlatmaktadır.

Bravo, Kıbrıs’ta kendisini Türk hissedenlere, bravo Kıbrıs’ın dağlarında hâlâ NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE yazabilenlere.

Neden bu tebriklerim?

Çünkü, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Türklüğünü unuttu ve Türklüğünden vazgeçti de onun için.

Bu ülkenin Başbakanı’nın söylediklerini duydukça ve yaptıklarını gördükçe, artık, Türklüğümüzün hatırlanması bile güzel gelmeye ve takdirlik olmaya başladı, maalesef. Ve bütün bunlar da Türk Milleti’nin gözü önünde ve bir kısmının onayıyla oluyor, heyhat!

Halbuki, Türkiye’nin ne gibi sorumlulukları var(dı) bir hatırlanabilse…

Türkiye demek, büyük bir Türk Dünyasının ümidi demek(ti).

Türkiye demek, kendini tarihten beri, Türk Milletine yakın gören milletlerin ümidi demek(ti).

Türkiye Cumhuriyeti Devleti demek, dünyanın egemen güçlerine karşı daha 90 sene evvel meydan okuyup kazanmak demek.

Anadolu Türklüğü demek, yılmamanın, teslim olmamanın adı demek(ti).

Türkiye demek, mazlumların kılıcı, zalimlerin korkusu demek(ti).

Peki, bugün bu gerçeklerin daha önce var olduğu bu ülke ve bu millet ne halde?

Ne halde olduğunu herkes çok iyi biliyor.

Adam konuşuyor: “Burada yaşayanlara Türkiyeli dersek mesele hallolur”

Adam konuşuyor: “Bugüne kadar yok saydık da ne oldu?”

Adam konuşuyor:”bu barış(!) süreci çok güzel”

Efendiler,ne barış süreci var, ne yok saymak-varsaymak meselesi var, ne Türkiyeli demekle mesele hallolur.

Bütün mesele, Anadolu’da Türk Milleti’ni sıradanlaştırıp, varlığını ve hükmünü ikinci plana itip, Türk Dünyası gibi büyük bir potansiyel gücü kırmak ve kontrol altına almak.

Bu işleri de doğrudan doğruya Anadolu Türklüğüne yaptırmak.

İşte oyunun tamamı bunun için.

Etrafınıza, konuşulanlara, yapılanlara baktığınızda, bu oyunu apaçık görebilirsiniz.

Zorlukların Hayatımızdaki Oynadığı Rol Nedir?

Başarılı olmak isteyenler ajandalarına günlük planlarını titizlikle yerleştirirler. Akşama kadar onların gereklerini yerine getirerek üzerlerini çizerler. Bir kısmı yetişmez ertesi güne devredilir. Çünkü araya birçok önemli olmayıp da acil olan ve sahibini zorlayan ve baskı kuran işler balıklama dalar. Genellikle yapılmış planı bozarlar. Bir de hiç beklenmedik, hem çok önemli hem çok acil olaylar, talepler, ricalar ortaya çıkar. İşte yöneticilerin en çok zorlandıkları nokta bunlar arasındaki dengeyi kurmak ve acil işlerin ve talepçilerin istediklerini gereğince yerine getirmektir. Zaman asla yetmez. İşlerin bir kısmı eve getirilir ve evdeki huzur isteyen ve kaliteli zaman bekleyen üyelerin beklentileri de suya düşer.

Peki, ne yapmalı?

– Sistem, problem üreten bir şekilden çıkarılarak, problem engelleyen ve şartların gerektirdiği yeni düzene uyum sağlamayı becerebilen  bir şekilde dizayn edilmelidir.

– Beklenmeyen ama çok önemli olan muhtemel işler için de ajanda da yer ayrılmalıdır.

– Önemli işlerin zorlama ve baskılama özelliğinin olmadığı, ertelendiği ve ötelendiği zaman intikamlarının acı olacağı asla unutulmamalıdır.

– Beklenmedik çözümlenmesi gereken işleri “hacı yolu bekler gibi” beklemeliyiz. Onlar aniden çıktığı zaman ters köşe ve amvale olmamalıyız.

– Değişim ve gelişime direnmek yerine, çok önemli bir gereklilik olduğunu çok iyi bilmeliyiz.

– Ani problemleri karşılama ve çözmede profesyonel olmalıyız. Onlara karşı düşmanca tavırlar takınmamalıyız.

– Kaslarımızı ve kemiklerimizi güçlendirmenin nasıl bir maliyeti varsa (spor-egzersiz vb.) Beklenmedik önemli eylemlerin de bir maliyeti vardır. Bunu bilerek hazırlıklı olmalı ve zorluklarla barışık bir şekilde antrenmanlarımızı güçlendirmeliyiz ki, karakter ve sorun çözme kaslarımızı da geliştirebilelim.

– “Kul kurar, kader güler” diye hoş bir sözün ne demek istediğini iyi değerlendirerek, zamana ve duruma göre, esnek dinamik, gelişmeci, çözümcü, barışçı, sinerji üretici, takım ruhu ve grup etkinliği yaratıcı, sevgi, saygı, hoşgörü, hüsn-ü zan içerikli eylemleri, bilge kişi kalitesi ile yerine getirmeliyiz.

Selam, sevgi ve dualarımla… Allah’a emanet olunuz.     

Turizmden Beklenenler

0

Turizmden beklentiler kişilere göre çok büyük değişiklikler arz etmektedir.

Sanayicinin beklentileri;

İşletmelerini ziyarete ve iş görüşmesine gelen misafirlerini ağırlayabileceği, uygun fiyatlı, nezih Otellerin yakınlarında olması.

İlimize gelen iş adamlarının beklentisi;

Lüks otelleri uygun fiyatta bulabilmesi.

Eğlence yerleri hem çok çeşitli olacak, hem çok güvenli olacak hem de uygun fiyatta olacak.

Görüyorsunuz değil mi, herkesin beklentisi hemen hemen aynı. UYGUN FİYAT

Ya işletmecilerin beklentileri;

Yatırım yaptıkları, geleceğini ipotek altına aldıkları işletmelerinin tam kapasite ve uygun fiyatla çalışması.

Dikkat ettiyseniz buradaki uygun fiyat kavramı iki grup arasında ters orantılı olarak çalışmaktadır.

Otellere gelen misafirlerin UYGUN FİYAT kavramı aslında UCUZ FİYAT demektir.

İşletmecilerin mücadelesi ise, sürekli fiyat artışı gösteren temel giderlerin (Elektrik, Su, Doğalgaz ve besin malzemeleri gibi) işletme sermayesini eritmemesidir.

Uygun fiyat dengesini kuramazsa, her yıl sonu bütün çalışanların haklı beklentisi olan Maaş Ayarlamasını nasıl yapabilecektir??

Tıpkı Çiftçinin Halde uygun satış fiyatı bulamadığında, Köylünün tarlasında ürettiği mahsülleri pazarda uygun fiyatta satamadığında, Gübre ve ilaç alamadığında Çiftliğini veya Tarlasını satmak zorunda kaldıkları gibi Otel işletmecileri de bu kriterleri elden kaçırdığında, ne çalışanların maaşlarına ayarlama yapabilir ne de düzenli şirket ödemelerini yapabilir.

Sürekli sermayeden tüketen bir işletme ne kadar sağlıklı hizmet verebilir ki?

Ne kadar zaman ayakta kalabilir?  

Piyasada yerini almaya çalışan yeni işletmeler TANITIM İÇİN hemen maliyetine fiyatlarla hizmet vermeye başlamaktadırlar.

Bu stratejik hatanın bedeli birkaç sene sonra ortaya çıkmaktadır.

Düşük fiyatla başlattıkları hizmet bedelini makul seviyeye çekemeyeceklerdir.  

Bina ve malzeme yenilemesi için cirodan amortisman payı ayırmayan işletmeler çok karlı iş yaptıkları yanılgısı içindedirler.

Amerika’da, Avrupa’da uygulandığı gibi FİYAT STANDARTLARI takip edilmelidir. Bunu takip edebilecek Resmi kuruluşlar mevcuttur. Sadece uygulama noktasında eksiklikler veya esneklikler mevcuttur.

İlgili ve Yetkili kuruluşların bu konuyu hassasiyetle takip etmesi gerekmektedir. Yoksa bu gidişle işletmecilerin büyük zararlar etmesi kaçınılmazdır.

Günümüz ticari koşullarında Banka ile çalışmayan hiçbir ticari kuruluş düşünemiyorum. Bankaların çalışma şartları tamamen kendi lehinedir.

İşletmelerde sadece KAR ortaklığı yapmaktadırlar.

Haklıdır veya haksızdır konusuna giremem.

Karşılıklı sorunları çözüm odaklı anlaşmalar olduğu için tarafsız olarak fikir yürütmek gerçekten çok zordur.

Bankalardan çözüm arayan ve iş yapan işletme sahipleriyle bu konuda geniş kapsamlı ANKET çalışması yapılabilir.

Dünya tarihinin her döneminde olduğu gibi günümüz ekonomik koşullarını göz önüne alarak Affınıza sığınıp bir benzetme yapmak istiyorum.

İŞLETMECİLER KARDELEN ÇİÇEĞİ GİBİDİR.

Ağır ekonomik şartlara direnç göstererek yatırımlarını sürdürmektedirler.

Yüzlerce, binlerce insanlara yeni iş sahaları açmaktadırlar.

Sıkıntıları kendilerinde kalır, sevinçlerini paylaşırlar.

Umarım İlimize Duyarlı daha fazla yatırımcı, yatırım yapmaya devam eder.

Belediye olarak, Halk olarak, Sivil Toplum Grupları olarak bu konuda yatırımcılara destek olmayı bir görev olarak görüyorum.

Ülkemize yapılan ve yapılacak olan bütün yatırımlar çocuklarımıza, geleceğimize bırakılacak birer mirastırlar. 

Diyalog Ama Nasıl -1

0

Diyalogda Müslümanlar açısından iki husus çok önemlidir.

1- Bu vesileyle onların Müslüman olmalarını sağlamak

2- Bu durum gerçekleşmezse bile zulümlerine engel olmak

Ülkemizde ve dünyanın değişik bölgelerinde Müslüman halklara çok zulüm edildi.

Halada değişik şekillerde bu zulüm sürmektedir.

Birçok hakları ellerinden alındı.

Sürgün edildiler.

Mağdur ve mazlum durumuna düşürüldüler.

Düşün ama konuşma çünkü ben böyle istiyorum.

İnan ama yaşama, çünkü bana göre kötü örnek oluyorsun.

Konuşursan da etliye sütlüye dokunma yanarsın.

İnancı bir suç yâda suçlu gibi vicdanlara hapsetmek

İnsanları ya din yâda dünya diye bir tercihe zorlamak

Sürekli demoklesin kılıcını ensesinde hisseden insanların

Bu kılıcı kullananlara iyi ki varsın

Allah seni başımızdan eksik etmesin

Diye bağlılıklarını bildirmeleri ne kadar doğrudur.

Yâda buna ne denilir

Siz kimden yanasınız

Yoksa tarafsız mısınız?

Peygamberimiz mescide pisleyen bedeviyi affetti ama bu sayede bedevi Müslüman oldu.

Peygamberimiz Hz Maria ile evlenmişti ama bu sayede onun kabilesiyle diyalog kurmuştu.

Bu diyalog sayesinde önce o kabile Müslümanlara düşmanlıktan vazgeçti sonrada komple Müslüman oldular.

Müslüman açısından diyalogdan dostluk ve iyi komşuluk ilişkilerinden amaç bu değil midir?

Tarih boyunca Müslümanlar gerek bir birleriyle gerekse gayri müslimlerle hep diyalog dostluk ve güzel komşuluk ilişkileri içerisinde olmuşlardır.

Öyle olmasaydı İslam dini kısa zamanda Avrupa ve Afrika’nın içlerine kadar yayılabilir miydi?

Hoca Ahmet Yesevi hazretlerinin Anadolu’nun Türkleşmesi ve Müslümanlaşmasındaki icraatlarını düşünün bunlar hep dostluk ve diyaloglarla olmuş büyük olaylardır

Eğer bugün sizin gayri müslimlerle olan dostluk ve diyaloglarınız

Bırakın onları Müslüman yapmayı

Filistin’deki zulmü engelliyorsa

Irak ve Afganistan’ın işgalini önlüyorsa

Avrupa ve Amerika’da Müslümanların terörist olarak görülmelerini engelliyorsa amacına ulaşmış sayılır.

Yok, onların Müslüman olmalarını sağlayamıyor

Zulümlerine de engel olamıyorsanız

Söyleyin bana sizin bunlarla diyalogunuz ne işe yarıyor

Müslümanlar bu konuyu parti ve cemaat taassubundan uzak aklıselim bir şekilde düşünmek zorundadırlar.

İstanbul’u fethettikten sonra Fatih Sultan Mehmet Han’ın hıristiyan halka tanıdığı inanç ve ibadet özgürlüğü o halkın

Başımızda Bizans serpuşu görmektense

Osmanlı sarığını görmeyi tercih ederim

Deme noktasına getirmişti.

Sizin gayri müslimlerle DİYALOĞUNUZ onları bu anlayışa getiriyorsa

Ne ala ne güzel

Yok, zulümlerinin artmasına sebebiyet veriyorsa

Acilen bir durun değerlendirmesi yapılmalıdır.

                                                                                 Devan edecek

Yağcılık ve Dalkavukluk Üzerine

Yağ çok değerli bir besin kaynağıdır. Çok çeşitleri vardır;

Tereyağı, zeytinyağı, fındıkyağı, çiçekyağı, margarin yağları vs. Bu yağları üretenlere, satanlara yağcı denir. Hatta bu sebeple soyadı yağcı olan vatandaşlarımız vardır. Bunlar alın teri ile üretime katkıda bulundukları için saygı duyulan insanlaradır.

Besin kaynağı olmayan ancak insan hayatında önemli yeri olan yağlarda vardır. Gresyağı, gazyağı, boyayağı (yağlı boya) gibi.

Bu yağlarda bir takım ihtiyaçlar için kullanılan yağlardır. Yağlar üzerinize bulaşmazsa çok iyi işlerde kullanılır. Ancak üzerinize bulaştığında da kokusu uzun zaman üzerinizden çıkmaz. Kendimiz ve etrafımızdakileri de rahatsız eder.

Birde sanal yağcılarımız vardır. Bunlarda sadece güzel laf üretirler. Bu yağcılarımız çok önemli kişilerdir. Bunlara yağcılık özellikle öğretilmiştir. Çünkü bu yağcılık kolay bir iş değildir. İnsanın onuru ile ters orantılıdır. Biri yükselirken diğeri azalır. Hatta yağcılık öyle bir boyuta ulaşır ki onur kelimesinin bir mana ifade etmediğini açık olarak görürsünüz.

Yağcılar yağ çekme zorunda oldukları kişiye ” ben sizin hak-ı payeniz defi hacetiniz olurum” diyebilmektedir.

Gazeteci çalıştığı gazetede yükselmek için gazetenin genel yayın yönetmenine yağcılık yapar. Eğer gerçekten iyi yağ çekebilmiş ise yükselir. Televizyoncularda aynı yolu denemek zorundadırlar. Bilgi ve beceri önemli değildir. Yağcılığı iyi yapmazlarsa, işten kovulmaları kaçınılmazdır.

Bürokraside de beceri ve konusunda kariyer sahibi olmak önemli değildir. Önce yağcı olacaksın. Üstlerine yağ çekerek, el, etek öperek yükselmenin yollarını arayacaksın.

Milletvekili olmak ve Milletvekili olduktan sonra partin iktidar olmuşsa bakan olmak için lidere kul köle olursan, yağcılığı başarıyla yürütebilirsen yerin garantidir.

Bu işler hayat boyu hep böyle devam eder. Yağcıların biraz daha ilerlemiş haline de dalkavukluk derler.

Dalkavuklar patlıcanın dalkavuğu değil padişahın dalkavuğudurlar.

Montesguieo’nun dediği gibi ” Dalkavukluğun sağladığı çıkar, dürüstlüğün kazandırdığı faydadan daha fazla olursa o ülke batar”

Tuzağa koyduğun yem taneleri cömertlik sayılmaz.

Nice insanlar gördük üzerinde elbise yok, nice elbiseler gördük içlerinde insan yok.

Bizim Rize’de güzel bir deyim var “ey gidi dağ adamı semirtir yağ adamı”

Yağcılıkla semirenler şunu iyi bilin ki keser döner, sap döner gün gelir hesap döner. Yağlar erimeye başlar, yağcılıktan elde edilen mevkiler ve mal mülk yok olur gider.

Nogales Bey’den Evo Morales’e

Merhamet medeniyetinin, adalet ve hoşgörü cemiyetinin yeryüzündeki temsilcisi Türkler yani “iyi adamlar” Dünya denilen film stüdyosunun 4650 yıllık sinemaskopunda zaman zaman “kötü adamlar” yani Batılılar/Haçlılar/Avrupalılar karşısında düştüğü güç durumundan Dünyanın diğer kalbî coğrafyalarındaki iyi adamların desteğiyle çıkmasını bilmiştir. Bunlardan biri de Nogales Bey‘dir.

Asıl adı Rafael Nogales Mendez olan bu Venezüella’lı asil insan aynı zamanda kahraman tabiatlı bir subaydı. Osmanlı’nın varlık-yokluk savaşına girdiği hengâmede Sofya‘da görüştüğü tarihçi Savof Paşa‘nın “Fransızlar ve İngilizler Lâtin Amerika haklarının düşmanlarıdır. Asya ve Afrika’nın yoksul insanlarını da eziyorlar. Sana Türk Ordusunda savaşmak yakışır, onlar senin kardeşlerindir” demesi üzerine derhal İstanbul‘a geldi. Peşinden de kahramanlık takvimi..

Kafkas Cephesi‘nde Rus kuvvetlerini mi durdutmadı? Ermeni birliğini mi bozguna uğratmadı? Irak ve Filistin Cephelerinde mi bulunmadı? Gazze Müdafaası‘nda mı rol oynamadı? Dahası yaşadıklarını anlattığı ‘Hilâlin Altında 4 Yıl‘ adlı kitabında Ermeni çetelerininsivil savunmasız Türkleri gördükleri her yerde hunharca katlettiklerini” mi yazmadı?

Kudüs’lü bir Müslüman ona şöyle demişti; “Sen bir Müslüman gibi hareket ediyorsun. Bu senin köklerinden, damarlarındaki kandan geliyor. Endülüs’ten geliyor.” O, neredeyse bütün Güney ve Orta Amerika ülkelerinde hala canlılığını koruyan bu yüksek İslâm kültürünün varisi ve gönül borcunu ödemek adına tıpkı “Selâhaddin’in Ordusunda Arslan Yürekli Rişar’a karşı savaşan” bir Hıristiyan‘dı. Hilâlin altında savaşmayı öyle benimsemişti ki; Türk askerinin en büyük derdi açlıktı. Eğer karnı doyurulsaydı bu savaşı asla kaybetmezdi”  derdi ve “Bir gün İslâm Âlemi uyanacak ve bütün emperyalist güçleri topraklarından sürecek!” diye ekleyerek o günü beklerdi.

Fakat gün buradan değil oradan doğuyor. 5 asırdır iliğine kadar sömürülen topraklar melez ve yerli unsurlarla tarihsel rövanşı bir bir alıyor. Bolivya‘nın çiftçilikten ve sendikacılıktan gelen sempatik Devlet Başkanı Evo Morales de bu yeni kahramanlar dizisinden.

O bir Aymara Kızılderilisi.. O bir anti-Amerikancı ve anti-özelleştirmeci.. İlk işi ABD ile imzalanan Serbest Ticaret Anlaşması’nı iptal etmek ve petrol – doğalgaz kaynaklarını kamulaştırmak olan kişi.. Çokuluslu şirketlerin kârını % 82’den % 18’e çekme ve vergilerini iki katına yükseltme devrimini gerçekleştiren lider.. Üstüne üstlük “Şartlarımıza uymayanlar 6 ay içinde topraklarımızı terk etsin. Bu daha başlangıç, sırada maden, orman ve atalarımıza ait tüm doğal kaynaklar var” diye posta koyan yiğit insan.. Topraksız köylülere toprak ağalarının elinden aldığı verimli toprakları dağıtan Atatürkvari devrimci..

Göreve gelir gelmez evvela kendi maaşının yarısını almayan, akabinde Hükümetteki diğer Bakanların maaşlarının yarısının eğitim alanına bağışlandığını duyuran, küçük bir evde oturan, törenlerde kendisine “first lady” olarak bakkallık yapan ablasını eşlik ettiren, seçim tarihinin bir türlü belirlenmemesi üzerine – Devlet Başkanları tarihinde ilk – açlık grevi yapan, FİFA’nın “2.500 metrede futbol oynanmaz” kararını karşı And Dağları‘nın doruklarında futbol oynayarak protesto eden, Çocuklara Saygı Günü‘nde Başkent La Paz‘da bir çocuğun ayakkabısını boyayan mütevazı, sıradan duran fakat sıra dışı bir adam.

Aynı zamanda “Amerika ülkelerinin bağımsızlığı çok küçük bir azınlıkça gaspedilmiştir. İstisnasız tüm ilk anayasalar kadınları, yerlileri, siyahları ve genelde de yoksulları dışlamıştır” diyen ve “Batı’nın kültürüne yani ölümün kültürüne karşı yerli kültürünü yani yaşamın kültürünü biz inşa edeceğiz” diye ekleyen bir aydın. Terör bahanesiyle Irak ve Afganistan‘ı işgal eden Amerika’yı “Devlet terörizmi“yle, Başkanını da “Bildiğim tek terörist Bush’tur” sözüyle yeren bir cesur yürektir.

Benim anlamadığım bizim kalbimizde şu Amerika korkusunun ne işi var? Atatürk‘ten bu yana “Sahte Kabadayı” Kemal Sunallardan ve tombik döner / elma kurdu Polat Alemdarlardan başka kahramanımız niye yok? Şanlı tarih, kahraman ecdat romanlarda mı yoksa dizilerde mi çok satıyor?

Güney Amerika‘daki bu Anadolu havası ve bu topraklardaki Amerikan havası bana Müslüm şarkıları tesiri yapıyor. Ne diyeyim; “Adını sen koy!

(Türk)iyeli Derin Devlet!..

Türkiye’de uzun zamandır süren bir “derin devlet” tartışması var. Kimine göre bir “derin” devlet var, kimine göre de yok.

Son günlerde, bu konuda en itibar ettiğim görüşü, halen cezaevinde yatan Mehmet Ağar söyledi. Derin devletin olup olmadığını anlamak için, cumhuriyet döneminde Musul ve Kerkük’ten başka bir toprak kaybının olmamasına bakmak gerektiğini ve toprak bütünlüğünün derin devletin varlığı ile korunduğunu ima etti. Yani ona göre, böyle bir derin devlet varmış.

Bu derin devlet mevzusu açılınca, etrafımızda bulunanlar birbirine şaşkın şaşkın soruyor: kim bunlar? Doğru düzgün, bir cevap veren yok. Böyle bir soruya net cevaplar verilememesi, herhalde olduğu iddia edilen derin devletin başarısı…

Bana göre, her ciddi devletin olduğu gibi Türkiye’nin de derin bir devleti var. Olmaması da düşünülemez. Ancak bu devletin tanımlanmasında zorluklar var.

Şimdi yazacaklarıma kıçınla gülecek olanlar biliyorum, vardır. Çünkü onlar beni bilgisizlikle yani doğal olarak cahillikle suçlayacaklar. Ve bu derin devletin, Türkiye ve Türk Milleti için ne kadar önem arz ettiğini ve kahramanlıklarla nasıl ayakta durduğunu ve de bu günlere gelindiğini söyleyecekler. Eyvallah! Hiç birine itirazım yok…

Ancak benim adlandırmama göre ülkemizde bir “Türkiyeli Derin Devlet” var. Bu yapı; Osmanlı’dan hatta Anadolu Selçuklusundan bu yana devam ediyor diye, düşünüyorum. Yani “Türk Derin Devleti” değil, “Türkiyeli Derin Devlet”…

Adlandırma yaptığım bu derin devletin içinde, elbette bir “Türk Çekirdeği” bulunuyordur. Eğer bu günlere sağsalim gelindiği söyleniyorsa ve iddia ediliyorsa, derin devletin içindeki bu “Türk Çekirdeği”nin; derin devletin içindeki diğer Türkiyeli unsurlar ve dış güçler arasında yaptığı balans sayesindedir diye tahmin ediyorum.

Derin devletin içindeki, Türk ve Türkiyeli unsurların yüzyıllardır güç dengesi için birbirlerine karşı verdikleri mücadele, maalesef hep Türk Milletinin aleyhine sonuçlar içerdi. Aksi olsaydı soykırıma uğramaz ve milyonların üzerinde kilometrekare toprak kaybetmezdik.

Son dönemde yaşadığımız olaylara da bakınca,“Türkiyeli Derin Devletin” bu olaylara hakim olduğunu ve yönlendirme yaptığını düşünüyorum.

Gün geçmesin ki; görüntüsüyle kafamızı karıştıran ve midemizi bulandıran bir olay olmasın. Ama arkasından hemen, bu olayların, geleceğimizi aydınlık kılacak hale dönüşeceğine dair her yerden bir propaganda geliyor. Acaba olaylar mı yoksa güzel bir gelecek iddiası mı gerçeği ifade ediyor?

Son iki yüzyıldır yaşananlara ve yaşananların bugünkü olaylara ilişkin benzerliklerine ve de sonuçlarına bakarsak, bizlere “yanlış”a ikna olunması yönünde çalışmalar yapıldığını görebiliyoruz.

Başbakan Erdoğan; Türkiye’de yargının bağımsızlığından şikayet ederek, içinde anayasal değişiklikleri de ihtiva eden bir çok hukuki düzenlemeye imza attı. Şimdi ise “komutan kalmadı” diye şikayet ederek, hakim ve savcıları tenkit ediyor. Yine soruyorum: Hangi izahat doğruluk ve samimiyet içeriyor? Yoksa buna muktedirsizlik mi denir? Eğer başbakan muktedir değilse kim muktedirdir?

Türkiye’de son yüzyıldır ve özellikle cumhuriyet döneminde bahse konu olan“Türkiye Derin Devleti” çok etkilidir. Öyle olmasaydı, Türk Milletinin ve Türk Devletinin teminatı ya da başka bir deyişle sigortası olan Türk Silahlı Kuvvetleri, içinde bulunduğu kolu kanadı kırılmış ve morali sıfırlanmış hale düşürülebilir miydi?

Yapılan onca yanlışa ve kasdi uygulamalara rağmen, psikolojik operasyon araçları, dış güçlerle irtibatlı bu “Türkiye Derin Devleti”nin elinde olduğundan, toplumda bir farkındasızlık yaratılmıştır. Bu sebeple Türk Milleti, başına gelen onca menfi hadiseye rağmen kendine gelememektedir. Bunun son örneği de CHP Milletvekili Birgül Ayman Güler’e kendi partisi de dahil yapılan linç örneğidir. Aynı şey, bölücülerle yapılan müzakerelerin “barış” adı ile sunulması ve bunun için cemaat ve tarikat dahil tüm unsurların devreye sokulmasında da yapılmıştır.

Türkiye’nin son yüzyılda yaşadığı toplumsal kırılmalara ve istismara sebebiyet veren en önemli olaylar olan; Menderes’in ve 20’li yaşların başındaki Deniz Gezmiş ile arkadaşlarının asılması, 1 Mayıs 1977’de insanların üzerine ateş açılması, PKK terörünün izlediği süreç, 12 Eylül 1980’ne giden günler, 28 Şubat post modern darbesi, 2001 ekonomik krizi, AKP’nin iktidara getirilmesi ve iktidarda tutulması, adli soruşturmalara “Ergenekon” adının verilmesi ve askerlerin hapse atılması ile son günlerde ülkenin sahibi olan Türk Milleti’nin hükümranlığının sorgulanmasıdır. Bu gibi tüm  hadiselerde “Türkiye Derin Devleti”nin rolü mutlaka ortaya konulmalıdır. Hiç bir şey “her şey Türk Milleti’nin hayrına yapılmıştır” sözü ile izah edilemez.

Son örnek; Başbakan Erdoğan’ın, çocuk sayısı konusunda laf söylerken demografik yapının değiştirilmesine dair bir “tuzak”tan bahsetmesinin muhatabı kimdir?

Bu açıdan bakınca, benim akla da, bilgiye de ve doğru yoruma da ihtiyacım var. Tabii ki; Türk Milletininde. Bilmiyorsam, gelin anlatın. Ancak gelişen olayların ve sonuçlarının, Türk Milleti ve Türk Devleti aleyhine bir durum içermediğine, beni nasıl ikna edeceksiniz bilmiyorum?

Neticeolarak şunu söyleyebilirim ki; Türkiye’nin ortalıkta gezen istatistiki değerlerine bakıp, bunları alt alta toplarsanız, toplamın Türk Milleti açısından hiç de iç açıcı olmadığı sonucuna varırsınız.

Bundan yola çıkarsak bize “sizi bu topraklarda yaşatıyoruz, daha ne istiyorsunuz”diyebilecek olanlara cevabımız: “nasıl yaşadığımızı biliyor musunuz?” olur…

Daha çok şey söylenir ve yazılır amma; kanaatimce hülasa Türkiye’de bir derin devlet vardır. Bu devlet “Türkiyeli Derin Devlet” olarak adlandırılmalıdır ve bana göre de “milli” değildir. Ancak her şeye karışarak müdahale ettiğinden geleceğimizi de doğrudan belirlemektedir. Türk Milleti bu konu üzerinde düşünmeli ve tartışmalıdır. Çünkü gelecek Türk Milleti’ne aittir.