29.4 C
Kocaeli
Cuma, Ağustos 7, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1020

Ada Sahillerinde Görüşüyorum, Egemenliği Bölüşüyorum

 

Gece Nasrettin Hoca uyurken sakalından fare geçmiş, kalkmış bütün sakalını kazımış. Hanımı niye böyle yaptığını sorunca da “Yol olur, yol” demiş.

Rusya; nüfusunun 100’de 1’i, yüzölçümünün 1000’de 1’i federasyonunun 18 bölümünden 1’i olan Çeçenistan‘a “yol olmasın” diye 18-19 senedir tam saha pres yani zulüm yapıyor. Ya Amerikonya! Dolar yerine Euro diyenlere de, Dolar yerine Ruble diyenlere de “yol olur” diye muhtelif çap ve markada malum selam gönderiyor.

Etnik tartışmalar el bombasının pimiyle oynamak gibidir. Ve Yalçın Küçük‘ün başaramadığını başarırsınız. O, Türk Milletinin önde gelen isimlerini Sabataycılık / Dönmelik otomatiğine bağlamıştı ya şimdi bunlar da sözde Kürt Sorunu çözümü adına meşhur futbolcu milletvekilini Türklükten çıkardılar. Bakalım sıra kimde?

Arnavut, Arvanit, Alban, Alan, As, Oset; Kafkas ve Balkan Dağlarında yaşayan Turanî bir halktır. Tıpkı Peçeneklerin bakiyesi Boşnaklar gibi. Vergi gelirleri düşmesin diye toplu ihtida ile İslâmiyete geçmek isteyenlere set olan Osmanlı‘ya rağmen sizce Balkanlarda neden sadece bu iki millet % 70 ilâ % 90 oranlarında Müslümanlığı kabul etti dersiniz?

Kaç kere dedik, alt kimliklerle millet adını karıştırmayın. Etnisiteleri Türk‘le eşitliyorsunuz da Kürt‘ün – Zaza‘nın, Laz‘ın – Gürcü‘nün, Çerkez‘in – Abaza‘nın, Çeçen‘in – Ubıh‘ın, Pomak‘ın – Torbeş‘in hangi kökten geldiğini biliyor musunuz? Ermeni, Rum, Nasturî, Keldanî Hıristiyanlarının yüzde kaçının Türkik olduğu bilgisine sahip misiniz? Yada Mısır ve Suriye‘de ne kadar Arapça konuşan, Pakistan‘da da ne kadar Urduca konuşan Türk asıllı insan var; haberiniz var mı?

Tarihi tarihçilere bırakmama noktasında ne kadar da birbirine benziyor sözde Ermeni Soykırımı mitiyle sözde Kart – Kurt Sesleri sorununuz. Bu cumhuriyetin Türk Milleti tarifi sosyo-kültürel bir tanımdır. Onu etnolojiye ve antropolojiye çekerek siyaseten ırkçılık yapan sizsiniz, bir de Anayasa‘da yazılı ve Meclis‘e girerken ettiğiniz yeminde yazılı olan Türk Milliyetçiliğini tekfir ediyorsunuz. Ama iş Apo‘ya gelince “aşkım, aşkım” replikleri..

Replik deyince aklıma geldi. Geçenlerde üniversiteden bir arkadaşımla doktoraya giderken yolda Sapanca Gölüyle görüştük. İyiymiş; bir ara Eşme tarafındaki sularında eklem romatizması olmuş ama düzelmiş. Sordum, bir başka avcı arkadaşım Samanlı Dağlarıyla azalan av mevzularını konuşmak için dağa çıkmış. Ama en çok dayımın Karakız‘ına şaşırdım. Yalaktaki suyu beğenmemiş, Ayazma Deresiyle toplantı yapmış.

Kale boş, kaleci top toplama işini ihaleye çıkarmakla uğraşa dursun gelen abanıyor, giden abanıyor. İmralı Adasıyla görüşülürken insanın aklına ya Sigmund Freud ya da Levent Kırca geliyor. Hatta maç ve magazinkolik, yarışma ve dizimatik, cepten ve faceden çifte kavrulmuş milletim bir yol “Şşşşşt! Hooop!” der ise gündemi nasıl ve neyle kalaylarlar deyü kafa yordum. En son Müslüm Gürses‘in bitkisel hayata bağlanmış sahnesinde aniden durdum.

Ne ki halkımın derunî hareketsizliği siyasîlere ters köşe yaşatınca Müslüm Baba‘nın prize bağlanmış ömrü bir dem uzadı. Yoksa 1 hafta boyunca özgeçmişi ve hayatından bezmişliği, emsalsiz yorumları ve anormal ömrünün normal durumları kanal kanal dökülecekti. Artık TRT’de Gencebay‘la, sanal âlemde de Ferdi Tayfur‘la idare ediniz nitekim bir nebze.

Faruk Bildirici “Siluetini Sevdiğimin Türkiye’si“ni yazmıştı. Başlığın anten ayarlarıyla oynarsak millet yanlış anlayacak. Elde var çifte yanlış, karambolden bir top daha gelirse 3 yanlış 1 doğruyu sinemaya götürecek.

Bize de son fasılda Bahtiyar Vahapzade‘nin tarihsel sözünün güncelleyerek fatiha okumak düşer:

“Milliyetine taş atanın, geleceğine gülle atarlar.”

 

 

Türkiye Almanya Olacak

0

 

Başbakan her fırsatta dile getirdiği ‘üç çocuk’ talebini Ekim ayında gerçekleştirdiği Almanya gezisinde katıldığı bir açık oturumda; “Ben ülkemde şunu söylüyorum, ‘en az üç çocuk doğurun’ diyorum, aksi takdirde 2037’de Almanya’nın bu gün geldiği duruma geleceğiz” diye yineledi.
Sen misin bunu söyleyen! 50 yıldır Türkiye’de uygulanan nüfus planlaması ve propagandalarıyla kafası deforme edilen gafiller açtı ağzını, yumdu gözünü;
“Vay efendim, bu günkü Almanya’nın seviyesine gelmek ne demekmiş?
Almanya’da nüfusun yarısı, Türkiye’de üçte biri çalışıyormuş. Almanya’da 15-64 yaş çağ nüfusunun %74’ü, Türkiye’de %50’si çalışıyormuş.
Almanya’da çalışanların %12,75’i Ortaokul ve altı, %57’si Lise, %29,1’i üniversite eğitimliyken; Türkiye’deki çalışanların %61’i İlköğretim ve altı, %19,6’sı Lise ve dengi, %16,51’i üniversite eğitimliymiş.
Lise düzeyindeki gençlerin eğitim kalitesini ölçen OECD ve PISA araştırmalarına göre Türkiye eğitim kalitesi en kötü ülkeler arasında yer alıyormuş.
Türkiye hedefine üç çocuğu değil; eğitimi, istihdamı ve katma değeri yüksek üretimi koymazsa, 2037’de bu günkü Almanya’nın durumunu mumla ararmış…”
Doğru veriler kullanılarak hakikat işte böyle çarpıtılır. Nefsine düşkün bir şahsiyet, hazcı bir benlik, hep öyle kalacağını hiç yaşlanmayacağını sanıyor.
Yaşlanmak bütün canlı varlıklar gibi toplumların da kaçamayacağı gerçek. Ölen hücre sayısı yeni hücreden fazla olmaya başladığında yaşlanma başlar. İlahi nizam gereği ülkeler de yaşlanır. Bir ülkenin yaşlanması doğurganlık oranının %2,1’in altına düşmesiyle başlar.
Türkiye’nin doğurganlık hızı yani kadınların doğurması beklenen ortalama çocuk sayısı 1940-1950’lerde 6,9 idi, 2001 yılında 2,37 oldu. Sağlık Bakanlığının 12 bölgede 2012 yılında yaptığı araştırmaya göre bu oran 1,9’a kadar düşmüş durumda. 2040 ların tahminini bu günden yakaladık.
Bölgesel olarak baktığımızda en yüksek doğurganlık hızı üçü aşan tek bölge 3,42 ile Güneydoğu Anadolu. En düşük oran 1,55 ile Batı Marmara. TÜİK’in 12 bölgeye dayalı verilerindeki 7 bölgenin doğurganlık hızı 2’nin altında ve Manisa nüfusu en hızlı düşen iller arasında 18 sırada. Böyle devam ederse 2040 yılında nüfusumuz azalmaya başlayacak.
Doğurganlık oranının düşüşünün sosyolojik, ekonomik ve kültürel birçok sebebi var. Türkiye’de aile yapılarıyla birlikte aile anlayışı, insanların evlilik müessesesine bakışı değişti. Kadın ve erkeklerin birbirine ulaşabilirlikleri kolaylaştı. Kadınlara annelik, erkeklere babalık zor gelmeye başladı. Gençler sorumluluk almaktan kaçıyor, fedakârlık etmeyi ve katlanmayı bilmiyor, en önemlisi yetinmeyi bilmiyorlar. Boşanmalar artıyor. Kitle iletişim araçları toplumsal tepkilerde hükümetlerden daha etkili.
İş hayatı eğitimin işe uygun becerili insan yetiştirmediğinden yani istenilen evsafta kaynakçı, tornacı vs. bulamamaktan şikâyetçi. Aile kurumunun dili olsa da söylese;  istenilen kalitede baba ve anne adayı bulabiliyor mu? Türkiye’de işveren nitelikli işçi, aile kurumu nitelikli anne-baba ve devlet çocuk istiyor.
Türkiye’nin kalkınma hızının sürdürülebilirliği açısından çalışan nüfusa ihtiyaç var. Daha bu günden insan kaynaklarında istihdam yönüyle sıkıntı başladı. Senelerdir mesleki eğitim ve istihdam sorunlarına çözüm arayışında olan kurul ve komisyonlarda çalışıyorum.
Manisa’da 4 bin kişiye ihtiyaç duyan bir maden işletmesi yeterli elemanı bulamadığı için faaliyete geçemiyor.
Yaptığımız istihdam çalışmalarında işsizlik kadar ve hatta ondan daha önemli olarak iş beğenemezlik ve çok sık iş değiştirme bir problem olarak karşımıza çıkıyor.
‘Türkiye’nin Almanya gibi olması’,  önce nüfusunun yaşlanması bilahare ekonomisinin durağanlaşması ve daha sonra gerilemesidir. Bunun neticesi tarihten silinmeye kadar varır ve bu toprakların üstünde yaşayan bizim milletimiz olmaz.
Nitekim Batının aileyi koruyamaması, kadın erkek ilişkilerine çeki düzen veremeyişi Batıyı küresel ekonomik sistemdeki hâkimiyetinden etti, Asya’yı öne çıkarmaya başladı.
Bu nüfus meselesini halledemezsek Güneydoğu Asya ve Sahra altı Afrika’dan göçmen işçilere kucak açmak zorunda kalacağız. Nihayet Anadolu’dan silinip gideceğiz. Çünkü bir devletin hedefi olmalı ve Türkiye’nin sosyal, kültürel ve ekonomik alan olarak; Kafkasları, Ortadoğu’yu, Balkanlar’ı ve Afrika’yı seçmek zorunda. Bu hedef ancak insan kaynağıyla sağlanır.  Tek çocuk diye direterek; dayısız, amcasız, teyzesiz, halasız nesillerle ya da çocuksuz düzeyli birlikteliklerle Anadolu’da mesut, mutlu bir hayat özleyenler toptan yok olmaya mahkûmdur.
Bu konuyu daha önce, “Anadolu’da Türklerin Son Yüzyılı” başlığıyla gündeme taşıdığımda kimse dikkate almamıştı. Şimdi bizzat Başbakan’ın dile getirmesi büyük önem taşısa da söylemden öteye gitmedikçe bir mana ifade etmeyecek.
Söylemden öteye geçmek için ciddi bir kültür devrimine ihtiyaç var, ona uygun sosyal alt yapılar gerekir ama önce onu yapacak ilim ehlini ve bilgi birikimini bulmalıyız.
Doğurganlık hızının düşmesi Türkiye için bir sorundur ama bu sorun; benimsediğimiz, yücelttiğimiz Batı kültürünün yani sebebin sonucudur. Bu kültür Batının başına hangi belayı açmışsa bizim de o belaları yaşamamız kaçınılmaz bir sondur.

 

 

Öcalan ile Erdoğan Görüşmesi

 

“İmralı’da görüşenler esasında Öcalan ile Erdoğan’dır.” Bu söz CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu‘na ait. PR denilen halkla ilişkiler tekniği açısından ne denirse denilsin, kamuoyunda çok geniş bir kitlenin de olayı böyle tarif ettiği kanaatindeyim.

Sürecin danışmanları pazarlamacılık konusunda oldukça bilgili. İyi bir pazarlamacı en olumsuz özellikleri bile cazip göstermeyi becerir. Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en riskli operasyonu ile karşı karşıyayız. Fakat bu pazarlamacılar sayesinde olanların ciddiyetini kavrayanların oranı acaba ne kadar?

Başbakan Erdoğan kendisi açısından da “riskli bir süreci” yönetmek durumunda. Risk sadece muhalefetin tepkisi değil, Ak Parti içindeki Türk kimliğine sahip çıkması beklenen kitlelerin muhtemel tepkilerini yatıştırmaktaki güçlükten kaynaklamakta. Yapılan anketlere göre Orta Anadolu’da bazı illerde AKP oylarındaki dramatik düşüş bir işaret olabilir.

Bunun için, İmralı’daki cani mahkûmu muhatap alıp, müzakereyi başlatınca önce adına “Apo ile müzakere” denilemedi, “İmralı Süreci” denildi. Bakıldı ki bu tanım soğuk ve anlamsız, daha sıcak ve sevimli bir isim bulundu: “Çözüm süreci.

Kılıçdaroğlu’nun “herkesin bildiği sırrıfaş etmesini biraz “densizlik” veya “sürece zarar verici” dokuz kusurlu hareketten bir sayabilirsiniz. Ama netice değişmez: Terör örgütü liderinin, Türkiye Cumhuriyeti Devletini muhatap olmak, müzakere etmek ve hatta Anayasa yapımına müdahil olmak noktasına getirmekle kendi cephesinden çok başarılı olduğunu itiraf etmek zorundayız.

Devletin resmi görevlilerinden sonra, Başbakan’ın ifadesiyle “terör örgütünün siyasi kolu” olan partinin temsilcilerinin İmralı’ya örgüt liderine gönderilip, “barış” ve “çözüm” için “Sayın Öcalan”ın görüşlerini BDPKK kanadına iletmesi sağlanacaktı.

Öcalan’ın BDP temsilcileri vasıtasıyla verdiği ilk mesaj şu oldu:  “Bütün taraflar bu süreçte çok dikkatli ve duyarlı olmalıdır. Devletin elinde tutsaklar var. PKK’nın da elinde tutsaklar var. PKK tutsaklara iyi davranmalı.”

Yani devletin hapishanesinde olan kendisi ve diğer PKK/KCK/BDP’ lilerin tutsak (esir) olduğunu ifade etti. Buna karşılık PKK’nın elinde olan sivil ve asker Türk vatandaşlar aynı kefeye konuldu.

Tutsak/esir savaş halindeki devletler için söz konusu olabilir. PKK kanadından mahkûm olup hapishanede olanlar, vatandaşı oldukları devletin kanunlarına göre suç işledikleri için hapisteler. Terör örgütünün elinde olanlarla bunları aynı kefeye koyarak yapılan açıklama PKK’nin egemen, bağımsız devlet hayalini ortaya koymakta.

Sızdırılan diğer bilgilere göre, Öcalan, hükümete de ulaştırdığı “Yeni yol haritası belgesi“ni ve  “Kürt Sorunu‘nun demokratik yollarla çözümü” konusunu anlatmış.

Öcalan, “Kısa sürede atılacak adımlara bağlı olarak sınır dışına çıkış söz konusu olacak. Örgüt hazırlıklı olsun. Silahların yerine siyasetin dönemi başlamalı” çerçevesinde değerlendirme yapmış. BDP kurmaylarına verilen bilgilere göre Öcalan, “En çok da Kürt kimliğinin anayasal güvence altına alınmasına bağlı” demiş.

******

Prof. Dr. Ümit Özdağ‘ın ifade ettiği gibi, “AKP’den gelen açıklamalar da AKP ile BDP/PKK arasında bir işbirliği ortamının doğduğunu gösteriyor. Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu‘nun Taraf Gazetesine verdiği demece göre, Bu işbirliğinin üzerinde uzlaşılabileceği ifade edilen şartlar;

1)       Anayasadan Türk milleti kavramının çıkarılması,

2)       Adına ‘demokratik özerklik’ denilmese de Güneydoğu Anadolu’da mahalli idarelere devredilecek yetkiler ile fiili federasyonun kurulması ve

3)       Düşünce ve etnisite konularında tüm temel hak ve özgürlüklerin kabul edilmesi üzerinde uzlaşılıyor.”

“AKP-BDP/PKK ittifakının amacı İstiklal Savaşı’nın eseri olan Türkiye Cumhuriyeti’ni tasfiye etmektir. Türk milletinin elinden devleti, siyasal kimliği alınıp, egemenliği tasfiye edilecektir. Türk milleti bir etnisite derecesine indirgenmektedir.”

Prof. Dr. Ümit Özdağ can yakıcı soruyu sorup cevabını veriyor: “Böyle bir gelişme, normal şartlarda bir millet savaşı kaybettiği zaman olur.

‘Türkiye bir savaşı kaybetti de Türk halkının haberi mi yok?’

Bu sorunun cevabı ne yazık ki,  ‘Evet’  Türkiye bir savaşı kaybetti. Yenilgiyi Türkiye adına AKP kabul ediyor ve PKK’ya -taleplerini kabul ederek- teslim oluyor.”

Murat Karayılan, 12 Şubat 2013’te  “Açıkça söylemek gerekirse yenildiler, yenildikleri için de önderliğimizin yanına gidip diyalog kurma yöntemine başvurdular” diyerek PKK’nın durumu nasıl okuduğunu söylemektedir.”

******

PEZEVENK: Farsça pezevenk kelimesi Türkçe’ deki “pazarlamacı” veya “tezgâhtar” anlamına gelirmiş. Türkçe’ de ise bu kelime sadece kadın pazarlayan fuhuş tacirlerine ve bunlara benzetilenlere aşağılayıcı bir sıfat olarak kullanılmakta.

Süleyman Demirel Kırgızistan’a gittiğinde kendisine alkışlar eşliğinde “pezevenk” diye tezahürat yapılmış. Pezevengin Kırgızca’da “kahraman, yol gösterici” demek olduğu kulağına fısıldanınca, Demirel’in “teşekkür ederiiiim, asıl pezevenk sizlersiniiiiz” diyerek karşılık verdiği rivayet edilir.

Apo ile müzakere” veya “İmralı sürecini” yürütenlere, toplumun farklı üç kesiminin, kelimenin bu üç farklı anlamından birini düşünerek “pezevenk” sıfatını verebileceğini sanıyorum. Çünkü toplumda bir kesime göre bu süreci yönetenler “aşağılık vatan satıcısı” iken, bir kesime göre “başarılı birer siyaset pazarlamacısı”, bir diğer kesime göre de “kahraman, yol gösterici, kanaat önderi” kabul edilmekte.

Önemli olan herkesin kendi anladığı dilden meramını ifade ederken hissettikleri olsa gerek. Türk’çe konuşup hissedenlerin projeyi yürütenlere hangi anlamda pezevenk dediklerinin takdirini sizlere bırakıyorum.

 

 

Timsal Karabekir’i Dinlerken

 

Millet olarak tarihimizi çabuk unutuyoruz, hatta daha önceki Türk tarihi olaylarına baktığımızda hep yabancı tarihçilerden, yabancı kaynaklardan nakledilen belgelerle bilgileniyoruz.

Bu yüzden, arşivlerimizde biriken tarihi bilgi kaynaklarının bir çoğununda  İstanbul kâğıt hurdacılarında haraç-mezat satıldığı söylenirdi. Çok şükür son yıllarda bu konuya devletimiz önem verdi ve değerli bilim adamlarımız ve tarihçilerimiz yetişti.

Geçtiğimiz günlerde, Kocaeli Türk ocağının tertiplemiş olduğu Konferans’ta kurtuluş savaşı komutanlarımızdan Kâzımkarabekir paşamızın kızı Timsal Karabekir hanımefendiyi dinledik. Timsal hanım sağ olsunlar bu konferansta çok sayıdaki dinleyici topluluğuna birçok belge ve bilgiler sundular. Tabii bu bilgi ve belgeler, direkt birinci ağızdan dinleyicilere sunulunca önemi bir kat daha artıyor.

Dediğim gibi, Timsal hanım, çok önemli bilgi, ve belge sundu. Tarihin ters yüz edilip çarpıtıldığı günümüzde bu konferans daha da bir önem kazanıyor. Ogünleri yaşayan yabancı bilim adamları, tarihçiler ve hariciye mensuplarının raporlar tutup memleketlerine gönderdiği tarihi belgeler her ne hikmetse bu gün dahi açılmıyor. Açılmıyor çünkü malum Ermeni, sözde soy kırım yalanı, Türkiye’nin tepesinde Demokles’in kılıcı gibi şantaj malzemesi olarak sallandırılıyor.

O yıllarda Ermeni çetecileri kullanıp Türk milletinin üzerine salan Rus generali dahi Ermenilerin doğudaki akıl almaz vahşi katliamlarını gördüğünde; ben bile insanlığımdan utandım diye biliyor da Türkiye’de her fırsatta en ufak bir durum söz konusu olduğunda bazı malum çevreler “bende Ermeni’yim” Demekten utanmıyorlar.

Timsal hanım’ın bizzat babasından dinleyip anlattığı bir vahşeti aktarayım sizlere: Kazım Karabekir paşa, bir gün Erzurum’un köylerinden birine teftiş için yola çıkar. Köye yaklaştığında köyün dışında ağızlarındaki dişleri görülecek kadar gülen köylüleri görür. Kendi kendine, herhalde benim geleceğimi duyup, karşılamaya çıktılar ve bana sevinç gösterisi yapıyorlar diye düşünür. Biraz daha yaklaştığında ne görsün, aman Allahım tam bir vahşet. Bütün köy halkı Ermeni çetecileri tarafından kazığa oturtulmuşlar. Zavallı insanlar acıdan kıvranarak ölürken dişleri o yüzden açıktan görülüyormuş. Bizler anlatılırken dayanamadık ya gözlerimizle bizzat görseydik ne yapardık bilemiyorum.

Timsal hanım kurtuluş savaşımızdan kalan beklide son canlı efsane ve Kurtuluş savaşımızın eşsiz kahramanlarından birisinin Türk milletine emaneti. Millet olarak onun kıymetini çok iyi bilelim diyeceğim ama ne yazık ki vatana ihanetlerin kol gezdiği şu günümüzde onun yeterince kıymetini bilebilir miyiz biraz zor.

Kıbrıs mücahidi, Cumhurbaşkanı rahmetli Rauf Denktaş’a dahi son günlerini zehir etmedik mi? Hiç faydasız bir AB referandumu sırasında neredeyse bizzat başbakan tarafından: Git siyasetini Kıbrıs’ta yap diyerek vatandan kovacak duruma getirmedik mi?

Bu vesileyle Türk ocağı yönetimine çok teşekkür ediyorum. Çok sayıda sivil toplum örgütü mensuplarına başta Aydınlar Ocağı Başkanı Ruhittin Sönmez, eski başkanlardan İbrahim Kahraman, Ahsen Okyar,  Türk Eğitim Sen. Kocaeli Şube Başkanı Süleyman Pekin, BBPİl Başkanı Serhat Duyar olmak üzere bir çok kişiye ev sahipliği yapmışlardır.

 

Dicle Kürtleri

0

 

Türkleri cepheden mertçe yok edemiyeceklerini anlıyan tarihî düşmanlarımız; yumuşak karnımızı araştırmışlar. Asırlardır deneyip, hep yapa geldikleri; “parçala, böl ve yönet” metod ve usûlünde karar kılmışlar. Bu menhus işi başarmanın en kolay ve ucuz yolu olarak da, bilimsel istihbarata yönelmişler ve ilmi siyasetlerine âlet etmişlerdir. Tarihî gerçekleri rayından çıkarıp, rotasından saptırarak; aka kara, karaya ak dedirterek, Türk milletine çelme takmaktan  bir an olsun vazgeçmemişlerdir. En tehlikeli yalanın; çürütülmesi zor,  yarısı hakikat olan yalan olduğunu keşfetmişler; kardeşlerimizi bize düşman etmeyi nisbeten de olsa başarmışlardır.

Hain emellerine; bazen tarihi yanlış mecralarda seyrettirerek, bazen dili zoraki yorumlara tabi tutarak, bazen de dini bâtıl izah ve kılıflara büründürerek ulaşmak istemektedirler.

İbret nazarlarınıza sunduğumuz aşağıdaki alıntı; kalemini ömrü boyunca Doğu Anadolu’nun tarihî gerçeklerini su yüzüne çıkarmak için, iğneyle kuyu kazarcasına çalışmış olan merhum KIRZIOĞLU hocamızın tespitlerinden küçük bir parçadır:

X

“Engin Türk varlığının güçlü ve yaygın uruklarından (boy, oymak veya aşiretlerinden) birisinin, yani kanımızdan ve canımızdan olan Kürtler’in: tarih, dil, antropoloji, etnoloji / etnografya ve folklor bakımlarından gerçek köklerini, mahiyetlerini…arzederken…Asya ile Avrupa’yı bir arada gösteren şu Harita’daki, tarih boyunca Türkler’in yayıldığı ve devletler kurup yaşadığı ülkelerde, “Kürt” adlı güçlü, kalabalık ve atlıgöçebe yaşayışındaki uruğun, beş ayrı bölgedeki yurtlarını ve tarihteki anılışları’nı gördük. Coğrafya adlarına ve hâtıralarına varınca, dillerinden kalan sözlerin de, yalnız türkçe olduğunu belirttik. Bunların beş kolunun da, Saka (İskit) Türkleri birliği içinde yaşadıklarını, ilk cihangir Türk hükümdarı “Afrasyab” (Alp-Er Tonga) adlı destanlaşan kahramanın Uygur, Karahanlı, Selçuklular da olduğu gibi, Kür-Aras / Aran – Kürtleri ve Dicle – Kürtleri / Kürmançlar’ca da, uluata sayıldığını, delilleriyle gördük.

“Ayrıca, 1597 yılına kadar Dicle-Kürtleri arasında yaşayıp bilinen “Şerefname”ye geçmiş ve 1884’te “Diyar-bekir Salnamesi”nde de anılan, “Kürt-Oğuznamesi”nin, yani “Dede – Korkut Oğuznameleri”ndeki Dicle – Kürtleri Elbeğileri “Bogduz – Aman” Sülalesi Destanını, son 100 yıldan beri kasıtlı olarak Ruslar’ın yaptığı yayınlarda nasıl tahrif edip, tersine göstermeye çalıştıklarını ve bu gerçeğin ilim dünyasınca bilinmemesine nasıl gayret ettiklerini gördük. Çarlık çağında Petersburg İlimler Akademisi adına “Şerefname”nin 1. Cildini fransızcaya çevirip, “geniş notlar ve izahlar” yapan bu Akademi Azâsından F. Charmoy’nın 1868’te, bizim “Boğduz – Aman”ımızı, kılık değiştirerek nasıl “Ermeni – Boğos” yaptığını; Sovyet Rusya’nın Moskova’dan verdiği talimatla, 1927’de eski Rus diplomatı V. MINORSKY’nin İslam Ansiklopedisi’ndeki o uzun ve sözde “kılı, kırk yaran” mahiyetteki “Kürtler” Maddesinde, “Kürt – Oğuznamesi”ne ve Kürtler’in  “Oğuz – Han”lılar soyundan gelişini gösteren millî an’aneleriyle destanlara, hiç dokunmadığını; bunun gibi eski bir Rus diplomatı olan B. NİKİTİN’in de, 1956’da Paris’te çıkan hacimli  “Kürtler”  adlı kitabında, yüzü kızarmadan “Boğduz – Aman” adını, nasıl  “Bağdat – Zemin” biçimine soktuğunu, yeniden hatırlatmak isterim. Son yüz yıldır Rusların, Rus diplomatlarının talimatına göre çalışıp yayın yapan Akademi ve “Bilgin”lerin, Kürtler üzerine çıkardıkları yayınların, gerçek mahiyeti, işte böylece

3603

Türklük ve Oğuzluk varlıklarını tahrif etmektir. Bütün dünya kütüphanelerinde ve Üniversiteler ile Enstitülerde de, Rusların böylece, ustalıklı ve yabancı dillerle neşredilmiş “Kürtler” hakkındaki eserleri, birer “elkitabı” işini görüyor!

“…Tarih, Dil, Antropoloji, Etnografya ve Etnoloji, Millî – Destan ve Gelenekler ile Folklor gibi, kökleri ve soyu araştırıp belirtmeye yarayan bütün ilimler bakımından Dicle – Kürtleri de iyice araştırılınca, varılan biricik sonuç,…Türklük ve Oğuzluk varlığıdır. Fakat, başta Ruslar, bütün tarihi Türklüğü parçalayıp dağıtarak sömürüp yutmakla geçen  “Sarı – Moskoflar”, Akademi ve Akademisyen  “ilim” adamları ile, “buz üzerine yapı kurar gibi”, sürekli çalışma ve yayınları ile, öteki Türk (mesela, Sovyet Türkmenistanı, Özbek, Kazanlı, Kırımlı, Kırgız, Kazak,  Başkurt, hattâ kasıtlı olarak 1918’den beri bir Fars uruğuna ait olan  “Azerî”  adını takıp, bize de okul kitaplarımızda kullandırıp, gazetelerde bile bahsettirdikleri Azerbeycanlı Türk) urukları gibi, “Kürtler”i de, “Türklerden  ayrı  ırktan” gösteren emperyalist devletlerin yayınlarına ve onlara uyan yabancılara, âlet olmamalıyız.

“Sözlerimi, rahmetli  Ziya Gökalp’in, Malta esaretinden dönüşünde, Diyarbakır’da çıkardığı haftalık  “Küçük Mecmua”nın 5 Haziran 1922 tarihli ilk sayısında, “Türkler’le Kürtler”  adlı makalesinin sonundaki şu cümle ile bitiriyorum:

“Kürtleri sevmeyen bir Türk varsa, Türk değildir; Türkleri sevmeyen bir Kürt varsa, Kürt değildir!”

(Kürtlerin Türklüğü, Prof. Dr. M. Fahrettin KIRZIOĞLU, II. Baskı, 1995 – İstanbul, s. 15, 128 – 132)

 

 

Olten Minaresi’nin Geleceği

0

 

Olten Türk Kültür Ocağı Derneği’nin davetlisi olarak İsviçre’de, “İslam ve İslam Medeniyeti” konusunda verdiğim konferansın soru cevap faslı, İsviçre Türklerinin karşı karşıya kaldıkları sorunları açıkça ortaya koydu. Dernek merkezinde düzenlenen konferansın ev sahipliğini derneğin başkanı Mustafa Karahan,  Ali Erdem ve Yusuf Bağcı yaptı. Toplantıya, gençler, üniversite öğrencileri, bayanlar, 30 yıldır derneğin kurumsallaşmasına emeği geçen yetişkinler ile  Bern ve Zürih’ten gelen çok sayıda duyarlı Anadolu insanı katıldı.

Konferansa vatandaşlarımız ailecek katılmışlardı. Kadınlar, çocuklar, yetişkinler, emekliler hep birlikte gelmişlerdi. Onlar için konferans sadece bir konu hakkında doğrudan bilgi sahibi olma yöntemi değildi. Konferans, aynı zamanda buluşma, dertleşme, sorunları sosyalleştirme, Türkiye’ye gönderme ve çocukların Türkçe konuşulan bir ortamda bulunmasını sağlama vazifesi de görüyordu.

Dernek dediğimize bakmayın. Olten Türk Kültür Ocağı Derneği, İsviçre’de Minaresi olan  tek Türk camisini de kapsamına alan, geniş bir imarettir. Spor alanları, çok amaçlı salonu, mutfağı ve konferans salonu olan geniş bir alandır.

Konferanstan sonra hanımların dernek binasının mutfağında hazırladıkları yemekler dinleyicilere ikram edildi. Tam anlamıyla bir Türkiye havası bütün alana hakim oldu. Türkiye’den konular üzerinde uzun uzadıya konuşuldu. Bu yazıda konferansın ikinci bölümünde dinleyicilerin sordukları sorular üstünde duracağım. O kadar çok soru soruldu ki, soru cevap faslı, bir buçuk saat süren konuşmanın iki katı gibi bir zaman aldı. Bilhassa kadınların soruları çok dikkat çekiciydi.

Hanım kardeşlerimin sordukları soruların hepsinde, evlatlarının gelecekleriyle ilgili ciddi bir kimlik kaygısı vardı. Çocuklarının Avrupa’da müslüman bir kimlikle ve kişilikle kalıp kalmayacakları endişesini taşıyorlardı.

Mesela, çocuklarıyla birlikte konferansa katılan Fatma hanım, okulda çocuklarına sorulan soruları bana sordu: Neden müslüman ülkelerin çoğunda iç savaş var?  Teröristlerin çoğu müslümanlardan çıkmaktadır, İslam dini insanları terörist olmaya mı yöneltmektedir? Müslüman ülkelerin hepsi  geri kalmıştır, İslam inançları insanları tembelliğe ve atalete mi teşvik etmektedir? İslam güzel bir din olsaydı, müslümanlar neden kötü durumdadır? Bu sorular, İsviçre’de okuyan bütün Türklerin muhatap olduğu en önemli problemlerin başında gelmekteydi.

İsveçre okullarındaki çocuklarımız bu sorulara cevap bulmaya çalışıyorlar. Bir taraftan gelişmiş bir ülkede üstün ve hayranlık duyulan bir kültürle karşı karşıyalar, diğer taraftan bu kültür ciddi manada müslüman olmayı ürkütücü, korkutucu ve geri kalmış bir değerin uzantısı olarak onlara tanıtmaktadır.  Öğretmenler, yerli öğrenciler ve gündeme hakim olan söylem, vatandaşlarımızın çocuklarını İslamiyetle, Türk kültürüyle ve aile değerleriyle karşı karşıya getirmektedir.

Olten minaresini büyük zorluklara göğüs gererek diken bu Türk topluluğu, minareyi sahiplenecek nesillerin gelecekte varlıklarını muhafaza etme konusunda endişeli görünüyordu. Annelerin soruları bu endişeyi dramatize ediyordu. Bana sorulan sorulara bakılırsa,  İsviçre Türkleri ilkin, korkutucu insanlar olarak gösterilmektedir. İslamofobi propagandası, okullarda okuyan çocukların dışlanmasına, hakir görülmesine ve taciz edilmelerine neden olmaktadır.

İkinci olarak, yabancı düşmanlığı ideolojisi olmasa bile, sosyal ortamın kendisi yeterince özendiricidir. Türk çocuklarının yabancılaşmaları için yeterince cazip öğe içermektedir. Uygarlığın hayranlık uyandıran tertibatı, yabancılaşmayı teşvik etmektedir.

Üçüncü olarak Türkiye bölgedeki Türklerin kültürel hakları için yeterince faaliyet yapamıyor. Hatta Türkiye’ye ziyarete gelen vatandaşlarımız, Almancı sıfatıyla anılıyorlar, damgalanıyorlar. Bu sıfat onların inadına yabancılaşmasına tesir ediyor olabilir.

Dördüncü olarak İsviçre hükümeti bu insanların kendi kültürleriyle, inançlarıyla baş başa kalmalarına izin vermiyor. Minare yasağı bunun en önemli göstergesidir. İkinci olarak  130 bin Türk vatandaşının yaşadığı bu ülkede İsviçre hükümeti sadece 20 tane din görevlisinin bu kitlenin dini ihtiyacını karşılamasına izin vermektedir. Türkiye 20′den fazla din görevlisini bu ülkede görevlendiremiyor.

Olten minaresini kalplerine işlenmiş bir hançer olarak görselleştiren islam karşıtları, yasaya göre inşa edilen minareyi öksüz bırakmak için Türklerin istikbalini inkıraza sokmanın yollarını denemektedirler.

 

 

 

Azerbaycan Turizmi – 1

0

 

Azerbaycan Ülkesine yapmış olduğumuz seyahat izlenimlerini sizlerle paylaşmak istiyorum.

Ülkenin bağımsızlığını kazanmasından sonraki süreç oldukça zorlu geçmiş.

Politik yaşamın kaos ortamından çıkması uzun sürmüş.

Günümüzde de politik yaşamın sorunsuz olduğunu söylemek zor.

Devlet yönetiminde İlham ALİYEV tam yetkili.

Onun sözünün üzerine söz söyleyebilecek hiçbir kurum yok gibi.

Görüşmelerimiz Bakanlık düzeyinde gerçekleştiği için oldukça keyifliydi.

Yönetim Kurulu Başkanımız Mümtaz EMEKSİZ ve Azerbaycan Federasyon Başkanı Bilal DÜNDAR ile birlikte yaptığımız ziyarette Sayın Bakan Nazım İBRAHİMOV’un bizzat bizimle ilgilenmesi bize çok zaman kazandırdı.

Görüşmelerimizi ve ziyaretlerimizi büyük bir hızla tamamladık.

Amacımız bu ülkeye yapılabilecek yatırımları kapsamlı biçimde incelemektir.

Azerbaycan’ın yüzölçümü yaklaşık olarak 86.700 Km’dir.

Nüfusu ise dokuz milyon.

Kendi ifadelerine göre 38 milyon Azeri, İran’da yaşamaktadır.

Burada yaşayanların bölgesi için Güney Azerbaycan demektedirler.

Azerbaycan için gelişmiş demek zor, gelişmemiş demek te zor.

Eski Sovyet döneminden kalan mükemmel binaları var.

Alt yapı sorunları yok denecek düzeyde.

Yolları mükemmel genişlikte ve düzgün kullanılmaktadır.

Petrol gelirlerini büyük projelere yansıtmaktadırlar.

Azerbaycan Adaları projesinin maliyeti için söylenen bütçe 120 milyar dolar.

Fırsatını bulursanız görmenizi tavsiye ederim.

Bakanın talimatıyla bütün inşaat alanını inceleme fırsatı bulduk.

Daha önce Dubai’deki Palmiye Adalarının inşaatını da incelemiştim.

Bu proje inanın daha büyük ve iddialı yapılıyor.

Bitmiş haliyle görmeyi gerçekten çok isterim.

Petrol ve Gaz gelirlerinin bu şekilde Turizm alanına yatırılması ileriye dönük olarak toplumun refahını arttıracaktır.

Bu alanda 40 bin kişinin yaşaması planlanmaktadır.

Binlerce insana yeni iş imkanları sunması, yeni okulların açılması demektir.

Bu ve buna benzer projelerin hızla tamamlanacağını belirtiyorlar.

Mesela, ikinci Antalya olacak dedikleri Nabran şehrinde iddialılar.

Burada Termal suyun bulunması sebebiyle Sağlık Turizmi için büyük fırsat.

Dağlardaki karların erimesinden oluşan yer altı su kaynaklarından elde edilen kaliteli su için şişeleme tesisi kurulabilir.

Dağlık bölgenin ovasına yerleşen konumu itibariyle, hem kayak tesislerine hem de sahil otellerine elverişli turizm yatırım alanı.

NABRAN şehri için planlanan bütün turizm projelerini desteklemektedirler.

Kendi ülkelerine yatırımları yoğunlaştırdıkları gibi Türkiye’ye de yatırım yapmaya devam ediyorlar.

Özellikle Kocaeli ilinde yapılması planlanan büyük projelerle ilgilenmektedirler.

Bizde para sorunu yoktur, sadece konusunda uzman, yetişmiş insan sıkıntısı bulunmaktadır diyorlar.

Yani, yatırımcıların yanı sıra işletmecilere daha çok ihtiyaçları bulunmaktadır.

Bilgiyi satın almayı hedeflemektedirler.

Bu nedenle buralara yatırım yaparak yetişmiş eleman ve beyin göçü sorununu ortadan kaldırmayı planlamaktadırlar.

Bizlere düşen görev ise BİR MİLLET İKİ DEVLET sözünü gerçek hayatta da gerçekleştirebilmektir.

 

 

 

Her Çok Meşgul Kişi Başarılı veya Kaliteli Değildir

 

Bazı çalışanlar vardır. Durmak, dinlenmek bilmeden çalışırlar. Hep çalışıyor görünürler. Her an meşguldürler. Başlarını dahi kaşıyacak vakitleri yoktur. Birtakım asli sorumluluklarını ve önemli işlerini birilerinin omzuna zoraki ve istemeyerek yüklemişlerdir. Güya onların bu cansiperane çalışmaları olmaz ise şirket batacaktır. Şirketin bütün işleri bunun omuzlarında götürülüyordur. Bu çalışanlar gerçekte etkin, verimli, rasyonel, dinamik, esnek ve stratejik değillerdir. Vizyon ve misyon belgelerinin listeleri yetersizdir. Meşgul görünmeyi, alışkanlık haline getirmişlerdir. Zira , “HER AKITILAN TER MÜBAREK DEĞİLDİR.”

Bu insanların özelliklerini şöyle belirleyebiliriz:

– Aşırı işkoliktirler.

– Önemli işler ile acil işleri birbirinden ayırmakta güçlük çekerler.

– Görev merkezli çalışırlar, sistem merkezli çalışamazlar.

– Sinerji yaratmak, işbirliği yapmak, dayanışmak, paylaşmak, güç birliği yapmak, grup dinamizmine katkı vermek, takım ruhu geliştirmek vb. gibi kaliteli faktörlerden ya haberleri yoktur, ya da işlerine gelmiyordur.

– Görevleriyle ilgili mevcut durumu yönetirler, hatta yönetemezler yönetiyor gibi yaparlar.

– Diğer rolleri (baba, eş, kardeş, arkadaş, dost, komşu, hobiler, vatandaş, üyelikler vb.) arasındaki dengeyi çalışan rolü ile dengeleyememektedirler.

– Meşguliyetlerinin çoğu, kendileri kökenlidir. (Çözüm yerine soruna sarılırlar. Sürekli meşgul görünmek için, düzgünü bozar bir daha yaparlar. Yorulduklarında hakkıyla dinlenmeyi bilmedikleri veya uygulamadıkları için, sürekli hata yaparlar ve hatalarını düzeltmekle meşguliyetleri artar ve sürekli yorgundurlar. Grup veya takımlarıyla kaliteli iletişimleri ve paylaşımları olmadığı için, sinerji ve takım ruhu ve gücünden kendilerini soyutlarlar)

– Ayrıntıda boğulmuşlardır. Sistemin bütününün amaç ve hedeflerini, vizyon ve politikalarını öğrenmeye ve uygulamaya vakitleri yoktur.

– Sağlık kontrolleri, dengeli ve sağlıklı beslenme, sevdiklerine kaliteli zaman ayırma, değişim ve gelişmeleri yönetme, esnek ve dinamik olma, uzaktaki tehlike ve krizleri sezme ve algılayabilme yetenekleri körelmiştir. (Çünkü yapılmayan ve tekrarlanmayan her türlü eylem, hızla unutularak gündemden çıkar.)

– Yaptıkları meşguliyette aşırıya kaçmak (ifrat) ve olması gereken denge ve uyumu göz ardı etmektir.

– Kolay kolay eleştiri, düzeltme, müdahale ve değişimi kabullenmek istemezler.

– Rotasyonu sevmezler. Çünkü mevcut işlerine çok emek vermişler ve uzmanlaşmışlardır. Yenilik ve değişiklikler meşguliyetlerini daha da arttıracak ve işleri yetiştiremeyeceklerdir.

 

PEKİ, OLMASI GEREKEN NEDİR?

– İşyerinde çevre ile uyumlu dinamik, esnek, misyon ve vizyona uygun, yaratıcılığa ve gelişmelere açık, kaliteli ve pozitif iletişime açık, sevgi ve saygı ağırlıklı, dost ve arkadaşlığın pik yaptığı, hoşgörülü, yardımlaşmacı, dayanışmacı, paylaşmacı özellikleri taşıyan, yüksek kaliteli bir atmosfer oluşturulmalıdır.-

– Baskı yapma ve zorlama özelliği olmayan önemli işler, baskılayan ve zorlayan acil gibi görülen ve kar helvası gibi, niteliksiz olan işlerin insafına terk edilmemelidir.

– Çalışma ortamının tamamen içinde değil, sistemin dışında ve üzerinde de gerekli çalışmalara önem verilmelidir.

– Çalışanların, hakkıyla dinlenme, eğlenme, çalışma ve ibadet zamanları arasındaki optimal denge iyi kurulmalıdır.

– Konfor sınırlarından çıkmak istemeyenler, uygun yöntemlerle sistemin diğer öğeleri ile sinerji yaratmaları için, gerekli eğitim ve uyum çalışmaları yapılarak, etki ve ilgi alanları genişletilerek, dışa dönük olmaları sağlanmalıdır.

– Korkuya, endişeye, disipline, cezalandırmaya, düzeltmeye, rencide etmeye, küçük düşürmeye, had bildirmeye dayalı bir sistem yerine; gönül gücünü yükseltmeye, adam yerine konulmaya, takdir ve onore edilmeye, vicdan muhasebesi yapmaya, grup etkinliği yaratmaya, açık ve kaliteli iletişim kurmaya, tatlı ve nezaketli beden dili kullanmaya dayalı, bir süper sistem oluşturulmalıdır.

– Yöneticiler, liderlik ve bilgelik vasıflarına haiz olmalıdır. –

– Yetki ve sorumluluklar, anlamlı bir şekilde, dinamik, vizyona, amaç ve hedeflere uygun, tutarlı, istikrarlı ve kararlı bir şekilde dizayn edilmeli ve değişen şartlara uyumlu bir şekilde güncellenmelidir. (Bu durum aşırı işkoliklerin pek işine gelmeyecektir.)

– Özel hayatın, sağlığın, beşeri ilişkilerin ve çevre faktörlerinin, çalışma hayatını doğrudan etkilediği hiç göz ardı edilmeksizin, unsurlar arasındaki, denge, uyum, ahenk, öncelikler gibi faktörlerin gerekleri yapılmalıdır.

– Gerekli tedbir ve önlemler zamanında alınarak, her an dikkat ve özen gösterilerek, sıfır hataya doğru gidilmeli, iki ileri bir geri yapılarak meşguliyet arttırılmamalıdır.

– Önleyici maliyetlerin, düzeltme ve yeniden organize etme maliyetlerinden çok daha düşük olacağı unutulmamalıdır.

O HALDE; çok çalışmak, kaliteli hayatın ve çalışma ortamının yalnızca önemli maddelerinden biridir. Toplam kalite yaklaşımı göz önünde tutularak, sistemi etkileyen ve etkileyecek olan bütün ögelerin kendilerinin ve birbirleri arasındaki ilişki ve etkileşimlerin de yüksek kaliteli olma zorunluluğu vardır. Ayrıntıda boğulmak ve belirsizlikte kaybolmak yerine, önemliler arasındaki sıralamayı iyi yapmak ve dengeli ve uyumlu olarak eylemleri bitmek tükenmek bilmeyen bir azim, coşku, heyecan ve istekle kaliteli yaşamı koşmaya devam etmek en önemli misyonumuzdur diye düşünüyorum.

Selam, sevgi ve dualarımla. Allah’a emanet olunuz

 

 

Tipo Basım’dan Sosyal Medyaya

 

Zaman hızla geçiyor. Yaşadığımız her gün gelecekte tarih olacak olaylara şahitlik yapıyoruz. En hızlı gelişme ve değişme ise bilişim ve medya alanında yaşanıyor. 30 yıllık gazeteci ve TV programcısı olarak medya, bilişim ve iletişim alanında ki gelişmeleri ve değişimin canlı tanığıyım.

Çayırova Belediyesi’nin sosyal medya konulu paneli gerçekten önemli. Belediye Başkanı Sayın Ziyaettin Akbaş’ı candan kutlamak istiyorum. Daha önce de özellikle engellilere yönelik ve diğer alanlarda da paneller ve sempozyumlar düzenlemişti. Uluslararası Çayırova yarı maratonu sadece Türkiye değil dünyada maraton tarihi bakımından önemli ses getirmişti. 26 Şubat 2013 tarihinde düzenlenecek Sosyal Medya sempozyumu ise yerel veya Genel Medya’nın geleceği açısından da önemli. Bütün medya mensupları bu sempozyumu yatkından takip etmelidir.

Bir zamanlar basın sektörümüz dünyanın çok gerisindeydi. Son 30 yılda ki gelişmenin canlı tanığıyım. Gazeteler huruharf denen kurşun harflerle elde edilip sallama usulüyle elde basılıyordu. Sonra Tipo baskı sistemi devreye girdi, entertip denen dizgi makinalarında pota da ki sıcak kurşunla satır satır dizilip fotoğraflarda klişe yoluyla gazeteye basılıyordu. Daha dün diyeceğimiz yakın bir geçmişte bir çok medyamız tipo sistemle okur karşısına çıkıyordu. Bu baskı sistemi ile basılan gazetemiz halen araştırmacıların arşivinde yer almaktadır.

Gebze’ye ilk entertip dizgi ve otomatik baskı makinesini getiren bir gazete yöneticisi olarak basın ve medya sektörümüzün nereden nereye geldiğini yakından takip ediyorum. Ofset teknoloji artık çok gerilerde kaldı. Canlı yayınlanan haberlerin yerini artık cep telefonlarımızdan saniye saniye takip ettiğimiz internet medyası ve e-medya denen bilişim ve iletişim teknolojileri aldı.

Sanal medya veya sosyal medya da ki gelişme baş döndürücü hızı ile değişim ve dönüşümüne devam ediyor. Nerede duracağı da belli değil. Medya ne kadar çok gelişirse gelişsin sanal ve sosyal medyayı yönetecek bilgili ve bilinçli kendini her alanda yetiştirmiş insan faktörüne ihtiyaç var. Bugün yerel ve genel medyamıza baktığımzda en büyük eksikliğin yetişmiş insan faktörünün olmamasında görüyoruz.

Üniversitelerimizde iletişim fakülteleri çoğaldı. Medya’nın her alanı için bölümler açıldı. Ancak İletişim Fakültelerinden mezun olan genç arkadaşlarımıza baktığımızda Türk medyasının geçmişinde ve nereden geldiğinden hangi evreleri ve aşamaları geçirerek bugünlere geldiğinden habersizler. Dünü iyi bilmeden bugünü anlamak ve geleceği yönlendirmek mümkün değildir. İletişim fakültelerinde geleceğin genç medya mensuplarına medyanın hangi aşamalardan geçerek bugünkü sosyal medya’ya geldiği ders olarak okutulmalıdır.

Çayırova Belediyesi’nin organize ettiği Sosyal medya sempozyumu her bakımdan çok önemli. Ancak geçmişle ilgili detaylı medyanın nasıl soyla medya alanına geldiği bir raporla kamuoyuna açıklanabilseydi. Geçmişi bilmeden bugünkü sosyal medyayı gerçek anlamda anlamak mümkün değildir.

Yaşadığımız çağ bilgi ve bilişim çağını da geçerek uzay çağı oldu. Türkiye’nin Göktürk 2 uydusunun uzaya gönderilmesiyle ilgili daha önce bu köşede yazdığımız yazılar on binlerce kişi tarafından okunup belgesellerimizin izlenmesi insanlarımızın uzaya ilgisini ve geleceğin uzay çağı olduğunu gösteren en önemli göstergedir. Sosyal Medya’nın yerini yakın b.ir gelecekte uzay çağı alacak sadece dünyadan değil uzaydan haberlerle dünya medyası insanları bilgilendirme yolunda hızla ilerliyor.

ÇAYIROVA BELEDİYESİ’NİN SOSYAL MEDYA SEMPOZYUMU

Sosyal Medya’nın öneminin farkına varan Çayırova belediyesi, 26 Şubat Salı günü Türkiye’de ilk kez sosyal medya Sempozyumu düzenleyecek. Konuyla ilgili belediye Başkanı Ziyaettin Akbaş dün sabah basın toplantısı düzenleyerek bilgi verdi. Sosyal Medyayı takip etmenin gerekliliğinin altını çizen Başkan Akbaş, bu amaçla 4 kişilik bir sosyal Medya birimi kurduklarını belirterek belediye hizmetlerinde sosyal medyanın iyi yönde nasıl kullanılacağına dair sempozyum düzenleme kararı aldıklarını söyledi. Amaçlarının yeril yönetimlerde sosyal medya kullanımını artırmak ve çalışmaların halka yayılmasını sağlamak olduğunu dile getiren Akbaş, “Sosyal medya halkın medyası. Herkes kendi düşüncesini bu yolla aktarabiliyor. Sorun ve şikayetleri öğrenebiliyoruz.” Dedi.

SEMPOZYUMA KATILACAK İSİMLER

Çayırova belediyesi tarafından organize edilen sosyal Medya sempozyumuna başkan Akbaş’ın yanı sıra Büyükşehir Belediye başkanı İbrahim Karaosmanoğlu ve Marmara Belediyeler birliği başkanı recep Altepe açılış konuşmalarını gerçekleştirecek. Paneli Prof.Dr. Osman Özsoy yönetirken, konuşmacılar ise Bahçeşehir Üniversitesi Reklamcılık Bölüm başkanı Ali Atıf Bir, Hacettepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi öğretim üyesi Şule Er Çetin, AK Parti MKYK üyesi Edibe Sözen, BİMER Halkla ilişkiler uzmanları Nurhal İyidoğan ve Pınar Ergüney Otar, Marmara Üniversitesi siyasal bilgiler Fakültesi Dekanı Recep Bozlağan, Büyükçekmece Belediye Başkanı Hasan Akgün, Sancaktepe Belediye Başkanı İsmail Erdem, Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül, Tuzla Belediye Başkanı Şadi Yazıcı, Zeytinburnu Belediye başkanı Murat Aydın.

Sonuç olarak Çayırova Belediyesi’nin sosyal medya sempozyumu geleceğin medyası açısından da ö8nemli. Bu sempozyumu yakından takip etmek, bilgilenmek ve geleceğin sanal medya dünyasında yer almak gerekiyor. Sayın başkan ve çalışma arkadaşlarını bir kez daha kutluyor başarılar diliyorum.

 

 

Gül Baba

 

Türklüğün Kızılelma düşüncesini ilk defa Budin’e ulaştıran; mutasavvıf-şair, derviş-gazi, evliyanın büyüklerinden olan Gül Baba, Macaristan’ın Budin şehrinde, fetihten sonra Fethiye Camii adı ile Müslümanların ibâdetine tahsis edilen eski Aya Maria Mathias Kilisesi’nde cemaatle namaz kılarken vefat etti. Bir başka bilgiye göre de savaş alanında vefat ederek şehit oldu. Amasya’nın Merzifon İlçesi’nde doğduğu bilinmekle birlikte, doğum tarihi kayıtlara intikal etmemiştir. 

Gül Baba Hoca Ahmed Yesevi kolunun izlerini taşıyan Abdâlân-ı Rum taifesinden olup İslamiyet’i yaymak maksadıyla Avrupa’ya gitmiştir. 

Gül Baba’nın şahsiyeti ve yaşadığı dönem hakkında çeşitli rivayetler bulunmaktadır. Büyük Türk Seyyahı Evliya Çelebi babasından naklen verdiği bilgiye göre; ‘İslam askeri o Cuma öyle kalabalık imiş ki kale dolduktan başka bir saatlik yerlerde dağ ve bayırlarda ta Gül Baba tepesine kadar her yer cemaat imiş. Burada Gül Baba ruhunu teslim etmiş. Süleyman Han, namazında hazır bulunup namazını Ebu Suud Efendi kıldırdıktan sonra Budin toprağına defnedilmiştir.

Gül Baba, Bektaşî fakirlerindendir. Fatih Sultan Mehmed Han,  (1451-1481), Sultan İkinci Beyazıd Han (1481-1512), Yavuz Sultan Selim Han (1512-1520) ve Kanunî Sultan Süleyman Han(1520-1566) dönemlerinde bütün savaşlarda bulunmuştur.

20. yüzyılın ikinci çeyreğinde Isparta’nın Uluborlu kazasına bağlı İlegüp Köyü’ndeki, Veli Baba dergâhına ait kayıtlar arasında ele geçen bir şecerede verilen malumat, Evliya Çelebi’nin bu rivâyetini birçok bakımdan tashih etmekte ve tamamlamaktadır. Bu şecereye göre, Gül Baba’nın asıl adı Ca’fer olup Gül-Dede diye de anılmıştır.

Ekrem Hakkı Ayverdi şöyle yazar: ‘Gül Baba Merzifonludur. Bu satırların muharriri ana tarafından onun neslinden gelmekte olduğunu tevâtüren bilmektedir. Fakat tevliyet v.s. gibi müsbet evrak ailenin yaşlısı İbrahim Efendiden sonra kaybolmuştur. Aile Merzifon’dan Isparta’ya nakletmiş olmalı ki en son rabıtayı orada bulmaktayız.

Her ne kadar bu şecerede de Gül Baha’nın doğum tarihi hakkında bir kayda rastlanmıyorsa da, yine bu şecereden öğrendiğimize göre, babası, Gül-Baba’nın şahâdetinden epeyce sonra vefat etmiş olması Evliya Çelebi’deki Gül-Baba’nın Fatih’ten-Kanuniye kadar, birçok savaşlarda hazır bulunmuş olduğu rivayeti yabana atılamaz.

GülBaba adının nereden geldiği hakkında çeşitli görüşler bulunmaktadır. Ekseriyetle kabul edilmiş izah tarzına göre gülü çok sevdiği için bu isimle anılmıştır. Bugün dahi Gül-Baba türbesinin bulunduğu yer ‘gül tepesi’ diye anılmaktadır. Gül-Baba’ya bu ismin verilmesinin sebebinin, tacının tepesinde, tekke şeyhi alameti olarak bir gül taşımasından ileri geldiği de belirtilmektedir. Bu ve buna benzer izahlar arasında, hiç şüphesiz ki, hakikate en uygunu bu isimdeki ilk kelimenin çiçek manasını ifade ettiğidir.

Gül Baha’nın şöhreti şahâdetinden sonra da, artarak devam etmiştir. Kendisinin ismini taşıyan ve Mayıs 1543 – Ocak 1548 tarihleri arasında üçüncü Budin Beylerbeyi Mehmet Paşa tarafından kurulan Gül Baba Tekkesi’nin Budin’deki tekkelerin en eskisi ve en büyüğü olduğunu görüyoruz. 
Gerçekten başka tekkelerde 10-20 derviş bulunduğu halde, 60 dervişi barındıran bu tekke zengin vakıflara da sahipti. Tekke’nin içinde Gül Baba yalnız yatmaktadır. Üzerindeki sanduka örtüsü 1973’te Türk Devleti tarafından gönderilmiştir. Evvelce etrafta Devlet-i Aliye tarafından yapılmış ceviz parmaklık ve elifî dilimli, tahta bir kavuk üzerine geçirilmiş sarık vardı. Bunlar yenilenmiştir. 1973’de solda Macarca, ortada bayrakla beraber Türkçe ve sağda İngilizce üç levha konmuştur. 

Yine Budin’in üçüncü Beylerbeyi Mehmed Paşa tarafından yaptırılan Gül Tepesi’ndeki Gül-Baba Türbesi, Macaristan’da yüz altmış yıl süren Türk hâkimiyeti döneminde Müslümanların ziyâret ettikleri bir makam olmuştur. 

Gül Baba Türbesi
Bina Macaristan, bilhassa Budin’in gevşek taşından kâmilen kesme olarak yapılmıştır. Sekiz köşe gövdenin köşelerinde, az kabarık plâstırlarla kitâbeler teşkil olunmuştur. Kubbe 6,65 metre çapında bir daire içindeki sekiz köşe kaideye oturur. Kubbe kasnaksızdır ve bakır kaplıdır. Kapı üstü ve sağdaki tek pencerenin kemerleri boştur ve camlıdır. Türbenin demir kapısı kare taksimatlıdır.

1683 İkinci Viyana kuşatmasından sonra Osmanlı Türk Devleti’nin geri sayım döneminin başlamasıyla 1686’da Budin’i de kaybettik. Budin bizden alındıktan sonra Müslümanların ziyâret mekânlarından birisi olan Gül-Baba türbesine gelen giden kesilmiş. 1690’da Gül Baba türbesi kilise hâline getirilmiştir. Türbeye ait eşyanın bu sırada kayıp olduğu söylenebilir. Kilise hâline getirilen türbe uzun müddet Cizvitler tarafından idare edildikten sonra 1885 ‘de onarılarak türbeye dönüştürüldü.

Osmanlı Türk Devleti’nin 32. Sultanı Abdülaziz Han, (25 Haziran 1861 ile 30 Mayıs 1876 tarihleri arasında devletimizin padişahıydı. Görevde bulunduğu dönem içerisinde, 1 Ağustos 1867 tarihinde ziyaret ettiği Gül Baba Türbesiyle Türk devletinin ilgilenilmesi sâyesinde 1885’de onarılarak tekrar türbeye dönüşmesinde en büyük amildir.

Gül-Baba Türbesi 19. asır sonunda ufak bir tâmir geçirmiştir. 19. yüzyılın sonunda türbeyi de içine alan arazi, Wagner isminde bir şahsın eline geçmiş ve bu zat türbeyi, yaptırdığı muazzam binanın avlusunda bırakmış.

Birinci Dünya Savaşı sırasında, âbide olarak muhafazasına karar verilen bu bina, İstvan Möller tarafından restore edilmiştir. Budapeşte Baş Şehbenderi (Büyükelçi) iken Gül Baba türbesi ile alakadar olan Müftüoğlu Ahmet Hikmet Bey de türbeyi İstanbul’dan getirttiği seccadeler ile süslemiştir. 

Gül-Baba Türbesi’nde bulunan Kur’an-ı Kerim Mehmed Emin imzalı olup son sahifesinde dualardan sonra ketebesi bulunmaktadır: 1179 Ramazanı (1766 Kânûn-i sanı) başında yazılan bu Kur’an-ı Kerim’in hattatı Mehmed Emin Efendi, İstanbulludur. Bu ketebe altında: ‘Evkaf-ı Hümâyun Nezâreti’nin Budapeşte’de Medfûn Gül Baba Türbesi’ne hediyesidir. İstanbul sene 1334, 28 Zilkade (26 Eylül 1916)’ notu bulunmaktadır. Bu da tamirin tarihine işârettir.

Bu Kur’an-ı Kerim’den başka, duvarda işporta işi yazı ile (ism-i ali), Tam kapı karşısına gelen duvarda cam levha içine yerleştirilmiş bir nefer, üç teşbih, bir teslim taşı ve billurdan mürekkep levha, Sedefli bir ufak masa, Oyma pirinç buhurdan, Şeyh Rıza Tâlibani’nin meşhur Farsça kıt’ası (sek-i dergâh-ı pîrân şev…) olup Saraybosna’da mekteb-i nüvvâb muallimi Şeyh Sırrı-zâde Bahâüddin imzasını ve 1330 H. (1912) tarihini taşıyan levha, Güzel bir yazı ile sülüs ve üç satır nesih kıt’a, Hazret-i Ali’nin, Hz. Hasan ve Hüseyin ve Selmân-ı Farisi’nin mükâlemelerini ve kıtmiri gösteren levha, Basma KR. Hazlime-i Tevhid, Harem-i şeriften, Hindistan’dan manzaralardan mürekkep bir levha bulunmaktadır. 

Gül Baba Tekkesi, Macaristan’ın başşehri Budapeşte’de Bektaşiliğin en ileri karakolu Türk işgali zamanından kalma Gül Baba tekkesidir ki bugün Macar başşehrinin ufak seyir yerlerinden biridir.

Bir Macar ansiklopedisine göre Gül Baba; ‘Budapeştede Gül Tepesindeki bir Türk türbesinin adıdır. Bu türbeye şu efsane atfedilmiştir: Gülbaba adında bir Müslüman burada kahramanca şehit olmuş ve defnedilmiştir. Bundan ötürü buraya Gülbaba adı verilmiştir. Türk rivâyetleri ise bu efsaneyi daha başka şekilde ifade etmektedir. Türkler de böyle bir azizi kabul ediyorlar. Bu zat Padişah ile beraber gelmiş. Budin’de vefat etmiştir. Türbe civarında bir de cami vardır. Gülbaba Camii, Budapeşte’de yaşayan Türklerin dinî merkezidir. İbâdet zamanı ve bayramlarda burada toplanırlar.’ diyor.

(ERDOĞAN ASLIYÜCE: Yesevi Dergisi’nin 227. sayısında yayınlanan yazısından yararlanılmıştır.)

TURAN ELLERİNE SELAM
Orta Asya’dan Avrupa’ya 
Turan ellerine selam olsun 
Türkiye’mden Türk dünyasına 
Turan ellerine selam olsun 

Özbekistan’dan Türkmenistan’a 
Azerbaycan’dan Kazakistan’a 
Kırgız’a Afgan’a Yakut’a 
Turan ellerine selam olsun 

Selam Karakalpak’a Gagavuz’a 
Selam Başkurdistan’a Osetya’ya 
Selam Kosova’ya Ahıska’ya 
Turan ellerine selam olsun 

Musul’uma Kerkük’üme Hama’ma 
Kıbrıs’ıma Dağıstan’ıma Çeçenistan’ıma 
Selam Tacikistan’ıma Doğu Türkistan’ıma 
Turan ellerine selam olsun 

HASAN YARICI