29.4 C
Kocaeli
Cuma, Ağustos 7, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1021

Yorumu Sona Bırakın

 

“ABD’nin Ankara büyükelçisi geçtiğimiz hafta bazı gazetecilere yaptığı açıklamalarda bilhassa yargıdaki olumsuzluklara değinmiş ve değişik meselelerle ilgili görüşlerini paylaşmıştır.

Bu aşamada kararlılıkla ifade etmek isterim ki, bir yabancı görevlinin yanlış veya doğru içişlerimiz hakkında fikir ileri sürmesi taşıdığı sorumlulukla bağdaşmayacaktır.

ABD’li elçinin bu tavrı bir defa diplomatik nezaket ve teamülleri hiçe saymaktır.

Doğrudur, ülkemizin en başta yargıdaki tıkanıklık ve uygulamadaki aksaklıklarla ilgili açmazları vardır ve artarak da devam etmektedir.

Ancak bu bizim iç meselimiz olup, bizatihi çözecek olan Türk milletinden başkası değildir.

Yabancı diplomatların ya da devlet adamlarının Türkiye’nin içişlerine müdahil olma alışkanlıkları AKP’nin acziyetinden, kötürüm politikalarından ve başkalarına kul köle olan omurgasızlığından kaynaklanmaktadır.

Bir elçinin görev yaptığı ülkeyle ilgili görüşlerini açıklayabilmesi, öncelikle cesaret bulmasıyla, arkasından da siyasi yönetim tarafından uygun bir ortamın sağlanmasıyla mümkündür.

Hükümet bu imkânı 10 yıldır yabancılara sunmaktadır.

Başbakan Erdoğan’ın geçtiğimiz cumartesi günü, partisinin İstanbul İl Danışma Meclisi Toplantısı’nda sarfettiği, “Türkiye hiç kimsenin şamar oğlanı değildir. Türkiye, içişlerine karışılacak, dışarıdan yasama, yargı ve yürütme sistemlerine burun sokulacak bir ülke hiç değildir.” sözleri günü ve vaziyeti kurtarmak adına söylenmiş kuru laf kalabalığından ibarettir.

Ayrıca AKP’li bazı yöneticilerin ABD büyükelçisine “haddini bileceksin” çıkışları nafile olup kuru gürültüdür.

Söz konusu büyükelçi değişik fırsat ve ortamlarda Türkiye’nin gündemiyle ilgili yorumlarını yapmakta, hükümetten ise herhangi bir yaptırımı olmayan boş sözler duyulmaktadır.

Başbakan Erdoğan, Türkiye’nin şamar oğlanı olmadığını düşünüyor ise gereğini yapacak özgüven ve cesareti göstermeli, lafla peynir gemisi yürütme kurnazlığından vazgeçmelidir.

ABD’li büyükelçinin açıklamalarının üzerinden kısa bir süre sonra, bu kez de Okyanus ötesinden manşetlere konu olan bir mülakat yayımlanmıştır.

ABD Başkanı Obama, kendisine verilen 11 sorudan yalnızca 7’sini cevaplayarak görüşlerini bir gazete vasıtasıyla Türkiye’ye bildirmiştir.

Kalan 4 sorunun neden cevaplanmadan bırakıldığı esasen dikkatle irdelenmelidir.

ABD Başkanı Obama, bu açıklamasında Türkiye’nin hassasiyet taşıyan tüm iç meseleleri hakkında yorumlar yapmıştır.

“Türkiye hiç kimsenin şamar oğlanı değildir” diyerek ABD büyükelçisine yerini gösteren Başbakan’dan, şu ana kadar hiçbir ses ve tepki gelmemiştir.

Bu mülakatında Obama; Başbakan Erdoğan’ı küresel konularda harika bir partner olarak gördüğünü itiraf etmiş, neredeyse eşbaşkanlık karnesinin yıldızlı pekiyiyle dolu olduğunu ima etmiştir.

Herhalde Başbakan Erdoğan bundan dolayı sevinmiş ve bu sözleri aylardır beklediği randevunun yakın vadede verileceğinin bir işareti olarak yorumlamış olsa gerektir.

Ayrıca ABD Başkanı, sözde barışçıl çözüm arama çabası olarak gördüğü İmralı canisiyle sürdürülen müzakereleri alkışladığını belirtmiştir.

ABD Başkanı’nın hem PKK’nın terör eylemlerine eleştirisel bakması hem de ihanet müzakerelerini olumlu bulması tam bir çelişkinin ürünüdür.

İmralı’da yatan bebek katilini barış taraftarı yapan Obama’nın, ilk fırsatta boşalan eşbaşkanlık koltuğuna oturtması ve Başbakan’la aynı göreve taşıması mübalağalı bir öngörü olmayacaktır.

ABD Başkanı devamla, evrensel özgürlükleri ilerletme konusunda mevcut liderleri, muhalefet partilerini ve vatandaşlarımızı sorumlulukları paylaşmaya çağırmıştır.

Ve sözlerine aynen şunları ilave etmiştir:

“Türk liderleri, insanların çıkarlarına hizmet eden reformları ilerletmeye ve demokratik kurumları güçlendirmeye teşvik ediyorum.”

Önce bu liderlerin berraklaştırılması gerekmektedir.

Eğer biz de bunlar arasında telakki edildiysek diyeceğim şudur:

Başbakan Erdoğan ve diğerlerini bilemeyiz, ama Milliyetçi Hareket Partisi’nin Türk milletinden başka hiçbir varlığın, hiçbir kişinin veya hiçbir yönetimin teşvik etmesi söz konusu dahi olmayacaktır.

ABD Başkanı bizi ne zannetmektedir?

Afganistan’daki, Irak’taki, Libya’daki akıtılan oluk oluk Müslüman kanlarını unutmuştur da sırayı bizi mi teşvik etmesi almıştır?

ABD’deki 50 eyaletin bölünmeyeceğini, bağımsızlık derdine düşmeyeceğini garanti altına almıştır da, Türkiye’deki ihanet müzakerelerinin mi kaygısına kapılmıştır?

ABD Başkanı işine bakmalı, Beyaz Saray’da beyaz düşler kurmaya, sömürgeci planlarını gözden geçirmeye ve yönetiminin katlettiği Müslümanların vebaliyle kendisine çeki düzen vermelidir.

Bizim teşvikçimiz, heyecan pınarımız ve ilham kaynağımız BOP’un hain emelleri, emperyalizmin kanlı dişleri değil, büyük Türk milletidir.

Aklımıza gelmişken sormak lazımdır ki, Başbakan Erdoğan bugüne kadar hangi teşvikleri almış, hangi dayatmaları sineye çekmiştir?

ABD’den bakılınca Türkiye’deki her siyasi partinin AKP gibi mi olduğu düşünülmektedir?

Biz, patron edasıyla konuşanlara, Türkiye’ye yön çizmeye, terbiye vermeye çalışanlara ve milli gururumuzu incitenlere asla dönüp de bakmayız.

Biz kırılabiliriz, ama asla birileri gibi eğilmeyiz.

Çünkü biz Milliyetçi Hareket Partisiyiz.”

Bu sözlerin tamamı MHP lideri Devlet Bahçeli’ye ait… 13. Şubat.2013 tarihli Grup Konuşmasından alındı. ABD’ye ve Obama’ya net göndermeler ve tavırlar var. Ama kimse bunları yazmıyor ve konuşmuyor. RTE diyor ki; “Bahçeli ile bizim dünyamız farklı”. Doğru söylüyor. İkisinin konuşmalarına ve yaptıklarına bakarsak bu farklılığı çok net görüyoruz. Birisi  “Türk” milleti için diğeri adı “bu” olan bir millet için çalışıyor. Bu yüzden Bahçeli’ye söyledikleri ve tavırlarından dolayı, kendisini “Türk Milletine mensup gören herkes sahip çıkmalı ve desteklemelidir. Son sözüm de, Bahçeli ve MHP’ye saldıran; ulusalcı, İslamcı, küreselci, liberalci, laf milliyetçileri ve de Türk Milliyetçiliğini salt particilik olarak görenlere “pardon siz ne diyordunuz?” !..

 

 

Bizim Vakıf Elginkan’ın Hizmetleri -2

0

 

Elginkan Vakfı, 1994 yılında Manisa Ümmühan Elginkan Mesleki ve Teknik Eğitim Merkezini, 2003 yılında Bolu Mesleki ve Teknik Eğitim Merkezi ile İzmit Ahmet Elginkan Mesleki ve Teknik Eğitim Merkezini hizmete sundu.

Vakıf, eğitimi destekleme konusundaki çalışmalarını; İzmit Cahit Elginkan Anadolu Lisesi, İTÜ Ekrem Elginkan lisesi, Maltepe ECA Elginkan Anadolu Lisesi, Ümraniye Mediha Tansel İlköğretim Okulu ve Elginkan Anasınıflarını, Küçükyalı Elginkan İlköğretim Okulunu Milli Eğitim Bakanlığına kazandırarak sürdürdü.

Kurulduğundan bu yana, doktora ve yüksek lisans yapan yüzlerce öğrenciyi de burs vererek destekleyen Vakıf; İstanbul Gevher Sultan Medresesi ve Manisa Sıbyan Mektebi’ni de restore ettirerek tarihi değerlerimizin yaşatılmasına katkıda bulundu.

Bütçesi, kurucu tüzel kişilerin (topluluğa bağlı şirketlerin) kurumlar vergisi matrahının en az %1’i ile bağışlardan oluşan Vakfın, eğitim merkezlerinde yürüttüğü hizmetlerin Türkiye’de bir benzeri yoktur.

Milli Eğitim mevzuatına bağlı olarak ve Milli Eğitim Müdürlüklerinin kontrolünde hizmet sunan eğitim merkezlerinin, işleyiş alt yapısı ve çalışma yöntemi 21 yıl önce naçizane olarak tarafımdan geliştirildi. Yoklama fişinden, ders defterinin şekline, sınavın usul ve esaslarından verilecek belgenin içeriğine ve kurumsal rengine kadar lazım olan her şey bir sisteme kavuşturulup Bakanlık onayına bağlanarak Türkiye’de benzeri olmayan yarı resmi bir yapı tesis edilmişti.

21 yılda ne Bakanlık ne de Vakıf eğitim merkezleri mevzuatta ve uygulamalarda yerel, ulusal ve küresel gelişmeler paralelinde bir yenilik yapamadılar. Bu zaman zarfında merkezlerde yapılan tek yeniliğin uzaktan eğitim olduğunu ve merkezlerin kendini tekrar etmekten öte gidemeyip sağladığı katma değeri tartışılır hale getirdiğini üzülerek ifade etmeliyim.

Vakıf eğitim merkezleri, eğitim ve istihdamın güçlendirilmesi çalışmalarında 20 yıllık tecrübesiyle bu gün ulusal politikalara yön veren pozisyonda olmalıydı.

Eğitim merkezlerinde düzenlenecek eğitimlerin eğiliminin, ulusal ve uluslar arası stratejilerle uyumlu hale getirilmesi ve bu bağlamda; İnovasyon (yenilikçilik), çevre, küreselleşme, yeni beceriler ve yeni işler, yeni nesil esnaf ve sanatkarlık- yenilikçi girişimciler, yoksulluk, 20-65 yaş arası nüfus, okulu erken bırakanlar, düşük eğitimliler, tarımdan sanayiye yönelenler, esnek üretim modeli ve işveren yükleri, kadınlar-gençler ve dezavantajlı gruplar gibi konuları kapsaması ve bunların ulusal istihdam stratejilerinin temel ilkeleriyle uyumlu bir şekilde yürütülmesi gerekmektedir.

Bunu da eğitim merkezlerinin onca güzelliği yanında sakil duran bir eksikliği olarak dikkate almakta yarar olacağı düşüncesindeyim.

Elgikan Vakfı ve hizmetleri konusunda söylenecek tek şey; ‘Gediz’in kenarında uyuyan Manisa’nın uyumaya devam ettiği ve elinin altındakinin kıymetini bilmediğidir’.

Manisa, hemşerilerinin hatırasına sahip çıkmayı da onların ebedi eserlerinden ve ebedi hizmetlerinden yararlanmayı da bilmiyor ve bilemedi. Şehrin en önemli noktalarına Elginkan ailesinin isimlerini vererek onların manevi hatırasına sahip çıkmalıydı. Bunu yapmadığımız gibi Manisa’ya yatırım konusunda hiçbir gayret gösterilmedi. Ne yapıldıysa rahmetlilerin sağlığında yapıldı. Yapılana teşekkür bile etmedik. Çok şükür Vakfın eğitim hizmetlerinden yararlanan 170 bin kişi sözleşmişçesine vakfı ‘Bizim Vakıf’ olarak tanımlayarak en güzel vefa örneğini gösteriyor.

Bu arada Belediye Başkanımız Cengiz Ergün’ü ve topluluk bünyesindeki TEZEL Gıda’nın şirket müdürü ve aynı zamanda Vakfın Yönetim Kurulu Başkanı Gaye Akçen’i tebrik etmeliyiz. Cengiz Ergün, TEZEL Gıdanın kuruluşunun 60. yıl töreninde Manisa’ya 1500 kişilik kongre merkezi yapımını istedi ve Gaye Akçen sözünü verdi.

Gaye Akçen, kan bağı olmamakla birlikte aile ile birlikte bir ömür geçiren, son ferdinin son nefeslerine kadar yanından ayrılmayan kişiliğiyle ailenin hayatta kalan tek manevi varisleri durumundadır. Onun Manisa merkezli bir şirketin ve Vakfın başında olmasının bir fırsat olduğunu yetkililere hatırlatıyorum.

Son olarak; Valimiz Halil İbrahim Daşöz’ün dile getirdiği ‘ Elginkan Ailesi ve Elginkan Vakfı’nın doktora tezi olarak ele alınıp incelenmesi’ fikrini Sayın Rektörümüz Mehmet Pakdemirli’nin fırsata dönüştürmekte geç kalmayacağını umarım.

Aynı zamanda Elginkan vakfı ve Manisa ilişkilerinin Manisa yerel politikalarında özel bir başlık olarak ele alınması gerektiğini Manisa’nın kanaat önderlerine saygı ile hatırlatmayı görev biliyorum.

Ebedi âleme göçen ebedi hemşerimiz Elginkan Ailesinin tüm fertlerine Allahtan rahmet diler, Vakıf yöneticilerine ve çalışanlarına tebrik ve teşekkürlerimi sunarım. (son)

 

 

 

 

“Nato’nun İhaneti”

0

 

Artık rüşvetin de bölücülüğün de ihanetin de belgesi var. Kimse durup dururken bölünme rüyaları görmüyor. Çünkü tarih bizi uyanık tutuyor. Asıl uyuyanlar tarih şuurundan nasipsizlerdir. Belgesi mi? İşte belgesi…

2005’li yıllarda Türkiye’yi sarsan şu bilgi, basında yer almıştı, inşallah unutulmamıştır…

Yıl 1961’dir…Yer: Washington, NATO Askerî Komite Karargâhı. NATO’nun yeni Kurmay başkanı Fransız general, Karargâhtaki müttefik kuvvet temsilcileri olan proje subaylarını toplar ve önlerine ‘Kendisine tevdi edilen proje dosyalarını ‘ koyar. Türkiye’yi temsîlen toplantıda bulunan Kurmay Albay Atıf Erçıkan da önüne konan NATO dosyasının, “Sovyetler Birliği’ne Karşı Uygulanacak Psikolojik Harp Harekâtı” başlıklı kapağını kaldırır. Lâkin daha dosyanın bir satırını bile okumadan biri Amerikalı diğeri İngiliz 2 NATO Albayı hışımla içeri girip Türk Albayın tepesine dikilirler.

“Kurmay Başkanı elindeki dosyayı sana yanlışlıkla vermiş, derhal geri istiyor!”

Der ve dosyayı almak için uzanırlar. Türk Albay Atıf Erçıkan daha atik davranarak dosyayı çekmecesine atar ve kilitler. İngiliz ve Amerikalı Albaylar Türk Albayı ölümle tehdit eder. Uzatmayalım, bu dosyadan bir kelime sızdırırsan neticesi ölümün olur tehdidi savurur çaresiz giderler.

Peki o dosyada ne vardır?

O dosyada SSCB dağıldığında bağımsızlığını elde edecek 5 veya 6 Türk devleti ile Türkiye Cumhuriyeti birleşirse  Hitler Almanyası veya Stalin Rusyasından daha etkili bir kuvvet Batı’nın karşısına dikilecektir denilmekte ve şu öneride  bulunulmaktadır.

“Türkiye Cumhuriyeti ile Doğu Türklerini birleştirmemek için elden gelen yapılmalı, Türkiye ile bu devletler arasında tampon devletler kurulmalı. Türkiye’nin lider devlet olmasını engellemek için bütün tedbirler alınmalıdır.”

İşte PKK bu hedefin ürünüdür ve tampon devlet olarak Kürdistan adım adım yaklaşmaktadır.

Güle oynaya yürünen bu yolun sonunda Türk’e de Kürt’e de gözyaşından başka bir şey yok gibi. Çünkü proje ne Türk’ün, ne Kürt’ün projesi. Proje bir Haçlı projesi…

Bizzat üreticilerinden biri olan Condoleezza Rice’nin, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 30’a yakın halkı Müslüman olan devletin sınırlarını değiştirecek olan ‘Büyük Orta Doğu Projesi’ bu hedefin ürünüdür. (Hasan Demir, Yeniçağ, 27 Ocak 2013, s. 10)

X

Gerisi lâf ü güzaf…

Sözün özü; Türkiye Cumhuriyeti Devleti daima teyakkuzda ve uyanık olmalı.

Türk Hükümeti  -pür dikkat-  olacakların seyir ve gidişatına yabancı ellerin karışmasına fırsat vermemeli.

Türkiye Cumhuriyeti Devletini bölüp parçalamak isteyen sözde dost ve müttefik devletlerin; artık gizlemek lüzumuna bile ihtiyaç duymayan hain istek ve arzularına set çekmeli. Menhus emellerinin kursaklarında kalmasını sağlamalı.

Bütün içtenliğimizle, Mithat Cemal Kuntay’ın gür sesiyle tüm dünyaya meydan okuduğu gibi bizler de:

3599

Ölmez bu vatan, farzı muhal ölse de hattâ
Çekmez kürenin sırtı, bu tabutu cesîmi

diyor; devletimizin, bu isabetli inanışın gereğini yapacağına da inanıyoruz.

Çünkü, emperyalist devletler unutmasınlar ki: “Ava giden avlanır.”
Zira: “Ve mekeruu mekren ve mekernâ mekren ve hüm lâ yeş’urûn.” / “Böyle bir tuzak kurdular, biz de onlar hiç farkında olmadan onlara tuzak kurduk (yani, onların tuzaklarını, kendi helâklerinin sebebi kıldık. Onlar, bilmeden kendi helâklarını hazırladılar).” (Neml Sûresi, Ayet: 50, Prof. Dr. Süleyman Ateş’in Meal’inden.)

 

 

 

Günahlardan Sakınmak (1)

Yüce Allah, insanın yaptıklarından sorumlu olduğunu, az-çok, küçük-büyük hiçbir amelinin karşılıksız kalmayacağını bildirmiştir. (Zilzâl, 99/7-8) Bundan dolayı İslam’da insanın yaptığı her davranışın bir değeri vardır. İnsanın davranışlarından Allah’ın emir ve yasaklarına aykırı olanlar günah, ilâhî emir ve yasaklara uygun olan davranışlar da iyilik ve salih amel olarak adlandırılmıştır.

Günah, dilimize Farsça’dan geçmiş bir kelimedir. Sözlükte; ilâhî emirlere aykırı davranış, vicdanı rahatsız eden kabahat, suç, mesuliyet, sorumluluk manalarına gelmektedir. Dinî bir kavram olarak ise; Allah’ın yasak ettiği, karşılığında cezası olan söz ve davranışlar demektir. Allahu Teâlâ’nın yapın dediği bir şeyi yapmamak günah olduğu gibi, yapmayın dediği bir şeyi yapmak da günahtır. Günah işleyen kimseye de günahkâr denir.

İnsanı günah işlemeye sevk eden bir takım etkenler bulunmaktadır. Bunlar iki türlüdür. Birincisi, insanın kendi zaafları yani içinde bulunan eğilim ve arzuları, ikincisi de onu dışarıdan etkileyen sebeplerdir. İnsanı en fazla günaha sevkeden; insanın içinde bulunan,  onu günaha yöneltmek için “sürekli ona fısıldayan”(Kâf, 50/16; Necm, 53/23),“kötülüğü olabildiğine emreden nefis”dir.(Yûsuf, 12/53)

Günaha götüren dış sebepler arasında aldatıcı dünya hayatının insanlara cazip gelmesi (Âl-i İmrân, 3/14), bol miktarda mevcut olan kötü örneklere uymak, onlarla beraber bulunmak (En’âm, 6/116) ve insanın manevî yücelişine karşı mücadele etmeye ahdetmiş olan şeytanın tahrikleri (Hicr, 15/36-42) zikredilebilir. (Dr. Murat Kaya, Ebedî Yol Haritası İslam, Sh. 283)

Günaha sevk eden bir başka etken de ölümü unutarak, hesap endişesinden uzaklaşmaktır.  Kur’an-ı Kerim uzun yaşama arzusu içinde hiç ölmeyecekmiş gibi dünya işlerine dalan kimselerin durumunu şöyle haber vermektedir: “Fakat kendi elleriyle önceden yaptıkları işler yüzünden ölümü hiçbir zaman temenni edemezler. Allah o zalimleri hakkıyla bilendir.  Andolsun, sen onların, yaşamaya, bütün insanlardan; hatta Allah’a ortak koşanlardan bile daha düşkün olduklarını görürsün. Onların her biri bin yıl yaşamak ister. Halbuki uzun yaşamak onları azaptan kurtaracak değildir. Allah onların bütün işlediklerini görür.”(Bakara, 2/95-96)

Günah insanın kalbini karartan, gönlünü huzursuz eden büyük bir suçtur. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:“Şüphe yok ki mü’min bir günah işlediği zaman kalbinde siyah bir nokta oluşur. Eğer mü’min pişman olur, tövbe ve istiğfar ederse siyah nokta silinir. Mü’min tekrar günaha dönerse o leke de artar. Sonra arta artakalbini (tamamen) kaplar. İşte bu, Allahu Teâlâ’nın; “Hayır hayır! Doğrusu onların kazanmakta oldukları kalplerini paslandırmıştır” (Mutaffifin, 83/14) ayetinde zikrettiği kalbin paslanmasıdır.”(Tirmizî,Tefsir,83; İbnMâce, Zühd, 29)

Günah işlemek aynı zamanda kişinin aile düzeninin bozulmasına yol açar. Günah işlemeyi alışkanlık haline getiren kimsenin toplum içindeki itibarı zedelenir, bu durum zamanla işlerinin bozulmasına sebep olur. Günah işleyen kimse sadece kendine zarar vermekle kalmaz, çoğu kez başkalarına ve çevresine de zarar verir. Bunun içindir ki, Müslüman dinimizin günah saydığı davranışlardan kesinlikle uzak durmalıdır. Şayet bir günah işlemişse onda ısrar etmemeli, bir an önce o günahı terkederek tövbe etmelidir. Çünkü Kur’an-ı Kerim’de, “Allah küfürde ve günahta ısrar eden hiç kimseyi sevmez”﴾Bakara, 2/276) buyrulmuştur.

Günah işlemek dünyada huzursuzluk sebebi olduğu gibi ahiret hayatında da insan için hüsran nedenidir. Günahkârlar, hesap günü kendilerine dünyada yaptıkları kötülükleri gösterildiğinde büyük bir dehşete düşerler. Kur’an-ı Kerim, günahkârların bu acıklı halini şöyle tasvir ediyor: “Kitap ortaya konur. Suçluları, kitabın içindekilerden korkuya kapılmış görürsün.’Eyvah bize! Bu nasıl bir kitaptır ki küçük, büyük hiçbir şey bırakmadan hepsini sayıp dökmüş!’ derler. Onlar bütün yaptıklarını karşılarında bulurlar. Senin Rabbin hiç kimseye zulmetmez.”(Kehf, 18/49﴿

Günahlar nitelikleri bakımından büyük ve küçük olmak üzere ikiye ayrılır. Bu ayrım Kur’an’da da yer almıştır:“Onlar, ufak tefek kusurları dışında, büyük günahlardan ve çirkin işlerden uzak duran kimselerdir.”(Necm, 53/32; Ayrıca bkz. Nisâ, 4/31; Şûrâ, 42/37) Büyük günah; Allah’ın yapılmasını yasak ettiği,  haram olduğuna dair hakkında ayet veya hadis bulunan, işleyenin dünyada ve ahirette cezalandırılmasına sebep olan büyük suç ve davranışlardır.

(Haftaya devam edecek)

Ailenin Sanatla İmtihanı

Kısa adı TGTV olan Türkiye Gönüllü Teşekküller Vakfı, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Sayın Fatma Şahin’i Sivil Toplum Kuruluşları’yla (STK) bir araya getirdi. Fatma Hanıma göre bakanlık gerek kaynak ve kadro itibariyle ve gerekse bu aşamada  üretilebilecek programlar mevzuunda bu işin üstesinden tek başına kalkamaz. Sivil toplunun görüşlerine acil ihtiyac bulunuyor.
Bu duyarlılıkla İstanbul Topkapı  Yenikapı  Mevlevihanesindeki eskimez tarihi binada faaliyet gösteren Fatih Sultan Mehmet Üniversitesi’nda çok sayıda sivil toplum kuruluşu bir araya geldi, görüşlerini aktardı.
KUYU DERİN İP KISA
Hükümetin tek kadın bakanı Fatma Hanım gayretli, çözümü hedefleyen bir devlet adamı. Açık açık da konuştu; dedi ki ” Alan değil, veren insanlar ancak gönüllü olabiliyor. Sorunların çözümünde ciddi iş ve güç birliği gerekiyor. Bunun için sadakat ve sorumluluk gerek. Kuyu derin, ip ise kısa. 81 ilde belediyelerimiz yeni evlenecek çiftlere rehberlik yapıyor, destek ve dersler veriyor. Bizim değerlerimiz dikkat edilirse yeni bir medeniyet üzerinde duruyor. Mevcut yasalar yeterli değil, gelin bunları birlikte yapalım.”
TGTV Başkanı Avukat Hamza Akbulut evliliğin bir ibadet olduğunu savunurken, Yalova Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Ali Rıza Abay “sahabe damarları kurudu, her şey devletten bekleniyor” dedi. Sosyal, Ekonomik Araştırmalar Merkezi Müdürü Prof. Dr. Burhanettin Can da  çalışan kadınlar için hanımların çocuğuyla ilgilenmek üzere yarım gün yasası’nın çıkmasını önerdi.
Toplantıda İnsanı Değerler ve Ruh Sağlığı Vakfı Başkanı Üsküdar Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan bam teline bastı galiba; ” Topyekün bir hareket gerekiyor. Dikkat edin çocuk hastalıkları oranı bütün dünyada arttı. İyi işbirliği iyi aşklar doğurur. Evlilik kültüreldir. Çözüm doğru ve iyi insan yetiştirmektir. Egoizm ve konforizm aileleri yıkıyor. Evlilik H2O gibidir. Bir araya gelince ancak su olabiliyor. Eski evlerde “komşu çanağı” vardı. Bir komşu ne pişirirse ötekine bu çanak ile gönderir ve paylaşırdı. Onları mutlu ederek mesut olunurdu.”
SORUNA ÇÖZÜM BULABİLECEK AYDINLAR
Toplantıda biraz otorite eksikliği vardı aşırı saygıdan. 5 dakikalık sınırlamaya en insaflı uyan 20 dakikada bitirdi alıntılarını. Hele batılı filozoflardan iktibaslarla yapılan konuşmalar yok muydu tekrardan öteye gitmedi. Bazı bekar veyahut dul sunumcular evliliğin önemini anlattı her nasıl ise!.
Rahmetli Başbakan Turgut Özal(1983) ailenin ve nüfusun öneminin farkında olduğu için bir devlet bakanlığına bu görevi verdi ve Cemil Çiçek bakanlığa atandı. Cemil Bey’i Türkiye Yazarlar Birliği yönetimi olarak kutlamaya gittiğimizde bakanlık miting alanı gibiydi. Sekreterine not bırakıp gidecektik ki, bizzat arka kapıdan kendisi geldi, “Seçmenin işi bitmez, bir yolunu bulup mutlaka bize ulaşır. Bize önce sorunları değerlendirecek ve çözüm bulabilecek aydınlar ve sivil toplum temsilcileri gerek. Şimdi buyurun konuşalım” dedi.
AİLE İÇİN KURUMSAL ATILIMLAR
Hiç böyle bir şey beklemiyorduk. Hem mahcup, hem mutlu olmuştuk. TYB kurucu üyemiz Necmettin Turinay genel müdür oldu. Başbakanlık Müsteşarı Hasan Celal Güzel Başkanlığındaki heyet bir kaç ecnebi dili bilen, kimlik sahibi, dalında uzman ve bağımsız birer aydın olan 40 üniversite mezunu genci sıkı bir elemeden ve imtihanlardan  geçirerek burada kadroya geçirdi. Entelektüel bir halka oluştu aile bürokrasisinde. Prof. Dr. İhsan Sezal Aile Ansiklopedisi’nin başına geldi. Nabi Avcı ve Özkul Eren Türkiye Aile Yıllıklarını yönetti. Bugün için çoğu önemli akademik veya sektörel ünvana sahip aydınlar Ahmet Alkan, Beşir Atalay, Rıza Ayhan, Haşim Karpuz, Sefa Saygılı, Eyüp Sanay vs aile araştırmaları yaptı ve yazdılar. Bilim, eğitim ve tanıtım serisini hayata geçirdiler.
O günlerde TRT tekeldi. Aile dizisi olarak da çok çocuklu hıristiyan bir ailenin en ince detaylarına kadar(yemek duası, terbiye, dayanışma, sorun çözme vs) veren ve bunu dondurma kaymak gibi ağızda eriterek hissettirmeden anlatan Bizim Ev dizisi vardı. Buna rağmen  Bakanlıkta Mustafa Ruhi Şirin sesli yayınlara örnek getirdi “Ninniler”i yayınladı. 10 bölümlük YUVA TV Dizisini Mehmet Taşdiken yönetti ve yazdı. Tamer Yiğit, Sema Çelebi, Müge Akyamaç, Kadir Savun, Eşref Kolçak, Orçun Sonat rol aldı; Ömer Lütfi Mete’nin senaryolaştırdığı , İsmail Güneş’in yönettiği BİZİM EV TV Dizisinde ise İsmet Özhan, Özlem Savaş,  Macid Flordun, Nejat Özbek, Efgan Efekan oynadı. 21. YÜZYILA GİRERKEN TÜRK AİLESİ’nin metin yazarlığını Avni Özgürel yaptı, Hüseyin Karakaş filme çekti, Taha Akyol ve Atila İlhan da danışmanlıklarını üslendi. Adnan Acar’ın yönettiği, Prof. Dr. İskender Öksüz’ün senaryo yazarlığını yaptı DEDE KORKUT’UN DÜNYASI çocukların rüyasına girip de korkmadıkları duyarlılıkta dikkat çekti. Yıllar sonra TRT’nin aynı konuyu işlediği diziler çocuklar tiplemelerden  ürküp çekindiği için izlenmemişti. Aile Şuraları’yla da soruna inişler yapıldı.
TÜRK ROMANINDA AİLE VAR MI?
Yazar Semiha Ayverdi ve Çiftçi Hasan-Emine Bayram ile  Sanatçı Barış Manço Ailesi, Gönül Ülkü- Gazanfer Özcan Çifti örnek aile seçildi, ödüllendirildi, şükran toplantıları yapıldı. Kazım Taşkent, Mehmet Dora, Ali Tigrel, Prof. Dr. Atalay Yörükoğlu ve Sıtkı Bilgi’ye aile hayatına katkılarından dolayı şükran beratı verildi. 1994 DÜNYA AİLE YILI olarak kutlandı. Bu yıldan sonra yönetimler adeta Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı’nı önemsemediler. Aynı insana yatırım yapan Kültür ve Eğitim Bakanlıkları gibi aileyi görmezden geldiler. Liyakatı kulak arkası ettiler.
Ailemizdeki sosyal değişmeler romanımıza hep yansımıştır. Ahmet Mithat Efendi batılı aileler karşısında  Osmanlı Ailesi’nin daha faziletli olduğunu eserlerinde hep savunmuştur. Şinasi’nin Şair Evlenmesi(1860), İstanbul’daki mezarı Tiran’a istenen Şemsettin Sami’nin İlk Türk romanı özelliği taşıyan ayrıcalıklı bir eser  Taaşşuk-ı Tal’at ve Fıtnat’ı (1872), Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Şık’ı (1888) , Mürebbiye’si (1897), Şıpsevdi’si (1911), Recaizade Ekrem’in Araba Sevdası (1896), Halit Ziya Uşaklıgil’in Aşk-ı Memnu ve Kırık Hayatlar’ı, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Kiralık Konak’ı (1920), Sadom ve Gamore’si (1928), Peyami Safa’nın Sözde Kızlar (1922) ve Biz İnsanlar’ı (1959), Reşat Nuri Güntekin’in Yaprak Dökümü( 1930), Memduh Şevket Esendal’ın Ayaşlı ve Kiracıları(1957) ailedeki sosyal değişmeleri anlatırlar. Bunlardan bazıları saptırılarak televizyon dizisi oldu. Aşk-ı Memnu’da  Müjde Ar’ın genç kızlığa geçişi anlatan çarşaf giyme hikayesi’nde Halit Refik süperdi. Neden ve niçin bu eserleri ve benzerlerini özel televizyonlarla yarışan TRT filme çekmez, diziler yapmaz?!
BUYURUN CENAZE NAMAZINA
Necip Fazıl Kısakürek hatıralarında şiirlerinden birinin Sedat Simavi’nin Yedigün dergisinde çıktığını anlatırken, aldığı telifle bir ay geçindiğine dikkat çeker. Marifet iltifata tabidir çünkü. Dolayısıyla aile film ve romanları bıçakla kesilir gibi birden bire bitirildi. Mevcut olanlar ise bir reyting kavgasıyla ekrana getiriliyor. Dilerim Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in Ahşap Konak’ı öyle olmaz. Ülkemizde iddialı ancak iltifatsız romancılar, hikayeciler, prodüktörler ve başta ESKADER gibi çok sayıda meslek kuruluşları var. Ailenin korunması ve sosyal değişimdeki rolünde sinema, roman, hikaye, şiir gibi çalışmaların etkisi unutulursa olacağı böyledir.
Nedir yani ? Evlilik oranları boşanmanın gerisinde yarışır. Evlilik yaşı şimdilik 30’a çıkar, çiftler kariyer için çocuk yapmaz. İlerde bebek yapmak isteyince de ilerlemiş yaşlarda kadının üreme refleksi azalmıştır. Zahmetlere ve masraflara girip girip çocuk yapmak istenirse mantar gibi bitiveren tüp bebek kurumlarına gitmek mecburiyeti hasıl olur. Bu evlatlar da babasıyla birlikte bir çocuk parkına gittiklerinde “Torununuz mu?” biçimindeki sorulara cevap aramaktadır. Nikahsız birlikte yaşamak modası hızlanır böylesi gelişmelerle. Bunlar medyadan topluma yansıtılır. Yandı mı keten helva?! Doğum oranı hızla düşer ve azalır. Kamu medyasında bile boşanan bireyler program yaparsa örnek alınmış olmaz mı acaba?
BUDDENBROOKS AİLESİ, ANNA KARENİNA VE KÖKLER
Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın logosu acaba neden bir aile ve tek çocuğu biçimindedir? Başbakan bile bu sayısı üçten beşe çıkardı. Bakanlık yetkilileri galiba Atila İlhan’ın Çirkin Feminist (Güneş Gazetesi 17.5.1990) başlıklı yazısını okuduktan sonra sorunu önce entelektüellere kabul ettirmenin önemini ve ayrıcalığını anlayacak. Halk zaten bunun farkında; haya ve merhamet eksikliğini biliyor. Zenginleştikçe ve şehirleştikçe ailelerdeki çözülmeler artıyor. Bu artık zenginleşen, şehirleşen, konforu öne çıkaran muhafazakar yapıyı çatlatıyor.
Almanya ailelere sahip çıkıyor, çocukların eğitimini üniversite bitine kadar üsleniyor. Rusya’da evlenme yardımı 10 binden 15 bin dolara çıkarıldı. Üstelik aile ve bireyleri endeksli batıda filme çekilen ve yeni baskıları yapılan T. Mann’ın Buddenbrooks Ailesi, Tolstoy’un Anna Karenina ve H.Halley’in Kökler vs romanına rağmen batı tedbirlerini alıyor. Amerika’da aile birliğini vurgulayan eserler kamu ve özel sektörden karşılıksız teşvik alıyor, tanıtımına öncelik veriliyor.
HİÇ BİLENLERLE BİLMEYENLER BİR OLUR MU?
Hollanda’da gördüm, ayakları olmayan sakat bir insanın yaşadığı ev, arabasıyla mutfağa ve yatağına  girebilecek şekilde dizayn ediliyor. Müteahhit yoksa ruhsat alamıyor. Belediyeye itiraz  hakkı var sakat bu kişinin. Yatak odasında ayakların kıbleye uzanmadığı, her odanın güneş gördüğü, yaşlıların abdest için ayaklarını yeteri kadar kaldırabileceği lavaboların bulunduğu, tuvaletlerin dairelerde en uzakta olduğu bir mimari yapılanmada, elbette duvardaki en güzel süsün de “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” gerçeği değil midir? Evlerde kutsal emirin en vurucu biçimde hat ve tezhiple örtüştüğü  ve de  başka sanat dallarının yansımasıyla örtüşmesi gerekmez mi? O eskimez ev ve aileler hep öyle değil miydi? Üstelik baba erkil olmak üzere.
ÇÖZÜM ÜZERİNE
Büyük şehirlerde kitle iletişim araçlarına binen gazi, hamile ve çocuklu hanımlar,  dede ve nineler haya ve saygısızlığın en çekici örneğini yani kuşak çatışmasını, tahammülsüzlüğü yaşarlar. Dolayısıyla 1- Mekteplerimize mutlaka “adab-ı muaşeret” dersleri konulmalıdır yeniden. 2- Her mahallede akil adamlar platformu oluşturmalıdırlar. 3- TRT aile dizileri çekmeli ve magazin medyasındaki isimlere gerektiğinden fazla yer vermemelidir. Mesela Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un aile hayatı buna örnektir. Neden draması yapılmaz ki? RTÜK de ayrıca daha duyarlı davranmalıdır. 4- Aile sorunları ve insan endeksli politika üretme konusunda muhatap uzman aydınlar, çıtası yüksek entelektüeller, yazarlar, akademisyenler, sanatçılar, sivil toplum temsilcileri öncelikli olmalıdır.
Vesselam.

Türk İsmi

Yazılarınızı takip eden bir okuyucunuzum. İzmitle ilgili beğendiğim ve Ali Bey bu günde döktürmüş! dediğim çok yazılarınızı zevkle ve bilgilenerek okumuşumdur.

20 Şubat 2013 tarihindeki ‘Türk İsmi İlle de Irk İsmi Değildir.’ başlıklı yazınız http://www.ozgurkocaeli.com.tr/makale/turk-ismi-ille-de-irk-ismi-degildir-121397.html  çok beğendiğim ve teşekkür etmek istediğim bir yazıdır. Kürtçülük meselesi ile uğraştırılan ülkemiz insanına son dönemlerde maalesef ‘Türk ‘ kelimesi bir üst kimlik, bir vatandaşlık kimliği değil de bir etnik unsur gibi algılatılmaya çalışılmaktadır.Sosyal meselelerinde (Laiklik, Milliyetçilik, Dindarlık…) kavram kargaşasına kolayca düşen insanımız bu konudada kafa karışıklığı ile karşı karşıya bırakılmaktadır.

Sosyoloji Profesörü Mustafa Erkal’ın ‘ETNİK TUZAK’ isimli kitabında etnisite tarifi şöyledir. Toplumda mabetleri, mezarlıkları, düğün ve cenaze törenleri farklı olan topluluklar etnik topluluklardır. Bu özellikleri bir ve beraber olan topluluklar etnik farklılık olarak değerlendirilmemelidir. Bu tarifin Ana Britannica  kaynak gösterilerek yapıldığı yazılıdır.Dolayısıyla ülkemizde kürt, zaza, laz, çerkez, abaza, arnavut, yörük, manav, tahtacı vs gibi tanımlarla tariflenen topluluklar bir etnik grup değil  Türk Toplumu’nun birer parçaları gibi algılanmalıdır.Bunun için Atatürk  ve devleti kuran büyüklerimiz T.C. Devleti kuruluş döneminde bu unsurların hepsini Türk Milletinin ana unsuru olarak tariflemiş ve devletin milletini Türk Milleti olarak belirtmişlerdir. Bu milletin kurduğu devletin adı Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve bayrağı Türk Bayrağıdır. Fakat bazı dönemlerde yöneticilerimiz kavram kargaşası sebebi ile yanlış uygulamalar yaparak vatandaşlarımızla devletimiz arasına soğukluklar sokmuşlardır.Bu husus kendini dindar olarak tarifleyen içinde geçerlidir, kürt vatandaşlarımız içinde geçerlidir, milliyetçi vatandaşlarımız, komünist olarak tanımlayan vatandaşlarımız için de geçerlidir…….

Bu ve benzeri yazılarınızla toplumu aydınlatan siz değerli köşe yazarlarımız yazıları ile bu tür yanlışlara işaret ederek toplumun birlik ve beraberliğinin oluşmasında ve sürdürülmesinde, kavramların doğru bilinmesinde katkı vermektesiniz.Çalışmalarınızda başarılar dilerim. 

Dünyadaki Tüm Kitapları Okumak İstiyorum

 

Çünkü kitap bazen sana bir dost, bazen seni yansıtan bir ayna olur. Herkes sana postayı koymuşken bazen bir dert ortağı, bazen de umut verici bir arkadaş olmuştur.

Bazen senin aksini savunur bazen senin arkanda durur.

Bazen seni ağlatır bazen de yüzünde tatlı bir tebessüm bırakır.

Bazen seni düşündürür bazen de sırf çerez niyetine okutur kendini.

Bazen hemen bitirmek istersin kitabı, bazen kapağını bile açmak istemezsin.

Okumaktan bıkmadığın, hemen bitirip sonunu öğrenmek istediğin hatta dayanamayıp sonunu, sayfa atlayarak okuduğun kitaplar vardır ki bunlar seni yansıtan, ilgini çeken ve okumaktan hoşlandığın kitaplardır.

Bazen senin görüşüne ters olan kitaplar da karşına çıkar. Bazı yazarların yazmış olduğu eserler seni sıkabilir ve okumak istemeyebilirsin. Ama yine de okumalısın çünkü her kitap insana bir fikir katar.

Fikir sahibi olmak önemlidir. Fikir sahibi bir insanla fikir sahibi olmayan bir insan arasında kocaman bir uçurum vardır.

Fikir sahibi insanın fikri doğru ya da yanlış olsun fark etmez şu konumda. En azından bir fikri vardır ve başka insanların fikirlerine muhtaç olmaz. Diğer fikri olmayan insan oradan buradan duyduğuyla işin ucundan tutar.

Kimler bunu yapıyor bilmiyorum ama ben kitap okurken çok dikkatli okuyorum. Her cümleyi biraz düşünüyorum açıkçası. Genelleme yapılabilir bir cümle mi yoksa, sadece o kitaba ait olabilecek bir cümle mi diye düşünüyorum.

Tüm dikkatimi üstüne çeken ve bu dikkatle beraber beğenme duygumu yanında taşıyan cümleleri zihnime kazıyorum. Bana anladığımdan fazlasını anlatıp anlatmadığını da düşünüyorum. Çünkü ben cümlelerin anladığımdan çok daha fazlasını anlattığına inanıyorum. O cümleyi hayatımın bir parçası haline getiriyor, o cümleyi benimsiyorum.

Belki biraz saçma ama böyle yapınca o cümlenin içinde yaşamından izler olduğunu görüyorsun. Aslında biraz şaşırtıcı. Düşünsene kitapların içinde milyonlarca cümle var ve sen bu cümlelerin içinden seni yansıtan cümleyi arıyorsun.

Bu cümleleri kuran yazarlar da önemlidir. Kitap okuyarak favori yazarını bulmak gerekir. Ben kendi yazarımı aramaya başladığım gibi buldum. Ama yazarımı bulmuş olmam başka kitap okumayacağım anlamına gelmez.

Hele ki “Belki bu yazardan daha iyi yazan bir yazar vardır” hissi beni daha çok kitap okumaya teşvik ediyor.

Belki de senin düşünce tarzını, duygularını, hislerini yansıtan bir tane bile yazar yoktur. Bu durumda farklı yazarlara yönelmelisin. Kendi yazarını bulmak için milyonlarca kitap okuyabilir, bu konuda servetler bile harcayabilirsin. Ama “Bulamıyorum işte” demeyi bir kenara itip hedefinden şaşmamalı, kendi yazarını bulmak için çabalamalısın.

En çok da kendi yaşıtlarıma ithafen…

 

 

Diyalog Ama Nasıl – 2

0

Diyaloğun önce Müslümanların ve İslami cemaatlerin kendi içlerinde gerçekleşmesi gerekli ve zaruridir.
İslami cemaatlerin liderleri, sivil toplum önderleri bir iftar sofrasında neden bir araya gelemez yâ da gelmezler.

Bizim ecdadımız!

Gerek Selçuklu, gerekse Osmanlı gayrı müslimlerin kilisesine havrasına sinagoguna zarar vermemişlerdi.

Asırlar boyu onlarla dostluk ve diyalog içerisinde yaşamışlardı.

Onların büyük çoğunluğu bu vesile ile Müslüman olmuş

Müslüman olmayanlarda zararsız hale gelmişlerdi

Ramazanda oruç tutmamışlardı ama oruç tutanlara da saygısızlık yapmamışlardı.

Müslümanlar zaten medeni insanlardır.

Beşeri münasebetlerine komşuluk ilişkilerine dikkat ederler.

Kaba ve kırıcı olmaktan kaçınırlar.

Bir anekdot

Fatih İstanbul’da papazları ziyaret edip onlarla sohbet ederken muhataplarına sürekli papaz efendi diye hitap eder.

Bu durum vezirinin dikkatini çeker.

Saraya döndükten sonra padişaha

Padişahım bir papaza bu kadar iltifat etmeye değer mi?  Diye sorar.

Padişah vezirine hitaben bir papaz için lisanımızı mı bozalım?

Karşılığını verir.

Müslüman’a yakışan da budur

Lakin gayri Müslimlere gösterilen iltifat Müslümanlardan esirgenirse bu doğru ve inandırıcı olmaz.

Diyaloğun önce Müslümanların ve İslami cemaatlerin kendi içlerinde gerçekleşmesi gerekli ve zaruridir.

İslami cemaatlerin liderleri, sivil toplum önderleri bir iftar sofrasında neden bir araya gelemez yâda gelmezler.

Dini yâda milli bir meseleyi topluca müzakere etmezler.

Edemezler

Yâda buna ihtiyaç duyarlar mı?

Duymazlarsa sebebi nedir?

Bu bir vebal değil midir?

Bu vebalin hesabı kim yâda kimlerden sorulacaktır.

Cemaatler arası vahdet (birlik beraberlik dayanışma ve yardımlaşma) dinimizi gereği değil midir?

Hicretten sonraki ensar ile muhacir arasındaki kardeşlik ve yardımlaşma duygusu günümüz İslami cemaatler arasında da olması gerekmez mi?

Diğer dinlerin din adamları ile çeşitli platformlarda bir araya gelebilen müslümanlar kendi din kardeşleriyle aynı platformlarda ne zaman bir araya gelecekler.

Yâda gelmeleri gerekmez mi?

Bunu kardeşane ve de samimi bir arzu olarak kabul ediniz.

Müslümanların haham yâda papazlarla bir araya gelmelerini yadırgamıyorum.

Zaten bu durum içerdeki ve dışarıdaki derin güçleri de rahatsız etmiyor.

Bilmem üzüntümün sebebini anlatabildim mi?

Müslümanlar hoş görmesini ve konuşmasını bildikleri kadar gerektiğinde de kaşlarını çatmasını suratını ekşitmesini de bilmelidirler.

Kaş çatmayı surat ekşitmeyi bir birlerine karşı değil, hak edene yapmalıdırlar.

Unutmayalım ki Müslüman cemaatlerin görevleri sadece ramazan ayında fitre ve zekât toplamak için zarf dağıtmak, kurban bayramında deri toplamak, zaman zaman varlıklı müslümanları iftar toplantılarında bir araya getirmekten ibaret değildir.

Dostluk ve kardeşlik zorluk darlık ve ihtiyaç halinde beraber olmayı da gerektirir.

İnanmazsanız hicret sonrası peygamberimizin uygulamalarına bakınız.

Dost olmak ve dost kalmak temennisiyle.

Türkiye’de Laiklik ve Laikler

Türkiye’nin 6. Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk ve laiklik anlayışı;
Emekli büyükelçilerimizden Oğuz Gökmen anlatıyor: Fahri Korutürk Cumhurbaşkanı, İhsan Sabri Çağlayangil Dışişleri Bakanı, Bağdat seyahatindeyiz. Ziyaretimize Irak Türkmenlerini temsilen gelenler olduğu haber verildi. Cumhurbaşkanı kabul edilmesini söyledi. Biraz sonra sefaretteki odamıza, babayiğit yapılı üç Türkmen girdi. Ellerinde Arap harfleri ile yazılı bir levha vardı. Cumhurbaşkanına hediye için getirmişler. Levhayı uzaktan gören Korutürk telaşlandı. “Aman, ayet falandır biz laikiz kabul edemem”  yerimde durmayıp ayakta bekleyen adamların yanlarına gittim. Ellerinde tuttukları levhayı okudum ki, bir Türkçe hoyrat şöyle diyordu. ” Hoş geldü/ safa geldü/ hoş geldü /ne men öldüm kurtuldum/ ne sen imana geldü”

Cumhurbaşkanımıza “Efendim bu bir Türkçe şiir, ayet veya hadis değil” dedim. Bunun üzerine Dışişleri Bakanına levhayı alması talimatı verdi. Fakat kendisi kabul etmedi.                   

Çağlayangil de çıkışta bana verdi, ama bir zaman sonra geri isteyerek alıp Yalova’daki evine astı. Şimdi orada.

Oğuz Gökmen’in ikinci hatırası da Korutürk’e dair.

Bu defa resmi bir temas için İran’dayız. Ziyaret ettiğimiz yerler meyanında Hafız’ın kabrine de gittik. Hafız-ı Şirazi’nin huzuruna vardığımızda Cumhurbaşkanımıza “efendim müsaade buyurursanız bir Fatiha okuyabilir miyim? diye sordum. Tedirgin oldu “Canım nereden icap etti şimdi bu? “Biz laikiz ne münasebeti vardı böyle bir teklifin?” dedi. Bunun üzerine bende Yahya Kemal’in Hafız-ın kabri olan bahçede bir gül varmış / yeniden açarmış kanayan rengiyle” diye başlayan meşhur ” Rindlerin ölümü” şiirini yüksek sesle sonuna kadar okuyup bitirdim şiir bitince Korutürk ne dese beğenirsiniz? ” Fatiha’yı ne kadar güzel okuyorsunuz.”

O gün Türk heyetindekiler donup kalmışlar.  

Yine bir laiklik olayı.

Bu sefer MHP davasından:

Oflu Halil amca MHP büyük davasında tutuklu ve Mamak Cezaevindedir.

Orada komünistlere istiklal marşı öğretiyor MHP’lilerde LAİKLİK

Yüzbaşı Halil amcayı çağırmış, Halil amcaya ” Anlat bakalım laiklik nedir?

Halil amca komutanı hiç dinlemediği için, namazında, niyazında bir insan diyor ki, ” komutanım kim ki namazını kılar, orucunu tutar layıkdur Cennete, kim ki bunları yapmaz layıkdur Cehenneme” bu cevap üzerine Halil amcayı komutan yanından kovar. 

Bunlar Türkiye’nin gerçekleri bu gerçeklerle yaşamaya devam edeceğiz.

 

“İlginç Bir Çağda Yaşayasın Emi”

Şu bizim ‘Çılgın Türkler‘in tarihini en az  4 bin, azamî 17 bin yıl olarak veren var. Sosyo-kültürel olarak da, teo-siyasal olarak da, fizyo-genetik olarak da karışmış olsa dahi devam edegelen bir Türk Devlet Geleneği, her türlü coğrafyaya ve şartlara uyum gösterebilen bir Türk Milleti ve her halükârda nesilden nesile tevarüs eden bir Türk Kültürü hep var olmuştur.

Açık tenli – gök gözlü olarak başlıktaki beyanın sahibi Çin kayıtlarına giren Hunlardan milletimize ismini veren Göktürklere, uygarlığın ad ve anlamdaşı Uygurlardan Türk-İslâm mayasının ilk hamurkârı Karahanlılara değin adları farklı da olsa ortak ülkü şeridinde yaşayan aynı / tek bir millettir.

Anadolu’ya geldiğinde ismi ya Oğuz, Türkmen, Selçuklu olarak telâffuz edilen ya Karamanoğlu, Germiyanoğlu, Dulkadiroğlu şeklinde adlandırılan topluluk da aynı topluluktur. Hatta onlar kendilerini “Diyar-ı Rum“, “İklim-i Rum“, “Gaziyân-ı Rum” gibi coğrafî adlandırmalarla tarif ettikçe Batılılar ve Ortadoğulular “Turkhia“, “Memalik-i Türkî“, “Diyar-ı Türkiyye” gibi milliyetli tariflerle anageldiler.

600 sene Osmanlı olarak adlandırılırken sorun yoktu. Neticede bir milletin (Türk) içindeki boylar birliğinden (Oğuz) birinin (Kayı) çıkardığı sülâlelerden tekinin (Osmanoğulları) devlet ve millet adıdır Âl-i Osman. Cumhuriyeti kuran kadro da hanedanlıktan millet, saltanattan ulus devlet olmaya giden yolda en güzel ve en doğru ismi buldu, kullandı: Türkiye, Türk Milleti. Gâza ruhlu bir milletin Gazi önderi de, o büyük öncünün “fikirlerimin babası” dediği Diyarbekir’li Gökalp Ziya Bey de, Anayasamızın 35. maddesi de bu ülkenin tüm vatandaşlarını aynı eşit, aynı lâtif bağla bağlamıştır.

Elmayla armudu (Türk, Kürt’ün muadili değildir. Türkmen-Kürt-Laz-Çerkez vb. kardeştir) karıştıran ve Türlük, Kürtlük; her türlü milliyetçilik ayaklarımın altındadır diyen ve referans aldığı Veda Hutbesi‘ni bile ‘İmralı Özeli‘ için bir güzel kendine ayarlayan Sayın Başbakan‘a bir İslâm Tarihi hocası olarak ben yardımcı olayım:

“Kan (kin) davası ayaklarımın altındadır. Faizcilik (banka, kapitalizm) ayaklarımın altındadır. Kavmiyet asabiyesi (aşiretçilik, parti – teşkilat yandaşçılığı, hemşehrizm, etnikçilik, bölgecilik, mezhepçilik ya da anti-mezhepçilik, aile saadeti için gemicikler) ayaklarımın altındadır. Kürt’ün Türkmen’e, AKP’linin DSP’liye üstünlüğü yoktur. Üstünlük Allah bilinciyledir.

Son Peygamber‘in ilâ-yı kelimetullah davasının, âleme nizam verme rüyamızın ve yeryüzünü adaletle, merhametle yaşatma mayasının bayraktarı Türk Milleti‘nin manevî şahsiyetini kimse ayaklar altına alamaz. En Başta olsa bile..

Âyet der ki: “Allah gözlerin hain bakışını bilir.”