29.4 C
Kocaeli
Cuma, Ağustos 7, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1022

Türk Kelimesi ve Türk Düşmanlığı

0

Türk adı yeni anayasadan çıkarılınca kimler sevinecek? Türkiye’nin de adı değişecek mi? Değişirse ne olacak? Ermeni’si, Rum’u,Yahudi’si vs tüm azınlıkları anladık, ayrılıkçı Kürtçüleri de anladık(Ayrılıkçı olmayan Kürt kardeşlerimize diyecek sözümüz yoktur,biz ne isek onlarda odur). Türk ana ve babadan olup da oyları ile bu gidişata destek veren insanlar, komşularımız, akrabalarımız,tanıdığımız herkes TÜRK kelimesi anayasa ile birlikte hayatımızdan çıkarsa, buna sebep olanlar şeref mi duyacaklar?
Hükümet açıkça Türk değil Türkiyelilik fikrini savunuyor,fikirlerini bu normlarda yorumluyor. Vatanın bölünmesini isteyenler bu husustan çok memnunlar… Ben Türk Milliyetçisiyim dediğimde, ya biz neyiz diyen henüz meselenin farkında olmayanlar çok mu şeref duyacaklar? Hangi Arap, Arap kelimesinden hoşlanmaz? Hangi Japon,Japon kelimesini anayasasından çıkmasını ister? Hangi İngiliz, ülkesinin isminin İngiliz kökünü yok sayarak İngiltere ismine düşmanlık yapar? Ama maalesef Türkiye’de birçokları açıktan açığa, özellikle AKP de bazı milletvekilleri Türklüğe karşı bir mücadele başlatmışlardır.

BDP’lileri ve soldaki bir çoklarını söylemeye zaten gerek yok! Eski Bitlis Senatörü Kamran İnan’ı dinlemiştim, bir konuşmasında şöyle diyordu: ”Dünyanın hiçbir ülkesinde Türkiyede’ki sayı kadar, kendi ülkesine hainlik eden insan yoktur.” Hainler belli, ancak aldatılarak hainlik yaptıklarının farkında olmayanlar, anlattıklarımıza kulak tıkayanlar, ülkenin birliğini makarna ve çiçek yağına değişenlerin hainliği asıl sorun değil midir? Bunları karşına da alamıyorsun, değişkenlik arzediyorlar. 
Görünen o ki, çok tehlikeli kararlar alınıyor. Türkiye’nin bölünmesi ve üniter yapının çarçur edilmesine, Türk kelimesinin ayaklar altına alınmasına göz yumuluyor. Dün yapılan bakıyorsunuz bugün tersyüz ediliyor. M.Metiner’i tv den dinledim, izledim; Türklüğe ne kadar da düşman bir davranış içinde. İktidar partisinin İstanbul İl başkanı ”AKP ile herkes Türk olmaktan kurtulmuştur.” diyerek Türk kelimesine olan düşmanlığını açıkça ortaya koymuyor mu? BDP’liler toptan bu davranışlarını zaten her gün sergiliyorlar. Oysa şimdiye kadar hiç bir Milliyetçi Doğu ve Güneydoğudaki vatandaşlarımıza böyle düşmanca tavır sergilemedi. Başbuğ Alparslan Türkeş bu bölücü ağızlara şu cümlelerle cevap vermişti zamanında: Kürtlerle Türkler birbirlerine kız verip kız almışlardır. Akraba olmuşlardır. Bunları birbirinden ayırmak etle kemiğin ayrılması demektir. Bir Kürt ne kadar Kürtse bende o kadar Kürdüm… diyerek bölünemeyeceğimize taa yıllar önce cevap vermişlerdi. Şimdi hükümetin yumuşak karnından faydalanmaya çalışanlar bu milleti bölmek için her yolu deniyor. Hükümet de seçimleri düşünerek bu tehlikeli oyunun parçası mı oluyor acaba?
İzmit’in Erenler mahallesinde 23 yıldır kullanılan camiyi yıkıp, yerine lüxs villalar yapma kararını alan belediye,iktidar belediyesi değil de bir başka partili olsaydı neler olurdu? Tahmin etmek pek zor olmasa gerek. Camii Yaptırma Derneği Başkanı Ali Yurtseven’i Tv de izledim. Korkmadan, çekinmeden meramını dile getirdi, helal olsun. Camiyi yıktırmamak için gereken mücadelesini cemaatle birlikte veriyor. Böyle dik duran kaç kişi var acaba?

Ancak gördüğümüz kadarıyla bu camiyi yıkma kararını başka bir partili belediye almış olsaydı, müslümanlığı kimseye bırakmayan bazı ben benciller, İzmit’in altını üstüne getirirlerdi. Bu kararı alanların ne dini kalırdı ne de imanı… Demek oluyor ki insanımız iman meselesinde de nabza göre şerbet veriyor.Yunus Emre’nin odunları gibi dümdüz olmak, çıkarlara ters düşünce zor oluyor değil mi? Bakınız Ali Yurtseven ve yanındaki çok az kişiden başka kimseden ses yok…

İşte Müslüman olan herkesin, camiinin yıkılması durumunda yüreğimizin cız etmesi ne ise,Türk Milletinin bir ferdi olan herkesin de,yeni anayasadan Türk kelimesinin çıkarılması ve Türk ‘e yapılan düşmanlıklar,Türk milliyetçiliğine duyulan kin, Atatürk düşmanlığı da aynı şeylerdir. Çünkü Türk denince tüm dünyada akla gelen Müslümanlıktır.

Atatürk düşmanlığı yapanlara da şunu demek lazım: Atatürk olmasa idi şu an sizin adınız Ahmet, Mustafa, Ayşe, Fatma mı olacaktı? Yoksa Venizelos,Edverd, Sonya vb. isimler mi olacaktı? Herkes geçmişte yaşananları ve atalarımızın verdiği mücadeleleri iyi düşünüp, yorumlamalıdır, hiç kimse soysuzlaşmamalıdır. Türk’e düşman olanlar Türk kelimesini çiğnemek isteyenler, o mesele sizin bildiğiniz kadar kolay değildir, tarihten ders almalıydınız, diye düşünüyoruz…

İsfahan ve Şiraz’dan İran Medeniyetinin Köklerine Doğru

Gezdiğimiz İSFAHAN 3 milyon nüfusa sahip, tamamen düz ve alabildiğine geniş bir arazide kurulmuş bir şehir. Safevi döneminin Başkenti olan tarihi kentin bulunduğu kısımda yeni inşaata izin verilmediğinden, tarihi doku iyi korunmuş. Modern yapıların olduğu yeni şehir alanında da gökdelen tarzı bina yok. Şehrin ortasından geçen ve üzerinde çok sayıda mimari özelliği olan köprüler barındıran Zayande nehri, yanlış kullanım sebebiyle kurumuş.

*****

Tarihi kentte dünyanın en büyük şehir meydanlarından biri olan, UNESCO‘nun Dünya Mirası Listesi‘ndeki, Nakş-ı Cihan Meydanı muhteşem. Çevresine sanat değeri çok yüksek Safeviler‘den kalma Âli KapıŞeyh Lütfullah CamiiŞah Camii ve Kayseriye Çarşısı (Kapalıçarşı) gibi yapılar yerleştirilmiş.

Safevi Hanedanlığı Şah Abbas döneminde zirveye varmış. Şeyh Lütfullah Camii (1629) süslemeleri, çinileri, statik dengeleri, güneşin yönüne göre kıbleyi gösteren, olağanüstü akustiği olan kubbesi ile büyüleyici. Kubbenin tam altında bir kağıt hışırtısı bile hoparlörden çıkmış gibi duyulabiliyor. Burada kırk dokuz çeşit yankının olduğu hesaplanmış, bunlardan ancak on iki tanesi insan kulağı ile algılanabiliyormuş.

Yine Şah Abbas döneminde geniş bir saray ve botanik bahçeler kompleksinin bir parçası olarak inşa ettirilmiş olan Çehel (kırk) Sütun Sarayı ve şehrin ortasından geçen kurumuş nehir üzerindeki köprüler görülmeye değer. Kırk Sütun Sarayında duvarlar seramik üzerine bazı tarihi olayları tasvir eden fresk ve tablolarla süslenmiş.

1514‘de Yavuz Sultan Selim komutasındaki Osmanlı ordusu ile yapılan Çaldıran Savaşı tasvir eden muhteşem tablo, kılıçlarıyla kahramanca savaşan Şah İsmail ve Safevilerin, top ve tüfekleriyle gelen Osmanlı’ya yenilmesinin mazeretini yani teknolojik üstünlüğe boyun eğme mecburiyetini anlatmakta.

******

İsfahan ile Şiraz arası 500 km. Karayolu ile gitmeyi tercih ettiğimiz bu engebesiz yol boyunca çevremiz, verimsiz kurak topraklar ve çöl manzarası içinde idi. Ancak yolun tamamı gidiş ve geliş ikişer şeritli bölünmüş yol idi. Akaryakıt çok ucuz olduğundan bir minibüs kiralayarak bir gece de Şiraz’da kalmak suretiyle yaptığımız gezi için kafilemizin minibüs için toplam ödemesi sadece 300 TL oldu.

*****

Şiraz İran’ın yetiştirdiği iki abide şahsiyetin manevi gölgesinde. Sadi  ve Hafız Şiraz’da, tıpkı Hazreti Mevlana‘nın Konya‘daki etkisine sahip. Ancak İranlılar bu şahısların kabri, türbesi ve civarında oluşturdukları bahçeler, yeşil alanlar ile bu zatlara ve eserlerine sahip çıktıklarını göstermekteler. Akşam saatlerinde yağmur altında yaptığımız ziyaretler esnasında bile akın akın ziyaretçiler gelmekteydi. İran’da bir harf devrimi yaşanmadığı ve bu şahıslar da o zamanın edebi dili olan Farsça ile yazdıkları için yeni nesil de Onların yazdığı şiirleri anlayarak okuyabilmekte.

*****

Şeyh Sadi Şirazi: İslam âlimlerinden ve büyük velilerden olan Şeyh Sadi Şirazi (1193-1292) “Bostan” ve “Gülistan” isimli eserlerin şairidir. Kasideleri hükümdarın veya devlet erkânının methinden ziyade, onları daima insanlığa adil olmaya davet eden bir nevi nasihatnamedir. 

Bazı hikmetli sözlerini hatırlatalım: “Kötüler, kendilerine tahammül edildikçe, daha çok azarlar./ İnsanla birlikte büyüse bile, kurdun eniği yine kurt olur. / Ben doğru yolda kaybolmuş kişi görmedim. / Kurtlar birbirine düştüğü zaman, aralarında koyun rahat eder.”

*****

Hafız-ı Şirazi (1318-1389)  de Farsçanın en büyük şairlerinden biri olduğu kabul edilir. Doğuda ve Batıda yüzyıllar süren tesiri olmuş. İşte O’ndan bazı güzel sözler:

“Ne kadar okursan oku; bir bilgine yakışır şekilde davranmadığın sürece, cahilsin demektir… / Kişi bu, alçak dünyaya tenezzül etti mi, bala kapılmış sineğe döner. / Gayesiz yaşayanlar nasipsiz kalırlar. / Güzel bir kadın bir mücevher, İyi bir kadın bir hazinedir. / Üç şey sürekli kalmaz; ticaretsiz mal, tekrarsız bilgi, cesaretsiz iktidar./ İnsan bir damla kan ve bin endişe / İnsanın her nefeste iki defa şükretmesi lazım. Biri nefes aldığı için, diğeri verdiği için. Çünkü verip almamak, alıp vermemek var.” 

Gül mevsimi değildi. Ama biz yine de Yahya Kemal’in “Hafız’ın kabri olan bahçede bir gül varmış,/ Hergün açarmış kanayan rengiyle/ Gece bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış / Eski Şiraz’ı hayal ettiren ahengiyle” mısralarını terennüm ederek eski Şiraz’ı hayal ettiren ahengi yaşamaya çalıştık.

Türbenin duvarlarında yazılı şiirlerden birini okuyup tercüme eden İran’lı (Tebriz’li) Azeri dostumuzda öğrendiğimiz şu beyit dilimize ve kalbimize yer etti: “Eger ân Turkî-i Şîrâzî be-dest âred dil-i mârâ / Be-hâl-e hindûyeş bahşem Semerkand û Buhârârâ”

“O Şirazlı güzel (Türk) bizim gönlümüzü alır, aşkımızı kabul eylerse / Onun siyah benine Semerkand’i de bağışlarız, Buhara’yı da”

Bu şiirdeki Türk kelimesinin güzel anlamına gelişi de dikkat çekici.

(Hikâye edildiğine göre, Timur Hafız’ın kenti Şiraz’ı fethedince şairi huzuruna getirtir ve  azarlar, ‘Semerkand ve Buhara gibi gözbebeğimiz iki kentimizi bir güzelin kara benine nasıl feda edersin be adam?’ Hafız üzerindeki yırtık pırtık giysileri işaret eder ve  şöyle cevaplar. ‘Zaten vere vere bu hale düştüm sultanım!’)

Bu şiiri okuyunca ünlü şairimiz Nedim’in      “Bu şehr-i Stanbûl ki bî-misl-ü behâdır / Bir sengine yekpâre Acem mülkü fedâdır”  Yani ‘Bu İstanbul şehri ki misli benzeri yoktur / Bir taşına bütün Acem mülkü fedadır’ mısralarını hatırlayarak şairin gönlünün zenginliğine ve sanatçının ufuk genişliğine dair yorumlar yaptık.

*****

Pers İmparatorluklarından Akamanış Hanedanı‘nın kurucusu, güneybatı Asya’nın çoğunu ele geçirerek büyük bir imparatorluk kuran ve ilk insan hakları bildirgesi olarak kabul edilen kanunları yapan, M.Ö. 590-529 yılları arası yaşamış Kuruş (II. Kiros)un mezarı çok önemli bir yapı.

Şiraz’da önemli bir eser de Kerim Han Kalesi. Kale, Kerim Han Zend tarafından 1766 tarihinde yaptırılmıştır. Toplam alanı 4000 m², tamamı tuğladan yapılmış surlarının 12 metre yüksekliğindeki surlarının dört köşesinde yüksekliği 14 metre olan dört burç bulunmakta. Bu burçlardan birisi Piza kulesi gibi eğik.

Persepolis (Taht-ı Cemşid): Pers Kralı I. Darius (Dara) tarafından MÖ 6. yüzyıl sonlarına doğru kurulmuş olan Pers İmparatorluğu‘nun başkenti Persepolis muhteşem bir antik şehir. Yüzlerce sütun ve onların üstüne oturtulmuş çok ağır boğa, insan, kuş vs şeklinde sütun başı heykeller, duvarlarda sayamadığım kadar çok kabartma heykeller, 10.000 kişilik kapalı toplantı salonu alanı devrine göre inanılması güç bir teknoloji ve sanat zirvesi. Ne yazık ki MÖ 331‘de Büyük İskender Persleri yenerek şehri yakmış. Büyük İskender’in böyle bir sanat eseri şehri yakmaya gönlünün elvermediği ama “maşukesi olan kadının tahriki ile” şehri yaktığı rivayet edilmekte. Bundan sonra da şehir yüzlerce yıl toprak yığınları altında kendi haline terk edilmiş.

*****

Tahran 18 milyon nüfuslu modern bir metropol olmuş. Tahran’ın 5 katlı metrosu dünyanın en modernlerinden imiş. Nüfusun yaklaşık yarısının Türk olduğu İran’da en önemli Türk şehri Tebriz. Nüfusu 4 milyona yakın olan Tebriz’de konuşulan dil Türkçe. Farsça konuşan yok gibi imiş.

Tarih boyunca çeşitli Türk Devletlerinin hüküm sürdüğü Horasan eyaleti ve bu eyaletteki (Şii imamların sekizincisi olan İmam Rıza’nın türbesinin burada olması sebebiyle) iran’ın Şiilerce kutsal sayılan şehri Meşhed. Yine Horasan’da Ömer Hayyam ile  Ferîdüddîn-i Attâr‘ın mezarının bulunduğu Nişabur. .

Eşsiz mimari eserleri ve ateşgede (ateşe tapanların hac yeri) ile Zerdüştlüğün merkezi Yezd ve diğerleri.

İran’da bu kadar çok görülmesi gereken yer varken yeni ve daha uzun süreli bir program daha yapmamız gerektiği kanaatine varıyoruz.

Beklenmedik Zorlukların Hayatımızdaki Rolü Nedir?

Başarılı olmak isteyenler ajandalarına günlük planlarını titizlikle yerleştirirler. Akşama kadar onların gereklerini yerine getirerek üzerlerini çizerler. Bir kısmı yetişmez ertesi güne devredilir. Çünkü araya birçok önemli olmayıp da acil olan ve sahibini zorlayan ve baskı kuran işler balıklama dalar. Genellikle yapılmış planı bozarlar. Bir de hiç beklenmedik, hem çok önemli hem çok acil olaylar, talepler, ricalar ortaya çıkar. İşte yöneticilerin en çok zorlandıkları nokta bunlar arasındaki dengeyi kurmak ve acil işlerin ve talepçilerin istediklerini gereğince yerine getirmektir. Zaman asla yetmez. İşlerin bir kısmı eve getirilir ve evdeki huzur isteyen ve kaliteli zaman bekleyen üyelerin beklentileri de suya düşer. 

Peki, ne yapmalı?

– Sistem, problem üreten bir şekilden çıkarılarak, problem engelleyen ve şartların gerektirdiği yeni düzene uyum sağlamayı becerebilen  bir şekilde dizayn edilmelidir.

– Beklenmeyen ama çok önemli olan muhtemel işler için de ajanda da yer ayrılmalıdır.

– Önemli işlerin zorlama ve baskılama özelliğinin olmadığı, ertelendiği ve ötelendiği zaman intikamlarının acı olacağı asla unutulmamalıdır.

– Beklenmedik çözümlenmesi gereken işleri “hacı yolu bekler gibi” beklemeliyiz. Onlar aniden çıktığı zaman ters köşe ve ambale olmamalıyız.

– Değişim ve gelişime direnmek yerine, çok önemli bir gereklilik olduğunu çok iyi bilmeliyiz.

– Ani problemleri karşılama ve çözmede profesyonel olmalıyız. Onlara karşı düşmanca tavırlar takınmamalıyız.

– Kaslarımızı ve kemiklerimizi güçlendirmenin nasıl bir maliyeti varsa (spor-egzersiz vb.) Beklenmedik önemli eylemlerin de bir maliyeti vardır. Bunu bilerek hazırlıklı olmalı ve zorluklarla barışık bir şekilde antrenmanlarımızı güçlendirmeliyiz ki, karakter ve sorun çözme kaslarımızı da geliştirebilelim.

– “Kul kurar, kader güler” diye hoş bir sözün ne demek istediğini iyi değerlendirerek, zamana ve duruma göre, esnek dinamik, gelişmeci, çözümcü, barışçı, sinerji üretici, takım ruhu ve grup etkinliği yaratıcı, sevgi, saygı, hoşgörü, hüsn-ü zan içerikli eylemleri, bilge kişi kalitesi ile yerine getirmeliyiz.

Selam, sevgi ve dualarımla… Allah’a emanet olunuz.                 

Bizim Vakıf Elginkan

0

Varlık sahibi olmalarına rağmen son ferdi hayta veda edinceye kadar sessiz, sakin ve mütevazı hayatlarından asla taviz vermediler.

Aile soyunu devam ettirecek kimselerinin kalmayacağını bildikleri halde son ferdin son nefesine kadar ülke ve halk için çalıştılar.

Onlar, “ümmetim, ümmetim” diyen Peygamberin(sav); “milletim, milletim” diyen evlatlarıydılar.

Bu yazımda; dünyada eşi, benzeri az bulunan ve bütün varlığını milletine vakfeden kahraman bir aileden ve millete bıraktığı “ebedi eserler ve ebedi hizmetlerden” bahsetmeyi düşünürken; belleğimden gayrı ihtiyari şu cümleler dökülüverdi:

“İnsanlar vardır, şafak vaktinde doğarlar, akşam vaktinde ölürler” ve “Gidenin değil bırakmayanın ardından ağlamalı… Bırakanın da bıraktığı devam etmeli.” “Sevgi davanın esası olmalıdır. Sevmek ise sessizliktir. Bağırarak sevilmez. Görünerek de sevilmez!.. Geçmişini bilmeyen, geleceğini de bilmez.”

Bu sözleri, Şeyh Edibali’nin Osman Beye nasihatinden hatırlıyorsunuz ve nasihati dinleyen Osman Gazi Hazretlerinin başarısını da…

Şeyh Edibali öğüdünü sanki Milletine âşık Elginkan ailesi için söylemişti ya da onlar bu öğüdü hayatlarının ölçüsü yapmışlardı.

Elginkan ailesi, milletimize olan sevgilerini sessiz ve gösterişsiz yaşadılar. Bolca hayır ve hasenat yaptılar, Allah rızasına talip oldular ama riyadan uzak kalmayı da başardılar.

İnkâr etmedikleri geçmişin zenginliğiyle bir gelecek oluşturdular. Samimiyet ve ihlâsla kurdukları sistem sayesinde geride bıraktıkları eserler ve hizmetleri onlar hayattaymışçasına -gösterişten, riyadan uzak, sessiz ve derinden- artarak devam ediyor.

Elginkan ailesini, yaşantısını, çalışmasını, yaptıklarını inceleyen herkes; ailenin en büyük zenginliğinin samimi inançlarında gizlendiğini hayretle müşahede eder.

Onların inancı Kuran’la şekillenmiş, Hz. Peygamberin sünnetiyle yaşama sanatına dönüşmüştü. Sanatlarını milli kültürle süslediler, “ebedi hizmet ve ebedi müesseseye” dönüştürerek ebedileştiler.

Bıraktıkları eser; 3 bin çalışan, 18 şirket ile faaliyet gösteren Elginkan Topluluğudur.

Topluluğun yönetimini bir vakıfta birleştirme fikri Türkiye’de bir ilktir. Bu fikir 1954 yılında doğar, o tarihlerde vakıf kurulmasına izin verilmediğinden ancak 1985 yılında hayata geçer.

Aile Türkiye’de eşi benzeri olmayan bu fikri öncülüklerinin yanında; Türkiye’nin sanayileşmesinin, kurumsal ahlak ve kurumsal etik değerler anlayışının müesseseleşmesinin de öncülerindendir.

Elginkan Ailesi; Baba Ahmet, Anne Hayriye Ümmühan, Hüseyin Ekrem ile Hüseyin Cahit Elginkan’dan oluşur.

Ailenin en son ferdi Ekrem Elginkan’ın 1999 yılında Hakkın Rahmetine kavuşmasıyla Elginkan ailesinin maddi ve manevi varlığını sürdürme görevini ELGİNKAN VAKFI üstlenir

Ailenin oluşturduğu vakıf, Mütevelli Heyeti yapısı itibariyle şahıs vakfından ziyade Milli Vakıf özelliğindedir.

Vakıf Mütevelli Heyeti 14 değişmez üye, kurucu tüzel kişilerin (topluluğu oluşturan şirketlerin) temsilcileri ile İstanbul Teknik- İstanbul- Boğaziçi- ODTÜ- EGE üniversiteleri, Türkiye İş Bankası, TÜBİTAK, TSE, MKE, Manisa Belediyesi, Türkiye Metal Sanayicileri Sendikası ve TSK vakfı temsilcilerinden oluşmaktadır.

Aile Manisalıdır. Manisa OSB’de faaliyet gösteren 11 fabrika ile Türkiye ve dünyada türünün ilk örneği olan “Ümmühan Elginkan Mesleki ve Teknik Eğitim Merkezi” ailenin Manisa’ya vefasının bir örneğidir ve Manisa’ya bıraktıkları hatıralarıdır.

Vakıf eğitim merkezi 1994 yılında faaliyete başladı, bu güne kadar 170 bin kişiye eğitim verildi, hiç kimseden ücret alınmadı, tam gün eğitime katılanlara ücretsiz öğle yemeği verildi. Eğitim Merkezinin bu hizmetleri sebebiyle ELGİNKAN VAKFI Manisa’da “BİZİM VAKIF” olarak anılmaktadır.

Siz gideceksiniz ve geride kayda değer miktarda para, mal ve mülk bırakacaksınız ve bu mülk miras olarak kimseye intikal etmemiş olduğu halde, hayatta olduğunuzdan ziyade işleyip çoğalmaya devam edecek… Bu gerçeği rüyada görseniz hayra yormazsınız. Peki, Elginkan ailesinin gerek mal varlığı ve gerekse hayır, hasenat işleri sağlıklarında olduğu gibi nasıl devam ediyor, bu işin sırrı nerede? Tabi ki müteakip yazımda…

BİZİM VAKIF ELGİNKANIN SIRRI

Onlar şafak vaktinde doğdular ama akşam vakti ölmediler hatta ‘Ab-ı Hayat’ içmişçesine yaşamaya devam ettiler. Davalarının esasını sevgileri oluşturdu. Yaratılanı yaratan aşkına; bağırmadan, görünmeden, sessizce sevdiler. Kökü mazide olan bir ati oluşturdular.

Ne diyordu Haz. Peygamber? “Ameller, niyetlere göredir” yani yaptıklarınız inancınıza göre şekillenir…

Elginkan Ailesinin yaptıkları da, inançlarının (içselleştirdikleri değerlerinin) sistemleşip varlığa dönüşmesinden ibarettir.

‘Dünya malı, insanlara faydalı olduğu sürece değer taşır. İnsanlardan kazandıklarımızı insanlarımıza geri vereceğiz…’cümlesi ailenin dünya malına ve insanımıza bakışı hakkında ipucu verse de esas sırrın vakıf senedinin vakfiyesinde saklı olduğunu görüyoruz.

Toplumlar zaman zaman onlara yeryüzünde saadet bahşeden değer yargılarından uzaklaşırlar, kendilerine başka başka değerler edinirler. Bizim toplumumuzun da böyle dönemleri olduğundan Elginkan Ailesinin sahip olduğu cevher genç kuşakların dikkatinden kaçtı…

Başarının ve devamlılığın sırrını anlamak için Vakfın Vakfiyesine göz atmakta yarar var: “E.C.A. – ELGİNKAN TOPLULUĞU’nu kurmamıza, bugünkü maddi ve manevi seviyelere kavuşmamıza, bugüne kadar yapabildiğimiz hayır işlerine dünya durdukça devam edilmesine imkân veren Yüce Allah’a hamdüsena ederiz.

Bu Vakfın kurulmasına, Elginkan Ailesinin bütün fertleri hayatta iken 1950’li yıllarda niyet edilmiştir. Ailenin bu niyeti Allah’ın lütuf ve inayetiyle gerçekleşirken Vakfın ebediyen devamını düşünen Elginkan Ailesi, kurdukları topluluğa dâhil ticari ve sınaî şirketleri ile birlikte, Vakfı tesis etmeyi tercih etmişlerdir.

Türk Milletinin dünya durdukça var olacağına inanarak kurduğumuz bu Vakfı memleketimizin ve milletimizin yararına sunuyoruz.

Kurmuş olduğumuz bu Vakfı; Yüce Milletimize, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetlerine, Devletimizin adil Mahkemelerine, Vakıflar Genel Müdürlüğüne ve bilhassa Vakfın Mütevelli Heyetlerine ve İdaresinde görev alacak olanlara, Vakfa ve maddi kaynaklarına hizmet eden ve emeği geçen mensuplarımıza emanet ediyoruz.

Ve bunu korumalarını, kuruluş amaçlarına ulaştırmak için en iyi niyetle çalışmalarını, Vakfın amaçlarından uzaklaştırılmaması ve mahvedilmemesi için kararlarında vicdanlarının emrinde kalmalarını vakfediyoruz.

Vakfımızı yönetenlerin, Vakfımızın kuruluşuna temel olan ve Vakıf senedimizde belirlenen amaçların gerçekleşmesi için yapacağı çalışmalar ve Vakfın imkânları elverdiği takdirde; İslam âleminin faydalanacağı cami ve külliyeler yaptırmak ve bunların bakım ve idamesine katkıda bulunmak,

Elginkan Ailesine ait Aile Kabrinin ve kurulacak müzesinin bakımını, korunmasını yapmak, her yılın 23 Mart günlerinde hatim indirmek,

Kurban Bayramı arifesinde, sevabı müteveffa aile mensuplarının ruhlarına ithaf edilmek üzere kurban kesmek ve yoksullara dağıtmak, bu konularda gösterişten uzak ve mütevazı ölçülerde hareket edilmek suretiyle aile geleneğini devam ettirmek,

Arzularımızı yerine getireceklerinden emin olarak, Vakfımızın başarıya ulaştırılmasını Yüce Allah’tan niyaz eyleriz.

Vakfiye metninin içeriğinin, bu inanç dünyasının içinde ve dışında olanların gözlerini yuvalarından fırlattığını görüyor gibi oluyorum…

Meseleye; “gül olmak, nisan olmak…/ bütün erdem bu yavrum / iyi bir insan olmak” diyerek ön yargılardan uzak bir şekilde yaklaşmak ne güzel!

İnsan ölümlü varlık, mühim olan ölmek ya da yaşamak değil; ömrün sonunda sadece hava, su, ekmek tüketerek ve adeta hiç yaşamamış gibi gitmek veya hiç ölmemiş gibi ardında iz bırakarak gitmek önemli.

Görüyoruz ki; emaneti elinde tutanlar, vakfiyede belirtilen ruhi derinliğin bilinciyle hareket ediyorlar. Her türlü gürültü, gösteriş ve yapmacıklıktan uzak kalarak, sevgi, bağlılık ve büyük bir inanmışlıkla rahmetlilerden miras davalarını sevgi ile sürdürüyorlar. (devam edecek)

Olten’in Prangalı Minaresi

0

Geçen hafta Olten Türk Kültür Ocağı Derneği’nde “İslam ve İslam Medeniyeti” konusunda bir konferans verdim. Derneğin başkanı sayın Mustafa Karahan’ın misafiri olduk. Derneğin üyeleri ailecek konferansa gelmişlerdi. Yani çocuklar, ev hanımları ve her kesimden vatandaşımız konferansı dinlemeye gelmişti.

Olten İsviçre’de Minare yasağı tartışmalarının ortaya çıkmasına neden olan bir kasabadır. Kültür Ocağı Derneği ise bu minareyi yasal yolları kullanarak diken kuruluştur. Olten Türk Kültür Ocağı Derneği, Türk işçilerinin maaşlarından yaptıkları tasarruflarla satın alınan bir binada faaliyetlerini yürütmektedir.  Binada spor alanları, geniş bir mutfak, çok amaçlı bir salon ve bir de cami yer almaktadır.

Dernek yönetimi 2005′te, kendisine ait olan binadaki camiye, minare yapmak üzere belediye nezdinde, girişimde bulunmuş. Yerel yönetim, minarenin yapılmasına karşı çıkmış, ruhsat vermemiş. Bunun üzerine dernek yönetimi hukuki yollara başvurmuş. Dernek yönetimi dört yıl boyunca mahkemelere minarenin yapılmasının bir hak olduğunu anlatmış. Bu amaçla avukatlar tutmuş. Medeni yöntemlerle sonuç almak için çaba sarf etmiş. İsviçre mahkemeleri, minare inşasıyla ilgili itirazları, dört yıl boyunca  tartışmış. En sonunda mahkeme kararıyla minarenin yapılmasına izin verilmiş. Dernek yönetimi bu izin üzerine Bartın’da yaptırdığı altı metrelik minareyi bir tıra yükleyerek İsviçre’ye götürmüş ve 2009′un Haziran’ında  binanın çatısına uygun bir şekilde yerleştirmiş.

Dört yıllık mahkeme süresinde, minare yapımına karşı çıkan ırkçı, radikal ve fundemantalist hristiyan gruplar, konuyu siyasallaştırmışlar. Minareyi dini bir sembol olmaktan çıkarıp, İslamın siyasal sembolü olarak lanse etmişler. Minareyi siyasi hakimiyetin bir sembolü olarak etiketlemişler. Minare yapımının yasaklanması için, yasal değişiklik yapmak üzere, konuyu referanduma götürmüşler. Olten minaresinin kaidesine yerleştirilmesinden beş ay sonra, Kasım 2009′da İsviçre genelinde yapılan halk oylamasında, seçime katılanların %57.5 i İsviçre’de minare yapımının yasaklanmasını istemiştir. Böylece İsviçre Minare yapmanın yasak olduğu bir ülke olmuştur.

Olten minaresi İsviçre’de minare yasağı tartışmalarında bir sembol olmuş. Altı metrelik mütevazi minare, İsviçre basınının usta fotoğrafçıları tarafından abartılarak dolaşıma sokulmuş. Minare İsviçre’yi hançerleyen oklara benzetilerek gösterime konmuş. Minarenin asırlık yüksek çan kulelerini gölgesinde bıraktığı izlenimi fotoğraflaştırılmış. İsviçre halkı bu abartılı propagandaların etkisinde kalarak oy kullanmış.

Minare tartışmaları sürecini, Derneğin iki önemli ismi Mustafa Karahan ve Ali Erdoğan beyle etraflıca konuştum. Her ikisi de sürekli kışkırtılmaya çalışıldıklarını, aşırı tepki vermeleri için taciz edildiklerini, hak arayan insanlar olma yerine, işgalci olarak gösterilmeye çalışıldıklarını ilginç örnekler vererek anlattı.

Dernek üyeleri vefakar işçilerimiz, bir taraftan mahkemelere kendilerini anlatmaya çalışırken, diğer taraftan basın yoluyla sürekli şiddet görmüşler. Kamuoyunda tehlikeli insanlar olarak gösterilmişler. Bütün bu baskılara rağmen, minare yapımında ihtiyaç duyulan mali kaynağı temin etmek için, bütün birikimlerini bu yolda harcamışlar. Küçük tasarrufları biriktirerek minareye dönüştürmüşler. Üstelik Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi makamları, hiç bir konuda bu minareyi, zorluklara katlanarak fedakar bir şekilde yapan vatandaşlarımıza, yardım etmemiş.  Onları mücadelede yalnız bırakmış.

Bu gün İsviçre’de hak ve hukuka aykırı olarak yasalaşan minare yasağı, maalesef yürürlüktedir. Olten Minaresi ise İslamın özgürlüğüne vurulan pranganın bir tanığı olarak yerinde durmaktadır.  Önümüzdeki yazıda ise bu minareyi diken kardeşlerimizin kendi çocukları ve torunlarıyla ilgili kaygılarını anlatacağım.

 

Olten Minaresi

Olten Minaresi

Fuar Turizmi

0

Geçen hafta TÜYAP Beylikdüzü / İstanbul’da yapılan EMİTT Turizm Fuarına ekip olarak katıldık.
Daha önceki yıllara göre daha fazla katılım vardı.
Otoparkta yer bulmak (12.-TL) inanın çok zordu.
Binlerce araçlık otopark olmasına rağmen, yoğun talep olunca işletmecilerin yapabileceği fazla bir şey yoktu.

Fuar içinde de durum farklı değildi.

Ziyaretçi giriş ücreti 20.-TL

Firmalar, Katılımcılar donanımlıydı.

Anlatımlarını ve sunumlarını heyecan duyarak yapıyorlardı.

Türkiye’mizin her yöresinden katılımcılar işletmelerini tanıtabilmek adına burada yerlerini almışlar.

Gün boyu dolaşmalar, gezmeler, fiziksel olarak bizleri çok yormuş olsa bile, işimizden aldığımız keyif doğrultusunda ruhen doyumu tamamlayamıyoruz.

Buralarda geçirilen zaman esnasında çok farklı yorumlar, düşünceler ve ürünler size yeni ufuklar açmaktadır.

Ekip olarak sonsuz yararlar sağladığımı söyleyebilirim.

Ekonomik olarak hesap yaparsanız bu işin getirisinin ne kadar yüksek olduğunu göreceksiniz.

İçerde yapılan sıcak satışlar ve uzun süreli bağlantıları da unutmayınız lütfen.

Hatırlarsanız geçen haftaki yazımda belirttiğim İlimizdeki atıl durumda olan İNTERTEX FUAR konusu vardı.

İşte size bu konunun ilimize sağlayabileceği ekonomik katkının gerçekleştirilmiş hali.

Düşününüz lütfen.

Bu fuar ilimizde gerçekleştirilmiş olsaydı, binlerce insanın ziyareti esnasında bizlere bırakacağı getirisini.

Dört gün süren fuar esnasında toplam 150 bin kişi şehrimizi ziyaret edecek.

Gelen katılımcıların büyük kısmı gelmişken KOCAELİ’yi gezelim diyecekler.

Sevdiklerine hediyelik eşyalarını almayı ihmal etmeyecekler.

Yurt dışından gelen katılımcılar açısından da değişik kültürleri görmek ilginç olacaktır.

Şehrimizde gezilip görülecek çok güzel yerler bulunmaktadır.

Doğa harikası harikulade yerler, özenle yapılmış mükemmel işletmeler, gelen misafirlerine hizmet vermektedir.

Belki de birçoğumuz buraları görme fırsatı dahi bulamamıştır.

Bu tür organizasyonlar akademik çalışmaları da beraberinde getirmektedir.

Her yönüyle desteklenmesi gereken, kaçırılmaması gereken proje diyorum.

Belediyelerimiz için kaçırılmayacak hizmet sahası.

MARKA ajansı için Yatırımları canlandırabilecek, teşvik edebilecek fırsat.

Yabancı firmalar için yapılabilecek yeni yatırım sahaları görüşme, buluşma alanı.

Her şeyi bürokratlardan beklemek KOLAYCILIK diye düşünüyorum.

Ailemiz için ne yapabiliriz?

Çevremiz için ne yapabiliriz?

Kentimiz için ne yapabiliriz?

Bizler, Kocaeli halkı olarak neler yapabiliriz.

Bunları da düşünmek ve paylaşmak gerekir.

Çalışmalıyız. Hep birlikte çok çalışmalıyız.

ÇALIŞANLAR, KÖTÜLÜK DÜŞÜNMEYE VAKİT BULAMAZLAR.

ÇALIŞMAYANLAR İSE, KENDİLERİNİ KÖTÜLÜKTEN KURTARAMAZLAR.

 

İsmail Kahraman’ın kaleminden Kuzey Afrika

Osmanlı’nın izinde Cezayir belgeseli

Barbaros Hayrettin paşalar… Türk denizcisi leventler… Osmanlı’nın garp ocakları… Cezayir’de dayılar dönemi… Osmanlı’nın Cezayir eyaleti… 7-10 Şubat 2013 tarihlerinde Cezayir’in başkenti Cezayir ve  yakın çevresindeki İslam medeniyeti ve Osmanlı dönemi eserleri ile Fransa’nın Cezayir’de yaptığı soykırım ile ilgili belgesel çekip, Türkiye’nin Cezayir Büyükelçisi ile söyleşi yaparak Devr-i Alem belgesel TV programı olarak tarihe not düşüp zamana noterlik yaptık. Osmanlı’nın izinde Cezayir belgeseli yazı serisi ile karşınızdayız.

Osmanlı’nın izinde Cezayir yolundayız

Bu kez uzaklara gidiyoruz. Gözden ve gönülden  ırak olsa da bizim coğrafyamız. Kuzey Afrika’ nın önemli merkezi bir zamanlar Osmanlı’nın  Cezayir eyaletine    gidiyoruz. Osmanlı kaptanı deryalarını, leventleri ve en önemlisi   Akdeniz’i Türk gölü haline getiren Barbaros Hayrettin Paşa’yı   hatırlayıp ruhlarını şad edeceğiz. Elimizde kameramız dilimizde Yahya Kemal’ın ünlü şiiri Barbaros’un izini takip  ederek  7-10 Şubat  2013 tarihlerinde Cezayir’de  Devri Alem belgeselini çekerek  Türkiye’ye  döndük. Kaptanı derya Hayrettin Paşa gibi Cezayir’e denizden değil, uçakla havadan giderken ünlü şiiri de hatırlıyorduk.
Yahya Kemal’in dizelerinde Barbaros
Deniz ufkunda bu top sesleri nerden geliyor?
Barbaros, belki, donanmayla seferden geliyor!
Adalar´dan mı? Tunus´dan mı, Cezayir´den mi?
Hür ufuklarda donanmış iki yüz pare gemi
Yeni doğmuş aya baktıkları yerden geliyor;
O mübarek gemiler hangi seferden geliyor?

 Barbaros’un  izinden Cezayir gezisi

Yahya Kemal Beyatlı’nın  Barbaros Hayrettin Paşa’nın  deniz zaferleri ile ilgili yazdığı bu şiirini terennüm ederken Kuzey Afrika’nın önemli merkezi Cezayir’i adım adım gezdim. Barbaros’un Akdeniz’deki  izini   11 bin metre yüksekten takip ederek Cezayir’e doğru yola çıktım. Kültür ve medeniyet tarihimizin izlerini araştırmak üzere dur durak bilmeden dünya coğrafyasında Devr-i Alem yapıp, belgesel görüntülerle tarihe not düşüp zamana noterlik ederken  Kuzey Afrika, Osmanlı’nın Garp ocakları hiç unutulur mu?

Cezayir türküsünden haberimiz var mı?

Bir çok Türkü vardır. Söylendiğinde içimiz cız eder. Bazı coğrafyalar vardır anıldığında ahı figan ederiz. “Çanakkale içinde aynalı çarşıyı” hep söyleriz, ancak Çanakkale şehitlerini yeni anmaya başladık. “Sarıkamış’ta karlar altında ki Mehmet”in türküsü yeni bizim ciğerimizi dağlıyor. Hele Yemen Türküsü yüz binlerce Mehmetçiğin çöllerde nasıl fida-i can ettiğini bizlere fısıldarken, Yemen Şehitlerini yeni hatırladık. Nihayet Türkiye Yemen Şehitleri için  Sana’ya bir anıt dikebildi. Osman Paşa’nın Plevne’de  kahramanlık destanı yazdığı Tuna boylarında Plevne’de bir  anıt ve kitabe bile yok.

Çanakkale içinde Aynalı çarşı, Sarıkamış’ta karlar altında ki Mehmet’in, Burası Yemendir, Gülü çemendir türkülerinden başka daha bir çok türkülerimiz var. Mehmetçiklerimizi anlatan tıpkı Cezayir türküsü gibi. Cezayir, tıpkı Yemen, Hicaz ve Sina çöllerinde olduğu gibi onbinlerce Mehmetçiğe mezar olmuş coğrafya. Onlar buralara gitmişler, bazıları türküler bestelemiş, bazıları ilahiler söylemiş, bazıları da ciğerleri dağlayan şiirler bırakmış. Anadolu’dan, Osmanlı illerinden, Balkanlar ve Ortadoğu’dan Garp ocaklarına giden bir milyona yakın Mehmetçikten hiç haber alınamadı, onlar da gidip dönmediler.

Cezayir, Tunus ve Libya. Bilmediğimiz belki de bilmek istemediğimiz gönüllerimizi sızlatan yüzbinlerce Mehmetçiğe mezar olan coğrafya. İşte bu gerçeği bizlere bir ok gibi bir mızrak gibi içimizi sızlatırcasına hatırlatan Cezayir Türküsünün hikayesi, türkünün içerisinde gizlidir. Tıpkı Yemen Türküsü gibi, Çanakkale Türküsü gibi.

Ünlü Cezayir Türküsü’nün hikayesi

Cezayir Türküsü Anadolu’da Tunus, Libya ve Cezayir’de ki garp ocaklarına İlahı kelimetullah ve cihat için giden, onda yedisi şehit olan Anadolu kuzularının anısına yazılıp, bestelenmiş, Edirne’den Kars’a, Sinop’tan Antalya’ya bütün Anadolu illeri ve Osmanlı coğrafyasından Kuzey Afrika’ya giden Mehmetçikleri anlatan türküdür, bir anlamda şehitler için bir anıttır ve destandır.

Cezayir´in harmanları

Cezayir´in harmanları savrulur
Savrulur da sol yanına devrilir
Sarı buğday samanından ayrılır
Sokakları mermer taşlı
Güzelleri hilal kaşlı Cezayir
Gemilere çürük tahta dayanmaz
Yiğitlere gaflet bastı uyanmaz
Aman Allah buna canlar dayanmaz
Sokakları mermer taşlı
Güzelleri hilal kaşlı Cezayir
Cezayir´i bir ikindi bastılar
Camilere çifte çanlar astılar
Yiğitleri kurban diye kestiler
Sokakları mermer taşlı
Güzelleri hilal kaşlı Cezayir

 Akdeniz’İ Türk Gölü yapan Barbaros Kardeşler

Evet Cezayir’de şehit olan Mehmetçiklerin ruhlarını şad etmek üzere gidiyorum. O Cezayir’in harmanı türküsünde anlatılan Mehmetçikleri ilk kez belgesel görüntülerle ekranlara getireceğiz, onların ruhlarını şad edeceğiz, onlara vefasızlığımızı bir nebze de olsa affettireceğiz.

Cezayir’e sadece Garp ocaklarından gidip şehit olanları anlatmayacağız, Akdeniz’i Türk gölü haline getiren Afrika’nın sömürülmesini önleyen, İspanyol zulmü altında inleyen Endülüslü Müslümanlara sahip çıkan Cezayir, Tunus, Fas coğrafyasını Osmanlı’ya armağan eden Barbaros Hayrettin Paşaları, Cezayirli Hasan Paşaları, Hızır Reisleri ve Osmanlı Kaptan-ı deryalarını ve  Osmanlı leventlerini anacak, ünlü Türk denizcisi Piri Reis’i hatırlatmaya çalışacağız. Barbaros’un devlet kurduğu Cezayir’de çekeceğimiz belgesel görüntülerle kültür ve medeniyet tarihimizi ekranlara getireceğiz. Cezayir’de yaşanan muhteşem deniz zaferlerini belgesel görüntülerle Devr-i Alem farkıyla ekranlara getirmek için Cezayir’e gidiyoruz.

Cezayir’de Fransız Soykırımı

300 yıl Osmanlı yönetiminde kalan Cezayir bir oldu bittiyle Fransızlar tarafından 1830 yılında işgal edilir. Yüzyıldan fazla süren işgalden milyonlarca Cezayirli şehit olur. Cezayir’in acı tarihinde Fransız soykırımının etkisi çoktur. Sadece 1950-1960 yılları arasında 1,5 milyon Cezayirli vahşice katledilir. Fransız vahşetini de araştırıp Cezayir’de ki Fransız soykırımını da belgesel görüntülerle Devr-i Alem farkıyla ekranlara getirmek için Cezayir’e gittim.

Cezayir’de muhteşem karşılama

Bizi Cezayir’de karşılayacak tur firmasının yetkilisi Zeynep hanımın özel çabasıyla pasaport ve gümrük kuyruğunda hiç beklemeden Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmanın haklı gururuyla Cezayirliler bizi bağrına basıp, gurubumuzla birlikte Cezayir’e giriş yapıyoruz.

20 kişilik grubumuzla Cezayir şehir merkezine doğru ilerlerken tarih gözümüzde canlanıyor, Kuzey Afrika’ya İslam medeniyetini getiren Ukbe Bin Nafiler ve Allah dostu Sahabe-i Kiram’ı hatırlıyoruz.

Cezayir’de ilk gözümüze çarpan yeni inşaatlar ve Fransızların 1960 öncesi yaptığı tipik Fransız binaları, yoğun trafik ve çok sıkı polis kontrolü. Neredeyse her sokak ve her cadde başında (Şurta) yazan polis araçları kontrol ve takip yapıyor. Cezayir’de çok sıkı bir polis kontrolü var.

Dünyanın 70’den fazla ülkesini gezdim. Bu kadar çok polis kontrolü ve sıkı takibin Cezayir’de olduğunu gördüm. Cezayir geçmişte terörden çok çekmiş bir ülke. Sadece terör döneminde 1,5 milyona yakın insan olmüş. Terör Cezayir’i geçmişte kasıp kavurmuş, siyasi istikrarsızlık, devlet otoritesinin sarsılması Cezayir’e çok pahalıya mal olmuş. Bu yüzden Cezayir’de kaldığımız süre içerisinde en çok polisle muhatap olduk ancak Türkiye’den geliyor olmamız ve Türk olmamız bütün sıkıntılarımı hafifletti, Cezayir’de birinci sınıf ülke vatandaşı olmanın gururunu ve mutluluğunu yaşadık.

Cezayirliler Türkiye’ye ve Türklere büyük sempati duyuyor. Cezayirlilerin ifadesiyle Türkler “Hıyarun nas”. Bu da ne demek diyeceksiniz, hıyar insan değil, insanların hayırlısı demek.

Cezayir´de ilk akşam

Fransızlardan kalma otelimize yerleştikten sonra kısa bir şehir turu yapıp dükkanlara, büfelere giriyor, Osmanlı’dan kalma büyük postahane binasının önünden Postahane binasını seyrederek Cezayir tarihini düşünüyorum. Postahane binası Fransızlar tarafından değiştirilse de muhteşem mimarisiyle göz ve gönül ziyafeti sunuyor. Küçük kubbeleri, kapı girişinde ki sütunlar, büyük kapılarıyla Osmanlı- Endülüs mimari sentezinin muhteşem bir örneği. Postahane binasının çevresini dolaşıp, koruma ağaçlarının altından caddeleri gezerek dükkanlarda ki fiyat durumunu da tespit etmeye çalışıyoruz.

Cezayir neredeyse Türkiye’de ki fiyatlarla aynı seviyede. Herşeyi dışarıdan ithal eden Cezayir’de tekstil ve giyim eşyalarında ki fiyat yüksekliği dikkatimizi çekiyor.

Hayat Holding’in Cezayir başarısı

Cezayir’de bizi ilk akşam bir sürpriz bekliyor. Gezi heyetinde yer alan Prof. İbrahim Balcıoğlu’nun arkadaşının oğlu olan Hasan Uğur bey otelimize kadar gelerek bizi karşıladı. Cezayir’in önemli bir restorantına birlikte gidiyoruz. Cezayir’de yemek kültürü biraz Cezayir, biraz Osmanlı biraz Fransız. Cezayir’in kendine özgü bizim kuzu dolması dediğimiz meşhur meşviğ ziyafeti ile ağırlanıyoruz. İçerisi sebze dolu olan kuzu 6 saat fırında pişirilmek suretiyle bütün halde masaya getiriliyor, masada hem göze hem damağa hitap edercesine süslü ve özel örtenimsi hava ile masaya getirilip misafirlere sunuluyor.

Hasan Uğur beyden Hayat Holding’in Cezayir yatarımıyla ilgili bilgiler alıyoruz. 2000’li yılların ortasında Hayat Holding deterjan ve çocuk bezi fabrikası kurarak Fas ve Tunus’a da ihracat yapıyor. 850 kişinin çalıştığı firmanın genel müdürlüğünü yapan Hasan Uğur bey 35 yaşında genç ve dinamik bir insan. Cezayir’in en büyük ekonomi dergisi Hasan beyi kapak konusu yaparak Hayat Holding’e geniş de bir yer ayırmış. Gebze bölgesinde Kastamonu Entegre olarak yatırımları olan Hayat Holding’in Cezayir’de ki başarısından gurur ve mutluluk duyuyoruz.

Cezayir şehitler anıtı ve tarih müzesindeyiz

Cezayir’de ikinci günümüz. İlk durağımız Cezayir Özgürlük meydanı. 1830’dan 1962 yılına kadar 130 yıl Fransızlara karşı özgürlük macadelesi veren Cezayir halkı sadece 1945-1962 arasında 1,5 milyon insanını kaybetti. Cezayir’de Fransızlar tam anlamıyla bir soykırım yaptılar.

Cezayir tarih müzesinde çekim yapmamıza izin verilmiyor. 1982 yılında açılan bu müze adeta Cezayir’in hafızası, her şeyi. Bu müzede bütün Cezayir tarihi görsel malzemelerle anlatılmış. İslamiyet’in Cezayir’e nasıl geldiği, Osmanlı döneminde ki Cezayir ve Fransız işgali sırasında ki Cezayir her safhası ile anlatılmış.

Müzeyi gezdikten sonra meydana çıkıyoruz, müzenin tam karşısında muhteşem bir şehitler anıtı var. Palmiye yaprağının sembolize edildiği anıt 1,5 milyon Cezayirlinin ruhunu da şad ediyor. Şehitler anıtında Cezayir’de Fransız soykırımında şehit olan tüm Cezayirliler başta olmak üzere Osmanlı ve İslam medeniyeti döneminde Cezayir için şehit olan isimleri unutulmuş aziz şehitlerimizi rahmet, minnet ve şükranla anarak aziz ruhları için Fatiha okumayı da ihmal etmiyoruz. Sağanak halinde yağan yağmurun hüznü ile şehitlikten ayrılıp Cezayir’deki gezimizi sürdürüyoruz.

Cezayir´de Cuma namazı

Cezayir’de Osmanlı mimarisiyle yapılan büyük bir camiide Cuma namazımızı kılıyoruz. Namaz yaklaştıkça akın akın cemaat camiiye geliyor. Cuma namazı kılanlar arasında kadınlar ve kız çocuklarının oluşu dikkatimi çekiyor. İmam, vaaz yaptıktan hemen sonra elinde bastonuyla uzun bir hutbe okuyor. Sonra 2 rekat namaz kılıyoruz. Ardından cenaze namazı da kılarak camiiden ayrılıyoruz.

Tıpasa antik kentindeyiz

Cezayir’in sahil kenti tarihi Tıpasa kentine doğru yola çıkıyoruz. yeşillikler içerisinde ve modern mimariyle yapılmış otoyoldan geçerek Tıpasa antik kentindeki Cleopatra anıt mezarının bulunduğu tepeye çıkıyoruz. Müthiş bir anıt. İkinci Kleopartanın mezarının bu anıtın önünde olduğunu öğreniyoruz. Unesco tarafından koruma altına alınan anıt çevresinden Akdeniz sahillerini seyretmek bizleri tarihe yolculuğa çıkarıyor.

Daha sonra sahildeki antik tiyatronun bulunduğu Osmanlı döneminde sur ve kale yapılan Tıpasa kentinin muhteşem manzarası ve dalgaların sahile vuruşunu belgesel görüntülerle tarihe not düşüp zamana noterlik yapıyoruz.

Fransızların işgali başlattığı tarihi limnadayız

Vakit akşam. Cezayir’deki gezimizin şimdi ki durağı tarihi Cezayir limanı. Fransızlar 1830’da ilk çıkarmayı gerçekleştirdiği limandayız. Osmanlı döneminde gümrük binası, liman surları ve limanda ki tarihi eserler aynen korunmuş. Loş ışık altında tarihi liman binası Fransızların bu bölgedeki yaptığı katliam ve soykırımın adeta şahitliğini yaparcasına bir abide gibi karşımızda duruyor. Limanın sakin ve sessiz hali dalgaların sahile vuruşu, bizi hüzünlendiriyor, işgal yıllarında Cezayir’de şehit olan aziz şehitlerimizin ruhuna Fatihalar okuduk.

Cezayir’dekİ tarihi (Kasbah) Osmanlı şehrindeyiz

Bugün 9 Şubat 2013 Cezayir’de üçüncü günümüz. Sağanak yağmur bize adeta hoş geldin dercesine eşlik ederek tarihi Cezayir limanının yolunu tutuyoruz. Barbaros Hayrettin paşanın gemilerini demirlediği limanda bugün çok büyük yük gemileri ve askeri gemiler konuşlanmış. Tarihi liman binası ve sur askeri bölge olduğu için çekim yapmamıza izin verilmiyor.Uzaktan görüntülerini çekerek Cezayirlilerin Kasbah dediği Osmanlı kasabasına doğru yola çıkıyoruz.

Kasbah, tam bir Cezayir-Osmanlı mimarisini yansıtıyor. Polis nezaretinde tarihi şehri gezip, tarihi bir evin üzerinden Cezayir şehrini, limanı, Cezayir’in muhteşem manzarasını doya doya seyrediyoruz.

Kasbah’da Osmanlı ruhu

Bazı yerler ve mekanlar vardır ki asırlar geçsede tarihi kimliğini unutmaz. Tıpkı Cezayir’deki Osmanlı şehri Kasbah gibi. Fransızlar Cezayir’de sadece insan soykırımı değil tarihi eser ve kültür soykırımıda yapmış. Osmanlı ve İslam dönemi eserlerinin neredeyse tamanını yıkan Fransızlar kendi mimarısı ile sevimsiz binalar yapmışlar.

Fransız soykırımından kurtulan tarihi Kasbah şehri harabe hali ile geçmişin nazlı yadigarı. Biz tarihi Kasbah mahallesinde gezimizi sürdüyoruz.

Cezayir dayılarından Mustafa paşa sarayının muhteşem manzarasını, saraydaki misfafir kabul yeri, odalar, mutfak, banyo terbibatı, harem dairesi,Türk-İslam mimarisinin muhteşem bir örneği olarak medeniyet tarihimizi semobilze ediyor. Avlunun ortasındaki havuzlu fiskiyedeki balıklar dikkatimlizi çekiyor.

Keçiova Camii’nin muhteşem mimarisi göz ve gönül ziyafeti sunarken restorasyon çalışmaları tarihi eserin korunmasını işaret ediyor, Camii’nin hemen yanındaki Cezayirli Hasan paşa sarayı önünde ki palmiye ağacı ile Cezayir’in tarihi geçmişine şahitlik yapıyorum.

Sarayın hemen yanındaki 1500’lü yıllardan kalma Seyit Abdurrahman türbesi hemen yanıbaşındaki mezarlar türbsenin karşısındaki Fransız koleji ve kolejdeki kilise Fransızların yıkımınıda sembolize ediyor. Fransızlar sadece insanları soykırıma uğratmamış, Cezayir’deki Osmanlı dönemine ait tarihi eserler ve mimari eserlerin yüzde doksan beşini de yıkarak büyük bir kültür katliamı yapmış.

Bir başka sarayda Cezayir’in tarihi geçmişi ile ilgili bir çok eser, giyim eşyası, müzik aletleri, kadın ve erkeklere ait eşyalar sergilenerek, genç nesle tarih ve kültür bilinci anlatılıyor.

Cezayir deyince akla hurma da geliyor. Hurma dükkanlarından hurma satın alırken pazarlık yapmak istiyoruz ama Cezayirliler pazarlıktan hiç hoşlanmıyorlar ve inidirimde yapmıyorlar.

Cezayir’deki şimdiki durağımız hayvanat bahçesi. Fransızlar 1837 yılında büyük bir botanik park ve hayvanat bahçesi yapmış. 5 bin dönüm alan üzerindeki hayvanat bahçesi ve botanik park gerçekten görülmeye değer. Ağaç çeşitleri, bitki türleri ve hayvan çeşitleri turistlerin büyük ziyaretçi akınına uğruyor.

Parkın hemen üstündeki Cezayir Özgürlük anıtı, parka hakim bir cezaevi askerin nöbet tutuşunu andırıyor. Cezayir’deki son akşamımızı bir Lübnan restorantında Türk damak zevkine uygun yemek ziyafetiyle noktalıyoruz.

http://www.belgeselyayincilik.com/genel/barbarsun-izinde-cezayirde-devr-i-alem

 

Kürtçülük Mes’elesi

0

Yeni nesil ve kuşaktan öyle değerli, çalışkan, gayretli ve velûd / çok verimli genç yazarlar birbiri ardınca zuhur ediyor ki, ne kadar sevinsek azdır. Türkiye’nin can alıcı meselelerine el atıyor, kalemlerini cesaret ve dürüstlükle kullanarak; insanımızı aydınlatıyorlar. Üstelik yazdıkları çok önemli eserler, büyük bir rağbete mazhar oluyor ve baskı üstüne baskıları yapılıyor. Böylece halkımız gerçekleri bir bir, ehil ellerin yazdıklarından öğrenmiş oluyor. Bu durum yarınlara güvenle bakmamız gerektiğinin de birer nişanesi olarak, bizlere rahat bir nefes aldırıyor. Ufuklarımızda arzı endam eden kara bulutların geçip gideceğine olan inancımızı da pekiştiriyor. İşte bu parlak kalemlerden birinin; yerinde ve isabetli tespitlerin yer aldığı eserinden yaptığımız alıntı:

“Türk milleti, 1840’ların başından bu yana enerjisinin ciddî bir kısmını ecnebiler tarafından kotarılan ve iç aktörlerce sahneye konulan ‘Kürtçülük meselesi’ne harcamıştır.

“Osmanlı’nın son dönemleri ve Kurtuluş Savaşı yılları da dâhil olmak üzere Türk milletinin her varlık davasında büyük sıkıntılar yaratan…özellikle 1984 sonrasında yaşanan fiilî çatışma ve terör dönemi, Türk milletine ve Türk millî devletine maddî ve manevî açıdan çok büyük kayıplar yaşatmıştır.

“Şunu da kabul etmek gerekir ki, daha sorunun ilk başlıklarında bile bir sis perdesi vardır. Hattâ denilebilir ki, bu sis perdesinin kalkmasını engelleyenler bizzat bu işi kotaranlar ve sahneye koyanlardır.

“Sorunun bütününde çözüm zaten söz konusu olmamıştır ve geçen her saniye Türk milleti için can, para ve zaman kaybı demektir. Oysa bu millet, bütün unsurları ile bir bütündür. Ne kaybedecek insanı vardır; ne zamanı ve ne de parası…Bu sorunun köklü ve kesin şekilde sonlandırılması çok yönlü bir çalışmayla mümkündür. Bunlardan biri de, hiç şüphesiz, kültürel çalışmalardır.

“Çalışmamızda karşımıza çıkan en büyük zorluk ve aslında temel sorun, Kürtlerin kültür ve dil olarak ortak bir birliğe sahip olmayışları idi. Mesela Kürtleri teşkil eden aşiretlerin birinde olan bir âdet, bir başka aşirette yok. Diğerinde olan bir gelenek bir başkasında bulunmuyor.

“Dil konusu da bu şekildedir. Temelde Kürt olarak adlandırılan topluluklar Kurmançi ve Sorani (Kurdi) olmak üzere iki ana lehçe konuşsa da, bu lehçelerin kendi içerisinde çeşitlilik arz etmesi işimizi daha da zorlaştırdı.

“Bazı kültür özelliklerinin tarihî derinliğine ulaşmak da mümkün olmadı. Mesela Bazil Nikitin, İran Kürtlerinin kımız içtiğini söyler. Bilindiği gibi kımız kadim bir Türk içkisidir.

“Dil ve kültür olarak Kürtler, Türklerle o kadar büyük benzerlikler gösterir ki, bunu dil ve kültür alışverişi çerçevesinde izah etmek bir hayli zordur.

“Bugün siyasî Kürtçülerin sözde Kürdistan bayraklarında kullandıkları renkler: Sarı-kırmızı-yeşildir. Bu üç renk nerdeyse, yaratılan Kürtçü hareketlerin ortak renkleri olmuştur. Oysa tarihî vesikalardan öğrendiğimize göre, Yeniçeri sancağının sarı, kırmızı ve yeşil renklerden oluşması. Selahattin Eyyubî’nin kardeşlerine; Turanşah, Tuğtekin ve Böri diye Türk adları konulması. Sarı, kırmızı, yeşil renklerin birçok Türk devleti tarafından kullanılması. Büyük Selçuklu Devleti’nin bayrak ve sancaklarının tamamı sarı-kırmızı-yeşil renklerden oluşması. Osmanlılarda Mahmut Şevket Paşa döneminde Osmanlı sancakları sarı-kırmızı-yeşil renkte olması gibi müştereklikler ve daha niceleri;Kürtlerin Turanî olduklarını gösteriyor. (s. 1, 292)

“Kürtlerle ilgili 19. Yüzyıla kadar kısır bilgilere sahip olmamıza rağmen, âdeta Kürtlerle ilgili yayınlarda 19. Yüzyıldan itibaren bir patlama yaşanmıştır. Çünkü Kürtler Batılılar tarafından ‘keşfedilmiştir.’

3607

“Kitabın adını birçok öneri arasından ‘Kart-Kurt Sesleri Arasında Kaybolan Gerçek: Kürtler ve Türklük’ olarak belirledik. Çünkü on yıllardır ‘Kart-Kurt Efsanesi’, Kürtlerle ilgili yüzlerce gerçeğin üzerini örtmek için kullanılmıştır. Neredeyse bu efsane, Türk tezlerini kestirmeden reddetmenin parolası olmuştur.

“Efsane neydi, hatırlayalım: ‘Kürtler aslında Türklerdir ama dağda kar üstünde yürürken çıkan kart-kurt seslerinden Kürt adını almışlardır.’ Gördüğüm kadarı ile bu efsane Macar Türkologlara ait…Esasen Türk dilinin birçok lehçesinde ‘Kürt’ kelimesinin, ‘kar’ kelimesine bağlı olarak onlarca anlamı vardır. Üstelik bu Türkçeye yeni girmiş bir kelime de değildir. Öz Türkçedir ve binlerce yıldır Türk dilinin değişik lehçelerinde varlığını sürdürmektedir.

“Bunlar başkadır, kart-kurt efsanesi ise başka…

“Hiçbir bilimsel çalışmaya girişmeden sadece bu efsane üzerinden Türk tezine saldırmak, açık bir kolaycılık ve aymazlıktır. Hattâ günümüzde bu durum, bir zevzeklik halini almıştır.

“Ara dönemlerde birçok olumsuzluk görülmüşse de, bunları halkın sadece bir kısmı değil, Türk milleti bir bütün olarak yaşamıştır. Nitekim Türk milletinin vicdanı da bu ara dönem uygulamalarını kabul etmemiştir.

“Kürtler konusuna merak saldığım günlerde Kürtleri, Türklerden bağımsız bir etnisite olarak görüyordum. Bugün ise ulaştığım nokta bunun tam tersi bir yerde bulunuyor.

“Vardığım netice özetle şudur: Bugün Kürt olarak adlandırılan topluluklar iki koldan bölgeye yerleştiler.

“Birinci kol, Kürtlerdir. Kürtler, tarihte önce Yenisey’de bir Turan-Türk boyu olarak görüldüler. Sonra Orta Asya’dan Batı İran’a ve Macaristan’a göç ettiler. Batı İran’a göçenler, Irak ve Suriye’ye doğru adacıklar halinde yayıldılar. Bunların dilleri, Farsça’nın ve daha sonra Arapçanın ağır etkisi altında kaldı. Bunlar kendilerine Kürt, dillerine kurdi (Soranî) derler. Kürtlerin ana kütlesi bunlardır.

“İkinci kol ise, Kurmançlardır. İslam fetihlerinden sonra ana gövdesini Gurların oluşturduğu birçok Türk boyu ‘Sugûr’ adı altında Abbasîler tarafından Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya yerleştirildi. Bunlar da, yakın oldukları Arapların ve Farsların kültürlerinden ve dillerinden etkilendiler. Bunlar da kendilerine Kurmanç (Gurmanç / kırmanç), dillerine Kurmançi derler. Esasen bunlara ‘Kürtleşen Türkler’ demek daha doğru bir tespit olur ve güneyde bulunan Kürtlerle  -Türklük çatısı dışında-  organik hiçbir bağları yoktur. Ama genel bir kabul olarak Kürt olarak anıldıkları için biz de çalışmamızda bu şekilde andık.

“18. Yüzyılın sonunda emperyalistlerin kayıtlarında açık şekilde görüleceği üzere Batılılar, Kürtleri keşfettiler; Türklerden koparmak ve başka bir millet inşa etmek için çalışmaya başladılar.

“Hâlâ da çalışmaya devam ediyorlar.

“19. Yüzyıla kadar ne Kürtler kendilerini ayrı bir millet olarak gördüler ne de Türkler, Kürtleri. Hattâ Avrupalılar bile, bu çağa kadar Kürtleri Türk görmektedir. Bunun en çarpıcı örneği, İngiliz ansiklopedisi Encyclopedia Britannica’nın Kürdistan maddesinde görülür. Encyclopedia Britannica’nın 1875-1911 yılları arasındaki bütün baskılarında Kürtler, Turanî bir topluluktur. 1911 yılından sonra ise, Turanî olan Kürtler, birdenbire İranî oldular. (Bilal N. Şimşir, Kürtçülük (1787-1923), Bilgi yayınları, Ankara 2007, s. 16)”

(Kürtler ve Türklük, Ali Rıza Özdemir, 2. Baskı: Şubat 2010, s. 12-19)

 

3608

Yürekten Kaleme Sızanlar

Şair Yazar Nevzat Bayhan; “Şiir; duyguyu, düşünceyi, inancı, değerleri, özetle insana ait bütün latifeleri harç yaparak ‘söz tuğlaları’ile, mısradan saraylar inşa etme sanatıdır.” Diyor Ve ‘Yürekten Kaleme Sızanlanlar’ isimli şiir kitabını ‘söz tuğlaları’yla yapılan en güzide saraylardan bir tanesi olarak okuyucuya sunuyor.  

‘Yürekten Kaleme Sızanlar’; Gazeteci-Yazar, Kültür Adamı Nevzat Bayhan’ın YaFa Yayınları’ndan çıkan son kitabı. 

Değişik yayınevlerinden yedi kitabı yayınlanan Nevzat Bayhan, sözlerin tesiri bakımında en anlamlısının sanatla olacağını söylemekte ve bu sarayların görkemini söz mimarlarının ihtişamının ortaya çıkardığını ifâde etmektedir. Edebiyat bahrimizde bir sandal sefasına çıktığımızda, yalıların antik gölgelerinde nazlanarak sâhillere bûseler konduran sularında, mehtapta seyreden yüzlerce söz sultanıyla karşılaşacağımıza da inanmamızı sağlamaktadır. 

Bayhan, söz sultanlarının bize vermiş olduğu feyzin de ne kadar önemli olduğuna değiniyor. Yapılanın ise, ‘kırık kürekli cilasız bir sandalla bu engin denizde kısa bir seyahat yapma çabası’ olsa da, ‘Tabii ki kutup insanların yakuttan zebercetten sözlerini, gözyaşı harcıyla inşa ettikleri, adına şiir denen ihtişamlı sarayların yanında karalama kabilinden yazdıklarımın gecekondu olarak kalacağı muhakkaktır.’ Diyerek her zamanki gibi tevazusunu muhafaza ediyor. Bayhan kelimelerden yapmış olduğu bu saray için, ‘Bu bahirde bizim de yakamoza destek veren bir kabarcığımız olsun’ düşüncesiyle bu dizeleri değerli nazarlarınıza sunmanın büyük bir cesâret olduğunun da farkındayım.’ Dedikten sonra ‘Ancak müsveddeleri bile önemseyen siz değerli okuyucuların hoşgörüsüne sığınarak bir araya getirip takdim ediyorum.’ Diyor. 

İşte, Gazeteci Yazar, Şair, Kültür Adamı Nevzat Bayhan, kitabın ön sözündeki şu satırlarıyla okuyucu için düş dünyasına açılan o muazzam kapıyı aralıyor.  ‘Hayat, aslında bir şiir. Şiir de hayatın ayrılmaz bir parçası. Kırık kürekli sandalımızla edebiyatın engin denizinde çıktığımız seyahatte değişik vesilelerle kaleme aldığım, toplayabildiğim çalışmaların bir kısmını nazarlarınıza sunmanın heyecanını ve bahtiyarlığını yaşıyorum. Çoğu zaman kaşlarıma oturup, gözyaşı gölüne ayaklarımı salladığım ve kirpiklerimle bedeni bünyesinde bulunduran tabanlara uyarı yaptırdığım, hilalin ucuna ruh azığı çıkınımı asıp bulutlara binerek ulaşmaya ve ışığın tayflarından yakalamaya çalıştığım zenginlikle güneşe doğru havalandığım, galaksiler arasında insanlığın yitik medeniyetini aramaya çıktığım bu kısa yolcuğumda beni yalnız bırakmayacağınızı umuyorum. Bir mahşer olan yeryüzünden, engin bir umman olan gönül dünyasından, kâşiflerini bekleyen ruh nebülözlerine uzanan bu maceramızın faydalı, kalıcı ve amacına ulaşması temennisiyle…’ 

Virabismillah… Dâveti alanlar,  ellerinde ‘Yürekten Kaleme Sızanlar’ kitabı ile sevgi ummanının enginliklere açılabilirler. 

Nevzat Bayhan’ın şiir dünyasının hem kullandığı imgeler, hem musiki açısından; gelenekten beslendiği görülüyor. Görünen âlemin ötesinde görünmeyeni arama çalışmaları, sanatının gayesinin de ipuçlarını veriyor: İnsan, tabiat, kâinat ve hakikat iç içe geçmiş âlemler olarak şairin gözlerinden -kabul edelim ki hisli nazarlardan- seyredililiyor. Nevzat Bayhan’ın şiirlerinde kelime kadrosu modern insanın iyi tâbirle ihmal ettiği bir söz dünyasına ait. 

Karton kapak içerisinde 13,5 X 21,5 santim ölçülerinde 96 sayfalık kitap, 2012 yılında basıldı. 

YAFA YAYINLARI: 4. Etap, 1. Kısım, Sular Vâdisi Caddesi Başakşehir İstanbul. 

Telefon: 0.555-203 51 20 e-posta: yafayayinlari@gmail.com   

NEVZAT BAYHAN

1961 tarihinde Adıyaman’da dünyaya geldi. İlköğrenimini Adıyaman’da, ortaöğrenimini Kahramanmaraş’ta, Yükseköğrenimini İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi’nde tamamladı. (Hangi dalda) Yüksek Mühendisi olarak diploma aldı. 

Ekonometride doktora çalışması yaparken kazandığı burs ile ABD’ye gitti. Rutgers Üniversitesi’nde ve Stevens Institute Of Technology’de master ve doktora çalışması yaptı. 

Türkiye’ye dönünce çeşitli medya kuruluşlarında kültür-sanat ağırlıklı programlar gerçekleştirdi makaleleri yayımlandı. TRT’de program yapımcılığı ve sunuculuğu, Zaman Gazetesi’nde editörlük ve köşe yazarlığı, Cihan Haber Ajansı, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı (İBB) Kültür A.Ş.’de yöneticilik, İBB’de Başkan Danışmanlığı yaptı. Hâlen T.C. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Darülaceze Müessese Müdürüdür. 

2005 Yılı En İyi Kültür Sanat Kurumu Ödülü, 2006 Yılı Hacı Bektaşı Veli Ödülü, Miniatürk ile 2008 Yılı En İyi Müze Ödülü, 2009 yılında Hürriyet Gazetesi tarafından yılın en iyi Kültür Bürokratı ödülü, Kurduğu Kültür A.Ş. Yayınları’yla 2009 ESKADER En İyi Kamu Yayıncılığı Ödülü, 2009 Yılı Yerebatan Sarnıcı’yla En Konuksever Müze Ödülü, 2010 Türkiye Yazarlar Birliği En İyi Kamu Yayıncısı Ödülü, 2010 Avrupa Büyük Kültür Ödülü, 2010 Uluslararası Millenium Ödülü,  2010 Panorama 1453 Tarih Müzesi ile ESKADEER Yılın En İyi Müzesi Ödülü,  2010 İstanbul’un Yüzleri Serisiyle En İyi Ansiklopedik Eser Ödülü ve  2011 Gap Oskarları Yılın En İyi Bürokratı Ödülü, 2011 Yılın Pozitif Kültür Adamı Ödülü’nü aldı.

Prof. Dr. Fuat Sezgin İslam Bilim Tarihi Araştırmaları Vakfı Müteveli Heyeti üyeliği, Adıyamanlılar Vakfı Kurucu Başkanı, Şiir Derneği Başkanı, Gazeteciler Cemiyeti, Basın Yayın Meslek Birliği, Yayıncılar Birliği, TUGEV, Dünya Panaoramalar Konseyi gibi Sivil Toplum Kuruluşları’da yönetici ve üyedir. Fahri Kültürel Büyükelçi’dir. Halen Türkiye Dil ve Edebiyat Derneği’nde Kültür Müdürü olarak ve derneğin yayın organı olan Dil ve Edebiyat Dergisi’nin Yazı Kurulu’nda hizmet vermektedir. 

Kitap hâlinde yayınlanmış eserleri: *Uyuşturucuda Harlem Modeli (1997), *Tarih Boyunca İlim ve Din (kollektif) (1998), *Bir Gazetecinin Hac Defteri (1999), *Deprem Rehberi (2001),  *Mutluluk Psikolojisi (2001), *Stresi Mutluluğa Dönüştürmek (2002), *Kültür Yorumları (2009), *Uyuşturucu-Bağımlılık Âfeti ve Sorunları (kollektif) (2009),  *Batı’ya Akan Nehirler (2010), *Kültürün Renkleri (2012), *Yürekten Kaleme Sızanlar: (2012). 

 

BABAM VE BEN 

Yakın tarihimizin üstü kapatılmaya çalışılan gerçeklerini birinci ağızdan dinlemek gerekir.  Bir çocuk düşünün ki küçük yaşlardan beri hatıralarını yazıyor. İlgi çekici olanı ise hatıraların bir başbakan çocuğunun kaleminden çıkmasıdır. 1955-5196 yıllarında Adnan Menderes, oğlu Aydın’a Resimli Tarih Mecmuası’ndaki 2. Viyana Kuşatması yazısını okumasını ve akşam yemeğinden sonra kendisine anlatmasını ister. Küçük Aydın, akşam büyük bir maharetle konuyu açıklar ve babasının verdiği ilk ödevi başarıyla anlatır. 

‘Babam ve Ben’ isimli kitabın güzel tarafı, yakınlık derecesi sâyesinde olayları en ince detayına kadar anlatabilmesi. Hatıraları önemli kılan ise yazarı ve yazarın doğruluğudur.

Yazar, 397 sayfalık eserinde anlattıklarının doğruluğunu çift yönlü ele alıyor. Birincisi, o olayın içinde yer alması veya olayın aktörleri arasında bulunması, ikincisi de izleyici veya tanık olarak bulunması… 

Kıbrıs Meselesi, 6-7 Eylül Olayları, 27 Mayıs Darbesi, Demirel’in Mason olup olmadığı… kitapta ele alınan konulardan sadece birkaçı. Siyasî olaylardan bahsedilirken aile fertleri ve çevresindekiler de unutulmamış. Mesela; ‘Aydın Menderes’in dünyasında Yüksel Menderes, Celal Bayar, Fatin Rüştü Zorlu, İsmet İnönü ve Adnan Menderes nasıl bir yer teşkil ediyordu?’ sorusuna derli toplu cevaplar alıyoruz. ‘Babam ve Ben’, Aydın Menderes’in ifâdesiyle; ‘Türkiye’nin yakın siyasî tarihini incelemek isteyenler için bir kaynak eser özelliğindedir.’

Bir devri en iyi, onu yaşayan bilir derler. Özellikle de Aydın Menderes gibi onun nabız atışlarını bir ömür hissetmiş olanlar…

UFUK YAYINLARI: Rasimpaşa Mahallesi, Rıhtım Caddesi Derya İş Merkezi Nu: 28/39-48 Kadıköy, İstanbul.
Telefon: 0.216-449 49 09 Belgegeçer: 0.216-449 49 11 www.ufukyayincilik.com

e-posta: bilgi@ufukyayincilik.com  

BARBAROS HAYREDDİN PAŞA’NIN HÂTIRÂLARI

Osmanlı tarihine ait en meşhur figürlerden biri Barbaros Hayreddin Paşa’dır. 

‘Osmanlı’ ve ‘denizcilik’ kelimeleri yan yana geldiğinde muhakkak Paşa’nın ismi de zikrediliverir. Bu kadar dillere destan olmuş bir denizciyi daha yakından tanımak isteyenler, Ertuğrul Düzdağ’ın hazırladığı 470 sayfalık bu kitaba başvurabilirler.  Barbaros’un söyleyip yanındaki kahramanlardan Seyyid Murad Reis’in kaleme aldığı ‘Gazavât-ı Hayreddin Paşa’ adıyla meşhur olan eser sâdeleştirilerek okuyucuya sunuluyor. Eser, Kanuni Sultan Süleyman’ın; ‘Sen ve karındaşın nasıl ortaya çıkıp cihad meydanına atıldınız? Bunun sebebi ne idi? Kimlerdensiniz? Bu zamana gelinceye kadar ufak büyük, karada ve denizde, ne şekil gazâlar oldu ise, baştan sonra kadar, ne eksik ne fazla, gerek nazım gerekse nesirler yazıp, bir kitap düzüp buraya gönderesin ki, eskiden yazılmış tarihlerin yanında Hazine-i Âmire’mde bulunsun!’ Şeklindeki emri üzerine yazılmaya başlanmış. Barbaros’un Akdeniz’de giriştiği büyük korsanlık hareketi, Ceneviz, Venedik, Fransız ve İspanyol gemilerine karşı kazandığı başarılar, Cezayir’i hâkimiyeti altına alması, Osmanlı’ya bağlılığını bildirdikten sonra Kaptan-ı Derya olarak yaptığı kahramanca savaşların satır aralarında dolaşırken kendinizi zaman tüneline girmiş gibi hissediyorsunuz. 

Barbaros Hayreddin Paşa; korkusuz bir kahraman, akıllı bir kumandan, yetenekli bir yönetici, yiğit bir Müslüman’dır. 

Er odur ki dünyada koya bir eser. Esersiz kişinin yerinde yeller eser!

KAPI YAYINLARI: Ticarethâne Sokağı No: 53 Cağaloğlu, İstanbul. 

Telefon: 0 212-511 53 03 

e-posta: www.kapiyayinlari.com      bilgi@kapiyayınlari.com    

 

BİR OSMANLI ŞEHRİ: ŞAM / VAKIFLAR VE ŞEHİR

Şehir tarihçileri şehrin tanıtılmasında hangi unsurların yer alacağı, nasıl bir şehir sınıflandırması yapılması gerektiği; İslam şehri, Osmanlı şehri, Arap şehri gibi adlandırmaların yapılıp yapılmayacağı gibi meseleleri tartışadursun, Amsterdam Üniversitesi’nden tarihçi Richard Van Leeuwen’in eseri raflardaki yerini aldı. Son 50-60 yılda büyük oranda artan, şehirlerin tarihlerinin farklı cepheleriyle yazımına yetkin bir katkı olan kitap istanbul, Bursa, Kahire gibi önemli Osmanlı şehirlerinden biri olan Şam’ı konu ediniyor.  İslam medeniyetinin geliştirdiği vakıf kurumunu merkeze alarak bir Osmanlı şehrinin hüviyetini ortaya çıkarmaya çalışıyor. Yazar, yöntem olarak Michel Foucault ve Pierre Bourdieu’nun ‘iktidar’, ‘kamu alanı’, ve ‘yerleşim’gibi kavramların ışığında şehrin iç dinamikleri, aktörleri, mekânın sembollerini, sanatla ve yerleşimle ilgili düzenlemelerini, başşehir İstanbul ile olan ilişkisini, Osmanlılaştırılma gibi pek çok meseleyi etraflıca inceliyor. Bir kurum olarak vakfın hukukî çerçevesini, vakıflar-ulema-devlet münâsebetlerini, Osmanlı’nın Şam şehrindeki vakıfları ve şehirde icra ettiği fonksiyonlarını geniş ve derin bir şekilde anlatıyor.  

Osmanlı öncesi ve sonrasına ait tarihî ve biyografik metinler, vakfiyeler, siciller, fetvâ mecmuaları ve çağdaş araştırmaları yetkin bir şekilde kullanıyor. Yayınevinin Şehir Tarihi dizisinin ikincisi olan kitap, tarihçilere ve meraklılarına hediye edilmiş bir yolculuk bileti gibi. Şam’ın tarihine seyahat etmek isteyenlere duyurulur.

KÜRE YAYINLARI: Vefa Caddesi No: 56 Vefa, İstanbul. 

Telefon: 0.212-520 66 42  

Belgegeçer: 0.212-520 74 00

www.kureyayinlari.com  

e-posta: kure@kureyayinlari.com  

 

SCHOPENHAUER PARADOKSLAR ÜZERİNDE RAKS

Felsefe meraklılarına, felsefeden korkan meraklılara roman tadında lirik bir felsefe kitabı… Schopenhauer tam bir paradokslar filozofudur. Ateisttir, mistik ve kötümserdir. Hayatı ve felsefesi paradokslarla doludur. Ancak o tezatlar ve tereddütlerden yılmayan bir filozoftur. Sözünü sakınmadan söyler. Doğruluk, cesâret ve samimiyet O’nun karakteridir. O, insana ürperti ve korku veren ve âdeta bir soyut kavramlar dağı hâlini alan felsefenin dağ gibi problemleri arasında bir akrobat cesâretiyle ve bilgece dolaşır. Schopenhauer metafizik bunalımların ve derin şüphelerin filozofudur. Bütün düşünceleri ciddî bir kritik ve kriz mahsulüdür. Felsefenin bütün problem alanlarında yenilikçi, ihtiraslı ve ateşli bir tartışmacıdır. Merhamet etiğinin mimarıdır. Hayata karşı menfi ve bedbin tavrıyla tanınan filozof, yetkin bir estetikçidir. Sanat, edebiyat, edebiyatın bütün türleri, mûsikî, mimârî, heykel ve resim gibi tüm estetik mevzularda çığır açıcı orijinal fikirleri vardır.  

Schopenhauer’i tanımak, falsefeyi anlamak isteyenlere…

Senail Özkan’ın 415 sayfalık eseri, Ötüken tarafından 2006 yılında kültür hayatımıza kazandırıldı. 

ÖTÜKEN NEŞRİYAT: İstiklal Caddesi Ankara Han Nu: 65/3 Beyoğlu 34433 İstanbul.  Telefon: 0.212-251 03 50  

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 www.atuken.com.tr 

e-posta: otuken@otuken.com.tr  

TARİH OKUYORUM

Çocukken tarih derslerinden çok mu sıkılıyordunuz? ‘Ah keşke şöyle biri çıkıp roman havasında olan bitenleri anlatsa, bizde heyecanla dinlesek’ dediğiniz de oluyordu herhalde. Şâyet böyleyse ‘Tarihi sevdiren adam’, ‘halk yazarı’ve ‘tarih mimarı’ gibi sıfatlarla anılan Ahmet Refik’in (Altınay) bu kitabı tam size göre! Devrinde ‘hoca’ ve ‘müverrih’ olarak adlandırılan, Darülfünun’da tarih okutan, onlarca kitap, binlerce makale neşreden, tarihi daha ilgi çekici bir kılıkta okuyuculara sunan popüler tarih yazıcılığımızın öncü isimlerinden biri olan Ahmet Refik’in eserinde İslam ve Türk tarihindeki şahsiyetlerin din ve vatan uğrunda göstermiş oldukları kahramanlıklara yer veriliyor. 4 Halifeden Peygamber Efendimiz’in mihmandarı Eyüp Sultan’a, Ehl-i Sâlibe göğüs geren Kılıç Arslan’dan Osmanlı padişahlarının atası Ertuğrul Gazi’ye, kahraman kumandan Cezzar Ahmed Paşa’dan büyük bilgin Kâtib Çelebi’ye kadar onlarca tarihî şahsiyetin hikâyesi bu kitapta! 

Kitabın yazarı, ‘Atalarımızın vatanımıza nasıl hizmet ettiklerini bilmeliyiz. Müslümanlığı ilerleten, Türklük için uğraşan bütün adamlarımızı gözümüzün önüne getirmeliyiz. Peygamberimizden sonra gelen, Müslümanlığı yaymaya çalışan halifelerimizin büyüklüğünü, hatta bazen fenalık eden adamların hayatını öğrenmeli, onlardan ibret almalıyız.’ Diyor ve de doğruyu söylüyor.

2012 yılında 150 sayfa olarak yayınlanan kitabı, Tahsin Yıldırım yayına hazırlamış. 

SELİS KİTAPLAR: Prof. Dr. Kâzım İsmail Gürkan Caddesi Nu: 13 Çağdaş Han Kat: 2 Cağaloğlu, İstanbul. 

Telefon: 0.212-513 63 89 www.seliskitaplar.com  

e-posta: info@seliskitaplar.com  

 

KISA KISA / KISA KISA…

1- ANADOLU YAKASI: Mustafa Kutlu. Dergâh Yayınları. 

Telefon: 0.212-518 95 79 e-posta bilgi@dergahyayinleri.com  

2- TASAVVUF VE MÂRİFETULLAH: Mûsâ Topbaş. Erkam yayınları. 

Telefon: 0.212-671 07 00 e-posta: erkamalisveris@erkamyayinlari.com  www.berkamyayinlari.com    

3- OĞUZLAR-TÜRKMENLER: Prof. Dr. Faruk Sümer. Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yayını.
Telefon: 0.212-511 10 06 e-posta: tdav@turan.org 

4- TÜRK GRAMERİNİN SORUNLARI BİLDİRİLERİ: Türk Dil Kurumu Yayınları. 

Telefon: 0.312-457 52 00  e-posta: bilgi@tdk.com.tr   

5- TÜRK MİLLİYETÇİLER DERNEĞİ ve KAPANIŞ DÂVÂSI: Prof. Dr. Necmeddin Sefercioğlu. Bilgeoğuz Yayınları. Telefon: 0.212-527 33 65 e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr  

 

Bunlar Türk Milletine Az Bile

Yıllar geçiyor ama adına Türkiye denilen ve üzerinde Türklerin yaşadığı bu memlekette, insanların hadiseler karşısında takındığı tavırlar değişmiyor. Onun için sık sık “ruhsal genetik” ne demektir ve bu ruhsal genetiğimizin farkında mıyız ? diye sorular yöneltiyorum.

Başbakan RTE’nin, 18 yıla hükümlü E.Orgeneral  ve Genel Kurmay 2.Başkanlığı yapmış olan Ergin Saygun’u ziyaret edişinde Saygun’un çocuklarının tavrını, meşhur siyasetçiler Süleyman Soylu ve Numan Kurtulmuş’un dün ve bugün söyledikleri arasındaki mukayeseyi, Avrupa Birliği’nden sorumlu bakan Egemen Bağış’ın “İstanbul, Rize ve Siirt”i kutsamasını ve Doğuş Grubu’nun patronu Ferit Şahenk’in “son on yıllık değişime şapka çıkarmak lazım…” deyişini; gelin tam bir yıl önce yazdığım “Kurbanın Yalakası Kasabın Bıçağını Yalarmış” yazımı bir kez daha okuyarak tefekkür edelim

“Ünlü Fransız düşünür Jean – Jacques Rousseau”İnsan özgür doğar, oysa her yerde zincire vurulmuştur. Bir kimse kendini başkalarının efendisi sanar ama, böyle sanması, onlardan daha da köle olmasına engel değildir” demektedir.

Gerçekten çok doğru bir söz. Hepimiz kendimizi özgür zannediyor olabiliriz ama bu zincirlere vurulmuş olduğumuz gerçeğini kolay kolay değiştirmiyor.

Bir de bunlara, kendi kendimize ilave ettiğimiz diğer zincirleri de eklemek gerekir diye düşünüyorum.

Söz hazinesi çok geniş olan dostum Süheyl Çobanoğlu ile geçtiğimiz günlerde sohbet ederken yine dağarcığından enfes bir söz çıkarıp benimle paylaştı: “Kurbanın yalakası kasabın bıçağını yalarmış”.

Alın bu ibretlik sözü Türkiye’deki istediğiniz her olaya uyarlayın. Biraz tefekkür edip düşünürseniz, bu sözün bizim içinde bulunduğumuz durumu çok iyi izah ettiğini ve bu durumlar karşısındaki pozisyonumuzu çok iyi betimlediğini göreceksiniz.

Niye böyleyiz ve neden bu tavırları sergiliyoruz? Yoksa kurban olarak seçildiğimizin farkında mı değiliz?

Nevruz Bayramını bahane ederek, Türk Milletini rahatsız eden zavallı insanlar, kendi milletine ve devletine karşı küresel güçler tarafından, kullanılmak sureti ile kurban edildiklerini anlamıyorlar mı?

Türkiye’de, Türk Milletinin aleyhine seyreden siyasal ve hukuksal gelişmeler karşısında sessiz kalıp, bu kurban misali, kasabın bıçağını adeta yalayarak parlatanlar, bir müddet sonra parlattıkları bıçağın kendi canlarını da alacağını bilmiyor mu?

Yüzyıllardır aynı sorunlar benzer meseleler ve bunlara karşı takınılan değişmez tavırlar. Ne kadar meraklıyız kasabın bıçağını yalayarak parlatmaya…

Geçtiğimiz yüzyılın en önemli savaşlarından biri olan Çanakkale Savaşı’nın 97. yıldönümünü ve aynı zamanda şehitlerimizi anmış olduk.

Bir bakıyorum; 2. Cumhuriyetçiler, Türkiyeliler, Dersim’e katliam diyenler ve Türk Milletinin her türlü kendine özgü değerine karşı olanlar, modaya uyarak, Çanakkale Destanına ve aziz şehitlerimize sahip çıkıyor. Hadi bunlar utanmıyor da, bunları alık alık seyredenlerde mi utanmıyor?

Bu utanmazların bir kez daha “Türk Milletini aldatır mıyım?” çabasını anlıyorum da, bunu her defasında yutan balık hafızalı insanlarımı anlamakta çok zorlanıyorum.

Televizyon ekranları, gazete sayfaları, vaaz kürsüleri, okul sıraları, devlet daireleri ve siyasal partiler, insanımı kasabın bıçağını yalayarak parlatmaya ikna etmeye çalışan gafil ve hainlerle dolu. Bu nasıl görülmez bilemiyorum!

Yine Rousseau ilginç bir söz sarf ediyor: “Bir ulus boyun eğmeye zorlanırda boyun eğerse iyi eder; boyunduruğunu silkip atabilecek olursa daha da iyi eder” .

Bugün eğitim sistemimizde yapılanlara, illa ki Suriye’ye girin ısrarlarına, üniversitelerin dini örgütlenmelerce kontrolüne, vatandaşın aşırı ve karşılıksız borçlandırılmasına, mahkumiyete dönüşen tutukluluklara, topraklarımızın özelleştirme ile peşkeşine, üretimsizliğe ve işsizliğe vb. bakılınca Türk Milletinin boyun eğmeye zorlandığı açıkça görülmektedir.

Bu bir millet için ve hele ki Türkler için kabul edilebilir bir durum değildir. Elbette J.Jacques Rousseau’nun dediği gibi kendisini takılmak istenen boyunduruğu silkinip üzerinden atmalıdır.

Ancak ben Türk Milletine sadece boyunduruk geçirilerek, boynunun eğilmek istendiğini düşünmüyorum. Bence bunu bir safha daha ileri götürerek; Türk Milletinin boynunu koparmak istiyorlar. Hem de bu boynu kesecekleri bıçağı, Türk Milletine parlattırarak…

Hatırlayın, Patrik Gregorius’un, Rus Çarı I. Nikola’ya yazdığı mektubu. Patrik bu mektupta “Yapılacak olan, Türklere birşey hissetirmeden bünyelerindeki tahribatı tamamlamaktır.” diye belirtmektedir. Yine Fener Rum Başpapazlığı’nın açtığı okullardan biri olan İkonomos Akademisi’nin 1884 yılı ders müfredatında: “Türkler ekonomik bakımdan çökertilecek, Türklerin ahlak, milliyet, din ve gelenekleri dejenere edilecek.” denmektedir. Turgut Özakman’ın yeni kitabı Çılgın Türkler – Kıbrıs’ta yazdığı; Başpiskopos ve aynı zamanda Cumhurbaşkanı Makarios’un, Türklerin ruhu için söylediği “O ruhu öldürmeliyiz” sözü de bizler için ibretliktir. O halde kasabın bıçağını yalakalıkla ve yalayarak parlatanlara soruyorum: sonunuzu görmüyor musunuz?

Eğer karşınızdaki güçlerin Türksüz ve Müslümansız bir dünya hedefini biliyorsanız, bunlarında daima gündemlerinde olduğunu bilirsiniz.

Onun için kimseye yalakalık yapacak durumda olmadığınızı biliniz. Hele ülkenin mukedderatını tayin etmek için siyaset yapanlar bunu daha da iyi bilmelidir. Yapacağınız yalakalıkların sizi, milletimizi ve vatanımızı kurtarmayacağından emin olunuz. Tarih sizleri uyarmak için anlattıklarımızın örnekleri ile doludur. Onun için söylemesi bizden tedbir alması sizden…”

Yine bir kaç ay önce yazdığım bir yazıda;Türk Aydını olan Yusuf Akçura’nın Sebilürreşat Mecmua’sının 18 Haziran 1921 tarihli makalesinde günümüze ışık tutan ilginç tespitlerine yer verdim.

“Örneğin Yusuf Akçura :“Osmanlı Hükümetini borçlandırarak maksatlarının ancak bir kısmını elde eden Avrupa sermayedarları, maksatlarına tamamen nail olmak için Tanzimatçı paşalardan devamlı olarak imtiyazlar koparırlar; sırf kendi menfaatlerini gözeterek, yani devletin ve milletin menfaatlerine hiç kulak asmayarak, demiryollar döşer, rıhtımlar inşa eder, bankalar açarlar, madenler işletirler, sulama işiyle uğraşırlar ve iyi kötü, fakat kötüsü iyisinden fazla pek çok mamul maddelerle şehirlerimizin çarşı ve pazarlarını doldurarak yerli sanatları öldürürler. İşte bu vakaların cümlesi, Avrupa sermayesinin kapitalin Osmanlı Ülkesine doğrudan doğruya ve muzafferane akını demektir.” diye belirtmektedir.

Eh! İlk iktisatçılarımızın Sakız Ohannes Efendiler, Portakal Mikail Paşa’lar olduğunuda bilirsek, piyasaları krizde ama kendisi iyi yolda olan ekonomimizi daha iyi anlarız diye düşünüyorum.

Ancak yandaş olmayan halkın hali hiç iyi değil ve herkesin duası bugünleri bile aramamak. Çünkü yarından büyük endişe var. Ekonomiden anlayanlara duyurulur…” diye de bitirdim.Bunları da Ferit Şahenk ve onun gibiler anlasın diye tekrar ediyorum.

Günler ve yıllar geçiyor, olaylar benzer şekilde devam ediyor, davranışlarımızda bir değişiklik yok…Öyleyse RTE’nin Başbakanlığı, Ergenekon ve Balyoz Davaları,askerin başına gelenler, bölücü ihanetle müzakere, borç sarhoşluğu içinde akıl yitirmek ve daha niceleri bizim müstahak olduğumuz olaylar. Saygun’un çocuklarının tavırlarını görünce oğluma vasiyet ettim: “bizim başımıza bunlar getirilirse değil başbakan cumhurbaşkanı bile gelse kapıyı kapat ve onlara konuşacak bir şeyimizin olmadığını ve yalnızca Allah’tan medet beklediğimizi söyle…” dedim.Ben ne yazık ki; bu milleti iyi tanıyorum da millet kendini iyi tanımıyor…